Kategoriler
seçki

Dizi Pazarı: Mussolini: The Untold Story

Dizi Pazarı’nın bu bölümünde 1980’li yıllarda ekranlara gelen ve faşist bir diktatörün hayatını aktaran Mussolini: The Untold Story var.

– 1985 yılı kasım ayında mini dizi olarak yayımlanan dizi üç bölüm ve 6 saat 50 dakikalık bir yayın süresine sahip. Yönetmen koltuğunda William A. Graham’i görüyoruz. Senaryoda ise birçok gerilim ve savaş filmiyle tanıdığımız Stirling Silliphant var. Silliphant’ın senaryoyu Mussolini’nin ailesi ve ona karşı savaşan insanlarla yüzlerce saat süren röportajlar sonucunda yazdığını hatırlatmakta fayda var.

– Dizinin olağanüstü oyuncu kadrosu, bugün bile zor biraraya gelecek cinsten. Benito Mussolini’yi George C. Scott oynarken, metresi Claria Petacci’yi Virginia Madsen canlandırdı. Yan rollerde Lee Grant, Mary Elizabeth Mastrantonio, Gabriel Byrne, Raul Julia ve genç Robert Downey Jr. var. George C. Scott’ın başroldeki performansının olağanüstü olduğunu hatırlatmamıza gerek yok. Görev aldığı her rolde harikalar yaratan Scott’ın yan rollerdeki genç oyuncularla uyumu çok üst düzeyde… Scott role hazırlanmak için Mussolini’nin 20 saate yaklaşan görüntüsünü izlemiş ve 10’a yakın kitap okumuş.

– Mussolini ya da o dönemki faşistlerin deyimiyle Il Duce’nin hayatını 1922’den itibaren izlemeye başlıyoruz. Dizi Mussolini’nin faşist paramiliter grup Camicie Nere (Siyah Gömlekliler) ile iktidara yükselmesini, Kuzey Afrika’yı ve Etiyopya’yı kana bulamasını, 1938’de kaderini Adolf Hitler ile birleştirmesini ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki vahşetteki payını aktaran ve geniş bir zaman aralığını kapsayan etkileyici bir yapım.

Kategoriler
bakınıztv

ZeroZeroZero: Sollima ve Amazon’dan Karteller Üzerine Bir Dizi

Netflix’in en sevilen dizilerinden Narcos‘a rakip geliyor. Amazon/Sky/Canal+, Venedik Film Festivali’nde ilk iki bölümü gösterilecek kartel gerilimi ZeroZeroZero‘nun ilk fragmanını yayınladı. Gomorra: La Serie dizisiyle dikkatleri çektikten sonra kartellere odaklanan Sicario: Day of the Soldado‘yu çeken Stefano Sollima, ZeroZeroZero‘nun yaratıcıları arasında yer alıp ilk iki bölümün yönetmenliğini de üstlendi. Dizinin sonraki bölümlerini Janus Metz ve Pablo Trapero yönetti. Roberto Saviano‘nun kitabından uyarlanan dizi, Meksika’da geçip uyuşturucu karteli bir aileye ve tabii ki bu ailenin rakipleriyle mücadelelerine odaklanıyor. Dizinin başrollerini Andrea Riseborough, Dane DeHaan ve Gabriel Byrne üstlendiler. Yayınlanan ilk fragman, Sicario‘nun tonunda bir yapımın bizleri beklediğini gösteriyor. Ne yazık ki Amazon, Sky ve Canal+ kanalları diziyi 2020’den önce yayınlamayacak.

