Kategoriler
haber

Hollywood’da Covid-19 Sürecinde Çalışma Koşulları Belli Oldu

Hollywood’da yaklaşık 3 aydır yoğun bir şekilde tartışılan pandemi döneminde çalışma koşulları, alınan kararlarla yeniden belirlendi.

Hollywood’daki prodüksiyon çalışanları ve oyuncuların bağlı olduğu birçok sendika, produksiyon çalışmalarının tekrar başlaması için büyük stüdyolar ile anlaşmaya vardıklarını açıkladı. Covid-19 nedeniyle prodüksiyon çalışanlarının sağlıklarını tehlikeye atmamak adına durdurulan Hollywood’daki prodüksiyon süreci, böylece yapılan anlaşmalar ve yeni uygulamaların yürürlüğe konulmasının ardından yakın bir zamanda tekrar başlayabilecek.

Prodüksiyon alanında yeni uygulamalara gidilmesine karar veren sendika ve stüdyolar, belli başlı değişiklik ve prodüksiyon çalışanlarının sağlığını korumak için önemli önlemler alacak. Alınan önlemler ve yeni uygulamalarla ilgili açıklamalarda bulunan sendika sözcüleri, “Aldığımız yeni Covid-19 dönemi çalışma kuralları arasında sağlık ekipleri tarafından yapılacak testler ve geniş sağlık güvenliği protokolleri, alana dayalı çalışma sistemi ve çalışanlara özenli koruma ekipmanları tahsis etmek gibi yeni uygulalamalarımız var.” ifadelerini kullanarak çalışanlar arasındaki Covid-19 bulaşma riskini minimuma indirmek istediklerini belirtti.

Yeni alınacak önlemler arasında en önemli karar olarak gösterilen yeni alan uygulamasında çalışanlar A, B, C ve D bölgelerinde ayrılacak ve bir bölgedeki çalışanın diğer bölgedekiler ile hiçbir şekilde temas kurmamasına dikkat edilecek. A bölgesinde çalışanlar yaptıkları prodüksiyon işi açısından birbiriyle en yakın temas içerisinde olanlar iken, B bölgesinde çalışanlar fazla yakın temas içerisinde olmayanlar, C bölgesindekiler prodüksiyon ile ilgili ofis işlerini yapanlar, D bölgesindekiler ise prodüksiyon alanında değil, uzaktan çalışanlardan oluşacak. Bu nedenle sık test yaptırma, koruyucu sağlık ekipmanları gibi konularda en büyük özen ve titizlik A bölgesindekilere gösterilecek.

Ayrıca, sendikalar tarafından yapılan açıklamaya göre bütün bu önlemlere rağmen Covid-19 testi pozitif çıkan herhangi bir çalışan olması halinde, yasalara göre ücretli izne ayrılacak.

Prodüksiyon çalışanları ve oyuncu sendikaları geçtiğimiz Nisan ayında pandemi sürecinde çalışma koşullarının geliştirilmesiyle ilgili olarak “Contagion” filmiyle bilinen yönetmen Steven Soderbergh’i göreve getirdiklerini açıklamıştı.

Kategoriler
izlenim

Hollywood: Keyif Kaçıran Didaktizm

Ryan Murphy’nin yeni dizisi Hollywood, 1 Mayıs tarihinde Netflix üzerinden yayınlandı. Mini dizi olarak kayıtlara geçen bu yapımı, sizler için değerlendirdik.

Dizi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sinema sektörünün şahlanmasına, Hollywood ve spesifik olarak ACE stüdyosuna odaklanıyor. 7 bölümden oluşan bu mini dizi, 1940’ların Hollywood’unu gözler önüne seriyor.

2017 yılından başlayan #Metoo hareketinin ardından birçok yapımcı, yönetmen ve oyuncu farklı iddialarla karşı karşıya kaldı ve bazıları, yaptığı tasvip edilmez davranışları kabul etti. Cinsel taciz ve mobbing’e uğrayan insanlar bu hareketten destek alarak, yaşadıkları tacizleri ve diğer davranışları açık sözlülükle kamuoyuyla paylaştılar. Bu dizinin ortaya çıkış sürecinde, #Metoo hareketinin önemli katkısı olduğunu düşünüyorum.

Hollywood’un çarpık ilişkilerinden ve üst seviyedeki yöneticilerin yaptığı davranışlardan, yola çıkan bu yapım, Hollywood’un ikiyüzlülüğü gözler önüne seriyor. Birçok yıldızın ekrana taşındığı Hollywood; anlatmak istediğini sert ve ağır bir dille anlatmak yerine, akıcı ve eğlenceli bir anlatım dilini tercih etmiş. Lakin bu anlatım ile günümüz dünyası pek uyum sağlamıyor. Karakterlerin iki boyutlu oluşu, derinlikten uzak hikaye tercih edilmiş olması yapımın kalitesini düşürüyor.

Yapım, öteki kavramı üzerinde fazlaca durmayı tercih ettiğinden, neredeyse Hollywood’da çalışan herkes eşcinsel olarak lanse edilmiş. Karikatürize karakterler ve onların abartılı diyalog ve oyunculukları, içinde bulunduğumuz sinema dilinden çok uzak duruyor. 80’lerde kalması gereken anlatım dilinin hala günümüzde kullanılması ve Yeşilçamvari sahnelerin fazlaca yer almasından ötürü diziyi pek beğenemedim.

1940’ların sonlarında, sinema sektöründe yaşanılan ırkçılığı, kadın düşmanlığını ve homofobinin ne noktalarda olduğunu, ciddi bir bakış açısıyla görmeyi çok isterdim. Lakin bu yapım fazla didaktik. Her yapımda, sanat eserlerinde bir yorum bulunur, fakat bu yapımda yorumdan ziyade biz seyircilere bazı şeyler doğrudan anlatılmaya çalışılıyor. Bundan ötürü yapım fazlasıyla didaktikleşiyor.

Karakterlerle bağ kuramıyoruz, karakterleri benimsemek ve onları daha iyi anlamak için aramıza hiçbir şeyin girmemesi gerekir. Lakin anlatım dili o kadar yavan ki sanki yönetmen bazı sahneleri durdurup, o sahneleri senarist bana anlatıyormuş gibi hissettim. Ryan Murphy gibi American Crime Story dizisine imza atmış birinin, bu denli basit ve eğreti duran böyle bir yapıma imza atması, fazlasıyla şaşırttı beni.

Oyuncu kadrosu, makyajlar, saçlar, dekorlar harika. Görsel bakımdan, oyuncular rol yapmadıkları ve konuşmadıkları zaman dizi görkemli bir yapım. Fakat ne zaman bir şeyler anlatılsa, hikayeye giriş yapılsa dizi bir anda saçmalamaya başlıyor.

Yapımın fazlaca Yeşilçamvari olduğundan bahsettim. Bu iddiam için çok örnek verebilirim lakin bir örnek yeterli. Ernie karakteri, fuhuş yapılması için gerekli ortamı sağlayan bir şahıs. İnsanların zayıf noktalarını bilip, onlar üzerinden yasadışı yollarla para kazanıyor. 25 bin dolar gibi bir para bulması gereken yönetmene, karşılıksız bir şekilde kendi parasını veriyor. Karakterin bize vaat ettikleriyle, yaptıkları bir değil. Fazla Yeşilçam, ‘bir aileyiz’ mottosu üzerinden ilerleyen, kötü bir sahneydi. Avis karakterinin birçok sahnesi böyle. Anlamsız bir şekilde ‘iyi bir insan’ gibi davranılıyor. Diğer tüm karakterler anlamsız derecede kötü, ahlaksızken, Meg filminde yer alan herkes ahlak abidesi gibi lanse edilmiş.

Bir konuya daha değinmek isterim. Ace karakteri, stüdyonun patronu. Yaşadığı sağlık probleminden ötürü hastanede yoğun bakım altında kalıyor -sağlık sorununun gösterildiği sahne de, çizgi film gibiydi-. Görevlendirdiği avukat, bir avukattan ziyade stüdyonun sahibiymiş gibi davranıyor. Ace’in ölümün hemen ardından Meg filminin kayıtlarını yakması, sanki stüdyo onunmuş gibi davranması, parodi gibi duruyordu. Türk dizilerindeki kötü karakterler kadar beceriksiz ve anlamsızdı. Ki zaten kayıtların kopyasının alınmış olması da ayrı bir fiyasko. Bütçe kısıntısından ötürü 25 bin doları yönetmenden isteyen stüdyoda, kurgucu kimden para aldı da filmin kopyasını aldı? Anlamsız olaylar zinciri bu dizide fazlaca yer alıyor.

Karakterlerin iki boyutlu ve derinlikten uzak olmasından ötürü, oyunculuklarda fazlasıyla yavan. Daren Criss gibi American Crime Story dizisinin, ikinci sezonunda harika bir performans sergileyen aktör, burada akla gelemeyecek derecede kötü bir performans sergiliyor. Jim Parsons dışında herhangi bir oyuncunun performansını beğenmedim. Ki Jim Parsons’da dizinin en iyi performansını bizlere sunsa da, başka bir yapımda bu performans anca kötü bir oyunculuk olarak gözükür. Oyunculuklar bakımından rezalet olan bu yapım, Jim Parsons’un vasat performansını üst düzeymiş gibi gösteriyor.

Senaryonun, anlatım dilinin, karakterlerin ve oyunculukların vasat altı kalmasından ötürü bu yapım 2020 yılının hayal kırıklıklarından biri olarak benim aklımdaki yerini aldı.

Kategoriler
haber

Hollywood İçeriğe 120 Milyar Dolar Harcadı

2019’un muhasebesini yapan kurumların ortaya çıkardığı rakamlar, Hollywood’un orijinal içeriğe yaptığı yatırımı da gözler önüne serdi. ABD’nin büyük stüdyoları ve platformları, geçtiğimiz yıl sinema ve TV içeriklerine 120 milyar dolar harcamış.

En çok harcayan stüdyolara bakıldığında ilk sırayı doğal olarak 27.8 milyar dolarla Disney alıyor. Comcast 15.4, Netflix ise 15 milyar dolara ulaşmış durumda… Beş büyük şirket (Disney, Comcast, Netflix, ViacomCBS, AT&T/Warner Media), içeriğe harcanan miktarın yüzde 72.5’unu karşılamış. Yeni büyük oyuncular Amazon ve Apple ise henüz altıncı ve yedinci sırada…

Bu rakamlar sadece orijinal içeriğe harcanan miktarı gösteriyor. Kurumların kendi platformlarında eski içerikleri yayınlamak için ödedikleri lisans paraları bu hesaba dahil değil. Gelecek yıl HBO Max, Peacock ve Quibi’nin de güçlü girişler yapacağı düşünüldüğünde 2020’nin daha yüksek bir rakamla kapanması kesin gibi…

Kategoriler
seçki

Charlie’s Angels, Gemini Man, Terminator 6, Doctor Sleep Batışları Üzerine…

Hollywood’ta 40 yıllık projelerin yeniden çevrimleri veya devamları gişede birer birer Titanik (gemi olan) misali batıyor. 2017’nin ödül sezonu için heyecanla kotarılan Blade Runner 2049 gişede bekleneni verememişti hatırlanacağı üzere. 35 yıllık orijinal filmin devamı olarak hazırlanan, 150 milyon dolardan fazlasına mal olan 2049 zarar etmekten kaçamamıştı (hasılatı 250 milyonda kalmıştı). Bu filmin batışından sonra Hollywood eski projeleri diriltme çabalarına hızla devam etti. Ama bu yıl için hazırlanan dört film sadece iki ayda gişede arka arkaya batarak sektörü endişelendirdi.

Gemini Man‘den başlayalım. Will Smith‘in başrolünü (başrollerini) üstlendiği bu film aslında ta 90’lardan beri hazırlık aşamasında olan çok eski bir projeydi. Jerry Bruckheimer o zamanlarda teknoloji bu film için elverişli olmadığı için filmi çektirememişti. Tarihler 2018’i gösterdiğinde projeyi son zamanlarda içine James Cameron kaçmış olan Ang Lee devralmış ama neticede Smith’e rağmen izleyici bu “eski” (demode) filme ilgi göstermedi ve film gişede iki seksen yattı. 138 milyona mal olan filmin hasılatı 169 milyonda kaldı. Zarar büyük… Paramount daha bu batışı sindirememişken Terminator: Dark Fate‘in de batışıyla neye uğradığını şaşırdı. Halbuki yeni Terminator, James Cameron ve Linda Hamilton‘ı seriye döndürmüş, diğer üç filmi silip direkt 2. filmin devamı olarak tasarlanmıştı ama onca başarısız filmden sonra izleyici bu filme de parasını yatırmak istemedi -Cameron, Hamilton ve Arnold Schwarzenegger‘e rağmen-. 185 milyon bütçeli filmin hasılatı şimdilik 205 milyon dolar. Paramount bu filmden de zarar etti.

Paramount bu iki büyük projesinin batışına ve Terminator‘ı devam ettiremeyecek olmasına üzüledursun Sony de bir diğer demode projesi Charlie’s Angels‘la şansını denemek istedi. Daha ziyade McG‘nin Cameron Diaz‘lı iki filmi bilinse de aslen Charlie’s Angels bir TV dizisi. 1976’da yayınlanan bu dizi zamanında epey sevilmiş, Hollywood yeniden çevrim batağına saplandığı 2000’lerde bu diziyi sinemaya uyarlamıştı. Fakat ikinci filmin beklenen gişeyi elde edememesi sebebiyle seri devam ettirilmemişti. Ta ki Sony şansını denemek isteyene dek… Orijinal dizi 43 yaşına bastığı bu yıla hazır hale getirilen film yukarıda andığımız diğer projeler gibi gişede hüsrana uğradı. Ama Sony, Paramount’tan daha akıllıca bir karar almış, projenin bütçesini 50 milyon dolarla sınırlamıştı (filmin batacağı anlaşılınca tanıtıma para harcanmaktan vazgeçilmiş. Fragman bu yüzden kötüydü galiba). Bu yüzden film 12-13 milyon dolar açılışla batmış olsa da zarar bir Terminator, Gemini Man kadar olmayacak. Gene de bu proje de battı. Dolayısıyla Charlie’s Angels‘ın da devamları çekilmeyecek.

Gelelim Warner Bros.’un filmi Doctor Sleep‘e. 1980 yılında vizyona giren Kubrick filmi The Shining‘in devamı olan Doctor Sleep de beklenen hasılatı elde edemedi, bu film de battı gitti. Daha ikinci haftasında unutuldu. Bütçesi açıklanmayan filmin hasılatı şimdilik 42 milyon dolar. Warner’ın It Chapter 2‘dan çok kısa bir süre sonra bir Stephen King uyarlamasını daha vizyona çıkarma kararı yanlıştı. Sony’nin bir diğer “eski serinin yeniden çevrimi” Man in Black International da, Warner’ın animasyon filmi Lego Movie 2 da bekleneni veremedi. Görüleceği üzere 40 yıllık filmlerin devamları ve-veya yeniden çevrimleri Hollywood’ta birer birer batıyor. Ama “her proje batıyor, batacak” diye bir kaide de yok. Berbat üçüncü filmden sonra seriye sil baştan başlayan George Miller/Warner, Mad Max: Fury Road‘la iyi bir hasılat elde etmişti. It ve It Chapter 2 da iyi hasılat elde etti. Jumanji: Welcome to the Jungle yılın en büyük sürprizlerinden olmuş, Star Wars’a rağmen 1 milyar sınırına yaklaşmıştı.

Fakat artık sektör de neyin tutacağını, neyin batacağını bilmiyor. Şu an kesin olan tek şey süper kahraman filmlerinin para kazandırdığı. Süper kahraman filmleri dışındaki projeler çok bilinen klasik filmlerden uyarlanmış olmalarına veya bu filmleri devam ettiriyor olmasına rağmen beklenen hasılatı elde edemeyebiliyor son hasılatlardan da anlaşılacağı üzere. Peki onca batıştan sonra Hollywood eski projeleri diriltmeyi bırakacak mı? Hayır. Hollywood denemeye devam edecek. Aralık 2020’de Dune filmi vizyona çıkarılacak. Orijinal film 1984’te vizyona girmişti. Sony 1995’te başlattığı Bad Boys serisinin üçüncü filmini 2020’de vizyona çıkarıp filmin sonunun Gemini Man gibi olmamasını umacak. 1977’de yayınlanan Fantasy Island dizisinin aynı adlı yeniden çevrimini de 2020’de izleyeceğiz. Bu arada Sony, Paramount’ın Terminator‘daki izini takip edip Ghostbuster II‘nun devamını hazırlıyor bu yıl. Bakalım yeni Ghostbusters bir önceki gibi gişede çakılacak mı? Eddie Murphy‘nin 1988’de vizyona giren filmi Coming to America‘nın devamı Coming 2 America ve 35 yaşındaki Top Gun‘ın devamı da post prodüksiyon aşamasında. Öte yandan Reese Witherspoon, Legally Blonde‘un devamını hazırlatıyor. Görüleceği üzere Hollywood yeniden çevrimlere/devamlara batışlara rağmen hızını kesmeden devam ediyor.

