Kategoriler
haber

Ocean’s 8’in Karakterleri ve Konusu Açıklandı

Steven Soderbergh’in Ocean’s üçlemesi kadınların merkezde olduğu spin-off filmle, Ocean’s 8‘le devam edecek. Şu sıralar post prodüksiyon aşamaları devam eden, Gary Ross’ın yönettiği filmin başrolleri bilindiği üzere Sandra Bullock, Helena B. Carter, Anne Hathaway, Cate Blanchett, Rihanna, Mindy Calling’e teslim edilmişti. Dakota Fanning, Olivia Munn, Sarah Paulson, Richard Armitage, James Corden’ın da rol aldığı filmin kötü karakterini Damian Lewis oynadı. Soderbergh’in üçlemesinde rol alan Matt Damon bu filmde çok az bir süre görünecek.

Gelelim filmin karakterlerine ve konusuna. Bullock filmde Debbie Ocean adlı karakteri oynadı. Soyadından anlaşılacağı üzere George Clooney’nin karakteriyle akrabalık bağı var. Debbie, New York’ta pek çok ünlünün katıldığı moda şovu Met Gala devam ederken bir soygun yapmayı planlar. Bunun için bir ekibe ihtiyacı vardır. Lou’nun (Blanchett), Nine Ball’un (Rihanna), Amita’nın (Kalling), Constance’ın (Awkwafina), Rose’un (Carter), Daphne’nin (Hathaway) ve Tammy’nin (Paulson) kapısını çalıp onları soygun için ikna etmeye çalışır. 8 Haziran 2018’de vizyona girecek film iyi bir hasılat elde ederse tahminimizce aynı ekiple Ocean’s 9‘la devam edecektir.

Kategoriler
izlenim

Free State of Jones: Gary Ross Anlatma Şevkine Yenik Düşüyor

Gary Ross’ın yazıp yönettiği Free State of Jones yılın merakla beklenen filmlerindendi. Bu yaz gösterime girdiğindeyse beklenen hasılatı ve eleştirileri alamayıp hızla unutuldu. Matthew McConaughey’nin başrolünü üstlendiği, Gugu Mbatha-Raw, Mahershala Ali ve Keri Russell’ın da rol aldığı bu dönem filmi gerçek karakterlerden ve olaylardan uyarlandı. Film savaştan kaçan Newton Knight’ın (McConaughey) siyahiler ve beyazlarla birlikte devletten ve kanundan bağımsız Özgür Jones Eyaleti’ni kurmasına ve devletin yerel güçleriyle mücadele etmesine odaklanıyor.

Aslında ortada epey etkileyici bir öykü var. Dönem, Amerika’nın kendi içinde savaştığı bir dönem (İç Savaş/Civil War). Knight yeğeninin ölümüne tanık olunca yeğeninin cesedini alıp savaştan kaçar. Yeğenini gömdükten sonra şerifin ve askerlerin bulamayacağı bir yere sığınan Knight burada savaştan kaçan köleler ve beyazlarla birlikte yaşanılası bir ortam yaratır. İşin etkileyici tarafı Özgür Jones Eyaleti adı verilen bu eyaletin dışında kölelik, zulüm, haksızlık, adaletsizlik ve ölüm gırla giderken bu eyaletin sosyalizme yakın bir şekilde yönetilmesi. Knight’ın kurallarına göre kimse başkasının malına ve toprağına göz dikmeyecek, kimse başkasını köleliğe zorlamayacak, kimse kimseye emir vermeyecek. Siyahlarla beyazların eşit oldukları, özgür, adil ve yaşanılası bir eyalet. Kölelik döneminde köleliği umursamayan böyle bir eyaletin oluşturulması etkileyici.

