Kategoriler
seçki

Cate Blanchett Beş Filmle Sinemalara Dönecek

Nasıl yapabiliyor bilmiyoruz ama Cate Blanchett durmadan üretmeye devam ediyor. Bu yıl hem Stateless, hem de Mrs. America dizileriyle televizyonları şenlendiren iki Oscar ödüllü usta aktris, The Simpsons dizisinin The Way of the Dog adlı bölümüne de sesini vermişti. Bir süredir TV’ye odaklanan Blanchett beş filmle sinemalara dönecek. Aktrisi önce Guillermo del Toro‘nun dönem draması Nightmare Alley‘de izleyeceğiz. Bradley Cooper, Rooney Mara, Willem Dafoe, Richard Jenkins, David Strathairn, Toni Collette, Ron Perlman gibi yıldız isimlerin rol aldığı filmin çekimleri salgın sonrasında devam edecek. Filmin bu yıla yetişip yetişmeyeceği şimdilik bilinmiyor. Blanchett’ı bu filmde psikiyatrist rolünde izleyeceğiz.

Aktrisin sonraki filmiyse Adam McKay‘in Netflix için çekeceği Don’t Look Up adlı komedi filmi olacak. Salgın nedeniyle çekimleri ertelenen bu filmin de bu yıla yetişip yetişmeyeceği bilinmiyor. Jennifer Lawrence‘ın başrolünde yer alacağı bu filmde Blanchett gökbilimciyi oynayacak. Film bir grup gökbilimcinin altı ay içinde bir meteorun Dünya’ya çarpacağını fark etmelerinin ardından insanları uyarmalarını konu alacak. Blanchett, Nightmare Alley ve Don’t Look Up‘ı aradan çıkardıktan sonra James Gray‘in sıradaki draması Armageddon Time‘da rol alabilir. Gray bu yeni filminde Donald Trump‘ın okulu Queens’e odaklanacak, film 80’lerde geçecek. Blanchett’ın rolü açıklanmadı. Filmde Trump’ın gençliğine de yer verilecek haliyle.

Gelelim diğer projeye, Borderlands‘e. Genelde prestijli dramalarda yer alsa da Blanchett zaman zaman gişe filmlerine de şans veriyor. Aktris iki yıl evvel Eli Roth‘un gişe filmi The House with a Clock in Its Walls‘da rol almıştı. 2021’de Roth’la ikinci kez çalışabilir. Roth sıradaki filmi Borderlands‘in başrolünü Blanchett’a teklif etti. Aaron Berg‘le Craig Mazin‘in kaleme aldıkları film popüler konsol oyunundan uyarlanıyor. Film kaderine terk edilmiş bir gezegen olan Pandora’da kutsal emanetlerin aranmasını konu alacak. Blanchett teklifi kabul ederse filmin kahramanı süper güçlü Lilith’i oynayacak. Aktrisin şimdilik son projesiyse durumu belli olmayan Lucy and Desi adlı biyografik film. Aaron Sorkin‘in kaleme aldığı, yönetmeni belli olmayan bu film aktris Lucille Ball‘un TV’deki kariyerine ve sevgilisi Desi’yle ilişkisine odaklanacak. Filmin çekilip çekilmeyeceği şimdilik belli değil. Çekilirse Amazon tarafından vizyona çıkarılacak.

Görüleceği üzere Blanchett projelerine proje eklemeye devam ediyor. Aktrisi yakın zamanda pek çok filmde, birbirinden farklı karakterlerde izleyebileceğiz.

Kategoriler
haber

Cate Blanchett, Eli Roth’un Korku Filminde Bir Cadıyı Oynayabilir

Kariyerinde ilk kez çizgi-roman uyarlamasında (Thor: Ragnarok) kötü karakteri oynayan Cate Blanchett yakın zamanda bir ilki daha gerçekleştirebilir. Fantastikten bilimkurguya, komediye, politik gerilime, westerne dek pek çok türde rol alan Blanchett daha önce korku türünde rol almamıştı. Bu durum, Blanchett’ın Eli Roth’tan gelen teklifi kabul etmesiyle değişebilir. Roth şu sıralar The House With a Clock in Its Walls adlı korku filmi hazırlıyor. 1973’te piyasaya sürülen aynı adlı romandan uyarlanacak bu film. Başrolde Jack Black’in yer alacağı daha önce açıklanmıştı. Roth ikinci başrolü Blanchett’a teklif etti. Şu sıralar Richard Linklater’ın Where’d You Go, Bernadette filminde rol alan aktrisin şimdilik belli olan tek projesi, Aaron Sorkin’in kaleme aldığı Lucy and Desi.

Gotik korku türündeki roman yetim bir oğlanın amcasının yanına taşınmasını, amcanın vasat bir cadıya dönüşmesini, çocuğun kendisini sihir ve tehlikenin kol gezdiği bir dünyada bulmasını, daha sonra duvardaki saatin kıyameti getirebilecek bir alet olarak tasarlandığını fark etmesini konu alıyor. Amcayı Black oynayacak. Blanchett ise amcanın komşusu-en iyi arkadaşı, aynı zamanda onun gibi cadı olan Zimmerman’ı oynayacak -teklifi kabul ederse tabii ki-. Filmin çekim tarihi açıklanmadı.

