Kategoriler
haber

Damon Lindelof, Watchmen’in İkinci Sezonunda Olmayabilir

Çok iyi bir başlangıç yapan Watchmen’in dizi uyarlaması henüz ikinci sezon onayını almadı… Ancak ikinci bir sezon olsa bile dizinin yaratıcısı Damon Lindelof, görev başında kalmayabilir. Paste Magazine ile yaptığı bir röportajda Lindelof, ilk sezonda öyküyü bağlamayı hedefleyerek diziyi çektiğini, ikinci sezon olursa yerini başka birine bırakabileceğini belirtti:

“Eğer hikayeyi ilk 9 bölümde belli bir yere getirip bağlamamışsak, izleyiciye Fargo veya True Detective’de yaşadıkları hissi yaşatamazsak, sunduğumuz şey Watchmen olmaz. Her şeyi sezonun son sahnesinde havada bırakarak heyecan yaratmaya çalışan başka bir klasik dizi olur”

“Başka birinin gelip, başka bir hikaye anlatması, benim için de heyecanlı olur. Mutlaka seyrederim. Bu dokuz bölüm şu anda benim Watchmen hakkında söylemek istediğim her şeyi kapsıyor. Sonrasında nereye gideceğimize karar veririz”

Kategoriler
izlenim

Watchmen: Damon Lindelof ve Kumarı

Yılın en merakla beklenen dizilerinden Watchmen’in Damon Lindelof tarafından yeniden ele alındığı haberleri gelmeye başlayınca, çizgi romanlardan veya 2009’daki filmdeki bir hikayeden dizi çıkarılacağı fikri ağır basmıştı. Ancak Lindelof, kariyerinin belirli bölümlerinde oynadığı kumarı tekrarladı ve karşımıza çizgi romanlardan ve filmden bağımsız bir öyküyle çıktı.

Damon Lindelof, final bölümüne kadar çok iyi getirdiği Lost’un sonunu iyi bağlayamayarak ve Promotheus’la Alien evrenini bir birine karıştırarak bütün başarılarına tuz biber ekerken, The Leftovers’la durumu toparlamıştı. Hayal gücü çok yüksek ancak senaryoları bağlamakta sorunları bulunan Lindelof’u görünce Watchmen’i ilk bölümünden itibaren bir kumar olarak görmemiz boşuna değil.

Yazının bundan sonrası ilk bölümle ilgili bilgiler ve ayrıntılar içeriyor.

Watchmen, Nixon’ın skandallarla görevinden alınmadığı, Vietnam Savaşı’nı kazandığı alternatif bir 1985 yılında geçiyordu. Sovyetler ile soğuk savaşın dünyanın ana sorunu olduğu, nükleer tehlikenin tüm dünyayı tehdit ettiği yıllardaydık. Lindelof, 2019’a atlamayı tercih etmiş ve aynı evreni zamanda daha da ileri götürmüş. Alan Moore, Dave Gibbons ve John Higgins’in yarattığı evreni 30 yıl sonrasına taşımak cesur bir karar. İlk bölüm, önümüze bulmacalar sererek, çok iyi yönetmenlik ve sinematografiyle aklımızı çelerek, bizleri şimdilik kandırmayı başardı. Ancak özellikle ABD’de Watchmen fanatiklerinin Lindelof’u şimdiden yerden yere vurduğunu da hatırlatalım.

Yeni hikayemizde Dr.Manhattan’ı ilk bölümde göremedik. Jeremy Irons’ın oynadığı karakterin Ozymandias olduğu yönünde haberler vardı ama bunu doğrulatacak bir ayrıntı da göremedik. Nite Owl’un Baykuş gözlü gemisini izlemek güzel bir ayrıntıydı. 1985’te öldüğünü bildiğimiz Rorschach ise zaman içinde yanlış anlaşılmış bir idol haline gelmiş ve faşist beyazların fikirlerini devam ettirdiğini sandığı bir hale gelmişti.

Dizi, Oklahoma’da, ABD tarihinin en kirli ırkçı saldırılarından biriyle, 1921 Tulsa katliamıyla başlıyor. O dönemde açıklanan “resmi” rakamlara göre 34, yeniden açılan dosyalarla 300’e yakın siyahi insanın öldürüldüğü günde başlaması, Watchmen’in ana motiflerinden birinin ırk ayrımcılığı olacağını daha ilk dakikadan hissettiriyor. Bu katliamdan kaçan çocuğun 100 yıl sonra ilk bölümün son sahnesinde karşımıza çıkması ise katliamın gelecek bölümlerde de konu edileceğini gösteriyor. Bu arada Tulsa’dan kaçırılan küçük çocuğun, Kripton’dan kaçan küçük Kal-El ile paralelliği de gözümüzden kaçmadı.

Rorschach’ı tamamen yanlış anlayarak maskesini Ku Klux Klan benzeri bir simge haline getiren faşist beyazlar, yine ilk sahnelerde siyahi bir polisi yaralayarak, ilk bölümün sonuna doğru da kanımızın çok ısındığı Don Johnson’ın oynadığı polis şefi Judd Crawford’u asarak, öykünün ana kötüsü olacaklarını gösteriyorlar. Seventh Kavalry isimli grup, içinde Lityum saat pillerinin de bulunduğu kirli işlerin peşindeler ama bunun ne olduğunu henüz ilk bölümde görmüyoruz.

Nixon’ın ardından Robert Redford’un başkan olduğunu, polislerin silah kullanımına sınırlama getirildiğini, tehditlerden korunmak için sarı maskeler taktıklarını, Vietnam’ın ABD’nin bir eyaleti olduğunu farklı sahneler ve repliklerle idrak ediyoruz. Watchmen’in alternatif evreninden daha fazla ayrıntı görmek isterdik tabi ama bunun için gelecek bölümleri bekleyebiliriz.

İlk bölümde ana kahramanımızı ve hayatını da yakından izliyoruz. Regina King’in canlandırdığı Sister Night, ailesiyle, mücadelesiyle, son sahnede yaşadığı acıyla karşımıza çıkıyor. Siyah kadın bir süper kahramanın sadece ırk ayrımcılığına karşı mesaj olsun diye öyküye konulmadığını, gelecek bölümlerde 100 yıllık hikayede kendisiyle ilgili önemli bağlantılar olduğunu görünce anlarız umarız.