Bu arada yukarıda Murphy’i anarken hatırladım. Paramount, Terminator ve Gemini Man’in batışlarının ardından Beverly Hills Cop 4‘un haklarını Netflix’e sattı. En azından Paramount bu yılki yaralarını sarana dek eski filmlerini diriltmeye çalışmayacak gibi görünüyor. Hollywood’ta durum böyle. Eski filmler hızla devam ettirilse de Terminator, Gemini Man, Charlie’s Angels gibi projelerin ardı ardına batması dikkat çekici, fakat açıkçası sürpriz değil. Neticede Cameron dışında kimsenin bir Terminator filmine heyecanlanacak mecali kalmadı -o üç berbat filmden sonra-, Charlie’s Angels da öyle keza. Gemini Man 90’larda vizyona girse sevilirdi ama senaryosunun üstünden 30 koca yıl geçince filmdeki fikir çoktan demode oldu. Ama yazdığım gibi, Hollywood şansını denemeye devam edecek…

Kategoriler
haber

Ryan Murphy, Hollywood’un Altın Çağını Anlatacak

Dokunduğu her dizi altına dönen Ryan Murphy Netflix için hazırladığı diziyle Hollywood’un altın çağını anlatacak. Netflix’e projeyi sunan Murphy, daha hiçbir oyuncu belli olmadan doğrudan sezon onayını aldı. Dizinin konusuyla ilgili de “Tinseltown’ın (Hollywood’un parıltılı şehir olduğunu anlatmak için sık kullanılır) altın çağına bir aşk mektubu” cümlesi dışında henüz hiçbir açıklama yapmadı.

Murphy, daha önce Netflix için Ratched ve The Politician’ı çekmişti ancak bu diziler 20th Century Fox anlaşmasının bir parçasıydı. Netflix ile ilk kez resmi olarak çalışacak. Dizinin isminin de Hollywood olması bekleniyor.

Kategoriler
seçki

Hollywood’ta Yeni Furya: Kadınların Merkezde Olduğu Yeniden Çevrimler, Filmler

İki yıl önce Hollywood’ta yeni bir furya başlamıştı. Büyük bütçeli filmleri yeniden çevirirken ya da devam ettirirken merkezdeki erkek karakterleri yan rollere, kadınları ise merkeze koyma fikri hemen benimsenmişti. Hatırlanacağı üzere bu konuda çekilen filmlerden en yenisi Ghostbusters idi. Erkeklerin başrolde yer aldığı serinin bu en yeni ve muhtemelen son filminde bu kez kadınlar başroldeydi. Fakat filmin kalitesinden olsa gerek Ghostbusters beklenen hasılatı elde edememişti. Gene de bu durum Hollywood’un gözünü korkutmadı ve bu furya devam etti. Bu filmden hemen sonra Ocean’s 8 çekildi. Seriyi erkeklerle yeniden çevirmek yerine yıldız aktrisleri merkeze koyup seriyi devam ettirmeyi hedeflediler. Ocean’s 8 üçlemenin devam filmi. Üçlemenin başrollerinden birisini üstlenen Matt Damon da filmde cameo olarak gözükecek. Başroller Sandra Bullock, Anne Hathaway, Cate Blanchett, Helena B. Carter ve Rihanna’nın. Bakalım bu film, Ghostbusters‘ın izinden gidip batacak mı, yoksa iyi bir gişe elde edip bu furyanın devam etmesini sağlayacak mı? Bekleyelim görelim.

Ghostbusters, 2016

Ghostbusters ve Ocean’s 8 tüm ana karakterlerin cinsiyetlerinin değiştirildiği ilk filmler ama daha önce merkezdeki bir karakterin cinsiyeti değiştirilmişti. Mesela aksiyon filmi Salt‘ın başrolü Tom Cruise’undu. Ama sonra rol, Angelina Jolie’nin oldu. Elysium filminin kötü karakteri erkekti ama rolün cinsiyeti değiştirildi ve rol, Jodie Foster’ın oldu. Our Brand Is Crisis‘in başrolü George Clooney’nin idi, ama rol sonra Sandra Bullock’ın oldu. The Secret in Their Eyes’ın merkezinde erkek (Ricardo Darin) yer alıyordu, Hollywood yeniden çevrimindeyse merkeze kadın (Julia Roberts) kondu. En yeni örnekse The Mummy oldu. Mumya erkekti ama Cruise’lu filmde mumyanın cinsiyeti değiştirildi. James Bond serisinde M’yi hep erkekler oynamıştı ama 2000’lerde rol, Judi Dench’e teslim edilmişti (rolü artık Ralph Fiennes oynuyor) . Diğer değişiklikse Doctor Strange‘de olmuştu. Asyalı erkek Ancient One karakterinin hem milliyeti, hem de cinsiyeti değiştirildi ve rol, Tilda Swinton’ın oldu. Interstellar‘ın Murph karakteri ilk taslaklarda erkekti, sonra kadına dönüştürüldü. Böyle pek çok örnek mevcut. Lakin erkeklerin merkezde yer aldığı serilerin yeni filmlerinde merkeze kadınların konmasına dair örnekler az, fakat bunların sayıları artacak.

Yani bu furya yakın zamanda bitecek gibi gözükmüyor. Son zamanlarda cinsiyet değişimiyle ilgili birkaç haber daha geldi. İlki Dorian Gray’in Portresi. Şarkıcı St. Vincent bu romandan uyarlanacak filmi yönetecek. Film, St. Vincent’ın ilk uzun metrajlı filmi olacak. Asıl dikkat çekici haberse şarkıcının erkek karakter Dorian’ı kadına dönüştürecek olması. Bu haberi Twitter’da paylaştıktan sonra bu değişiklik epey tepki toplamıştı. Şimdilik projeyle ilgili ayrıntılar saklanıyor. Ama karakter kadına dönüştürülünce pek çok şey değişecek. Gelen diğer haberse Sineklerin Tanrısı romanıyla ilgili. Warner Bros. bugün bu klasik romandan uyarlanacak aynı adlı filmin hazırlıklarına başladığını duyurdu. Bilmeyenler için romanın merkezinde erkek çocukların yer aldığını, bu çocukların bir adada gruplaşıp birbirlerini vahşice katletmelerinin anlatıldığını belirtelim. Roman üçüncü kez sinemaya taşınacak. WB bu kez büyük bir değişiklik yapacak ve merkeze kızları koyacak, kızların birbirlerini vahşice katletmelerini anlatacak. Peki merkezde kızlar olunca aynı etki yaratılabilecek mi? Bekleyelim görelim.

Dorian Gray, 2009

Furya bu filmlerle sınırlı değil. İki yıl önce Brad Pitt, The Gray Man filminin başrolünden çekilmiş, başrol Charlize Theron’a teslim edilmişti. Filmin çekilip çekilmeyeceği şimdilik belli değil. Aynı adlı romanın merkezinde erkek bir tetikçi yer alıyor. Filmdeyse tetikçi, kadına dönüştürülecek. S. Stallone birkaç yıl evvel Expendables serisine kadınların merkezde olduğu spin-off filmi Expendabelles‘i dahil etmeye çalışmıştı. Proje iptal edildi mi bilemiyoruz ama gerçekleşirse bu kez on kadının etrafı yakıp yıkmalarını izleyeceğiz. Heyecan verici mi? Pek değil bence. Gene biraz eski bir haber: Patrick Swayze’nin Road House filminin yeniden çevrileceği açıklanmıştı birkaç yıl evvel, başrolün cinsiyeti değiştirildi ve rol, Ronda Rousey’e teslim edildi. Filmin çekilip çekilmeyeceğini bilmiyoruz. En yeni haberlerden bir tanesi Splash filmiyle ilgili. Disney yakında bu filmi tekrar çevirecek. Fakat bu kez kadın karakteri erkeğe dönüştürecek. Daryl Hannah’nın rolünü (denizkızını) Channing Tatum oynayacak. Doctor Who dizisini de unutmayalım. 2017’ye dek hep erkeklerin oynadığı Doktor’u ilk kez bir kadın, Jodie Whittaker oynayacak. Son örnek: 1988’de vizyona giren, Steve Martin ve Michael Caine’li Dirty Rotten Scoundrels da yeniden çevrilecek. Nasty Women adı verilen filmde Anne Hathaway’le Rebel Wilson başrolleri üstlenecekler.

Emin olun yakında bu projelere onlarcası eklenecek. Ocean’s serisi gibi erkek ağırlıklı pek çok serinin yeniden çevriminin ya da spin-off’ının ya da devamının vs. merkezinde kadınlar konacak. Romanlarda erkek olan pek çok karakter filmlerde kadına dönüştürülecekler (Dorian Gray gibi, Sineklerin Tanrısı‘nın oğlanları gibi). Jane Bond saçmalığından da bahsetmek isterim. Birkaç yıl evvel Gillian Anderson “James Bond’un kadın versiyonu Jane Bond’u oynamak isterim,” demişti, halbuki öyle bir proje yoktu ortada. Sonra pek çok aktris “Evet, ben de isterim,” demişlerdi. Bu yıl Bond’la ilgili bir evrenin tasarlandığı açıklandı. Bir bakarsınız ileride Jane Bond diye bir karakter de yaratılır. Ama buna kimsenin tepkisi yok. Aktrisler bir zamanlar erkeklere yazılmış karakterleri oynamaktan memnunlar. Stüdyolar da orijinal bir film yapıp riske girmek yerine çok bilinen, sevilen filmleri kadınları merkeze koyarak yeniden çevirip ya da devam ettirdiklerinde de genelde iyi hasılat elde ediyorlar. Üstelik “Güçlü karakterler istiyoruz,” diyen pek çok aktrisi memnun ediyorlar. Dolayısıyla bu furya hızla devam edecek. Bir bakarsınız Raskolnikov (Suç ve Ceza) bile kadına dönüştürülür ya da Babalar ve Oğullar, Analar ve Kızları adıyla tekrar uyarlanır ya da Fransız Teğmenin Kadını romanından uyarlanacak filmde teğmen kadına dönüştürülür ve LGBT’ye göz kırpan bir film yapılır. Sakın abarttın demeyin. Dorian Gray’in cinsiyeti değiştirildiyse artık her şey değiştirilir. Bakalım ilerleyen zamanlarda hangi projeler kadınlarla yeniden çevrilecek.

Kategoriler
haber

1000 Senaryo İncelendi: En Çok Beyaz Erkekler Konuşuyor, Siyahlar Küfredip Duruyorlar

Screen Crush sitesinin haberine göre, Güney Kaliforniya Üniversitesi yedi bin karakterin yer aldığı bin popüler senaryoyu incelemiş. Sonuçlar şöyle: Senaryolardaki bu yedi bin karakterden 4900’ü erkek, sadece 2100’ü kadın. 37000 diyalog erkeklerle (özellikle beyaz erkeklerle) ilgiliyken sadece 15000 diyalog kadınlarla ilgili. Bu binlerce diyalogda nelerden konuşulduğu da irdelenmiş: Genelde beyaz erkekler daha çok becerileriyle ilgili konuşurlarken kadınlar daha çok pozitif konular hakkında konuşmuşlar. Siyah karakterlerse küfredip durmuşlar, Latin karakterler cinsellikten konuşmuşlar. Kısacası klişeler (en çok siyahi karakterleri küfrettirmek, kadınları daha çok pozitif konularda konuşturtmak) aşılamamış.

Öte yandan diğer sorunlu sonuç karakterlerin öyküdeki önemleri ve birbirleriyle ilişkilerinde ortaya çıkmış. İncelenen senaryolardan kadın karakterler çıkarıldığında öykünün zarar görmediği belirtilmiş -kadınların kurban olduğu korku filmleri dışındakilerde-. Senarist sayısındaysa erkeklerin önde olmaya devam ettiği de açıklanmış. Erkek senaristlerin sayısı kadınlardan 7 kat, erkek yönetmenlerin sayısı kadınlardan 12 kat, erkek yapımcıların sayısı kadınlardan 3 kat daha fazla. Son sonuçsa şöyle: Senaryoları kadınlar yazdıklarında kadın karakterlerin % 50 arttığı görülmüş.

Kategoriler
seçki

Hollywood’un Yeniden Çektireceği Güney Kore Filmleri

Hollywood özellikle milenyuma geçtiğimizde Güney Kore Filmleri daha fazla popüler olunca bu ülkenin aksiyon, korku ve romantik komedi türlerindeki yapımlarını satın alıp Amerika’ya uyarlamaya başlamıştı. Aradan geçen uzun süre zarfından sonra Hollywood eskisi kadar olmasa da hâlâ G. Kore’nin filmlerini yeniden çevirmek için satın alıyor. Kore yapımı bir film uluslararası alanda popüler olursa o filmin Hollywood’un dikkatinden kaçmayacağını söyleyebiliriz. Aşağıdaki filmler de epey ilgi çekmiş, çok izlenmiş filmler. Lafı uzatmayalım ve Hollywood hangi filmlerin canına okuyacağına (?) bir bakalım.

Train to Busan: Geçen yıl vizyona giren pek çok film arasından sıyrılıp en çok konuşulan G. Kore filmlerinden olan Train to Busan‘ın hakları aralık ayında Fransız yapım şirketi Gaumont tarafından satın alınmıştı. Gaumont bu zombi filmini Amerika’ya uyarlayacak. Şirket filmi İngilizce çektireceğini hakları satın alır almaz açıklamıştı. Fakat şimdilik filmi kimin yöneteceği, filmde kimlerin rol alacağı belli değil. Orijinal film, Busan’a giden trene binen bir babayla kızının trende zombilerin olduğunu öğrenmelerinden sonra zombilerle mücadelelerini konu alıyor. Başından sonuna dek temposu düşmeyen ve sürükleyiciliğinden taviz vermeyen bu filmin ikinci filmle devam ettirilmesi düşünülüyor. Ama ikinci filmin çekilip çekilmeyeceği henüz netleşmedi.

The Wailing: İlk filmi The Chaser‘la çok iyi eleştiriler alan, ikinci filmi Yellow Sea‘yle başarısını devam ettiren yetenekli senarist-yönetmen Hong-jin Na’nın geçen yıl gösterime giren filmi The Wailing de yıl boyunca epey konuşulmuş ve ödüllendirilmişti. Genelde iyi eleştiriler alan bu film de Hollywood tarafından yeniden çevrilecek. Filmin haklarını 20th Century Fox’a ait olan Fox International Pictures şirketi satın aldı. Fox, Ridley Scott’ın şirketi Scott Free’yle bu filmi yeniden çevirmek için görüşmelere başladı. Scott Free’yle anlaşılırsa filmin yapımından Ridley Scott’ın şirketi sorumlu olacak. Bu filmin de ne zaman çekileceği bilinmiyor. The Wailing arka arkaya işlenen cinayetleri çözmeye çalışan bir dedektifin bir süre sonra ailesini bir türlü bulamadığı katilden koruma çabalarına odaklanan, kafayı da epey karıştıran bir gerilim filmi. Filmin yapımcısının dediği gibi Hollywood’un bu filmi Amerika’ya uyarlaması epey zor gözüküyor. Neticede film boyunca Korelilerin pek çok örf, adet ve inançlarına yer veriliyor.

The Man From Nowhere: Jeong-beom Lee’nin kaleme alıp yönettiği The Man From Nowhere, Taken tarzı bir film. Aslında Hollywood elli yıldır bu filmin benzerlerini yapıyor ve bu filmde de Hollywood’un etkisi fazlasıyla hissediliyor. Güney Kore’de tutan her şeyi uyarlamaktan çekinmeyen Hollywood bu filmi de yeniden çevirteceğini açıklamıştı. Yedi yıl önce vizyona giren film sadece işinden değil, hayattan da elini eteğini çekmiş, dış dünyadan kendisini izole etmiş eski bir ajanın küçük bir kızı ve kızın annesini mafyadan kurtarma çabalarını konu alıyor. Bolca aksiyon, dövüş ve çatışma sahneleri içeren filmin hakları geçen yaz Warner Bros.’a ait olan New Line şirketince satın alınmıştı. Film gösterime girdikten sonra liderliği beş hafta boyunca kimseye kaptırmamış, 41 milyon dolar hasılatla en çok izlenen filmlerden olmuştu.