brody-free-state-jones1-1200

Ross bu etkileyici öyküyü ilk bir buçuk saatte iyi bir şekilde işlemiş. Ross; Knight’ı ve köle Rachel’ı (Mbatha-Raw) derinleştirmeyi başarmış. İlk bir buçuk saatte Moses (Mahershala Ali) da iyi yazılmış. Öte yandan bu karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini de (Knight ile Moses’ın dostluğu, Rachel ile Knight’ın ilişkisi) iyi bir şekilde yazmış. Özgür Jones Eyaleti’nin oluşumunu ve dağılmasını da bu süre zarfında elinden geldiğince iyi anlatmış Ross. Fakat filmin sorunları da mevcut doğal olarak. Süre ilerledikçe öykü dağılıyor. Jones Eyaleti’nin oluşumuna odaklanırken daha sonra bu konu Ross’a yetmeyip bir de Klu Klux Klan’a, bu da yetmeyip bir de 85 yıl sonrasındaki Amerika’da siyah-beyaz evliliğine ve oy hakkına değinmek istiyor ve tabii ki ilk bir buçuk saatteki başarısını kalan bir saatte heba etmiş oluyor. Eyaletin oluşumunu iyi bir şekilde işleyen Ross ırkçı Klu Klux Klan’ına da, siyah-beyaz evliliğine de, oy hakkına da alabildiğine yüzeysel bir şekilde değinmiş oluyor. Aslında KKK ve evlilik sahneleri filmin de en gereksiz sahneleri. Ara ara yapılan flashforwardlar ana öyküyü dağıtmaktan ötesine geçmiyor. Ross’un sorunu filmini bitirmesi gerektiği yerde bitirmeyip daha fazla konuya ve olaya değinmek istemesinde saklı. Öte yandan bu gereksiz sahnelerle meşgul olurken ilk bir buçuk saatten sonra Rachel – Knight veya Serena – Knight’ın ilişkilerini derinleştirmemesi filmin sorunları arasında yerini alıyor. Güzel aktris Russell’ın oynadığı Serena’yı sadece üç sahnede görüyoruz. Karakteri tanıtmadan, Knight’la evliliğini anlatmadan film bitiyor. Yardımcı karakterlerde Rachel ve belki Moses dışında kanlı canlı karakter yaratılamamış. Filmin kötü karakteri için etkisiz diyemeyiz ama daha iyi bir senaryoda daha iyi işlenirdi. Keza sınıf çatışmasının da hakkı verilemiyor ne yazık ki.

Oyunculuklardaysa sorun yok. McConaughey önceki performanslarından çok farklı bir performansa imzasını atmamış. McConaughey için her zamanki McConaughey diyebiliriz. Kötü değil ama rolünde parlamıyor. Mbatha-Raw ise kendisine açılan alanda iyi oynamış. Russell’ın sadece üç sahnesi olduğu için performansından söz edemiyoruz. Çünkü o sahneler de kısa sahneler. Dediğim gibi ilk bir buçuk saati başarılı, sonrası başarısız bir film. Ross anlatma şevkine yenik düşmeyip filmini bitirmesi gerektiği yerde bitirseydi yılın başarılı filmlerinden olabilirdi. Ne yazık ki bu fırsatı kaçırmış ve bir kez daha ortalama bir filme imzasını atmış yönetmen.

Kategoriler
haber

Jennifer Lawrence’lı Burial Rites Çekilecek

Jennifer Lawrence’la ilgili son haberimizde aktrisin Hunger Games’in yönetmeni Gary Ross ile işbirliğine devam edeceğini belirtmiştik. Ross-Lawrence ikilisi gelecek sene East of Eden (Cennetin Doğusu) romanının ikinci uyarlamasına imzalarını atacaklar. Bu filmden sonra ikilinin başka bir romanı, Burial Rites’ı çekebilecekleri açıklanmıştı. Lakin filmin çekilip çekilmeyeceği kesin değildi. Artık kesinleşmiş. Filmin finansmanını Lionsgate stüdyosu sağlayacak. Stüdyo, Hunger Games’i serisini yaratmıştı. Film son haberimizde belirttiğimiz gibi Hannah Kent’in aynı adlı romanından uyarlanacak. Roman, 1829 yılının İzlandasında geçiyor ve cinayetle suçlanan bir kadının kendisini aklama çabalarını anlatıyor.Jennifer-Lawrence-Vogue

Kategoriler
haber

Lionsgate Yüksekten Uçuyor

The Hunger Games’in elde ettiği gişe başarısından sonra Lionsgate stüdyosu devam filmi Catching Fire için çalışmalara hızla başladı. Senaryoyu bu kez deneyimli bir senariste, Simon Beaufoy’a yazdıran stüdyo filmin yönetmenliği için Gary Ross’u ikna edemedi. Ross kendisini tekrar etmek istemediğinden devam filminden ayrıldı. (Gerçi Ross The Hunger Games vizyona girdikten sonra yaptığı röportajlarda devam filmi için çok heyecanlı olduğunu belirtmişti.)

