Kategoriler
bakınıztv

Run: Bir Phoebe Waller-Bridge Dizisi

Flebag ve Killing Eve ile gönülleri fetheden Phoebe Waller-Bridge’in yeni dizisi Run, yine ilginç konuya ve iyi oyunculara sahip. HBO dizisini kısaca özetlersek…

Yayıncı: İyi dizilerin kanalı HBO izleyicinin gözünde, biraz riskli görünen bir senaryoyu onaylamakta cesur davranmasını sağlayacak krediye sahip.
Yapım/Yönetim: Phoebe Waller-Bridge, Fleabag ve Killing Eve’de de çalıştığı Vicky Jones ile birlikte dizinin yapımcıları. Kate Dennis hem yapımcılar arasında, hem de dizinin ilk bölümünü yönetti…
Oyuncular: Fragmana bakılırsa Merritt Wever ve Domhnall Gleeson tatlı ve uyumlu bir çift oluşturmuşlar. İlerleyen bölümlerde Phoebe Waller-Bridge’i de izleyeceğiz. Rich Sommers, Tamara Podemski ve Archie Panjabi diğer önemli rollerde…
Konu: Üniversitede sevgili olan kahramanlarımız Billy Johnson ve Ruby Richardson’ın aralarında ne olursa olsun uyacakları bir anlaşma vardır. Eğer ikisinden biri “RUN” kelimesinden oluşan bir mesaj gönderirse ikisi birden hangi durumda olurlarsa olsunlar her şeyi bırakıp istasyonda buluşacak ve ülkeyi gezmeye başlayacaklardır. Anlaşmadan 17 yıl sonra mesaj gelir ve macera başlar.
Yayın Tarihi: Run, 12 Nisan’da HBO’da yayında olacak.

https://www.youtube.com/watch?v=_jwEiXdJGKM&feature=emb_title

Kategoriler
izlenim

mother!: Aronofsky’den Dini Bir Film Daha

İlk filmi Pi‘da döktüren, Requiem for a Dream‘de her türlü bağımlılığı etkileyici bir şekilde işleyen, The Fountain‘le batı kafasıyla doğuyu anlamaya çalışırken çıtayı düşüren (hoş, filmi başyapıt bulan kişilerin sayısı çok fazla), The Wrestler‘la toparlanıp yüreklerimizi paramparça eden, Black Swan‘la çıtayı daha da yükselten Amerikalı yönetmen Darren Aronofsky 2014’te büyük bütçeli ilk filmi Noah’la karşımıza çıkmış, çıkmaz olaydı dedirtmişti. Bu kötü filmin üzerinden üç yıl geçti ve Aronofsky’nin Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Domhnall Gleeson, Ed Harris, Michelle Pfeiffer’lı korku filmi mother! sonunda sinemalarımıza teşrif etti. Yönetmenin ilk korku filmi olan mother!, ABD’de izleyicileri de, eleştirmenleri de tam anlamıyla ikiye bölmüştü. Seven çok sevip başyapıt diyor, sevmeyen Noah‘tan da kötü buluyor. Eleştirmeden önce Aronofsky iki saatte ne anlattı, bir bakalım.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir

Tanrı-Meryem, Adem-Havva, Habil-Kabil İlişkileri, İsa, Yasak Elma, vs:

Sevgili Aronofsky karbon kağıdı alıp İncil’in üstüne koymuş ve sinema ortaya çıktığından beri anlatılan dini öyküleri filmine teker teker dahil etmiş. Karakterlere ad bile vermeyen Aronofsky aslında işleri kolaylaştırmış. Böylelikle Jennifer Lawrence’ın oynadığı Anne’ye Meryem, Javier Bardem’in oynadığı adama Tanrı, Ed Harris’in karakterine Adem, adamın eşine Havva, oğullarına Habil-Kabil, Anne’nin (Meryem’in) oğluna İsa diyebileceğiz. Evet, iki saat boyunca kendi kendisini tekrarlayan Aronofsky aslında gayet basit bir şekilde Cennetten Kovuluşu anlatıyor bu filminde. Özet geçelim: Tanrı, Adem’le Havva’yı yaratır. Cennette beraber zaman geçiren Adem’le Havva’ya elma ağacına dokunmalarını yasaklar. Ama Havva dayanamaz ve Adem’den elmayı ister. Adem yasak elmayı koparır. Bunun üzerine Tanrı da onları cennetten kovar. Dünya’da yaşamaya başlayan Adem’le Havva’nın çocukları Tanrı’nın sevgisi için yarışmaya başlarlar. Bu mücadelenin sonunda Kabil kardeşi Habil’i öldürür. Bu ilk cinayettir, aynı zamanda ilk kardeş katlidir. Meryem’in öyküsüne gelirsek… Meryem, Tanrı’nın isteğiyle İsa’ya hamile kalır ve peygamberi doğurur. İsa hayatını Hıristiyanlara adar ve onlar için ölür.

Peki filmde nasıl işlendi bu olaylar? Filmin başında Anne’nin cennet haline getirmek istediği evine bir doktor gelir, ardından eşi de gelir. Doktorla eşi, Adem’le Havva’dır. Anne’nin kocası odasına girilmesini ve odadaki kristale dokunulmasını yasaklamıştır. Ama doktorla eşi dayanamayıp bu kristale dokunurlar ve onu kırarlar. Adam çok sinirlenir, onları odadan kovar ve odanın kapısına tahtaları çakıp kilidi bozar. Bu sahne, cennetten kovuluşu tasvir ediyor. Kristal de yasak elma. Ardından doktorla eşinin çocukları gelirler ve para yüzünden büyük bir tartışma çıkar. Tartışma sonunda büyük oğul, küçüğü öldürür. Bu da anlaşılacağı üzere Kabil’in Habil’i öldürmesine göndermedir. İncil’den alınan diğer şeyse İsa’nın doğumu ve ölümü. Koca/Tanrı, bebeği/İsa’yı insanlara (inananlarına, filmde hayran olarak gözükürler) verir, bebek elden ele dolaştırılırken öldürülür. İnananlar, İsa’nın ölümüne neden olurlar. Ama Tanrı affedicidir. Anne’den onları ve kendisini affetmesini ister. Öte yandan film boyunca eve davetsiz misafirler gelir ve koca onları hiçbir zaman kovmaz, ne yaparlarsa yapsınlar onlara kızmaz, bu durum Anne’yi delirtir. Çünkü evi, cennet haline getirmek istediği evi, film boyunca yağmalanır, tahrip edilir, yakılır, yıkılır. Evin Dünya’yı, davetsiz misafirlerin Dünya’da yaşayan her türlü insanları simgelediğini söylemeye gerek var mı? Anne davetsiz misafirlerin kovulmalarını ister ama kocası kadının isteklerini film boyunca umursamaz. Bu da Tanrı’nın sessizliğine göndermedir. Yazdığı kitap da İncil’dir zaten.