Uzun lafın kısası Lindelof’un, ilk bölümde evreni yeniden kurarken pek bir hata yapmadığını söylememiz lazım. Ancak daha önce oynadığı bazı kumarların kötü sonuçlar vermiş olması Watchmen’i çizgi romandan beri takip eden insanları endişelere gark ediyor.

https://www.youtube.com/watch?v=Pt8f1OBoOUE

Kategoriler
haber

Watchmen Dizisinden Son Gelişmeler ve Setten Sızan Görseller

Damon Lindelof tarafından TV’ye uyarlanan Alan Moore şaheseri Watchmen’in çekimleri tüm hızıyla devam ediyor. Çekimler sürerken de diziden yeni haberler geliyor.
Dizinin en “afili” başrol oyuncusu Jeremy Irons’ın rolü nihayet açıklandı. Karakteri uzun süredir sır gibi saklanan Irons, Ozymandias’ı (Adrian Veidt) canlandırıyor. 2009 yapımı Watchmen filminde Matthew Goode’nin yorumuyla izlediğimiz Ozymandias oldukça zeki, bilgin, kibirli ve çekici bir karakter. Irons bu karakterin yaşlı halini canlandırıyor ama çizgi-romanda ve çizgi-romana sadık bir şekilde uyarlanan 2009 yapımı filmde genç halini gördüğümüz Ozymandias’in yaşlı halinin nasıl bir hikayenin ekseninde olacağını henüz bilmiyoruz.

Diziye yeni isimler de eklendi. Mad Men ve Zoo dizilerinden hatırladığımız James Wolk ile birlikte 24, Fargo ve Legion dizilerinden hatırladığımız Jean Smart diziye katılan yeni isimler. Wolk’un canlandıracağı karakterle alakalı resmi bir açıklama yapılmadı ancak bazı söylentilere göre Wolk, Oklahoma’lı genç bir senatörü canlandıracak. Smart’ın karakterinin ise bir cinayet soruşturmasını yürüten FBI ajanı olduğu HBO tarafından doğrulandı.

Bu haberlerin dışında setten gelen heyecan verici görseller de var. Watchmen Brasil isimli bir Twitter hesabının paylaştığı set görsellerinden anlaşıldığı kadarıyla, Watchmen ismine yaraşır bir şekilde politik mevzulara değinen bir uyarlama bizleri bekliyor.
Kadrosunda Regina King, Jeremy Irons, Don Johnson, Tim Blake Nelson, Louis Gossett Jr., Yahya Abdul-Mateen II, Adelaide Clemens, Andrew Howard, Tom Mison, Frances Fisher, Jacob Ming-Trent, Sara Vickers, Dylan Schombing, Lily Rose Smith, Jean Smart, James Wolk ve Adelynn Spoon gibi oyuncuların yer aldığı Watchmen 2019 yılı içerisinde HBO’da yayınlanacak.

Kategoriler
haber

Damon Lindelof, Watchmen Dizisini Anlattı

Alan Moore ve Dave Gibbons’un Watchmen’i HBO’da bir dizi olarak ekranlara gelecek. Lost ve The Leftovers’la TV dünyasını sallayan Damon Lindelof dizi ile ilgili ilk ayrıntıları aktardı:

“Watchmen’i kabul ettim çünkü tehlikeli bir materyal olduğunu biliyordum. Bunu yapmamın nedeni tehlikeli zamanlardan geçiyor olmamız ve tehlikeli dizilere ihtiyaç duymamız. Süper kahramanlar hakkında düşündüklerimiz yanlış. Batman’i ve Wonder Woman’ı çok severim. Onlarla büyüdüm, karakterlerine hayranım. Ama ne olursa olsun maske takmış insanlara, saklayacak birşeyi olan insanlara güvenmemeliyiz.”

“Zack Snyder’ın 2009’daki filmi Watchmen çizgi romanının sonu dışında birebir uyarlamasıydı. Bana göre mümkün olan en iyi roman uyarlamasını yaptı. Elimizde TV dizisine temel oluşturabilecek ve yeni fikirler-yan öyküler çıkarabileceğimiz karakterler var. TV dizisi için bunların üzerine gideceğiz”

Kategoriler
izlenim

The Leftovers: Bir Yangının Külünü Yeniden Yakıp Geçmek

Dünya nüfusunun %2’si bir anda kaybolsaydı ne yapardınız? İlk bakışta %2 öyle çok görünmüyor sanki size. Yani sevdiklerize, ailenize denk gelmez gibi görünüyor. Belki de şöyle söylemek gerekir; düşünün ki dünyadan 150 milyon kişi sebepsiz yere kayboluyor ve bu 150 milyon kişiye en yakınlarınız da dahil. Ne düşünürdünüz? Bilim de cevap veremiyor ne olduğuna. Bu ne biçim bir iş? Bence bunun kötü bir rüya olduğunu düşünüp, uyanmayı beklerdiniz. Fakat gerçek, hala aynı gerçek, ve yapacak hiçbir şey yok.. Kimilerinin kafasında olumlu/olumsuz soru işaretleri bırakarak sona erdiyse de, The Leftovers tam olarak bunu anlatıp geçti hayatımızdan.

Lost’un yapımcısı Damon Lindelof tarafından Tom Perrotta‘nın aynı isimli romanından uyarlanan dizi, bu soruya bir cevap vermeyi umuyor ve açıkçası da izleyicinin ne düşündüğüne veya almak istediği cevaba pek kafa yormuyor. Başından sonuna kadar anlatmak istediği bir hikaye olan, bunu da izleyiciye en enigmatik şekilde, içine işleyerek aktarmayı hedefleyen, insanın aklına kazınacak bir öykü The Leftovers.

