Kategoriler
seçki

Aşırı Kişisel 90’lar Bağımsız Sineması – Part 1

90’lar yaşarken çok fiyakalıydı. Geriye dönüp bakınca o kadar da albenili durmuyor. Her nasıl olursa olsun, genç bir insanın kimlik inşası için dar sokaklarla dolu aşırı renkli bir kent gibiydi 90’lı yıllar. (Acaba 90’lar Hong Kong muydu?) Modasını, müziğini, siyasal gündemini bir tarafa atıyorum. 90’lar Bağımsız Sineması (Özellikle Amerikan Bağımsızları) sinemaya düşkünlüğümün çatı sebeplerinden sayılır. Ergenliğin sonu veya o sonsuz hali içerisinde izlemeye başladığım, hemen sonrasında hayatımı iyice kaplayan bir halet-i ruhiyenin sorumlusu diyebilirim bu arızalı tür için. Şimdi çok uzaklarda kalan hatıra gibiler ve bir çoğunu 10 yıldan uzun zamandır tekrar izlemedim. Zaman içerisinde geçmişten kalan parçaları hatırladıkça her birinin ne kadar kıymetli olduğunu anlıyorum. Bir çok sahne ve mühim detaylar zihnimden silinmiş olsa da sinema literatüründe ve benim subjektif bilinçaltımda kıymetli bir mücevher gibi parıldıyorlar.

Bu yazıya girişmeden önce; bilinen basit bir yol izleyerek aklıma gelen belli başlı filmlere dair kısa, tanıtıcı yazılar yazmak niyetindeydim. Yazmaya ilk başladığım filmde bunun iyi bir fikir olmadığının farkına vardım. Bu janrın ruhunu düşününce böyle bir yol izlemek fazla “normal” geldi. Eminim her mecrada üç beş kelam bu filmlere dair içerik bulunabilir. O yüzden biraz daha farklı, çamurlu ve izleri yok olmaya tutmuş bir patikaya yöneldim. Filmlerin zihnimdeki bozunmuş halini, hissettirdiklerini, etkileşimlerini ve öğrettiklerini yazıya dökmeye karar verdim. Bir yandan belki yaşı daha genç olanlar için izlek olabilir bu derleme. Öte yandan tutkulu bir sinemaseverin ilk gençliğine çarpık saygı duruşu olarak da tanımlanabilir.

Ben mühim bir adam değilim, yazdıklarım da mühim değil. Bağımsız Sinema da işte bu yüzden çok güzel. Mühim olmayanları farklı bir şekilde anlattığı için.

Chasing Amy

Kevin Smith bu filmi izlediğim günden beri benim için büyük bir fenomen haline geldi. Daha dünyayı doğru düzgün tanımlayamayan bir genç olarak filmin verdiği mesajlar aslında ağır sayılır. Kültürel farklılıklar ve yaşadığım dünyaya uzak kimlikler de cabası. Bir de Ben Affleck’i (Holden) bu filmle tanımış olmak var. Sırf bu yüzden adama yıllar yılı kızamadım (büyük itiraf). Amy’i kovalamanın büyük bir metafor olduğunu anlayana kadar “iyi de ne zaman çıkacak bu Amy” diye bön bön beklemiştim. Bu düşük bütçeli filmin senaryosunun ejderha gibi görkemli olduğunu, izlerken kendinizi kaptırdığınızda anlıyorsunuz. Samimi, komik, sarsak, duygusal diye sıralamaya başlamadan önce anlamak gerekli: Sonuna kadar “öteki”. Özgürce konuşulan, tartışılan cinsel seçimler filmin aurasını baştan başa sarıyor. Tüm bunların ortasına sıradan insanın aşkla ilgili olan utangaç, kafası karışık, şüpheli halleri öyle güzel yerleşiyor ki insan sinemayı bir kat daha seviyor. Chasing Amy dünyadaki yerini tanımlamaya çalışan şahsım için kafa açıcı işlev gördü. Hollywood şablonu romantizmden gerçek ve yamuk bir düzleme geçiş için güçlü referansım oldu. O günden sonra Kevin Smith sürekli saçmalasa bile bu film bağlamında kıymeti sabittir.