Lionsgate Catching Fire’ın yönetmenliği için üç ismi düşündüğünü açıkladı: Stüdyonun listesinde David Cronenberg, Alejandro Gonzalez Inarritu ve Alfonso Cuaron bulunuyor. Yönetmenlerin projelerine şöyle bir bakarsak Cuaron dışında hiçbirinin müsait olmadığını söylemek mümkün. Cronenberg “As She Climbed Across the Table”ın ve Inarritu “Flim-Flam Man”in hazırlıklarını yürütüyor. Ayrıca bu iki yönetmenin Catching Fire gibi bir blockbusterı yönetmek isteyeceklerine pek inanmıyorum. Dolayısıyla stüdyo yakın zamanda başka bir listeyle tekrar karşımıza çıkabilir.

Filmin çekimleri sonbaharda başlayacak ve ocağa kadar bitirilmeye çalışılacak. Çünkü ocakta Jennifer Lawrence’ın diğer filmi X-Men’in çekimleri başlayacak. Filmin kadrosu aynen korunuyor. Donald Sutherland, Josh Hutcherson ve Liam Hemsworth Catching Fire’da da rol alacaklar. Film 22 Kasım 2013’te vizyona girecek.

Kategoriler
izlenim

Yaşamak İçin Öldür: Botaru Rowaiaru

Quentin Tarantino’nun röportajlarında adından sıkça bahsettiği, hayranı olduğu, Uzakdoğu sinemasının önemli isimlerinden sayılan ve 12 Ocak 2003’te vefat eden Kinji Fukasaku’nun yönetmenliğini üstlendiği bir film “Botaru rowaiaru” (Battle Royale).

Film, Fukasaku’nun çektiği son iki filmden bir tanesi. Diğeri de bu filmin devamı konumundaki “Botaru Rowaiaru II: Chinkonka”. Film, Japon yazar Koushun Takami’nin aynı adlı romanından, yönetmenin oğlu Kenta Fukasaku tarafından senaryolaştırılmış. “En iyi arkadaşını öldürebilir misin?” şeklinde pazarlanan ve vizyona girdiği dönemde kimilerince başyapıt, kimilerince vasat ilan edilen filmin konusu The Hunger Games’in aynısı. Açıkçası bu filmi izledikten sonra The Hunger Games’in yazarı ve  senaristlerinden Suzanne Collins’e getirilen eleştirilere hak vermemek elde değil.

Suzanne Collins The Hunger Games’i yayınladıktan sonra bazı çevrelerden “Ama bu, Battle Royale’in aynısı” şeklinde eleştirilmiş, Collins de bu eleştirilere “Ben Battle Royale adlı filmi izlemedim” şeklinde cevap vermişti.  Günahını almayalım ama The Hunger Games ile “Botaru rowaiaru” arasında epey benzerlik var. Esinlenmeyi de, tesadüfü de aşacak derecede benzerlikler var: Halkı üzerindeki hakimiyetini yitiren devlet, egemenliğini tekrar elde etmek için her sene belli sayıdaki ortaokul öğrencisini bir adaya bırakır ve kendilerine ikişer çanta verip birbirlerini öldürmelerini emreder. Onlara üç gün süre tanır. Eğer üçüncü günün sonlarına dek bir “galip” çıkmazsa yarışmayı yöneten kişi elindeki düğmeye basacak ve hayatta kalan herkesi öldürecektir. Yarışmacıların hem nereye gittiklerinin saptanması, hem de üçüncü günün sonunda bir galibin ortaya çıkmaması sonucunda tek düğmeyle onları öldürmek için yarışmacıların boyunlarına kırılamayan bir demir halka bağlanmıştır. Yarışma başladığında gençler adanın çeşitli taraflarına kaçışırlar. Artık gençlerin yaşamak için birbirlerini öldürmeleri gerekmektedir.

