Kategoriler
haber

The Good Boss: Javier Bardem Acımasız Patron

Javier Bardem, yeni filmi The Good Boss için bir aydır İspanya’da çalışmalarını sürdürüyor. Fernando León de Aranoa’nın yapımcılığını ve yönetmenliği üstlendiği filmde başarılı bir fabrikanın patronunun hırslarına yenilmesini izleyeceğiz.

Kara komedi olarak tanımlanan filmde ailesinden kalan bir fabrikayı yöneten Blanco, çalışanlarının sevdiği bir insandır. Ancak ülke çapında bir yarışmada yönettiği işletme aday gösterilince işler değişir. Kendini kaybederek çalışanlarını manipüle etmek için elinden geleni yapmaya başlar.

Kategoriler
seçki

Sinemada Yılın Takımı!

Hayat futbola fena halde benziyor. Ülkede Beşiktaş hariç her şey kötü gidiyor. Sonra Kartal’dan da tökezleme sinyalleri: Siyah-beyazlılar bu kolpa ligde gereksiz puanlar kaybediyor; dandik bir gruptan çıkamayıp UEFA’dan eleniyor. Derken… Derbide içine Barca kaçmış bir takım! “Kış ligi”ni lider bitirelim, devre arasında birkaç nokta transfer… Hoppala ve de cuppala!

Aslında 10’lu liste yapma hedefiyle yola çıktım. 2015’te izlediğim, kendi deneyimlerim ve seyrettiğim anlardaki ruh halimle birleşip hafızamda en nadide yerleri edinmiş 2015 yapımı 10 filmi sayacaktım. Fakat listenin uzayıp gideceğini, kıyamayacağım filmler olduğunu fark edince, “Niçin filmlerden oluşan bir kadro kurmayayım?” dedim. Buna rağmen liste dışı bırakmak zorunda kaldığım filmler oldu. Kimi deplasman golüyle, kimi ikili averajla elendi. “Ölüm grubu”na düşüp evinin yolunu tutanlar oldu. “Denenecek topçu değilim” veya “İlk 11 garantisi isterim” diyerek kendi ipini çeken arkadaşlara da nazikçe “Kendine takım bul” demem gerekti. Bir noktada en iyilerle bile vedalaşmak gerekiyor!

Ortaya çıkan kadro, sanırım Premier Lig dahil tüm üst düzey liglerde göze hoş gelen futboluyla kafaya oynar. Her maçı üst olur! Öte yandan, “bunlar yılın en iyi filmleridir” gibi bir iddiam yok. “Listede nasıl yer almaz?” diyeceğiniz pek çok film olacaktır. Bu sene bana en çok tebessüm ettiren, en muhabbetle andığım filmleri kısaca anlatmaya çalıştım. Lafı uzatmayayım. İşte sol beki, yedek kalecisi, teknik direktörü, izin gününde âlemlere aktığı veya gol atmak yerine başkanın önünde bacak bacak üstüne attığı için tribüne gönderilenleriyle 2015 filmlerinden oluşan naçizane lakin efsanevi kadrom:

1- 11 Minut (11 Minutes): Jerzy Skolimowski ustanın filmi, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ında son şampiyon Polonya’nın bu yılki temsilcisiydi. Tahmin listelerinde adı geçmiyordu ve son 9’a da kalamadı. Ama benim gözümde “gönüllerin şampiyonu” oldu. Zaten film çok da “yabancı” değil. Yüzde 20-30 oranında İngilizce. Varşova’da bir öğleden sonra… Saat 5 civarında -sanırım tam olarak 16:56-17:07 arasındaki zaman dilimi- birbiriyle kesişen birkaç hikaye… Coffee and Cigarettes, Crash, Vantage Point, Babel… “Sene 2015 olmuş, hâlâ iç içe örülü hikaye filmi mi yapılıyor?” diyorsanız, Skolimowski’nin bu alt türe nasıl yeni bir soluk getirdiğini görmeniz lazım.

2- Baskın: Karabasan: Yılın hoş sürprizi olan bu “Türk cehennemi” başyapıtı hakkındaki görüşlerimi daha evvel uzun uzun anlatmıştım. Yeni yılın ilk günü Türkiye sinemalarında vizyona girecek. Muhtemelen çok fazla salonda olmayacak ama biraz zahmete katlanıp, eşi-dostu toplayıp gidin. Benzersiz bir deneyim yaşayacaksınız! Eli Roth’un genç yönetmen Can Evrenol’u “Lucio Fulci’nin kafası iyi hali” nitelemesiyle övgüye boğma sebebini anlayacaksınız.

