Kategoriler
izlenim

The Salvation: Western Özeti

Not: Yazı, filmin her şeyini anlatmaktadır.

İlk gösterimini Cannes’da gerçekleştiren ve pek beğenilmeyen western filmi “The Salvation” başarılı oyunculukları kadar her şeyi ama her şeyi kısa kesmesiyle de öne çıkıyor. Danimarkalı yetenek vaat eden Kristian Levring’in Danimarka’nın en ünlü ve önemli senaristlerinden Anders Thomas Jensen’le birlikte kaleme aldığı, tek başına yönettiği “The Salvation”ın başrolünü bu iki sinemacıyla daha önce de çalışan Mads Mikkelsen üstleniyor. Danimarkalı usta aktöre her biri farklı bir milletten olan Jeffrey Dean Morgan (Amerika), Eva Green (Fransa), Eric Cantona (İngiltere) eşlik ediyorlar. Film kısaca özetlersek karısı ve çocuğu öldürülen bir adamın intikamını aldıktan sonra başının belaya girmesini anlatıyor.

salvation 2014 film Mads Mikkelsen,

Yazının başında belirttiğim gibi filmin en çarpıcı tarafı hiçbir şeyi uzatmaması ama bu kısalığına rağmen tatmin edebilmesi. Film, Jon’la (Mikkelsen) açılıyor. Jon arkadaşıyla birlikte bir treni, ailesini bekliyor. Sonra tren geliyor, bir kadınla çocuğunu görüyoruz. Aile çok konuşmuyorlar. Duralım burada. Başka bir yönetmenin elinde bu bölümden duygusallık ve romantizm akar da akardı. Hakkını yemeyelim filmin. Mikkelsen’in etkili oyunculuğuyla adamın aşkı ve özlemi bir dakikada başarıyla karşı tarafa (bize) geçiriliyor. Jon’ın ailesini özlediğini o bir dakikada anlıyoruz. Sonra arabaya biniliyor ve evin yolu tutuluyor. Burada da yönetmen kırılmayı geciktirmiyor. Sadece beş dakika sonra Jon tehditle karşı karşıya kalıyor. Eşi tecavüze uğrayacak, oğlu ve kendisi öldürülecek. Bunu önleme hamleleri boşa çıkınca eşine tecavüz edilip öldürülüyor çocukla birlikte. Evet, bu sahneleri de uzatmıyor Levring. Sonrasında intikam ateşiyle yanan Jon’ı görüyoruz. Gene başka yönetmenin elinde olsa süreyi uzatmak adına intikam da geç alınacaktır; ama Levring intikamı da aradan çıkarıyor hemen.

Jon intikamını alıyor, ailesini gömüyor, kuzeye gitmeye hazırlanıyor. Ama öldürdüğü kişi, kasabanın kanunu eline geçirmiş bir haydutun kardeşi. Zira klişe olmak bunu gerektirir. Evet, “The Salvation” bizlere özgün bir öykü anlatmaz. John Ford’tan beri çok sık işlenen bir öyküye sahip. Dediğimiz gibi çarpıcı tarafı özet geçmesi. Devam edelim. Jon kaçmaya çalışırken yakalanır ve haydut Delarue’ye (Morgan) teslim edilir. Sonra arkadaşı gelip Jon’ı kurtarır. Bir süre hayatta kalmaya çalışan Jon kuvvetlenince herkesi öldürmeden yaşayamayacağını bildiğinden bir çocukla birlikte Delarue’ye saldırır ve klişenin gerektirdiği gibi herkesi öldürür; amacı o olmasa da kasabayı da özgürleştirmiş olur. Hemen belirtelim ki westernin önemli taraflarından olan dakikalarca süren çatışma sekanslarına da yer vermez Levring. Ölmesi gereken karakter ölmesi gerektiği an hakkın rahmetine kavuşur. Jon gerektiği gibi iki kurşunla yaralı olarak kasabadan uzaklaşır. Film bu olayları özetleyerek anlattığından ve diyaloglarda dahi hiçbir şeyi uzatmadığından çatışma sekanslarını da uzatmaması şaşırtmıyor. Eva Green’den de bahsetmek gerek. Green dili Kızılderililerce kesilmiş, Jon’ın öldürdüğü adamın eşini, Delarue’nin “ne zamandır arzuladığı” kadını oynar. Jon’ın hayatını kurtarır ve klişenin gerektirdiği gibi beraber umuda (kuzeye) yolculuğa çıkarlar.

the salvation filmi

Levring elinde klişe bir öykünün olduğunun farkında. Dolayısıyla filmi tıpkı Fred Zimmermann’ın klasik filmi “High Noon” gibi başlangıcıdan bitişine kadar gerilim üzerine kurar. “High Noon”da Zimmermann gerilimi film başladıktan kısa bir süre sonra başlatır. Aynısını Levring de yapar. Jon ailesiyle birlikte arabaya biner binmez başlayan gerilim film bitene kadar devam eder. Jon ailesini kurtaracak mı, intikamını alacak mı, Delarue’nin elinden nasıl kurtulacak/kurtulabilecek mi, çatışma sahnesinden sağ çıkacak mı diye diye bir buçuk saatlik film bu başarılı temposu sayesinde beş dakikada bittiği hissini yaratır. Öte yandan film gene çoğu şeyi derinleştirmeden anlattığı gibi petrole de yüzeysel değinir. Filmdeki şirketin elemanları haydut olan Delarue’yi desteklemekte beis görmezler. Zira Delarue sayesinde insanları topraklarından edip bu petrollü topraklara sahip olabiliyorlar hemen. Levring yüzeysel de olsa (ki her şeyi yüzeysel ve özet olarak anlatan filmin burada derinleşmesi beklenmemeli) kapitalizme değinir.

Mikkelsen gene iyi bir performans ortaya koyar. Diyaloglar az olduğundan jest ve mimikleriyle karakterini ifade eder. Hiç diyalogu ve monologu olmayan Green ise kötüdür. Kaşlarını çatmaktan başka bir şey yapmaz. Bir iki mimik daha kullansa fena olmazdı. Sinemaya ısınan efsane futbolcu Eric Cantona pek görünmez. Ama efsaneyi burada görmek hoştu. Morgan ise görevini yerine getirir ve kendisinden tiksindirtir. Özetle öncesinde yüzlerce filmin işlediği öyküyü bir buçuk saatte gerilimli bir atmosferle özetleyen ve sırf bu başarısından ötürü kötü diyemeyeceğim, ortalamanın üstünde bir film “The Salvation”.