Sollima demişken… Şu sıralar Michael B. Jordan‘lı Without Remorse adlı aksiyon filmini hazırlayan yönetmen, Sergio Leone‘nin hayata geçiremediği, onun westernlerinin izinden gidecek Colt adlı bir film hazırladığını da açıkladı. Leone’nin çocuklarının yapımcılığını üstlenecekleri filmin senaryosunu kaleme alması için Shutter Island, Mystic River, Live by Night gibi çok sevilen romanların yazarı Dennis Lehane‘yle anlaşmaya varıldı. Film, Vahşi Batı’da geçip merkeze üç ergen erkeği koyacak, bu ergenlerin masum çocuklardan suçlulara dönüşmelerini ve hayatta kalma çabalarını işleyecek.

https://www.youtube.com/watch?v=hPGBJgSLlno

Kategoriler
izlenim

Maniac: İçimizdeki Şeytanlara Zülfikarlarla Saldıramadık

Netflix’in TV ve sinemaya göre önemli bir avantajı var. Tabi ki yüksek izlenme rakamlarını hedefliyor ancak internet üzerinden sinemaya göre nispeten ucuz hizmet sunabildiği için daha önce TV ve sinemanın pek ilgilenmediği kitlelere yapım üretebiliyor. Konu yelpazesi neredeyse sonsuz. Sinemanın hiç dikkate almadığı, alsa da dağıtıma bile giremeyen bağımsız film olarak konumladığı fikirleri, önemli oyuncularla, tüm dünyaya yaydığı bir yapım haline getirebiliyor. Maniac da bu tip bir yapım. Bir yıl kadar önce sinemanın formda yıldızlarını bir araya getirerek çekimlerine başlanan dizi 21 Eylül’de yayınlandı. Ortaya çıkan sonuç, herkese hitap etmiyor ama bir yerinden yakaladığı seyirciyi de mutlu ediyor.

Herhangi bir Hollywood stüdyosunun veya ulusal yayın yapan TV kanalının hiç düşünmeden “Bu ne be?” diye geri çevireceği 2014 tarihli Norveç yapımı Maniac’ın yeniden çevrimi, Cary Joji Fukunaga’ya teslim edildiğinde yönetmene sınırsız serbestlik verildiği ortaya çıkan sonuçtan belli oluyor… Fukunaga, orijinal dizinin sadece senaryosunu değil türünü de değiştirerek işe başlamış. Jonah Hill ve Emma Stone’un çevresine de Sonoya Mizuno, Billy Magnussen, Jemima Kirke, Julia Garner, Justin Theroux, Sally Field, Gabriel Byrne ve Hank Azaria’dan oluşan usta veya yetenekli genç oyunculardan bir kadro kurmuş.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir…

Fukunaga’nın daha önceki eserlerinden atmosfer yaratmada usta bir isim olduğunu biliyorduk. İlk bölümden itibaren dizinin atmosferinin Terry Gilliam’ın başyapıtları Brazil ve The Fisher King’den çok etkilendiğini söylememiz lazım. Zaten dizinin baş karakterlerinden Emma Stone’un mükemmel canlandırdığı Annie Landsberg’in Don Quixote’yi eline alıp “Bunu da bir türlü bitiremedim” demesi, Gilliam’a güzel bir gönderme olmuş. Brazil’in (ve aslında Zero Theorem’in) karanlık, farklı makinelerle dolu, 80’lerde bir yerde alternatif bir boyuta geçmiş gibi duran atmosferi Maniac’ta da var. Özellikle Owen Milgrim’ın daracık evinde Harry Tuttle bir yerlerden fırlayacak gibi hissediyorsunuz. The Fisher King’den de şizofreni, yakınını kaybetmenin insan ruhunda yarattığı yıkım ve buna bağlı beyinde oluşan arızaları anlatırken etkilendiğini söylememiz lazım. Dizi, son dönemde kendini biraz rahat hisseden yönetmenlerin sık sık yaptığı gibi küçük şık göndermelerle dolu. Annie ve Owen’ın ölü doktorla yaptıkları dansın Godard’ın Bande a Part’ından alınmış olması gibi minik detaylar Fukunaga’nın sinema altyapısı hakkında olumlu görüşlerimizi kuvvetlendiriyor.