 

Kategoriler
haber

Eli Roth’a David O. Russell Desteği

“The Fighter” ile kariyerinde beyaz bir sayfa açan, “Silver Linings Playbook” ile başarısını devam ettiren David O. Russell gelecek ay Amerikalıların karşısına dramedi türündeki “American Hustle” ile çıkacak ve ödül kovalayacak. Filmini gösterime hazır hale getiren Russell, korku filmleri çekmekten hoşlanan aktör/yönetmen Eli Roth’la 2014’te işbirliği yapacağını açıkladı. Russell, Roth’un yöneteceği şimdilik ismi açıklanmayan korku filminin senaryosunu kaleme almış. Yönetmenin açıklamalarına göre senaryoyu bir kaç sene önce tamamlamış ve Roth’a paslamış. Roth bu senaryoyu ancak gelecek sene filme aktarabilecek. Amerikan aile kurumuna odaklanan eğlenceli filmlerden sonra Russell dümenini çok zıt bir türe, korku türüne çevirmiş. Russell bu değişimden hoşnut olduğunu açıkladı. Şimdilik filmle ilgili bildiklerimiz bu kadar. Russell diğer projelerini de açıkladı. Şu sıralar doğaüstü bir gerilim filminin senaryosunu kaleme alıyor. Russell’ın Leonardo DiCaprio ve Robert De Niro’lu “Legacy of Secrecy”, Vince Vaughn’lu “Old St. Louis” ve doğaüstü gerilim filminden hangisini önce çekeceğini açıklamadı. Oscarlardan sonra bunu öğreniriz.
eli roth

Kategoriler
haber

Kısa Kısa: Hollywood’dan Son Haberler

OZ THE GREAT AND THE POWERFUL: Filmden çok kısa süreli görüntüler de içeren bir kamera arkası yayınlandı. Entertainment Tonight’ın röportajlarından oluşan görüntülerde başrol oyuncuları James Franco ve Mila Kunis’i de izleyebiliyoruz.

JASON BATEMAN YÖNETMEN OLUYOR: Komedi filmlerinin aranan oyuncusu Bateman ilk yönetmenlik denemesine hazırlanıyor. Bateman, başrolü de oynayacağı Bad Words isimli filmin yönetmenliğini yapacak. Film, çocukluğunda heceleme yarışmalarını kaybeden bir adamın işe yeniden kalkışmasını anlatıyor.

HARKER’DA YÖNETMEN DEĞİŞİKLİĞİ: Russel Crowe’un başrol oynayacağı Harker’da yönetmen Jaume Collet-Serra’nın yerine Eli Roth geldi. Film Dracula’nın peşindeki bir Scotland Yard dedektifini anlatıyor.

GOD OF WAR’UN SENARİSTLERİ PACIFIC RIM’DEN: Ünlü oyun God of War’un film uyarlaması için Guillermo Del Toro’nun son filminin senaristleri Marcus Dunstan ve Patrick Melton görevlendirildi.

TOYS HOUSE’DA BAŞROLLER: Jordan Vogt-Roberts’ın ilk yönetmenlik denemesinde Alison Brie, Mary Lynn Rajskub, Megan Mullally, Erin Moriarty ile çalışacak. Film ailelerinden ayrılıp kendi evlerini kurmaya çalışan bir grup gencin öyküsünü anlatacak.

MOTEL’DE SAĞLAM BİR KADRO: David Grovic’in bağımsız/aksiyon filmi John Cusack, Robert De Niro, Rebecca Da Costa ve Crispin Glover’ı bir araya getirdi. Film bir mafya tetikçisinin büyük patron ve patronu öldürülmesini istediği hedefler arasında kalmasını anlatıyor.

MOTHER’S DAY’DE 12 ANNE: Paul Duddridge’in 12 anneyi kızlarıyla bir araya getireceği farklı yapımın kadrosuna Sharon Stone da katıldı.

BLACK NATIVITY YILDIZLARLA GÜÇLENDİ: Genç ve siyahi bir çocuğun noeli nine ve dedesiyle geçirmesini anlatacak filmin kadrosuna Samuel L. Jackson, Angela Bassett ve Jennifer Hudson katıldı. Aslen bir müzikal olan filmi Kasi Lemmons sinemaya uyarlayacak.

RON PERLMAN TİFLİS’TE: “Tiflis, Benim Şehrim” isimli 12 kısa filmlik omnibus filmde Ron Perlman da yer alacak. Perlman filmde Tiflis sokaklarını gezen amerikan bir motorsikletçiyi oynayacak.

RYAN KWANTEN’DAN SEX AND SUNSETS: True Blood’dan tanıdığımız Ryan Kwanten, Jeremiah Chechik’in yeni filminde başrolü oynayacak. Tim Sandlin’in romanından uyarlanan film hayatında dibi gören bir yazarın bir blog sayesinde yeniden ünlü olmasını anlatacak.

JESSICA BIEL VIPER OLDU: James Mangold’un çekeceği “The Wolverine”de Viper karakterini Jessica Biel oynayacak.

KEN JEONG YİNE HANGOVER’DA: Ken Jeong, Hangover’ın üçüncü ve son bölümünde yine Mr.Chow’u oynayacak.