Diziyi izleyenler bunu çoktan anlamıştır fakat baştan söylemekte fayda var. Dizi, ortadan kaybolan %2’ye ne olduğuna, ne zaman geri geleceklerine odaklanmıyor. Adı üstünde, “Geride Kalanlar”ın nasıl hayatlarına devam ettiklerini anlatıyor. İnsanların, bu kaybın verdiği acıyla başetme çabasının görkemli bir ruhsal çöküntüye, ne olduğunu hiçbir zaman bilememenin verdiği umutsuzluğun ise başedilemez bir kaosa dönüştüğü bir dünyadayız.

İşte tam da böyle bir kaos içerisinde insaların tekrar bir şeylere, birilerine umut besleme ihtiyacı doğuyor. Yaratılan bu büyük boşluğu doldurmaya çalışmak artık insanların tek amacı oluyor. İnsanların kaybettikleri yakınlarının aslında ölmüş olmasına inanmamaları, tanrının bu kişileri yanına almış olabileceğine, ve kendilerinin de yakında kaybolanların yanına gideceklerini düşünmeleri, inançlarının temelini oluşturmaya başlıyor.

Çoğu insan artık kıyameti bekler hale gelir çünkü bunun dışında olabilecek hiçbir şey artık kayboluş kadar insanlık üzerinde etki edemezdi. Tek çare ya inandıkları tanrıya dönüp bu inanılmaz olayın açıklamasını ilahi güçlere dayandırmak ya da tanrıyı tamamen reddedip bu saçmalığa anlam aramaktan vazgeçmekti. İlk seçenek bu fenomen ile başetmenin en basit ve kolay olanı olsa da, hayatlarının ne yöne ilerlediğini pragmatist düşünce ile açıklayamayanlar için hala büyük soru işaretleri mevcuttu. İnsanlar, attıkları her adımda bu depresif duygudan kurtulamıyor, hayatları ise çözmeye çalıştıkça daha da karmaşıklasan bir düğüm haline geliyor.

Herhangi bir aşk sarmalı içermeyen, cazibeli karakterlerin güç savaşı vermediği, kimsenin dünyayı kurtarmadığı bir hikaye..

Flashback’ler, rüyalar ve anlamlandırması güç olağanüstü unsurlarla desteklenen dizi, dokunaklı dram öyküsü olarak bir övgüyü yeterince hakediyor. Sabırlı izleyicilere hitap eden, karakterlerin ruhsal durumlarını gözlemlemeyi seven ve bir tutam da absürdlüğü çok görmeyen kişilerin öyle ya da böyle bam telini bulacak, kalbine dokunacak, içine işleyecek bir seyir The Leftover.

Kategoriler
haber

Disney, Hugh Laurie’yi “Tomorrowland” İçin İstiyor

Geçtiğimiz sene 2013 model “Robocop” için yapımcılar Hugh Laurie’nin kapısını çalmış ve ona filmin kötü kahramanını canlandırma teklifini iletmişlerdi. Ne yazık ki Laurie’nin istediği ücret verilmek istenmeyince Laurie de görüşmeleri noktalamıştı. Laurie’ye tekrar kötü kahraman teklif edildi.
hugh laurie
Bu kez teklifi yapan Disney. En son “Mission: Impossible”ın dördüncüsünü çeken Brad Bird’ün yöneteceği, Damon Lindelof’ın senaristliğini üstlendiği (Jeff Jensen, Lindelof’un senaryosunu tekrar kaleme aldı), George Clooney’nin başrole oturacağı “Tomorrowland”te Laurie’nin nasıl bir kötü karaktere hayat vereceği açıklanmadı. Laurie’nin görüşmelere devam ettiği belirtildi. Filmin çekimleri bu sene gerçekleştirilecek.

Kategoriler
haber

George Clooney, Disney Filmi 1952’de Rol Alacak

Geçtiğimiz hafta LucasFilm, Walt Disney’e devredildikten sonra Star Wars 7’la ilgili ortaya atılan iddiaların bir tanesinde “1952”nin Star Wars 7’ı gizlemek için ortaya atılan ve hayata geçmeyecek bir proje olduğu, bu filmin senaryosunu yazan Damon Lindelof’un aslında Star Wars 7’ı yazdığı dile getirilmişti. Ama çok yanlış bir iddiaydı. “1952” diye bir proje gerçekten var. Senaryosu da tamamlanmış durumda.

Lindelof senaryoyu tamamlar tamamlamaz Disney de ekibi oluşturmaya başladı. Başrol için George Clooney ile anlaşıldığı gelen haberler arasında. Filmi yönetecek kişi ise Disney’in Pixar’ından çıkan “The Incredible” ve “Ratatouille”un yönetmenliklerini üstlenen Brad Bird. “1952” bilim-kurgu türünde olacak.

Kategoriler
seçki

Bakınız Kulis: Prometheus’u Enine Boyuna Konuştuk

Ridley Scott’ın Prometheus’unu film gösterime girmeden bir gün önce değerlendirmiş, beklentilerimizi sıralamıştık. Bakınız yazarları olarak filmi izledik ve önceki değerlendirmelerimizin çok da yanlış olmadığını gördük. Film sonrası değerlendirmemizi, “ağır spoiler içerdiği” için biraz erteledik. Belirli başlıklar altında yaptığımız değerlendirmeye geçmeden önce bir kez daha uyaralım… Filmin her ayrıntısını değerlendirebilme adına spoiler konusuna çok dikkat etmedik. Filmi hala izlemediyseniz, film öncesi değerlendirmemizi okumanız daha doğru olacaktır.

1) Senaryoyu nasıl buldunuz, Damon Lindelof işi kıvırabilmiş mi?