Küçük bir not olarak Holden’in arabayı durdurduktan sonra aktığı monolog tekrar tekrar izlenir. Peşi sıra gelen Alyssa’nın ağlak fırçası ve geri dönüp verdiği öpücük ise ziyafetin doruk noktası olur.

Alyssa: Why are we stopping?
Holden: ‘Cause I can’t take this.
Alyssa: Can’t take what?
Holden: I love you.
Alyssa: You – love – me?
Sonra akar gider…

https://www.youtube.com/watch?v=G_x5VkqA0HY

Henry Fool

Şöyle anlatayım: Yalancı ve başarısız bir edebiyatçının (Henry Fool) yönlendirmesiyle yazmaya başlayan sinik ve silik bir adamın (Simon) yazdığı şiirler yayılmaya başladıkça toplumda büyük bir reaksiyon oluşmaya başlar. Bu adam “Büyük Amerikan Şiirini” yazdığında her şey zirveye çıkar. Toplum özgürlüğe dair aktif tepkiler vermeye başlar. Henry Fool metnin tanrısını yaratır ve hala o çapsız, yalancı, yeteneksiz yazardır.
henry-fool-2
Film bunları anlatırken yalın, sade ve sakindir. Henry Fool, Hal Hartley’in dünyaya verdiği büyük bir hediyedir zannımca. Çünkü net bir biçimde içine kendimi de kattığım beceriksiz yazar ordusunu anlatır. Bunu anlatırken edebiyat formunun übermenschi denebilecek Simon’u karşımıza koyar. Mütevazi, ağır başlı, sakin ve mucizevi derecede yetenekli yazarı. Şüphesiz arıza, farklı, gizemli olmanın bir bok olmadığını suratımıza vurur Hal Hartley. Aslında sıradan insanın zihninde oyunlar oynamak üzere çizilen “aykırı sanatçı” ideasına ters manyel yapar bu şekilde. Diğer yandan popüler olanın yaratabileceği etkilerin gücünü de sert biçimde gösterir.

Henry Fool yukarıda da belirttiğim üzere “aslında ben büyük bir yazarım” savıyla ortamlarda gezinmesiyle; el sıkıştığım aynadaki yansımam gibiydi. Ergenlikten kurtulmanın ve bir anda çok fazla yeni bilgi hazmetmenin verdiği sarhoşluk hissi insanı yanıltabilir. Egosu tavan yapmış “sıradışı” bir okurun yazarlık ile kurduğu güçlü korelasyondaki hata payını çok güzel veriyor Hal Hartley. Bunun yanısıra çok daha büyük cümleler kurmayı da ihmal etmiyor.

Laura: Be reasonable.
Simon: Why?

Following

Sarsıcı bir bağımsız da İngiltere’den. Keşfedilmeden önce uzun bir süre Following izlemiş olmanın ahmak kibiriyle dolaştım diyebilirim. Harika bir genç yönetmen keşfetmiştim. Nerden bulduğumu hiç hatırlamadığım bir kopya cd’den altyazısız olarak izlemiştim. Siyah-beyaz, noir’e selam çakan stili içeriğin görkemi karşısında boyun eğecek kadar kıymetli bir film vardı karşımda. Zekice tasarlanmış kurgusu ile zihin çarklarıma kömürü atmış lokomotif gibi çalışmaya zorlamıştı. Memento ile daha sonra bir üst seviyeye geçmeden tanıştığım bu yeni sinemacı şimdilerde devasa bütçeli görkemli filmlerin başındaki ismin ta kendisi: Christopher Nolan.
following
Naçizane görüşüm sinemaya gönül veren, icra etmek isteyen herkesin Following’i izlemesi gerektiği yönünde. Esinlenmek veya tekrar etmek için değil. Var olan, bilinen tekniklerin doğru şekilde yeniden kullanıldığında nasıl da farklı ve etkileyici bir etki yaratabileceğini görülmesi açısından önemli. Elde ucuz bir kamera, set işçisinden oyuncusuna kadar eş-dost ahbap (Amca John Nolan da filmin oyuncularındandır) ile çekilen küçük bir (70 dk) şaheser yaratılmış denilebilir. Following’i izleyen kişi Nolan’ın bugün dönüştüğü kişiyi ya aşırı yerer ya da aşırı över. Ortası olamaz. Following ve peşi sıra gelen Memento ile Nolan’ın “önemli olan kurgudur” mesajı vermek istediğini düşünmüşümdür. Şimdi düşününce bu mesajın bağımsız sinemanın mali imkansızlıklarından kaynaklandığını anlayabiliyorum. Bu da güçlü bir yetenek gösterisi demektir.

