Kategoriler
izlenim

Pan’s Labyrinth: Diktanın Acımasız Yüzü

Bugün 12 Eylül… Faşist Kenan Evren’in gerçekleştirdiği, aynı zihniyetten RTE’nin önünü açan darbenin yıldönümü. Biz de sinema sitesi olarak darbe ve diktatörlükle ilgili bazı filmleri yazmaya karar verdik. Sıradaki film, zamanını büyük bütçeli çerezlik filmlerle harcadığından bizi birazcık üzen usta yönetmen Guillermo del Toro’nun en iyi filmi “Pan’s Labyrinth” (Pan’ın Labirenti).   18614537.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Söze ne diktatörlerden, ne de darbeden gireceğim. Bu harika filmin kaleme alınmasını sağlayan bir filme değineceğim: “Valerie a tyden divu” (1970). Çek yönetmen Jaromil Jires’in yönettiği bu filmi bir türe yerleştirmek oldukça zor. Zira Jires bu filmde adeta türler arasında slalom yapıyor. Bazı sahneleriyle gerim gerim gerip korkutan, bazı sahneleriyle güldüren, bazı sahneleriyle duygulandıran, sürrealist olduğu kadar realist de olan, masalsı ve fantastik taraflarını finale dek taşıyan, zaman zaman erotizme de göz kırpan, cinsel devrimi eleştiren, lezbiyenliği de işleyen bir film bu. Peki ne alakası var “Pan’s Labyrinth” ile? del Toro röportajlarında filminin esin kaynakları arasına bu filmi ve İspanyol yönetmen Victor Erice’nin “El Espiritu De La Colmena” (1973) filmini de dahil eder. “Valerie a tyden divu”nun merkezinde 13 yaşında ergen Valerie bulunur. Valerie’nin etrafı pedofil dincilerle, onunla evlenmek isteyen ağabeyiyle (burada da ensest işlenir), vampirlerle, yani “kötü”lerle çevrilidir. Film boyunca Valerie bu kişilerin taciz ve tecavüzlerden kurtulmaya çalışır. Cadı avına da sıkça değinilir. Hani Luis Bunuel’e “Gel, şu ‘Alis Harikalar Diyarında’yı sinemaya uyarla,” deyip onu ikna etseniz böyle bir film ortaya çıkarırdı. “Pan” ile bağıysa belli: “Pan”ın merkezinde de küçük bir çocuk yer alır. Ofelia, Valerie gibi kötülükle mücadele eder durur. Valerie gibi büyümenin acısını atlatmaya çalışır. “Valerie” filminin etkisi bilhassa Ofelia karakterinde ortaya çıkar ama “Pan” sürrealist değildir. Özetle “Valerie” çekilmeseydi “Pan” ortaya çıkar mıydı, bilinmez. Bu filmi anmadan başlamak istemedim.18465903.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