Belirttiğim gibi The Hunger Games’le bir sürü benzer yanı var filmin. Farklılıklarından bir tanesi ise fazlasıyla şiddet içermesi ve reality show’a değinmemesi. Gary Ross’dan farklı olarak Kinji Fukasaku elini korkak alıştırmamış. Çok cesur davranmış. Hatta biraz fazla cesur davranmış. Akla hayale gelebilecek her türlü sahneye filminde yer vermiş. Baltayla öldürülen mi dersiniz, boğazı kesilerek öldürülen mi, başı koparılan mı dersiniz… Her türlü ölüm mevcut bu filmde. Bu gibi sahneler yüzünden zamanında epey olay yaratmış ve Japonya’da sansürlenerek, ülkemizde ancak üç yıl aradan sonra !f Festivali aracılığıyla gösterilmişti. Bunun dışında Fukasaku, Ross’un da düştüğü hataya düşmüş: Gençlerin birbirlerini öldürmelerini “aşk” üzerinden açıklamak. Yani aşk temasını fazlasıyla önplana almak. Adaya kırk kişi bırakılıyor ve bu kırk kişinin yarısından çoğu aşık. Kızların birbirlerini öldürmelerinin nedeni hep aşk üzerinden açıklanıyor ve bu da ne yazık ki hikayenin gerçekçiliğini zedeliyor.

Fukasaku’nun yaptığı diğer hata da yarışmaya/oyuna hemen başlaması. Liseliler henüz üzerlerindeki şoku atlatamadan birbirlerini öldürmeye başlıyorlar. Bu da aşk temasıyla sarsılan gerçekçiliğin bir kez daha zedelenmesine neden oluyor. Ayrıca Fukasaku’nun böylesi politik bir konudan apolitik bir film ortaya çıkarması politik bir film bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Fukasaku filmdeki şiddete o denli eğilmiş ki politik bir kaç cümle etmekten kaçınmış. Belki bilinçli, belki bilinçsizce yapılan bir tercihtir bu ama tıpkı The Hunger Games gibi politik olmaması değerini düşürüyor kanımca.

Fukasaku’nun ortaya koyduğu film ne yazık ki etkileyici ve sarsıcı olmayı başaramıyor. Nasıl ki The Hunger Games ergenleri tavlamak uğruna aşka fazlasıyla abanıyorsa, Botaru Rowaiaru da şiddete abanıyor. Filmin başından sonuna dek öğrencilerin/yarışmacıların birbirlerini öldürmeleri, bu sahnelerin bilinçli bir şekilde soğuk bir anlatımla kotarılmaları, oyuncuların başarısız performansları, filmdeki mantık hataları, yönetmenin hikayesini toparlayamayıp iyice dağıtması ve finale doğru hiçbir mesaj verememesi, söylemek istediklerini söyleyememesi ile film ne yazık ki vasat sınırına yaklaşıyor ve burada kalıyor. Filmin tanıtımlarında bolca kullanılan “En yakın arkadaşını öldürebilir misin?”e de ne yazık ki etkili bir şekilde değinilemiyor.

Filmin artıları arasında müzik kullanımı, sahnelerin başarıyla kurgulanması, karakterlerin derinleştirilmesi sayılabilir. The Hunger Games’in başarısız olmasının nedenleri arasında karakterlerini derinleştirememesi de yer alıyor. Ama Botaru Rowaiaru’da karakterler başarılı bir şekilde derinleştiriliyorlar. Doğru anlarda flashback yöntemiyle karakterlerin geçmişte yaşadıkları kısa bir şekilde izleyiciye aktarılıyor. Böylelikle oyuncuların beceremediklerini yönetmen becermiş ve karakteri derinleştirmiş oluyor. Karakterlerin derinleştirilmeleriyle karakterin yarışmadan önceki haliyle yarışmadaki halini mukayese edip bu türden yarışmaların insanı insanlıktan çıkarabileceğini kanıtlamış oluyor Fukasaku. The Hunger Games’in diğer başarısız yanı merkezine Katniss’i alıp diğer karakterleri önemsememesiydi. Bu filmde de merkeze alınan karakterler var ama başarılı bir şekilde çoğu yarışmacının adadaki savaşına odaklanmayı başarıyor yönetmen. Önemli müzisyenlerin requiem’leri filmde başarıyla çalınıyorlar. Müzik kullanımında da bir başarı söz konusu.

Yazının sonuna gelirken filmin çoğu açıdan The Hunger Games’ten daha başarılı olduğunu ama vasata aşamayıp germediğini, hatta bir süre sonra sıkmaya başladığını belirtmeliyim. The Hunger Games’i şiddete yer vermediklerinden ötürü eleştirmiştim. Bu filmiyse şiddete gerçekten de göze batacak kadar yer verilmesi ve gerilimin sağlanamaması açısından eleştirdim. Sanırım bunları dengede tutmak ve bunlara politikayı dahil etmek gerçekten de zor.