Edip Can Rende: Film vizyona girmeden önce Damon Lindelof üzerinden de pazarlandı. Öyle sık rastlanan bir durum değil bu. Lindelof’un mükemmel Lost’a imzasını atanlardan bir tanesi oluşu pazarlamanın kendisi üzerinden de yapılmasını sağladı. Lost da bir bilim-kurguydu ve Lindelof sağlam senaryolar yazmıştı dizi için. Yani bu alanı bilen birisi. Gerçi hiç sevmediğim Star Trek’e de imza atanlardan bir tanesiydi, o da başka bir kulisin konusu. Dolayısıyla kendisinin seçilmesi ilk başta sevindirdi. Ama filmi izledikten sonra pek de altından kalkamadığını düşünüyorum. Ya da şöyle demek daha doğru olur: Prometheus filmi için yanlış hikayeler yazdı. Ridley Scott ne derece etkiliydi kendisinin üzerinde? “Şunu yaz, şu sahneyi de ekle, şu konuya da değinelim” diyerek ona baskı uyguladı mı, hiç bilemeyeceğiz. Öyle ya da böyle Lindelof’un senaryosu iyi değil bana göre. Alien’ın ‘prequel’i olduğu için mecburen Alien’la karşılaştıracağız. Ben şahsen gerilimli bir film bekliyordum. Ama hiç gerilmedim. Korku bekliyordum, korkmadım. Sağlam bir kurgu bekliyordum, bulamadım. Felsefe101 dersine giriş gibiydi. Hala sorduğumuz soruları soruyor film: “Tanrı var mıdır?”, “Neden bizi yarattı?”, “Bizi yaratanlar kimler?”, “Şu an ne yapıyorlar?”, “Tanrı yoksa biz nasıl varolduk?”. Ama açıkçası Alien’dan sonra bu sorular o kadar çok soruldu ki felsefede hala önemli olsalar da artık bu soruları duyunca kaçacak delik aramaya başladım. Lindelof’un sorulara verdiği cevapları da sevemedim gitti. Bu arada çok soru soran ama cevaplar vermekten kaçınan bir film için Lindelof doğru seçim şüphesiz. Lakin başka açılardan bakarsak senaryo daha yetkin birisine teslim edilmeliydi veya daha farklı hikayeler yazılmalıydı.

Fırat Türkoğlu: Senaryo konusunda da genel görüşe katılıyorum… Damon Lindelof, Lost’ta da dizi boyunca birçok soru işareti yaratmış, o soru işaretlerini dizinin finalinde havada bırakmıştı… Sanırım hikayeye önem veren bilim-kurgu izleyicisine gıcığı var kendisinin…

Yıldıray Kibar: Senaryo bana göre vasat. Ardında önemli bir hikaye olan konuyu alıp yaradılış mitine götürmeye kalkıyorsan ben iddialıyım diyorsun demektir. Fakat film sonrasında birçok şeyin havada kaldığını, yontulduğunu ve uyumsuz olduğunu gördüm. Yaratıcı-çocuk çatışması ortaya getirilip içi doldurulmadan bırakılıyorsa bunu büyük bir eksiklik olarak görürüm. Öte yandan sıradan bir bilimkurgu filminden daha kabul edilebilir olmasını da yadsıyamam bu yüzden vasat diyorum.

Onur Arslan: Benim derdim de daha çok senaryodaki ayrıntılar. Siz insanlığın kökenlerini aramak için başka bir zeki tür ile iletişime gidiyorsanız, eliniz boş gitmezsiniz. Bir yarım kilo cevizli baklava… öhm; ne ile karşılaşacağınızı bilmeden, silahsız gidilmesi bence çok salakça bir detaydı. Sonuçta insan, hayatta kalma güdüsü ile harmanlanmış hırsının neler yapabildiği ortada bir tür. Bu yüzden silahsız olunması (Alien filmlerinden aparılmış lav silahlarını saymıyorum), hem de özel bir şirketin sahibinin, çok özel ve bencil isteği için yapılan bir gezide bu kadar tedbirsiz olunması açıklanamaz. Kapitalizm bu, birşeyi almak istiyorsa, gerekirse zor kullanır. İkinci olarak; Tanrı’nın insanı kendi suretinde yaratması argümanına başvurulmuş belli ki; ancak neden daha kısa olmuş onu anlamadım ben. Dünya şu an üzerinde çalışılan robot projelerinde, sizler de TV’lerde görürsünüz, insanın boy ve ebat olarak sureti tipler yaratılmaya çalışılır. Bu engineer’lar kompleksli mi, neden biz daha kısayız? Daha güçsüzüz. Misal bizim yarattığımız Fassbender tipi, yeri geliyor bizden daha güçlü olabiliyor, biz mi salağız, tanrılar mı salak onu çözemedim. Son olarak; bu yaratıcılara gidilmesinin asıl nedeni, ölümsüzlüğün sırrına varmak idi. Siz filmin herhangi bir yerinde, onların ölümsüz olduğuna dair bir fikir aldınız mı? Ben kaçırdım sanırım. Son birşey daha: filmin açılış sahnesini ben anlamadım. Neye hizmet ettiğini anlamadım daha doğrusu. Biz kazayla mı üremişiz, yoksa bilinçli mi?

Gültekin Turgut: Prometheus aslında ateşi Tanrılardan çalarken insanı özgürleştiriyordu. Özgürlüğün bedeli ise Tanrıların hiç de adil olmadıklarını Prometheus’a göstermeleri olmuştu. Tanrıların Arabaları ile adı konan biz bu kadarcık kısa zamanda evrimleşip bunca eseri nasıl inşa edebildik adlı ezeli soruya verilen uzaylılar yanıtına Scott başka bir yanıt veriyor herşeyden önce… İnsanın kendine ve evrene dair soruları ve cevapları çoğalmaya devam ediyor. Bu filmde temeline bu en önemli soruyu aldığı için Daniken’in kitabına benzer bir etki yaratıyor: Merak… Bu duygu her hikayenin en kilit noktasıdır da film ana temasıyla bunu yakalıyor… Soru doğru cevaplar ise insanlık kadar eski ve farklı… O yüzden film cevaplarıyla tartışılmamalı… Deist olduğu kesin filmin, bırakın ateizmi, agnostikliğe bile prim vermiyor… Cevabını tartışmayı gene de anlamlı bulmuyorum gene de ben…

Suat Demirel: Damon Lindelof vasat bile sayılmayacak bir işe imza atmis. Derinlikten uzak, kartondan karakterler yaratmayı çok iyi becermiş! Burada sorun Lindelof’un kendisinden çok onun bunu yazması için tercih edenlerde. Bir defa onun tarzına uymuyor film. O gizemi bol bir işi parlatarak insanları şaşırtmayı tercih etti şimdiye kadar. Burada ise sonuç belliyken başlangıç araştırması yapılıyor. Öyle olduğundan olayın vitaminli sürprizi baştan kaçmış oluyor. Bir yanlışı da düzeltmek isterim. Kendisi Star Trek’in senaristlerinden birisi degil, yapimcisi. Filmden sonra vardığım karar şu oldu; Damon Lindelof gibi birisine böyle bir projenin emanet edilmesi çok yanlış tercih olmuş.

