Kategoriler
izlenim

Spencer: Kabusun İçindeki Yalnızlık

Diana’nın Kaybolan Özgürlüğü…

İlk olarak bu yıl Venedik Film Festivali’nde görücüye çıkan Spencer, izleyiciler ve eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmıştı. Özellikle de Kristen Stewart’ın oyunculuğu önplana çıkarılarak bu yılın Oscar yarışlarında en iyi kadın oyuncu kategorisinde favori haline gelmesine neden olmuştu. Peki Twilight sonrası çok fazla eleştirilenmesine rağmen, kariyerine farklı filmlerle devam ederek ödüllük bir oyuncu haline gelen Stewart gerçekten de bu söylenenleri hak ediyor muydu? İlk elden filmin belki de en dikkat çeken noktasına değinelim.

Pablo Larrain filmlerini düşündüğümüzde biyografik filmler öne çıkıyor. Özellikle bu filmden önceki dönemde çektiği “Nebula” ve “Jackie” bu açıdan önemli örnekler olarak dikkate alınabilir. İkisi de karakteristik ve yapı bozumcu biyografik filmler olarak değerlendirilebilir. Spencer bu noktada iki filmden de ayrılıyor. Nebula’da aynı isimli şairin baskıcı rejimden kaçış hikayesini izlerken, aslında yaşadığı bir dönemi ve polisiyeyi andıran kaybolma sürecine kafa yoruluyordu. Yani hayatının bir dönemine bu filmin ışık tuttuğunu söyleyebiliriz.

Jackie ise tamamen farklı bir uyarlamaydı. Kennedy suikastinin, yani tarihsel bir olayın yankıları eşinin gözünden aktarılırken, bir kadının travması çarpıcı olarak karşımıza çıkmıştı. Yine biyografik değeri çok önem kazanan bir olayın izlerini takip etmiştik. Bu bağlamda Spencer’ı Jackie filminden ayıran nokta, Lady Diana’nın yaşadıklarının tarihsel olarak çok da önemi olmayan bir olay üzerinden karşımıza sunulması diyerek bu filmi diğerlerinden ayrıştırabiliriz. Ancak benzerlik aramak istersek iki filmin başrolündeki kadının da yaşadıkları sancıları baz aldığını söyleyebiliriz. Spencer Diana’nın hayatını anlatmaktansa kraliyet ailesinin rutinin içinde kaybolmasını, silikleşmesini ve ona yüklenen soyluluk ritüellerinin ağır gelmesini izliyoruz. Diana bir anlamda kuralların içinde tükenmeye başlıyor.

 

İnsan Psikolojisinin Boşlukları…

Yeme bozuklukları, kendine zarar verme eğilimi ve intihara yatkın bir mizacın depresif ruh halinin etkileri, filmin atmosferine doğrudan etki ediyor. Her düşünce, her eylem aslında özgürleşme hasretiyle yanan Diana’nın sayıklamaları gibi. Kendi içindeki yardım çığlığını sessiz bir şekilde yapıyor. Yaşama sevincini hiçe sayan toplumsal baskı, onun istemdışı olarak da olsa kendi içinde dengesizliğe sebebiyet veriyor. Bir yandan dış dünyaya göstermesi gereken prenses rolü, diğer yandan kocası ve en çok da kraliçenin aile içi baskın rolü, Diana’nın kendi olma isteğini sis bulutunun içinde yitip gitmesine vesile oluyor.

