Kategoriler
izlenim seçki

The Wind Rises: Yaşama Tutunmak Gerek!

“Le vent se lève ! … Il faut tenter de vivre!”
(Rüzgar yükseliyor… yaşama tutunmak gerek!) (Paul Valery)

70’li yaşlarını süren usta Miyazaki son filmim dediği The Wind Rises (Rüzgar Yükseliyor) ile Valery’nin dizesinde olduğu gibi “yaşama tutunmamız” gerektiğini hatırlatıyor.
Hem rüzgar (rüzgarın önemini Totoro’dan hatırlayabiliriz), hem yaşama tutkusu kahramanlarını hiç bırakmadı yönetmenin zaten…

Fakir, 1. Dünya Savaşı ve doğal felaketlerle yorgun düşmüş bir ülkenin tekrar dirilme öyküsünü uçak mühendisi Jiro Horikoshi özelinde izleyici ile buluşturan Miyazaki, ilk kez gerçeklik sularına da bu kadar yoğun olarak giriyor. Genellikle masala yaklaşan bir anlatımı tercih ettiği için çocukları, çocuksuluğu öne çıkaran yönetmen bu sefer hızlı bir biçimde büyüklerin dünyasına geçerken rüyalardan yararlanıyor. Masalın yerini rüya alırken, çocukluklarını bir anlığına gördüğümüz kahramanlarımızın büyümüş halleri ile karşılaşıyoruz. Bu ani ergenleşme aslında filmi izlerken bizi alışık olmadığımız bir Miyazaki uslubu ile karşı karşıya bırakıyor ve ilk düş kırıklığını da yaratıyor. Halbuki Jiro ve kardeşi Kayo’nun çocuk halleriyle biraz daha beyaz perde de kalması iyi olabilirdi.
The-Wind-Rises-3
Yönetmen sanırım bu ani geçişi Japonya’nın kırık dökük yıkılmış halinden (1923 Büyük Kanto Depremi’nde Tokyo yerle bir olur, yaklaşık 150 bin kişi ölür) 1941 yılında Pearl Harbor’u vuracak hale getiren askerileşme (sadece insanlar değil bazen uluslarda erken ergenleşirler) olayına paralel olarak düşündü. Almanya’nın 25 yıl gerisinde kalmış bir ülke bir anda dünyanın en iyi ordularından birine sahip oluyor. Japon Deniz Kuvvetleri, 1900’lerden itibaren büyük japon idealinin sembolüdür. Nitekim Jiro ve şirketi de Deniz Kuvvetlerine çalışır. Bu durum Japonya’nın mahvolmasına yol açacaktır. Film boyunca bu öngörüyü karakterlerin ağzından duyarız…

Film en japon ve kişisel filmi gibi görünüyor olsa da yönetmen gene de rüyalara sığınır, çalışmanın erdemine güvenir, yıkımlara rağmen yola devam edilmesine ve rüyaların peşinden gidilmesine dair genel izleklerini korumaya da devam eder. Sevgi, Jiro’nun çalışma tutkusunun gölgesinde kalır, tasarım yapma arzusu işin yüceltilmesi, veremli eşin naifliğini boğar. Japonya belki de sanatoryumdan gelen eşe gösterilmeyen o dikkattin esiri olur ve gelişme arzusuna kurban eder koca bir nesli… Japonya’nın yükselişi ancak Hiroşima ve Nagazaki’de durur. Sözünü ettiğimiz düş kırıklığı Miyazaki’den değil ilk kez gerçek bir hayat hikayesinden esinlenmesinden doğar. Gene de ısrarla son ana dek rüyaların peşinden gitmeye devam eder… the-wind-rises-2

Enfes tekrar karşılaşma sahneleri, oteldeki aşk bölümleri ve düşlere rağmen acı gerçeklikten kopamaz yönetmen… O yüzden son filmi diğer eserlerinin yarattığı etkiyi taşımayacaktır çoğu kişide… Miyazaki ilk kez gerçeğin çıplak haline dokunur ve ona bile sihrinden bulaştırmayı başarır. O yüzden tümüyle sihirli olmamasına rağmen (buna kızanlar olabilir) ustanın bu son veriminin önünde saygıyla eğiliyorum…

Bir Valery şiiri olarak başlayan film bir ulusun Deniz Kuvvetleri ile kurduğu rüyanın bir koca mezarlığa dönüşmesiyle biter. Tıpkı filme adını veren dizenin ait olduğu şiirin adı gibi “Deniz Mezarlığı”nda bütün umutlar kaybolur.THE WIND RISES

“Rüyalarınızı gerçekleştirmek için en iyi yol, uyanmaktır” diyen filme ismini veren dizelerin sahibi şair Valery’i ise filmin son karesine dek dinlemez Miyazaki… Bir rüyayla başlayan film bir başka rüyayla sona erer.

Hayat dediğiniz ne ki; uyandık ve uyuduk, gerisi iki kelime arası rüyalar…

Kategoriler
izlenim seçki

Porco Rosso: Uçan Domuzların Da Kalbi Vardır

Miyazaki’nin filmografine göz attığımızda belki de en geri planda kalan filmi Porco Rosso olarak dikkat çekiyor. Genelde bu filmi adı dahi zikredilmiyor. Kimileri domuzlu film, kimileri ise farklı bir isimle adlandırıyorlar. Neden olduğu bilinmez ama belli ki bir kesimin domuzlara karşı gıcıklığı olduğu kesin… Özellikle ana karakterlerini çocuklar, genç bayanlardan seçen Miyazaki, estetik açıdan insanların daha sevimli bulduğu karakterlere yönelmeyi seçiyor. 1992 yapımı Porco Rosso ise yer yer sempatik, yer yer ise itici duran bu karakterin hikayesini anlatmayı tercih etmiş. Bu arada unutmadan söyleyelim; Türk insanı biraz da böyle nitelendiriyor. Malum domuzlara karşı içimizde bir kindarlık durumu fazlaca ön planda olduğundan, bu filme tepkiliyiz işte. Halbuki yurt dışında domuzlar, küçük kız çocukları kadar sevimli bulunan hayvanlar kategorisinde yer alabiliyor.1