Kategoriler
izlenim

Bir Çocuktan Bir Katil Yaratmak: The Hunger Games

Not: Bu yazı, kitap ve filmdeki sürprizleri ifşa edecek bir yapıya sahiptir.

THE HUNGER GAMES (AÇLIK OYUNLARI)/SUZANNE COLLINS:

“Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadıkça hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.” diye başlamıştı sözlerine Hrant Dink’in cenazesinde Dink’in eşi Rakel Dink. Dink’i kalleşçe sırtından vuranlar içeride. Ama vurduranlar? Bu işin arkasındaki karanlık, bu çocukların beyinlerini yıkayanlar, bu çocuklardan, gençlerden katil yaratanlar nerede? Yaptıklarının, sonu ölümlere varan davranışlarının kutsanıp terfi ettirildikleri yeni görevlerinde göbeklerini kaşıyarak oturuyorlar. Davranışlarının sonuçları üzerine düşünüyorlar mıdır? Hiç sanmıyoruz!

Amerikalı yazar Suzanne Collins’in kaleme aldığı The Hunger Games de böyle bir geleceği, böyle insanları(!) anlatıyor okurlarına. Tarihi belirsiz bir gelecek. Amerika on üç ayrı devlete ayrılmış bir yapıya sahip. Bu devletlere “mıntıka” deniliyor. Bu on üç mıntıkadan sonuncusu bu mıntıkaların bağlı olduğu Panem hükümetine isyan etmiş. Çünkü bu mıntıkalardan bazıları refah içinde yaşarken bazıları yoksulluk içinde yaşıyor. Sonuncu mıntıka bu eşitsizlikten ötürü isyan eder ve Panem’in gazabını üstüne çeker. Panem anında bu mıntıkayı haritadan siler. Sonra yarışmalar düzenlenmeye başlar. “Açlık Oyunları” adı verilen bu yarışmalarda her mıntıkadan yaşları 12-18 arasında değişen bir kız ve bir erkek seçim yoluyla ailelerinden koparılır. Toplam 24 yarışmacı oyunları düzenleyenlerin kontrol edebildiği bir bölgeye bırakılır ve aksiyon başlatılır. Bu 24 kişi birbirini öldürecek ve sağ kalmayı başaran kişi ödüllendirilecektir. Amaç ayaklanmayı planlayanların sonunun ne olacağını bu yarışmayla göstermek, yani göz dağı vermektir. 12. Mıntıka’dan Katness ve Peeta bu yarışmacılar arasında yerlerini alırlar. Hikaye de bizlere Katness’in gözünden anlatılır.

Collins’in anlatmak için seçtiği hikaye çok çarpıcı aslında… Devletin masumiyeti yıkıp katiller yarattığı bir geleceği (ne acı ki Collins’in geleceği bizim şimdiki zamanımız ve geçmişimiz) anlatıyor. Daha doğrusu anlatmaya çalışıyor. Sadece kitabın konusunu okuyarak Collins’in kapkaranlık bir distopya ortaya koyduğunu düşünmek mümkün. Lakin Collins hedeflediği kitleyi (muhtemelen Twilight okuyan, ergenliği aşamamış kişileri) fazlasıyla önemsediğinden bu karanlığı hikayesine yediremiyor ve ortaya aydınlık bir distopya çıkıyor. O kadar aydınlık ki okurda bir farkındalık oluşturamıyor kitap… Geçmişi ve geleceği üzerinde düşünmesini sağlamıyor. Halbuki şimdiye dek yazılan ve çekilen distopyalar böyle değil. Bir geleceği, karanlık bir geleceği anlatmalarına rağmen okuru/izleyiciyi kendi zamanı için de düşünmeye itiyorlar, bir farkındalık yaratıyorlardı bireylerde. Örneğin George Orwell’ın eskimeyecek eseri 1984, Aldous Huxley’nin Brave New World’ü (Cesur Yeni Dünya), Yevgeni Zamyatin’in “We”si (Biz) ve daha niceleri bireyi silkip kendilerine getirtiyorlar. Atilla İlhan’ın deyimiyle “tokat gibi kitap”lar ortaya koymuşlardı bu yazarlar. Sadece farkındalık da yaratmıyor bu eserler. Aynı zamanda devlet terörünün, totalitarizmin, despotluğun gelebileceği noktaları da açık bir şekilde gösteriyorlar. Lakin Collins’in kitabı ne felsefik, ne de karanlık olabiliyor. Ne gelecek ve/ya şimdiki zaman üzerinde düşündürtüyor, ne de farkındalık yaratabiliyor. Bunun nedeni ise Collins’in kitlesini fazlasıyla önemsemesi ve aşka ve aksiyona fazlasıyla yer vermesi.