Kategoriler
haber

Western Filmi “The Salvation”dan İlk Kare

Şu sıralar NBC’nin yeni(den çevrim) polisiyesi “Hannibal”da döktüren, geçtiğimiz seneye “Jagten”deki performansıyla damgasını vuran ve mayıs ayında “Michael Kohlhaas” filmiyle Cannes’a katılmaya hazırlanan yetenekli aktör Mads Mikkelsen’in başrolünü üstlendiği western türündeki “The Salvation”dan ilk kareler nete düştü. Bu western filminde Mikkelsen’e sağlam bir kadro eşlik etmiş. Eva Green, “Supernatural”dan hatırlayabileceğimiz Jeffrey Dean Morgan, Jonathan Pryce, “In A Better World”den Mikael Persbrandt ve efsane futbolcu Eric Cantona filmin diğer rollerini üstlendiler. Filmi “Jagten”in yapımcısı Kristian Levring yönetti. Film 1870’lerin ABD’sinde ailesinin katilini öldüren John ile azılı bir katil ve çete lideri olan Delaure arasındaki mücadeleye odaklanıyor.
salvation

Kategoriler
haber

Eric Cantona’dan Futbolun Asileri

Cantona bir figür olarak futbolun sadece futbol olmadığını yıllar boyunca gösterdi. Şimdi 5 futbolcunun yaşadıkları ve yaşattıkları üzerinden “Futbolun Asileri”ni anlatacak.

Gilles Perez ve Gilles Rof ile birlikte çektiği “Les Rebelles du Foot” isimli belgesel dünya futbolu için sadece top tepmekten daha derin anlamlar taşıyan 5 futbolcunun hayatını anlatacak. Didier Drogba, Carlos Caszely, Rachid Mekloufi, Predrag Pasic, Socrates gibi saha içinden çok saha dışında yaptıklarıyla da insanlığa örnek olabilecek isimleri ekranlara taşıyacak. 15 temmuz’da Fransa’nın arte kanalında başlayacak belgeseli bir şekilde edinmenizi ve izlemenizi öneriyoruz.


Les Rebelles du Foot – 5×26 – Version Anglaise ile treizeausud

Kategoriler
izlenim

Looking for Istanbul (Eric Cantona)

Konuk Yazar: Batu Akyol

Eric Cantona’nın anlatımında, Türk futbolu ile ilgili taraftar görüşleri ağırlıkta olan bir futbol belgeseli.

Hikayeye en baştan başlayan Cantona, ülkenin işgal altında olduğu dönemlerde işgal kuvvetleri ile yapılan karşılaşmaların cephedeki savaş kadar önemsendiği dönemleri de hikayesi içerisinde barındırıyor. Bunların içinde en sembolik olan mücadele, Fenerbahçe’nin galip geldiği İngiliz İşgal Kuvvetlerinin futbol takımıyla Harrington Kupası’nda yapılan maç.

Belgeseldeki röportajlar içerisinde geçen tanımlamalarda futbol, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye’ye dönüşüm sürecinde modernleşme ve batılılaşma gereçlerinden biri olarak kullanıldığı söyleniyor. Ezeli rakiplik durumuna haiz Galatasaray ve Fenerbahçe ile ilgili fanatik taraftarlar ve yetkili isimlerden görüşlerin yer aldığı belgeselde yakın tarih sürecindeki siyasi durumların futbola yansımasından da bahsediliyor.

Anlatıcının Cantona olması ve televizyon formatı için hazırlanmış “dinamik” akışı dışında biz Türk’ler için farklı bir bakış açısı içermeyen bilinen hikayelerin barındığı belgeselin yabancı meraklılar için bir şey ifade edebileceğini düşünüyorum.

Belgeselin anlatım dili fransızca. Röportaj yapılan Türklerin anlatımları ise Türkçe olarak korunmuş. Lafı, belgeselde de geçen Platini’den bir alıntı yaparak bitirelim:

“Küçük takımlar yendikleri büyük takımlarla, büyük takımlar ise aldıkları kupalarla övünürler.”

Kategoriler
seçki

Milyonların Oyununun Sinema Serüveni

sinemada-futbol.jpg

Malûm dört yılda bir gerçekleşen dünya kupası ayının içerisindeyiz. Bir zamanlar çoğumuza yaz eğlencesi olan, bilimum ülkenin futbol dışında kafa tutamayacağı ülkelere kafa tutabildiği, saha içinde sayısız yıldızın hünerlerini gösterdiği bir dönemdi. Günümüzde ise bu aya kutsal bakan futbol sevdalıları haricindekilere, yorucu gelen, daha da endüstirileşen bir futbolun gözlere sokulduğu, zamanında önemli takımlarda standart sayılabilecek yetenekte futbolcuların benzerlerinin dünya yıldızı olarak kabul görüldüğü bir dönemdeyiz artık. Bu değişimlere ve futbolun standartlaşması ve statikleşmesine rağmen, dünyadaki hâlâ en popüler spor ve dünya kupası da hâlâ farklı halkların söz söyleme alanı. İşte bu yazıda milyonların oyunu futbolun sinema ile bütünleşmesine ve serüvenine bakıyoruz.

Doğrusunu söylemek gerekirse, dünya üzerindeki en popüler spor olan futbolun yıldızı, en popüler eğlencelerden biri olan sinemayla pek barışık olamadı. Sinemacılar nedense futbola pek sıcak bakamadılar. Gerçi futbolun tarihine bakılınca gerek birçok önemli yıldızın hayat hikayeleri olsun, gerek futbolun politikaya paralel giden hikayesi olsun gerekse de tarihi değiştirebilecek maçlar olsun bir çok malzeme var. Spor filmlerinin bir nevi duayeni olan Hollywood sineması komediler ve çocuk filmleri haricinde pek futbola kendi sporları gibi sıcak bakamadığı için belki de böyle bir sonuca varıldı. Amerikan toplumunun futbola biraz yabancı olmasından kaynaklanan bir durumdu bu. Gerçi son yıllarda Goal adlı iki film yapılsa da bu filmler pek çok sinemasever ve futbosevere göre fazla yüzeysel bulunmuştu.