Filmimiz eski bir donanma pilotu Porco Rosso’nun büyülenerek bir domuza dönüşmesinden sonraki süreci anlatıyor. Bir nevi Waterworld filmindeki ütopyada olduğu gibi denizlerin üzerinde hakimiyet kurmak isteyen korsanlar ve efsanevi ödül avcısı usta pilot Porco Rosso’nun arasındaki çatışmalar üzerinden ilerliyor. Belki tüm dünya su olarak tasvir edilmese de, çoğunlukla bu evrenin içinde, Jina isimli güzel bir hanımefendinin birahanesinde takılan denizcilere tanık oluyoruz. Tabii bu güzel bayanın varlığı beraberinde aşk rekabetini de kaçınılmaz kılıyor. Bu yüzden de hüzünlü ve ulaşılamayan bir ilişkinin nevrotik varlığında kendimizi sıkışmış hissedebiliyoruz zaman zaman. Buna rağmen Akdeniz semalarında uçan uçakların ahengiyle aksiyon ve yer yer komedi eksik olmuyor. Her ne kadar hüzünlü anları olsa da, belli bir dengeyi tutturan tonu hissediyoruz. Konumuzu çok dağıtmadan devam edersek; Porco, şöhretli biri olduğundan korsanların ezikliklerini üzerlerinden atmak açısından önemli bir hedef görevi görüyor. Bu yüzden de onu yeryüzünden silmek isteyen insan sayısı bilhayli fazla… Sürekli domuz diyerek hakaret etmeye çalışan korsanların da, gizliden gizliye ırkçılığa göz kırpmaları, kötücül bireyler olmalarının alt metni yerine koyulabilir.5

Tabii Porco da yılların pilotu ve başına gelen tuhaf olaydan sonra emektar uçağını hiç değiştirmeyi düşünmemiş. Bu yüzden de sürekli bakıma götürüp, ödüllerden kazandığı tüm parayı işine yatırıyor. Motorunun teklediği günlerden birinde ise başına talihsiz olaylar gelse de, her zaman olduğu gibi zekasıyla işin içinden kurtulmayı başaran Porco; eski dostu uçak bakım hangarı işleten adama gidiyor. Her zaman oğullarıyla çalışan bu adam, artık 17 yaşındaki gencecik kızıyla işini yürütmeye çalışıyor. Porco ise bu durumdan hoşnut olmuyor. Çünkü Fio ismindeki bu genç kızın tecrübesizliği Porco’yu düşüncelere dalmaya itiyor.

Not: Bu arada Porco Rosso dediğimize bakmayın, filmin ana karakterinin orijinal Japon versiyonundaki adı Kurenai no Buta… Fakat böyle daha kolayımıza geldiği için Porco diyerek devam ediyorum.2

Fio da, Porco gibi doğuştan uçmaya yetenekli biri, bu yüzden de bu ikili ortak olup korsan dünyasındaki maceralarına devam ediyorlar. Biraz uzun olsa da filmi böyle özetlemek mümkün.

Miyazaki filmlerinde daima gerçek dünyanın olaylarına da yer vermeyi ihmal etmiyor. Bu filmde de böyle bir noktaya parmak basmayı seçiyor. Dünya savaşından sonra tüm dünya ve Avrupa’da ortaya çıkan işsizlik durumuna parmak basarak, bunu hangarda genç ya da yaşlı demeden çalışan kadın nüfusuyla belli etmeye çalışıyor. Malum erkek sayısı her savaşta biraz daha azalır. Evlerinde yalnız kalan kadınlar da hayatta kalma savaşı verirler. Bu gibi ayrıntılara dikkat eden Porco Rosso, uçakların varlığından da olsa gerek; bir nevi savaş efsanesi Red Baron’dan esinlenildiği aşikar gibi gözüküyor.3

Miyazaki filmlerinde dikkat edildiği üzere uçmak eylemi dolaylı ya da doğrudan vuku bulan bir eylem olarak önplana çıkıyor. “Kiki’s Delivery Service”, “Howl’s Moving Castle”, “Castle in the Sky” ve hatta son filmi “The Wind Rises”’da bile uçmak teması baskın bir şekilde hissedilen bir eylem… Belki özgürlüğe kadar bir gönderme, belki gerçek hayatta uçamayan insan türünü serbest kılma çabası ya da bu iki tezi basite indirgersek Miyazaki’nin gökyüzüne ve uçmaya karşı tutkusu… Böyle adlandırdığımızda dahi, uçmak eyleminin Miyazaki filmlerinde önemli bir yer teşkil ettiğini söyleyebiliriz.4

Sonuç olarak Porco Rosso, kendi içinde gizemler barındıran; ölüm, savaş ve imkansız aşkların kol gezdiği ama yetenekli insanların her zaman bir umut olduğu bir film… Filmdeki ana karakter olan Porco’nun domuzluğa aldıramazsanız; onun aslında son derece cool duruşuna tanık olabilirsiniz. Sinema dünyasına baktığımızda Babe, Miss Piggy, ne idüğü belirsiz domuz kılıklı Piglet gibi sempatik domuzlar mevcuttur. Ancak Porco Rosso gibi karizmatik bir domuz, bu film dışında hala ortaya çıkmış değil. Hatta karakterimiz öyle şahsına münassır ki; domuza dönüştüğünden devletin ona yaptırımda bulunmasını bile sallamıyor. Vergileri insanların ödediğini ve kendisinin sadece bir domuz olduğunu söyleyerek kendi çapında hinlikleriyle aykırı bir duruş sergilemeyi de ihmal etmiyor.

Miyazaki’nin geri planda kalan bu filmi, belki filmografisindeki en iyi film değil, ancak eli yüzü düzgün denenmesi gereken bir film olduğu gerçeği yadsınamaz.

Kategoriler
izlenim seçki

Gake No Ue No Ponyo: Pozitivist Masal

Hayao Miyazaki 2013’te Japonya’da gösterime giren ve pek çok ödül töreninde “en iyi animasyon filmi” ödülünü kazanan son filmi “Kaze Tachinu”dan önce yaratmıştı “Gake no ue no Ponyo/Küçük Deniz Kızı Ponyo”yu. 2008 yılında gösterime giren “Ponyo” yönetmene olumlu eleştiriler, ödüller ve adaylıklar getirmişti. Bu filmden sonra Miyazaki beş yıl ara verecekti uzun metrajlı animasyonlarına (daha önce bu denli uzun bir ara vermemişti). “Ponyo”nun konusundan bahsedelim öncelikle: Denizin altında bir mekanda yaşayan bir balık olan Ponyo bir gün denizde dolaşırken yaşadığı birtakım olaylar yüzünden kendisini beş yaşındaki Sosuke’nin kovasında bulur. Sosuke’yle tanışan Ponyo onu çok sever ve onun gibi “insan” olmak ister. Nitekim kendisini zapt etmeye çalışan, insanları sevmeyen babasının engellemelerine rağmen insana dönüşür ve Sosuke’nin yanına gider, olaylar gelişir.

2

Miyazaki’nin “Ponyo”suna kötü demek çok ama çok zor. Kesinlikle vasatın üstünde, eğlenceli, Ponyo karakteriyle de, müzikleriyle de, balıklarıyla da, animasyon kalitesiyle de etkileyici bir film. Ama “Ponyo”yu yönetmenin başyapıtlarıyla (mesela “Mononoke-hime” veya “Sen to Chihiro no kamikakushi”) ile karşılaştırdığımızda bir şeylerin eksik olduğunu fark etmek mümkün. Evet; pek sevdiğimiz Miyazaki önceki filmlerinin izinden gidip hikayenin merkezine bir kızla bir erkek çocuğu yerleştirip sevgi temasına odaklanıyor. Bunu müthiş bir animasyon kalitesiyle yapıyor. İnsan olmak isteyen balık Ponyo ile de hedefi ıskalamayıp izleyiciyi etkiliyor. Dediğimiz gibi başyapıtlarıyla bunlar gibi ortak noktaları olsa da bir şeyleri eksik.