3- A Perfect Day: Her hafta başı sıkılmadan yaptığımız “Güneşli Pazartesiler” paylaşımlarından telif alsa şimdiye kadar çoktan milyonerdi! Fernando León de Aranoa, uzun zamandır ortalıkta gözükmüyordu ve dönüşü gayet sağlam oldu. Madridli yönetmen, klas ironik sosyal realizm yaptığı, savaşın anlamsızlığını mizahi bir dille anlattığı filmiyle bu kadronun “sol beki” olmayı hak ediyor. Film, “Balkanlar’da bir yer”de görev yapan uluslararası bir insani yardım ekibinin bir su kuyusundan bir cesedi çıkarma çabasını anlatıyor. Zaten İspanyolca ismi “El Pozo” yani “Kuyu”. Özellikle Tim Robbins’in canlandırdığı “B” karakteri epik. Görüntü yönetmeni Alex Catalan’ın yakaladığı mükemmel manzara bizlere eşlik ediyor. (Film aslında Balkanlar’da değil tamamen Endülüs dağlarında çekildi). Bu esnada Velvet Underground, Ramones, Buzzcocks gibi müthiş punk grupları da kulaklarımızın pasını siliyor. Filme adını veren Lou Reed klasiğini film boyunca hiç duymamamız ise merak uyandırıyor. Merak etmeyin, yönetmenle güneşli bir Pazartesi gününde buluşursam bunun nedenini bizzat soracağım!

4- La Delgada Línea Amarilla (The Thin Yellow Line): Trafikteki yol çizgilerinin bir gün beni bu kadar hüzünlendireceğini düşünmemiştim. Ücra bir Meksika kasabasında 200 kilometrelik bir yolun sarı çizgilerini çizmekle görevli (ve bunu yağmur mevsimi gelmeden yapmak için acelesi olan) beş adamın hikayesi. Bu filmi çok sevdim çok! Öyle böyle değil. Yavaş yavaş yanan, insanın içini sızlatan, harikulade bir finale sahip, alışılmadık türde bir “yol filmi.” Guillermo del Toro’nun yapımcı koltuğunda destek vermesi boşuna değil.

5- American Ultra: Canınız arada bir “stoner comedy” çekmez mi? Ben tam da böyle bir dönemde izledim ve çok eğlendim. Geçen yaz filmin yapımcıları ve dağıtımcıları “açılın bi şey deniicez” dediler; bu kumar hemen hemen hiçbir ülkede tutmadı. Yılın “dev batan” filmlerinden biri oldu. Fakat bana göre gayet keyif verici, kafa yapıcıydı. Hatta film sona erdiğinde eğlence daha yeni başlıyordu.

6- Being Charlie: Rob Reiner’in “ben bitti demeden bitmez” diyerek geri dönmesini dört gözle bekliyorduk. Ve bunu nihayet yaptı. Klasikler arasına girecek bir başyapıt değil elbette. Ancak yalan yok, güzel film. Nick Robinson film boyunca yıldızlaşıyor. Bu genci dikkatle izlemeye devam ediyoruz. Robinson’ın canlandırdığı 18 yaşındaki Charlie, bağımlılık yaratabilecek şirinlikte bir bağımlı. Alkol, uyuşturucu, her şey var. Baba siyasetçi olunca, seçim öncesi “şöhreti” zarar görmesin diye çocuğu bir rehabilitasyon merkezine “postalıyorlar”. Film Charlie’nin kurduğu dostluklar, orada tanıştığı bir kızla aralarında filizlenen aşk üzerine… Being Charlie’nin senaryosunu yönetmenin oğlu Nick, kendi hayatından esinlenerek yazdı. Rehabilitasyon merkezinde tanıştığı Matt Elisofon’la beraber. Nick şu an 22 yaşında. Filmdeki olayları yaşadığında Charlie’nin yaşındaydı.