Aronofsky ikinci dini filmi mother!‘da sadece Adem, Havva, Habil, Kabil, Meryem, İsa’yı anlatmaz. Önceki filmi Noah‘ta hayatına odaklandığı Nuh’a da bir sahnede evin her tarafının suyla dolmasıyla gönderme yapar. Filmin çözüm bölümündeki kaosta insanlar evin her yerini sebepsizce yakıp yıkarlar. Bu da Dünya’da yaşayan insanlara, onların evrene zarar vermelerine göndermedir. Film dini bir film ama sevenleri çevreci bir film olarak da nitelendirmişler. Finalde her şeyin sil baştan tekrar başlamasıysa cehenneme gönderme. Bilindiği üzere cehennem de kısır döngüden ibaret bir yer. Kadının finalde yanması, ardından kalbini kocasına verdikten sonra ölmesi ve bunlardan sonra filmin başladığı yere, yani doktorun gelmek üzere olduğu sabaha dönmesi… Cennet haline getirmek istediği evi insanların vahşiliği yüzünden cehenneme dönüşür ve burada hep aynı şeyleri sürekli yaşar. Cehennem demişken… Şeytan da eksik olmuyor tabii. Kocasının kitaplarını yayımlatan kadın (Kristen Wiig) on dakika sonra insanları öldürmeye başlar. Tabii diğer şeyleri de atlamamak gerek. Dini bakış açısı getirmeden bakıldığında koca çok kötü birisi olarak görülüyor. Sadece kendisini düşünen, eşine hiçbir şekilde ilgi göstermeyen, gösterdiğindeyse bu ilginin sahteliği hemen belli olan, çocuğunun ölümüne neden olan, evi yakılıp yıkılırken bunun önüne geçmek için pek bir şey yapmayan, kısacası zerre sevilemeyecek birisi. Aronofsky’nin Tanrı’yı yüzde yüz iyi bir yaratıcı olarak göstermediğini de belirtmek gerek. Hatta onu ilgiye aç bir yaratıcı olarak konumlandırıyor filminde. Aynı şeyi Anne’de de, Adem’le Havva’da da yapıyor. Adem’le Havva’nın sevişmelerini gösterirken Havva’yı femme fatale, yani fettan bir karakter olarak konumlandırıyor. Öte yandan kutsal görülen anne kimliğini ayaklar altına alıyor: Anne film boyunca hırpalanıyor, doğurmak üzereyken bile şiddet görüyor, doğurduktan sonra da linç ediliyor.

Evet, Aronofsky başta dediğim gibi karbon kağıdı alıp İncil’e yerleştirmiş ve yüzyıllardır anlatılagelen öyküleri filmleştirmiş. Tanrı’nın umursamazlığı ve ilgi açlığı, toplumsal şiddet ve insanın evreni yok edişi, ilk kardeş katli ve cehennemin yaratılışı, Adem’le Havva’nın cennetten kovuluşu, İsa’nın insanlar için çarmıha gerilişi, Meryem’in Tanrı için saçlarını süpürge edişi, Nuh dönemindeki tufan, vandalizm, yaratıcılık-yaratamamanın sıkıntısı, kutsal roller vs… Aronofsky filmini dini ögelere boğmuş. Farklı zamanlarda doğan, toplumu etkileyen kutsal kişileri aynı zaman zarfında aynı evrende biraraya getirmiş. Lakin biz bu karakterlere Tanrı, Meryem, Adem, Havva, İsa, Habil, Kabil desek bile karakterlerin zerre derinleşmediklerini söylemek mümkün. Anne ya da Meryem filme “Neler oluyor Tanrı aşkına?” bakışıyla başlayıp bu bakışla filmi tamamlıyor. Aronofsky önceki filmlerinde karakterlerin en karanlık taraflarına kadar gidebilmişken bu filmde de buna yeltenmiş ama sığ sularda yüzmekten ötesine geçememiş, karakterlerini gayet yüzeysel bir şekilde işlemiş. Zaten Habil’le Kabil’in filme giriş-çıkışları bir oluyor. Adem ve Havva daha fazla görünürlerken tiplemeyi aşamamışlar. Aynı şeyi Wiig’in karakteri için de söyleyebiliriz. Zaten geriye kalanlar figüranlar, filmde şöyle bir gözüken kişiler. Dediğim gibi Aronofsky bu kez karakterlerini derinleştiremiyor, ki aslında düşünüldüğünde bu sürpriz değil. Zira Aronofsky’nin senaristliği, yönetmenliğinden epey geride. Noah bunu kanıtlamıştı. Bu film tekrar kanıtlıyor. Aronofsky’nin en iyi filmleri Black Swan ve The Wrestler‘ı başkaları yazmıştı. Requiem for a Dream ise kitap uyarlamasıydı ve Aronofsky’e senaryo yazımında Hubert Selby Jr. yardımcı olmuştu.