MAGIC MIKE DEVAM EDECEK: Steven Soderbergh tarafından çekilen ve 7 milyon dolarlık bütçesine ilk haftasonu 77 milyon dolar geri kazandıran erkek striptiz filmi Magic Mike, devam edecek. Soderbergh’in yer almayacağı filmde senaryoyu yazmayı Channing Tatum sürdürecek.

J.K.SIMMONS STEVE JOBS BİOFİLMİNDE: Kevin Dunn ve J.K. Simmons Joshua Michael Stern’in çektiği Steve Jobs biofilminde yer alacaklar. Dunn, Apple başkanı Gil Amelio’yu, Simmons ise Apple’a yatırım yapan Arthur Rock’u oynayacak.

HUNGER GAMES’İN ÜÇÜNCÜ KITABI İKİYE BÖLÜNECEK: Henüz ikinci filmi Catching Fire için hazırlıklar sürse de, serinin geleceği için planlar sürüyor. Serinin üçüncü kitabı Mockingjay, iki film halinde sinemaya uyarlanacak.

PHILIP SEYMOUR HOFFMAN HUNGER GAMES’TE: Bu arada hazırlıkları süren ikinci film Catching Fire’da Philip Seymour Hoffman’ın Plutarch Heavensbee olarak yer alması kesinleşti.

CROOKED HOUSE SİNEMAYA UYARLANIYOR: Agatha Chrustie’nin Miss Marple veya Hercule Poirot’yu içermeyen ender romanlarından Crooked House Neil LaBute tarafından sinemaya uyarlanacak. Film üç nesil aynı evde yaşayan zengin bir ailenin başına gelen cinayeti ve sonrasını anlatıyor.

DIANNA AGRON MALAVITA’DA: Luc Besson, Robert De Niro ile birlikte çekeceği mafya filmine Glee’nin yıldızlarından Dianna Agron’u da dahil etti.

Kategoriler
izlenim

Hostel Serisi Üzerine…

Hostel serisi denilince serinin yapımcısı Tarantino en başta zikrediliyor (yönetmenin o olduğunu sananlar bile var) ve bu da beni uyuz ediyor. Zira kendisi, nazarımda Kill Bill’den sonraki işlerinde samimiyetini hepten kaybedip antipati oluşturan bir şahsiyet. Neyse, onu boşverip ve 3. filmi de bir kenara ayırıp Hostel 1 ve 2’nin her şeyiyle, 2002’de Cabin Fever ile uzun süredir gönlümün boş kalan korku filmleri köşesinde en başa taht kurmuş Eli Roth’a ait olduğunun altını kalınca çizeyim.

Eli Roth, internette gördüğü bir haber üzerine filmi şekillendirir kafasında. Haber, Tayvan’daki “cinayet tatili”nden bahsetmektedir. Eli, projesini Tarantino’ya götürür; o da projeyi beğenir ve film yapılır. İnternetteki haberin içeriği nedir, nasıldır bilmiyorum. Gerçi hikayenin gerçek olaylardan esinlenildiğine dair bir söylenti var ama bunun sadece söylentiden ibaret olduğu kesin. Yoksa gerçek hayatta filmdeki gibi bir cinayet yapılanması olsa ve bunu da halihazırda teşhir eden bir filmle bu yapı ayyuka çıkardı.

Hostel: Avrupa’da öğrencilerin ucuza konaklayabilmesi için okul yurtlarına benzer bir sistemle çalışan pansiyonlara verilen isim. Fiyatlarının uygunluğu yüzünden Interrail gezginlerinin tercihidir. Odalar 10-15 kişilik olabilir. (Vikipedi)

1.Film

“Giallo” türü filmlerde hep Yeni Dünya Amerika’dan Eski Dünya Avrupa’ya bir sebepten ötürü giden bir kişi-genelde filmin başkişisi- olur. Eski Dünya’da Amerikalının başına türlü belalar gelir ve sonra Amerikalı ne yapar eder kendini girdiği cendereden kurtarır. Filmimizde de üç(sonunda sadece biri kurtuluyor) Amerikalı genci de ilkin, eğlencenin dibine vurmak için geldikleri Amsterdam’da görürüz. Fakat burada beklentilerinin yeterince karşılanmadığını düşündükleri bir anda rast geldikleri birinin tavsiyesiyle Slovakya’ya yönlendirilirler. Orada istedikleri en güzel kızları kolaylıkla tavlayabileceklerini salık vermiştir bu gizemli yabancı. Şimdi bir parantez açıp şunları söylemek istiyorum: Hostel, parçalanmış bir ülkeden türemiş ve komünist bir rejimden çıkmış eski doğu bloku ülkesi Slovakya’yı cehennemin yeryüzündeki hali gibi göstermekle ırkçılıkla, faşizanlıkla suçlanmıştı. Bakışımız böyle olursa o halde bütün giallo türü filmleri de suçlamamız gerekir. Oysaki eski kıta, mimarisiyle, köklü geçmişiyle ve kozmopolit yapısıyla gizem ve korku atmosferinin yaratılmasında doğal bir platform işlevi görmüştür çoğu kez.(Şöyle de diyebiliriz: Yeni Dünya modern bireyin bilinci ise Eski Dünya da bilinçaltıdır.) Kaldı ki ilk filmin geçtiği yer Bratislava’da eski kıtanın adeta bir prototipidir. Ayrıca bir bar sahnesinde gençlerimizden birinin telaffuz ettiği ‘’ben Amerikalıyım, beni buradan atamazsınız, benim haklarım var’’ cümleleri de seyircide bilindik Amerikan kibrine karşı da tepki oluşturmuyor değil.