7- Évolution: Lucile Hadzihalilovic’in değişik bir kafayla çektiği bir film. Yılın son çeyreğinin dünya festivallerindeki yıldızlarındandı. Çok anlatılabilecek tarzda değil. Seyretmek lazım. İzleyiciyi ilginç bir dünyaya davet ediyor, 80 dakika boyunca da bırakmıyor. İzlediğim basın-endüstri gösteriminde film bittiğinde etrafımdaki eleştirmenlerin tuttukları nefeslerini bırakmalarından kaynaklanan bir “toplu oh çekme” duyduğumu hatırlıyorum. Bunun biletli bir festival gösterimindeki karşılığı “ayakta alkış”tır.

8- Mustang: Başıma bir iş gelmeyecekse ben Mustang’i yabancı olmadığım halde sevenlerdenim! “Yabancıların anlayabildiği, bizlerin çok hatalı bulduğumuz bir film olduğu” yönündeki eleştirilere de katılmıyorum. Ama sevmeyenlere de saygım sonsuz. Sinema böyle karşıt görüşlerle güzel… Bir müsait zamanda Mustang hakkında duygularımı uzun uzun anlatma planım var. Ama filmden en çok hoşuma giden notumu belirtmek isterim: Maça gitme sahnesinde, “süper lig çeyrek finalleri” demiş Deniz Gamze Ergüven. Sette birisi düzeltmiştir mutlaka, “çeyrek final ne?” diye. Ama hikayesine dokundurtmamış. En azından ben böyle hayal ettim. Bu da bir “ilk film” için yönetmenin hayli özgür kalabildiğini gösteriyor. Özgür bir Mustang atı gibi…

9- Forsaken: Western taklidi değil. Sapasağlam, western gibi western! Genelde TV dizileri çeken Jon Cassar’ın filmi, baba-oğul Sutherland’leri ilk kez baba-oğul rolünde beyazperdede buluşturuyor. Çok da iyi ediyor. Geçmişte Pazar sabahı Western alışkanlığı olanlar hiç yabancılık çekmeden izleyecektir. John Henry, 1800’lerde Amerikan İç Savaşı sonrası kramponlarını -veya silahını- asıp Wyoming’deki baba evine döner. Tövbe etmiştir ama kasabanın çakma kabadayıları onu çileden çıkaracaktır.

10- El Clan (The Clan): Arjantin’in Oscar adayı, kaliteli bir genel izleyici filmi. Hatta Oscar için son 9’a kalmasını beklediğim filmlerdendi. Esasen konu ve filmde yaşananlar sevimsiz olsa da, gerilim üst seviyede ve özellikle final sürprizli… 1980’lerde Arjantin Antikomünist İttifakı tarzı bir oluşum adına insanları kaçırıp öldüren “Puccio Ailesi”nin (filme de adını veren haliyle Puccio Klanı”) gerçek hikayesi. Guillermo Francella’nın müthiş bir oyunculuğuyla hayat bulan “baba Arquímedes Puccio” liderliğindeki bu tuhaf ve tehlikeli aile, “Biz gidersek beyaz Toroslar gelir” tehditleriyle gözlerine kestirdikleri kişileri kaçırıp fidye istiyorlar, bazen fidyeyi alsalar da rehineyi öldürüyorlar. Dersler çıkarmalık bir demokrasi virali niteliğinde…

11- Comoara (Treasure): 11’imizin santrfor mevkiinde Corneliu Porumboiu başkan var. “Böyle mülayim bir adamdan çılgın golcü olur mu?” diye sorabilirsiniz. Risk alacağım. Çünkü çok büyük iddiası olmayan, “sıradan hayatlardan bir kesit” filmlerinin hastasıyım. Porumboiu halı sahada kendini hiç kasmayan, defansa gelmeyen, çok ağır hareketlerle çalımları basıp golünü atarken topu bir türlü ayağından alamadığınız sinir bozucu tipler gibi! Kendisini seviyoruz.