Senaryo kurgusu, zaman zaman tekrara düşse de, bazı konulara takıntı düzeyinde özel önem verse de, mantık düzleminden sapsa da, dizinin büyük bir bölümünün şizofren ve depresyondaki iki insanın beyni içinde geçtiğini hatırlatmamız lazım. Bu tekrarlar, mantık hataları, boğucu ve sıkıcı sekansların bilinçli seçimler olduğunu, sahnelerden hemen sonra iki karakterin ruhsal durumlarındaki değişikliklerden anlıyorsunuz. Fukunaga’nın 10 bölümlük diziyi, başarılı bir giriş, gelişme ve sonuç iskeletine bağladığını söyleyebiliriz. Sosyal medya veya eleştirmen yorumlarına bakıldığında, dizinin hitap etmediği veya etkilenmeyen insanların bile geçtiğimiz haftasonunda 10 saatini ayırıp, ara vermeden tamamını bitirdiğini görebiliyorsunuz. Belli bölümlerde karakterlerle özdeşleşmemiz için bilinçli olarak sıksa da sürekliliğini kaybetmeyen bir dizi ortaya çıkarılmış.

Maniac’ın kime hitap ettiğine ve doğru tuşlara basarak nasıl hatrı sayılır bir kitleyi yakaladığına gelince… Günümüz dünyasının evde tıkılıp kalmış, hayatı belli bir rutine girmiş, çevresinin bir dolu kötülükle dolu olduğunu görmesine rağmen isyan edecek gücü kendinde bulamayan ruhlarını daha ilk bölümden yakalamayı ve hepimizin yüzüne iyi bir ayna tutmayı başarıyor. Owen’ın kutu evi, çevremizi saran gökdelenlerin stüdyo dairelerinden fırlamış gibi… Hayatın çarkları, insanların kendisini küçük ve güçsüz görmesiyle işliyor. Şirketler, sosyal çevreler ve bazen aileler, insanlardan istediklerini kendilerini değersiz hissettirerek alabiliyor. Sömürü mekanizması, sıkıntı, hayalleri öldürme, değerleri yok etmeyle işleyebiliyor. İş, eve gidip uyuma ve trafik üçgeninden kurtulamayan, saçmasapan makinelerle çevrilen hayatlar Maniac’ta çok iyi anlatılmış. İyi anlatılan bir diğer konu da sevdiğiniz bir yakınınızı kaybetmenin insan ruhunda ve yaşamında yarattığı tahribat. Sevilen bir insanın ani ölümü arkasında söylenmemiş sözler ve pişmanlıklar bırakabiliyor. Hayatın zorluklarına birlikte karşı koyduğunuz bir insanın yokluğu ve dolmayan boşluğu Emma Stone’un da nevrotik-depresif karakterini işlemedeki başarısıyla da çok iyi işlenmiş. Kısacası insanların ruhlarında yaşattığı şeytanlar, tarihin her çağından daha fazla… Vitaminler, moraller ve üstlerine saldırırken kullanabileceğimiz zülfikarlar da çok sınırlı sayıda…

İnsanların duygularını aracısız olarak görebilen, depolayan yapay zeka Gertie’nin empati işlevi eklenince derin bir ruhsal çöküntüye girmesi ve fıttırması hayatlarımızın ne kadar boktan olduğunu iyi anlatıyor. Yaşamın ağırlığı saniyede milyonlarca işlem yapabilen ve çözümler bulabilen bir bilgisayara bile fazla geliyor. Annie’nin huysuzluğu ve madde bağımlılığı, Owen’ın git gide daha derin bir depresyona batması yeni bir tedavi yönteminde umut aramalarına neden olsa da, iyileşme süreci laboratuardaki herkes için gerçekleşiyor.

Tabi ki böyle bir arınma ve üç hapla kolayca tedavi, gerçek hayatlarımızda yok. Dizi, mutlu sonlar olmadığını, Owen’ın yıldırım aşkla tutulduğu kadınla kaçıp 7 çocuk yaptığı bölümde gösteriyor. Sadece kaçış var, bu kaçışın sizi nereye çıkaracağı ise belli değil. Sıkışmışlık ve rahatsızlık hissi herkeste mevcut. Herkes biraz manyak, herkes rahatsız. Hayatın önümüze sunduğu karışık yollardan doğru veya yanlış seçimler yapmak da sağlıklı bir ruhun kolay taşıyabileceği bir yük değil zaten.