A Moment to Remember: 2004’te vizyona giren A Moment to Remember izleyicileri gözyaşlarına boğan bir romantik-dram filmi. John H. Lee’nin yönettiği film zengin bir kızla kızın babasının inşaatında çalışan bir adamın birbirlerine âşık olup evlendiklerinden sonra kızın henüz 27’sinde Alzheimer hastası olduğunu öğrenmesini konu alıyor. Hakları geçen yıl satın alınan filmin başrollerini Jena Malone’yle Josh Hartnett üstlenecekler. Susannah Grant’in kaleme aldığı filmi Ben Lewis çekecek. Çekimlere ne zaman başlanacağı henüz açıklanmadı.

The Beauty Inside: Fox 2000 şirketinin haklarını iki milyon dolara satın aldığı The Beauty Inside‘ın başrolünü şu sıralar Han Solo filminde oynamaya hazırlanan Emilia Clarke üstlenecek. Fox 2000 henüz bu filmi yönetecek ismi belirlemedi. Filmin senaryosunu The Fault in Our Stars‘ın senaristleri Scott Neustadter ve Michael H. Weber kaleme alacaklar. 2015 yılında G. Kore’de vizyona giren orijinal film her gün farklı bir yüz ve vücutla (bazen kadın, bazen erkek olarak) uyanan adamın sevdiği kızla bağını koparmamaya çalışmasını konu alan romantik komedi filmi. Yeniden çevrimin çekimlerine ne zaman başlanacağı açıklanmadı.

Lady Vengeance: Chan-wook Park’ın intikam üçlemesinin son filmi Lady Vengeance‘in beş yıl önce Hollywood tarafından yeniden çevrileceği açıklanmıştı. Ama bu beş yılda projeyle ilgili yeni bir haber gelmediğini de belirtmek gerek. Dolayısıyla filmin çekilip çekilmeyeceğini şimdilik bilmiyoruz. Beş yıl önce Annapurna Pictures şirketi filmin başrolünü ve yapımcılığını Charlize Theron’a teslim etmişti. Senaryoyu The Departed‘ın senaristi William Monahan’ın kaleme alacağı açıklanmıştı. Filmin yönetmeniyse belirlenmemişti. Park’ın Lady Vengeance filmi altı yaşındaki bir çocuğu öldürmekle suçlanıp on üç yıl hapse mahkum edilen Geum-ja Lee adlı kadının hapisten çıktıktan sonra çocuğun katilini bulup hem çocuğun, hem de on üç yılın intikamını almaya çalışmasını konu ediniyor. Belirttiğimiz gibi filmin çekilip çekilmeyeceği bilinmiyor.

Kategoriler
seçki

Oyunculuktan Yönetmenliğe

ben-affleckafpBen Affleck: Aktör Ben Affleck yönetmenliğe geçmeden önce arka arkaya epey kötü filmlerde rol alarak neredeyse kariyerini bitirme noktasına gelmişti. Kariyeri bitmese bile pek saygı duyulan veya el üstünde tutulan bir aktör değildi. 2007 yılına geldiğimizde ise işler değişecekti. Affleck yazıp yönettiği, başrolünü kardeşi Casey’ye teslim ettiği “Gone Baby Gone” uyarlamasıyla “Good Will Hunting”den beri almadığı olumlu eleştirileri alacak ve kariyerini kurtaracaktı. Bu başarılı filmden sonra yeni filmi üç sene sonra 2010’da gösterime girecekti. Boston’da geçen bir aksiyon/gerilim filmi olan “The Town” ile olumlu eleştiriler almaya devam edecekti. İkinci filmi “The Town”ı yazarken Michael Mann’ın “Heat”inden esinlenen Affleck, bu filmin başarısına erişemiyor ama yönetmenlik kariyerine çıtayı pek düşürmeden devam ediyordu. Son filmi “Argo” ile ikinci Oscar’ına kavuşarak yönetmenliğini herkese kabul ettirmiş oldu. İran’dan Amerikan rehinelerini kurtarmayı konu alan “Argo” benim nazarımda önceki işleri kadar iyi değildi, Oscarlanacak son filmdi. Affleck yönetmenlikteki bu başarılar sayesinde belki hiçbir zaman çalışamayacağı yönetmenlerle -David Fincher, Terrence Malick- çalışma şansı elde etmiş, gene bu başarılar sayesinde Batman rolünü ve yeni Batman üçlemesinin senarist ve yönetmenliğini kapmayı başarmıştı. Affleck şu sıralar DC’nin çizgi roman uyarlamalarında Batman’i canlandırırken yeni Batman filminin senaryosu üstünde çalışıyor. Ne yazık ki ikinci Denis Lehane uyarlaması “Live by Night”ı 2016 kışından 2017 kışına ertelendi. Kısacası “Argo”dan beş sene sonra yeni bir filmiyle dönebilecek.Angelina-Jolie

Angelina Jolie: Jolie’nin de oyunculuk kariyerinin son zamanlarda pek iyiye gittiğini söyleyemeyiz. Bilhassa “Changeling”den sonra aktris birbirinden kötü filmlerde -“Wanted,” “Salt,” “The Tourist”- rol almıştı. Bu filmlerin başarısızlığından sonra Jolie kamera arkasına geçmeye karar verdi. “In the Land of Blood and Honey” filmiyle vizörünü Bosna Savaşı’na çevirmiş ve bu savaşı fon alan son derece klişe bir aşk öyküsü -Bosnalı bir kadınla Sırp bir adamın aşkını- anlattı. Jolie’nin bu ilk yönetmenlik denemesi, Affleck’in ilk filmi kadar yankı uyandırmadı. Bu filmden sonra Jolie yönetmenlikten vazgeçmeyip arka arkaya iki farklı film çekti. Gene savaş türündeki “Unbroken” ve drama türündeki “By the Sea”. Geçen sene gösterime giren “Unbroken” da Jolie’ye beklediği (?) Oscar adaylıklarını/ödüllerini getirmedi. Kısacası Jolie, Affleck’in başarısına erişemedi. Eşi Brad Pitt’le ikinci kez karşılıklı oynadığı “By the Sea” ile bu sene Oscar’a (yönetmen, oyuncu, senarist) aday olur mu bilinmez ama Jolie’nin hızla film çekmeye devam edeceği kesin. Eric Roth’ın yazdığı “Africa” ve Netflix’in kendisine teslim ettiği “First They Killed My Father” filmlerinin hazırlıklarına devam ediyor.

5-photos-festival-de-cannes-photo

Melanie Laurent: Fransız aktris Melanie Laurent, ABD ve Fransa’da oyunculuk kariyerini devam ettirirken yönetmenliği de boşlamıyor. Aktris ilk kez 2008’de kameranın arkasına geçti. Önce “De moins en moins” adlı kısa filmi, sonra da “X Femmes” dizisinin A ses pieds adlı bölümünü kotardı. Üç yıllık aranın ardından senaryosunu da yazdığı, başrolünü üstlendiği “Les adoptes” ile ilk uzun metrajını kotarmış oldu. Bu ilk film benim açımdan bayağı (ama öyle böyle değil) sorunluydu. Neresinden tutsam elimde kalıyordu. Fransa’da da pek yankı uyandıramamıştı. Laurent bu filmden sonra oyunculuğa devam etti. 2014’te ise “Respire” adını verdiği filmiyle karşımıza çıktı. Aradan geçen üç senede aktrisin yönetmenlik alanında kendisini epey geliştirdiğini gördük. “Respire” iki kız arkadaş arasındaki sevgi/nefret ilişkisini Hitchcock’un gerilim formüllerini başarıyla uygulayarak, iki karakterini de derinleştirerek, son derece çarpıcı bir finalle anlatıyordu. Senenin kaliteli filmlerindendi. Aktrisin yönetmenliğe ne zaman devam edeceği şimdilik bilinmiyor. Ama “Respire”ın başarısını devam ettirebilirse yönetmenlik kariyeri, oyunculuk kariyeri kadar iyi olacaktır. Ümit vaat eden yönetmenlerden olduğunu belirtmeliyim.

BAFTA Los Angeles Britannia Awards - Arrivals

George Clooney: Gelelim son 15-20 senede oyunculuktan yönetmenliğe geçenlerin en iyilerinden olan Clooney’ye. Aktör 2002 yılında ilk kez kameranın arkasına geçti. Chuck Barris’i anlatan “Confessions of a Dangerous Mind” ile yönetmenlik kariyerine olumlu eleştirilerle başladı (tıpkı Affleck gibi). Charlie Kaufman’ın başarılı senaryosunun hakkını verdikten sonra 2005’te “Good Night and Good Luck”ta da başarısını devam ettirmişti. Siyah beyaz çektiği bu filminde senatör Joseph McCarthy’nin icraatlarını basın üzerinden anlatıyordu. Bu iki başarılı filmi dikkatleri pek çekmeyen dönem/spor filmi “Leatherheads” izledi. Hızla unutulan bu filmden sonra Clooney yönetmenliğe üç yıllık ara verecekti. Dönüş filmiyse bol yıldızlı “Ides of March” olacaktı. Ryan Gosling’in başrolde olduğu bu filmde Clooney seçimlere ve politikaya odaklanacak, gücün yozlaştırıcı etkisini anlatacaktı. Bu filmden sonra çektiği, gene yıldız oyuncularla çalıştığı “The Monuments Men” ise başarısını durduran bir filmdi. “Ocean’s Eleven”ın 2.Dünya Savaşı’na uyarlanmış hali olan bu filmin vasatlığını Clooney de erkenden fark edip gösterim tarihini sonbahardan Oscar-ertesi şubata ertelemişti. Özetle; Clooney yönetmenlik kariyerine iyi filmlerle başlayan, iki filmiyle başarısını devam ettirmese de bu alandaki filmleri de merakla beklenecek sinemacılardan.

foster

Jodie Foster: Affleck ve Jolie son filmleri epey kötü eleştiriler alınca ve belki de artık eskisi kadar kaliteli roller kendilerine teklif edilmeyince çareyi yönetmenliğe geçmekte bulmuşlardı. Foster ise daha ’91’de (yani henüz 29 yaşındayken) ilk filmini kotarmıştı. “Little Man Tate” adını verdiği filminde dahi olan bir çocukla annesinin ilişkisini anlatmıştı. Fena olmayan bu ilk filmden dört sene sonra romantik komedi türündeki “Home for the Holidays” filmiyle kariyerine devam etmişti. Hatırda kalmayan bu iki filmden sonraysa yönetmenliğe on altı sene ara verecekti Foster. Dönüş filmiyse Mel Gibson, Anton Yelchin, Jennifer Lawrence’lı “The Beaver” olmuştu. Ne yazık ki aktris bu filmiyle de turnayı gözünden vuramamıştı. Şu sıralar George Clooney, Jack O’Connell, Julia Roberts’lı “Money Monster”ın post prodüksiyonuyla meşgul olan Foster oyunculuktan yönetmenliğe geçtikten sonra çarpıcı, etkileyici bir film ortaya koyamamış sinemacılardan. İleride bu durumun değişmesini umuyoruz.

110720150119002131413_2

Meg Ryan: Meg Ryan bir zamanların en popüler aktrisiydi. Şu an adı pek anılmıyor, rol aldığı filmler izlenmiyor, son kaliteli filminin üstünden yıllar geçmiş olabilir. Bunlar onun bir zamanlar en çok sevilen aktrislerinden olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Romantik filmlerin (yaşlanana kadar) vazgeçilmezi olan Ryan da kameranın arkasına geçti ve “Ithaca” adını verdiği filmini çekti. Ryan filmini William Saroyan’ın ’43 yılında piyasaya sürülen, Pulitzer ödüllü aynı adlı romanından uyarladı. Film bir ailenin savaş zamanındaki sıkıntılarına 14 yaşındaki Homer’ın gözünden odaklanıyor. 2016’nın “büyüme” (coming-of-age) temalı filmlerinden olan “Ithaca”nın başrollerini Ryan, Ryan’la iki romantik filmde rol alan Tom Hanks, Sam Shepard üstleniyorlar. Bakalım Ryan bu ilk filmiyle beklediği yankıyı uyandırabilecek ve üstündeki ölü toprağını atabilecek mi? Film yüksek ihtimalle 2016 sonbaharında gösterime girecek.

soray

Türkan Şoray: Oyunculuk kariyerine devam eden Türkan Şoray’ın 1972 yılında “Dönüş” adı verilen filmi yönetmesi istenir. O da bu teklifi kabul eder. Kıymetli senaristlerimizden Safa Önal’ın kaleme aldığı, Kadir İnanır’ın Şoray’la başrolü paylaştığı bu film, Şoray’ın yönetmenlik alanındaki en iyi işlerinden olur. Şoray yönetmenliğe bu filmden bir sene sonra çektiği “Azap” (senarist gene Önal), dört sene sonra çektiği “Bodrum Hakimi” (senarist Önal, başroller İnanır-Şoray) ile devam eder. Şoray’ın kotardığı son film “Yılanı Öldürseler” (1981) olmuştu. Yaşar Kemal’in enfes romanından uyarlanan bu filmde de iyi bir performans ortaya koymuştu Şoray. 81’den beri film çekmeyen Şoray suskunluğunu bu sene bozdu ve setlere döndü. Onur Ünlü’nün senaryosunu yazdığı “Eski Köye Yeni Adet” ile kariyerinin beşinci filmini yapmış olacak. (kaynak: sadibey.com)

Marlon-Brando

Marlon Brando: Sene 1958’de Brando western türündeki “One-Eyed Jack” filmini yönetir, Karl Malden’la beraber başrolünü de üstlenir. Kaliteli westernlerden olan bu film, Brando’ya San Sebastian’dan ödül getirir. Gişe ve ödül başarısına rağmen Brando filmi sevmez. Çünkü bu filmi kendisinin değil, stüdyonun filmi olarak görmüş, stüdyonun kendisine istediği şeyleri yapmasına izin vermediğini belirtmiştir. Sanırım stüdyonun müdahaleleri yüzünden Brando bir daha da film çekmemiştir. Bu arada filmi yönetmesi için Brando’dan önce Stanley Kubrick’le anlaşıldığını, filmin üç yıl gecikmeli vizyona girdiğini belirtelim. Filmle ilgili diğer ilginç ‘trivia’larsa şöyle: Kubrick filmi yönetmeyi kabul ettikten sonra senarist Sam Peckinpah’ı kovar, senaryoyu Calder Willingham’a yazdırtır. Sonra yapımcı, Kubrick’i kovar ve en sonunda film, Brando’ya teslim edilir. Brando’nun ilk kurgusu beş buçuk saat uzunluğundadır. Özetle; Brando yönetmenliğe başarılı bir filmle başlamış ama bunu devam ettirmemiştir.