Nolan’ın doğrusal olmayan zaman kurgusu ile tanışmak (Memento ile zirve) o gün için harikulade bir sinema zevki vermişti ilk izlediğimde. Keşke yeniden “ilk kez” izleyebilsem dediğim nadir filmlerden biri de Following’dir.

Dream With The Fishes

Mükemmel! Hani sorarlar ya bazen izlediğin en güzel film hangisi diye düşünmeden Dream with the Fishes diyesim gelir çoğu zaman. Sonra vazgeçer ve öyle bir film yok diyerek kestirip atarım. Başındaki müzikten, sonundaki büyük kontraya kadar bütününü oluşturan her parçasıyla enfes bir film. Soundtrack’i insanın müzik zevkinde büyük sarsıntı yaratacak kadar güzel (kendimden biliyorum). Finn Taylor’a bizlere böylesi güzel bir filmi hediye ettiği için binlerce teşekkür ederim. Korkak, hüzünlü, sürekli intihar etmeyi deneyen bir adam olan Terry (David Arguette) hayatını değiştirecek bir işe girmeye ikna olur. Sonrası izlenmeli. Filmin bütünü artık silik bir halde hafızamda. Üzerimde yarattığı o hüzünlü, şaşırtıcı hal ise geçmiş değil. Terry’nin “görkemli kaybeden” duruşu bağımsız sinemaya dair ikonik bir anti-kahraman imgesi olarak zihnime işlemiş vaziyette. Şimdilerde filme dair neredeyse hiç bir şey bulunamıyor. Sanki hiç olmamış gibi kayboluyor geçmişin tozlarının içerisinde. Dream With The Fishes

Filmin bana kattığı farklı bir güzellik ise indie derinlikleridir. Grandaddy isimli az bilinen bir Amerikan indie grubunun Why Would I Want to die isimli şarkısı filmin atmosferi ile beraber üzerimi sardığında yaşadığım his bir tür aydınlanma oldu. Rock – Alternative müzik ekseninde daha çok ana akım grup ve şarkılar ile yolumu bulmaya çalışırken underground sahanın dikenli yollarına düştüm bu vesile ile. Derinlere, yerellere, sesini geniş kitlelere duyuramayanlara doğru keşif yolculuğum bu vesile ile başlamış oldu. Sinema işte bu yüzden de güzel. Bağımsız bir film, bağımsız müziği bulma adına bir bireye dahi olsa ilham verebilir.

Nick: What does it feel like?
Terry: Nothing, yet.
Nick: No, I mean knowing you’re about to die.
Terry: …Relief.

The Saint of Fort Washington

Yürek dağlayan cinsten sımsıkı bir bağımsız. 2 adet evsizin birbirine yoldaşlık edişinin hikayesi. Bir tanesi hayali fotoğraf makinasıyla hayatın fotoğraflarını çekmeye çalışan Matthew (Matt Dillon), bir diğeri ise Vietnam gazisi ve anlatıcımız Jerry (Dany Glover). Hayatın gerçekliğini yalın ama sonunda fantastik bir şekilde anlatmayı başarabilen çok ama çok hüzünlü bir filmdir. Matthew karakteri kişisel kahraman haznemde çok özel bir yere sahiptir. Aklı karışık bir melektir Matthew ve onun koruyucusu da Jerry olur film boyunca. Birbirlerine destek olmalarının ötesinde arka fonda yaşanan büyük sefalet ile büyük laflar etmeden izleyicisini ince ince avucunun içine alır film. Teknik olarak bağımsız film değil aslında. Warner Bros tarafından çektirilmiş bir B-Side olsa da, ruhu tam anlamıyla bağımsız bir film olduğu için bu derlemede yer buldu kendisine. Gönlümün oscar’ı 1993 yılında kazanan olarak The Saint of Fort Washington yazar.