Yönetmen sakin bir şekilde başlattığı filminde özellikle Adem ve Havva’dan sonra tekrara kaçmaktan kurtulamamış. Doktorla eşi, yazarın evlerine davetsiz bir şekilde geldiklerinde Anne tabii ki bundan rahatsız olur. Karakterlerin evden bir türlü gitmemeleri, eve yerleşmeleri ve ev sahibine davranışları -ki Anne’ye film boyunca yokmuş gibi davranılır- Anne’yi iyice çileden çıkartır ama kocasını sevdiğinden fazla bir şey diyemez, sadece şaşırıp tek başına histeri krizleri geçirir. Habil-Kabil olayından sonra psikolojisi iyice çöker. Ama bu sahnelerden sonra film hep bu sahneyi tekrarlamaya başlar. Karı-kocanın evlilikleri düzelmez, eşi eve daha fazla kişi çağırır, çağırır, çağırır. Anne hep histeri krizleri geçirir, “Lütfen onun üzerine oturma,” “Evin sahibi benim,” “Lütfen buradan çıkın,” “Onları evimde istemiyorum, gönder onları,” deyip durur. Her sahne, Adem-Havva sahnesinin daha fazla figüranlı, daha şiddetli versiyonu olur, film sürekli kendisini tekrar eder. Finaldeyse kaos tanımının ötesine geçilir. Bir yandan hayranların eve saldırıları, evi yakıp yıkmaları, Anne’nin bunu engelleme çabaları, ajanların evi basması ve hayranlarla aralarında çatışma çıkması, Wiig’in bir köşede beş kişinin kafalarına sıkması, Tanrı’nın olayları engellememesi, Anne’nin linç edilmesi, evde bombaların patlaması, en nihayetinde evin tamamen yanıp kül olması…

Aronofsky’nin senaryosu vasata bile ulaşamıyor. Karakterlerin aslında Tanrı, Meryem vs oluşu filmi derinlikli hale getirmiyor. Karakterlere ad bile vermiyor. Öte yandan şaşırtmak, korkutmak, germek için elinden geleni yapıyor ama çok kısa süre sonra karakterlerin Tanrı vs olduklarını fark edince şaşkınlık kalmıyor, müzik kullanmadan korku hamleleri her defasında başarısızlığa uğruyor (buzdolabının kapağını kapattığında birden Adem’in belirmesi, kapıya baktığında birden başka birisinin belirmesi gibi ucuz korku hamleleri mevcut), finaldeki kaosla zaten daha önce derinleşemeyen, sığ kalan senaryo iyice çekilmez hale geliyor. Aronofsky bu filmi korku filmi olarak tasarlamış ama içinde en klişesinden birkaç korku unsuru dışında korku hamleleri pek yok. Belki gerilim denebilir ama birbirini tekrar eden sahnelerle gerilim de zeval görüyor. Aronofsky’nin Nuh’tan sonra işi büyütüp Tanrı’yı, insanlığı, evreni anlatmaya kalktığı bu filminde elindeki klişe senaryoyu fazlasıyla ciddiye almasıysa belki de filmin en şaşırtıcı tarafı. Yani bakınız, 1900’lerde değiliz. Onlarca yönetmen, özellikle Cecil B. DeMille, İncil’i defalarca kez filmlerinde işlediler. Aronofsky’nin değindiği her şeyi anlattılar. Bunu felaket filmi formatında da, komedi filmi formatında da, propaganda olarak da ekranlara taşıdılar. Aronofsky’nin tıkanmış, şöhret meraklısı, kendisinden başka her şeye ilgisiz yazar/şair üzerinden Tanrı’yı anlatması [ki yönetmen ya da yazarı Tanrı haline getirmek en büyük klişedir] ya da kristalin yasak elma olması ya da Habil, Kabil’in kavgası… Bunlar yeni şeyler değil. Aronofsky’nin sorunu da 1900’lerde yaşadığını sanması. Bu arada Tanrı’yı “Aslında o kadar iyi bir yaratıcı değil” diye gösteriyor ama aynı şeyi daha iyi bir şekilde The Brand New Testament filmi yapmıştı, Tanrı’yı insanlarla dilediği gibi oynayan alkolik ve zalim birisi olarak tasvir etmişti film. Öte yandan Aronofsky kötü filmi The Fountain‘de de insanlığı ve tüm zamanları, hayat ağacını ve kıyameti anlatmaya çalışmış, Batılı kafasıyla doğuya dair bir öykü anlatmaya yeltenmiş ama pek tabii altından kalkamamıştı. Aynı şeye mother!‘da da yelteniyor ve gene başarısız oluyor. Yapması gereken şey, İncil’den uzaklaşmak. Sağlam filmler yapan yönetmen yedi yıla iki kötü dini film sığdırmış oldu.

Kategoriler
haber

Peter Rabbitt: Masal Kitabından Sinemaya

Komedi filmlerinin başarılı yönetmenlerinden Will Gluck, çocuk kitaplarının kahramanlarından Peter Rabbitt’in özel yaşamına eğildi.
Yönetmen: Annie, Friends With Benefits gibi filmlerin yönetmeni Will Gluck
Oyuncular: Seslendirme kadrosunda James Corden, Margot Robbie, Elizabeth Debicki ve Daisy Ridley bulunuyor. Domhnall Gleeson ve Rose Byrne’ı ise kanlı-canlı izleyeceğiz.
Senaryo: Rob Lieber ve yönetmen Will Gluck tarafından Beatrix Potter’ın çocuk kitapları serisinden uyarlandı.
Konu: Film sevilen çocuk kitapları serisi Peter Rabbit’in gençler ve yetişkinler olarak ele alınması… Peter Rabbitt’in ve çevresindekilerin özel hayatını izleyeceğiz.
Gösterim Tarihi: 9 Şubat 2018’de ABD’de gösterime girecek.

Kategoriler
bakınıztv

Fragman Analizi: Mother! (Darren Aronofsky)

İlk gösterimini Venedik’te, ikincisini Toronto’da yapmaya hazırlanan, 15 eylül’de de gösterime girecek Darren Aronofsky’nin Mother!‘ından ilk fragman yayınlandı.

Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Ed Harris, Michelle Pfeiffer, Domhnall Gleeson, Brian Gleeson, Stephen McHattie, Kristen Wiig ve Stefan Simchowitz’ten oluşan kadrosuyla da dikkat çeken filmin fragmanını bakınız yazarları olarak yorumladık ve beklentilerimizi sıraladık.

Sinan Doğrul: Her yıl muadiliyle defalarca karşılaştığımız bu türün Aronofsky yorumunu ile ilgi çekici olduğu daha fragmanından belli. Tabi Javier Bardem, Ed Harris ve Michelle Pfeiffer’dan daha hiç bahsetmedim. O değil de filmden bağımsız olarak fragmanının bu yılın en iyilerinden olduğunu söylemek isterim.