Aynı zamanda, film suçlanacaksa bütün nitelikli istismar (nitelikli istismar olur mu demeyin, oluyor işte) filmleri de suçlanmalıdır; çünkü Hostel bence katıksız bir istismar filmidir: Eğlence ve seks düşkünlüğünün gençleri sürüklediği ölüm çıkmazını, muhafazakar bir uyarı levhası gibi göstermekten ziyade ‘’ötekiler’’in de yaşadığı bir dünyada sınırlar koymamızı, temkinli hareket etmemizi buyuran ebeveyn öğretisini yansıtan leitmotiv işlevinde kullanır.

Filmin sonunda sağ kalan tek Amerikalı, polisin de işin içinde olduğu topyekün tekinsiz bir ülkede olduğunun ayırtına varır. Zaten saf korku da bu değil midir? Her şeyin yabancı, güvenilmez olduğu bir dünyada alabildiğine yalnız hissetmek değil midir? Film bu duyguları aktarmada son derece başarılı olur.

İlk filmle ilgili son olarak bir şeye daha değinmeden geçemeyeceğim. Sağ kalan tek Amerikalı, mucizevi bir şekilde celladının elinden kurtulmayı başarır ve binadan çıkış yollarını arar. İşte bu sekans, bence sinema tarihinin en gerilimli kaçış sekanslarından biridir- belirtmekte fayda var.

2.Film

Her devam filmi bir istismar filmidir aynı zamanda. Sonuçta öncekilerde prim verdiklerimize yaslanırlar. İkinci film de hem devam filmi olması açısından hem de ilkinde olumladığım istismara devam etmesinden dolayı duble öyledir.

Bu kez üç Amerikalı genç kızı ilkin Prag’da görürüz. Onlarda tavsiye üzerine rotalarını Bratislava’ya döndürürler.

Her iki filmde de gençler, simgesel kullanımlarının ötesinde nesneler gibi ele alınırlar. Dünya düzeni, çarkını döndürebilmesi için sürekli isteyen ve arzulayan gençler yaratmış ve daha çok da sırtını gençlere dayamıştır. Filmdeki Elite Hunting adlı cinayet yapılanması ise arzulayan gençleri yaşlı sermayenin arzuladığı kanlı canlı nesnelere, ürünlere dönüştürmüş. Dikkat edilirse iki filmde de genç bir cellat yoktur; hepsi orta yaşın üstündedir.

İlk filmde cellatlar daha çok işlerini yaparken gösterilmişti. Bunda ise aile ve sosyal hayatlarından psikolojik altyapılarına kadar detaylandırılmışlar. İyi de olmuş; çünkü kurban, kurbandır ve düştüğü halin psikolojisini taşır: “Suçum neydi, neden bunlar başıma geldi? Benden ne istiyorsunuz?” diye söylenirken bir yandan da kaçmanın yollarını arar. Bu kadar! Oysa ki celladı o noktaya getiren etmenler daha derinliklidir, ilgi çekicidir vs. Sanırım Eli Roth da bunun farkında olacak ki ilk filmde karakterlerden çok atmosfere ve olayların yarattığı gerilime ağırlık vermiş.

3.Film

Hostel 3, vizyona girmedi; dvd olarak geçtiğimiz aralık ayında piyasaya sürüldü. Zaten sinemada izlemeyi gerektirecek bir esprisi yok filmin. Hazırdaki hayran kitlesi için çekilmiş besbelli.

Eli Roth’un kalktığı yönetmen koltuğuna oyunculukta yapan, Tarantino tayfasından Scott Spiegel oturmuş. Senaristi de değişen Hostel 3,seriye bir açılım kazandırmış ama o kadar! Ne yapmış? Öncelikle Elite Hunting Kulübü’nü Las Vegas’a taşımış. Las Vegas’ın ruhuna uygun şekilde cinayetleri kulüp üyelerinin üzerinde kumar oynayabildikleri gösteriye dönüştürmüş. Böylelikle de kulübün daha fazla kar edebildiği bir sistemi oturtmuş.

Başka da üzerinde söz etmeye değecek bir şey yok. Ne gerilim kalmış ne atmosfer ne de şu bu. Anlayacağınız son film Hollywoodzede olmuş.

Özetle: Serinin tümünde isterseniz bir dünya mantık hatası ve açık bulabilirsiniz ancak bunlar-ilk iki film için söylüyorum-filmlerin dokusunu zedeleyecek nitelikte değil. Çünkü
hedef doğrudan izleyicilerin kaba dürtüleri olduğundan mantık aramak da önemsizleşiyor.

Kategoriler
izlenim

Inglourious Basterds: Tarantino Yaptı, Oldu!