İşte bu noktada Stewart’ın performansını değerlendirmek en doğrusu olur. Jackie’de Natalie Portman’ın Jackie’nin yapmacık hareketlerinden ilham alarak taklite kaçan yapmacık performansını düşündüğümüzde, aslında güçlü kadın gibi görünmeye çalışan, önemsenmek isteyen bir kadının kendi karanlığında narsistleşmesine tanık oluyorduk. Kristen Stewart ise rolüne en başta kendi dokunuşlarını koymak istemiş. ABD’li olmasından kaynaklı olarak İngiliz aksanını kendi özelliklerine göre yorumlamayı tercih etmiş. Bu yüzden de çoğu kişinin ayrıldığı nokta bu. Herkes Diana’nın birebir aynısını görmek isterken, Stewart kendince rolüne yorum katarak tarifi zor bir psikolojiyi çok iyi yönetiyor. Kimi zaman duran zamanın içinde acelesi olan bir kadınmışçasına, hızlı bir konuşmayla o andan sıyrılmak istiyor. Bazen de ritüellerin içinde haykırıp “Ben buradayım!’ tepkisini zihninde canlandırıyor. Larrain belli ki oyuncularını bu konuda özgürleşme anlamında serbest bırakmaya çalışıyor. Oyuncuları da kendi yorumlarını rahatça bize yansıtabiliyorlar. Stewart da karakterinin sivri uçlarını bu bağlamda mükemmele yakın bir özgünlükte seyirciye ulaştırmayı başarıyor.

Soyluların Arasındaki Hayaletler…

Pablo Larrain Spencer filminde karşımıza bir anti-biyografik film çıkarmaya çalışmış. Gerçeklerin birebir aynısını sunmak yerine, karakterler üzerinden bir hikaye kurmayı tercih etmiş. Psikolojinin diğer gerçeklerden daha önemli olduğunu ortaya koymak için de bu filmi bize sunmuş. İnsanın içindeki oluşan onlarca duyguyu, bir kozanın içinden bize gösterirken, ortaya gündüz düşleri çıkıyor. Ya da kabus mu demeliyiz? Çünkü travmaların sıkışmışlık üzerinden karşımıza çıkarttığı nokta şeffaflaşma oluyor. Yapmaktan hoşlanmadığı her şey karakterimize stres, yorgunlukluk, bitkinleşme ve uzaklaşma hissini yaratıyor. Hapishanedeki insanların yaşadıklarına benzer bir çaresizlik hissi, Diana’nın kendi içinde dışarı vuruluyor. Yeri gelince bir tepki olarak ya da imgelemeler vesilesiyle anlamında kazanarak açığa çıkıyor. Hayal ile gerçek arasında gidip gelen bir içten çürümeye tanıklık ediyoruz.

Diana özgürleşme isteğinin yanı sıra geçmiş ile olan bağlarını da kaybettiğini düşünüyor. Bu yüzden de eskiden yaşadığı eve gitmek istiyor. Orada huzuru bulmak istiyor. Ancak geçmişin güvenli suları, aslında çoktan çekilmiş ve geriye pek bir şey kalmamış. Orası artık anıların öldüğü bir harabeden başka bir şey değil. Bu yüzden de Diana tutunacak bir dal arıyor. Bu hayal kırıklığının üzerine eski bir ceket karakterimizin umudu oluyor. Bu ceket ona geçmişte özgür olduğu dönemi hatırlatıyor. Kirlenmiş, terk edilmiş ve kimsenin umurunda olmayan kendisini hatırlatıyor. Bu yüzden de ona karşı şevkatle sarılıyor.

Çocuklarıyla oyun oynadığı bir sahnede Diana’nın açık bir şekilde kendisi gibi yaşamak istediğini görüyoruz. Kraliyetin verdiği ünvanları temsil etmek yerine, bir birey olmayı hayal ediyor. Bu yüzden de kendi olabildiği tek yer çocuklarının yanı oluyor. Onların yanında gerçeğin içinde olmayı seviyor. Kurallara uymasa bile iyi bir anne olduğunu hissedebiliyoruz. Annesi ile kraliyet arasında sıkışan çocuklar ise çocuk ruhlu Diana’dan daha olgun davranarak sistemin parçası olduklarını benimsediklerini görüyoruz.