Can Rende: Aronofsky’nin ilk korku filmi. Fragman iyi hazırlanmış, gizeme ve sürprizlere zarar vermiyor ve konunun tamamını ifşa etmiyor. Bu açıdan sevdim fragmanı. Daha önce davetsiz misafirlerle ilgili sıkça gerilim filmleri çekildi. Onlardan farklılaşacak mı göreceğiz. Nedense Haneke tarzında bir film olacak sanıyordum, ama davetsiz misafirler, sallantıdaki evlilik, kadının bu misafirlerle ve kocasıyla mücadelesi ve “bebek”(?) bana Rosemary’s Baby’i hatırlattı. Gerçi yabancı eleştirmenler Twitter’da Get Out filmine de benzettiler, ama dediğim gibi bu türde çok film yapıldı, mühim olan hepsinden farklılaşması. Şahsen mother!’ın Rosemary’s Baby halen sapasağlam dururken onun bir versiyonu olsun istemem. Bakalım nasıl eleştiriler alacak Venedik’ten.

Ümit Açık: Bu isimler olmasa ilgimi çekmeyecek bir fragman ama bu isimler olduğu için filmi de merak ediyor insan. İlk yorumlar sonrası filmin kalibresi de üç aşağı beş yukarı belli olacaktır.

Ebru Çavdarlı: Teaser daha ilgi çekiciydi. Fragmanı izleyince gizemi kayboldu, merakım azaldı. Ben de Get Out kokusu aldım ve bundan hiç hoşlanmadım.

Fırat Türkoğlu: Sevimli/sakar rollerin kadını Michelle Pfeiffer’ı gerilimi arttıran bir karakter olarak konumlaması ilginç olmuş. Javier Bardem’i de Anton Chigurh olarak konumlandırmasaymış daha iyi olabilirmiş.

Haktan Kaan İçel: Filmde büyük ihtimal iyi oyunculukların yer alacağı tartışılmaz. Aronofsky’nin atmosfer yaratmadaki başarısı da filmin fragmanına yansıyan özelliklerden biri olmuş. Ancak filmin senaryo anlamında ciddi sıkıntıları olabilir gibi bir izlenime kapıldım. Hatta The Others tarzı bir film benzetmesi yapmak doğru olabilir. Umarım fragman beni bu konuda şaşırtır. Çürüyen bir ev, ölü insanlar, gizli kalmış sırlarla beraber filmin fragmanı sanki bizim daha önce izlediğimiz bir şey sunuluyormuş gibi bir izlenim bırakıyor. Bekleyip göreceğiz. Ama nedense iyi paketlenmiş ama samimiyetsiz bir ifadeyle aldığımız hediyelerden biri olabilir.

Ömer Şentürk: Pi ve Requiem for a dream gibi filmlerle kısa zamanda Amerikan bağımsız sinemasının önemli yönetmenlerinden birisi haline gelen Aronofsky, sonraları istediği tempoda ilerlemeyi başaramadı. The Fountain filmi eleştirmenleri ikiye bölerken ardından çektiği Black Swan olumlu bir izlenim yaratsa da son filmi Noah, kötü eleştirilere maruz kaldı. Noah sonrası sinemasını düzeltmek isteyen Aronofsky nin yeni filmi özlediğimiz yönetmen sinemasını geri getirecek özelliklere sahip. Oyuncu kadrosu ve hikayesi ile ilgi çekmeyi başaran yapım sonucu Darren Aronofsky eski itibarını geri kazanabileceği gibi büyük bir hayal kırıklığı da yaratabilir.

Suat Demirel: Aronofsky benim için uykusuzluk ve huzursuzluk demek. Requiem for a dream’i şans eseri ne olduğunu bile bilmeden izlemiştim. Kaç uykumu berbat etti sayısını bilmiyorum. Sigarayı birakırken bile aklıma gelmiştir film.
Mother! için, oyuncu kadrosu sağ olsun, bayağıdır geldi gelecek denilerek beklenti yaratılıyor.
Teaser çok iyiydi, fragman iyi. Film nasıl olacak bilmiyorum ama sinemada izleyebileceğimi zannetmiyorum. Genel manada gerilimleri sinemada izleyememek gibi bir sorunum var. Ellerim gözlerimin önüne set çekse bile korkuyor ve feci derecede geriliyorum. Sesler bile yetiyor (Blair cadısının toplamda 5 dakikasını gözlerimle görerek izlemişimdir. Gerisi sesten ibaret. Bazı yerlerde kulaklarımı bile kapatmıştım. Kaldı ki Blair Cadısı gerilim bile sayılmaz çoğu izleyici için…)

Kategoriler
haber

Ruth Wilson, BBC Dizisinde ve Little Stranger Filminde Oynayacak

İngiliz aktris Ruth Wilson kendi ailesini konu alan The Wilsons adlı BBC mini dizisinin başrolünü üstlenecek. Wilson bu dizide büyükannesini oynayacak. Dizi, 60’ların İngilteresi’nde geçecek. Sadece üç bölümden oluşacak dizinin çekimlerine bu yıl başlanacak. Öte yandan Wilson, Lenny Abrahamson’ın sıradaki filmi The Little Stranger‘da da rol alacak. Abrahamson bu filmin başrolünü Frank filminde çalıştığı Domhnall Gleeson’a teslim etmişti.

Film, Sarah Waters’ın gotik romanından uyarlanacak. Senaryoyu The Danish Girl‘ü kaleme alan Lucinda Coxon yazdı. 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde geçecek filmin merkezinde bir doktor (Gleeson) yer alacak. Bu doktor bir zamanlar annesinin hemşirelik yaptığı bir evi ziyaret edecek ve evin hayaletli olduğunu fark edecek. Wilson filmde hayaleti oynayacak. Wilson bu yıl Dark River ve How to Talk to Girls at Parties filmlerinde karşımıza çıkacak.

Kategoriler
seçki

Domhnall Gleeson: Oynadığı Her Film Oscar’a Aday Olan Adam

Eğer oyuncu iseniz ve ailenizde halihazırda bir aktör varsa, her zaman sizden önce bu işe girişmiş akrabanızla kıyaslanmak gibi talihsiz bir mesleki rizikonuz var demektir. Bu rizikoyla başa çıkabilmek içinse, yaptığınız işte gerçekten iyi olduğunuzu kanıtlamanız, hem de bunu hem seyirciye hem de yapımcılara göstermeniz gerekmekte. Domhnall Gleeson işte böyle bir kökten geliyor.