Teknik Direktör- Mad Max: Fury Road: Listenin “dev bütçeli prodüksiyon” eksiğini, teknik direktörlük koltuğuna George Miller’ı getirerek gideriyoruz. Yönetim olarak “hocamızın arkasındayız”! Genelde bu söylendikten 2 hafta sonra hocayla yollar ayrılır ama bakalım, hayırlısı… O değil de, ciddi bir şey söyleyeceğim: Bu filmdeki “alev çıkaran gitar” sahnesi, bu yıl izlediğim tüm filmler içindeki favori sahnemdir. Bu arada söz konusu sahnelerin çekimlerinin “bilgisayar üretimli imgeleme” olmadığını, hoparlörler ve amplifikatörle donatılmış o kamyonun gerçek bir Rock’n Roll Teknesi olduğunu, iOTA isimli aktör/müzisyenin bir hayli toz yutmak pahasına gerçekten hard-rock yaptığını henüz duymamış dostlarımıza bir not olarak belirtelim.

Yedekler… (Taze kan olarak oyuna dahil olup gidişatı değiştirebilirler)

12- Southpaw: Başarılı “eldiven”, yedek kalecimiz olarak 12 numaralı formayı sırtına geçiriyor.

13- Desde Allá (From Afar): Caracas’taki “mahalle baskısı” dramatik sonuçlar doğururken, Alfredo Castro adeta oyunculuk dersi veriyor. Film, aldığı ödülleri ve daha fazlasını hak ediyor.

14- Eva No Duerme (Eva Doesn’t Sleep): “First Lady” Eva Perón’un ölü bedeni yıllar sonra ülkeye döner ve işler karışır. Gael García Bernal ve Denis Lavant bir aradayken nasıl sevmeyelim?

15- The Walk: Robert Zemeckis’e saygı gösterilmeli, Paris, New York ve İkiz Kuleler güzellemesi niteliğindeki bu heyecan verici film böyle sessiz sedasız gelip geçmemeliydi.

16- Trainwreck: “Orlando Blooms”! Listedeki filmler arasında çok alakasız kaldığının farkındayım ama beni eğlendirdiğini, filmin kadroya girmesine yetecek bir sevimliliğinin olduğunu inkar etmeyeceğim. “Leş” (pozitif anlamda) filmler de lazım arada bir bünyelere…

17- The Devil’s Candy: Türün hayranlarının mutlaka bulup izlemesi gereken bir şeytani ruh filmi. Arka fon full Metallica, Sunn O))), Slayer…

18- Love: Gaspar Noé’nin de katıldığı ve film öncesi keyifli bir konuşma yaptığı bir gösterimde Love’ı 3D olarak izlemek, büyüleyici bir deneyimdi. Arjantinli yönetmen, zihninden geçenleri muazzam bir biçimde filme dönüştürmeyi başarmış.

Ve ilk 18’e giremeyenler… (Bu maçta arkadaşlarını tribünden destekliyorlar fakat lig uzun bir maraton ve kadrodaki 22 oyuncuya da ihtiyaç var)

Southbound: 4 farklı yönetmenin çektiği 5 segmentle bir diğer başarılı “iç içe geçmiş hikayeler filmi” örneği… Bu kez korku türünde… Fabianne Therese’nin performansı övgüyü hak ediyor.

Umimachi Diary (Our Little Sister): Müstesna bir sinematografi… Yeniden aile olmaya, ayaklarının üstünde durmaya çalışan, önce 3, sonra 4 kız kardeş… Dokunaklı bir dram. Kadroda bir Japon futbolcu bulundurmak, Asyalı futbolseverlerin ilgisini çekip bu pazardan pay almak için etkili bir yöntem. Gerçi İngiliz ekipleri bunu daha çok Koreli topçularla yapıyor. Acaba bizim yönetim Kore-eda ustayı Koreli sanmış olabilir mi!

Ya Tayr El Tayer (The Idol): Sinema yoluyla dertlerini dile getiren ödüllü yönetmen Hany Abu-Assad’ın bu defa “iyimserliğe geçişini” görmek bile bu filmi kadroya almama yetti. Şarkı yarışmasında birinci olup Filistin’i (güzel bir sebeple: kutlama yapmak için) sokağa döken Muhammed Assaf’ın “Slumdog Millionaire öyküsü” Gazze sokaklarından Arap Yarımadası’na yayılıyor.

The Witch: Sundance’in “en ürkütücü filmi” izleyiciye tuhaf bir deneyim vadederken, en derinlerdeki (belki varlığını bile unuttuğumuz korkularımızı) deşeliyor. Ya ne yapaydı? Gidip penaltı noktasını mı deşeleyeydi? Bizim kadromuzda meslektaşının ekmeğiyle oynayan, içten pazarlıklı kramponlara yer yok!