Kategoriler
haber

I, Anna: Charlotte Rampling Oğluyla Mutlu

Son 40 yılın en iyi kadın oyuncularından biri olarak sayabileceğimiz Charlotte Rampling, sinema dünyasına unutulmaz performansların yanı sıra bir de yönetmen hediye etti. Birçok ingiliz dizisinde başarılı bölümlere imza atan Rampling’in oğlu Barnaby Southcombe, ilk filminde annesi gibi usta oyuncularla çalışma şansını yakaladı.

Film, bir kadın cinayet zanlısının, vakayı araştıran dedektifle olan yakınlaşmasını anlatacak. Psikolojik gerilimde Gabriel Byrne, Eddie Marsan, Hayley Atwell ve Honor Blackman gibi önemli oyuncular da yer alıyor. Filmden ilk fragman da yayınlandı.

Kategoriler
seçki

Coen Biraderler’in Nesneleri

Varoluşçu yazar Rollo May, ‘’Yaratma Cesareti’’nde özne ve nesne arasındaki ikiliğin son dört yüz yıldır Batı düşüncesinin özniteliğini oluşturduğunu belirttikten sonra, aslında, bir nesneyi ona duygulanımsal bağlanışımız olmadan göremeyeceğimizi söyler. Joel ve Ethan Coen Biraderler’in filmlerinde de özne ve nesne arasında bırakın ikiliği, neredeyse ayırt edilemez bir bütünlük göze çarpar. Bu açıdan Biraderler’in filmleri her şeyi bütünün bir parçası olarak gören Doğu düşüncesine yakın seyreder. Nesneler onların hikayelerinde  tarihsel konumlarına bir güzel oturtularak, kişiler, toplum ve sistemle olan organik bağları çerçevesinde yer alır; bazen bir dönemin yansısı bazen de bir karakterin ruh halinin aynası olur…

(Biraderler’in tüm filmlerindeki ana nesne hep paradır. Aşağıda, ‘para’ya-bir film hariç- özel olarak değinmedim; çünkü para zaten konuşur.)

Raising Arizona(1987):Royal Crown, Huggies, Unpainted Arizona…

Hi(Nicholas Cage), suça meyilli bir kişiliktir; sık sık hapishaneye düşer. Uzmanlık alanı benzin istasyonları, marketlerdir. Bir gün hapishanedeki psikiyatristin sözlerinden etkilenir ve çıktığında artık kendine düzenli bir hayat kurmak ister. Hapishanedeki polis memuresi(Holly Hunter)ne evlenme teklif eder; evlenirler. Tek sorunları çocuk sahibi olamamaktır. O sırada şehrin ileri gelen zenginlerden birinin beşizleri olur. Çiftimiz bu durumu adaletsiz bularak beşizlerden birini kaçırır.


Raising Arizona, Reagan Dönemi Amerikası’nın kara-mizah tarzındaki eleştirisidir. Zaten filmin hemen başında Hi, Başkan Reagan’a sunturlu bir küfür savurarak ‘’Beyaz Saray’da O olduğu sürece kendi yolunda ilerleyemeyeceğini’’ söyler. Filmde döneme damgasını vuran bir çok tüketim ürünü, yüklendikleri anlamlar ile gözümüze sokulur:Royal Crown briyantinleri(hapisten kaçan ikilinin briyantin sürüşleri markayla beraber uzunca gösterilir) standart şekle toplumun verdiği önemi vurgular, Huggies bebek bezleri(Hi’ın bebek bezi çaldığı sahne görülmeye değerdir), bebek bakım kitabı, Unpainted Arizona mobilyaları ve onlarca ürün sıradan insanlar için arzu nesneleri iken, Hi için; küfrettiği Reagan’ın istediği vatandaş modeline zorlayan baskı araçlarıdır.