90’lı yıllarda bu filmin varlığından bile haberdar değildim aslında. Daha sonraları ya CNBCE ya da Cine 5’te denk gelmiştim. Sarmış ve sonunda darmadağın bırakıp gitmişti beni. Babamın ölümünün ertesi bir zaman diye hatırlıyorum. Biraz da hayatta amacımın ne olduğu konusunda kafamın karışık olduğunu. Aslında demek istediğim bu filme dair tüm hissiyatım aşırı-subjektif olabilir. Fakat ben böyle hatırlamayı tercih ediyorum. Eşsiz bir şaheser gibi hatıralar müzemde asılı duruyor hissiyatı. Daha da abartmak gerekirse Der Himmel Uber Berlin’i ilk ve son kez izlemiş olmak gibi diyebilirim.

Reservoir Dogs

Daha bilindik sulara doğru yol aldığımızda mutlak suretle 90’lar bağımsız sinemasında es geçemeyeceğimiz bir şiddet güzellemesi karşımıza çıkıyor. Şimdilerde Tarantino’nun nev-i şahsına münhasır sineması her ne kadar benimsenmiş ve sıradanlaşmış olsa da o zamanlar acaip bir şeydi. Reservoir Dogs üzerine iki çift kelam etmeyeni ortamlardan kovdukları zamanlardı bunlar. Kolumuzun altında Tutunamayanlar, dilimizde Tarantino ile gezmeye mecburduk. Entelijans muhafızlarının barlarda, festivallerde göz açtırmadıkları yıllardı bunlar. Ben yer yer daha eğlenceli bulduğum True Romance pasaportuyla çıkış yapıyordum Tarantino Gümrük Muhafaza’dan. “Tarantino’nun Metni daha kuvvetli hocam” ön savı ile ateşli Reservuar Köpekleri taraftarlarının yüreğine su serperken aslında arkadan yönetmenliğine sallıyordum. Her neyse biraz da popüler olana direnç refleksim sebebiyle diyebiliriz tüm bu muhalefetime.

Aslında Senaryosu olsun, çizgisel hale gelen şiddet vurgusu olsun ve en önemlisi diyaloglarıyla bambaşka bir şeydi Rezervuar Köpekleri. B-side geleneğinin her hücresinden beslenen bir B-side filmi. Fakat bir b-side’dan çok daha fazlası. Kalitesizliğin kalitesi. Sinemanın seyirlikten daha fazla bir şey ifade etmediğinin beyaz perdeye çarpan kanıtı gibiydi. Tarantino’nun alt sınıfı, siyahileri, fahişeleri aşağılıyor mu yoksa ironi mi yapıyor tartışması direkt bu filmden itibaren başlamıştır denebilir. Zannımca artık bu tartışma bayatladı ama yönetmene dair uzun süre önce yaptığım tespit var. Bu cahil kardeşinize göre Tarantino önemsiz şeyleri kör göze kör parmak gösterişli biçimde anlatırken, mühim şeyleri ya çok gizli mesajlarla ya da ironik biçimde vermeye bayılıyor. Mesela ikonik sahneleri tamamen stilize ve gün gibi ortadayken, Avrupa yapımı bilmem ne filmine göndermesini bulabilmek için 3 tane sinema akademisi bitirmek yeterli gelmeyebilir. Her neyse tıpkı kendisi gibi laf kalabalığına gömülmeden söyleyelim. 90’lar Reservoir Dogs’un klasik takım elbiseli yürüyüş sahnesi olmadan olmaz.

Kişisel bir dip not: Kendi çabamız, emeğimiz ile üniversitede kurduğumuz Sinema kulubümüzün ilk gösterimi bu filmle olmuştu. Yaklaşık 200 kişi (bir çoğu ilk kez) filmi keyifle izlerken yaşadığım mutluluğun tarifi yok.