Aslında, futbol ve sinema denince sinemaseverlerin aklına ilk olarak bir Macar filmi gelir; 1962 yılında macar yönetmen, Zoltan Fabri’nin yapmış olduğu Két félidö a Pokolban ya da türkçesi ile Cehennemde İki Devre. Gerçek bir olaydan esinlenen bu filmde Alman işgalindeki işgal kuvvetlerinin takımı ile Almanların ölümkalım maçı anlatılıyordu. Yaklaşık 20 yıl sonra Cehennemde iki Devre’nin Hollywood versiyonu Escape to Victory ( Zafere Kaçış) yapıldı. O zamanın Pele gibi önemli topçuları ve Sylvester Stallone, Michael Cane gibi önemli starların rol aldığı filmde yönetmen koltuğunda John Huston oturmaktaydı. 90lı yıllarda da Türk TV kanallarında hatrısayılır sayıda yayınlanan ve ülkede de hatrısayılır bir popülerlik yakalayan bu film kuşkusuz Hollywood’un yapmış olduğu en başarılı futbol filmi olarak yerini aldı. Amerikalıların futbola yabancılığı futbolun ruhunu anlamamaları ne bir bir beyzbol ne de onların futbolu kadar çarpıcı hikayeler sunamadı sinemaseverlere.

Avrupa sinemasında da durum farklı olmadı. Cehenemde İki Devre kadar futbolu ya da futbolcuları anlatan etkileyici filmler pek çıkmadı. Futbolun beşiği kabul edilen İngiltere sinemasında genelde ana bir futbol konulu film yerine futbolun yan hikaye olarak kullanıldığı filmler yapıldı. Fakat İngiliz sineması futbolun kendisine fazla yönelmese de bir İngiliz kültürü olan holiganizm hakkında güzel örnekler sundu. Özellikle 2004 yapımı The Football Factory oldukça iyi ve etkileyici bir holiganizm filmi di. Bir yıl sonra yapılan Green Street Hooligans filmi de aynı şekilde ses getirdi.

Futbol temalı unutulmaz İngiliz filmi ise1997 yapımı Fever Pitch idi. Nick Hornby’nin adeta pop kültür ikonu olmuş kitabından uyarlanmış filmde bir adamın Arsenal takımına olan tutkusu ile hayatı ve kız arkadaşı ile ilişkisi paralel bir şekilde veriliyordu. Tarihsel olarak Arsenal çok talihsiz ve saha içinde acı çekmiş bir talkımdı ve bu takımı sevenler aşırı ile tutku ile bağlı oluyorlardı. Fever Pitch, yıllar sonara hikaye fakiri Hollywoodculara da ilham kaynağı olup aynısından bir tane daha uyarlamalarını sağladı. Amerikalılar için futbol, uzaylılar için neyse oydu ve Amerikan usulü Fever Pitch’in tutkusu beyzbol ile verildi ve bir beyzbol takımı için fazla talihsiz saha içinde ve dışında acı çeken, dolayısı ile de taraftarları fazla tutkulu olan Boston Red Sox seçildi. Talih bu ya Fever Pitch uğurlu geldi ve aynı yıl Red Sox 76 yıl sonra şampiyon oldu. Aynı Arsenal’in filmin çekildiği tarihte yıllar yıllar sonra duble yapması gibi.

Başarılı yönetmen Gurinder Chadha’nın yine aynı yıllarda çekmiş olduğu Bend it Like Beckham filmi de başarılı bir futbol filmi sayılabilir. Futbol, bu filmde bir genç kızın büyüme hikayesine paralel olarak sunulmakta ve pek filmde gözükmese de asıl yıldızı olarak da günümüzün endüstriyel futbol yıldızı David Beckham verilmekteydi. Evet, David Beckham günümüz futbolunun yıldızı adeta. Saha içinde futbolcu olarak standart bir topçu olsa da, saha dışı hayatı, pop yıldızı karısı ve dış görümü ile geçmişin üst düzey yetenekli yıldızlarından daha farklı şekilde algılanmakta.

Beckham da birçok filmde ve TV şovlarında yer aldı. Beckham gibi birçok eski ve yeni yıldız da filmlere konuk oldu bunlardan sadece biri için farklı bir belgesel yapıldı. O da Fransız yıldız Zinedine Zidane için yapılan ve 90 dakika farklı sayıda kamera ile Zidane’ı saha içindeki hareketleri birebir inceleyen; biraz sanatsal olsa da oldukça sıkıcı ama bir hayli deneysel Zidane, un Portrait du 21e Siècle filmi idi. Günümüzde ise tam olarak bir futbol fimi sayılmasa da eski bir futbolcu olan ve filmde kendisini oynayan Eric Cantona’nın yer aldığı Ken Loach imzalı Loookin for Eric başarılı ve etkileyici bir film olarak tarihte yerini aldı. Başarılı, hırçın ama aynı zamanda felsefe mezunu bir entellektüel futbolcusu eskisi olan Eric Cantona futbolu bıraktıktan sonra diğer meslekdaşlarından farklı olarak sinema dünyasına oyuncu ve yapımcı olarak atılmıştı.

Futboldan sonra sinemada kariyer yapan bir başka isim de belki de futbol sahalarının görmüş olabileceği en “pislik” isim Vinnie Jones. Özellikle Guy Ritchie’nin filmlerinde oyunculuk yapan Jones, yeşil sahalardaki sert çocuk havasını kamera önünde de göstermekte . Hatta 2001 yılında 70lerin unutulmaz filmlerinden The Longest Yard’ın futbol uyarlaması Mean Machine’de başroldeydi. The Longest Yard bir Amerikan filmi ve gardiyanlar ile mahkumların amerikan futbolu maçını işliyordu. Mean Machine ise bir İngiliz filmiydi ve aynı olayın futbol versiyonu olunca başarısız oldu. Türkiye’de de bir dönem yeşil sahaların golcüsü olan Selim Soydan futboldan sonra karısı Hülya Koçyiğit sayesinde yapımcılık yapmıştı. Benzer şekilde ünlü yönetmen, Memduh Ün’ün bir zamanların başarılı topçusu olduğu gibi.