Diğer bir eksiklikse kullanılan bakış açısından kaynaklanıyor. Collins kahraman bakış açısını kullanmayı tercih ederek bir çuval inciri berbat ediyor. Distopik film ve kitaplarda bir kişi (muhtemelen hikaye ilerledikçe kahramanlaşacak bir kişi) hikayenin merkezine yerleştirilir ama kahraman bakış açısı kullanılmaz. Bu kişi çoğu zaman sistemin tarafında olur. Örneğin 1984’te Winston gerçekleri çarpıtan haberlere imza atan birisinden sistemin yasaklarını delen ve açıkça sisteme muhalifleşen birisine, Logan’s Run filminde sistemin güvenliğini sağlayan Logan’ın sistemi yok etmeye çalışan birisine, Equilibrium’da gene Logan gibi polis olan John Preston’ın sistemin en azılı muhalifine dönüşümü anlatılır. Ama bu dönüşüm sürükleyici bir şekilde, akıcı bir üslupla anlatılır. Lakin Collins’in kahraman bakış açısını kullanması, yani Katness’in hikayesini Katness’in ağzından anlattırmasıyla hikayenin hiçbir sürükleyiciliği kalmıyor. Çünkü biliyoruz ki hikaye ilerledikçe ne olursa olsun Katness’e hiçbir şey olmayacak ve hikayeyi “şampiyon” (!) olarak bitirecek. Nitekim de öyle oluyor. Kahraman bakış açısı bazı bölümlerde heyecanlandırsa da çoğu zaman sıkıyor. Ayrıca Collins’in de manevra alanını daraltıyor. Halbuki Collins ilahi yani üstten bir bakış açısını kullanmış olsaydı hem kitabın sürükleyiciliği artacak, hem yaratıcı bir kurguyla oyunlardaki diğer yarışmacıların neler yaptıklarını anlatabilecek, böylelikle Katness ve Peeta dışındaki karakterlerin karikatürleşmelerine engel olabilecekti. Lakin bu bakış açısını kullanarak diğer karakterleri derinleştiremiyor. Bu karakterleri derinleştirebilseydi eline sağlam bir eleştiri şansı geçecekti: Normal hayatta çok sağlam dost veya sevgili olabilecek bu kişiler devletin emriyle birbirlerini öldürmeye programlıyorlar kendilerini ve bir katil haline geliyorlar. Gene de bunu hiç işleyemediğini de söyleyemeyiz. Aksiyondan, aşktan, fakirlik edebiyatından fırsat kalırsa okur bunun üzerine düşünmeye başlayabilir.

Klişelerden geçilemeyen, aksiyonu kof, sürükleyici ve felsefik ama en önemlisi bilim-kurgu olamayan The Hunger Games’te Logan’s Run’dan, The Truman Show’dan ve Survivor’dan parçalar bulmak mümkün. Bu ve bunlara benzer eserlerin karışımıyla ortaya çıkan The Hunger Games kalite olarak bu eserlerin çok gerisinde kalıyor.

THE HUNGER GAMES (AÇLIK OYUNLARI)/GARY ROSS:

Yukarıda uzun uzadıya kitabın eksiklerine değindim. Özetle Collins distopyanın hakkını veremediğini ve aşka fazla yüklendiğini söyleyebiliriz. Peki kitaptan yola çıkan filmi nasıldı? Hemen belirtelim ki kitabı beğenenleri üzmeyecek bir film ortaya çıkartılmış. Neredeyse satır satır kitabı takip eden bir senaryoya imza atmış Collins ve yönetmen Gary Ross ikilisi. Tabi her uyarlamada olduğu gibi bunda da kitaptaki bazı karakterler, ilişkiler ve olaylar filme dahil edilmemiş. Ama bunun kitabın hayranlarında bir sorun yaratacağını sanmıyorum. Kitabı benim gibi beğenmeyenler ve filmden karanlık bir tasvir bekleyenlerse tekrar hayal kırıklığına uğrayacaklar. Zira Collins-Ross ikilisi kitaptaki çoğu şeyi filme aktardıkları gibi kitabın sorunlarını, eksiklerini de filmlerine dahil etmeyi başarmışlar. Hatta şunu da söylemek mümkün: Kitabın hareket alanı filmdekinden daha geniş olduğu için filmdeki derinleştirilemeyen olaylar ve karakterler derinleştirilebiliyorlar. Ama yukarıda da belirttiğim gibi filme nazaran derinliği sağlanan bu olay ve karakterler aslında çok yüzeysel bir şekilde tasvir ediliyorlar. Yani kitap bu konuda kötünün iyisi durumundayken film ne yazık ki kötünün de kötüsü oluyor.