Kategoriler
haber

Fragman Analizi: A Perfect Day (Fernando León de Aranoa)

-Kameranın arkasında Güneşli Pazartesiler gibi sıradan insanların hayatlarından olağanüstü filmler çıkartan yönetmen Fernando León de Aranoa olunca filme özel bir ilgi göstermemek mümkün değil.

-Fragmandan anladığımız kadarıyla Tim Robbins ve Benicio Del Toro’nun iddiasız ancak sağlam oyunculukları söz konusu.

-Balkan’larda bir ülkede kuyuya düşen bir cesedi bürokrasi, BM Barış Gücü’nün yetersizliği ve bir ip bulamama gibi sorunlar nedeniyle çıkaramayan bir adamın hikayesini izleyeceğimiz film Türkiye’de de geçebilecek bir senaryoya sahip. Bu yüzden bile genç yönetmenlerimizin dikkatle izlemesi gerekiyor.

-Melanie Thierry ve Olga Kurylenko iyi oyuncular ancak ikisinin birden fiziksel güzellikleri filme fazla gelmiş gibi…

Kategoriler
izlenim

Los Lunes Al Sol: Işığı Biriktirmek

Konuk Yazar: Nevin Ferhat

Filmin ismi güneşli pazartesiler olmasına rağmen; boğuk sarı bir ışık eşliğinde, meydanı dolduran polis ve eylemciler arasındaki çatışmayla başlar. Böyle bir eylem görüntüsünden sonra ilk iş günü olan gri bir pazartesine başlayan karakterleri görürüz.

Samuel, kırk yaşlarını aşmasına ve genç rakipleriyle yarışamayacak düzeyde olmasına rağmen hala iş aramayı sürdürür. Bir daha iş bulamayacağı, çalışamayacağı gerçeğiyle ilk başlarda bir türlü yüzleşemez. (Ta ki son iş görüşmesine kadar) Yine de Samuel’in çaresizliğini, kaygısını, bütün başvurduğu ve başvuracağı işlere kabul edilmeyeceğini; ellerinin, yüzünün, bedenine ansızın ter basmasından duyumsayabiliriz. Samuel’in son iş başvuru belgesini doldurduğu sahnede ise Samuel, karşısındaki aynaya, kendi iç gözüne yakalanıverir ve o an o bakışlarla yaşamıyla, kadere dönüşen geleceğiyle yüzleşir. Bunca koşuşturmanın saçmalığını fark eder ve ilk defa bedeni terden sıyrılıp kendini bulur.

Jose, ise her şeyin ellinde kayıp gittiği için gergin, içkili, kızgın ve eşini kaybetmek korkusuyla tedirgindir. Jose çalışmadığı için eve mahkûmdur ve eşinin parasıyla geçinmek onu yaralar. Tabiri caizse erkeklik onuru zedelenir. Bir süre sonra eşiyle sorunlar çıkar ve eşi, Jose’den ayrılmayı ister. Ancak Jose’nin eşi, Amador’un karısının onu terk ettiğini arkasından Amodor’un intihar ettiğini duyunca Jose’den ayrılmaktan vaz geçer.

Santa, yaşam sevinci olan, sistemin kurallarını askıya alan ve her defasında bu kurallar dizisine karşı koyan sevimli, çapkın, her tür mesleğe yatkın ama yine de işsiz olan biridir. Santa işsizlik denilen olgunun, neden işsiz olduklarının farkındadır. Her zaman takıldıkları arkadaşının barında grev kırıcı, sözleşmeyi imzalayan işçiler üzerine konuşması filmin koptuğu ikinci bir andır.

Başka bir kahramanımız ise astronot olan Sergei’dir Sovyetlerin yıkılışıyla birlikte onun da yaşamı değişmiş yeni düzene ayak uyduramamıştır.

Ve Amador! En sona sakladım… Amador bize ortak bir yazgı, ortak bir yalnızlık ve ortak bir geleceği anlatıyor. Siyam ikizleri, gecenin bir yarısında anlatılan bu hikâye işçilerin yaşamının şimdisini açıklayan bir mite dönüşüyor. Doğmaktan korktukları için birbirine yapışık olan ikizlerden biri diğerini iter ve ikisi birlikte düşerler. Bu mitin ardında başka bir şey gizlidir ve bize şunu söyler: düştükleri bu bataklıktan ancak birlikte çıkacaklardır. Siyam ikizleri meseli eski bir dünyanın türküsünü, bütün ülkelerin işçileri birleşin türküsünü söylüyor.