Filmlere geri dönersek, Avrupa sinemasında malzeme bol olmasına rağmen unutulmaz futbol filmleri pek çıkamadı. Her ne kadar futbol filmi sayılmasa da içindeki kaleci karakteri ve futbola göndermeleri ile Wim Wenders’in 1972 tarihli filmi Die Angst des Tormanns beim Elfmeter (Penaltı Atışında Kalecinin Korkusu) de Avrupa sinemasında klasiklerden biri oldu. Avrupa gibi diğer ülke sinemalarında da durum farklı değildi; futbol ya komedi filmlerinde ya da dramalarda paralel olarak kullanıldı. Bir futbolcunun hayatı birçok farklı ülke sinemasında işlenmiş ama tam olarak bir futbol filmi ortaya çıkamamıştı. 1999 yılında Khyentse Norbu’nun çekmiş olduğu Bhutan filmi Phorpa ( Kupa) ise anlatım ve işleyişi ile futbolun üçüncü dünyada ne kadar önemli olduğu olgusunu güzel bir şekilde vermiş bir örnek. Bhutan’daki futbolun ruhunu iyi anlatan Phorpa ne yazık ki, yine Asya sinemasından çıkma ve futbol filmi sayılabilecek Shaolin Soccer kadar dünya üzerinde popüler olamadı. Dünya’da güçlü bir sinema sayılan İran’ın yetenekli yönetmenlerinden Jafar Panahi’nin 2006 yılında yapmış olduğu Off-Side filmi ise o yıllarda ülkede çok tartışılıp hatta yasaklara maruz kalan kadınların milli maçlara gitme durumunu başarılı ve cesur bir şekilde işlemişti. Her ne kadar filmin ana fikiri, siyasi toplum eleştirisi olsa da futbolun ruhuna bakışı da oldukça güçlü idi.

Futbolun adeta bir din olarak görüldüğü Latin Amerika’nın sineması da diğer ülke sinemaları gibi futbola beklenen etkiyi yaratamayan filmlerle değindi. Gerçi, Gözlerindeki Sır filminde olduğu gibi farklı türlerdeki filmlerde futbol konusuna değinildiğinde tam olarak futbolun ruhunu anlatan sahneler çekebilseler de buna nazaran, bütünüyle dolu dolu futbol konulu filmleri pek yapamasa da, 2009 yılında çekilen Carlos Cuaron imzalı Gael Garcia Bernal’in başrolünde olduğu iki futbolcu kardeşin farklı hayatlarının ve kariyerlerinin anlatıldığı Rudo y Cursi, eğlenceli ve futbolcunun hayatına güçlü bir bakış açısı değinen film oldu.

Diğer sinemalarda futbola bakış pek iç açıcı olmazken ülke sinemasında daha bir elle tutulur futbol yapılmaya çalışıldı. Yeşilçam’ın futbola dair en akılda kalan filmi 1965 yılında yapılan efsane futbolcu Metin Oktay’ın hayatından kesitler sunulan Atıf Yılmaz imzalı Taçsız Kral‘dır. Metin Oktay’ın futbol dışı ve futbol içi hayatı başarılı ve duygusal bir şekilde verilmişti bu filmde. Metin Oktay’a bu filmde o dönemin ünlü isimleri de eşlik etmişti. Metin Oktay kadar efsane olmasalar da Şenol Birol ve Birol Pekel’in Fatma Girik ile birlikte rol aldıkları Şenol-Birol Gool filmiyle bir nevi kendi futbolcu hayatlarını canlandırmışlardı. Yine dönemin ünlü topçularından Varol Ürkmez zaten film gibi olan hayatını birkaç kez beyazperde de rol yaparak sürdürmüştü. 1980 yılında Aziz Nesin’in unutulmaz eserinden uyarlanan ve Kemal Sunal’ın kariyerinin en etkileyici rollerinden birini canlandırdığı Kartal Tibet imzalı Gol Kralı’da Yeşilçam’ın unutulmazları arasına giren bir futbol, daha doğrusu futbolcu filmiydi. Benzer şekilde hatta biraz daha dramatik olan İlyas Salman’ın bir futbolcunun kariyerinin başından çöküşüne kadar irdelenen Ya Ya Ya Şa Şa Şa filmi de 80li yıllarda o dönemi eleştiren bir yapıya sahipti. 2000 yılında iyi bir futbol sevdalısı olan Serdar Akar’ın çekmiş olduğu Dar Alanda Kısa Paslaşmalar da son derece iyi yapılmış ve etkileyici, futbol temalı filmdi. Bursa’da amatör bir takım üzerinden futbol ile hayatın paralellikleri ve insan ilişkileri son derece özgün bir şekilde verilmişti.

tacsiz-kral-metin-oktay.jpg

Yeşilçam sinemasında da çoğunlukla futbol temalı filmler bu işin emekçileri üzerinden verildi . Özellikle 70li yıllarda birçok Yeşilçam filminde bir futbol meraklısı, evin fanatik oğlu, mahallenin eski futbolcu abisi ya da filmin kahramanın futbol merakı bir futbol takımı sevdası üzerinden verildi. Bu futbol takımı da çoğunlukla o yılların en popüler ve en fazla taraftara sahip olan takımı Fenerbahçe oldu. Belki de toplumun karaktestik özelliklerine kulüp yapısına bir hayli benzemesinden bir nevi Yeşilçam’ın tutuğu takım Fenrerahçe idi. Günümüz Türk futbolundaki dinamiklerin değişimi, Galatasaray’ın taraftar yoğunluğunda Fenerbahçe’yi yakalayıp hatta geçmesi ve ülke genelinde Fenerbahçe’nin endüstriyel futbolu en acımasızca uygulayıp antipatikleşmesi artık beyazperdede de sıklıkla yer almamasına sebep oldu. Zaten günümüzde Yeşilçam sineması da geçerliliğini yitirdi Türk toplumu da farklılaştı.

Futbol, her ne kadar kurmaca hikayelerde pek etkin olmasa da unutulmaz belgesellerin ortaya çıkmasında etkin olmuştur. 1966 dünya kupasının anlatıldığı ve Abidin Dino imzalı, Goal!! (Altın Goller) belgeseli gerek anlatımı gerek estetik anlayışı gerekse de ritmi ile unutulmaz klasiklerdendir. Gerçi bir TV kanalı tarafından yapılsa da 2001 yapımı belgesel, The Last Yugoslavian Team de türün en başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirilebilinir. Yugoslavya parçalanmadan önce son dünya gençler şampiyonluğunda şampiyon olan Yugoslavya genç milli takımı oyuncularının büyüdüklerinde farklı ülkeler altında biribirleri ile rakip, hatta düşman olmaları işlenen bu belgeselde, hem o dönemin yıldız futbolcularının savaşa ve hayata bakışları, hem de Yugoslavya’da futbol ile siyasetin nasıl paralel gidip savaşa etki ettiği oldukça güçlü bir şekilde verilmişti. İki yıl önce ünlü sinemacı Emir Kusturica, tüm zamanların en büyük futbolcularından biri olan ve hayat stiliyle de yegane bir isim olan Diego Armando Maradona hakkında bir belgesel yaptı: Maradona by Kusturica. Maradona’nın daha çok devrimci kişiliği ve anarşist ruhunu ele alan bu film Cannes’da yarışsa da sanki Kusturica tarafından biraz zorlama ile çekilmiş gibi gözükmekteydi. Aynı yıllarda İtalya’da da Maradona’nın biyografik kurmaca filmi çekildi. Zaten hayatı ile değil bir film, uzun soluklu bir arkasıyarın dizi bile çekilebilecek Maradona, bu filmde de iyi anlatılamamıştı.