4

Miyazaki çoğu filminde gerçeklerle fantaziyi başarıyla harmanlamıştı. Fantastik bir öyküye sahip olan “Mononoke-hime” bir o kadar gerçekçi idi. Miyazaki bu filminde insan denilen canavarın doğaya verdiği zararı etkileyici bir öyküyle anlatmayı başarmıştı. Keza aynı şeyi, yani insanın doğayla mücadelesini, bencilliğini bilim-kurgu türündeki “Kaze no tani no Naushika”da da anlatmıştı. Doğayı her filminde önemseyip en küçük ayrıntısına kadar betimleyen Miyazaki insanı merkeze koyup filmlerini derinleştirmeyi her daim başarıyor. Bu filmindeyse bence çıta düşmüş. Özellikle başyapıtları izlendikten sonra “Ponyo” izlenince çıtanın düşmesine şaşırmamak zor. Miyazaki diğer filmlerinin aksine bu kez yan karakterleri derinleştiremiyor.

1

Ponyo’nun insanlardan dünyayı kirlettikleri, hayvanlara yaşam şansı tanımadıkları için nefret eden, Japonya’yı tsunamiyle yok edip hayvanlar için ferah bir dünya yaratmak isteyen babası aslında etkileyici bir karakter. Ama babanın üzerine gidilmediğinden bazı şeyler havada kalıyor. Verilen mesajsa “denizi kirletmeyiniz!” sığlığından ötesine geçemiyor. Halbuki Miyazaki doğanın tahribatına “Mononoke-hime”de çok daha iyi değinebilmişti. Aslında gerçek şu ki “Ponyo” bir çocuk filmi. “Mononoke-hime” gibi yetişkinler için de yapılmış bir film değil. Dolayısıyla “Mononoke-hime”den hafif olması, gerçek hayata bu film kadar iyi değinmemesi, kötü karaktersiz olması belki de hedef kitlenin çocuk olmasındandır. Bu filmi illa bir eseriyle karşılaştıracaksak bu “Tonari no Totoro” olmalı aslında. Tıpkı “Tonari no Totoro” gibi pozitivist bir film “Ponyo”. İnsana neşe aşılıyor film boyunca.

5

Diğer filmleri kadar mükemmel değil, ama kayıtsız kalınamayacak bir film “Ponyo”. Miyazaki’nin ne denli önemli, etkileyici, zeki ve yetenekli olduğunu bir kez daha kanıtlayan bir film. Her daim üst düzey filmler çeken Miyazaki’nin emekliliğe ayrılmasıyla doğacak boşluğu oğlunun doldurmasını umuyoruz.

Kategoriler
izlenim seçki

Mononoke-Hime: Olağanla Olağanüstünün Harmanı

Hayao Miyazaki’nin çektiği ve sadece senaryolarını kaleme aldığı filmlere bakarsak bu filmlerin ortak yanlarını görmek zor olmayacaktır. Miyazaki animelerinin merkezine genelde masum, iyi niyetli, oldukça da sevimli bir kızı yerleştirir. Film biraz ilerleyince bu kızın karşısına yakışıklı, etkileyici, bir o kadar gizemli bir erkek çıkar ve tahmin edileceği üzere kızla erkek birbirlerine aşık oluverirler. Daha geniş açıdan baktığımızda ise bu filmlerin en önemli ortak yanları doğadır. Doğa, Miyazaki’nin vazgeçmediği bir unsurdur. Filmlerinde doğayı en ufak ayrıntısına kadar işleyen yönetmen genelde doğa ile insanın mücadelesini, insanın doğaya verdiği zararı etkileyici bir şekilde ama didaktikliğe kaçmadan anlatır. Fantastik ögeleri de es geçmemek gerek. Miyazaki gerçeklerden, gerçek hayattan beslense de animelerinde fantastik ögeleri, Japon kültürünü de kullanmaktan imtina etmez. Olağanla olağanüstüyü, olağanüstü bir şekilde harmanlar.
1

Yukarıda belirttiğimiz bu karakter, öge ve temaları “Mononoke-hime”de de görmek mümkün. Tek bir farkla: Hikayenin merkezinde bir erkek var. Filme adını bir prenses verir vermesine de merkezde lanetlenmiş Ashitaka bulunur. Önce filmin konusundan bahsedelim: İnsanlarla hayvanlar arasındaki ilişki sorunsuz ilerlerken bir gün içine iblis kaçmış bir hayvan bir köye saldırır. Köyün prensi Ashitaka bu hayvan görünümlü iblisi öldürür ama lanetlenmekten kurtulamaz. Ashitaka lanetlendiği için yaşlıların isteği ile köyden ayrılır. Üzerindeki laneti kaldırmak için Ormanın Ruhu’nu bulmaya çalışır. Tabi ki bir süre sonra yolları filme adını veren, kurtlar tarafından büyütüldüğünden kendisini insan olarak görmeyen Mononoke ile kesişir ve beraber doğayı kötü insanlardan korumaya çalışırlar.2

“Mononoke-hime” aslında “Kaze no tani no Naushikaa”nın devamı olarak görülebilir: İnsanlar gene doğaya zarar veriyorlar, merkezde doğayı önemseyen bir genç kız yer alıyor, insanlar birbirleriyle mücadele ederken bunun doğru olmadığını kavrayıp değişiyorlar vs. Kısacası ’84’te çektiği “Naushikaa” ile benzerlikler çok ama “Naushikaa”dan daha ciddi bir tona sahip olduğunu söylemek mümkün. İnsanın doğaya ve kendi türüne karşı mücadelesinin resmedildiği sekanslarda Miyazaki’nin elini hiç de korkak alıştırmadığını; kafaların ve kolların kopuşunu göstermekten çekinmediğini söyleyebiliriz. “Mononoke-hime”nin diğer farkıysa Japon kültürüne fazlasıyla odaklanması. Aslında Miyazaki kendi kültürünü bambaşka kültürlerle harmanlamayı başarmış bir yönetmen. Ama burada kültürüne daha fazla yer vermiş. Bu kötü bir şey değil tabi ki. Ama Uzakdoğu efsaneleri, kültürü hakkında izleyicinin bilgisi yoksa bazı güzel ayrıntıları kaçırabiliyor. Ayrıca Miyazaki’nin bu filminde kötü karakter Eboshi’yi yüzde yüz kötü olarak yansıtmaması da gerçekliğe katkıda bulunuyor. “Mononoke-hime” bazı açılardan Miyazaki’nin önceki filmlerini hatırlatsa da ciddi tonuyla, derin mi derin senaryosuyla, Miyazaki’nin farklı efektleri ilk kez burada kullanmış olmasıyla diğerlerinden ayrılıveriyor. Bir de bu filmin çakması olarak rahatlıkla nitelendirebileceğim “Avatar” (James Cameron) filmini izleyip Hollywood’un bazen ne denli samimiyetten uzak işlere imzasını atabileceği üzerine de sıkça düşündürtüyor “Mononoke-hime”.