“Pan”, çarpıcı bir film. Paralel kurgunun kullanıldığı en iyi filmlerden olduğu su götürmez bir gerçek. Bu filmde del Toro kamerasını İspanya’yı inim inim inleten Francesco Franco’nun İspanyası’na çeviriyor. Franco’yu görmüyoruz filmde. Kamera da doğanın bağrındaki evden ve ormandan çıkmıyor. Franco’yu aratmayacak bir komutana yer veriliyor. Adı Vidal olan bu adam içinde iyilik barındırmayan, eşine ve üvey kızına sürekli kötü davranan, toplumun hastalıklı yapısının nedeni olarak gördüğü komunistleri işkenceyle öldürmekten, öldürmeden önce onlarla dalga geçmekten hoşlanan, filmin masalsı tonunu tamamlayan tam anlamıyla kötü birisi olarak yansıtılır. Vidal, Ofelia’ya kol kanat geren Mercedes ve komunistler filmin realist tarafında yer alırlar. del Toro bu sahnelerde elini korkak alıştırmaz. İşkenceleri de, dikilen yaraları da, akan kanları da çıplak bir şekilde gösterir. Çarpıcı ve sinir bozucu bir gerçekçilik hakimdir bu sahnelerde. Ama filmin bir de ikinci tarafı vardır. Bu tarafta ise büyüler, sihirler, periler, yaratıklar, canlanan ve acı çeken mantarlar, ağacın kovuğuna yerleşen büsbüyük kurbağalar yer alır. Bütünüyle orijinal olan bu yaratıklar filmin fantastik/masalsı tarafını oluştururlar. İşte del Toro bu iki tarafı paralel bir kurguyla ele alır, işler. Realist bölümde Vidal’ın komunistlerle mücadelesi anlatılırken fantastik bölümde Ofelia’nın bu acımasız, katlanılması neredeyse imkansız gerçekliğe alternatif bir hale getirdiği gerçekliğindeki fantastik karakterlerin verdiği görevleri yerine getirip annesini bu zalim adamdan kurtarmaya çalışması anlatılır. İki bölüm de çarpıcı bir şekilde işlenir.572629.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Öyküsü son derece güçlü filmin. Filmin asıl derdi (Roman Polanski’nin “Death and the Maiden”da yaptığı gibi) kadınların ve çocukların faşist bir dönemde var olma çabalarını, bu dönemin kadın ve çocuklarda yarattığı tahribatları işlemek… Buraya gelir gelmez kendisine fantastik bir dünya oluşturup bu gerçeklerden korunmaya çabalayan Ofelia üzerinden olsun, diktatörden (Vidal) nefret eden komunist ve mücadeleci Mercedes üzerinden olsun, kızına mücadele etmemesini tembihleyen annesi üzerinden olsun dönemin faşizmi başarıyla işleniyor. Bilhassa Ofelia’nın iki farklı şekilde sona eren (biri gerçekçi, diğeri masalsı bir final) öyküsü epey iyi işlenir. Mercedes’ten, mücadeleci olamayan (ama mücadeleci olamadığı için kızamayacağımız) anneye ve Vidal’e, hatta ne amaçladıkları finale dek olmayan yaratık Fauno’ya kadar her karakter enfes bir şekilde işlenir. Yukarıda belirttiğim gibi Vidal masallardaki bütünüyle kötü karakterlerden farksız bir şekilde yansıtılır. İçinde gri tonları barındırmaz, mütemadiyen siyahtır, kötüdür Vidal.18464516.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Franco’nun diktatörlüğünü Vidal’ın küçük bir yerdeki diktatörlüğü üzerinden anlatan, masalsı/fantastik olduğu kadar gerçekçi de olabilen “Pan’ın Labirenti” teknik açıdan da falsosuz bir film olarak göze çarpar. Usta sinematograf Guillermo Navarro’nun masalsı bölümdeki sarı tonlu görüntü yönetmenliği ile gerçek hayattaki sert, keskin, soğuk mavi tonlu görüntü yönetmenliği filmin öyküsünü daha da güçlendirir. Navarro’nun katkısı çok ama çok büyüktür. Keza müzikleri besteleyen Javier Navarrete, setleri ve mekânları hazırlayan sinemacılar da görevlerini eksiksiz yerine getirirler. Kısacası del Toro’nun bu enfes filmi izlenmediyse muhakkak izlenmeli. Tabii yukarıda andığım iki film de (“Valerie a tyden divu” ve “El Espiritu De La Colmena”) es geçilmemeli…