Futbol bekli de dünyanın olgusu ama ne hikmetse sinemada hakkettiği şekilde bir türlü işlenilmedi. Belki futbol maçları sahnelerinin çekimlerinin zor olması, belki futbola dair yaşanan olayların çabuk unutulması; futbolun sürekli değişken dinamiklerinin bulunması ya da futbolun sürekli her alanda konuşulması sinemacılara gereken ilhamı veremiyor. Futbol dünyasında filmlere konu olabilecek birçok alt hikaye olmasına rağmen, bugüne kadar bütün başarılı futbol filmleri futbolcuları anlatan filmlerdi ve bu çoğu hikayede gerçek kişiliklerin değil kurmaca karakterlerin hikayeleri idi. Kuşkusuz dünyadaki çoğu insan televizyonda beyzbol maçına rastlarsa direkt kanalı değiştirir ama hangimiz en az bir beyzbol filminde duygulanmadık ki. Ya da dünyanın en sıkıcı takım sporu olan amerikan futbolunun konu edildiği Oliver Stone eseri Any Given Sunday seyreden herkesi heyecanlandırmamış mıdır? Belki Amerikalılar kendi sıkıcı sporlarını çok allayıp pulluyorlar. Ya da spora bakış açıları takım olgusundan çok bireysel atletler olduğundan filmlerine de kolay hikaye üretiyorlar ama dünyanın geri kalan futbolu seven ve yaşayan ülkeleri ise kolay kolay futbol hikayeleri bulamıyorlar. Kim bilir belki de futbol olgusuna tarafsız bakamadıklarındandır. Şüphesiz yukarıdaki satırlarda bahsedilen film örnekleri haricinde okurlar başka futbol hikayeli filmleri de hatırlıyabilirler ama hangi futbol filmi bir Hoosiersya da Rudy kadar unutulmazlar listesine girebildi ki?

Kategoriler
izlenim

Futbol, Loach ve King Eric

looking-for-eric-ana.jpg

Cantona olmak istedim
Roy Keane

Yakalarımızı Kaldırdık

Bir Loach filmiyle yüzleşmemiz gerektiğinde önce politik olacağını ve lineer bir hikâye anlatacağını bilmemiz gerekir. Çehov nasıl başlattıysa anlatmayı, Loach aynı tonda sürdürmektedir. Brecht’e olan hayranlığı da sanatsal açıdan yapıtlarına sirayet eder ve zamanla kendi tanımını oluşturur. Ken Loach, senelerin yoldaşı beraber çalıştığı senarist Paul Laverty’den aldığı pasları kendi dilinde gerçeğe dönüştürür. Bunu da anlatmayı sevdiği hikâyesi duygusal doygunluğa ulaştığında senaryonun yerini doğal tepkiler ve doğaçlama performanslarla taçlandırmasıyla başarır. Dünya üzerinde değişen ve esnekleşen siyasal kavramlar Loach için hiçbir zaman genel kanı ve akım olarak etili olmamıştır. Loach gerçek bir sosyalist. Hayatta birçok şeyden ödün verse de fikrinden ve söylemek istediğinden asla taviz vermeyen bir solcudur. Hikâye anlatmak isteyen bir solcunun elinde olacak en önemli kavram birliktir. Loach için de birlik her zaman anlatının kilit noktasını oluşturur. Dostluğun, ailenin, aşkın oluşturduğu birlikler Loach sinemasının temel elementleri olarak baş gösterir.

Birçok filminde arka planda da olsa futbol Loach için güçlü bir dinamik olmuştur. Bu daha önce en fazla My name is Joe ile ortaya çıktı. İşsiz, alkolik Joe işsizlik maaşı ile geçinen arkadaşlarıyla kurduğu takımına koçluk ederken aynı zamanda sınıfsal ve sosyal bir direnişin imgesi olacaktır. Bireyin zorlandığı, çaresiz kaldığı zamanların ilacı olarak birlik duygusunun gücü Joe’nun hikâyesinde Loach gerçekçiliği ile ortaya çıkar. Burada da temel her zamanki gibi birlik olmadır. Joe’nun o fakir ve suçla iç içe geçmiş sokaklarda yaşamaya çalıştığı hayat bir çeşit karşı duruş olsa da aynı zamanda bireysel zaafların da getirdiği bir noktadır. Birey her zaman zayıflık gösterebilir. Birlik her zaman zayıflıkların üstünü örter.

Loach’ın sinematografik girizgahının bu geçiş anında koyu bir Bath City taraftarı olduğunu söylemek lazım. “Bath City de neyin nesi, kimin fesi?” diyenler olabilir. Yarı-profesyonel bir futbol takımı Bath City. Somerset merkezli takım halen güney konfederasyonunda mücadele ediyor. Buradan filmi izleyenler için FC United’ın karşı-endüstriyel tavırla beraber Loach için nasıl da anlamlı olduğu anlaşılabilir.

eric-cantona-in-the-air.jpg

Loach üzerine kelamlar ederken futbolun öte yanında asi bir kral olarak yaşayan Eric’in de biraz peşine düşmek gerekir. Hayatta en çok sevdiği üç şeyin felsefe, resim ve futbol olduğunu söyleyen Eric, başka bir zamanda kendisini futbolun Baudelaire’i olarak tanımlar. İndirgemeci yanı olduğunu kabul etmek gerekse de King Eric’in bir kötülük çiçeği imbiğinden geçtiğini de teslim etmek lazım. Bu sanatçı ruhlu asi, oynadığı dönemde Manchester taraftarı tarafından yüzyılın futbolcusu seçilmiş ve ingiliz anglosaksonluğunun güçlü fransız nefretini yerle bir etmiştir. Birçok MANU’lu için o Fransa’dan gelen İsa’dır. Haylazlıklarını ve başkaldırılarını kimseye hatırlatmaya gerek yok. King Eric her zaman futbolun içinde olması gereken önemli bir figürdü. Futbolun makineleşip, para üreten bir çarka dönüştüğü dünyada, bu basit oyunu neden sevdiğimizi hatırlamak için büyük bir neden King Eric.