Kategoriler
izlenim seçki

My Neighbor Totoro: Çocuklar ve Hayal Güçleri

Hayao Miyazaki deyince akla gelen mükemmel animelerden biridir Komşum Totoro. Belki Ruhların Kaçışı(Spirited Away) ya da Howl’un Yürüyen Şatosu (Howl’s Moving Castle) kadar sükse yapmamıştır ama Miyazaki’nin hayal gücünün ve tekniğinin katlanarak geliştiğinin en büyük habercisidir.

Komşum Totoro, annelerinin tedavi gördüğü hastaneye yakın olmak için kırsala taşınan iki kız kardeş ve babalarını konu alıyor. Bu süreci geçirmek için eski bir köy evine taşınan Satsuki ile kız kardeşi Mei, ormanın yanı başındaki yeni ‘perili’ evlerinde, toz tavşancıkları ve orman yaratıkları ile tanışacakları; kedi-otobüsle seyahat edecekleri unutulmaz bir dünyayı keşfediyorlar. Şehir hayatından kırsal hayata çabucak adapte olmanın büyüsünün işlendiği filmde ‘ne yazık ki’ büyüdükçe azalan hayal gücü gizliden eleştiriyor.

totoro

Çocuğunu mor bulut çizdiğinde yaratıcı ilan eden anne baba, ya da aslında Noel Baba’nın olmadığını söyleyerek çocuğu beş yaşında ilime bilme yönlendirdiğini sanan öğretmenlerin izlemesi gereken bir masal bu belki de. Miyazaki animelerinden vaz geçemiyor olmamızın bir nedeni de bu olabilir mi? Yetişkinler dünyasında fazla vakit geçirmek…

İçerik ve teknik olarak diğer filmlerinden bir iki noktada ayrılıyor Komşum Totoro. Bu defa asıl konu çocuklar ve hayal güçleri. Bir ağacın kavuğunda uyumayı seven tüylü dev Totoro, yağmurun altında şemsiyeyle oynamaları; kedi otobüs seyahati, ürkek Kanta’nın Satsuki ‘ye olan gün yüzüne bir türlü çıkamayan ilgisi; yüzümüzde oluşturdukları gülümsemeyi asla unutamayacağımız karelerden.totoro2

Ailenin en küçük kızı Mei, aynı dönemde bir başka ustanın(Isao Takahata) elinden çıkan Setsuko gibi en sevdiğim karakterlerden. Seslendirmesi, mimikleri, harekeleri o kadar başarılı ki 25 sene sonra bile kimse üçüncü boyutun eksikliği hissetmiyor.

Gücünü basitliğinden, masalsı kurgusundan alan Komşum Totoro, sizi seksen dakika kadar özgür kılacak, çocukluğunuza götürecek; hatırlamadıklarınızı hatırlatacak. Bu anlamda film yönetmenin, çocuklara ve ‘kendi gibi’ hayal etmeyi hiç bırakmamış çocuk kalanlara sunduğu seksen dakikalık bir hediye niteliğinde…

Kategoriler
haber seçki

Joe Hisaishi: Miyazaki’nin Sesi, Ritmi, Melodisi

Miyazaki’nin birlikte çalıştığı isimler arasında üstün yeteneklerinin yanısıra farklı kişilikleriyle öne çıkan insanlar da göze çarpar. Miyazaki’nin sinemasının sırlarından biri de bu farklı çalışan beyinlerle birlikte yaratma sürecine girmek olabilir.

Bu kişiliklerden en önemlilerinin başında Joe Hisaishi geliyor. Nausicaä of the Valley of the Wind, Laputa: Castle in the Sky, My Neighbor Totoro, Kiki’s Delivery Service, Porco Rosso, Princess Mononoke, Spirited Away, Howl’s Moving Castle, Ponyo ve The Wind Rises’ta Miyazaki ile birlikte çalışan Hisaishi, japon sinemasının son dönemine damga vuran 100’ün üstünde filmin de müziklerini yaptı.

Müziklerinde minimalist, deneysel, elektronik, klasik müzik ve japon geleneksel müziğini bir araya getiren Hisaishi, hayatında da bir çok farklı mesleği bir araya getiren bir isim. Hisaishi aynı zamanda yazar, aranjör, orkestra yöneticisi ve yazı fontları yaratan bir grafiker.

Özellikle müzisyenler söz konusu olduğunda onları harflerle değil notalarla merak edenlere aktarmak en doğru yoldur. Biz de buna uygun olarak Studio Ghibli’nin 25. yılını kutladıkları konserde Hisaishi’nin 2 saat süren müzik ziyafetiyle sizleri başbaşa bırakalım dedik.

Konserin sonunda Hisaishi’nin mutluluğu ve Miyazaki’nin kendisini tebrik edişi görülmeye değer fotoğraflar ortaya çıkardı.
1

2

3

4

Kategoriler
haber

The Simpsons, Hayao Miyazaki’ye Saygı Duruşunda

Daha önceki bölümlerine Guillerme del Toro’ya selam çakan The Simpsons, şimdi de Hayao Miyazaki’ye saygı duruşunda bulunmak için özel bir bölümle geliyor. Studio Ghibli’nin dünyasına giren Simpsons, My Neighbor Totoro ve Spirited Away ile ilgili göndermelerle dolu bir bölümle geliyor.

Kategoriler
haber

Miyazaki’nin Sinema Sonrası Yaşamı

Miyazaki’nin son filminin tanıtımları için TV röportajları veren Studio Ghibli’nin yapımcılarından Toshio Suzuki, sinemayı bırakma kararı veren büyük ustanın neler yapacağı ile ilgili bilgi verdi.
hayao-miyazaki
Suzuki “Sanırım manga çizecek. Onu tanıdığımdan beri sevdiği şeyleri çizmekten hoşlanır. Stresi böyle yener.” sözleriyle çizgi romanseverleri sevince boğdu.

Suzuki, Miyazaki’nin ne çizdiği ile ilgili soru üzerine de “Sengoku jidai no chanbara (Japonya’nın içsavaş dönemi samuray kılıç dövüşü hikayeleri) hikayesi üzerine çalıştığını biliyorum. Ama daha fazla konuşamam, çok kızar” yanıtını verdi.