Kabusun İçinde Bir Masal Prensesi

Larrain’e göre Diana’nın bu kırılgan hali, psikolojik gerilimin kapılarını açıyor. Kraliyet ailelerini bir korku figürü gibi tasvir ederek filmin her anında tekinsizliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin kraliçenin bir sahnede Diana’ya verdiği cevap, ikili arasındaki tüm bağları anlamamıza yetiyor. Diana, Kraliçe’den biraz olsun sevgi isterken; bunu kendi sevgisini ifade ederek sunmaya çalışıyor. Ancak Kraliçe ise kurallara bağlı ve katı bir şekilde yetiştiği için sevgiden çok, bulunduğu makamın önemli olduğunu vurguluyor. Ülkesindeki en önemli kişinin kendisi olduğunu biliyor. Bu yüzden de sevginin sadece bir romantizm olduğu fikrini benimsediğini açıkça yüzümüze çarpıyor. Diana’nın sadece kukla olduğunun altını çizerek; “Basına verdiğin pozların bir önemli yok, çünkü ülkenin önemsediği tek şey paranın üzerindeki kendi resmi” olduğunu söylüyor. İnsani duyguların onlar için olmadığını ve misyonlarına sadık kalmanın önceliğini hissettiriyor.

Aslında her karakter bir sistemin parçasını oluşturuyor. Aşçılar her gün yemek yapma göreviyle uğraşırken, hizmetçiler kraliyetin sıradan işlerinin aksamamasına gayret ediyorlar. Yani hepsi işleyen bir makinenin parçaları gibi onlara biçilen rollerin peşinden sürüklenip duruyor. Diana bu sistemin parçası olmak istemiyor. Ondan ayrışmak istiyor. İşte bu yüzden de içindeki yalnızlığın kader mahkumu haline geliyor. Spencer da bu makinenin dişlileri arasında sıkışıp büzüşen bir kadını anlatmayı tercih ediyor.

Böylece her anı karamsar, düşünceler arasında boğulan, dengesizliğinin içinde anlam arayışına giren bir kadının hikayesini görüyoruz. Larrain ise kariyerindeki diğer filmler gibi yapımbozumcu üslubuna devam ederek, kurgu oyunları ve hayal sahneleriyle seyirciye benzersiz bir dünya kuruyor. Müziklerin içinize işleyen melodisi, üst düzey oyuncu performansları, teknik anlamda kusursuz ama bir yandan da kendi içinde stilize bir film karşımıza çıkıyor. Yılın sonuna yaklaştığımız şu günlerde belki de yılın en iyi filmi bizi karşılıyor. Öte yandan Diana’nın Kraliyet ile yaşadıklarını, Alice Harikalar Dünyası’na da benzetebiliriz. Aşçı, güvenlik görevlisi, giydiriciler ve diğer tüm piyonlar; Alice’in delikten içeriye girişiyle yaşadıklarına benzer akışta ilerliyor. Bu sebeple de Larrain filmine Diana’nın bir masal prensesini andırdığını söylediği sözlerle başlıyor.

Kategoriler
haber

Netflix’ten Diana Müzikali

Her tarafımızı saran Prenses Diana yapımlarına bir de müzikal ekleniyor. Broadway’de büyük başarı yakalayan Diana müzikali Netflix’ten ekranlara gelecek.

Çekimleri geçtiğimiz yıl Longacre Tiyatrosu’nda seyircisiz gerçekleşen müzikalde, orijinal oyuncular yerlerini koruyacaklar.

Jeanna de Waal Prenses Diana’yı
Roe Hartrampf Prens Charles’ı
Erin Davie, Charles’ın uzatmalı sevgilisi Camilla Parker Bowles’u
ve Judy Kaye de Kraliçe Elizabeth’i canlandıracak.