Kategoriler
izlenim

Death and the Maiden: Bir Zamanlar Totaliterizmle Yönetilen Bir Ülkede

Roman Polanski’nin Ariel Dorfman’ın çokça sahnelenen “Death and the Maiden/Ölüm ve Bakire” adlı oyunundan uyarladığı aynı adlı filminde daha önce defalarca kez yaptığını yapar: Merkeze güçlü bir kadın yerleştirir ve tek mekanda, az karakter/oyuncuyla filmini çeker. Sıkça güçlü kadınlara can veren Sigourney Weaver’ın başrolü Ben Kingsley ve Stuart Wilson’la paylaştığı film kendisini hep tehditte hisseden, bu yüzden elinden silahını düşürmeyen Paulina (Weaver) ile açılıyor. Paulina kapıda kocasının (Wilson) bir adamla (Kingsley) konuştuğunu duyuyor. Daha sonra bu adamın sesini tanıyor. Derken Paulina, Miranda adındaki bu adamı etkisiz hale getirdikten sonra kocasına Miranda’nın kendisine tecavüz ettiğini açıklıyor, olaylar gelişiyor.
death and the maiden1
Gemide geçen “Noz w wodzie”, Apartman Dörtlemesi olarak adlandırılan filmleri “Repulsion”, “Rosemary’s Baby”, “Le Locataire” ve “Carnage”, tiyatro sahnesinde geçen “La Venus a la fourrure” ile Polanski, tek mekanda geçen gerilim filmlerinde enfes bir performansa imza atabileceğini kanıtlamıştı. “Ölüm ve Bakire”de de bu durum değişmiyor. Baştan sona Escobar çiftinin evinde geçen ve bütünüyle ikili ve üçlü diyaloglarla ilerleyen filmin tansiyonu ve gerilimi hiç düşmüyor. “La Venus a la fourrure”nin aksine oyunculuklar da tiyatral hale gelmiyor. Polanski üç oyuncusundan, ama bilhassa Weaver’dan sağlam bir performans almayı başarıyor.

Tek mekânı başarıyla kullanıp gerilimi düşürmeyen Polanski bu filminin zamansızlığını ve mekânsızlığını sağlamasıyla da ayrı bir takdiri hak ediyor. “Ölüm ve Bakire”, diktatörün devrildiği ve yeni gelen başkanın diktatörün döneminde işlenen suçları cezalandıracağı bir dönemde geçiyor. Ama ülke hangi ülke, zaman ne zaman, diktatör kimdi, bilemiyoruz. Dolayısıyla “Ölüm ve Bakire” filmini (zamanı ve mekânı açıklamayı tercih etmediği için) zamansız ve mekânsız filmlere dahil edebiliriz kolaylıkla. Bu tercih öykünün tek bir ülkeye ve zaman aralığına sıkışıp kalmasını da engelliyor, öykünün evrenselleşmesini sağlıyor. Öykünün evrenselleştirilmesi de diktatörlüğün ülke neresi olursa olsun aynı acılara sebep olacağını ve kendine hakim olamayan erkeklerin erke sahip olur olmaz yozlaşacaklarını ifade etmesi açısından önem taşıyor. Öte yandan diktatörlük ve faşizmi sorgulatan bu film, geçmişte sistemli bir şekilde tecavüze uğrayan bir kadın için adaletin ne olacağını sorguluyor.
dam3
Güçlü bir öykü kaleme alan senarist aynı performansı karakterlerde de ortaya koyuyor. Bir tarafta Miranda’nın kendisine tecavüz eden ‘o adam’ olduğuna emin olan, güçlü ve kindar olduğu kadar duygusal da olan Paulina; öte tarafta kibar ve centilmen birisi mi, tecavüzcü birisi mi belli olmayan Miranda… Film bu çatışmadan finale kadar besleniyor. Polanski’nin de etkili yönetmenliği sayesinde finale kadar Miranda’nın gerçek kimliğini öğrenmiyoruz. Paulina gerçekleri mi söylüyor, yoksa yaşadığı ağır şeyler yüzünden Miranda’yı tecavüzcüsüne mi benzetiyor? Film boyunca bir Paulina’ya inanıp Miranda’nın tecavüzcü olduğunu düşünüyoruz, bir Miranda’ya inanıyoruz. Bu ikilem, filmin geriliminde epey önemli bir role sahip. Paragrafın başında güçlü karakterlerin yaratıldığını belirtmiştim. Paulina kendisine tecavüz edenden intikam almaya çalışan birisi. Öte yandan Miranda da “güçlü” birisi. Normalde yapamayacağı şeyleri (misal sistemli bir şekilde tecavüz edip bundan keyif almak ve kimseye hesap vermemek, suçunun cezasını çekmek zorunda olmamak) diktatörlük sultası sayesinde yapan birisi. Şu sıralar sıkça TV’de, gazetelerde, İnternet’te karşımıza çıkan normalde beş para etmeyecek onlarca insan(!)dan birisi.

“Ölüm ve Bakire”, diktatörlüğün ve faşizmin kadınlar üzerindeki etkisini işleyen etkileyici bir film.