Hem Hollywood hem Avrupa filmlerinde hem de tiyatro sahnesinde izlediğimiz, gayet başarılı bir aktör olan Brendan Gleeson’un oğlu Domhnall. Bu kadar çok sıfata sahip bir babanın oğlu olarak, çoğu kişinin istemeyeceği bir kıyasın altına girip, üstesinden gelmeyi de fazlasıyla başardı. 2015 yılında oynadığı her filmin de Oscar’a aday gösterilmesi bunun maddi kanıtı herhalde…
domhnall-gleeson
Kendisinin ilk dikkat çektiği rol, birçok kişiye nasip olmayacak kadar şanslı bir şekilde, babasıyla aynı sahnede yer aldığı Harry Potter ve Ölüm Yadigarları’nın ilk filminde gerçekleşti. Küçük rollerde de olsa yetenekli Britanyalı oyuncuları gözler önüne seren Harry Potter serisi; Robert Pattinson, David Tennant ve Alfred Enoch gibi kendisini de spot ışıklarının altına atarak Gleeson için gelecek vaat eden bir kariyerin sıçrama tahtası oldu demek yanlış olmaz.

Geçtiğimiz yıla gelene kadar Anna Karenina ve Unbroken gibi gişesi hiç de fena sayılmayacak filmlerde yer alan Gleeson, herhalde en çok dikkati Hayley Atwell ile başrolü paylaştıkları Black Mirror’ın “Be Right Back” bölümünde çekti. “Duyguları taklit edemeyen ama birebir yaşamış bir insanın kopyası olan robot” rolünü oynayarak bu kara-distopik dizide farklı işleri gerçekleştirebileceğini de göstermiş oldu.

Gleeson için kırılma noktası ise geçtiğimiz yılın kış aylarıydı. O yılı 4 filmde oynayarak geçirmişti ve Akademi, ödül adaylarını açıkladığında oynadığı 4 film de bu adayların arasında yerini almıştı. İşin ilginç yanı, Ex Machina’yı bir kenara bırakırsak oynadığı filmlerin hepsinde yardımcı rol olmasına rağmen “ben buradayım” demeyi başarmasıydı ve bunu, çok farklı tarzlarda yönetmenlerin, çok farklı tarzlarda filmlerinde başardı.

domhnall-gleeson2

Kronolojik olarak gidersek, Gleeson 2015 yılını Ex Machina ile açtı. Filmin kadrosu sadece üç kişiden oluşuyordu desek yanlış olmaz, Alicia Vikander, Oscar Isaac ve Gleeson. Hepsi ayrı ayrı muhteşem performanslar sergilediler, hatta kişisel fikrim Vikander’in Danish Girl kadar iyi bir performans sergilediği bu filmde. Üçlü birbirini herbir sahnede daha da yukarı çekmiş; Gleeson da en çok oynadığı stil olan “sakin ama kışkırtılırsa her şeyi yapabilecek adam” rolünü fazlasıyla iyi oynamış. Cast direktörünün çok doğru tercihler yaptığı da açık… Ayrıca, filmin “En İyi Görsel Efekt” Oscar’ı alması izleyen kimseyi şaşırtmamıştır herhalde. “En İyi Orjinal Senaryo” Oscar’ını ise Spotlight’a kaptırdı.

Ex Machina’nın devamında Brooklyn geldi. “En İyi Film”, “En İyi Kadın Oyuncu” ve “En İyi Uyarlama Senaryo” ödüllerine aday olan film belki de biraz fazla düşük tempoluydu bu ödüllerin hepsini almak için. Filmi Saorise Ronan’ın oynadığı “Ellis Lacey” ekseninden incelersek, film boyu iki tane partner değiştirdi başrolümüz. Amerika’daki partneri Emory Cohen ve İrlanda’daki parneri Domhnall Gleeson. Belki filmin çoğunluğunda perdede yer almadı ama çok kritik bir rolü vardı Gleeson’ın, naif ve beklenti içinde bir karakteri canlandırdı. Oynadığı rolün dozunu biraz kaçırsa filmin yakaladığı tadı kaçırması işten bile değildi ama tam kıvamında oynamayı başardı.domhnall-gleeson

2015′ gayet iyi bir başlangıç yapmıştı Domnhall Gleeson ama en büyük başarısı yılın son iki ayında geldi. İlk olarak Aralık ortasındatarihin en çok yüksek üçüncü ve 2015’in en yüksek gişe hasılatı yapan filmi Star Wars: The Force Awakens’da, General Hux rolünü oynadı. Filmin güçlü bir kadrosu vardı; bazıları veteran yıldızlar, bazıları da parlamaya hazır bekleyen gençlerdi. Bu kadronun içinde rolü çapında kesinlikle dikkat çekti Gleeson. En çok aynı sahnede yer aldığı Adam Driver’ın asla altında kalmadı ve bunu herkesin aşırı dikkat kesildiği bir karakter olan “Kylo Ren”e karşı yapması daha da dikkat çekiciydi. Film 5 kategoride Oscar’a aday gösterildi; En İyi Orijinal Film Müziği dışında kalan adaylıkların hepsi teknik ödüllerdi, En İyi Ses Kurgusu, En İyi Ses Miksajı, En İyi Film Kurgusu ve En İyi Görsel Efekt. Aslında bu ödüllerin çoğunu kazanabilirdi ama Mad Max: Fury Road’la aynı sene yarışma şanssızlığına sahipti film. Ses kurgusu, ses miksajı ve film kurgusunu Mad Max’e karşı kaybetti Star Wars; film müziğini ise 88 yaşında ilk kez Oscar’a erişen Ennio Morricone’ye (The Hateful Eight).

Yılın sonuna doğru, hatta nerdeyse 2016’da The Revenant vizyona girdi, girdiği gibi de tüm sahne ışıklarını üstüne topladı. Toplamaması da mümkün değildi, geçtiğimiz yıl Birdman ile zirveye çıkmış Gonzalez-Inaritu ve Lubezki ikilsi bu filmin arkasındaki güçtü ve Leonadro di Caprio da kariyerinin en iyi performansını ortaya koymuştu. Di Caprio’nun performansını öne çıkartan sadece teknik ekip ve senaryo değil, aynı zamanda rol arkadaşları olan Tom Hardy ve Dohmnall Gleeson’dı. Gleeson’ın başarılı bir yardımcı oyuncu performansı sergilediği film üç Oscar kazandı; En İyi Yönetmen, En İyi Sinematografi ve En İyi Erkek Oyuncu. 9 tane de aday olup kazanamadığı kategori var ki hepsini tek tek anlatmak bu yazının konusunu biraz aşabilir.