Miller’s Crossing(1990): Fötr Şapka

İçki yasağının olduğu, gangsterlerin cirit attığı ABD yıllarındayız. Tom(Gabriel Byrne), şehrin en büyük gangsteri Leo(Albert Finney)’nun sağ koludur; kaba güçle değil soğukkanlı zekasıyla patronuna yardımcı olmaktadır. Johnny Caspar(Jon Polito) adlı İtalyan bir gangster Leo’dan bir konuda kendisine yardımcı olmasını ister; fakat Leo onu geri çevirir. Tom da Leo’ya yanlış yaptığını, Caspar’ın hafifseyeceği biri olmadığını söyler; Leo onu dinlemez, neticesinde de Caspar ve Leo arasındaki beklenen savaş başlar. Tom da patronuyla düştüğü fikir ayrılığı ve patronunun sevgilisiyle olan ilişkisi nedeniyle tarafların tam ortasında kalır ve Tom’un bu ateş çemberinden çıkabilmesi için elinde olan tek şey zekasıdır.

Tom, rüyasında bir ormandayken ( Miller Kavşağı’nın olduğu yer) kafasından uçup giden şapkasının peşine düşer;  uyandığında şapkasının olmadığını fark eder, gece, kumarda kaybetmiştir şapkasını. İlk iş olarak şapkasını geri almaya gider. Tom’un düştüğü zor durumu dikkate aldığımız da şapkasını kaybetme korkusu, güçlüler dünyasında-zekası ve iradesiyle-edindiği kendisine has örtülü kimliğini açık etme korkusuyla eşdeğerdedir.

Barton Fink(1991): Duvardaki Resim

1941, New york. Genç oyun yazarı Barton Fink(John Turturo) son yazdığı oyun ile büyük övgüler almıştır. Başarısını, sokağı ve sıradan insanları tiyatro sahnesine taşıyarak tiyatro sanatına yeni bir anlayış getirmesine borçludur. Bir de ‘Barton Fink duygusu’ denilen garip bir akımın başlatıcısı olmuştur. İşte bu akım kendisine Hollywood’dan senaristlik teklifi gelmesine neden olur. Barton Fink gitmek için isteksiz de olsa; orasının kendine göre olmadığını düşünse de Los Angeles’a gider. Hollywood havasına kapılmamak için köhne bir oteli tercih eder. Yapımcı Lipnick(Michael Lerner), ondan B-movie kategorisine giren ve o dönemin moda türlerinden olan bir güreş filmi yazmasını ister ve böylece Fink, inanılmaz sancılı bir yazım sürecine girer.


Mekan Los Angeles olduğu halde filmin son sahnesine kadar denizi hiç göremeyiz. Buna karşın Fink’in otel odasındaki çalışma masasının hemen üstünde sırtı bize dönük, denize bakan bikinili bir kız resmini sık sık görürüz. Resmin hissettirdiği özgürlük duygusudur. Fink’in kapana kısılmışlığının, bir türlü ne yazacağını bilemesinin yanında resim sonsuz bir alan vaat eder adeta. Ayrıca resim, Hollywood’un seyirciye sunduğu hayallerin bir nüvesidir. Filmin son sahnesinde resmin gerçekleşmiş olması Coenler’in, hayal fabrikası Hollywood’a karşı gerçeklikle yaptıkları bir meydan okumadır (Barton Fink’in sanat anlayışıyla yapımcı Lipnick’in anlayışının taban tabana zıt olması gibidir…).