1 Kasım’da yayına girecek müzikali Tony ödüllü Christopher Ashley yönetiyor. Besteler ise David Bryan ve Joe DiPietro’dan…

Kategoriler
seçki

Çıtayı Düşüren Oyuncular: Naomi Watts

David Lynch’in filminden evvel pek de iyi olmayan filmlerde oynayan, pek de tanınmayan Naomi Watts usta yönetmenin en iyi filmlerinden birisi olan Mulholland Drive‘da rol aldıktan sonra ünlendi. Bu filmden sonra kendisine “yeniden çevrimlerin kraliçesi” sıfatını getirecek birkaç yeniden çevrimde rol aldı: The Ring, The Ring 2, King Kong, Funny Games. Bir süre kariyeri iyi gitti. 21 Grams‘de döktürdü ve haklı olarak Oscar adaylığını aldı. Eastern Promises‘da iyiydi. İlk dönemlerinde Peter Jackson, Gore Verbinski, Alejandro G. Inarritu, Michael Haneke, David Cronenberg gibi usta yönetmenlerle çalıştı. Olumlu eleştiriler alan, iyi hasılat getiren filmlerle ilk dönemi geçti ama sonra kariyeri giderek vasatlaştı. Her biri öncekinden daha kötü pek çok filmde rol almaya başladı, çıtayı düşürdükçe düşürdü. Kendisine Oscar adaylığı getiren, gerçekten de çok iyi oynadığı The Impossible bile kötü bir filmdi [Zurich Sigorta reklamını unutmak mümkün değil].

Shut In

2010 – 2017 yılları arasına şu filmleri sığdırdı: Woody Allen’ın en kötü filmlerinden You Will Meet a Tall Dark Stranger, Jim Sheridan’ın en kötü filmi Dream House, Clint Eastwood’un en kötü filmlerinden J. Edgar, kısa filmlerden oluşan ve epey kötü olan Movie 43, iyi olabilecekken vasat kalan Adoration, kötü bağımsız film Sunlight Jr., berbat ötesi biofilm Diana, Noah Baumbach’ın vasatı aşamayan filmi While We’re Young, “büyük bütçeli filmlere döneyim,” deyip rol aldığı ama epey kötü olan Insurgent ve Allegiant, Gus van Sant’ın beyin yakacak kadar kötü filmi The Sea of Trees, vasatı aşamayan 3 Generations, gene vasatı aşamayan Chuck/The Bleeder, epey kötü korku filmi Shut In, epey kötü gerilim/aile filmi The Book of Henry, daha da kötü Gypsy dizisi ve vasatı aşamayan The Glass Castle. Bu 7 yıla sığdırdığı The Birdman, Demolition ve St. Vincent bu filmlerin yanında elmas gibi parlıyorlar.

Naomi Watts kötü filmlerde bile iyi oynayanlardan. Ama sorun şu ki hangi projeye evet dese o proje patlıyor. Allen, Eastwood, Sheridan gibi usta yönetmenlerden gelen teklifleri reddedemedi, doğrusu bu yönetmenlerden gelen teklifleri reddetmek de zor ama neticede şansına bu filmler hep kötü çıktı. Hep yanlış kararlar verdi. Dizilere Gypsy ile, blockbuster filmlere Insurgent‘la dönmek, Oscar projesi olarak gözüken ama kağıt üstünde bile berbat olan Diana‘da oynamak, korku filmlerine Shut In‘le dönmek… Hepsi de kötü kararlardı. Watts araya sıkıştırdığı birkaç iyi film dışında bu yedi yılda kötü filmlerde oynadı (2010’dan önce genelde iyi projeler seçiyordu). Bu yıl The Book of Henry, Gypsy ve The Glass Castle yapımları arka arkaya olumsuz eleştiriler alarak “Watts’a hakikaten yeni bir ajans/menajer lazım,” dedirtti. Bir diğer sorunsa çok iyi bir oyuncu olan Watts’ın oynadığı filmlerin çok az kitleye ulaşması. Chuck‘ı da, 3 Generations‘ı da, Shut In‘i de, Diana‘yı da çok az kişi izledi (tabii bunun nedeni filmlerin vizyon tarihlerinin sürekli ertelenmesi ve en nihayetinde az salonda gösterime girmeleri). Gypsy yayınından 42 gün sonra iptal edildi. Allegiant serisinin son filmi iptal edildi. Dediğim gibi seçtiği projeler epey kötü ama Watts genelde iyi oynuyor. Mesela Chuck‘ta 20 dk bile görünmese de başrolü üstlenen eski eşinden rol çalmayı başardı. Ya da Gypsy‘de fena değildi. 3 Generations‘da da iyi oynamıştı. Birdman‘da da epey iyiydi, ama adaylık Emma Stone’a gitmişti. St. Vincent‘ta da parladığını söylemek mümkün.