Yekta Kurtcebe: Damon Linderöfröf’ün ben dibine vurayım afedersiniz. Zaten o zibidinin ne olduğu Cowboys and Aliens’tan belliydi.

Turgay Kaplan: Lost’un tek bir bölümünü dahi izlemedim. O yüzden Damon Lindelof’u, öncesiyle kıyaslayamacağım.Ama şunu söyleyebilirim ki, Prometheus’un senaryosu yeni bir dizinin pilot bölümü gibi olmuş: cevapsız onca soru(cevaplandırılmak zorunda değil ama soruların dahi tam olarak sorulamamış olması ve belli ki ileriye göz kırpmak için yanıtsız bırakılması…), Alien serisinin prequel’i olma iddiası ve yeni bir bilim-kurgu serisinin girişi mahiyetinde olması…

Senaryoda Jon Spaihts imzası da var.Geçtiğimiz yıl vizyona giren The Darkest Hour’un senaryo yazarı. Filmi izlediyseniz Jon’un Damon’ı boklamış olma ihtimalini de düşünebilirsiniz.Düşük bir ihtimal olsa da tam tersi de olabilir; bilemiyorum artık.

Gezegen’e varıncaya kadar ki süreçte seyircinin kafasına bırakılan soruların kısa sürede cevapları da veriliyor. Ta ki ‘yaşlı zengin’in asıl amacının ne olduğunu da öğrendiğimiz de ekibimizle ilgili hiç bir gizem kalmıyor. Geriye tek bir soru kalıyor o da ‘varoluşumuzun kökeni nedir?’. O zaman benim aklıma da şu soru geliyor: Bu soruyu sormak için bu kadar insana ne gerek vardı? Yok eğer bu kadar insanın türlü türlü insanlık halleri gösterilebilmiş olsaydı o zaman bunlara gerçekten gerek olurdu. Tipler karton olunca onların kökenleri de o arayışta doğal olarak beni cezbetmez. Yalnız, senaryoda başlardaki aleniliğin üstüne anlamsızlığa ve gizeme doğru yapılan eksen kaymasını da doğru ve etkileyici bulduğumu da söylemeliyim. Mesela ölümsüzlük isteyen ihtiyarımızın sorularını yağdırdığı tanrısı zannettiği kel tarafından tokadı yediği sahne müthiştir.

Ömür Kuşluoğlu: Sinan çok doğru bir tespitte bulundu. Senaryo aslında çiçek gibi açılabilecek, dallarına budaklarına ayırıp binbir türlü hikaye yaratılabilecek düzeyde. Ama en baştan giriş filmi olarak düşünüldüğü için sürekli yarıda kesilmeler, gereksiz açıklamalar ile çok yontulmuş. Başlangıçta karakterlerin birbirlerine terslenmesi, “Sen benim arkadaşım değilsin. Hepimiz buraya para için geldik dostum” gibi birçok klişe ile karşılaşmış olsak da hızlı bir giriş oldu kanımca. Genel anlamda senaryo için yapabileceğim tek yorum çok “genel” olmasıdır.

Cem Çelik: Senaryo konusunda bir çocuğumuz sanırım aynı fikirdeyiz. Eksiklerle dolu,yavan bir anlatım, derinliksiz karakterler ve sırf filmin sonuna hazırlık olsun diye araya sıkıştırılan evrim, tanrı, insanlık hakkında kuramlar. Açıkçası ben şunu anlayamadım bir türlü. Bu film eğer alien’ın ‘prequel’i ise, neden filmin ilk başlangıcı kısa tutuldu. Demek istediğim,mağaranın bulunuşu,araştırmacıların antik uygarlıkların verilerini toplamaları,bunları değerlendirmeleri, yeni dünyayı bulmaları uzaya çıkışları vs. gibi konular es geçilmiş. Bence ‘prequel’ olarak eğer filmin ilk başlarında diğer dünyanın bulunana kadar ki kısmı biraz daha uzun tutulsaymış, bahsini ettiğimiz karakter derinliği sorununa da çözüm bulunmuş olunurdu. Çünkü araştırmacıların hiçbirinin neredeyse kim olduğunu bilmiyoruz. Hatta abartıyorum, biraz karakter derinliğine inilseydi, uzayda Alien korkusunun yanında karakterlerin kendi korkuları, birbirine düşme olayları vs. gibi durumlar filme güzel gerilim sağlayabilirdi.

2) Oyunculukları nasıl buldunuz, kimi beğendiniz, kimi sevmediniz?

Sinan Doğrul: Filmden benim aklımda ilk Fassbender kaldı. oyunculuğunu çok beğendim. Sonra Noomi Rapace de iyiydi.

Ebru Çavdarlı: Fassbender hariç hiçbir oyuncu filmden sonra aklımda kalmadı. Bunda Fassbender’ın katkısının büyük olması ile beraber oynadığı karakterle de ilgisi olduğunu söylemekte fayda var. Çünkü filme baktığımızda karakterlerin içinin çok dolu olduğunu söyleyemeyeceğim.