1024.3director.ls.10312_copy

Warren Beatty: Bir zamanların en çok tercih edilen aktörlerinden olan Warren Beatty yönetmenlik kariyerine Amerikan futboluna odaklanan “Heaven Can Wait” ile başlamıştı. Epey dikkat çeken ve başarılı bulunan bu filmi Jack Nicholson’lı “Reds” izler. Beatty ikinci filmi “Reds” ile ilk filminin kalitesini aşmayı başarır. Bu üç Oscarlı (yönetmen Oscarı dahil) filmden sonraysa Beatty çizgi-roman uyarlaması olan “Dick Tracy” filmini kotarır ve yönetmenlikteki başarısını devam ettirir. Al Pacino ve Dustin Hoffman’ın da rol aldıkları bu çizgi roman uyarlaması, Beatty’nin iyi bir çizgi roman uyarlaması yapabileceğini kanıtlar. Bu filmi takip eden film olan “Bulworth” 1998’de gösterime girer. Politik bir film olan “Bulworth” önceki filmleri kadar yankı uyandırmaz ve Beatty’nin son filmi olur. Ta ki bu sene gösterime hazır hale getirdiği isimsiz Howard Hughes filmine kadar. Daha önce hayatı Martin Scorsese’nin “The Aviator”ında anlatılan zengin mi zengin Hughes’un hayatına bu kez de Beatty odaklanır. Yönettiği diğer filmlerde olduğu gibi başrolü gene kendisi üstlenir. 2016’da gösterime girecek bu filmle Beatty’nin geçen zaman zarfında paslanıp paslanmadığını göreceğiz.

redford

Robert Redford: Oyunculuktan yönetmenliğe geçip bu alanda ustalaşan isimlerden birisi de Robert Redford. 1980 yılında kotardığı aile draması “Ordinary People” ile başlayan yönetmenlik kariyerine dokuz film sığdırmayı başarır. Ama tabii hepsi dört dörtlük filmler değil. Bazı filmleri vasatı aşamaz. Bazı filmleriyse başarılıdır. Genelde vasatı aşan filmler yaptığını söyleyebilirim. “The Conspirator”, “Ordinary People”, “Quiz Show” kariyerinin en iyi filmleri. Aktör Redford hala filmlerde rol alsa da kendisini usta bir yönetmen olarak kabul ettirmeyi başarmış birisi. Ki kanımca bu payeyi sonuna dek hak ediyor. Umarız Redford arayı daha fazla uzatmadan bir film daha yönetir.

robert-de-niro-diriliş

Robert De Niro: Oyunculuğa devam ederken yönetmenliği deneyen oyunculardan bir diğeri de De Niro. Usta aktör ilk filmi “A Bronx Tale”i ’93’te çekmişti. Başarılı bir film olan bu ilk filmden sonra ikincisi için hiç mi hiç acele etmemişti. De Niro’nun ikinci filmini ancak 2006’da izleyebilecektik. Matt Damon ile Angelina Jolie’yi buluşturan “Good Shepherd” ile karışık eleştiriler almıştı. De Niro uzun soluklu kariyerinde sadece iki film yönetti. Önümüzdeki senelerde gene yönetmenliğe geçip geçmeyeceğini ise şu an için bilmiyoruz.

s-015d85b5e7e43a24346f8a020f96fcdfeee6d1e0

Al Pacino: Çağdaşı De Niro’nun aksine Al Pacino daha fazla film çekmiş birisi. Ama Pacino’nun da De Niro gibi arada bir film çektiğini söyleyebiliriz. Pacino’nun ilk filmi belgesel türünde olan “Looking for Richard”. William Shakespeare’in hayranı olan Pacino bu belgeselinde Shakespeare’in “Richard III”sini analiz ediyordu. Bu belgeselden sonra Pacino, “Chinese Coffee” ile yönetmenliğe dört sene aradan sonra dönmüş olacaktı. Arkadaşlığı ve yeni bir senaryo yazma sürecini konu alan bu filmi Oscar Wilde uyarlamaları “Salome” adlı film, “Wilde Salome” adlı belgesel takip edecekti. Bu yapımlardan sonra Pacino kameranın arkasına dönmedi. Genelde pek yankı uyandırmayan, ama başarılı olan filmler çeken Pacino bakalım ne zaman bir film için kameranın arkasına geçecek.

Clint-Eastwood-Perfect-World

Clint Eastwood: Yönetmenliğe geçtikten sonra bu alanda ustalaşan isimlerden. Eastwood yönetmenlik kariyerine tam 34 film sığdırdığını belirtelim. Tabii doğal olarak her filmi mükemmel değil. Eastwood zaman zaman epey kötü filmlere imzasını attığı gibi enfes filmler de yapıyor. Western türüne farklı bir açıdan yaklaşan “High Plains Drifter”, Charlie Parker’ı anlatan “Bird”, bu filmi izleyen “White Hunter Black Heart”, gene western türündeki “Unforgiven”, gizemli “Mystic River” en iyi filmleri. Son zamanlarda çektiği filmlerde ise “Changeling” ve “Gran Torino” öne çıkıyorlar. “American Sniper”, “Hereafter”, “Letters from Iwo Jima”, “Space Cowboys” gibi ultra-kötü filmler çektiğini de belirtmeden geçmeyeceğim. Ama sonuçta Eastwood daha ilk filminde döktürmüş ve giderek bu alanda ustalaşıp bütün oyuncuların çalışmak için can attıkları bir yönetmen olmuştu. 85 yaşındaki Eastwood kariyerine biofilm türündeki “Sully” ile devam edecek.

MCDOPRA EC010

Kevin Costner: Aktör Costner kotardığı ilk filmiyle turnayı gözünden vurmayı başarmış sinemacılardan. İlk filmi “Dances with Wolves” on iki dalda Oscar’a aday olmuş, bunlardan yedisini kazanmıştı. Bir hayli kaliteli bir western olan bu filmden sonra Costner, “The Postman” ile ne yazık ki başarısını devam ettirememişti. Costner bu kez de beş Razzy ödülünü “kazanmıştı” (en kötü senaryo, şarkı, aktör, yönetmen, film). Costner başarısız bulunan bu filmden sonra 2003’te (şimdilik) yönetmenlik kariyerinin son filmi olan “Open Range”ı çekti. Gene western türündeki bu film genelde iyi eleştiriler almıştı. Costner aradan geçen on iki senede başka da film yönetmedi.

Actor Jack Lemmon Dies of Cancer

Jack Lemmon: Bir filmle yönetmenliği deneyenlerden biri de Jack Lemmon. Aktör 1971 senesinde “Kotch” adını verdiği filmini kotarmıştı. Başrolü dostu Walter Matthau’ya teslim etmiş (yapımcı filmin başrolünde Lemmon’ı görmek istemişti) ve bu ilk ve tek filminde emekli bir emlakçının küçük bir oğlanla ilişkisini anlatmıştı. Lemmon’ın bu kaliteli filmi ses, kurgu, müzik/şarkı ve aktör dallarında Oscar’a aday gösterilmişti. Ne yazık ki Lemmon kamera arkasını pek sevmediği, yönetmenlikte rahat olamadığı için bir daha da film yönetmedi.

indir

Zach Braff: “Scrubs” dizisiyle ünlenen Zach Braff 204’te ilk filmi olan “Garden State”i çekmişti. Natalie Portman’la birlikte başrolü üstlenen Braff bu ilk filmiyle karışık eleştiriler alsa da bu alanda gelecek vaat ettiğini düşündürtmüştü. Bu filmden dört sene sonra “Night Life” adını verdiği, kaliteli olmayan bir TV filmiyle kameranın arkasına dönen Braff, “Scrubs” dizisinin bazı bölümlerini yöneterek kendisini bu alanda geliştirmeye çalışmıştı. Aktörün yeni filmini ancak 2014’te izleyebilmiştik. “Wish I Was Here” adını verdiği filminde birbirlerini seven bir ailenin parasızlıkla imtihanlarına mizahı es geçmeden odaklanmaya çalışıyordu. Vasatı aşamayan bu filmden sonra Braff gene bir TV filmi (“Self Promotion”) çekerek yönetmenliğe devam etti. Aktörün şansının bu senedöndüğünü ve ilk stüdyo filmi olan “Going in Style”ın çekimlerine başladığını söylemeliyiz. Braff bu filmde Michael Caine, Alan Arkin ve Morgan Freeman’ı yönetiyor.

thor-movie-natalie-portman

Natalie Portman: Aktris Natalie Portman da yakın zamanda yönetmenliği deneyenlerden. Portman, Amos Oz’un kaleme aldığı “A Tale of Love and Darkness” adlı anı kitabını aynı adla sinemaya taşıdı. Bu sene Cannes Film Festivali’nde gösterilen film pek de iyi eleştiriler alamadı. Bu filmden önce “Eve” adlı kısa filmi ve “New York, I Love You”daki bir kısa filmi çeken Portman’ın yönetmenlikte ısrarcı olup olmayacağını zaman gösterecek.

Majid-Majidi-e1363582246774

Mecid Mecidi: İranlı usta yönetmen Mecid Mecidi sinema kariyerine bu listedeki çoğu oyuncu/yönetmen gibi oyunculuk yaparak başlamıştı. 1981’de çekilen “Towjeeh” filmiyle sinemaya atılan Mecidi gene aynı sene yönetmenliğe geçiş yaptı. Oyunculuğa ’93’e kadar devam eden yönetmen bu senede gösterime giren “Akhareen abadeh” ile oyunculuğa nokta koydu ve yönetmenlik, senaristlik, yapımcılık gibi kamera arkası alanlara odaklandı. ’81’de çektiği kısa filminden (“Enfejar”) üç sene sonra ilk uzun metrajlı filmiyle (“Hoodaj”) uzun soluklu yönetmenlik kariyerine başlamış oldu, giderek de bu alanda ustalaştı. Listenin en tecrübeli isimlerinden olduğunu söylemek yanlış olacak. Geriye dönüp baktığımızda yönetmenin on bir film çektiğini görüyoruz. 2001 çıkışlı “Baran”, ’99 çıkışlı “Rang-e khoda/The Color of Paradise” en bilinen ve beğenilen filmleri. Mecidi bu sene Hz. Muhammed’i anlatan “Muhammed” ile seyircilerin karşısına çıktı. Yeni projesini ise henüz açıklamadı.

Kategoriler
haber

Hollywood’tan Kısa Kısa Haberler

MARA, ASKER OLACAK: “Blackfish” belgeseliyle dikkatleri çeken Gabriela Cowperthwaite’nin yöneteceği isimsiz biofilmde Kate Mara, Irak’ta savaşan Megan Leavey’i canlandıracak.
Kate Mara
FRIEDKIN’DEN MAFYA FİLMİ: Önce Martin Scorsese’ye, sonra Michael Mann’e paslanan ama bir türlü hayata geçirilemeyen Don Winslow uyarlaması “The Winter of Frankie Machine” bu kez de William Friedkin’e teslim edildi. Mann’in filminde gangster Frankie rolü R. De Niro’nundu. Ama aktörün filmle halen ilgilenip ilgilenmediği bilinmiyor.

GOING IN STYLE’IN ÇEKİMLERİ BAŞLADI: Bir komedi filmi daha büyük aktörleri buluşturuyor. Zach Braff’ın yönetmenliğini üstlendiği yeniden çevrim “Going in Style”da Michael Caine, Morgan Freeman ve Alan Arkin başrolleri üstleniyorlar.

FORD, CAST’INI GENİŞLETİYOR: Tom Ford setlere dönmeye hazırlanıyor. Ford’un yöneteceği “Nocturnal Animals”da Amy Adams ve Jake Gyllenhaal’ın rol alacaklarını biliyorduk. Şimdi de onlara Michael Shannon ile Aaron Taylor-Johnson’ın da eşlik edecekleri açıklandı.

SPIELBERG, BİLİM KURGUYA DÖNÜYOR: Daha önce Christopher Nolan’a teklif edilen “Ready Player One” projesi Nolan’ın teklifi reddetmesiyle Steven Spielberg’in oldu. Şu sıralar iki filmle, “Bridge of Spies” ve “BFG” ile meşgul olan Spielberg gelecek sene bu projeyi hayata geçirecek. Film, ABD’de 15 Aralık 2017’de gösterime girecek.

FOX’TAN HABERLER: Fox, X-Men dizisi için Marvel’la anlaşmaya varmak üzere. Anlaşmaya varılırsa mutantları perdeden sonra ekranda da göreceğiz. Öte yandan Fox, “24” dizisini Jack Bauer olmadan devam ettirmeyi planlıyor. Kiefer Sutherland’in dizinin yapımcılığını üstlenmeye devam edip etmeyeceği bilinmiyor. Son haberse “Prison Break” cenahından. Fox, on bölümlük mini diziyi onayladı. Öykü kaldığı yerden devam edecek. Ama son bölümde vefat eden Michael’ın diziye nasıl dahil edileceği merak konusu.

DAVID SIMON’DAN İKİ DİZİ: Simon şu sıralar HBO’ya iki dizi hazırlıyor. İlki günümüzün Capitol Hill’inde geçen ve politikayı anlatan isimsiz bir dizi. Diğeri ise ’70 ve ’80’lerde geçip pornoya odaklanan “The Duece”. Çekimlerine ekimde başlanacak bu dizinin başrolünde James Franco ile James Franco’yu izleyeceğiz. Böyle dememizin nedeni aktörün ikiz karakterlere hayat verecek oluşu. Dizinin pilot bölümünü “Breaking Bad”ten Michelle MacLaren yönetecek.

DANIELS’TAN STAR: Yapımcılığını üstlendiği “Empire” dizisi tutunca Fox, Lee Daniels’ın gene müzik sektörünü anlatan bir dizi yapmasını istedi. “Star” adı verilen dizinin merkezinde kadınlardan oluşan bir grup yer alacak.
sherlock-holmes-3
SHERLOCK 3 ÇEKİLECEK: Jude Law, “Sherlock Holmes 3″ün üzerinde çalışmaya devam ettiklerini söyledi. Law ve Robert Downey filmin serinin en iyisi olmasını istiyorlar. Guy Ritchie’nin bu filmi de çekip çekmeyeceği bilinmiyor.

ZEITLIN DÖNÜYOR: Benh Zeitlin “Wendy” adını verdiği filminin senaryosunu tamamladı. Sıra filmin cast’ını belirlemeye geldi. Zeitlin yeni filminde de küçük bir kıza odaklanacak. Bakalım yeni Quvenzhane Wallis kim olacak. Film, Antigua’da çekilecek.

FISHBURNE, PASSENGERS’TA: Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’li bilimkurgu soslu romantik film Passengers’a Laurence Fishburne de dahil edildi. Filmin çekimlerine bu sene başlanacak. Sony filmi 2016’nın aralık ayında gösterime sokacak.

BAD BOYS’UN HAZIRLIKLARINA BAŞLANDI: Millet “Bad Boys 3″yi beklerken Sony cephesinden “Bad Boys 4″un da haberi geldi. Sony seriye iki film daha dahil etmenin peşinde. “Bad Boys 3″yi 17 Şubat 2017’de, 4’ü ise 3 Temmuz 2019’da gösterime sokacaklar.

COENLERİN YENİ FİLMLERİ: 50’lerde geçen “Hail, Caesar!”ı bitiren Coen Kardeşlerin “kaleme alacakları” yeni filmleri belli oldu. Kardeşler 1966’da piyasaya sürülen Black Money adlı romanının senaryosunu Warner Bros. için yazmayı kabul ettiler. Filmi yönetip yönetmeyecekleri ise şu an için belli değil. Film, bir dedektifin bir davayı nihayetlendirme çabalarına odaklanacak.

FARRELL, POTTER EVRENİNDE: Harry Potter serisinin öncesine uzanan “Fantastic Beasts” filmine Colin Farrell da dahil oldu. David Yates’in yöneteceği filmde Eddie Redmayne, Katherine Waterston, Dan Fogler ve Alison Sudol da rol alacaklar. Senaryo kitabın yazarı J.K. Rowling’e ait.

AKIN’IN YENİ FİLMİ: “The Cut” ile umduğunu bulamayan Fatih Akın’ın yeni filmi belli oldu. Akın, ebeveynsiz kalan 14 yaşındaki Maik’in Tschick adındaki birisiyle tanıştıktan sonra değişen hayatına odaklanacak. Film, “Tschick” adlı romandan uyarlanacak, çekimlere eylülde başlanacak, 2016 eylülünde gösterime sokulacak.

SMITH, JACKMAN’IN ROLÜNÜ KAPTI: Hugh Jackman’ın Wolverine yüzünden rol almaktan vazgeçtiği Collateral Beauty’nin başrolü Will Smith’e paslandı. Smith’e Rooney Mara ve Jason Segel eşlik edecekler. Filmi Alfonso Gomez-Rejon çekecek.

ALLEN CAST’INI BELİRLEDİ: Woody Allen 2016’da gösterime çıkacak isimsiz filminin kadrosunu açıkladı: Blake Lively, Bruce Willis, Kristen Stewart, Parker Posey, Corey Stoll ve Jesse Eisenberg. Filmin çekimlerine bu ay New York’ta başlanacak. Allen cephesinden gelen diğer haberse Amazon’da yayınlanacak dizisiyle alakalı. Dizinin çekimlerine ocakta başlanacak. Böylelikle Allen ilk kez aynı senede bir film ve diziyle dönmüş olacak.

kristen-stewart-2014

DANCY, HANNIBAL’IN TABUTUNA ÇİVİYİ ÇAKTI: Hannibal’ın iptalden kurtulup kurtulamayacağını merak ederken dizinin başrolü Hugh Dancy’nin on bölümlük “The Way” dizisine dahil olduğunu öğrendik. Laurence Fishburne’ün de yeni dizisini belirlediğini düşünürsek Hannibal’ın dönmeyeceğini söyleyebiliriz. Dancy, “The Way”de Aaron Paul ve Michelle Monaghan’a eşlik edecek. Dizide bir tarikatın liderini oynayacak.

MACKENZIE DÖNÜYOR: “Starred Up” ile adından söz ettiren David Mackenzie “Comancheria” adını verdiği filminin çekimlerine başladı. Taylor Sheridan’ın yazdığı filmde Chris Pine, Jeff Bridges, Ben Foster’ı izleyeceğiz. Film, Batı Teksas’ta yaşayan boşanmış Marcus’ın (Bridges) aile çiftliğini kurtarma çabalarını anlatacak.