The Book of Henry

Lafı uzatmayalım. Watts acilen menajerini değiştirmeli ve kötü projelerde oynamaktan vazgeçmeli. Oscarlık bir proje kariyerinin bu kötü gidişatını değiştirebilir, anne rollerine sıkışan Watts’a daha farklı roller gelmesini sağlayabilir. Projelerine gelirsek… Aktris gelecek yıl Hamlet’in sevgilisi Ophelia’yı merkeze koyan Ophelia filminde Hamlet’in annesi rolünde karşımıza çıkacak. Projeleri arasındaysa kitap uyarlaması Penguin Bloom yer alıyor. Bu filmde Watts balkondan düşüp felç olan bir anneyi oynayacak. Film iyi olursa belki 2018 ödül sezonunda adı anılır. Dileriz bunca kötü film ve diziden sonra Watts kariyerini toparlamaya çalışır ve önümüzdeki yıllarda daha iyi projelerde, oynaması daha zor karakterlerde kendisini izleriz. (Naomi Watts’ın 7 bölümünde oynadığı Twin Peaks dizisini izlemediğim ve dizinin nasıl eleştiriler aldığını bilmediğim için bu diziden bahsetmedim).

Kategoriler
haber

Direnişteyken: Son Bir Ayın Fragmanları…

Yayına ara verdiğimiz bir ayda yayınlanan önemli fragmanları bir araya toparladık.

GETAWAY: Ethan Hawke ile Selena Gomez’i biraraya getiren aksiyon yüklü “Getaway”den ilk fragman yayınlandı. “Getaway” karısının kaçırılmasının ardından karısını kurtarmaya çalışan ama kaçıranın isteklerini yapmaktan başka da çaresi olmayan bir adamın aksiyon dolu günlerini anlatacak. Gomez ise onu soymaya çalışırken bunu beceremeyen ve onun maceralarına ortak olmak zorunda kalan genç bir hacker’ı canlandırdı. Film ABD’de 30 ağustosta gösterilecek.

PARANOIA: Robert Luketic’in yönettiği “Paranoia” yetenekli oyuncuları biraraya getirdi. Harrison Ford, Liam Hemsworth, Josh Holloway, Lucas Till, Gary Oldman ve Amber Heard filmin başrollerini üstlendiler. Gerilim türündeki film, iki şirket/CEO arasındaki rekabete odaklanıyor. Film için “Senenin The Departed’ı” demek mümkün. Zira benzer bir hikaye anlatmakta.

RUNNER RUNNER: Justin Timbarlake, Ben Affleck, Gemma Arterton ve Anthony Meckie’nin başrollerini üstlendiği “Runner Runner” senenin kumar/poker filmlerinden. Brad Furman’ın yönettiği film, pokerde pek iddialı olan bir adamla zengin bir herifin yollarının kesişmesinden sonra (her zamanki gibi) işlerin ters gitmesi ile bu pokerde iddialı olan adamın hayatını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor. Film ABD’de 27 eylülde gösterime girecek.

PRISONERS: Dennis Villeneuve’ün polisiye-gerilim filmi “Prisoners”tan iki fragman nete düştü. “Prisoners”ın başrollerini Jake Gyllenhaal ile Hugh Jackman üstlenmekteler. Onlara Paul Dano, Maria Bello, Terrence Howard, Viola Davis, Melissa Leo eşlik ediyorlar. 20 eylüle yetiştirilmeye çalışılan film, kızı kaçırılmış bir babanın kızını bulma çabalarını anlatacak.