Öncelikle belirtelim ki Ross’un bir fırsatı vardı. Evet, film yapmak, hele hele yüz milyon dolarlık film yapmak kolay bir iş değil. Özellikle stüdyo diktatörlüğünün olduğu Amerika’da hiç kolay değil. Ama gene de Ross’un elinde bir fırsat vardı. O fırsat da kitaptan bambaşka bir film çıkarmak, kitabın eksiklerini aşan bir filme imza atmak. Ama şunu da söylemek mümkün: Yapımcılar ergenleri hedeflediklerinden The Hunger Games’i 1984 gibi karanlık bir distopyaya benzetmek yerine Twilight’a benzetmişler. Böylelikle Harry Potter ve Twilight serilerinin sona ermesiyle boşta kalacak ergenlere filmlerini sattırabilecekler. Ama yapımcıların parayı bu derece önemsemeleri ve senaryoyu kaliteli bir senariste yazdırmamaları yüzünden kolayca unutulan bir kitaptan kolayca unutulabilecek bir film çıkarılmasına neden oluyorlar.

Halbuki filmin ilk on beş dakikası ilerisi adına umut vaadediyordu. Yönetmenin bu on beş dakikada hiç müzik kullanmaması, elinden geldiğince çevreyi, 12.Mıntıka’nın yaşamını yansıtmaya çalışması ama en önemlisi yarışmacıların seçileceği günün gerilimini başarıyla yansıtması “sağlam bir film mi olacak yoksa?” diye düşündürtüp bir an heyecanlandırıyor. Ama ne zaman ki seçimler sona eriyor, Ross’un elinden de filmi kayıvermeye başlıyor. Tıpkı kitaptaki gibi filmde de diğer mıntıkaların haraçları (yarışmacıları) derinleştirilemiyorlar. Aslında kitapta yeri geldiğince bu haraçlar tanıtılmaya çalışılıyor. Filmdeyse buna hiç mi hiç gerek duyulmuyor. Kitap nasıl ki Katness’i satır satır anlatıyorsa kamera da Katness’in peşinden ayrılmıyor. Dolayısıyla bu haraçlar derinleştirilemediklerinden açlık oyunları sırasında birbirlerini öldürmeleri de insanda bir duygu, acıma duygusunu, sisteme nefret etme duygusunu yaratmıyor. Finalde kariyer haracının “Aslında ben çoktan ölmüşüm, ama haberim yoktu” gibi son derece duygusal bir açıklama yapması bile izleyenin duygularını deşmiyor. Bir diğer eksiklikse Rue ile Katness arasındaki ilişkiye önem verilmemesinde ortaya çıkıyor. Kitapta Katness’in Rue’yu benimsemesinin nedeni bu küçük kızı, kardeşine benzetmesi olarak anlatılıyor. Dolayısıyla Rue’nun ölümü Katness’in içindeki tüm nefreti ve acıyı dökmesine neden oluyor. Ama filmde bu ikisi arasındaki ilişki derinleştirilemediğinden Rue’nun ölümünden sonra Katness’in bağırıp çağırması, ağlaması hiçbir şey ifade etmeyecektir kitabı okumayanlar için. Gene diğer derinleştirme sorunu Peeta-Katness-Gale üçlüsünde de patlak veriyor. Twilight hayranlarını da kazanmak için aşka fazlasıyla yüklendiklerini söylemiştik. Ama ne yazık ki bu aşkın da hakkı verilmiyor ve klişelerle boğuluyor bu sahneler. Ayrıca Katness’in aşık olmayıp aşık gibi davranması filme dahil edilmiyor. Halbuki bizzat Haymitch tarafından kendisine “Aşıkmışsın gibi davran” dedirtiliyor. Ama Katness’in aşık olmak ile olmamak arasındaki ikilemine hiç yer verilmiyor. Filmin yüzeyselliğini ise en iyi Haymitch karakteri yansıtıyor. Kitapta içkici, her şeyi boşlamış, hiçbir şey umurunda olmayan bir şekilde tasvir ediliyordu. Sonra zamanda Haymitch bu halinden sıyrılıp öğrencilerine elinden geldiğince yardımcı oluyordu. Filmdeyse Haymitch’in gözüktüğü ilk sahnede Haymitch sarhoşken bu sahneden hemen sonra gelen sahnesinde aklı başında birisi olarak göze çarpıyor. Yani Haymitch’in dönüşümünün de hakkı verilmiyor ve yüzeyselliştiriliyor.