The Hudsucker Proxy(1994): Dev Saat, Sarkaç, Asansör, Mimograf ve Hulahup

Hudsucker Endüstrisi’nin Kurucu Başkan’ı hiç beklenmedik bir anda (çünkü şirket açısından işler gayet yolundadır) intihar eder. Başkan’ın vasiyetine göre ölümünden sonra şirketin hisseleri halka açılabilecektir. Şirketin önemli isimlerinden Mussburger(Paul Newman), halkın nezdinde şirketin imajını bozup hisseleri ucuza elde etmek için bir ‘enayi’ arayışına girer; o enayi de okuldan yeni mezun olmuş şirkette en alt kademeden çalışmaya başlamış olan Norville Barnes(Tim Robbins) olur. Ancak Mussburger’in planladığı gibi gitmez işler: Norville Barnes’ın tam bir fiyasko olacağı düşünülen hulahup icadı sürpriz bir satış grafiği yakalamış ve şirketin hisseleri tavan yapmıştır.

Kameranın her fırsatta kadraja aldığı Hudsucker Kulesi’ndeki dev saat, Mussburger’in ofisindeki sarkaç, şirketin hisse değerleri ile ilgili sürekli çıktı veren mimograf ve asansör iş dünyasında önem arz eden ‘değerler’i diri tutmak için çalışanları uyarıcı rolü üstlenir:zaman nakittir, sürekli devinim, sıkı takip ve yükseliş…

Esas nesnemiz hulahup ile Coen Biraderler tam anlamıyla bir kinayeye girişirler:Daire biçimindeki hulahup, üretim-tüketim döngüsü içinde üretenin de tüketenin de hapsolduğu çemberin metaforudur. Narville Barnes dahi o çemberin içine ister istemez girerek intiharın eşiğine gelir.

Fargo(1996): Paul Bunyan Heykeli

Orta yaşını geçmiş, bir çocuk sahibi Jerry(William H. Macy), kayınpederinin işyerinde müdürlük yapmaktadır. Jerry, bir yatırım fırsatını değerlendirebilmek için acilen yüklü paraya ihtiyaç duyar. Kayınpederinin zengin olması ondan para isteyebileceği anlamına gelmez; çünkü kayınpederi ona zırnık koklatmayan birisidir, üstelik Jerry’i beceriksiz bulur. Anlayacağınız, Jerry iyice eziklenmektedir. O da illegal bir yola başvurur. Fargo kasabasından iki suçlu(Steve Buscemi, Peter Stormare) ile anlaşarak onlardan karısını kaçırmalarını ister. Tahmin edileceği üzere amacı kayınpederinden rehine fidyesi koparmaktır ve izlediğimiz bir ‘Coenler’ filmi olduğu için doğal olarak işler hiç umduğu gibi gitmez: Yedi ölüm (bir polis, yoldan geçen iki kişi, Jerry’nin kayınpederi, otopark görevlisi, Jerry’nin karısı, suçlulardan biri).

Fargo, hikayesini 1987’de ABD’nin Minnesota eyaletinde gerçekleşen bir olaya dayandırır. Aslında, dayandırır demek yetersiz olur; çünkü Coenler, ölülere olan saygılarından ötürü olayları olduğu gibi filme aktardıklarını, sadece isimleri değiştirdiklerini filmin başlangıcında belirtirler. Böyle olması filmde yine de kodlanmış bir nesne olmasını engellemez.

Filmde üç kez, Brainerd’in girişinde dikili Amerikan efsanelerinden dev oduncu Paul Bunyan’ın heykeli oduncu gömleği, mavi pantolonu, korkutucu yüz ifadesi ve elindeki baltayla boy gösterir. Efsane de olsa işi odunculuk olan birinin dev heykeli ve o heykelin üzerindeki 1871 tarihi filmdeki dünyanın aksine bir dünyayı çağrıştırır: sakin ve sade…

Ancak, suçlulardan birinin ortağını baltayla öldürüp sonra da odun parçalama makinesine atmasını Paul Bunyan’ın korkutucu yüzü ve oduncu kimliğiyle birleştirdiğimizde Paul Bunyan’ın Amerikası’nın emek üzerine mi yoksa kan üzerine mi kurulduğuna dair bir soru işareti oluşturmaktan da kendilerini alamaz Coen Biraderler.