THE FAMILY: Robert De Niro, Michelle Pfeiffer ve Tommy Lee Jones’un başrollerini, Luc Besson’ın senaristlik-yapımcılık-yönetmenliği, Martin Scorsese’nin yürütücü yapımcılığını üstlendiği aksiyon-komedi karışımı “The Family”den (eski adı “Malavita”) ilk fragman nete düştü. “The Family”, New York’lu bir mafya ailesinin FBI’nın tanık koruma programı kapsamında Normandiya’ya yerleştikten sonra buraya uyum sağlamaya çalışmalarını komik bir üslupla anlatıyor. Fragmanından senenin en kötüleri arasına rahatlıkla girebileceğini hissettiren “The Family”, 20 eylülde gösterime girecek.

THE KILLING SEASON: Robert De Niro’lu “The Killing Season”ın da fragmanı nete düştü. “When In Rome”, “Ghostrider”, “Daredevil” gibi her biri diğerinden kötü filmlere imzasını atmış olan pek de gelecek vaat etmeyen Mark Steven Johnson’ın yönettiği filmde De Niro’ya John Travolta, Elizabeth Olin ve Milo Ventimiglia eşlik ettiler. Küçük bir bütçeyle ve sadece dört oyuncuyla kotarılan film 12 temmuzda kablolu kanallarda yayınlanacak.  Ne yazık ki bu filmin de çok kötü göründüğünü söylemeden edemeyeceğim. Film Sırbistanlı bir adamın Amerikalı eski bir askerden (De Niro) intikam almaya çalışmasını anlatıyor. Genelde de De Niro ile Travolta arasındaki teke tek mücadeleye odaklanıyor.

BLUE JASMINE: Woody Allen yeni romantik-komedisi ile bu yaz karşımıza çıkacak ve her zamanki gibi ünlü ve etkileyici oyuncuları filmine doldurmuş. Cate Blanchett, Alec Baldwin (yönetmenle üçüncü çalışması), Michael Stuhlbarg, Peter Sarsgaard, Louis C.K., Sally Hawkins (yönetmenle ikinci çalışması) gibi oyuncular filmde rol aldılar. “Blue Jasmine”, Allen’ın New York’a dönüş yaptığı filmi. Lakin New York’tan çok San Fransisco’da geçiyor film ve iflas etmiş, borca gömülmüş bir ev hanımının yaşadığı krizleri anlatıyor.

FILTH: James McAvoy her türlü sapıklığı içinde barındıran, sorunlarla dolu bir polise hayat verdiği “Filth” bu yaz gösterime girecek. Filmden ikinci fragman da nete düştü. McAvoy’a Imogen Poots, Jim Broadbent, Jamie Bell ve Eddie Marsan gibi İngiliz sinemasının tanıdık yüzleri eşlik ettiler. Film, Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlandı.

THE HOBBIT: THE DESOLATION OF SMAUG: Peter Jackson’ın kotardığı Hobbit üçlemesi yoluna ikinci filmle devam ediyor. Gösterimine altı ay kala ikinci Hobbit filminin ilk fragmanı nete düştü. Bilbo Bagins ve arkadaşlarının önce Elflerle ilişkileri ve daha sonra ejderha Smaug ile mücadelelerini anlatacak ikinci film. Bu bölümde ilk kez karşımıza çıkacak oyunculara da fragmanda yer verilmiş. Luke Evans, Stephen Fry, Lee Pace ve Evangeline Lilly’i görüyoruz aksiyona odaklanmış fragmanda. Daha fazla uzatmayalım ve iki dakikalık fragmanla sizi baş başa bırakalım. Gösterim tarihi 13 aralık.

DIANA: Olivier Hirschbiegel’in yönettiği, Naomi Watts ile Naveen Andrews’un başrollerini üstlendikleri biofilm “Diana”dan ilk fragman nete düştü. “Diana” adından da anlaşılacağı üzere Prenses Diana’nın Dr. Hasnat Kahn ile ilişkisine odaklanıyor.