Kategoriler
haber

Miyazaki’nin Kiki’s Delivery Service’i Gerçek Oyuncularla Geri Dönüyor

Hayao Miyazaki’nin uzun metrajlı film yönetmeyi bırakacağını açıklamasının ardından gözler haliyle büyük ustanın eski filmlerine çevrildi. Hayatımızın geri kalanında Miyazaki’nin yeni bir filmiyle karşılaşmayacağımız gerçeğiyle yüzleştik ve eski filmlerine sarıldık.

Japon sinemacılar da Miyazaki sinemasına onun yarattığı çizgi dünyaları gerçek oyuncularla yeniden sinemaya taşıyarak sarılacak görünüşe göre. Hayao Miyazaki’nin önemli filmlerinden biri, Kiki Delivery Service “live-action” olarak sinemaya uyarlanıyor. Ocak ayında Japonya’da gösterime girecek filmden ilk teaser geldi.

Kategoriler
haber

The Wind Rises: Miyazaki’nin Vedası Bir Başyapıt

Sinemaya veda edeceğini açıklayarak haftasonu tüm sinema dünyasını üzüntüye boğan Hayao Miyazaki, vedasını bir başyapıtla yapıyor. Venedik Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan The Wind Rises, izleyen herkesten büyük övgüler alıyor.
kaze tachinu
Sinema yaşamında ilk defa fantastik öğeleri bulunmayan bir dönem filmini animasyona aktaran Miyazaki, son filminde girdiği bu sınavdan başarıyla çıkmış görünüyor. 72 yaşındaki ustanın, “sadece animasyonla anlatılabilecek gerçekçi bir hikaye” olarak nitelenen senaryoyla yine sinema tarihine geçecek bir film yarattığı konusunda neredeyse tüm eleştirmenler hemfikir.

Film genç japon bir uçak tasarımcısının iki dünya savaşı arasındaki yaşamını aktarıyor.

Kategoriler
haber

Nausicaa 2 Çekilecek Ancak Miyazaki Yönetmeyecek

Hayao Miyazaki’nin klasikleşmiş filmlerinden Nausicaa Of The Valley Of The Wind’in bir devam filmiyle yeniden beyazperdeye döneceği uzun süredir konuşuluyordu. Bu konuda en istekli isim de Neon Genesis Evangelion’un yönetmeni Hideoki Anno’ydu. Anno, ilk filmde Miyazaki’nin ekibindeki önemli çizerlerden biriydi.
Nausicaa
Miyazaki son yaptığı açıklamalarda Nausicaa 2’yi çekmeyeceğini, bu konuda çok istekli olan Anno’ya filmi seve seve devredebileceğini belirtti. Miyazaki, son filminde de beraber çalıştığı Anno’ya güvendiğini de belirtti.

Çevreci altmetniyle Miyazaki klasiklerinden biri olan Nausicaa’nın senaryo çalışmaları da bu açıklamaların ardından başlamış oldu.

Kategoriler
seçki

2013 Filmleri: Animasyonda Uzakdoğu’nun ve Ghibli’nin Yılı

2013 ABD’deki animasyon filmleri açısından pek zengin değil. Genelde devam filmlerini izliyor olacağız. Animasyonlar açısından önemli olan gelişme ise Japonya’da… Studio Ghibli bu yaz iki ustasından iki filmi gösterime sunacak. Bu tarz bir durum en son 1988’de Grave of The Fireflies ve My Neighbor Totoro ile gerçekleşmişti.

KAGUYA-HIME NO MONOGATARI / PRENSES KAGUYA’NIN HİKAYESİ

Yönetmen: Isao Takahata (Studio Ghibli)
Gösterim: Japonya’da yaz aylarında gösterimde olacak.
Ayrıntılar: Animasyon sinemasına The Grave of the Fireflies gibi eşsiz bir film armağan eden Takahata, bir japon halk hikayesinden uyarlayacağı yeni filmiyle karşımızda olacak.
KAGUYA-HIME NO MONOGATARI

KAZE TACHINU (WIND IS RISING)

Yönetmen: Hayao Miyazaki (Studio Ghibli)
Gösterim: 2013 yazında Japonya’da gösterime girecek
Ayrıntılar: Miyazaki’nin Ponyo’dan sonraki yeni filminde senaryo yine usta yönetmen tarafından yazıldı. Tatsuo Hori’nin 1937’de yazdığı roman yine Miyazaki tarafından 2009’da bir manga olarak yayınlanmıştı. Film, Mitsubishi A6M Zero savaş uçaklarını üreten japon tasarımcı Jiro Horikoshi’nin hikayesini anlatacak.
kazetachinupre01
THE CROODS

Yönetmenler: Kirk DeMicco, Chris Sanders
Ses Kastı: Nicolas Cage, Ryan Reynolds, Catherine Keener, Emma Stone, Clark Duke
Gösterim Tarihi: ABD’de Mart 2013, Türkiye’de henüz belli değil.
Ayrıntılar: DreamWorks Animation’ın 20th Century Fox ile beraber çekeceği ilk film… Depremden dolayı mağarası yıkılan bir adamın ailesine yeni bir mağara araması anlatılıyor.

CLOUDY 2: REVENGE OF THE LEFTOVERS

Yönetmenler: Cody Cameron ve Kris Pearn
Ses Kastı: Anna Faris, Andy Samberg, Bill Hader, Kristen Schaal, James Caan
Gösterim Tarihi: ABD’de 27 Eylül’de gösterime girecek. Türkiye’de de aynı haftalarda girebilir.
Ayrıntılar: Başarılı Cloudy With a Chance of Meatballs’un ikinci bölümü mutasyona uğrayıp konuşmaya başlayan yiyecekleri anlatacak.
CL2_title_0025

DESPICABLE ME 2

Yönetmenler: Pierre Coffin, Chris Renaud
Ses Kastı: Steve Carell, Russell Brand, Miranda Cosgrove, Al Pacino, Steve Coogan
Gösterim Tarihi: ABD’de 3 Temmuz 2013, Türkiye’de 11 Ekim 2013’te gösterime girecek.
Ayrıntılar: Universal ve Illumination Entertainment ilki çok başarılı bulunan Despicable Me’nin ikincisini 2013’te gösterime sokacaklar. Filmde kötü adamı Al Pacino’nun seslendirmesi merakımızı daha da arttırıyor.

EPIC

Yönetmen: Chris Wedge
Ses Kastı: Colin Farrell, Amanda Seyfried, Beyonce Knowles, Christoph Waltz, Josh Hutcherson
Gösterim Tarihi: ABD’de gösterim tarihi 24 Mayıs, Türkiye henüz belli değil.
Ayrıntılar: Geçtiğimiz yıl Rio ile iyi gişe başarısı elde eden Blue Sky Studios, William Joyce’un çocuk kitabı “The Leaf Men and the Brave Good Bugs”ı animasyona uyarladı. Ice Age’in yönetmeni Chris Wedge’in güçlü hayal gücü, fragmanlarda dikkat çekti.