Looking For Eric başka bir Eric’in trajedisi ile başlıyor; Eric Bishop’un hikayesi. Bu zayıf ve çelimsiz postacı gerçekten mutsuz. Çok mutsuz hem de. Mutsuzluk çağlar boyu insanlığın en büyük hastalığı olmuş zaten. Dönem dönem salgına dönüşmüş; bu salgınlardan büyük şairler, müzisyenler, sanatçılar türemiş. Bizim Eric ise müzmin bir mutsuz. Kırık bir kalbi var ve zaman geçtikçe yaralar kapanacağına iyice sarmış içini, dışını, hayatını. En sevdiği şey futbol. MANU. En sevdiği adam ise King Eric. İki ayrı eşten iki ayrı üvey oğul, asıl aşkından bir kız çocuğu var. Her şey darmadağın. Bu dağınıklığın içinde bir gün artık daha fazla dağılacak bir şey kalmamışken karşısına kahramanı çıkar. Cigara paylaşılan dar bir odada vazgeçmek, pes etmek, korkmak yok der. Bishop “Senin için kolay sen King Eric’sin” der ona. O ise  “Ben de korktum” diye cevap verir. “Ben de korktum ama üzerine gittim. Bununla yaşayacaksam beni yenmesine izin vermedim.”

ken-loach-eric-cantona-cannes.jpg

Loach ustam burada girer işte devreye. Korku hepimizin içerisinde. Bunu çok iyi bilir. Adım atmaya korkmak hiçbir adım atamamayı getiriyor. Hiçbir adım atamamak durmayı, çürümeyi, yavaş yavaş yok olmayı getiriyor. Kendine has özdeyişler ve aragazıyla bizim çelimsiz Eric’imizi hareket ettiriyor. Bunu yaparken trompet çalıyor. Bol bol kafayı dumanlıyor. Fransızca konuşup insanı ifrit ediyor. Hatta kendi maskesini takıp eylemlerine katılıyor. Clawn Eric ise zamanla korkularının karşısına çıkmayı öğreniyor. Bunu yaparken bütün bu karmaşanın yapıştırıcı unsuru ise ailesi ve dostları oluyor. Manchester United’in amerikalı bir sermaye gücüne satılması sonucu kurulan, sadece taraftarlarının finanse ettiği bir futbol kulubü olan FC United’ı görüyoruz bu bölümde. FCU, MANU’nun romantik yanını temsil ediyor. FC United göndermesi ile futbol endüstrisine de çalımını atan Loach; buradan edindiği boş alanda attığı deparla birlik olmanın gücünü gösteriyor. Zapatist bir eylem ile mücadeleyi gösteriyor. Geri kazanmayı gösteriyor, kaybedilen yılları değil. Önünde duran zamanı geri almanın yolunu işaret ediyor.

Cantona ilk kez erkek kardeşleri Jean-Marie ve Joel ile projeyi oluşturmuş. Kendi başına işin altından kalkamayınca Loach ile tanışma fırsatı bulmuş ve pası ona atmış. Golü yaşlı kurt ağlara bırakırken Cantona’nın hayatındaki en güzel anın bir pas olduğunu bize bir sır olarak vermiş: “Takım arkadaşına verdiğin güzel bir pas her şeyden değerlidir.” Takım olmak, birlik olmak değerlidir. Mücadele etmek değerlidir. Mücadele ederek kaybedenler aslında hiçbir zaman kaybetmez.

Sonunda Eric Bishop mu Cantona yoksa Eric Cantona mı Eric Bishop oluyor önemi kalmıyor. Ama Cantona yine de tüm kibri ve mizahıyla fısıldıyor: “I am not man, I am Cantona!”

Filmin sonunda da tüm endüstri ve leş kültürüne ayar King Eric’den geliyor:

“Martılar, balıkçıları takip ederler. Bunun nedeni, sardalyelerin denize atılacağını düşünmeleridir”

P.S: 07:09’da kapının arkasından George Best gülümsedi. Ben de gülümsedim.

Kategoriler
izlenim

Looking For Eric: Kendi Cantona’nı Bul!

looking-for-eric-1.jpg

Yaşadığımız ya da daha doğrusu yaşamaya çalıştığımız dünyanın çivisinin çıktığını, rengi maviden griye doğru dönmeye başlayan gezegenciğin üzerinde yaşayan herkes biliyor. Bu dünya üzerinde yaşayan herkes işlerin kötüye gittiğinin farkında… Dünyanın 20 yıl, 50 yıl, 100 yıl sonra bugünkü halinden daha kötü bir yer olacağını hepimiz biliyoruz. Birbirimize söyleyip moral bozmak istemiyoruz belki ama işlerin boka sardığı her insanoğlunun bildiği bir gerçek. İnsanlığın umutları hiçbir zaman bu kadar körelmemişti…

Çareler de tükendi… Daha doğrusu çareleri biz tükettik… İşleri fazla karışık hale getirdik… Hangi ideolojide, hangi sistemde, hangi politikada olursa olsun, işin temelinin “doğru, dürüst, iyi” insan yaratmak olduğunu unuttuk. Farklı şeylerin peşinde birbirimizi yedik. Kendi küçük beynimizle ulaştığımız doğruları, başkalarına kabul ettirmeye çalıştık. Dünyadan umudu kesince, gözlerimizi eskisinden de daha çok göklere diktik, yüzyıllardır yaratıp öldürdüğümüz tanrıların peşinden yeniden sürüklenip durmaya başladık.