Fırat Türkoğlu: Oyuncular konusunda Ebru’ya katılıyorum… Sorun karakterlerin biraz kötü yazılması gibi geldi bana da… Yoksa Idris Elba, Noomi Rapace gibi isimlerin derinlikli karakterlerde ne kadar başarılı iş çıkardığının farkında herkes… Bana biraz filmin sonunda yaşayacak ve sequel’de yer alacak oyunculara yüklenmişler, diğerlerini “Amaan, nasıl olsa yeni bölümde yoklar” diye üstünkörü geçmişler gibi geldi…

Edip Can Rende: Oyunculuklar önemli ama bu tür filmlerde ben oyunculuklardan çok yönetmenliğe ve senaryoya dikkat ediyorum. İlla oyunculuklardan bahsetmek gerekirse son üç-dört yılın en sağlam keşfi Michael Fassbender diyorum. Charlize Theron, Idris Elba ve diğerlerinin karakterleri derinleştirilmedikleri için (Alien’dan Alien Resurrection’a kadar çekilen dört filmde de böyle bir ihtiyaç olmadığı için bu olumsuz bir eleştiri değil) performanstan söz etmek mümkün değil. Geriye kalıyor Noomi Rapace. Fena değildi. Doğru bir seçim bana göre. Karakteri derinleştirilmeye çalışılmış, lakin pek başarılamamış. Sigourney Weaver gibi akılda yer etmiyor ne karakteri ne de performansı. Fassbender gerçekten oldukça iyiydi. Robotu oynadığına inandırıyordu, ki önceki filmi Shame’de de hep aynı şeyleri yapan bir robotu oynadığı için zorlanmamış gibi görünüyor. Scott da yeni filminin başrolünü Fassbender’e paslamasıyla en çok ondan etkilendiğini kanıtlıyor.

Yıldıray Kibar: Oyunculuklar Michael Fassbender dışında çok sıradan. Noomi Rapace başrole; baskın kadın karakterin dönüşümü/ yada içinde ki maskülen tavrı keşfedişi biçimiyle koyulmuş ama bunu başarabildiğini söylemek çok zor. Oyunculuklardan ziyade karakterlerin neye nasıl hizmet ettiğini ve derinliksiz oluşlarını söylemekte fayda var. Charlize Theron niye vardı hiç anlamadım mesela. Dr Shaw’ın erkek arkadaşı önemli bir karakter olmasına rağmen o kadar sığdı ki ölümü bile sığ denizde boğulmaya benzedi. Kaptanın hikayesi neydi ve neden kendisini feda edecek bir ucuz kahramanlık rolüne soyundu. Anlamsızdı. David iyi yazılmış, üzerine düşünülmüş (ama orjinal değil) ve iyi oynanmış haliyle en iyi kısım diyebilirim.

Onur Arslan: Oyunculuklar konusunda burada söylenen herşeye katılıyorum. Zaten derin karakter beklenmiyordu ama Fassbender resmen piyangodan çıkmış gibi oldu. Hayranlıkla izledim kendisini.

Suat Demirel: Çok şey beklediğim Noomi Rapace, eh işte bir performans sergilemiş ama bunda senaryodaki karton karakterlerin etkisi çok büyük. Derinlik içeren, merak uyandıran tek karakter olan David bu konuda çok şanslı. Fassbender, bu fırsatı iyi değerlendirip çok ince iş çıkarmış.

Idris Elba’ya fragmanda “Prometheus Has Landed” dedirtmişler, filmde onu bile dedirtmemişler. Ben bazı karakterlerin orada niye olduğunu hiç anlamadım.

Yekta Kurtcebe: Arkadaşların dediğine genel olarak katılıyorum. Fassbender’in oyunculuğu dükası kadar büyük sayılır. Bir etnik çeşitlilik objesi olarak seçilmiş bir insan sayıyorum kendisini. Ayrıca Charlize de babasıyla olan bir iki sahnede etkiledi beni. Ama genel olarak oyunculukla ilgili sorunlar senaryodan kaynaklanıyor.

Turgay Kaplan: Noomi Rapace yeni bir Ripley yapılmaya çalışılmış ama buna fırsat bulunamadan film sona ermiş. Ripley’deki animus’un benzeri bence Noomi Rapace’da da mevcut. Hatta sevgilisinin öldürülmesi nedenini de buna bağlıyorum. Yani içindeki erkeksiliğin ortaya çıkmasına zemin hazırlamak için… Dediğim gibi ne zaman ne de senaryo yeterli gelmiş…

Ömür Kuşluoğlu: Karakterlere gelince açıkçası içime bir kurt düştü benim.  Bu büyük oranda senaryoya bağlı aslında… Dünyadan 2 yıl uzaklıktaki bir gezegene gidiyorsunuz, oldukça ürpertici yaşam izlerine rastlamakla kalmayıp, dünyayı ve insanoğlunu vareden yaratıcılarla karşı karşıya geliyorsunuz ama bu durum aslında size hiç de o kadar şaşırtıcı gelmiyor. Karakterlerin analizi derin olarak yapılmıyor ve bu da doğal olarak oyunculuğu etkiliyor. Çoğunluk Fassbender haklı övgüler yağdırıyor. Rolüne çok yakışmış ama ben Idris Elba’yı daha aktif görmek isterdim. Kendine verilen kısa sürede çok iyi bir iş çıkarmış. Yayınlanan fragmanlarda zaten bütün rolünü izlemişiz halbuki.

Cem Çelik: Michael Fassbender’ın oyunculuğunu çok beğendim.Noomi Rapace’in rolu filmin soğuk atmosferine cuk oturmuş. Logan Marshall-Green’in rolü ise bence es geçilmiş ki keşke geçilmeseymiş. Charlize Theron yüklenen rolün ne üstünde ne altında.

3) Ridley Scott sizce ne yapmak istemiş, yapmak istediğini becerebilmiş mi?

Sinan Doğrul: Prometheus aslında yaratılmaya çalışılan bir mitin girişi mahiyetinde bir film. Nasıl bir film olduğunu daha iyi görmek için devamında gelecek filmlere de bakmak gerekir. Yazımda da belirtmiştim. Bu film bir klasik olmayacak ama beni uzun zamandır iyi bilim kurgu seyretmeyen biri olarak yeterince tatmin etti. Ridley Scot’tan yeni bir başyapıt beklemek ona haksızlık etmek gibi oluyor sanırım. Çünkü yönetmen rüştünü zamanında zaten ispat etmiş. Kaç yönetmen kendi şaheserini yarattıktan sonra bunların üstüne birçok kere başka başka başyapıtlar eklemeyi başarabilmiştir ki?