ESCAPE FROM PLANET EARTH

Yönetmen: Callan Brunker
Ses Kastı: Brendan Fraser, Rob Corddry, Jessica Alba, Sarah Jessica Parker, James Gandolfini
Gösterim Tarihi: ABD’de 14 şubatta gösterimde, Türkiye henüz belli değil.
Ayrıntılar: Kanadalı animasyon şirketi Rainmaker Entertainment tarafından sinemaya aktarılacak film bir uzaylının dünyamızdan kurtulmak için verdiği mücadeleyi anlatacak.

FROZEN

Yönetmenler: Chris Buck, Jennifer Lee
Ses Kastı: Kristen Bell, Idina Menzel, Jonathan Groff
Gösterim Tarihi: ABD’de 27 Kasım 2013
Ayrıntılar: Disney’in Karlar Kraliçesi masalının sinema uyarlaması. Film orijinal masalın karanlık havasının aksine komedi olacak.
Frozen-disney-logo

MONSTERS UNIVERSITY

Yönetmen: Dan Scanlon
Ses Kastı: Steve Buscemi, John Goodman, Billy Crystal, Joel Murray, Dave Foley
Gösterim Tarihi: 21 Haziran’da ABD ile birlikte Türkiye’de de gösterime girecek.
Ayrıntılar: 2002’deki “Monsters Inc” karakterleri Mike Wazokwski ve James P. “Sulley” Sullivan’ın üniversite yıllarını izleyeceğiz.

TURBO

Yönetmen: David Soren
Ses Kastı: Ryan Reynolds, Paul Giamatti, Michael Peña, Luis Guzman, Bill Hader, Richard Jenkins, Ken Jeong, Michelle Rodriguez, Maya Rudolph, Snoop Dogg. Samuel L. Jackson.
Gösterim Tarihi: ABD’de 19 Temmuz’da gösterime girecek, Türkiye’deki durumu henüz belli değil.
Ayrıntılar: Çok geniş seslendirmeci kadrosuyla dikkat çeken Dreamworks animasyonu bir salyangozun yarışçı olma öyküsünü anlatacak.

DRAGON BALL Z: BATTLE OF GODS

Yönetmen: Masahiro Hosoda
Gösterim Tarihi: Japonya’da 30 martta gösterime girecek
Ayrıntılar: Artık her yönüyle klasikleşen anime dizisinin yeni bir sinema versiyonu. Dragon Ball Z, iki tanrıyla kapışacak.

KICK-HEART
Yönetmen: Masaaki Yuasa
Gösterim Tarihi: Japonya’da nisanda gösterime girecek ve aynı zamanda internetten de yayınlanacak.
Ayrıntılar: Mind Game ile son dönemlerin en ilgi çekici animelerinden birine imza atan Yuasa’nın yine çok ilgi çekici bir projesi.

ATTACK ON TITAN

Yönetmen: Tetsuro Araki
Gösterim Tarihi: 2013 sonbaharı
Ayrıntılar: Hajime Isayama’nın kült mangasının sinema uyarlaması… İnsan yiyen devler ve buhar teknolojilerini kullanarak onlarla savaşan insanlar. Steampunk bir monster anime… Daha fazla söze gerek var mı?

DİĞER İLGİ ÇEKİCİ ANİMASYONLAR

Hell and Back: “Robot Chicken”in yapımcısı ShadowMachine daha çok yetişkinlere yönelik bir stop-motion animasyonu hayata geçirecek. Film yanlışlıkla cehenneme düşen arkadaşlarını kurtarmaya çalışan iki adamın hikayesini anlatıyor.

As Aventuras do Avião Vermelho: Brezilya’da geçtiğimiz yıl gösterime giren, klasik animasyonun özelliklerini güçlü bir şekilde günümüze taşıyan çocuklara yönelik animasyonun uluslararası gösterime girmesini bekliyoruz. Film, Frederico Pinto ve José Maia tarafından Erico Veríssimo’nun aynı adlı romanından uyarlandı.

Ernest et Celestine: Fransızların klasik animasyonlardaki gücünü geçtiğimiz yıl Toronto’da gösterilen Ernest et Celestine göstermişti. Film etkileyici bir çocuk/fabl. Filmin arkasında Benjamin Renner, Vincent Patar et Stéphane Aubier var.

Kategoriler
haber

Miyazaki’den Hideaki Anno’ya Özel Canavar Tasarımı

Evangelion serisinin yaratıcısı Hideaki Anno ile Hayao Miyazaki’nin dostluğu çok eskilere dayanıyor. 30 yıl önce Nausicaa’da animasyon sanatçısı olarak çalışan Anno, daha sonra kendi yolunu çizmiş ama Miyazaki’den her zaman büyük destek almıştı.

Anno, yeni çektiği bir kısa filmi özel kılabilmek için yine Miyazaki’nin kapısını çaldı. Miyazaki eski öğrencisini kırmayarak ve kendi stilinin de oldukça dışına çıkarak bir canvar tasarımını Anno’ya verdi. İlk tanıtımlarda kısa bir süre görebildiğimiz yaratık, Miyazaki’ye yakışır şekilde etkileyici.

Kategoriler
haber

Moebius: Sinema Tarihini Çizerek Değiştiren Adam

Çizgi roman dünyası en yaratıcı, en çalışkan, işbirliğine en açık isimlerinden Jean “Moebius” Giraud’yu kaybetti. 73 yaşında kansere yenik düşen Moebius çizgi romanla uğraşmaya 12 yaşında başladı ve 60 yıl boyunca hiç durmadan devam etti. Bu 60 yıl, birçok sanatı oloduğu gibi sinemayı da derinden etkiledi.

Sinemaya teknik anlamda 1979’da konsept sanatçısı olarak adım attı. Alien ile girdiği yedinci sanata TRON, Willow, The Abyss, Space Jam, Fifth Element gibi önemli filmlerde farklı dünyaları ve karakterleri yaratarak katkı verdi.

Ancak tüm bunlardan daha önemlisi dünyanın dört bir yanından “dahi” olarak adlandırdığımız birçok yönetmen, bilimkurgu yazarı, dünyanın en önemli çizerleri hep onu “esin kaynağı” olarak gösterdi. Moebius, ustaların “Hep onun gibi olmak istedim” dediği ulaşılmaz bir figür oldu. Walking Dead’in yaratıcılarından Tony Moore, Moebius’un ölümü üzerine söylediği “Ben onun insan olduğunu bilmiyordum, doğanın bir gücü olduğunu düşünüyordum” sözleriyle sanırız bu etkiyi en iyi şekilde açıkladı.

Moebius’un etkilediği en önemli isimlerin başında hiç kuşkusuz Hayao Miyazaki geliyor. İki ustayı bir araya getiren bir röportajda Miyazaki’nin ağzından dökülen sözler sanırız durumu en iyi şekilde açıklıyor.