YOUNG POPE’A HARİKA CAST: Sekiz bölümlük HBO mini dizisi Young Pope’un kadrosu netleşti. Jude Law’ın başrolünü üstleneceği dizide Cecile de France, Ludivine Sagnier, Javier Camara, James Cromwell, Diane Keaton rol alacaklar. Diziyi Paolo Sorrentino çekecek.

GAME OF THRONES’A İKİ USTA DAHİL OLDU: İki usta aktör, Max von Sydow ile Ian McShane, Game of Thrones dizisinin altıncı sezonuna dahil oldular. Çekimleri devam eden dizide Sydow, Üç Gözlü Kuzgun rolüyle Bran’in bölümünde görünecek. McShane’in rolüyse açıklanmadı.

ROADIES’İN ÇEKİMLERİ BAŞLADI: Cameron Crowe’un geçtiğimiz haftalarda dizisi “Roadies”den Christina Hendricks’in sahnelerini makasladığı, pilot bölümünün senaryosunu tekrar yazdığı ve bölümü tekrar çekeceği açıklanmıştı. Hendricks’ten boşalan koltuğa Carla Gugino oturacak.

KORINE SETE OCAKTA DÖNECEK: Harmony Korine yeni filmi “The Trap”in çekimlerine ocak ayında başlayacağını açıkladı. Filmin başrollerinde Al Pacino, Idris Elba, Benicio Del Toro ve Robert Pattinson’ı izleyeceğiz. Film gangsterlere odaklanacak.

PROMETHEUS 2 ÇEKİLECEK: Ama ne zaman çekilecek? Ridley Scott bu filmin çekimlerine ocak ayında başlayacağını açıkladı. Filmi 2017 yazından önce izlememiz zor gibi görünüyor. Başroller Noomi Rapace ile Michael Fassbender’in.

prometheus-izle-439

GYLLENHAAL’IN YENİ FİLMİ BELLİ OLDU: Çok çalışan Jake Gyllenhaal, David Gordon Green’in yöneteceği Stronger’da iki ayağını da Boston Maratonu’nun bombalanmasından sonra kaybeden bir adamı canlandıracak. Film gerçeklere dayanan olaylardan uyarlanacak. Boston Maratonu’yla ilgili diğer filmse Peter Berg’ün yöneteceği, dostu Mark Wahlberg’in rol alacağı “Patriot’s Day”.

CRUISE CEPHESİNDEN HABERLER: Tom Cruise yaşlandığından olsa gerek Mission Impossible filmlerini daha hızlı çekecek. Beşinci filmin üstünden sadece bir sene geçtikten sonra (2016 yazında) altıncıyı çekeceğini açıkladı. Yönetmen ve senarist belli değil. Ama kadro yüksek ihtimalle korunacaktı. Cruise’un diğer planıysa Doug Liman ve Emily Blunt’la birlikte “Edge of Tomorrow”u devam ettirmek. Tabii “Top Gun 2″nun hazırlıklarının devam ettiğini de söyleyebiliriz. Cruise’un Liman’ın yönettiği, 80’lerde geçen “Mena”da rol aldığını da hatırlatalım.
Tom-Cruise3
GIBSON YÖNETMENLİĞE DÖNÜYOR: Mel Gibson, “Braveheart”ın senaristi Randall Wallace’ın kaleme aldığı savaş filmi “Hacksaw Ridge” ile yönetmenliğe çok uzun bir aradan sonra dönecek. Filmin başrollerini Andrew Garfield ile Vince Vaughn’a teslim etti.

 

Kategoriler
haber

Jessica Chastain: Kadın Oyuncu ve Senaristleri Destekleyelim

Şu sıralar “Miss Julie”, “Interstellar”, “The Disappearance of Eleanor Rigby: Her/Him” ve “A Most Violent Year” ile gündemde olan Jessica Chastain sektörüyle ilgili kısa bir açıklama yaptı. Chastain, Interview ile yaptığı söyleşide Hollywood’taki aktrisleri desteklediğini belirtti. Meryl Streep’i de sevdiğini dile getiren Chastain sözlerine şöyle devam etti: “Kendisi çok iyi bir aktris. Ama sektörde o yaş grubunda yer alan tek kişi Streep değil. Ben, Jessica Lange’i bir filmde görmeyi çok isterim. Ya da Susan Sarandon. Peki Viola Davis neden bir filmin başrolü olmasın? Davis en yetenekli aktrislerden birisi. Asyalı aktör ve aktrisler neredeler? Ben, ‘Erkeklerle ilgili filmler istemiyoruz,’ demiyorum. Ben sadece bütün erkeklerin kadınları sevdiklerini, o yüzden bu aktrisler için de filmler yazılması gerektiğini, kadın senaristlere de şans tanınması gerektiğini söylüyorum.” Chastain eleştirilerinde haksız değil bence. Bütün rollerin Streep’e gittiği de bir gerçek. Bakalım sektör, Chastain’in bu eleştirilerini ne kadar umursayacak.jessica-chastain

Kategoriler
haber

Filistin-İsrail Meselesi Hollywood’a Sıçradı

Biliyorsunuz; İsrail ateşkes ilan edildiğinde de Filistin’i vurmakla meşgul. Filistinlilerse “The Pianist”in kahramanına taş çıkaracak şekilde hayatta kalma savaşı vermekteler. Gazze’de yaşayan Filistinlilerden 1500’den fazlası bir aya ulaşmak üzere olan saldırılarda hayatlarını kaybetti. İsrail’in Filistin’i haksızca, hukuksuzca ve adice vurması sadece bizim (biz derken diktatörün emriyle kalkan, diğer emriyle oturan Rabiacıları kastetmiyoruz tabii ki) değil; Hollywood’ta çalışan, yaşayan ünlülerin de tepkisini çekiyor. Bunu da biliyorsunuz; Javier Bardem, eşi Penelope Cruz ve dostu Pedro Almodovar ile birlikte kaleme aldığı mektupta İsrail’in saldırılarını, saldırılara sesini çıkartmayan, bundan istifade edip silah ticareti yapan Avrupa’yı ve Birleşmiş Milletler’i kınıyordu. Tabii Bardem hemen en basit yol olan “anti-semitist” yaftasıyla saldırılara uğramaya başladı. Bunun üzerine yazdığı ikinci yazıda anti-semitist olmadığını belirtmiş, Filistin için barışı ve ateşkesi tekrar dillendirmişti. Anti-semitizmle alakası olmayan Bardem sırf bu vahşi saldırıları kınadı diye anti-semitist ilan edilmişti.
gaza1
Derken Hollywood kamplaşmaya başladı. Kimileri Filistin lehine tweet atmaya, kimileri suskun kalmaya, kimileri de gene en basit yolla, “İsrail kendisini teröristlere karşı savunamayacak mı yani?” ile İsrail’i desteklemeye başladı. Atılan tweet’lerin bazılarının İsrail’in tehditleri ve/veya tepkileri yüzünden kaldırıldığını da belirtmek gerek (mesela Rihanna’nın ve NBA yıldızı Dwight Howard’ın “Free Palestine” tweet’leri kısa süre sonra kendileri tarafından silindi). Selena Gomez’in Instagram’daki gönderisini ise tepkilere rağmen kaldırmadığını belirtmek gerek. Neyse sonuçta herkes Bardem kadar cesur olup sözünün arkasında kalamıyor ne yazık ki! Ailesi İsrail’de, kendisi ABD’de yaşayan İsrailli Ken Solomon’ın sözlerine kulak kabartalım: “Rihanna’ya olan saygımla söylemek isterim ki İsrail konusunu araştırmadan İsrail hakkında konuşmamalı!” Tabii bilgilenmeden fikir sahibi olmak iyi değil. Ama göz var, nizam var. Bir tarafta 1300 ölü, 8000’den fazla yaralı; diğer tarafta 50 ölü. Özetle kimileri de Ken gibi insanların sosyal medyada olsun, başka mecralarda olsun bu konu hakkında konuşmalarını engellemeye (tehditle, şantajla, parayla vs) çalışıyorlar.
voight-4
Jon Voight ile devam edelim. Usta aktör Jon Voight dün yayınlanan yazısında klişe şekilde söylersek açmış ağzını, yummuş gözünü ve Bardem-Cruz çiftine ateş püskürtmüş. Saçma sapan ve şaşırtıcı olmayacak şekilde cahilce kaleme alınan yazıda çifti kendilerini ünlendiren ve zenginleştiren ABD’ye (İsrail’in müttefikine) ihanet ettikleri ile suçlayıp, “İsrail halkını seviyoruz,” demelerine ve anti-semitist olmamalarına rağmen çiftin İsrail halkından anti-semitistlikten ötürü özür dilemeleri gerektiğini, yazdıkları mektupların cahilce olduğunu, Orta Doğu’nun tek demokratik devletini savunmaları gerektiğini belirtmiş. Epey yanlı olan bu yazıda Voight’un cahilliği de bir hayli sırıtıyor.

Filistin’deki katliamların Hollywood’taki yankıları bu şekilde.

Kaynakça:

Jon Voight’un yazısının Türkçesi: http://www.diken.com.tr/vitrin/angelina-jolienin-babasindan-penelope-cruz-ve-javier-bardeme-gazze-tepkisi-cahiller/

Yazının İngilizcesi: http://www.hollywoodreporter.com/news/jon-voight-pens-letter-ignorant-723007

Kategoriler
izlenim

Hollywood, Propaganda, Kathryn Bigelow: Zero Dark Thirty

“Bu ödülü, Irak’ta çarpışan 150 bin çocuğumuza, Afganistan’da çarpışan 2500 çocuğumuza ve 4500 şehidimize adıyorum” (Kathryn Bigelow)

Geçtiğimiz günlerde Hollywood’taki kadın yönetmenlerle alakalı bir yazı okudum(1). Öve öve bitirilemeyen Amerika’nın sinema sektöründe (Hollywood) dahi kadının adının olmadığı dile getiriliyordu yazıda. San Diego State Üniversitesi Kadın Araştırma Merkezi bir araştırma yapmış. Araştırmanın konusu “2012 yılında Amerika’da çekilen ve gösterime giren filmlerin kaçında kadınlar önemli bir pozisyondaydılar?” imiş. Araştırmanın sonuçları ise hiç de iç açıcı değil. Kadınların sinemadaki ağırlıkları 2011’e göre yüzde dört artmışsa da sonuç hala tatmin edici değilmiş.
zdt 1

Gösterime giren 250 filmden sadece 9’unu kadın yönetmenler kotardı. O 9 filmden bir tanesi Kathryn Bigelow’a ait. Bigelow bu erkek egemen sistemde daha önce hiçbir kadının yapamadığını yaptı ve Oscar kazandı. Oscar kazandı, bu durum beraberinde saygınlığı getirdi, yirmi senede elde edilemeyen saygınlık vasat altı bir filmle elde edildi. Şu bir gerçek ki kadınların yönetmen olarak Hollywood’ta esameleri okunmuyor. Bigelow da bunu anlamış olacak ki dümenini propagandaya kırdı ve dediğim gibi onca filmle kazanamadığı saygınlığı “The Hurt Lucker” (2008) ile elde etti.

Bigelow’un filmlerini izleyenler bu değişime şaşırmışlardır. Aslında Bigelow’un sinemasında fazla bir değişiklik yok. Kendisi kariyerinin başından beri erkek hikayeleri anlatır, aksiyon filmleri çeker. Bigelow 82’de başladığı kariyerinde dokuz film çekti. Filmlerinin başrollerini Willem Dafoe (“The Loveless”, 1982), Keanu Reeves (“Point Break”, 1991), Harrison Ford (“K-19: The Widowmaker”, 2002), Jeremy Renner (“The Hurt Locker”, 2008) gibi “erkek” aktörler üstlendi. Demem o ki Bigelow’un sinemasında fazla bir değişiklik yok. Hala aksiyon filmi çekiyor, hala erkek hikayeleri anlatıyor (burada durup son filmi “Zero Dark Thirty”nin merkezine bir kadın karakter koyup onun psikolojisine odaklandığını belirtelim. Bu da kariyeri boyunca pek yapmadığı bir şey). “The Hurt Lucker” ile başlayan bir farklılık var ki buna değinmemek olmaz: Propaganda.

Bigelow’un erkek hikayelerini anlattığından söz etmiştik. Önceki filmi “The Hurt Locker” ile bir de buna propagandayı ekledi. “The Hurt Locker”da gözüme çarpan şeylerden bir tanesi kadın karakterlerin ekran süreleri idi. Filmin afişinde adı yazılan Evangeline Lilly filmde maksimum üç dakika görünüyor. Görünüşe göre Bigelow bizim kadın yönetmenler gibi kadınları, kadınların çilelerini önemsemiyor. Bu bir eleştiri değil, sadece bir saptama (ama “Strange Days” (1995) filminde bu bir eleştiri olarak Bigelow’un karşısına çıkmıştı: “Cinsiyet ayrımcılığı yapıyorsun!”).

zdt 2

Propagandaya dönersek. Bigelow kendisine Oscar kazandıran bu filminde Irak’ta savaşan “kahraman” amerikan askerlerinin “çileleri”ne odaklanıyor. Film Akademice ödüllendirildikten sonra öve öve bitirilemedi. En çok eleştiri toplayan tarafı ise Irak halkını görmezden gelmesi. Hikaye Irak’ta geçiyor, amerikalıların Iraklılarla savaşına odaklanılıyor ama “öteki” taraf bütünüyle görmezden geliniyor. Bunlara ek olarak orayı işgal eden, tecavüz eden, katliam yapan bu askerler kahramanlık mertebesine taşınıyor, emperyalizm bir kez daha kutsanıyor. Tüm bunlar şaşırtıcı değil aslında. Asıl şaşırtıcı olan bir kadın yönetmenin böylesi bir film çekmesi. Anlıyoruz ki Bigelow artık bir Steven Spielberg (Hollywood’un en ünlü propagandacısı), bir Leni Riefenstahl (Nazi Almanyasının en ünlü propagandacısı) gibi emperyalizmi kutsayacak.  Şüphesiz bütünüyle propaganda eseri olan “The Hurt Locker”ın güçlü yanları var (görüntü yönetmenliği, bazı sekansları, sanat yönetmenliği vs), ama bütünüyle propaganda eseri olması, Arap düşmanlığını arttırmaya çalışması, İslamofobik olması filmi gözümde değersiz ve tehlikeli hale getiriyor.

Aslında Bigelow “The Hurt Locker”da Hollywood’un propaganda filmlerinden farklı bir yapıma imzasını atmıyor. Hollywood kurulduğundan beri propaganda yapan, emperyalizme hizmet eden filmlere imzasını atıyor, atmaya devam edecek. Steven Spielberg’in “Saving Private Ryan” (1998) ve diğer tüm savaş/tarihi filmleri, Michael Cimino’nun “The Deer Hunter”ı (1978), Oliver Stone’un “Platoon”u (1986), William Wyler’ın “The Best Years of Our Lives”ı (1946), Frank Capra’nın belgeselleri, Alan Parker’ın “Midnight Express”i ve daha nice filmler hep Amerikan emperyalizmini yüceltip durdular ve/veya işgal edilen ülkenin vatandaşlarını “öteki”leştirdiler, böylelikle ırkçılık yaptılar. Bigelow’un “The Hurt Lucker”ı ise propagandanın dozunu her adımda daha fazla arttırıyor. Oscar tabi ki Amerika’ya emperyalist diyen (ama finale doğru bu cesaretini yitirip “emperyalist olsa da sizleri ancak Amerika kurtarabilir” diyen) “Avatar”a değil de “Amerika büyüksün!” diyen “The Hurt Locker”a gidecekti!