Edip Can Rende: Ridley Scott iyi bir film yapmak istemiş. Şüphesiz kariyerini yapımcı olarak da devam ettirdiği ve son filmlerinin gişede hezimete uğramasından ötürü parayı da önemsemiş. Ama daha çok iyi bir film yapmak istemiş. Başarılı olduğu yerler var. Genel olaraksa ne yazık ki her zamanki gibi vasatı aşamayan bir filme imzasını atmış. Hem İsa’ya, Hem Musa’ya yaranmaya çalışan, arada Nuh da diyen bir film yapmış. Filmin başından sonuna dek Hıristiyanlık propagandası yaparken Darwinizm’i sorguluyor ve Darwinizm’i yer yer savunuyor. Bizi tanrılar yaratmadı, evrim teorisi gerçektir demeye getirdikten sonra çark edip bizi tanrılar yaratmadı ama bizi yaratanları yarattılar diyor, güldürüyor. Kilise’nin gücü adına! Belli ki Vatikan’ı kızdırmak istememiş Ridley. Bu arada eleştirmenler cephesinden gene mutlu ayrılmadı. Gişedeyse yüzünü güldürmüştür film. 50 milyon dolar kazandırdı ilk iki günde. Ama bir animasyona, Madagascar’a da yenilmekten kurtulamadı. Dünya hasılatı ile bütçesini çıkartmış olmalı. Oscarlarda da yüzünü güldürür, en azından teknik dallarda. Kısacası bu film Ridley’nin moralini yerine getirdi sanıyorum.

Yıldıray Kibar: Alien yaradılışı mutasyon zinciri ile anlatıldı. İnsanlığın yaradılışı yarım kaldı. Ridley Scott, yaradılış fetişizmi üzerinden eski ile bağı olan yeni bir film serisi üretmek istemiş. Bunu yapımcılığın verdiği dezavantaj ile keskin hatları yontup görsele yüklenerek yapmış. İçerik zayıflıkları göze çarpıyor.

Suat Demirel: Çok derin bir iş çıkartacağım diye uğraşmamış. Eldeki verileri düzgün kullanmaya çalışmış. Kendisinin eklediği yan bana kalırsa din ekseni olmuş (senaryodan bağımsız olarak). Bunun etkisi tartışılır ama sadece bunu eklemekle kalmayıp olayın içine daha fazla girseymiş. Koskoca Ridley Scott’ı daha etkin görmek isterdi bu deli gönül.

Yekta Kurtcebe: Ridley abi konusunda Edip arkadaş haklı çünkü parayı önemsemişlik en dikkatimi çeken olguydu.

Turgay Kaplan: Ridley Scott’ın ne yapmak istediğiyle Gladitor’den beri ilgilenmiyorum.Açıkçası kardeşi Tony tercihimdir uzun zamandır.

Ömür Kuşluoğlu: Ridley Scott, “Bakın bu Alien ile bağlantılı ama hele bir izleyin” demeye çalışıyor. Filmde teknik açıdan pek bir eksik bulamıyorum ama senaryodaki eksikliklere rağmen mesajını bence açıkça verebilmiş. Farklı, bambaşka bir teoriye doğru yelken açıyor Scott ve böyle bir fikri de 120 dakikada nihayetine ulaştırması güç olurdu. Bir yönetmenin tahmini çekim takvimine bakıyorum, bir de filme bakıyorum ve ikinci film için söylenti bile olsa uzun bir süre haber çıkamayacağını düşünüyorum.

Cem Çelik: Ridley Scott ne yapmak istemiş,bence bunu ikinci filmden sonra konuşsak daha iyi olur.

4) Prometheus/Alien evrenini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Edip Can Rende: Yaratılan evren çok etkileyiciydi. Film için gerek bilgisayarda gerek gerçek yerlerde yaratılan mekanlar ve bunların kullanımı epey etkiledi. Görsellikten yana hiçbir sıkıntısı yok filmin. Prometheus adlı uzay aracı da müthişti. Alien’ın babalarından H.R. Giger’a mekanlar yoluyla selam gönderilmiş oldu, bu da bir çok Alien fanını mutlu etmiştir. En azından mekanların Alien’dakilere benzemeleri sevindiriciydi. Kısacası evren çok sağlam inşa edilmiş. Özellikle filmin başındaki sahnedeki mekan olsun, Prometheus’un konuşlandığı yerler olsun etkileyici. Ridley Scott da bunun farkında olmuş olacak ki ikide bir geniş açı kullanarak “Bak ne güzel mekanlar inşa ettim. Nasıl, müthiş değil mi?” demeye getiriyor. Lakin bu kadar geniş açı yapıp bu evrenin bu derece teşhir etmesi hem gerilimi baltalıyor, hem de en sonunda da bıktırıyor. Bir de son olarak bir Pandora değil ama.

Yekta Kurtcebe: Evren fena değil de bu işi Dambo’nun elinden almak lazım. Lost gibi boka sardıracak belli.

Turgay Kaplan: Başlangıç sahnesini çok çok beğendim.Yaratılan gezegen oldukça vahşi ve orjinal olmuş. Prometheus uzay gemisi pek ilgimi çekmedi. Belki de Alien serisindeki kirli uzay aracı Nostromo gibi bir beklentim olduğu için de ilgimi çekmemiş olabilir. Daha postmodern çizgiler bekliyordum uzay gemisi için;ancak son derece modern çizgilere sahip bir gemi olmuş.

5) Yaratılan atmosfer sizi etkiledi mi? Teknoloji kullanımını nasıl buldunuz?

Edip Can Rende: Teknoloji kullanımı oldukça iyiydi. 3D’nin hakkı yer yer veriliyor. Ama 3D’nin en iyi kullanıldığı film olamıyor ve 3D’nin tercih edilmesinin nedeninin para olduğunu düşündürtüp duruyor. Yaratılan atmosferi ise pek sevmedim. Ben gerilimli bir atmosfer bekliyordum. Neticede “Kökenlerimizi aramaya çıkmışlardı ama buldukları sonumuz olabilir”. Böyle tanıtıldı film. Gerilim-korku beklemek, atmosferin de böyle olmasını istemek son derece normal. Ama bunun yerine sürekli soruların sorulduğu, cevaplar verilmeye çalışıldığı, gereksiz sahnelerin dahi olduğu, o kadar soru sorup cevap verdik biraz aksiyon denilip aksiyonun başlatılıp bitirildiği bir atmosferden hoşlanmadım.