The Usual Suspects

Yine dönemin parlayan diğer yıldızı. Bağımsız sinema tarihine adını altın harflerle yazdımış bir klasik. Reservoir Dogs’un bir nevi anti tezi. Stil ve şekil değil aslolan senaryodur diyen film sonu katili. Bir Keyser Söze muamması. Oyunculuk ve yönetmenlik harikası. Fakat senaryo yok mu ah o senaryo. Yıllar boyu arkadaş ortamlarında anlatıla anlatıla bitirilemeyen leziz metin yok mu. 90’ları çepeçevre saran “Film biraz da düşündürmeli hocam” cümlesinin antropolojik izleri bu filme götürür bizi. Kevin Spacey bizi unutmamak üzere oyunculuğun zirve performanslarından biri ile tanıştırdı bu film ile. Sonra hep daha fazlasını bekledik belki de. Spacey bir yana bu filmin zannımca en büyük keleği Bryan Singer’dır. Şimdilerde devasa çizgi film uyarlamalarının peşinde koşan adam o yıllarda geleceğe dair en büyük ümitlerimizden biriydi. Hadi daha derinlemesine gidelim ya Christopher McQuarrie’ye ne demeli? 20 yıl sonra hala tadı damağımızda kalan bir senaryonun sahibi sonrasında hiç mi pırıltısını gösteremez? İlham perisiyle yaşanan bir gecelik ilişki miydi o metin? Her neyse kişisel hezeyanlarım filmin çok çok güzel olmasından kaynaklanıyor. İnsan hayıflanıyor. Dünyada bu filmi izlemeyen kalmasın isterim. Bu filmi ilk defa seyretmenin keyfi çok az şeyde vardır.
Son olarak hakikaten Who Is Keyser Soze?

Run Lola Run

Yönümüzü tekrar yaşlı kıtaya, Almanya’ya çevirdiğimizde 90’ların kült bağımsızlarından bir diğeri karşılıyor bizi. Stilize klip estetiği, postmodern içeriği, müzikleri ile bambaşka bir deneyim ile çıkıvermişti karşımıza Tom Tykwer. Hikaye basit. Genç kızımız, mafyanın eline düşen sevgilisini kurtarmaya çalışır. Fakat filmin meramı bunu “nasıl yapacağı” ya da “yapamayacağı” üzerine kuruluyor. Gösterime girdiği zamanlarda Avrupa’dan bu denli hızlı akışa sahip filmlere alışık olmadığımız için heyecan yaratmıştı. Pek bilinmeyen bir dipnot olarak Tykwer’in azılı bir Kieslowski hayranı olduğunu söylemek gerek. Kurduğu senaryo tasarımı usta Polonyalı’nın takık olduğu kader kavramında yoğunlaşıyor. Bunu yaparken geleneksel sinema izleğinden ziyade modern akışları tercih ediyor. Post-modern bir Kieslowski eskizi yaratıyor temelde. Bu mevzuları çaktıktan sonra yönetmeni takibe almış Kieslowski’nin yarım kalan üçlemesini tamamlamaya gönüllü olduğunu öğrenmiş ve Cennet’ten sonra yakın takibi bırakmıştım kendi adıma. Sanırım bir nevi hayal kırıklığı olmuştu. Filme geri dönersek klişe olabilir ama çok bariz bir handikapı var denebilir. Eğer çok övgü ve tavsiye ile izlenirse beklentinin altında kalabiliyor. Çünkü bilip, görmediğiniz bir şey yok. Hiç haberiniz olmadan şans eseri denk geldiyseniz amazon nehri gibi akıp gidiyor. Çünkü hızlı klip estetiği, eğlenceli bir kaos teoreminin ortasına bırakıveriyor izleyiciyi.
run-lola-run
Run Lola Run ile geçici bir Avrupai klip estetiği rüzgarı üzerimden geçmişti vaktiyle. Bu filmi yönetmenin kısası True ile kombinlemeyi tavsiye ederim. Konu bütünlüğü olmasa da akış olarak tamamlayıcı niteliğe sahipler.
Manni: What if I were in a coma, and the doc says, “One more day?”
Lola: I’d throw you into the ocean… Shock therapy.

Devam Edecek