Bigelow Akademi’yi çözdü. Artık sık sık karşımıza benzer filmlerle çıkacak. Bu sene karşımıza ikinci propaganda filmi “Zero Dark Thirty” ile çıktı. Değerlendirmeden önce filmle ilgili bir kaç bilgi verelim. 2011’de Amerika’nın en çok aradığı(!) terörist Usame Bin Ladin öldürülür öldürülmez Bigelow, Bin Ladin’le ilgili bir film yapmak istediğini açıklamıştı. Tepkim “Önce bir cesedi(?) soğusun, bu ne acele!” idi. Neyse film çekildi, Amerika’da aralık ayında sınırlı bir dağıtımla, Oscar adaylıkları açıklandığı daha geniş bir dağıtımla gösterime girdi. Güzel bir taktik bu. Bigelow adaylıklar alacağını biliyordu. Lakin beklentileri tam anlamıyla karşılanmadı ve kendisi Oscar’a aday gösterilmedi. Oscar’a değer vermesem de sevindirici idi bu durum. Akademi için bu işi (propagandayı) daha iyi yapan “Argo” ve Ben Affleck olduğu için Bigelow’a avucunu yalamak kaldı.zdt 3

“Zero Dark Thirty”nin “The Hurt Locker”dan tek farkı merkeze bir kadın karakterin yerleştirilmiş olması. Filmin fragmanları nete düşene dek filmin gene erkek karakterlerin çevresinde geçeceği sanılıyordu. O yüzden merkeze bir kadının yerleştirilmesi kimilerini şaşırtmıştı. Ama bu çok da önemli bir şey değil bence. Asıl önemli olan filmin verdiği mesajlar. Bigelow sadece amerikalıların değil arapların güvenliği için de endişelenen, onları korumaya ve hatta onları özgürleştirmeye çalışan(!!) amerikan askerlerini anlatmaya devam ediyor. Bu “Biz gittiğimiz yere özgürlüğümüzü de götürüyoruz” ayakları gene karşımıza çıkıyor. Buna ek olarak Bigelow işkenceyi övdükçe övüyor, gerekli olduğunu her sekansta dillendiriyor. Birtakım amaçlar uğruna Bigelow giderek insanlığını yitiriyor.

Propaganda yapan bir Hollywood filmi eleştirildiğinde hemen şu klasik cevap verilir: “Yani sonuçta bir amerikan filmi bu. Tabi ki Amerika’yı övecek”. Evet, Akademi Amerika’nın icraatlarını öven bu filmlere bayılıyor, bu filmler ödül getiriyorlar (ve anladık ki sadece Amerika’dan değil Avrupa’dan da, hatta Cannes’dan da ödül getirebiliyorlar). Ama böyle bir zorunluluk yok. Hollywood’ta Amerika’yı eleştiren filmler de çekiliyor.

Bu saçma savı geçip filmi irdelemeye başlayalım. Film 11 Eylül patlamaları gerçekleşmek üzereyken ve gerçekleştikten sonra insanların birbirleriyle diyalogları, monologları ile açılıyor. Görüntü siyah, sadece ses var. Böylelikle Bigelow ilk aşamayı (11 Eylül saldırıları) hemencecik geçip işkenceye dalıyor. İşkence sahnesiyle devam ediyor film. Kendisine “pasifist” diyen Bigelow bu sekansta elini korkak alıştırmıyor ve oradaki karaktere işkence yaptırıyor. İşkenceyi açıkça savunma cesareti Bigelow’da yok. Nereden anlıyoruz işkencenin “gerekli” olduğunu? Adamdan işkence yoluyla alınan bilgiler doğru çıktıkça filmden de “işkence gereklidir. İşkence olmazsa onca insanımızı koruyamazdık” şeklinde mesajlar çıkıyor. “İşkence gereklidir” diyen ilk yapım değil “Zero Dark Thirty” (zamanında Jack Bauer bunun çok gerekli olduğunu insanlara “kanıtlardı”). Gene de ilk yapım olmaması buna müsamaha gösterileceği anlamına gelmez. “Zero Dark Thirty” suçlu da olsa, suçsuz da olsa işkencenin gerekli olduğunu söyleyen bir film. Bunu “24” gibi haykıramaması tamamen Bigelow’un cesaretsizliğinden kaynaklanıyor.

zdt 4

 

“Zero Dark Thirty” öncülü “The Hurt Locker” gibi İslamofobik bir film. Bigelow yakaladığı her fırsatta İslam’ı kötü bir din, arapları iğrenç varlıklar, ezanı iğrenç bir ses şeklinde göstermeye devam ediyor. “The Hurt Locker”dan farklı bir şey yapmıyor yani. Film izlendiğinde fark edilecek ki aslında filmde bir hayli gereksiz plan, gereksiz sekanslar mevcut. Bu sekansların filme dahil edilmesinin nedeni ise “kesmeye kıyamamak” gibi şirin nedenlerden veya “hikaye için gerekli” gibi saçma nedenlerden değil de tam da bu düşmanlıktan kaynaklanıyor. Nedense bu gereksiz sekansların hepsinde bu düşmanlığa rastlamak mümkün oluyor. Elleriyle yemek yiyen araplar, birbirlerini satmaya dünden razı araplar, “Pakistan boktan bir yer” (kimin yüzünden boktan bir yer acaba? Sizin yüzünüzden olmasın) cümleleri, ezan okunmaya başlandığında (ki burada ezan alenen yanlış okunmaktadır) uykusu bölünen Maya’nın yüzündeki “bir kapa çeneni de uyuyayım” ifadesi ve ezan devam ederken bir adamı canlı bomba yapan iki adamın gösterilmesi, kameraya alınan bütün arapların çirkin olmaları, kameraya alınan tüm ABD’lilerin karizma, seksi olmaları ve daha onlarcası… Tüm bu sekanslardan düşmanlık yayılıyor, nefreti hissedebiliyoruz. Bigelow’un nefretini. O yüzden tehlikeli bir film “Zero Dark Thirty”.

Sembolizmi de kullanmaya çabalıyor Bigelow. Ama bunu dahi eline yüzüne bulaştırıyor, en kıytırık sembolleri kullanıyor. Nedir o? İçeride ellerinden asılmış araba işkence yapmak için asker kapıyı açar ve arkasının bembeyaz olduğunu görürüz. Hayır, güneşten değil bunun sebebi. Bigelow adeta bu sekansla Amerikan askerini kahramanlaştırmanın da ötesine geçip melekleştiriyor. Cennetten geldi, hepimizi kurtaracak! Bunu bir kaç kez, kör gözüm şeklinde yapıyor. Bunun dışında öylesine gülünç söylemleri var ki filmin gülmemek elde değil. Maya bir meslektaşıyla konuşurken “Benim ölmememin bir nedeni var. Canımın bağışlanmasının nedeni bu işi (Bin Ladin’i öldürmek) için seçilmiş olmam” diyebiliyor. Hayır, asıl sorun Maya gibi balataları sıyırmış bir kadının söylemesi değil. Mark Boal (senarist) ve Katheryn Bigelow’un buna inanmaları, seyirciyi de inandırmak istemeleri. Bigelow Bin Ladin’i öldürenler için “seçilmiş kişiler” diyebiliyor. Adeta onları peygamberleştiriyor.

Film başlarken tamamen gerçekler anlatıldığı özenle vurgulanıyor. Ama nedense Amerika’nın beceriksizlikleri hep özenle saklanıyor, filme dahil edilmiyor. Bigelow belgesele yaklaşan bir film yapmak istemiş, filmin her anından belli oluyor bu durum. Ama enteresan ki belgeseli belgesel yapan gerçeklerin üstüne çizik atmayı da beceriyor senaristiyle beraber. Örnek mi? Filmde gerçekleşen beş-altı patlamanın sorumluları hep teröristler. Bu patlamalarda hep batılılar ölüyor, hep batılıların kaldıkları yerlerde bombalar patlıyor. Ama Amerika’nın büyük bir keyifle patlattığı yerler, öldürdüğü insanlar özenle saklanıyor yönetmen tarafından. Hatta Bigelow yalan söylemeye ve gerçekleri eğip bükmeye öyle alışmış ki karakterlerden birisine (Mark Strong’un canlandırdığı patron) “2000’de, 2001’de, 80’lerde hep bizi vurdular. Karadan vurdular, havadan vurdular. Hep bizi öldürdüler” dedirtebiliyor. Evet, ABD hep mazlum, Doğu hep şeytan! Bigelow hiçbir şekilde Amerika’yı eleştirmeye yeltenmiyor. Özenle koruyor Amerika’yı. Filmdeki her bir ajanı, her bir askeri kutsadıkça kutsuyor. Yetmeyince onları peygamberleştiriyor. Bigelow iyice kafayı sıyırıyor!

Filmin diğer sorunu en hukuksuz, en adaletsiz vakalardan birisi olan Usame Bin Ladin’in katlini övüp durması. Bigelow bu katliamı görkemleştirerek aslında ABD’nin hukuksuzluklarını, adaletsizliklerini övüyor. Adalet en azılı katile dahi gerekli. Amerika da her daim bu yönüyle övünür. En adaletli ülkelerden bir tanesiyiz şeklinde övünüp durur Amerika. Ama aslında utanç duyması gerek. Bin Ladin gibi azılı bir katilin dahi yargılanmaya hakkı vardı. Ama Amerika bunu onun elinden aldı. Bigelow da bu hukuksuzluğu yüceltti.zdt 5

Filmi vasat kılan diğer nedenlerse senaryosunun fazlasıyla dağınık olması. 2 saat 36 dakika süren film sürekli bir zamandan başka bir zamana atlıyor. Önemli olabilecek olayları kısa kesiyor, önemsiz olayları uzatıyor, ikide bir bir yıldan başka bir yıla geçiyor. Adeta daldan dala atlıyor. Senaryonun hızlıca yazıldığı, olaylar ve olayların gelişimi üzerine pek düşünülmediği, Bin Ladin’in ölümü gündemden düşmeden filmin yetiştirilmeye çalışıldığı her yerinden belli oluyor. Karakterleri tanıtmakla dahi uğraşmıyor Bigelow. Jessica Chastain’in hayat verdiği Maya’nın yaratımında dahi sorunlar var. Film başladıktan iki dakika sonra Maya’yı görürüz. Araba işkence yapıldığı şehre yeni gelmiştir, yapılan işkenceleri izlemektedir. Ama buna istekli olduğu söylenemez. Adeta orada olmaktan nefret etmektedir. Film ilerledikçe Maya’nın takıntılı, asosyal, tek bir arkadaşı dahi olmayan birisi olduğunu öğreniriz. Tabi film ilerleyip işkencelere tanık oldukça psikolojisi zedelenir. Sonra hiç muhabbet etmediği, sadece işte bir kaç kere tartıştığı meslektaşı (Jennifer Ehle) bir patlamada ölür ve Maya değişir. İşkencelere katlanamayan Maya birden işkence yaptırmaya, bunu izlerken rahatsız olmamaya başlar. Hiç tanımadığı, sadece bir kere muhabbet ettiği bir kişinin ölümü Maya’yı bu denli değiştirirken film de zedeleniyor karakter anlatımında.

Son kertede… “Zero Dark Thirty” emperyalizmi, Amerikan askerlerini kutsayan, işkenceyi gerekli gören, İslamofobik, Arapları kötüleştiren, tarihe tek bir pencereden bakan, yalan söyleyen, dolayısıyla gerçekçi olamayan, kurgusu oldukça kötü olan bir film.

 

Kaynakça:

(1) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1118398&CategoryID=41

(2) http://www.sanatlog.com/kategori/sinema/page/2/

Kategoriler
seçki

Silah Kontrolü ve Hollywood’un İkiyüzlülüğü

ABD’de ilkokul öğrencilerinin ve onları korumaya çalışan öğretmenlerinin vahşi bir şekilde öldürülmesiyle sonuçlanan Newtown okul katliamı tüm ülkenin gündemini değiştirdi. Birçok dernek, sosyal farkındalık kuruluşu ve şiddet karşıtı insan silah kontrolü için ABD Temsilciler Meclisi ve senatoya çağrı yaptı.

Bunların arasında doğal olarak Hollywood yıldızları da vardı. Amerikan sinema ve TV’sinin önemli yıldızları bir reklam filminde bir araya geldi ve “Demand A Plan” (Bir Plan İsteyin) çağrısını tekrarladı.

Buraya kadar Hollywood görevini yapmış görünse de reklam filminin bir youtube kullanıcısı tarafından yapılan farklı versiyonu amerikan sinema endüstrisinin ikiyüzlülüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. İkinci filmde çağrı yapan yıldızların filmlerden ve dizilerden sahnelerini izliyoruz. Sahneler zaten fazla bir yoruma gerek bırakmıyor.

Kategoriler
seçki

Türk Sinemasında Dağıtım Sorunları ve Tekelleşme

Nedir bu dağıtım sorunu? Son yedi-sekiz yıldır bir sürü film ya çok kısıtlı bir şekilde ülkemiz sinemalarına dağıtıldı ya da hiç dağıtılmadı. Boxoffice Türkiye sitesini sıkça inceleyen birisi olarak söyleyebilirim ki gidiş hiç de iyi değil. Her sene bir sürü kaliteli film “para getirmez” diye düşünülerek ülkemizde gösterilmiyor. Hakları satın alınmayan bu filmleri ya netten ya da DVD’den izlemek zorunda bırakılıyoruz. Halbuki öyle filmler var ki bu filmlerin zevki ancak sinemada çıkar. Ama bu durum şirketlerin umurunda değil doğal olarak (!). Bu yazımda bu soruna geniş bir şekilde değinmeye çalışacağım.

Hollywood’un Dağıtım Sistemi:

Hollywood’da film dağıtımı nasıl yapılır? Önce bu konu hakkında bilgi verelim. Bazı kişiler sinema sektöründe en önemli koltuğun yapımcılık olduğunu düşünürler. Sonuçta parayı basan, filmin çekilmesini sağlayan, mekânların kullanımı için yerel yönetimlerden izinleri kopartan, hatta seyircinin önüne gelecek filmin nasıl olacağına karar verecek kadar ileri gidebilen kişidir yapımcı. Ama yapımcıdan da önemli kişiler var.

warner_bros_televisionEvet, yapımcı bunlardan sorumludur. Filmin gerçekleşmesini sağlar. Ama eğer dağıtımcı şirketlerle, bu şirketlerin başkanlarıyla bir ilişkisi, irtibatı yoksa filmi elinde kalacaktır. Büyük emekle yaptırdığı ve para yatırdığı filmi ailesi ve en fazla birkaç binden fazla kişi izleyemeyecektir. Dolayısıyla para da kazanamayacaktır. Bu yüzden bir yapımcının bu şirketlerle irtibat kurması zorunludur. Çünkü bu filmleri geniş bir alana sadece bu şirketler dağıtırlar. Filminizin Amerika’nın sadece birkaç eyaletinde gösterilmesini istemiyor musunuz? Filminizi Fransızların, İngilizlerin, İspanyolların, Türklerin de izlemesini mi istiyorsunuz? Öyleyse size görünen tek yol dağıtımcının yoludur.

Amerikan bağımsız sinemasının ürettiği filmler geçmişte çok kısıtlı şekilde gösterilirdi. Çünkü bu filmler Hollywood klişeleriyle donatılmamıştı. Büyük efektler yoktu. Kahraman filmleri, genelde “karakterle” (Jason Bourne, John McClaine, John Rambo) ilgilenmez. Karakter sahibi olan genelde kaybedenlerdir. Hayattan çok çekmiş, sistemle mücadele etmiş ama bu mücadeleyi kaybetmiş, yaşamaktan sıkılmış, psikolojik sorunları olan karakterler işlenir bağımsız sinemada. Şüphesiz böyle söyleyerek dünyadaki tek bağımsız sinemayı okura yanlış tanıtmak istemem. Amerikan bağımsız sineması sadece bu “karakterlerden” ibaret değildir. Tam zıt yöndeki karakterler de bu sinemadan çıkan filmlerde hayat bulurlar. Demek istediğim bağımsız sinemanın Hollywood’dan çok farklı bir yönde olduğu(1).

Böyle olunca bu filmler dağıtımcıların hemen ret ettikleri filmlerden oluyor. Çünkü dağıtımcılara göre seyirci kasvetli, huzurunu bozan, mutlu sonla bitmeyen, kendisini eğlendirmeyen bu filmlerden hoşlanmaz. Ayrıca bu filmlerde Hollywood’un tanınmış oyuncularına (star) yer verilmemesi de “para getirmez” önyargısının oluşmasına neden oluyor. O yüzden bu filmler geçmişte çok ciddi bir dağıtım sorunuyla karşılaştılar. Zaman içerisindeyse Amerikan bağımsız sinemasında değişikler görülmeye başlandı. Örneğin ünlü oyuncularla çalışılmaya, hikâyelere yeni açılımlar yapılmaya başlandı. Ayrıca sadece bağımsız filmleri destekleyen stüdyolar da kurulunca, büyük stüdyoların (bkz.: Universal, Fox, WB) bu sinemaya dair önyargısı az da olsa parçalanınca bu filmler daha fazla kişiye ulaşmaya başladı.

hollywoodKısacası dağıtım sistemi bir sinemanın yazılı-yazısız kurallarını değiştirebildi. Dağıtım önemlidir. Peki sistem nasıl işliyor? Hollywood’taki büyük stüdyoların -ki bunlar Disney, Warner Bros, DreamWorks SKG, Universal, Paramount, 20th Century Fox, Metro Goldwyn Mayer’dır- kendi dağıtım şirketleri mevcuttur. Warner Bros’un yaptığı bir film gene Warner Bros tarafından hem Amerikaya, hem Amerika dışına dağıtılır. Bu tür stüdyolara film yapmayan bir yapımcı filmini geniş bir şekilde dağıtmak istiyorsa örneğin Warner Bros’a başvurur. Ardından karşısına bir sözleşme koyulur. Yapımcı çok az bir para kazanacak olmasına rağmen bu sözleşmeyi imzalar. Bundan sonra dağıtım bu stüdyonun elindedir. Filmin hangi ülkelere dağıtılacağını, hangi ülkelerde kaç kopyayla vizyona gireceğini, o ülkelerde kaç şehirde gösterileceğini, kaç hafta boyunca gösterimde kalacağını hep stüdyo belirler. Örneğin Oliver Stone’un yönettiği Savages (2012) filmi UIP şirketi tarafından piyasaya sürülecek. UIP (bir değişiklik olmazsa) bu filmi 45(+) kopyayla vizyona sokacak. Bu filmi ülkemizin hangi şehirlerinde vizyona sokacağını belirlemiştir. İsterse sadece İstanbul’da vizyona sokar, isterse daha fazla şehirde. Karar kendisine (ve tabii ki sinemalarla yapacağı anlaşmalara) bağlıdır. Hollywood’ta da sistem bu şekilde işlemektedir.