Konuk Yazar: Cem Süer

Hollywood’un vazgeçemeyeceği iki önemli altın madeni var. Bunlardan birisi, hâlâ 60 yıl öncesinin korkularını taşıyanlar için İkinci Dünya Savaşı yani Nazi filmleri. Diğeri ise günümüzün en büyük sanat dallarından biriyken, Hollywood ağabeyinden fazla etkilendiği için özgünlüğünü kaybetmeye başlayan çizgi roman sektörü. Çizgi roman filmleri giderek daha iyi olurken, çizgi romanlar Hollywood klişeleriyle dolmaya başladı bile. Peki ya tarihe ne demeli? İkinci Dünya Savaşı tarihini sadece Hollywood filmlerinden öğrenen günümüz insanı, sırf Nasyonel Sosyalist Almanya’da yaşadığı için o dönem insanlarının hepsini canavar olarak görüyor. Yanlı filmler sayesinde, baskıcı rejimin kurbanları bu insanlar, izleyicilerin gözünde beyin yiyen zombiler ya da anlamsızca üzerimizde deney yapan uzaylılar kadar tehlikeli. Sırf bu dayatmacı görüş yüzünden, geçtiğimiz aylarda gösterime giren Valkyrie adlı film, tarihi bilgisayar oyunları ve filmlerden takip edenler için büyük sorun olmuştu. Gerçek bir hikâyeyi daha kurgusal şekilde anlatmasına rağmen, insanların en büyük tepkisi “İyi Nazi olmaz” lafıydı. İnsanların gözünde Nazi partisinin yönettiği Hitler dönemi, sanki cehennemden bir kapı açılmış da oradaki zebaniler topluca Almanya’ya tatile gelmiş gibi. Tabii gelmişlerken bir de dünyayı ele geçirelim diye niyetlenmişler. Kaç tane tarihi filmde Nazi’lerin böyle gösterilmediğini gördük? Sayısını söylemek gerçekten zor… Özellikle birçok filmde Hitler konuşurken, arkada giren gerilimli müzikler ortamı günümüz korku filmlerinden bile daha etkileyici hale getiriyordu. En büyük klişe ise, Hitler konuşurken arka planda gelen şeytani sesler. En büyük örneğini merak edenler, Hitler Rise of the Evil adlı televizyon dizisini izleyebilirler. Tarihin bu kara lekesini gerçekten irdeleyip yanlışlarını anlamadığımız sürece, insanlığın kaderi hep aynı şeyleri yaşamaktır. Belirli grupların ve şirketlerin para kazanmak için sürdürdüğü Nazi paranoyasını biraz mizahi dille eleştirmediğimiz sürece gerginlik de hep devam edecek…3

İşte Tarantino aynı düşüncelerle, yeni filmi Inglourious Basterds (Soysuzlar Çetesi) cesur bir iş ortaya koymuş. Öncellikle böyle cesur bir filme bu kadar naif bir isim seçenleri kutlamak isterim. Küfrü artık noktalama işaretleri yerine kullanan bir millet olmamıza rağmen, filmin adını böyle yumuşak hale getirerek tüm esprisini kaçırdık. Inglourious Basterds, Tarantino’nun tarzını taşıdığı gibi bir o kadar da farklı bir film. Bu filmi anlayıp sevmek için, önce Tarantino’yu anlamak sonra da tarihi iyi bilmek gerekli. Komedi, sosyal eleştiri, şiddet, aşk ve nefret; işte tüm bu karman çorman olaylar hiçbir sınıfa yerleştirilemeyecek bir film çıkartmış ortaya. Quentin Tarantino öncellikle iyi bir filmsever. Zaten geçmişini araştıranlar yönetmenlik macerasının nasıl da video kaset dükkanlarından başladığını görürler. Ancak o sıradan bir filmsever değil. Onunla birlikte sinemaya gittiğiniz zaman, herkes gibi sessiz ve pür dikkat filmi izlemek yerine, gördüğü detayları hemen orada söyleyen ve çenesini bir türlü tutamayan birisi. Zaten oynadığı filmlerde canlandırdığı tipler de hep bu tarz insanlar. İşte Tarantino filmlerini özel kılan en büyük neden budur. Çünkü o filmlerde detayları saklayıp, seyirciyle saklambaç oynamaz, insanın gözüne sokar. Hatta filmi durdurup, bakın bu budur der. Bazı yönetmenler vardır ki, onların filme hiçbir katkısı yoktur. İzlerken, o var mı yok mu anlamayız. Sanki oyuncular ve teknik ekip bir araya gelip doğaçlama bir şeyler yapmışlar, birisi onları çaktırmadan kameraya çekmiş gibidir. Tarantino filmlerinde bunun tam tersini yaşıyoruz. Arşivde çürümekten kurtarıp bir iki sahne eklediği Hero filminde bile, onun elinden çıkan sahneler ben buradayım diye bağırıyor. Kısacası Tarantino filmini izliyorsanız, o aslında yanınızdaki koltukta oturuyor ve kendi filmini eleştirip size eşlik ediyor.