Sonuç olarak Domnhall Gleeson kariyerinin en başarılı yılını geçirdi ve “babasının oğlu” olarak anılmaktan kurtuldu. 2015’teki yoğun tempodan yorulmuş olacak ki bu yılı boş geçirdi ama 2017’de vizyona girecek 6 filmde rol aldı. Bundan sonra da bu kariyerin daha da yukarı çıkacağı aşikar.

Kategoriler
haber

Lenny Abrahamson, Yeni Filminde de Domhnall Gleeson’la Çalışacak

Frank’le “dikkat edilmesi gereken yönetmenler” arasına yazdığımız, Room ile “iyi bir yönetmen kazandık” dediğimiz Lenny Abrahamson, yeni filmi için hazırlıklarını sürdürüyor. Yönetmen, Sarah Waters’ın hayalet öyküsü The Little Stranger’ı sinemaya uyarlayacak.
Abrahamson, filmde Frank’te de birlikte çalıştığı Domhnall Gleeson’a rol verecek. Filmin senaryosu ise The Danish Girl ile başarılı bir işe imza atan Lucinda Coxon tarafından kaleme alındı.
Lenny Abrahamson

Kategoriler
izlenim

About Time: Aşkı Bulmanın ve Saklamanın Yolları

“Ey İngiltere! Hayvanları Koruma Derneği üyelerinin günde iki kez et yediği, Çıplaklar Derneği üyelerinin karlı havada sıcak ülkelerden gelen meyveleri tıkındıkları İngiltere… Yoksulluğundan utanan tek ülke.” Lawrence Durrell (Mountolive)

İngilizler, diğer milletlerin aksine kendilerine kurallar koyup bu kuralları çiğnemeyi hiçbir biçimde düşünmeyen, dünyanın kuzeyinde yaşayan garip adalılar olarak görülebilirler. Kendi rutinlerine bu kadar bağımlı olmasalardı sanırım Güneş Batmayan bir İmparatorluk kuramazlardı. Düzen tutkularını dünyanın geri kalan düzensiz ve kuralsız topraklarına götürme arzularını anlamamız elbette beklenemez.about time 2

İngiliz tarihçi Stuart Laycock’un yayınladığı “All the Countries We’ve Ever Invaded: And the Few Never Got Round To” (İşgal Ettiğimiz Tüm Ülkeler: Ve Hiçbir Zaman Ayak Basamadıklarımız) kitabında belirttiği gibi dünyanın yüzde 90’ı kısa da olsa İngiliz işgali yaşamış. Sadece bu 22 ülke İngilizlerle tanışma şansına sahip olamamış. Andora, Belarus, Bolivya, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Guatemala, Fildişi Sahili, Kırgızistan, Liechtenstein, Lüksemburg, Mali, Marshall Adaları, Monako, Moğolistan, Paraguay, İsveç, Tacikistan, Özbekistan, Vatikan ve Sao Tome Adaları.

Sömürmenin tadını alan, bir ülke olarak dünyaya hatırı sayılır bir nüfusu da transfer eden İngilizler; kendi ülkelerinde heyecansız bir yaşama devam ederek, kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalarak yollarına devam etmişler.about time 4

Bu girişin sebebi, yukarıda bahsetiğimiz Mr. Smith, Mrs. Brown ülkesinin içinden doğan bir akımı anlamlandırmaya çalışmakla ilgili. İngiltere bir iç sıkıntısını taşır, özellikle ona dışarıdan bakanlar için, ne Akdeniz ülkelerinin hercailiği, ne Paris’in romantik taşkınlığı yoktur Anglo-Saksonların diyarında… O yüzden sürekli saat beş olduğunda çay içen, hep aynı zamanlarda aynı dakiklikle aynı şeyleri yapan bu ülkeden, gizli bir zamansal sır beklemek en doğal hakkımız… Burada devreye TV ve sinema giriyor. Yıllardır süren bir ekran klasiği olan Doctor Who bir anlamda İngilizleri ve zamanla ilgili gizlerini kavramamıza da yol açıyor. Dünyanın her yerinde zamanda yolculuk etmek isteyen insanlar elbette vardır ama en çok ingilizlere yakışıyor bu durum… Doctor Who’nun taklit edilemezliği ve en uzun soluklu dizilerden biri olmasının arkasında da bu sebep yatıyor. Sıkıcı bir yerde yaşıyorsanız dünyanın tamamını gezmenize şaşırmamalı.

about time 5

Aslında filmimizin dinamiklerini anlatarak başladık ama “About Time” aşk ve hayat üstüne ciddi şeyler söyleyen bir film, tarihle ilgisi ise hiç yok. Konumuz zamanda yolculuk etme yeteneğine sahip Tim’in hayatının aşkını bulması diye kısaca özetlenebilir.

Film ekibinden, yönetmen ve senaryoyu yazan Richard Curtis’in ve aktör Bill Nighy’in yolunun Doctor Who’dan geçtiğini belirtmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kadın başrol Rachel McAdams ise bir başka filmde de “Zaman Yolcusunun Karısı” (The Time Traveler’s Wife – 2009) rolündeydi. Film ekibinin zaman yolculuğu konusunda tecrübelerinin yanında, Love Actually (2003), Nothing Hill (1999) gibi romantik filmlere yönetmen ve yapımcı olarak katkıda bulunan Richard Curtis üçüncü yönetmenlik denemesinde oldukça başarılı bir filme imzasını atıyor.