Hemen bir sayı verelim. Amerika’da gösterime çıkan filmlerin yüzde seksenden fazlası yukarıda saydığım stüdyolar sayesinde gösterime çıkabildiler. Yani yukarıda adını andığım stüdyolar dağıtım ağını hakimiyetleri altına almış durumdalar. Herhalde şimdi geriye kalan yüzde on-on beşin içerisinde yer alan bir filmin durumu anlaşılır hâle gelmiştir. Tüm filmlerin neredeyse yüzde doksanını dağıtan bu stüdyoların karşısında bağımsız bir dağıtımcı şirketin/stüdyonun ya da yapımcının şansı olabilir mi? Bu yapımcıya sadece iki yol gözüküyor: Ya birkaç film yaptıktan sonra kepenkleri indirecek, ya da bu büyük stüdyolarla masaya oturacaktır. Kapitalizmin en can yaktığı dönemlerden bir tanesinde, yani yaşadığımız dönemde bu yapımcılara başka şans tanınmamaktadır. Stüdyolar 1930’lardan sonra dağıtımı da ellerine almanın meyvesini şimdilerde topluyorlar. Bu yüzden çok büyük bütçeli (150-200 milyon dolarlık) bir film gişede batsa da stüdyoya zararı ölümcül olmuyor.

Sorunlar:

Peki büyük stüdyoların dağıtım ağlarını ellerinde tutmaları ne gibi sorunlara yol açar? Bu büyük stüdyolar sadece Amerika’daki dağıtım ağlarını ellerinde tutmuyorlar. Yıllardır Amerika dışında da var olma çabası içindeler. Örneğin ülkemizdeki en büyük dağıtımcılar (UIP, Warner Bros, Chantier) yabancılara ait. Bu stüdyolar Amerika dışındaki ağları da ellerinde tuttuklarında çok büyük kazanç sağlamaya başlarlar. Warner Bros ürettiği filmini Türkiye’de dağıtmak için Bir Film gibi yerli dağıtımcılarla anlaşmak zorunda kalmaz. Bu şekilde başka bir dağıtımcıya kaptıracağı parası cebinde kalmış olur. Bu stüdyolar başka ülkelerdeki dağıtım ağlarını ellerine geçirdiklerinde yerli sinemanın kökünü kurutma gibi bir şansı elde etmiş olurlar. Nitekim belirli ülkelerde bunu başarmışlardı. Fransa’yı örnek verebiliriz. Stüdyolar Fransa’ya sürekli kendi filmlerini sattılar. Fransızlar kendi filmlerinden çok Amerikan filmlerini izlediler. Fransa’daki sinemalar kendi filmlerini vizyona sokmaktansa Amerikan filmlerini vizyona sokmayı daha uygun gördüler. Çünkü Amerikan filmleri, yerli filmlerden daha çok para kazandırtmaktaydı. Bir süre sonra Fransız sineması bitme noktasına geldi. Artık film çekilemiyordu. Her yerde Amerikan filmleri gösteriliyordu. Fransız hükümeti sinemanın öneminin farkına geç de olsa varınca Amerikan filmlerinin ülkesindeki gösterimlerine kısıtlama getirdi. Ayrıca yerli sinemaya destek üstüne destek vermeye başladı. Aslında yerli sinemayı bitirme noktasına getiren de Fransız hükümetiydi. Çünkü Amerikan filmlerinin ülkeyi istila etmeleri için yapmadıkları kolaylık kalmamıştı. Çin hükümetiyse yıllardan beri Hollywood filmlerine rest çekiyor. Çin’de bir senede en fazla yirmi yabancı film gösteriliyor. Çin politik sebepler yüzünden Hollywood’a kapıları ardına dek açmıyor. Hollywood’taki stüdyolar da yıllardır bu kapıya daha fazla aralamaya çalışıyorlar. Buradan elde edecekleri gelir hiç de az değil neticede (Çin, Hollywood için dünyanın en büyük ikinci pazarı). Bir diğer sorunsa kültürel. Etraf Amerikan filmleriyle dolmuş taşmışken bir milletin bu filmlerden etkilenmemesi, asimile olmaması çok zordur. ABD bunun farkına vardığında sinemalarına daha da fazla önem atfetmeye başladı.

getimage

Yerli Sinemada Dağıtım:

1960 ve 70’ler sinemamızın en üretken dönemleriydi. Ne derece doğru olur bilmiyorum, ama ürettiğimiz film sayısıyla Hollywood’ta rahatça rekabet edecek düzeyde idik. Tabii ki Hollywood bizden kalite olarak ilerideydi ama sanıyorum yılda üç yüz film üreten başka bir sinema sektörü yoktu Hollywood, Bollywood ve Yeşilçam dışında. Yeşilçam çok üretkendi. Ta ki 80 darbesine kadar. O günden sonra ne sinema kaldı, ne Yeşilçam. ’95’te çekilen Eşkıya filmine kadar toparlanamadı yerli sinema. Yeşilçam’ın en üretken dönemleri olan 60’lar ve 70’lerde hemen her film bir haftalığına da olsa gösterime girebiliyordu. Tabii bir hafta olmasının nedeni yılda üç yüz kadar film üretiliyor olmasıydı. Bu kadar film üreten bir sinemanın filmleri ardı ardına vizyona sokmaktan başka çaresi yoktu. Bu da filmlerin sadece bir hafta kadar gösterimde kalmasına neden oluyordu. O dönemlerde az bir para getirecek olsa da her film vizyon şansı bulabiliyordu. Çünkü dağıtım ağları yerli yapımcıların, şirketlerin elindeydi ve sinemalarda şimdiki gibi bir tekelleşme yoktu. Ayrıca sinemalarla imzalanan anlaşmalar çoğu filmin gösterime girmesini kolaylaştırıyordu.

Darbeden yıllar sonra Türk sineması toparlanma emareleri gösteriyordu. Yavuz Turgul’un Eşkıya‘sından sonra işler daha iyiye gitmeye başladı. Ülkeye hakim olan seks filmleri furyası zaten sona ermişti. Ama Hollywood’un hakimiyeti de sona ermeye başlayacaktı (en azından -bir süreliğine- eskisi kadar kazanamayacaklardı) . Eşkıya‘dan sonraki süreçte yerli filmler daha çok izlenmeye başlandı. Böylelikle Hollywood’un hakimiyeti sarsıldı.

Bugüne dönüp bir göz atalım dağıtımın işleyişine. Ülkedeki en büyük dağıtımcılar Warner Bros, UIP, Pinema, Mars, Chantier göze çarpıyor. Bu şirketler Hollywood’tan gelen filmleri dağıttıkları gibi yerli filmleri de dağıtıyorlar. Yerli dağıtımcılar arasında Bir Film, Medyavizyon, Fida Film, Mars, Özenfilm, M3 Film yer alıyor. Bu şirketler yurt dışından filmlerin haklarını satın alıp ülkemizde vizyona sokuyorlar. Ama açıkçası yabancı şirketlerle mücadele etmekte zorlandıkları bir gerçek (Mars dışında). Yabancı şirketlerin yerli filmlere de el atması yerli şirketlerin işlerini daha da zorlaştırıyor. Pastadan alacakları pay daha da azalıyor. Kısacası şu an pastanın çoğu kısmını yabancı şirketleri kapıyor.

foxSorunlar:

Yukarıdaki “Sorunlar” bölümünde Amerika’ya ait şirketlerin hakimiyetinin yol açacağı sorunları irdeledim. Burada yerli sinemamızın önündeki tehlikelere değinelim kısaca. Kültürel emperyalizm sinema yoluyla da yayılır. Amerika bunun farkındadır. Yukarıda da belirttiğim gibi bir ülkenin dili ve kültürü zarar gördüğünde çoğu tehlikeye karşı savunmasız kalır. Amerika da ülkelerin dağıtım ağlarını eline geçirerek (yani kendi şirketlerini yasalar ve yerli sinemalarla yapılan anlaşmalar sayesinde ülkede daha da güçlendirip yerli şirketlerin manevra alanlarını daraltarak) kendi filmleriyle ülkeye bu açıdan zarar verebileceğini yıllar önce farkına varmıştır. Hollywood ile kültürel emperyalizm arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu da başka bir yazının konusudur.

Bir diğer sorunsa gelirlerin yabancıların cebine gitmesidir. Warner Bros gibi şirketler Türkiye’den kazandıkları parayı şüphesiz Türk sinemasının gelişmesi adına harcamayacaklardır. Zaten yerli sinemayı, dağıtımcıları yok etmek gibi bir amaçları varken bunu yapacaklarını düşünmek akıllıca değildir. Buradan kazanılan her kuruş yurt dışına gidecektir ve “yeni” yabancı filmlerin yapılması için harcanacaktır. Halbuki dağıtım ağları yerli şirketlerin ellerinde olursa kazanılan para tekrar sinemamız için harcanacaktır. Bu da yerli sinemayı daha da geliştirecektir. Yapımcılarımızın WB gibi şirketlere ihtiyacı kalmayacaktır. Ayrıca şu an yabancı şirketlerin vizyona sokmadıkları yerli filmler gösterime girme şansı yakalayacaklardır.

Sorunlardan diğeri sinemanın kendi dilini yitirmesidir. “Hollywood filmlerinin çakması” sıfatını şu on iki yılda o kadar çok kullandık ki… Yeşilçam döneminde de Hollywood’un senaryoları çevrilip bu senaryolar filme alınıyorlardı ve sayıları da hiç de az değildi. Ama o zamanlarda dağıtım ağları kendi ellerimizde olduğundan bunlar dışında özgün işler de gösterim şansı yakalayabiliyordu. Bu sayede sinemamız için şu an çok önemli olan o usta isimler yetiştiler. Ne yazık ki Hollywood hakimiyetindeki sinemamızdan çok az başarılı filmler çıkıyor. Daha da üzücü sorunsa kendisine hep Hollywood’u örnek alan yönetmenlerin ortaya çıkması. Kendi dilini, üslubunu yaratamayan bu yönetmenler çareyi ya Nuri Bilge Ceylan’ı, ya da yabancı yönetmenleri taklit etmekte buluyorlar. Bu da “Hollywood filmlerinin çakmalarının türemesine neden oluyor. Sorun büyük. Taş çatlasa beş-on önemli yönetmenle bu sinema bir milim bile ilerleyemez.

Diğer tehlikeyse Hollywood filmleri dışında hiçbir şey izleyecek olmamız. Aslında bunu yaşıyoruz bile. Hatırlıyorum da eskiden, yani 90’ların sonları ve 2000’lerin başlarında ülkeye daha fazla sayıda Güney Kore, Çin, Fransız, İngiliz, İspanyol vs filmi girerdi. Son beş-altı yıldır ülkede gösterilen Avrupa ve Asya filmlerinin sayısında muazzam bir düşüş söz konusu. Bunlar yerine Amerikan filmleri gösteriliyor. Böylelikle fazlasıyla merak ettiğimiz, Amerika dışında üretilen filmlerin vizyona girmesi de zorlaşıyor. Sadece Sinema ve Altyazı dergilerinin sezonun başındaki “Vizyona da bekleriz,” başlıklı yazılarına bakarsak ne kadar da fazla filmin ülkede gösterilmediğini fark edebiliriz. Onca büyük yönetmenin ve umut vaat eden genç yönetmenlerin filmlerini sinemada izleyemiyoruz. Festival deseniz her ne kadar İstanbul dışında da yapılmaya başlansa da genelde İstanbul’la sınırlandırılmıştır. 

Bu sorunla ilgili bir örnek vermek istiyorum ki sorunun boyutu daha da anlaşılsın. Cemal Şan minimalist filmi Acı‘yı (2009) kotardıktan sonra filmini dağıtması için yapımcı aramaya başladı. Ama filmini izlettirdiği herkes “Bu film para getirmez. Bunu dağıtmam mümkün değil,” diyordu. Şan yeni filmini vizyona sokamıyordu. Bir gün Ferhat Gündoğdu, Şan’ın kapısını çaldı. “Elimde Sonsuz (2009) diye bir film var. Gel şu filmi sen çek. Eğer bu filmi çekersen ben de Acı‘nın dağıtımcılığını üstlenirim,” dedi. Şan’ın başka şansı yoktu. Kendisinin sinemaya bakışıyla uzaktan yakından alakası olmayan Sonsuz‘u hiç istemeyerek çekip bitirdi. Bu dağıtım sorunu genç ve parlak yönetmenlerin heba olmasına, giderek gişe filmleri çekip yeteneklerinin körelmesine neden olacak ne yazık ki. Genç yönetmenlerin “piyasaya uymaları” neredeyse hiç yol almayan sinemamızın gelişmesini ve adından söz ettirmesini de engelleyecek. Dağıtım sorunu, sinema sorunlarının kanımca en ciddisi. Filmleri dağıtılmayan bir yönetmen para kazanmak için gidip limon satmayacaktır herhalde. Kendisinden istenen filmleri kotaracaktır. Usta yönetmenlerin filmleriniyse sadece festivallerde izlemek mümkün olacaktır. Bu yüzden sinemaya gitmeye gerek kalmayacaktır. Bu dağıtım sorunu sadece Hollywood filmlerine yarıyor. Eşkıya‘dan sonra çok az filmle yerli filmleri ekarte edebilen Hollywood, dağıtım sorunu sayesinde Türkiye’de tekrar eski günlerine dönebilecek.

Sinema Salonlarındaki Tekelleşme:

Gerçek sinemalar öldü, yaşasın AVM sinemaları! Tabii ki öyle bir şey söylemeyeceğim. Gerçek sinemalar, yani alışveriş merkezlerinin içerisinde yer almayan sinemalar ne yazık ki bir bir kapandı. Hem artık AVM sinemalarıyla rekabet edemeyecek durumda olduklarından, hem de hükümet bu sinemalara köstek olduğundan hakimiyetlerini yitirdiler. Bu durum AVM sinemalarının gücüne güç kattı. Geçtiğimiz aylarda Mars Entertainment Group’un Bonus’la ortaklığı sona erdi. Biter bitmez de Maximum markasıyla ortaklığa gitti. Cinebonus oldu Cinemaximum. Mars, Maximum ile ortaklığa gittikten sonra AFM sinemalarını da satın alarak bu alanda bir tekel haline geldi. Bu ne demek peki? Çoğu alışveriş merkezindeki sinemaların Mars’a ait olduğunu ve alışveriş merkezleri dışında da artık çok az sayıda sinema olduğunu düşünürsek Mars artık istediği filmleri vizyona sokacak, istemediklerini sokmayacak. Yukarıda da uzun uzadıya anlattığım gibi yabancı şirketlerle yaptığı anlaşmalar ve bu filmlerin daha fazla para getirdiği gerçeği yüzünden para getirmesi imkansız olan filmleri izleyemeyeceğiz demek. Sadece Avrupa ve Asya yapımı filmleri değil, aynı zamanda bizim yerli filmleri de (tabii ki romantik-komedi, sulu komedi, aksiyon türleri dışındakileri) izleyemeyeceğiz anlamına geliyor. Sinema salonlarında tekel hale gelen Mars’ın kararları her şeyi etkileyecektir şüphesiz. “Ben artık sadece Amerikan filmleri dağıtacağım,” derse kimse bir şey diyemez. Tekelleşme bu yüzden iyi değildir. Olumsuz sonuçlar doğurur. Şunu da belirteyim: Mars tekel haline gelmiştir. Ama tekel kalabilmek için kendisinden daha güçlü olan Warner Bros ve UIP ile ticari ilişkisini devam ettirmelidir. WB ve UIP’nin Mars üzerinde bir güçleri olduğunu söyleyebiliriz.