Big Lebowski(1998): Halı(lar)

Çevresi tarafından ahbap lakabıyla tanınan Jeffrey Lebowski(Jeff Bridges) bowling tutkunu, sürekli beyaz rus içen, barışçı, salaş giyinen, paraya pula önem vermeyen bir adamdır. Bir gün evine iki adam girer ve Ahbap’tan kendilerine olan borcunu ödemesini ister. Ahbap’ı iyice hırpaladıktan sonra isim benzerliğinden dolayı yanlış adamı bulduklarını anlarlar; ancak gitmeden önce de Ahbap’ın halısına işerler. Ahbap, bowling arkadaşlarından Walter(John Goodman)’a durumu anlatır ve halısının-odasını dolu gösterdiği için- değerli olduğunu belirtir, arkadaşı da Ahbap’a zengin olan diğer Lebowski’den halısının bedelini istemesini öğütler. İşte böylece -ahbap hariç- herkesin bir milyon doların peşinde olduğu koşuşturmaca başlar.


Bir tarafta bir milyon doların peşindeki onca insan; diğer tarafta odayı dolu gösterdiği için yeni bir halı isteyen Ahbap ve annesinden yadigar olduğu için Ahbap’ın evlerinden apardığı halıyı geri isteyen Lebowski(zengin olan)’nin kızı(Julian Moore).Bir de bunlara Baba Busch ve Körfez Savaşı aldatmacasını eklersek filmde ‘halılar’ın işleviyle ilgili ayrıca bir açıklamaya ihtiyaç duyulmaz sanırım.

No Country For Old Man(2007): Havalı Silah, Bozuk Para

Llewelyn(Josh Brolin): Mafyanın parasını tesadüf eseri bulan inatçı bir adam, Anton(Javier Bardem):Llewelyn’i bulması için mafyanın kiraladığı tanımlanması zor iz sürücü ve kiralık katil, Şerif(Tommy Lee Jones): Olup bitenlere ve yaşadığı zamana bir türlü anlam veremeyen, silah taşımayan, Llewelyn ve Anton’ın peşinde olan yaşlı kanun görevlisi.

Havalı silah, Anton’ın sürekli yanında taşıdığı, kapıları açmak ve bazen de ne olup bittiğinden haberi olmayan insanları öldürmek için kullandığı, görünümü itibariyle oksijen tüpünü andıran bir silah türü. Şerifin söylediğine göre sığırları öldürmek için kullanılan bir silahmış ve yine şerifin yorumuna göre bu silahla hayvanlar ne olup bittiğini anlayamadan ölüyorlarmış. ‘Şimdi’yi yirmi yıl öncesiyle kıyaslayıp da ‘şimdi’ye bir anlam yükleyemeyen ve bu yüzden dehşete düşen yaşlı şerifin nezdinde havalı silah, tüm bu anlamsızlığı ve kıyımı yaratanların nesnel araçlarından biri olduğu gibi aynı zamanda onun hiçbir şey anlamadan öylece ölüp gitme korkusunu iyice arttıran ve açığa çıkarandır.

Anton, filmde iki kez bozuk parayı kullanır kurbanlarının kaderini(ölüm ya da yaşam) belirlemek için. Llewelyn’in karısının ‘’buna para karar vermek zorunda değil buna sen karar verebilirsin, beni bırak!’’ demesi üzerine, Anton da ‘’buraya bu paranın geçtiği yollardan geçerek geldim,’’ der. Paranın geçtiği yolların öyle nizami duble yollar olmadığını bildiğimize göre Anton’ın ne demek istediğini anlıyoruz değil mi?

Burn After Reading(2008): Cd, Dildo Aleti

Bir tarafta kovulan Cia analisti(John Malkovich), analistin boşanmayı planlayan karısı(Tilda Swinton), analistin karısıyla yatan tam donanımlı çapkın(George Clooney), çapkının, boşanmak için gizlice işlemlere başlayan karısı(Elizabeth Marvel); diğer tarafta ise bir dizi estetik ameliyat geçirmek için paraya ihtiyacı olan spor hocası(Frances Mcdormand), spor hocasının heyecanlı ama zekası kıt meslektaşı(Brad Pitt); ve bunların yollarının kesişmesine, hikayenin tipik bir ‘Coenler arap saçı hikayesi’ne dönüşmesine neden olan nesne:cd.