SNOWPIERCER: Çoğu sekansı bir trende geçen “Snowpiercer”ı Güney Koreli usta yönetmen Bong Joon-Ho yönetti. Film, yönetmenin ilk İngilizce filmi. Kadro da epey sağlam. Başroller Tilda Swinton, Jamie Bell, John Hurt, Octavia Spencer, Alison Pill, Ed Harris, Kang-ho Song ve Ko Asung’a teslim edilmişti.”Snowpiercer” distopik bir gelecekte bir trene hapsolmuş insanlar arasındaki mücadeleleri anlatıyor.

300: RISE OF AN EMPIRE: Zack Snyder’ın kotardığı “300”, efektleri ve hikayeyi anlatma tarzıyla dikkatleri çekmiş, övgüleri toplamıştı. Biraz geç de olsa “300”ün devamı çekildi. Ama Snyder “Man of Steel” ile meşgul olduğundan filme sadece yardımcı senarist ve yapımcı kimlikleriyle katkıda bulundu, yönetmenliği Noam Murro’ya teslim etti. Frank Miller’ın “Xerxes” adlı çizgi-romanından uyarlanan filmde Xerxes ile “300”de vefat eden kralın eşi Gorgo’nun mücadelesi anlatılacak. Önceki filmde rol alan Lena Headey de filmde rol almış. Başroller ise Eva Green ve Rodrigo Santoro’ya teslim edilmişti.

ELYSIUM: Zaman hızla geçiyor ve Neill Blomkamp’ın yeni bilim-kurgu filmi “Elysium”ın gösterim tarihi yaklaşıyor. Matt Damon, Jodie Foster, Sharlto Copley ve Alicia Braga’lı “Elysium”dan ikinci fragman da bu vesileyle yayınlandı. Aksiyon dolu ilk fragmandan sonra bu kez epey uzun (3:17) ve ayrıntılı bir fragman yayınlandı. “Elysium” ağustos ayında gösterime girecek.

THE WOLF OF WALL STREET: Martin Scorsese’nin yönetmenliğini, Leonardo DiCaprio’nun başrolünü üstlendiği komedi-dram filmi “The Wolf of Wall Street”in de ilk fragmanı yayınlandı. Jordan Belfort’ın gerçek hayatından uyarlanan filmde ayrıca Jonah Hill, Matthew McConaughey, Jean Dujardin, Rob Reiner, Spike Jonze, Margot Robbie ve Kyle Chandler gibi ünlü isimler DiCaprio’ya eşlik ettiler.

THE SPECTACULAR NOW: Bu sene Sundance’te ilk gösterimini yaptıktan sonra başrol oyuncularına ödül kazandırtan “The Spectacular Now”ın fragmanı yayınlandı. Yükselişe geçen yönetmen James Ponsoldt’ın yönettiği, 500 Days of Summer’ın senaristlerinin kaleme aldığı, Shailene Woodley, Brie Larson, Kyle Chandler, Jennifer Jason Leigh ve yönetmenle ikinci kez çalışan Elizabeth Winstead’ın rol aldığı film lisede okuyan Sutter’ın mahallesine taşınan Aimee ile ilişkisi üzerinden gençlik, aşk, aile, okul gibi temalara değiniyor. Epey olumlu eleştiriler alan film ABD’de ağustosta gösterilecek.

DRINKING BUDDIES: Olivia Wilde, Anna Kendrick, Jake Johnson ve Ron Livingston’ı biraraya getiren “Drinking Buddies” aşağıdaki fragmandan da anlaşılacağı üzere bir aşk dörtgeni üzerinden aşka ve arkadaşlığa odaklanıyor. Bildiğin sıradan bir aşk filmi işte. Herkesin birbirine aşık olduğu filmlerinden… Hala merak eden varsa film ağustosta ABD’de gösterime girecek.