“1990’larda ve 2000’lerin başında, bir bakıma Türk sineması kendi ülkesinde “yabancı”dır, uçlara itilmiştir. Gişe gelirinin paylaşılmasında söz hakkı sınırlıdır, varlığı, yüksek masraflarla üretilen filmlerin başarılı olmalarına bağlıdır. Tüm gücü elinde tutan dağıtımcılar, çok büyük gişe geliri beklemediği filmleri üç beş salona mahkum eder, pazarlama faaliyetlerini kısıtlı olarak gerçekleştirir.”(2)

Çözüm ve Sonuç:

Eğer devlet kendi sinemasını korumazsa kimse korumaz. Korunmayan bir sinemanın daha iyiye gitmesi çok zordur. Kurallar yasalarla daha belirgin hale getirilmelidir. Yabancı şirketlerin özgürlükleri sınırlandırılmalı, yerli şirketler ve yapımcılar desteklenmelidir. Dağıtım önemli bir sorundur ve bu sorun üstünde durulmalıdır.

Kaynakça:

(1) İki sinema arasındaki farklar için buradan bilgilenebilirsiniz: http://alpereraydin.blogspot.com/2010/10/amerikan-bagmsz-sinemas-uzerine-ksa-ksa.html ve http://asinema.wordpress.com/2007/07/17/yeni-amerikan-sinemasi/

(2) http://www.nuveforum.net/1507-radyo-televizyon-sinema/55700-film-endustrisi-dagitim-1990-sonrasi-turk-sinemasinda-dagitim-sektoru/

www.boxofficemojo.com

http://www.sineport.com/linkler/studyo.html

http://cadde.milliyet.com.tr/2012/04/16/HaberDetay/1218596/yeni-sinema-hareketi-basladi-

 

Kategoriler
söyleşi

Milcho Manchevski Röportajı

Çok önce kurgusuyla, senaryosuyla, görüntüleriyle hepimizi büyüleyen Pred Dozhdot (Yağmurdan Önce) filmini, çoğumuz birden fazla izlemişizdir. Bu harika filmin yaratıcısı Milcho Manchevski, daha sonra Hollywood’da bir kaç projeye girişmiş fakat taviz vermez inadı ve yaratıcılığı, büyük prodüktörlerle anlaşmasına engel olmuş. Bir süre sonra çektiği Dust filmi maalesef ülkemizde gösterilmedi, fakat 3 ekimde yeni filmi Senki (Gölgeler)  gösterime giriyor; dağıtımcı ise Filma. Gölgeler’in gösterime gireceğini duyunca yaşadığımız heyecanla ve tüm arsızlığımızla Manchevski’ye bir eposta gönderdik.

milcho_manchevski.jpg

Bu usta makedon yönetmen, Bakınız olarak gönderdiğimiz epostayı sağolsun, geri çevirmedi. Sonrasında da hazırladığımız soruları uzun uzun yanıtladı. Biz de bu çarpıcı röportajı sizlerle paylaşmanın sevincini yaşıyoruz. Merakımız ve sorularımız her ne kadar son filmine yönelemese de, aldığımız yanıtların kendisiyle ilgili merak ettiğimiz çoğu noktayı aydınlatabildiğini görmek ise ayrı bir sinefil mutluluğu. Girişi daha fazla uzatmayıp, sadede gelelim ve bu kıymetli röportajla sizleri başbaşa bırakalım.

Başarınızı bireysel bir başarı olarak mı değerlendiriyorsunuz yoksa ülkenizde iyi film yapmanız için uygun koşullar da var mıydı?
Bu konu spekülasyona çok açık. Fakat şunu da belirtmem gerekir ki, film okulundan mezun olduktan sonra Makedonya’yı terk etmek zorunda kalmıştım. Çünkü film yapmaya kalktığımda mevcut düzen ve daha yaşlı meslektaşlarım beni engellemişlerdi. Yapmaya kalktığım iş de yaratıcı bir topluluktan en yüksek puanları toplamış bir filmdi.
Sonrasında New York’a taşındım ve on sene sonra, BEFORE THE RAIN’in senaryosu ve finansmanıyla döndüm. Her ne kadar filmi Makedonya’da çekmiş olsam da, hükümet filme ancak ve ancak film bitmeye yakın, yüzde yedilik bir bütçeyle destek oldular.

BEFORE THE RAIN sonrasında olaylar nasıl gelişmişti? İlk filminizin başarısının ardından üzerinizde bir baskı oluşmuş muydu?
Evet, gerçeketen çok baskı hissetmiştim. Ben hayatım boyunca en iyi öğrenci olmuş ve işlerimin aşırı titiz ve mükemmel olmasına özen göstermişimdir. BEFORE THE RAIN inanılmaz reaksiyonlar almıştı. Sadece filmde ağlayan sıradan izleyiciden değil; üzerine makaleler yazan, seminerler veren entellektüellerden; türkiye, arjantin, isveç, italya gibi ülkelerde yılın en iyi filmi seçenlerden ve tabi Hollywood’dan… bana yüzlerce… yüzlerce ve yüzlerce proje teklifi getiren Hollywood’dan.
Herkesi mutlu etmek imkansız. İnsanların benden beklediklerini tekrarlamak yerine, ben alışılmadık, deneysel ama yine de eğlenceli bir ikinci film yapmaya karar verdim.

BEFORE THE RAIN bir çeşit doğu avrupa sineması olduğu için, sonrasında da sizden o tarz filmler mi beklenmişti? Bu sebeple eleştirilmiş miydiniz?
Evet, benden doğu avrupa sineması yapmamı bekliyorlardı. Ben bu tarz etiketlemeleri itici ve ırkçı buluyorum. Ayrıca doğu avrupa sineması dedikleri nedir?  Bergman’ın Persona’sı lehçe çekilseydi farklı bir film mi olurdu? Bence bu sanat gibi muhteşem bir şeye ukala ve bürokratik bir bakış. Çoğu yönetmen de bu aşağılayıcı kategorizasyonu kabul ediyor. Çünkü bu, onlara filmlerini finanse etme, gösterme ve tanıtımını yapmalarında yardımcı oluyor; özellikle festivallerde. Ama bu temelde kendini satmanın aşağılayıcı bir yolu. Burada sadece doğu Avrupa sineması etiketinden bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey ‘dışarıdakilerin’ yabancı bir kültürü kabullenmek, tecrübe etmek ya da öğrenmek yerine; bir sanatçı tarafından anlatılan kültürel bir hikayesini  görmeyi tercih etmeleri. Başka bir deyişle; festivaller, batılı prodüktörler ve eleştirmenler,     üçüncü dünya yönetmenlerinden (buna balkanlar da dahil) belirli bir egzotik portre anlatmalarını istiyorlar. İstedikleri türden filmleri teşvik edip, ödüllendirerek sahtekarlıklarını sürdürüyorlar. Bir Fransız eleştirmen, BEFORE THE RAIN’i beğenmemiş; sebebi ise filmin kötü olması değil, doğu Avrupa estetiği taşımamasıymış… Bu ne ukalalık! O karar veriyor sanki neyin doğu avrupaya ait olacağına. Bir filmi iyi yapan coğrafî koşullara uygunluğu mudur? Birkaç yıl önce Avusturyalı bir prodüktör GÖLGELER’i baştan yazmamı istedi çünkü yeteri kadar Makedonyalı değilmiş. Bahsettiğim kişi Viyana’da yaşayan ve ömrü hayatında Makedonya’yı görmemiş biri.

İlk filminizden sonra Hollywood’da, Three Kings (Warner Bros) ve Ravenous (Fox) gibi bazı projelerde adınız geçmişti. Fakat bu büyük şirketlerle bir şekilde anlaşamadınız. Biz o dönemki kararlılığınızı takdirle karşılıyoruz. O dönemi sizden dinleyebilir miyiz?
Evet, doğru. Hollywood’da bazı projelerin ilk aşamasında; bazı ilerlemiş projelerde ve yıldızlarla çalıştım. Eğer çok para kazanmak istiyorsanız, Hollywood harika bir yer. Fakat yaratıcı, sanatsal bir şey yapmak istiyorsanız, ya da samimi insanlarla zaman geçirmek istiyorsanız Hollywood tam bir zaman kaybı. Benim mütevazi bir hayatım ve kendime yetecek kadar param var. Ayrıca benim için takdir ettiğim insanlarla birlikte olmak ve ilgime çeken projelerle uğraşmak çok daha önemli.

Yakın zamanda fransız yönetmen Mathieu Kassovitz, Hollywood’da Babylon A.D. isminde yeni bir film yaptı fakat ardından Fox’un filmi nasıl berbat ettiğine dair bir röportaj yaptı. Hollywood’da yönetmen filmi yapmanın bir yolu yok mu? Bağımsız bir film yapmak istiyorsa Kassovitz ülkesine geri mi dönmeli sizce?
Hollywood’da bir yönetmen ancak prodüktörlerle aynı görüşe sahipse yönetmen filmi yapabilir. Buna örnek olarak Spielberg’i verebiliriz. Aksi takdirde Hollywood’da ‘author sineması’na neredeyse ilgi duyan hiç kimse yok desek abartmış olmayız. Bu sistem içinde de, dışında da pek çok yaratıcı film yapılıyor. Todd Solondz [Happiness] ismini örnek olarak verebiliriz. Fakat Hollywood kendini hayal fabrikası ve yaratıcılık cenneti gibi satmaya çalışan, ego-güdümlü bir bataklık.

Tüm bu Hollywood maceralarının ardından ikinci filminiz DUST’ı çektiniz. Dust bazıları tarafından çok eleştirildi, bazıları tarafından çok beğenildi. Sizce DUST hak ettiği değeri gördü mü?
DUST’ın Türkiye’de gösterime girmemiş olması çok üzücü. En sevgili, en eğlenceli ve en komplike filmimdir. Çok fazla seyirciyi kışkırtan, bazılarının vahşice eleştirdiği fakat bazılarının da üstüne seminerler düzenlediği, üzerine kitaplar yazdığı, derslerde kullanılan bir film. DUST, kubist ve öykücü bir filmdir. Zihnimizdeki bazı ilüzyonları ve klişeleri yapısal çözümlemeye [dekonstüksiyon] çalışan bir filmdir; tarih nasıl yazılmış ya da hikayeler nasıl oluşturulmuş gibi… Osmanlı askerlerinin çok vahşi gösterildiği yönünde eleştirilmişti film. Fakat filmdeki tüm askerler vahşiydi: Makedon, türk, Arnavut, yunan, Amerikalı. Bu filmin ‘iyi adamları’ sadece kadınlardı. Vahşi ama aslında romantik bir filmdi. Umarım bir gün türkiyede gösterim şansı bulur.

Domates imgesinin ardındaki sebep nedir? Her filminiz domateslerle başlıyor. Duyduğumuz kadarıyla GÖLGELER de domates imgesiyle başlıyormuş.
Evet, BEFORE THE RAIN makedonyada bağlarındaki domateslerle başlar. DUST New York sonbaharında marketteki domateslerle açılır. GÖLGELER’de ise ilk, makedonyada bir bilgisayar ekranındaki dijital domatesleri görürüz. İlk başta Makedonya domatesini sevmemle başladı her şey: amerikadaki plastik kokan domateslerin aksine, gerçek domates gibi kokmaları sebebiyle. Ayrıca makedonyayı anlatan bir simge de arıyordum.

Neden film çekiyorsunuz? Sebepleriniz nedir?
Sadece yazdıklarımın, yetersiz bir yönetmenin ellerinde mahvolmadığından emin olmak istiyorum.

Siz aynı zamanda bir fotoğrafçı, yazar, gazetecisiniz. Tüm profesyonel uğraşlarınızda insanlara ne vermeye çalışıyorsunuz?
Diğer çoğu sanatçı gibi, kelimelerden daha kesin olan duygular ve konseptler üzerinden iletişim yaratmaya çalışıyorum.

GÖLGELER’e gelecek olursak… son filminizin ilk cümlesi neydi? Başka türlü ifade edersek, sizi GÖLGELER’i yazmaya iten fikir neydi?
Başta kentli bir korku filmi yapmak istiyordum. Manhattan’a nehrin karşısından bakıyordum ve şehrin içinde, şehirden daha gerçek bir hayalet şehir nasıl olur diye düşündüm. Fikir üzerine düşünmeye başladıkça, ölülerle konuşmaya odaklandım. İlginç olan: GÖLGELER’deki ölüler,  canlılardan daha sıcak, daha arkadaş canlısı ve daha anlayışlı olur.

GÖLGELER filminin temel bir cümlesi var mı?
Bazen ölüler canlılardan daha yüksek sesle konuşur.

Senaryoyu yazarken hayal ettiklerinizi filme alabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Sinema, hayallerden daha fazla disiplin ister.

Peki, filminizi bir seyirci gözüyle seyrettiğinizde beğendiniz mi?
Güzel soru. Emin değilim… Sanırım seyirci gibi seyredebilmem için epey zaman geçmesi gerekecek.

Filminizi çekerken, çok sahne değiştirir misiniz? Yoksa senaryonuza tamamen sadık mı kalırsınız?
Senaryoya, çizimtaslağına (storyboard) ve provalara %90 sadık kalırım. Fakat çekim başlıbaşına bir deli işi. Ortam yaratıcılığa çok müsait olmadığından, yaratıcı tüm işleri önceden halletmeye çalışıyorum.

Kendi ülkenizde nasıl karşılanıyorsunuz? Makedonlar size daha mı fazla saygı gösteriyor yoksa ne yaparsanız yapın eleştiriliyor musunuz? (Bunu sormamızın sebebi türkiyede üretken ve yaratıcı insanlar ne yaparsa yapsınlar, genelde eleştiriye maruz kalırlar)
Bazıları gerçekten yaptığım işe saygı duyuyor; bazılarıyla eleştiriyor. Ama sinemacı ve entelektüel açıdan çoğu makedonun bana saygı duyduğunu söylemem gerekir. Onların sevgisi ve bağlılığı beni çok etkiliyor ve devam etmemi sağlıyor. Kültürel yapılanmalarda bazı insanlar kendilerini tehdit edilmiş hisseder ve kıskançlık duyarlar. Umarım ben onların yerinde olsaydım, o kadar kıskanç olmazdım.

Dünya çapında meşhur bir yönetmen olarak; medyanız ya da insanlarınızdan, makedonyayı anlatmanız konusunda baskı hissediyor musunuz?
Evet, insanlar makedonyayı olduğu gibi ya da sanatçının gördüğü gibi değil; kendi hayal ettikleri ve arzuladıkları gibi anlatmamı bekliyorlar.

Türkiyeyle ilgili de bir soru sormadan olmaz. Türkiyeyle ilgili ne biliyorsunuz? Türk filmi seyrettiniz mi?
Pek çok türk filmi seyrettim. Biri de en beğendim on filmden* biridir. Kısaca özetlemem gerekirse türkiyeyi de, ilki çocukluğumda olmak üzere, pek çok kez ziyaret ettim. Kültürünü ve geleneksel yönlerini çok seviyorum. Hem benim kültürümün aynısı, hem de yabancısı olduğum bir kültür. Osmanlının bu zeminde nasıl işlediği hep ilgimi çekmiştir: posta, hesaplar, nüfus, diller, aile, diller ve yemek… hele yemek konusunda herhalde dünyanın en iyisi.

Bu güzel  sohbetten sonra bir de hızlı soru-cevap bölümü yaptık kendisiyle. Bizleri kırmayıp, bu küçük oyunu da yanıtlayan Manchevski’ye ne kadar teşekkür etsek azdır herhalde.

Yakın plan mı, genel plan mı: Yakın plan

Gerçek mi, kurmaca mı: Eskiden kurmacaydı, artık gerçek.

Tarkovski mi, Bergman mı: Kesinlikle Bergman.

Domates mi, kavun mu: Her ikisi de aşırı miktarda. Makedonya Kavun Bostanları Topluluğu’nun kurucularından biriyim.

Sabit mi, hareketli mi: Hareketli

Gün mü, gece mi: Gece

Sıradan insanlar mı, asil insanlar mı: Sıradan insanlar

İnsanlar mı, hayvanlar mı: İnsanlar

Star Wars mu, Star Trek mi: Mad Max

Kayıp mı, bulunan mı: Bulunmaya çalışan bir kayıp

Tren mi, uçak mı: Uçak

35mm mi, 16mm mi: 16mm

Sessizlik mi, gürültü mü: Sessizlik