Gülerken hüzünlendirmeyi başaran filmlerden “About Time”. Harry Potter’dan tanıdığımız Domhnall Gleeson, Tim rolünde oldukça başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Bunlara Rachel McAdams’ın, Bill Nighy ve Lindsay Duncan’ın başarılı kompozisyonlarını da eklemek gerekir. Ayrıca filmin en eğlenceli anlarının kaynağı olan D amca rolündeki Richard Cordery’de oldukça başarılı. About Time’da Tim’in yaz aşkı rolünde gözüken Margot Robbie’yi Scorsese’nin “The Wolf of Wall Street” adlı son filminde Naomi Lapaglia rolünde izleyeceğimizi de hatırlatmak isterim.about time 3

21 yaşında olağanüstü bir yetenekle tanışan gencin bu güçle başa çıkmasını izlerken, güç karşısında baştan çıkmadığını görüyoruz. O aşkın peşinden giderken, bazen herşeyi düzeltmek isterken, berbat edişini, sevdiklerinin hayatlarını düzeltmeye çabalarken bir başka sevdiği kişiyi istemediği bir durumda buluşunu izlerken, gücün bir bedeli olduğunu hissettirmekten çok, film aşkı korumanın elinizde böyle bir yetenek varken bile çok zor olduğunu hissettiriyor. Bu noktada Tim, Frodo ve Bilbo’dan güç yüzüğü taşıyıcıları Hobbitler’den ayrılıyor. Gücün baştan çıkarıcılığından çok aşkı ve sevgiyi çoğaltmak için kullanıyor yeteneğini… İngiliz ciddiyetinin yarattığı komedinin üstüne, aile sevgisi, baba figürü ve aşkın eklendiği bu güzel film size geçirdiğiniz zamanın hakkını veren bir iş olarak karşınızda duruyor. “About Time” kurgusuyla, konusuyla benzerleri olan ama doğru bir senaryo ve rejiyle bütünleşen içten oyunculuklarla sizi sarıp sarmalıyor.

Filmin sonunda elinizde bir soru ile başbaşa kalıyorsunuz. Tekrar düzeltme şansına sahip olmadığınız bir hayatı yaşarken aşkı bulmanın ve saklamanın yolu nedir? Filmi izlediğinizde bu soruya bir cevap bulabileceğinizi söyleyebilirim.

Kategoriler
haber

Sundance 2014 Rehberi: Birinci Bölüm

Bağımsız filmlerin en büyük destekçisi Sundance Film Festivali’ne sadece bir ay kaldı. Haliyle Sundance’te gösterilecek filmlerle ilgili bilgiler ve filmden kareler hızla yayınlanmakta. Biz de geçen aralık ayında yaptığımız gibi bu filmleri tanıtıp filmden karelere yer vereceğiz. Bakalım onca film arasından hangisi “Fruitvale Station” kadar dikkatleri çekip Sundance’ten sonra ödül sezonunda ödülleri süpürecek? Lafı uzatmayalım, filmleri tanıtmaya başlayalım.

Calvary: “The Guard” filmiyle sinemaya atılan John Michael McDonagh üç yıllık suskunluğunu bozup “Calvary” ile dönecek sinemalara. Bu filmde de başrolü İngiliz aktör Brendan Gleeson’a pasladı McDonagh. İrlanda-İngiltere ortak yapımı olan filmde Gleeson’a Domhnall Gleeson ve Kelly Reilly eşlik etmişler. Film kara komedi türünde ve iyi yürekli, dünyayı daha iyi bir hale sokmaya çalışan bir rahibin çektiği acıları ve karanlık güçlerle savaşını anlatıyor.

calvary

Frank: İrlanda-İngiltere ortak yapımı olan “Frank”te Domhnall Gleeson, Michael Fassbender, Scott McNairy ve Maggie Gyllenhaal’ı izleyeceğiz. Lenny Abrahamson’ın yönettiği komedi türündeki “Frank”te Frank adındaki bir rockçının maceraları anlatılıyor. Başkaraktere Fassbender hayat verdi ve yüksek ihtimalle aktör filmi kafasındaki büyük bir maskeyle tamamlayacak. Aşağıdaki kare karakter hakkında fikir verebilir.

frank

Hits: Aktör/senarist/yönetmen David Cross da kara komedi türünde bir filmle Amerikalı sinemaseverlerin karşısına çıkacak. “Hits” adını verdiği filminin başrollerini 2013’te iki filmle Sundance’te yer alan Michael Cera, “Under the Dome” dizisiyle ünlenen Britt Robertson, Matt Walsh’a pasladı. Film, New York’un küçük bir kasabasındaki insanların pek de gerçekçi olmayan beklentilerini anlatıyor.

hits_4

I Origins: “Another Earth” filminin senaristi ve yönetmeni Mike Cahill kariyerinin üçüncü filmi “I Origins” ile Sundance’te yerini alacak ve ödül için yarışacak. Bilim-kurgu türündeki bu filmin başrolünü de senarist/oyuncu Brit Marling’e teslim etti Cahill. Marling, “Another Earth”te de rol almıştı. Bu filmde aktrise Michael Pitt eşlik etti. Film, moleküler biyoloji alanında çalışan bir adamla onun partnerinin laboratuvarlarında toplumu değiştirecek bir buluşa imzalarını atmaya çalışmalarını anlatacak ve görünüşe göre dinle bilimi karşı karşıya getirecek. Dileriz orijinal şeyler söyleyen bir film olmuştur.

origins_2

Laggies: Chloe Moretz, Sam Rockwell, Gretchen Mol ile Keira Knightley’i biraraya getiren “Laggies” geçen sene Sundance’e iki filmiyle dahil olan aktrist/yönetmen Lynn Shelton’ın yeni filmi. Film, ergenlikteki bir kızla nişanlısının kendisine yalan söylediğini ve kendisinden çok arkadaşlarıyla zaman geçirdiğini fark eden, kafası karışık, geleceği belirsiz 28 yaşındaki bir kadının arkadaşlıklarını anlatıyor.laggies

Little Accidents: Kısa filmlerle yönetmenliğini geliştirmeye çalışan yeni sinemacı Sara Colangelo “Little Accidents” adını verdiği ve 2010’da kotardığı kısa filmini başka bir kadroyla bu kez beyazperde için uzun metraj olarak kotardı. Colangelo bu ilk yönetmenlik denemesinde Hollywood’un ünlü oyuncularından Elizabeth Banks, Chloe Sevigny ve Josh Lucas’la çalışma şansını elde etti. Film Amerika’nın küçük bir kasabasında (haklısınız, bağımsız sinemanın klişelerinden bir tanesidir küçük kasabalar) yaşanan maden kazasını anlatıyor. Yani senenin derdi, tasası olan filmlerinden. Bu olaydan sonra 14 yaşındaki bir oğlan kaybolur ve kasabalı onu bulmaya çalışır. Tabi madencilerden birisinin hayatta olduğu anlaşılır, kurtarılmaya çalışılır.

little accidents

Love Is Strange: Marisa Tomei, John Lithgow ve Alfred Molina’yı buluşturan romantik bir film. Ira Sachs’in yönettiği film, beraber geçirdikleri 39 yılın ardından işlerinden olan ve bu yüzden şehir değiştirmek zorundak kalıp New York’ta bir apartmana yerleşen eşcinsel çiftle apartmandaki ahali arasındaki ilişkiyi konu ediniyor.