THE COUNSELOR: Ridley Scott’ın tekrar şahane bir kadroyla kotardığı “The Counselor”dan teaser yayınlandı. Sırayla bütün başrol oyuncularını gördüğümüz teaser şahsen bizleri heyecanlandırdı. Scott “American Gangster”dan sonra tekrar mafyaya el atıyor ve bir avukatın bu mafyadan yakasını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor. Senaryoyu usta yazar Cormac McCarthy kaleme aldı.

THANKS FOR SHARING: Çekimleri iki sene önce tamamlanmış olmasına rağmen ancak gösterime girebilecek olan “Thanks for Sharing”ten ilk fragman yayınlandı. Seks bağımlılığı üzerinden bireylerin birbirleriyle ilişkilerine odaklanan film karışık eleştiriler almıştı ilk gösterimini gerçekleştirdiğinde. Filmin başrollerini Mark Ruffalo, Tim Robins, Gwyneth Paltrow ve Pink üstlenmişti.

BREATH IN: Bu yıl Sundance’te yarışan “Breath In” senarist-yönetmen Drake Doremus’ı biraz daha ünlendirdi. Doremus festival sonunda herhangi bir ödüle uzanamasa da olumlu eleştiriler aldığını söyleyebiliriz. Yönetmen tıpkı önceki filmi “Like Crazy”de olduğu gibi aşkın bireyde yarattığı tahribata ve ilişkilere odaklanıyor. Megan ile evli olan müzisyen/müzik hocası Keith bir gün genç ve güzel ve aynı zamanda öğrenci olan Sophie ile karşılaşır ve bu genç kadına aşık olmaktan ve onunla bir ilişkiye başlamaktan kendisini alamaz, olaylar gelişir. Film İngiltere’de 19 temmuzda gösterime girecek.

THERESE: Geçtiğimiz senenin Cannes Film Festivali’nde gösterilen ama o günden sonra bir türlü vizyona girmeyen “Thérése” nihayet 12 temmuzda ülkemizde gösterime girebilecek. Gösterim tarihi yaklaşırken filmden ikinci fragman yayınlandı. “Thérése” 1920’lerde yaşayan Thérése adlı ev hanımının trajediye doğru hızla sürüklenen hayatını anlatıyor. Film ne yazık ki usta yönetmen Claude Miller’ın son filmi. Miller filmi tamamladıktan kısa bir süre sonra vefat etmişti.

LES SALAUDS: Fransız aktris-senarist-yönetmen Claire Denis geçtiğimiz ay kariyerinin 12. uzun metrajlı filmi “Les Salauds” (The Bastards) ile Cannes Film Festivali’nde yarışmıştı. Aksiyon-gerilim türündeki film bir intikam hikayesi anlatıyor. Playlist filmi “Taken’ın arthouse versiyonu” şeklinde tanımlamış. Başrolleri Vincent Lindon, Chiara Mastroianni ve Lola Creton üstlenmişlerdi. “Les Salauds” Fransa’da 7 ağustosta gösterime girecek.

AFTERNOON DELIGHT: Jill Soloway’in yönettiği “Afternoon Delight” bu sene Sundance’ten yönetmen ödülüyle dönmüştü. Juno Temple, Kathryn Hahn ve Josh Radner’ı biraraya getiren bu komedi-dram filmi, bir eş/annenin (Hahn) bir striptizci (Temple) ile arkadaşlık kurup hayatını değiştirmeye çalışmasını anlatıyor. Olumlu eleştiriler alan bu bağımsız film kısıtlı bir dağıtımla 30 ağustosta ABD’de gösterime girecek.

INSIDE LLEWYN DAVIS: Coen Kardeşlere Cannes Film Festivali’nden yönetmen ödülünü kazandıran “Inside Llewyn Davis” aralık ayında gösterime girecek. Filmi hatırlatmak amacıyla bir fragman daha yayınlandı. Oscar Isaac, Carey Mulligan, John Goodman, Justin Timbarlake, F. Murray Abraham gibi kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip olan “Inside Llewyn Davis” için eleştirmenler “Coenlerin en iyi üç filmi arasına rahatlıkla girebilir” görüşünce birleşmekteler.