Amador bu hikayeyi anlattığında Santa pek bir şey anlamaz. Santa, Amador’u yatağına yatırır arkasından Amador’un evini dolaşır. Sular kesilmiş, eve yıllarca o sihirli kadın elleri değmemiş gibi kirlenmiş, Santa acılı gözlerini, utancını aynadan kaçırırken bir anda Santa’nın bakışlarındaki o hüzünü ve filmin burukluğu gözümüze takılı kalır. Santa’nın gözlerinden Amador’un ve Amador ile aynı kaderi paylaşan birçok işsizin (işçinin) çöpleşen yoksunluk, yoksulluk hallerini görürüz.

Amador seslenir Santa’nın ardından ışıkları kapat diye. Amador barda, ışık neden boş yere yanıyor diye söylenir ve Amador tasarruf ederek biriktirdiği o ışıkta, titreyen apartmanın dış lambasının ışığıyla ölür. Amador’un cenazesine bardaki arkadaşlarından başka kimse gelmez ve Santa hem Amador’un son uğurlanışı hem de arkadaşları için bir kıyak yapar, çelenk çalar.

Film burada bitmez elbette, Santa ve arkadaşları işten atıldıkları tersanenin vapurunu(gemisini) çalarlar. Kızılın ve mavinin buluştuğu o güneşli güne doğru yola çıkarlar. Belki de o gün pazartesidir.

Kategoriler
izlenim

Los Lunes Al Sol: “Bugün Günlerden Ne?”

gunesli-pazartesiler-bakiniz-com.jpg

Javier Bardem’in yüzünü güneşe vererek güvertedeki koltuklara yayıldığı dvd kapağıyla sürekli gözüme takılan ama türlü sebeplerden ötürü bir türlü edinemediğim filmi “Güneşli Pazartesiler”, dün gece amaçsız tv izlerken karşıma çıkıverdi. Şöyle bir göz atayım derken, tamamını izlemek zorunda kaldım. Başka çarem yoktu. İzletiyor çünkü. Gözünüzü alamıyorsunuz.

İspanya’nın liman kenti Vigo’nun güneşini arkasına alan kamera, bir taraftan bize katıksız bir işçi kentini gösterirken, bu kente saplanmış bir avuç orta yaşlı aylak takımdan serserinin de ardına düşüyor. Sinemanın pek de gözde kentlerinden biri olmamalı Vigo: sokaklarda uçuşan kağıtlar, komünist bloklarını andıran apartmanlar ve bu apartmanların duvarlarında çirkin yazıları var. Barcelona’nın şiirsel güzelliğinden, Madrid’in muntazam caddelerinden eser yok. İspanya’ya gitmiş ya da gidecek olanlar buraya uğramak istemezler. Bizim gibi reklam mağduru turistlerin İspanya algılarına uymuyor. Burası gezip görülecek bir yer değil. Burası pis bir yer. Burası gerçek dünya! Buna karşın, mekândan kuşkuya düşmeye başladığımız anlarda denizden inatla yansıyan güneş, “yanlış anlamadın ey izleyici, burası da İspanya” der gibi gözümüzü almayı sürdürüyor. Her şeye rağmen İspanya’da olduğumuzu unutturmuyor.

Bir avuç aylak serseriden bahsetmiştik. Filmin tarafsız kurgusu, en başından beri bu adamların keyfine düşkün serseriler olduğunu düşündürtüyor izleyiciye. Öyle ki, filmin bir süre sonra olağanlaşan bar sahnelerinden birinde, üç yıl öncesine ilişkin bilgiyi alana dek aralarındaki ilişkiye dair derinlemesine bir bakış sahibi olamıyoruz. Ancak bu kırılma noktasından sonra, “hmm, demek ki bu yüzdenmiş” diyebiliyoruz. Sonrasında onlara karşı bir yakınlık duyabiliyoruz. Birden bire daha sevimli gözükmeye başlıyorlar.