Yıldıray Kibar: Atmosfer ve görsel beni fazlasıyla tatmin etti. Filmin en güçlü yanı da buydu zaten. Üzerinde çalışıldığı çok belli…

Yekta Kurtcebe: Atmosferin heyecan yarattığını söyleyemem ama güzel. Sanırım filmin en çok yorulanları da CG artistleri olmuş. Keza onların da geçmişteki alien evrenine bayıldıklarına eminim. Sevgiyle çalışmışlar, belli.

Cem Çelik: Yaratılan atmosfer yeterince iyi, hatta çok iyi… Geniş açı çekimler, set tasarımları ciddi anlamda muhteşem. Özellikle astronot giysilerine bittim ben. Kısacası beni tatmin etti mi? Evet etti bütün eksiklerine rağmen. Bunun sebebi biraz da bilimkurguya aç olmamdan kaynaklanıyordu.

6) Genel olarak filmi nasıl değerlendiriyorsunuz? Tatmin etti mi? Devam filmini izler misiniz?

Edip Can Rende: Son zamanlarda çekilen bilim-kurgulara bakarsak bu film hiç de fena değil. Michael Bay’lerin cirit attığı bir sinemadan bahsediyoruz. Arada Allah’tan Alfonso Cuaron gibi yetenekli yönetmenler bu türe sağlam filmler dahil ediyorlar da hayal güçleri sıfır olan Bay’lerin elinde kalmıyor bu tür. Dolayısıyla Prometheus’u merak etmemek mümkün değildi. Filmin sıktığını söylersem çarpılırım(!). Sıkmadan izlettirdi. Kürtaj sahnesi gibi bir kaç sahnesiyle de kendisine hayran bıraktırdı ama o kadar. Genel olarak aşırı şeyler beklemesem de beklentilerimi karşılayamadı film. Bu da filmden alınan zevki baltalıyor. Devamını da izlerim. Vasat olacaksa da izlerim. Bilim-kurgunun hastasıyız neticede. Ama beklentilerim daha da düşük olur. Neticede ikinci filmler her zaman kaliteli olmuyorlar.

Yıldıray Kibar: Her ne kadar çokça yersem de filmi keyifle izledim. Rahatsız olmadım. Muhteşem bir iş değildi ama kötü de değildi. Beklentilerin verdiği ağırlıkla alakası olmayan bir yerdeydi ve Alien geçmişinden ayırmayı başarırsak fena bir film değildi. Devamını da izlerim.

Suat Demirel: Büyük merakla beklemiyorum serinin devamını. Lakin gösterime girdiğinde el mahkum izlerim. Film vizyona girmeden önce de ayni şeyi söylemiştim, çok fazla nitelikli bilimkurgu filmi girmiyor gösterime. Bu filmde nitelikli olmaya aday bir sürü yan var. Yeter ki üstünde gerçekten düşünülsün, bazı kaygılar güdülmesin ve yaratıcı olunsun.

Yekta Kurtcebe: Senaryo dışında tahmin edici buldum. Rotten ve imdb gibi sitelerrdeki reyting ile hem fikirim 10 üzerinden 7.

Turgay Kaplan: Devam filmini izlerim elbette.Bazen bir filmin bütünü tatmin etmese de bazı sahneleri akılda kalıcı olabilir. Prometheus da böyle bir film kanımca.Hem belki devamıyla daha bir bütünselliğe kavuşabilir.Yazar Georges Simenon’u onca eserine rağmen bir başyapıt ortaya koyamamasıyla eleştirirler zamanında. O da ‘bütün eserlerimi bir arada düşünürseniz ortada bir başyapıt olduğunu görürsünüz,’ der. Devamı gelirse umalım biz de Prometheus için aynı şeyi söyleyebiliriz.Fazla mı iyimser oldu ne?…

Ömür Kuşluoğlu: Filmin sonu gereğinden fazla kahramanca bitiyor. Ana karakter Dr.Shaw’un tek başına “haydi David, yok edelim şu lanet olasıcaları” diyerek sondırdığı bir destanın devamı nasıl ilerler merak içerisindeyim açıkçası. Daha mantıklı bir güzergah beklerdim ikinci film için, olursa tabi.

Film genel olarak iyi diyebileceğimiz düzeyin üzerinde bir iş bence. Umarım ikinci bir film gelir ve kurduğumuz teorilerin ne kadar doğru yadar yanlış olduğunu tekrardan değerlendirme şansı buluruz. Çünkü bu işin nereye varacağını bizim kadar Ridley Scott da merak ediyordur büyük ihtimalle.

Gültekin Turgut: Görsellik ve oyunculuk beni mutlu etti. Ben başarılı bir film olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Daniken’e muhalif görünse de Stargate evreni de tam Daniken teorisi üstünden yürüdüğü için Uzaylı kurucu ata inanışındakiler çok üzülmemeli bence! Devamı olmalı ve devamını merakla bekliyorum da… Charlize Theron’un ölümü filmin en kötü ve üzücü yanıydı belirtmeden geçemeyeceğim… Bir de iki olayın üstü kapalı hatta atlanarak geçmesi tatsızdı: İlki ekiptekilerden gece orada kalanların bunu nasıl becerdikleri, ikincisi kaptanla Charlize’ın buluşmaları… Bunlar boşluk duygusu ve hayal kırıklığı yarattı izleyicide sinemada gördüm ve duydum bunu da paylaşmak isterim…

Ebru Çavdarlı: Özetle hepimiz bilimkurguya aç olduğumuz için ne kadar eleştirsek de tatmin etmedi diyemiyoruz. Ben mekan tasarımlarına dair bir kaç laf etmek istiyordum aslında ama onu ayrı bir yazıda dile getiririm kısmetse.