Yarattığımız bu karmaşada, yaptığımız en kötü şey de birbirimizin umutlarını, doğrularını, inandıklarını, yaşayış biçimlerini belki de haddinden fazla sorgulamak oldu. Birbirimizin kahramanlarını yok ediyor ve bundan zevk alıyoruz artık. İdeolojilerin, dinlerin, sistemlerin amacının “başkalarının ideolojilerini, dinlerini, sistemlerini yıkmak, kahramanlarının sahte peygamberler olduğunu kanıtlamak” olduğunu düşünüyoruz. Hepimiz kendimizi doğru sanıyor ve başkalarının yanlışlarını yerle bir etmeye çalışıyoruz. Hepimiz, kurmaya, inşa etmeye değil, yıkmaya odaklandık. Kendi doğrularımızı başkalarının yanlışlarıyla anlatabiliyoruz artık. Tüm politik, dini, ideolojik tartışmalar “Niye olmadığını ve niye olamayacağını?” anlatıyor artık.

looking-for-eric-3.JPG

Bu karmaşanın arasında umut ışıkları arıyoruz… Spordan, sanata kendimizi ve çevremizdeki insanları mutlu edecek şeylere daha sıkı sarılıyoruz. Sarı-lacivert’ler, siyah-beyaz’lar takımların değil, kendimizi dış dünyadan, dünyanın gerçeklerinden soyutlamak istediğimizde arkasında saklandığımız kalkanların rengi oluveriyor. Melodiler arasında kendimizi bulmayı değil kendimizi kaybetmeyi seviyoruz… Sevdiğimiz yönetmenleri modern zamanların peygamberleri, filmlerini kutsal kitapları olarak görüyoruz… Ama zamanın kötülüğünden dolayı  bunları bile tam beceremiyoruz… Her şeyi tüketmeye programlı işletim sistemlerine sahibiz… Yıldızlarımızı da kendimiz yaratıp, sonra söndürmeye uğraşıyoruz… Kendimize doğrular yaratıp, başkalarınkine tu kaka diyoruz… Sonra başkaları da bizim doğrularımıza tu kaka demeye başlayınca “haklı galiba?” diyip, ortada doğru hiçbir şey bırakmayana kadar koşmaya devam ediyoruz. Her konuda haddimizi aştık, tüm ormanı yiyip bitiren, yiyecek kalmayınca birbirini yiyen karınca sürüsü gibiyiz… Hayatı amok koşucuları gibi yaşıyoruz…

looking-for-eric-2.JPG

Tüm bu karmaşanın içinde bazıları eğilmiyor, dik duruyor… Başkalarına “bir insandan” daha fazla şey ifade ediyor. Onlar bir şeyleri değiştirmek istemese de, birçok şey onlar sayesinde değişiyor. Looking for Eric’te bir araya gelen Ken Loach ve Eric Cantona, aralarında benim de bulunduğum belli bir insan grubu için böyle isimler. İkisi bir araya gelince ortaya çıkan ise Ken Loach’un bir Cantona güzellemesinden çok, “insanların kahramanlarına duyduğu sevgi ve saygıya” övgüye dönüşüyor. Her insanın kahramanlara, arkadaşlara ve sevgiye ihtiyaç duyduğunu sade bir dille anlatıyor.

Looking for Eric, en azından benim için eleştirilebilecek, derinlemesine incelenebilecek bir film değil. Mesajı net ve doğrudan verdiği, derdini pat diye anlattığı için, bu filmden istediğimi almanın da mutluluğuyla filmin diğer ayrıntılarına takılacak değilim.

Filmin anlatmak istediği ne mi?
Bazen bir futbolcu, bazen bir yakınınız, bazen babanız olsa bile kahramanlarınıza güvenin. Kendinize güvenin… Sevdiğiniz insanları koruyun, sorunlarınızı arkadaşlarınızla paylaşın. Sorunlar ne kadar büyük olursa olsun birlik olursanız hepsi çözülür.

looking-for-eric-4.JPG

Tüm film boyunca Cantona’nın ve onun aracılığıyla Ken Loach’un verdiği tüm mesajlar çok basit gibi görünüyor. Ama yazının girişinde anlattığımız tüm sorunların, dünyanın bitik halinin çözümü de bu kadar basit aslında… “Looking for Eric”, çözümü ideolojilerde, büyük toplum hareketlerinde, milyonların arasında değil, ilk olarak kendi içinizde, kendi küçük dünyanızda aramanızı söylüyor. Kendi Cantona’nızı bulmanızı ve onu can kulağıyla dinlemenizi öneriyor…

Kategoriler
seçki

FilmEkimi Geldi

filmekimi-main.jpg

Yaz ayları, dünya üzerindeki yüz milyonlarca insan için neşe ve hareket demek iken, sinema dünyası için (özellikle Türkiye’de) sessizlik ve durgunluk anlamına gelir. Yazın bitmesiyle de, insanlar rutinlerlerine geri dönerken, sinemanın cemreleri toprağa düşmeye başlar.

İşte o cemrelerden biri de her sene ekim ayını merakla bekleten Filmekimi. Bu yıl sekizincisi yapılan organizasyon bize her yıl usta yönetmenlerin son filmlerini izleme, dünya sinemasından vizyonla arası pek olmayan eserleri görme ve yaz boyunca görüşmediğimiz bazı sinefil arkadaşlarımızla buluşma şansı tanıyor.

Filmekimi 2009, 17-25 ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek. 2004 yılından bu yana ilk kez 9 günlük bir Filmekimi macerası demek bu (bahsi geçen iki yıl dışındaki tüm Filmekimi organizasyonları 7 günlük olmuştu). Peki bu 9 günlük programda neler var?

Sinemanın büyük ustalarının son filmlerini ilk kez türk seyircisiyle buluşturmak, Filmekimi organizasyonun en büyük kozlarından (hatta ilk Filmekimi reklamlarının sadece yeni filmi gösterilecek yönetmenler üzerine olduğunu hatırlamak gerek). 2009 yılında bu kapsamda Woody Allen’ın kendisinde son derece benzeyen bir diğer deha Larry David’i başrole koyup yine klasikleşmiş filmlerini hatırlatacağı Kim Kiminle Nerede (Whatever Works), Coen Kardeşlerin acı komedilerin arasına sıkı bir giriş yapacağa benzeyen Ciddi Bir Adam (A Serious Man), işçi ve sinema kelimelerini yanyana getirince dilimize gelmesi kaçınılmaz isim Ken Loach’un fransız futbol ilahı Eric Cantona’yı da içeren filmi Hayata Çalım At (Looking For Eric), Theo Angelopoulos’un 20. yüzyıl üçlemesinin 4 yıldır merakla beklenen ikinci parçası Zamanın Tozu (The Dust Of Time), Jane Campion’un ünlü İngiliz şair John Keats’in yaşamından romantik bir kesiti sunduğu Parlak Yıldız (Bright Star), sansasyonel belgeselci Michael Moore’un sivri ve ironik eleştirel silahlarını bu kez doğrudan kapitalizme yönelttiği Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi (Capitalism: A Love Story) ve Steven Soderbergh’in içerisinde bıyıklı bir Matt Damon’u barındıran son işi İspiyoncu (The Informant) gibi merakla beklenen eserler gösterilecek. Bu bölümde ayrıca Stephen Frears’ın Aşkım (Cheri), Costa-Gavras’ın Cennet Batıda (Eden is West) ve Johnnie To’nun İntikam Peşinde (Vengeance) isimli filmleri izlenebilecek.