Açlık oyunlarına da değinmek gerekir. Daha filmin başında bizlere açlık oyunlarının gerilimli olacağı, vahşet içereceği anlatılıyor. Katness seçildikten sonra (daha doğrusu gönüllü olduktan sonra) Katness’teki korku da bizlere açlık oyunlarıyla ilgili fikir veriyor. Filmin en bomba sahnelerini içermesi gereken, hatta bu sahneler üzerinden bu sistemi, totalitarizmi yerden yere vurması gereken bu final bölümü müthiş bir yüzeysellikle geçiliyorlar. Kitapta olduğu gibi… Şöyle bir örnek verelim: Yüzüklerin Efendisi serisi için serideki her savaşın, her çatışmanın seri için nasıl hayati derecede önemliyse ve bu sahneler seriden çıkartıldığında seri de çok eksik kalacaksa açlık oyunları da film ve kitap için bu denli önemli. Zaten filmin ve kitabın ismi bile “açlık oyunları”. Ama herkesin iple çektiği bu sahneler önemsenmeyince filmin de hiçbir değeri kalmıyor. Bu filmde gençlerin birbirlerinin gırtlaklarını kesmelerine, birbirlerini boğazlamalarına, gençlerin insanlıktan çıkıp birer hayvana dönüşmelerine yer verilmeliydi. Sir William Gerald Golding’in başyapıtı “Lord of the Flies”ın (Sineklerin Tanrısı) bu derece başarılı olmasının nedeni de budur. Golding bir adada tek başlarına kalan çocukların bile hayvana dönüşebileceğini ve birbirlerini katledeceklerini kanıtlıyordu filminde. İnsanın doğası budur. Martin Scorsese’nin Shutter Island’ında da böyle bir sahneye yer verilmiştir: “Yemekle senin aranda ben kaldığımda sen elindeki taşla benim kafama vura vura beni öldürürsün”. Açlık, susuzluk, ama en önemlisi hayata bağlılığın yeri geldiğinde insana yaptırmayacağı şey yoktur. Ne yazık ki Ross ve Collins bunu yansıtamıyorlar. Yapımcıların dediklerine uyup yarışmayı Survivor’ın Türkiye’ye versiyonuna döndürüyorlar. İçine de azıcık aksiyon, bir kaç afilli (ama derinliksiz) laf koyunca işlem tamamlanıyor. Şiddetin, kanın gösterilmemesinin nedeni filmin MPAA’dan yaş sınırı almasının önüne geçilmesinden kaynaklanıyor. Belirttiğimiz sahnelere yer verilmiş olsaydı film yaş sınırı alacak ve böylelikle önemli miktarda bir kazançtan mahrum kalınacaktı. Şunu eklemeden geçmeyelim: Bu tür distopyaların içindeki seyirciler önemlidir. Zira “açlık oyunları” gibi oyunlara kana, şiddete, cinselliğe aç seyirciler için yapılırlar. Ama The Hunger Games’te ne yazık ki seyirci de es geçiliyor.

Gençlerin sistem uğruna birbirlerini katlettikleri karanlık bir geleceği anlatan kitap ve film ne yazık ki etkileyici olmayı başaramıyorlar. Kolayca unutulacak eserler oluyorlar. Tabi ki tüm bu eleştirilerden sonra “okumayın, izlemeyin” demeyeceğiz. Okuyun, izleyin ve film ile kitap gelecek üzerine düşündürtmese de gelecek üzerine düşünün.