Zamanda alternatif bir yolculuk

Film kendi alternatif zamanında geçiyor. Tarantino kendi bakış açısıyla İkinci Dünya Savaşı’na alternatif yaratmış. Filme adını veren Inglourious Basterds adlı grup Brad Pitt’in oynadığı Teğmen Apaçi Aldo Raine tarafından yönetiliyor. Bu Soysuzların tek amacı var; o da sivil olarak Avrupa’ya sızıp Nazi’leri öldürmek. Tamamıyla bir amerikan klişesi olan bu grup, örneklerini çok gördüğümüz özenle seçilmiş askerlerden oluşuyor. Ve tabii ki, her Tarantino filminde olduğu gibi başta bu soysuzlar ve diğer tüm karakterler, sıradanlıktan uzak kendine göre takıntıları olan tırt tiplerden oluşuyor. Soysuzlar soykırımdan kurtulmuş yahudiler ve kendi ırkını öldürmekten hüküm giymiş eski bir Nazi askerine sahip. Kısacası, onlar Tarantino’nun G.I Joe’ları görevini üstlenmişler. Ancak bu elit askeri grup Rezervuar Köpekleri’ndeki çetenin geyikçi unsurlarını da taşıyor. Aldo Raine, ona karizma katan ve savaş tecrübelerini anlatan yaralarıyla birlikte tam bir amerikan askeri oyuncağını andırıyor. Özgüven akan konuşması, mimikleri ve duruşuyla birlikte bu karakter aynı zamanda amerikan sinemasından fırlamış ideal bir asker tipi. Ancak Brad Pitt’in oyunculuğuyla birlikte bu karakter karizmatik olduğu kadar komik de. Abartılı mimikleri ve tavırlarıyla birlikte Aldo seyirciyi gülme krizlerine sokuyor. Adı bir efsaneden esinlenen ve Eli Roth tarafından canlandıran Yahudi Ayısı ise ekibin en dikkat çekici karakteri…
Film birkaç farklı hikâyenin birleşiminden oluşuyor. Daha sonra bu hikâyeler ilginç bir kurguyla tek bir mekânda birleşiyor. Bu mekân ise bir sinema salonundan başkası değil. Açıkçası, Inglourious Basterds Taranitono’nun en iyi kurguya sahip filmi. Yönetmenin diğer filmlerinin aksine, olaylar kopuk bir şekilde ilerlemiyor. Tarantino o klasik, dağınık çalışma masalarına benzeyen tarzından vazgeçmiş. Bunun yerine, seyirciyi daha da meraklandıran ve beklenmedik sürprizlerle süslü bir film çekmiş. Kill Bill için yönetmen, “İşte bu benim Uzakdoğu ve Western filmim” demişti. Bu mantıkla bakarsak, Soysuzlar Çetesi Tarantino’nun sinema tarihini ve İkinci Dünya Savaşı filmini kendi bakış açısıyla eleştirdiği bir yapıya sahip. Tarantino’nun o dönemin yapısını araştırdığı açıkça ortada. İşgal altındaki Fransa ve insanların davranışları olabildiğince iyi yansıtılmış.

4

En önemlisi ise filmdeki Adolf Hitler ve Joseph Gobels’in bilinen karakteristik özelliklerini en iyi şekilde yansıtılması. Hitler, tarihi yakından takip edenlerin de bileceği gibi, deli bir diktatör olduğu kadar unutkan birisi. Sürekli yanında birilerinin onun arkasını toplaması lazım. Hitler filmde bağırıp çağırıp, nutuklar atarken, arka planda bir gerilim müziği çalmayınca ya da şeytani ses efektleri verilmeyince, bu adamın aslında ne kadar da komik ve aciz olduğu ortaya çıkıyor. Joseph Goebbels’in Hitler’in en fanatik takipçisi olduğu biliniyor. Hatta Hitler’e o kadar inanıyor ki, Führer’i intihar ettiği için kendini ve ailesini öldürdü. Goebbels’in bu aşka varacak olan sevgisi, filmde mizahi bir şekilde anlatılmış. Ayrıca filmdeki ünlü Nazi üst düzey yöneticileri ok işaretiyle gösteriliyor. Posterler, fragman ve konuya bakarak filmin klasik bir macera, casusluk ekseninde döndüğünü düşünebilirsiniz. Ancak Tarantino bu konuda sağ gösterip sağ vurmuş. Film aslında, maceradan çok komedi ağırlıklı bir yapısı var. Hatta bazı sahneler o kadar komik olmuş ki, filmi izlerken gülme krizlerine gireceksiniz.