A Most Wanted Man: En son George Clooney’li “The American”ı çeken fotoğrafçı/yönetmen Anton Corbijn’in son filmi. Philip Seymour Hoffman, Rachel McAdams, Robin Wright, Willem Defoe gibi harika bir kadroya sahip olan film, John le Carre’nin aynı adlı çok satan romanından uyarlandı. Film, Çek asıllı bir Müslüman üzerinden teröre, Rus mafyasına, casusların savaşına ve kara para aklayıcılarına odaklanıyor.

The One I Love: Malcolm McDowell’ın oğlu Charlie de sinemacı oldu. Genç aktör/yönetmen Charlie McDowell yönetmenlik kariyerinin ilk filmi olan “The One I Love” ile Sundance’e konuk olacak. Elisabeth Moss ile Mark Duplass’ın başrolleri paylaştığı “The One I Love” komedi türünde. Film ilişkilerine bir süreliğine ara veren ve birbirlerine hala aşık olup olmadıklarını anlamaya çalışan bir çifti anlatıyor.

the one i love

The Raid 2: “The Raid: Redemption”ın ya da orijinal adıyla “Serbuan Maut”ın çok beğenilmesinden sonra hızla çekilen devam filmi. İlk filmde Jakarta’da bir binaya girip uyuşturucu kaçakçılarını yakalamaya çalışan özel timin bu çabalarını yüksek bir aksiyonla anlatılıyordu. İkinci filmde ise Rama’nın ailesini suçlulardan korumaya çalışması anlatılacak. Filmi Gareth Evans yönetti.raid 2

White Bird in a Blizzard: Genç aktris Shailene Woodley “The Spectacular Now”dan bir sene sonra tekrar Sundance’e konuk olacak. Woodley’nin rol aldığı filmde Eva Green, Thomas Jane ve Christopher Meloni’yi de izleyeceğiz. Filmi deneyimli yönetmen Gregg Araki yönetti. Filmle ilgili daha geniş bilgi için şu haberimize bakabilirsiniz.

white bird

The Voices: Bir adam delirir ve çalıştığı fabrikanın muhasebe bölümündeki bir kadını öldürür. Her geçen dakika daha da kötüye giden bu adam kedisi ve köpeğinden tavsiyeler alarak cinayetin izlerini yok etmeye çalışır. Yıllardır çekilmeye çalışılan film nihayet çekilip gösterime hazır hale getirildi. Filmi “Persepolis”le ünlenen Marjane Satrapi yönetti. Ryan Reynolds, Anna Kendrick, Gemma Arterton ve Jackie Weaver filmin başrollerini üstlendiler.

the voices

Young Ones: Sundance’in ve senenin en merak edilen bilim-kurgu filmlerinden. Filmi Jake Paltrow yönetti. Soyadından da anlaşılacağı üzere Gwyneth’in kardeşi. “Young Ones” yönetmenin ikinci filmi. Filmde Michael Shannon, Nicholas Hoult, Elle Fanning, Kodi Smit-McPhee’yi izleyeceğiz. Su bulmanın çok zor olduğu bir gelecekte geçen film bir çocuğun ailesini korumak için su bulmak amacıyla yola koyulmasını anlatacak.

young ones

They Came Together: Senenin Paul Rudd komedilerinden. Tanınmış Yahudilerden olan bir adamın etkileyici bir kadınla tanışıp ona aşık olmasını anlatıyormuş bu film. Yani romantik komedi türünde. Filmi David Vain yönetti. Rudd’a Amy Poehler, Ed Helms, Cobie Smulders ve Christopher Meloni eşlik ettiler.

they came

 

Kategoriler
haber

Unbroken’ın Çekimleri Başladı

Angelina Jolie ilk yönetmenlik denemesiyle beklediği tepkileri alamamış, film başarılı bulunmamıştı. Gene de bu durum Jolie’nin yönetmenliği denemesine engel oluşturmadı. Aktris ikinci yönetmenlik denemesi olan Unbroken’ın senaryosunu iki kez yazdırdı.

Büyük bütçeli savaş filmleriyle pek araları olmayan, kendi filmleri dışındaki filmlerin senaryolarını yazmayan Coen Kardeşler bu kurallarını yıkıp senaryoyu tekrar kaleme aldılar. 25 Aralık 2014te gösterime girecek film 2.Dünya Savaşı’ndan gerçek bir hikayeyi anlatacak.

Savaş sırasında japonların eline esir düşen italyan amerikan atlet Louis Zamperini’nin hayatı anlatılacak. Filmin başlıca rolleri Domhnall Gleeson, Garrett Hedlund, Alex Russell, Jai Courtney ve Jack O’Conell (Zamperini’ye hayat veriyor) gibi çok popüler olmayan aktörlere teslim edildi.

Coen Kardeşlerin görüntü yönetmeni Roger Deakins bu filmde de görev alıyor. Filmden ilk set fotoları aşağıda.

unbroken angelina jolie

unbroken set

angelina jolie unbroken

unbroken film set jolie

Kategoriler
haber

Ex Machina: Alex Garland İlk Filminin Oyuncularını Belirledi

“Sunshine”, “28 Days Later”, “Never Let Me Go” filmlerinin senaristi, “The Beach” romanının yazarı Alex Garland (resim) yönetmenliğe geçmeye hazırlanıyor. “Ex Machina” adını verdiği yeni filminin hazırlıklarına devam eden Garland filminin başrolleri için iki yetenekli oyuncu ile anlaşmayı başardı. alex_garland

Bu sene üç filmde karşımıza çıkmaya hazırlanan Oscar Isaac ile “Anna Karenina”nın en sağlam performanslarından birisine imzasını atan Domhnall Gleeson, on beş milyon dolarlık bu bağımsız filmin başrollerini üstlenecekler. Film, ürettiği yapay zekalı bir robotu genç bir çalışanına test ettirmek isteyen milyarder bir iş adamının öyküsünü anlatacak. Filmde bu yapay zekalı dişi robota bağımsız film “Like Crazy” ile ünlenen Felicity Jones veya “Anna Karenina”da rol alan Alicia Vikander hayat verecek. İki aktrisle de görüşmeler devam ediyor.