Santa, Jose, Lino, Sergei ve Amador, Rico’nun barında sürekli buluşup içki içerek arkadaşlık ederler. Bu gruba, (bar işletmecisini saymazsak) aralarındaki tek çalışan olan Reina da katılır. Grubun ortak yanı, kapatılan bir tersanede çalışmış olmalarıdır. Bu loş barda havadan, sudan ve çoğunlukla da işten güçten konuşup felsefe yaparak vakit öldürürler. Karizmatik aylak (bir çeşit flanör) Santa’nın başı, kırdığı bir sokak lambası nedeniyle mahkeme ile (sembolik olarak sistem ile) derttedir. Bir yandan bu problemle uğraşırken, diğer yandan (tıpkı diğer kafadarlar gibi) hayatta kalmaya uğraşıyor. Ama kendi kurallarından da vazgeçmiyor. Süpermarketteki, iş bulma kurumundaki, bardaki kızlara başarıyla asılıyor. Zaman zaman yaptıkları kendi fikirleriyle çelişiyor. Böyle durumlarda arkadaşlarına çaktırmamaya gayret ediyor. Çünkü o bir lider (ya da öyle sanıyor; aslında o bir hiç). Jose ve Amador karakterlerini de genellikle Santa üzerinden tanıyoruz. Özellikle Jose ile aralarında güçlü bir bağ var.

Jose işsiz kaldıktan sonra, derinden sevdiği karısı ile problemler yaşıyor. Santa’nın tersine güvensiz bir adam olan Jose, karısının çalışıp kendisinin çalışmıyor oluşunu bir gurur meselesi haline getirmiş. Ama elinden de bir şey gelmiyor. Güçsüz. Hepsi güçsüz aslında. Santa bile. Onları üvey evlat gibi dışlayıp, alıp başını giden dünyaya (kapitalizme) ateş püskürüyorlar. Santa bunu dillendirmekten çekinmezken, yaşlı Lino’nun umutsuz iş başvurularından olumsuz cevap aldıkça saçını boyayıp kendini daha genç göstermek zorunda hissetmesi, Amador’un her şeyi boşverip kendini içkiye vermesi ve Jose’nin karısıyla birlikte kredi almak için gittiği bankada çileden çıkması bu ezilmişliklerin dışavurumu aslında. Sovyetler Birliği’nde astronot olmak üzereyken, Sovyetler’in çökmesi üzerine kendini İspanya’nın post-endüstriyel mizanseninde bulan Sergei ise kapitalizm/sosyalizm kıyaslamalarında trajikomik bir işlev görüyor.

Filmin öne çıkan oyuncusu, karizmatik çapkın Santa’ya hayat veren Javier Bardem. Ancak bu öne çıkış, plansız değil öngörülmüş bir öne çıkış. Bardem, bu mütavazi yapımın en önemli oyuncusu olduğunu göstermiyor, sadece hissettiriyor. Bunu diğer karakterlerin oyunculuklarını tehlikeye atarak değil, uyumlu duruşuyla yapıyor. Eteğindeki taşların tümünü dökmüyor. Bardem’in bu olgun katkısı, filmi bir basamak daha yukarı taşımış.

Güneşli Pazartesiler bana Fellini’nin ilk dönem yapımlarından I Vitelloni (1953: Aylaklar) filmini hatırlattı. Yalnız, arada sosyal gerçekçilik yaklaşımı adına büyük bir fark var. Fellini’nin karakterleri daha çok bohem uyumsuzlukları ile dikkat çekerken, genç ispanyol yönetmen Fernando Leon de Aranoa’nın karakterlerinin düşmüşlükleri kendi tercihleri değil. Son olarak Güneşli Pazartesiler’in özellikle Avrupa festivallerinde fırtına gibi estiğini belirtmekte fayda var. Üstelik, İspanya’nın 2003 yılı Oscar adaylığını elde ederken, Pedro Almodovar’ın (artık biraz da sıkmaya başlayan kadın hikayelerinden) Hable Con Ella (2002: Konuş Onunla)’sını saf dışı bırakmış.

2002 yapımı Los Lunes Al Sol (Güneşli Pazartesiler), güçlü anlatımıyla yalın ve etkileyici bir film. Dvd fiyatı ise (yanlış hatırlamıyorsam) yalnızca 9,5 TL. İzlenilesi.