İyi asker, kötü Nazi, güzel kadın

Inglourious Basterds’ın askeri hikayesi dışında bir de film içinde çekilen ayrı bir filmi anlatıyor. Buradaysa devreye Tarantino kadınları arasına yeni katılan fransız güzel Mélanie Laurent giriyor. Kendisi yahudi olmasına rağmen ajitasyon yapmayan Shosanna Dreyfus adlı karakteri canlandırıyor. Entelektüel ve güçlü bir karakter olan Shosanna filmin en önemli karakterlerinden. Laurent saf güzelliği kadar oyunculuyla da seyirciyi büyülüyor. Daniel Brühl’ün canlandırdığı Fredrick Zoller adlı kahraman Nazı askeri ise, bahsi geçen filmin yıldızı. Zoller, Goebbels’in propaganda dehasının son ürünü. Güya kahraman olan bu askerin, Shosanna abayı yakmasıyla birlikte filmin kaderi de değişmeye başlıyor. Zoller’ın jest olsun diye başrolünü oynadığı filmin galasını Shosanna’ın işlettiği sinemada yapmak istemesiyle birlikte Soysuzlar Çetesi’nin esas konusu başlamış oluyor. Bir yanda Soysuzlar grubu, öteki yanda Nazi cephesi ve bunların arasına serpiştirilmiş birbirinden ilginç yan karakterler…
Christoph Waltz’ın canlandırdığı Hans Landa karakteri, filmin işlediği tüm hikâyeler arasında bir köprü görevi görüyor. Landa kesinlikle filmin en ağır toplarından. Waltz’ın başarılı oyunculuğu sayesinde bu karakter, seyirciyi, hem güldürüyor, hem geriyor hem de öfkelenmesini sağlıyor. Türevi filmlerin aksine Soysuzlar Çetesi, Nazi’lere farklı bir bakış açısı getirmiş. Filmdeki Nazi karakterler, amaçsızca kötülük yapan korkutucu tipler değiller. Bunun yerine, hepsinin kötülük yapma nedenleri var. Nazi’ler sahip oldukları müthiş iktidar nedeniyle, istedikleri gibi davranan kibirli insanlar. Gerçekçi şekilde bu karakterler, egoları ve hırsları nedeniyle insanlara kötülük yapıyorlar. Özellikle Zoller’ın film boyunca çizdiği aşırı romantik ve anlayışlı karakterin istediğini elde edemeyince bir anda canavarlaşması bunun en büyük göstergesi…

1

Tarantino deyince, uzun uzun replikler akla gelir. Yönetmen bu tarzını Soysuzlar Çetesi’nde de devam ettirmiş. Karakterler arasındaki uzunca süren ve çoğu zaman geyik muhabbetine dönen konuşmalarla birlikte yönetmen birçok konu hakkında eleştiri yapıyor. Bu repliklerle, Tarantino Nazi’lerin üstün ırk teorilerine birçok eleştiri de bulunmuş. Öte yandan birçok Nazi propaganda filminde imzası olan ünlü kadın yönetmen Leni Riefenstahl’ı kullanarak sinema tarihi hakkında bir yorum da yapmış. Filmin tek siyahi karakteri için sarf edilen replikler ise yine Nazi’lerin üstün ırk teorisine yapılan göndermelerden birisi. Ancak Tarantino’da hiç gönderme biter mi? Soysuzlar Çetesi Scarface de dâhil birçok ünlü filme açık açık göndermede bulunuyor. Ancak bunları görmek için iyi bir film zevkine sahip olmak lazım. Inglourious Basterds’ın içerdiği en büyük parodi casusluk filmlerinde hep atlanan bir detayla dalma geçmesi olmuş. Bu tarz filmlerde düşman hattına geçen casus ya da askerler, çat pat dil öğrenip düşmanlarını bu şekilde kandırırlar. Onla o kadar karizmatik davranırlar ki, filmlerin kötü karakterleri gibi seyirciler de aksan denilen önemli detayı unutur. Tarantino bu detayı unutmamış ve düşmanların aksanını kıvıramayan karakterlerin kara mizah örneği durumlarını sinemaya yansıtmış. Üstelik hem yönetmen hem de oyuncular bu olayla o kadar iyi dalga geçmiş ki izleyenler gülmekten yerlere yatıyorlar. Tarantino filmlerinin bir başka vazgeçilmezi ise geniş konuk oyuncu yelpazesidir. Diane Kruger’ın oynadığı alman film yıldızı ufak bir rolü olmasına rağmen filme casusluk tadı katıyor. Mike Myers’in canlandırdığı general karakteri, gözüktüğü kısa süre içerisinde biraz zayıf bir oyunculuk gösterse de, insanları gülümsetmeyi başarıyor. Tarantino da olmasa kendisini sinemada pek göremediğimiz güzel oyuncu Julie Dreyfus’da bu filmde yerini almış. Dreyfus, Kill Bill’e kıyasla bu sefer ekranda daha fazla görünüyor ve rolü daha aksiyonlu. Michael Fassbender ve Til Schweiger’ın canlandırdığı askerler, kült sınıfına girecek karakterler. Samuel L. Jackson bu sefer görüntüsüyle olmasa da sesiyle Taranitono’yu yalnız bırakmamış…

2

Müzikler olmadan Tarantino filmleri kesinlikle eksik kalır. Onun filmlerinde müzikler, replikler kadar önemlidir. Sahnelere vurgu yaparken mutlaka hayranı olduğu müzikleri kullanır. Her ne kadar bunlar ikinci el parçalar olsalar da, Tarantino onları filmlerine öyle güzel serpiştirir ki, sanki ilk kez kullanılmış gibi olurlar. Yönetmen yine, Western filmlerinin unutulmaz bestecisi Ennio Morricone’nin parçalarını kullanmış. Daha önce Western müzikleriyle bize uzak doğu filmi izleten Tarantino aynı hınzırlığı Nazi dönemi içinde yapmış. Wagner melodileri ya da senfonik savaş marşları yerine, yönetmen western ve diğer İkinci Dünya Savaşı konulu filmlerin müziklerini kullanmış. Yer yer çalan dönem müzikleri de atlanmamış bir detay. Yönetmenin kan ve ayak fetişi bu filmde de devam ediyor. Ancak Tarantino diğer filmlerine kıyasla bu zevklerini seyircinin gözüne sokmadan yansıtmayı tercih etmiş. Hatta bu sefer, kan ve şiddet sahnelerinde oldukça cimri bile davranmış. Gerçi etrafta filmin şiddet konusunda sansür yediği konusunda bazı dedikodular dolaşıyor. Çıkacak makassız DVD ve Blue Ray’lerle bu dedikodunun gerçeklik payını da öğrenmiş olacağız. Soysuzlar Çetesi, yüksek komedi ve şiddet sosuna bulanmış bir intikam filmi. İzleyeceğiniz en farklı Nazi filmi olacağı da kesin. Uzun süresine rağmen film kendini izletiyor ve izleyiciyi fazla sıkmıyor. Tarantino hayranları dışında, sinemadan zevk alan herkes bu filmi izleyebilir. Tabii ki şiddet içerikli ve kanlı sahnelere tahammül edebilirseniz…