“Kendi tarzımı 70’lerin başında yaratmaya başladım. Jean Giraud’nun çizgilerini tanıyordum ama elime bir çizgi romanını alıp yakından ilgilenmeye başlamam 80’leri bulur. Hayatımı değiştirdiğini söylemeliyim. 1984’te Nausicaa’yı tamamen onun etkisinde oluşturdum. 90’larda Mononoke’nin karakterini Moebius’un romanlarındaki kadın karakterlerden etkilenerek yarattığımı söyleyebilirim.”

Moebius’un ise aynı röportajda sözleri büyük ustanın sanatçı kişiliği hakkında en net resmi ortaya koyuyor:

“Benim çizdiklerime benzer çizgiler, benden esinlenen isimler gördüğümde hep mutlu oluyorum. Bana göre biz sanatçılar büyük bir topluluğun parçalarıyız. Birbirimizi etkiliyor, hayata bakış açılarımızı değiştiriyor, birbirimizi yükseltiyoruz. Benim de etkilendiğim çok isim var ve Hayao Miyazaki de bu isimler arasında ilk sıralarda… Kendimi tek başıma bir yıldız değil, hep dünyayı değiştirmeye çalışan bir sanatçı ordusunun parçası olarak gördüm.”

Moebius hakkında çekilen ve Avrupa’nın önemli TV’lerinde yayınlanan bu belgeselde ise Alejandro Jodorowsky’den Stan Lee’ye, Ridley Scott’tan günümüzün popüler kahramanlarını yaratan genç ustalara birçok isim Moebius’u anlatıyor.


In Search of Moebius – Jean Giraud clip1/3 ile foivosloxias


In Search of Moebius – Jean Giraud _clip2/3 ile foivosloxias

In Search of Moebius – Jean Giraud_clip3/3 ile foivosloxias

Kategoriler
haber

Studio Ghibli’den 3 Film Birden

Miyazaki’nin yönetiminde bize son yılların en güzel masallarını armağan eden anime stüdyosu Studio Ghibli’de son aylarda hummalı bir çalışma sürüyor. Çünkü stüdyonun üç önemli çizer/yönetmeni, ayrı ayrı üç film için hazırlıklarına başladılar.

İlk ve en önemli haber kuşkusuz Hayao Miyazaki hakkında… Ustanın biyografik veya otobiyografik bir film üzerinde çalıştığı söyleniyor. Kesin olarak doğrulanmasa da Miyazaki’nin bir çizerin hayal dünyası ile ilgili bir film yaratacağı söyleniyor.

Her izleyeni gözyaşlarına boğma gücüne sahip, trajedik başyapıt Grave of the Fireflies’ı yaratan Isao Takahata ise bir japon efsanesini sinemaya aktaracak. Bir bambu ağacının dibinde bir bebek bulup, kendi çocuğu gibi yetiştiren prensesin hikayesi, fantastik ve duygusal öğeleriyle öne çıkıyor.

Hayao Miyazaki’nin oğlu Goro Miyazaki ise yeni filmini 1,5 yıl içinde tamamlamayı planlıyor. Daha önce Yerdeniz Büyücüsü’nü sinemaya aktaran oğul Miyazaki’nin yeni projesi Ortaçağ’dami samuray savaşlarına odaklanacak.

Üç filmin de iki yıl içinde hazır olması ve üst üste gösterime girmesi bekleniyor.

Kategoriler
haber

2011’in En İyi Animeleri

2011 uzakdoğu animasyonları dalında pek iyi bir yıl değildi. Japon Akademi Ödülleri de bu kıtlık dolayısıyla daha çok TV uyarlamalarını “Yılın En İyi Animesi” dalında adaylar arasına aldı.

Daha önce Princess Mononoke ve Spirited Away’le en iyi film Ponyo ve Arrietty ile de en iyi anime ödüllerini kazanan Studio Ghibli bu kez oğul Miyazaki’nin filmiyle şansını arayacak.

Kokurikozaka Kara

1980’lerde 6 ay kadar yayınlanmış manga, Hayao Miyazaki’nin senaryosu ve oğlu Goro Miyazaki’nin yönetiminde sinemaya aktarıldı. Yine doğa ve sevgi konularının eşsiz bir şekilde işlenmesiyle ortaya yılın en iyi animelerinden biri çıktı.

Tezuka Osamu’nun Buddha’sı

1989’da 60 yaşında kaybettiğimiz “Manga’nın/Anime’nin Babası” Tezuka Osamu’nun Buddha’sının sinema uyarlaması… Yine usta yönetmen Kozo Morishita’nın üç filmlik serisinin ilk filmi yılın en etkileyici yapımlarından biri oldu.

Detective Conan: Quarter of Silence

1994’te Gosho Aoyama’nın hayata geçirdiği, TV dizisi haline getirildikten sonra tüm Japonya’yı saran sevimli dedektifimiz Conan, 15. film uyarlamasıyla 2011’in en çok izlenen filmlerinden biri oldu. Haliyle Akademi tarafından da aday gösterildi.

K-On!

Yıllardır devam eden okul dizisinin, gişe rekorları kıran film versiyonu en iyi 5 listesine girdi.

Tofu Kozo

Yine bir animenin sinema versiyonu… Japonya’dan çok da beklemediğimiz 3D animasyonun başarılı bir kullanımı…

Kategoriler
haber

Akbank Sanat Sinema Kuşağı’nda Miyazaki

Akbank Sanat Sinema Kuşağı 07-18 Haziran tarihleri arasında Japon anime ustası Hayao Miyazaki ve oğlu Goro Miyazaki nin animelerini ağırlayacak. Mitolojik temalarla doğa üstü yaratıkları, hayalleri masalsı bir dille anlatan ikilinin filmlerinin gösterim günleri:

ETKİNLİK: Film Gösterimi – “Akbank Sanat Sinema Kuşağı’’

Yer: Akbank Sanat

Tarih: 07-18 Haziran 2011

Gösterim Tarihleri:

RÜZGARLI VADİ

Hayao Miyazaki – 1984 – 116’

Tarih: 07 Haziran Salı, Saat: 14.00

GÖKTEKİ KALE

Hayao Miyazaki – 1986- 124’

Tarih: 08 Haziran Çarşamba, Saat: 14.00

KOMŞUM TOTORO
Hayao Miyazaki – 1988- 86’

Tarih: 09 Haziran Perşembe, Saat: 14.00

KÜÇÜK CADI KİKİ

Hayao Miyazaki – 1989 –  102’

Tarih: 10 Haziran Cuma, Saat: 14.00

KIRMIZI KANATLAR

Hayao Miyazaki – 1992 –  94’

Tarih: 11 Haziran Cumartesi, Saat: 14.00

YÜRÜYEN ŞATO

Hayao Miyazaki – 2004 – 119’

Tarih: 14 Haziran Salı, Saat: 15.00

YERDENİZ ÖYKÜLERİ

Goro Miyazaki – 2006 – 115’

Tarih: 17 Haziran Cuma, Saat: 15.00

KÜÇÜK DENİZKIZI PONYO

Hayao Miyazaki – 2008 – 100’

Tarih: 18 Haziran Cumartesi, Saat: 15.00

Kategoriler
izlenim

Mononoke Hime

Varoluşun başlangıcından beri süregelen insan-doğa çatışması, tarafların yapısı itibariyle tam bir kısır döngüdür. Sürekli arayış içerisindeki “meraklı” insanoğlu ile statükosunu korumaya düşkün “doğa” hiçbir zaman tam olarak uzlaşamamışlardır.