kim-kiminle-nerede.jpg

Dünya festivallerde ön plana çıkmış, heykelciklerle taşlanmış festival hitleri de bu yıl Filmekimi’nin önemli bir kısmını oluşturuyor. Duayen sinemacı Michael Haneke’nin Cannes film Festivali’nden bir kez daha eli boş ayrılmamasını sağlayan Altın Palmiyeli Beyaz Bant (The White Ribbon) ve Steven Soderbergh’in Benicio Del Toro işbirliğiyle uzun bir çaba sonucu çektiği 2 parça ve 4.5 saatlik destansı Che Guevara biyografisi Che, şüphesiz ki bu kategorinin şimdiden en çok ses getiren filmleri. Bilet bulmanın bir hayli emek isteyeceği bu filmlerin dışında, Chan Wook-Park’in vampirlere bulaşıp korku türünü denediği Kan Arzusu (Thirst), avrupa sınırlarında başarılı filmlere imza atan Olivier Hirschbiegel’in Amerika macerasının bitmediğini gösteren Cennette Beş Dakika (Five Minutes of Heaven), Lynn Shelton’un ilgi çekici deneyimi Gel Porno Çevirelim (Humpday) ve Rachid Bouchareb’in son filmi Londra Nehri (London River) de çeşitli festivallerde aldıkları ödüller vesilesiyle bu kategoride seyircinin karşısına çıkacak.

Filmekimi 2009 dahilinde sinemaseverler ayrıca yapımcılığını Tim burton ve Timur Bekmambetov gibi isimlerin üstlenmesiyle dikkat çeken Shane Acker animasyonu 9, seyirciye Monica Bellucci ve Sophie Marceau gibi iki yıllanmış şarabı izleme olanağı sunacak psikolojik gerilim Dönüşüm (Don’t Look back), David Bowie’nin melekelerinin yönetmen oğluna geçip geçmediğini görebileceğimiz, kült olma adayı Ay (Moon), Bulgar yönetmen Kamen Kalev’in Saadet Işıl Aksoy, Hatice Aslan gibi Türk oyunculara da yer verdiği ilk uzunmetraj denemesi Şark Oyunları (Eastern Plays), Çavuşesku dönemi Romanya’sını tam 5 rumen yönetmenin penceresinden gösterecek olan Altın Çağdan Öyküler (Tales From the Golden Age), tıpkı Bowling For Columbine ve Elephant gibi merkezine okul sınırlarında yaşanan bir silahlı katliamı alan Polytechnique ve yönetmen Nicolas Winding Refn’in çalışkan oyuncu Mads Mikkelsen ile giriştiği Danimarka epiği Cennetin Kapısında (Valhalla Rising) için koltuk arayacak.

3 Ekim 2009 tarihinde satışa çıkarılacak festival biletleri yine gösterim saati ve etiketine göre 3.5 TL’den 15 Tl’ye kadar değişen fiyatlarla alıcı bekleyecek. Sinemasevere de bilet sayımı yapmak, bol bol film muhabbeti çevirmek ve “bu filmekimi götürsem acaba” diye düşünmek kalacak.

Üzücü dipnot: Maalesef, Ciddi Bir Adam (A Serious Man) filmi programdan çıkarılmış.

Kategoriler
haber

Looking For Eric: Ken Loach Gole Gidiyor!

kucuk1.jpg

Eğer Ken Loach seviyorsanız “Looking For Eric” sizin için yılın filmi olacak. Eğer hem Ken Loach’u, hem de Cantona’yı seviyorsanız hayatınızın filmine hazır olun.

Çekimleri tamamlanan ve artık post-prodüksiyonda son rötuşları yapılan yeni Ken Loach filmi “Looking For Eric” yönetmen koltuğunda 35 yılı deviren ingiliz ustanın sadece sinemaseverlere değil, futbolseverlere de armağanı olacak.

Cannes’da gösterilmesi beklenen film bizi Manchester’lı bir postacının hayatına sokuyor. Art arda yaşanan gelişmelerle hayatı paramparça olmuş ve ağır bir orta yaş krizi yaşayan postacımız, oğlundan çaldığı bir joint’i içince hayatına Eric Cantona sanrısı dahil oluyor. Futbol hayatı boyunca Manchester United’dan, David Beckham’a, Alex Ferguson’dan, Ryan Giggs’e kadar birçok takımın, futbolcunun ve teknik adamın hayatını değiştiren “King” Eric, postacının hayatını da değiştirmeye başlıyor.

002.jpg

Ken Loach The Guardian’a ve The Independent’a verdiği röportajlarda filmi şu sözlerle anlatıyor: “Her zamanki gibi çalışan sınıfın burnumuzun dibinde yaşadığı ama ilgilenmediğimiz zorluklarını perdeye taşımaya çalışıyorum. Eric Cantona’yı bu zorlu şartlarda bir ışık olarak hayal ettim. Aslında amacım farklıydı ama zaten herkes bunun bir komedi filmi olduğunu düşünecek. O yüzden filmin içeriğini de çok tartışmaya da gerek yok sanırım”

[dailymotion x8ta63_ken-loachs-looking-for-eric-teaser_shortfilms]

72 yaşındaki yönetmen tüm sinema hayatı boyunca neredeyse hiç yıldız statüsündeki bir oyuncu ile çalışmadı. Genel olarak karakter oyuncuları ve amatör tiyatrocuları perdeye taşımayı tercih eden Loach, Eric Cantona’yla zorluk yaşamamış: “Oyuncuların egosu benim için önemli bir sorundur ve bu yüzden çok büyük yıldızlarla çalışmam. Ama Cantona, neredeyse hiç egosu olmayan bir insan. Sanırım bu sporculuğundan ileri geliyor. Kendisi için değil, takımı için oynamayı iyi biliyor.”

Eric Cantona ise Ken Loach ile çalışmanın mutluluğunu “İyi bir senaryo, iyi oyuncular ve hayatım boyunca takip ettiğim ve hayran olduğum bir yönetmen. Daha fazlasını isteyemezdim” sözleriyle dile getiriyor.