Kategoriler
haber

Şerefsiz Piçler: Inglourious Basterds

inglourious-basterds-fotograf-brad-pitt.jpg

Vurdulu kırdılı, ölümlü kalımlı, kanlı canlı ve de sıradışı filmlerin adamı Quentin Tarantino, yeni filmi Inglourious Basterds ile bu yıl pek konuşulacağa benzer. Tarantino’nun seveni de vardır sevmeyeni de… Irkçı hitaplar kullanmasından, filmlerinde gereğinden fazla şiddet öğesi barındırmasına, hatta “başka filmlerden kopyala yapıştır filmler yapıyor”a kadar birçok yönden eleştirilere maruz kalsa da, amerikan film klişelerine yeni bir soluk getirdiğini de herkes bilir, kabul eder. Quentine Tarantino’nun, Kill Bill’in senaryosunu yazıp yönetmek için ertelediği Inglourious Basterds, bir yeniden yapım filmi. Filmin orijinali ise 1978 yapımı, italyan asıllı yönetmen Enzo Girolami Castellari’nin yönettiği “Quel Maledetto Treno Blindato”.

Filmin senaryosunda da imzası bulunan Tarantino, filmini bu yılki Cannes Film Festivali’ne yetiştirmek için kendine söz vermiş ve sözünde de durmuş. 2004 yılında Cannes’da jüri başkanlığı da yapmış olan yönetmen, Inglourious Basterds’ı, 13-24 mayısta yapılacak bu festivale yetiştirmiş. İlk gösterimi orada olacak.

Inglorious Basterds, II. Dünya Savaşı zamanında, alman işgali altındaki Fransa’da başlıyor. Çok sevdiği ailesinin, Nazi Albay Hans Landa tarafından katledilmesine tanıklık eden Shosanna Dreyfus, katliamdan kılpayı kurtularak Paris’e kaçar. Orada sinema salonu sahibi ve işletmecisi olarak yeni bir kimlik edinir.

Aynı günlerde Avrupa’nın başka bir köşesinde Teğmen Aldo Raine, amerikalı yahudi askerler tarafından kurulan bir grubu, düşmana karşı misilleme yapma amacıyla organize etmektedir. Düşmanları tarafından “Piçler” yakıştırmasıyla bilinen Raine’ın grubu, nazi Almanyası’nın önde gidenlerine zarar verme misyonunu üstlenmiştir. Bu amaçla, alman sinema oyuncusu ve gizli ajan Bridget Von Hammersmark ile işbirliği yapar. Shasoanna’nın kendi intikamını alma planlarını yaptığı bir sinema salonunun çatısı altında hepsinin kaderleri kesişecektir.

[dailymotion k64psZgxSK1j49WPzH]

Bu projenin Tarantino ve Brad Pitt açısından ve tabi bizim açımızdan da bir başka önemi, ikilinin ilk kez aynı projede buluşuyor olması. Tarantino, en başından beri Aldo Raine rolü için Pitt’i istiyormuş. Hatta Pitt, senaryoyu ilk okuyanlardan biriymiş. Yönetmenin, ikinci başkarakter Hans Landa rolü içinse Leonardo DiCaprio’yu istediği fakat sonradan Christoph Waltz ile anlaşıldığı biliniyor. Zaten DiCaprio ile Waltz’u kıyaslayınca, bu rol için doğru isimde karar kılındığını söyleyebiliriz. Filmde Diane Kruger, Mélanie Laurent, Daniel Brühl, Eli Roth, ve Mike Myers gibi isimler de yer alıyor.

inglourious-basterds-eli-roth.jpg

Filmlerinin genelde Los Angeles’ta geçtiği Tarantino için Inglourious Basterds’ın önemi bu anlamda da farklı. Çekimlerine Almanya’da kurulu Babelsberg Stüdyoları’nda başlanan film, yanısıra Berlin, Saksonya ve Paris’te de çekildi. Filmin görüntü yönetmenin de Oscar ödüllü isim Bob Richardson olduğunu ekleyelim.

Filmin adına gelecek olursak… Kelimelerin orijinal haliyle bu tamlama aslında “Inglorious Bastards”. “Inglourious Basterds” olarak evrilmesinin nedeni de bu tamlamanın alman aksanıyla söyleniyor oluşu.

Türkçeye “Şerefsiz Piçler” olarak çevrilebilecek olan filmin, hangi isimle gösterileceği de ayrı bir merak konusu.