İnsanoğlu doğada hoşuna gidenleri saklayıp -belki de kendine ayırıp- geri kalanını keyfî ihtiyaçları için harcamakta hiçbir sakınca görmezken, doğa düzenini bozan varlıklara felaketler göndermek konusunda çekingen davranmamıştır. Bir tür “eden bulur” döngüsü içerisinde, insanoğlunun her etkisine karşı doğadan bir tepki gelmiştir. İnsanlar üzerinde yaşadıkları dünyayı delik deşik edip, fosil yakıtlarını gerekli gereksiz kullanmaya başlamışlar, doğa tepki olarak küresel ısınmayı gündeme getirmiştir. Meraklı insanoğlu maddenin yapıtaşlarıyla oynamayı – çıkacak enerjinin büyüklüğünü tahmin etmesine rağmen- denemiş, doğadan cevap nesiller boyu genetik olarak sakat doğacak çocuklar olmuştur. Kısacası insanoğlunun davranışı ne kadar düşüncesiz, ne kadar bencilce ve ne kadar fütursuz olursa, doğanın verdiği ceza da o kadar acımasız olmuştur.

Miyazaki’nin başyapıtlarından biri olan Prenses Mononoke de bu çatışma üzerine kurulmuş, oldukça iyi yazılmış bir senaryonun ürünü. Animenin konusuna kısaca göz atmak gerekirse, toplumdan dışlanmış halkına yeni bir şans tanımak için kurduğu maden kolonisini genişletmek için doğaya savaş açan Leydi Eboshi, tanrı-hayvan varlıklardan birini kendi yapımı tüfeği ile yaralar. Daha önce böyle bir acı yaşamamış olan tanrı, öfkeden ve nefretten iblise dönüşür ve barışçıl bir kabilenin köyüne saldırır. Kabilenin prensi Ashitaka, iblisi ona zarar vermeden durdurmaya çalışır fakat gözüdönmüş iblis halkına saldırmaya kalkınca onu yok etmekten başka şansı kalmaz. İblis ölmeden önce Ashitaka’ya elveda hediyesini bırakmayı unutmaz: onu yavaş yavaş saracak ve en sonunda da yok edecek bir yara! Lanetlenmiş Ashitaka köyünün bilge kişisi tarafından dış dünyaya “Ormanın Ruhunu” arayışa gönderilir. İlk kez kabilesinin dışına çıkan prens tüm dünyanın savaş içinde olduğunu öğrenir. Öyle ki, Leydi Eboshi bir yandan orman yaratıkları ve ormanın çocuğu Prenses Mononoke ile savaşırken, bir yandan da demir madenini ele geçirmeye çalışan diğer kabileler ile çatışma halindedir. Etrafta bir de imparatorların güçleri vardır ki, onların kimin yanında olduğu ve ne istedikleri belli değildir. Ashitaka arayışı esnasında hem Leydi Eboshi, hem de Prenses Mononoke tarafında yer alır ve çözümün bu ikisinin arasındaki kavgayı (bir yerde doğa insan kavgasını) bitirmekten geçtiğini anlamasına rağmen tarafları bir türlü buna ikna edemez; her iki cephe tarafından da hain ilan edilir.

Doğa-insan ilişkisine bakarken her kesimden fikri içinde bulundurmasına rağmen suya sabuna dokunmamayı seçmek yerine, kendi düşüncesini de ortaya koymaktan çekinmeyen bir anime izlemek oldukça zevkli. Filmin karakterleri incelendiğinde, her bir karakterin toplumdaki belli kesimleri temsil ettiğini görülüyor. Demir Leydi Eboshi insanlığın iyiliği için çalıştığını düşünerek, bilimsel ilerlemeden hiç bir şekilde taviz vermeyen, gerekirse tanrıyı bile öldürmek riskine giren yenilikçileri anımsatıyor. Ne sonuç yaratacağını bilmeden yaraladığı domuz-tanrı, iblise dönüşüp çevreye dehşet saçmaya başladığında ortaya çıkan, iyi niyetli prens Ashitaka ise bu çatışmaya hiç bir şekilde anlam veremeyen kesimin aynası sanki. Ashitika’ya bulaşan lanet ise sonunda hiçbir şekilde pay sahibi olmayanların da bedeli ödemeye ortak olduğunu anlatan oldukça güzel bir simge. Doğanın sevgili kızı Prenses Mononoke ise kendi varlığından çok, doğayı önemseyen kesime anlamlı bir selam gönderiyor.

Her ne pahasına olursa olsun ormanın (doğanın) ruhunu öldürmeye gönderilen imparatorun kuvvetlerinin neyi temsil ettiklerinden daha önemlisi imparatorun ne temsil ettiği. Anime süresince sadece adı geçen imparator, tanrıyı öldürecek insanların bağışlandığını söyleyen fetvalar verecek güçte ve sözünde durmak gibi bir erdemi asla olmayan bir insan. Her cephe ile pazarlık yapıp anlaşmalara varan ama asla kaybetmeyen imparator, birçok canlının (insan,hayvan ve bitki) ölümüne sebep olmasına rağmen filmin sonunda hala ayakta. Gerçek hayata dönersek, Afrika’da açlıktan ölen , delinen ozon tabakası altında sıcaktan kavrulan insanlara, Irak’taki gereksiz savaş sonucunda kolu bacağı olmadan yaşamak zorunda kalan çocukların varlığına ve yirmi birinci yüzyılın son yarısından itibaren buzulları erimeye mahkum edilmiş tüm dünya halkına rağmen yüzü kızarmadan, hiçbir sorumluluğun yükünü omuzlarında hissetmeyen kesim, animedeki imparatordan hiç de farklı değil.

Farkındalığın dayanılmaz ağırlığını hisseden Miyazaki’nin, doğa-insan barışına adanmış bu animesi, tüm imparatorlara rağmen dünyanın birçok yerinde gösterime girmiş ve nihayet Türkiye’de de DVD ve VCD formatında piyasaya çıkmış bir yapıt. Aslına bakarsanız, Prens Ashitakalardan çok Leydi Eboshilerin izlemesi gereken bir film. İmparatorlar mı? Onlar gölge etmesinler başka ihsan istemez.