Anılarını kitaplaştırmaya karar veren ‘cia analisti’, dökümanlarını cd’ye kaydeder ve bir şekilde spor salonuna ulaşan cd; şantaja, para sızdırmaya ve ölümlere varacak olayların başlatıcısı olur. Bir de oldukça fonksiyonel bir dildo aleti var. Aletin yaratıcısı çapkınımız, aleti eşine hediye etmek için yapmıştır. Filmde dildo aleti, birden fazla işleviyle, adı geçen şahıslardaki tatminsizlik hissinin karşılığıdır.

True Grit(2010): Sharps Karabina Tüfeği

Vahşi batıdayız…14 yaşındaki Mattie(Hailee Steinfeld), babasının katili Tom Chaney(Josh Brolin)’i bulması için Şerif Cogburn(Jeff Bridges)’u kiralar. Bir de şartı vardır: kendisi de şerifle birlikte gidecektir.

Federal Şerif Cogburn, Texsas Ranger’ı Laboeuf(Matt Damon) ve 14 yaşında bir kız çocuğu olmasına rağmen babasının katilinin peşine Şerif ve Ranger ile birlikte düşen Mattie, ‘hayatın hakkını ver’en sağlam karakterlerdir. Hakeza, filmde sık sık adı geçen ve zamanının en iyi tüfeği olan Sharps karabina da – kullanıcısının da marifeti olmazsa olmaz tabi ki- potansiyelinin hakkını vererek 150 metre mesafeden filmde kilit bir atışın gerçekleştirilmesini sağlar.

Kategoriler
haber

Jerome Bonnell’den Macera Zamanı

Bonnell, Le Temps de L’aventure (Macera Zamanı) ismini taşıyan beşinci filmiyle karşımızda olacak. Özellikle 2005’te gösterime sunduğu Les Yeux Clairs isimli üçüncü filmiyle Berlinale’de jüri özel ödüllerinden birini alan Bonnell, yeni filminin senaryosunu kendi yazdı.

Ünlü bir fransız tiyatro oyuncusunun aynı şehirdeki iki gösterisinin arasında gizemli bir ingiliz adamla tanışmasını ve aşık olmasını anlatıyor. Fransız sinemasının önemli yıldızlarından Emmanuelle Devos’un canlandıracağı karakter, ışıltılı hayatı ve birdenbire hayatına giren adam arasında seçim yapmak zorunda kalacaktır. Filmde gizemli ingilizi Gabriel Byrne canlandıracak.

Kategoriler
haber

Michael Fassbender, Gleeson’ın İlk Filminde

Brendan Gleeson’ın Flann O’Brien’ın 1939 tarihli klasik romanı “At Swim-Two-Birds” uyarlamasında Michael Fassbender da yer alacak. Gleeson’ın ilk yönetmenlik denemesi olacak filmde daha önce Gabriel Byrne, Colin Farrell ve Cillian Murphy’nin de yer alacağı belirtilmişti.

7 yıl önce filmin haklarını satan, 4 yıl boyunca senaryoyu yazan Gleeson’ın film için gerekli finansmanı sağlaması bu 4 önemli aktörün rolü kabul etmesiyle daha kolaylaştı. Time’ın tarihin en iyi 100 romanı arasında saydığı “At Swim-Two-Birds” çok kısaca aktarırsak, kendi yazarlarına karşı ayaklanan roman kahramanlarını anlatıyor. Tabi roman çok daha karışık bir yapı ve olay örgüsüne sahip. Sinema eleştirmenlerinin “çekilemez” dedikleri romanı bakalım Gleeson sinemaya aktarabilecek mi?