Kategoriler
haber

Matrix, Tenet, Wonder Woman, BIOS’tan Yeni Vizyon Tarihleri

Bu yıl büyük bütçeli pek çok filmiyle yıla damgasını vurup oldukça iyi hasılatlar elde etmeyi uman Warner Bros. diğer stüdyolar gibi salgın yüzünden pek çok filmini ertelemek zorunda kaldı. Warner bugün yeni vizyon tarihlerini açıkladı. Tenet‘ten başlayalım. Warner bu filmi 31 Temmuz 2020’ye erteledi. Tenet‘in eski tarihinde, 17 Temmuz 2020’de Inception vizyona çıkarılacak. Warner böylelikle hem Inception‘ın 10. yılını sinemada kutlayacak, hem de Tenet öncesi izleyicileri sinema salonlarına çekmeye çalışacak.

Tabii Tenet‘in ay sonuna ertelenmesi, Wonder Woman 84‘un da vizyon tarihinin değişmesine sebep oldu. 2018’de çekilen film bir kez daha ertelendi. Şimdiki tarih 2 Ekim 2020. Bakalım film bu tarihte vizyona girebilecek mi? Godzilla vs. Kong filmiyse 21 Mayıs 2021’e ertelenmiş. Henüz çekimleri tamamlanamayan Matrix 4 2021’e yetişemeyeceğinden 2022’ye ertelendi. Yeni tarih, Keanu Reeves‘in diğer popüler serisi John Wick‘in 4. filmine yakın. Matrix 4 1 Nisan 2022’de, John Wick 4 ise -ertelenmezse- 27 Mayıs 2022’de vizyona çıkarılacak. Böylelikle Reeves’i iki ayda iki ikonik rolde izleyeceğiz.

WW84‘un sonbahara ertelenmesi, Universal’ın bu tarihteki filmi BIOS‘un 16 Nisan 2021’e ertelenmesine neden oldu. BIOS‘un başrolünü Tom Hanks üstleniyor. Hanks demişken… Aktörün diğer filmi Greyhound, Apple TV+’ta 10 Temmuz 2020’de yayınlanacak. Dönelim Warner’a… Anne Hathaway‘li The Witches da 2021’e ertelendi ama tam tarih henüz açıklanmadı. Tom & Jerry filmiyse 23 Aralık 2020’den 5 Mart 2021’e ertelendi. Son haberimizse Disney’den… Vizyona çıkarılması planlanan The One and Only Ivan, Disney+’ta 21 Ağustos 2020’de yayınlanacak. Son değişikliklerden sonra vizyon tarihleri şu şekilde;

  • Unhinged 10 Temmuz 2020
  • The Broken Hearts Gallery 10 Temmuz 2020
  • Inception 17 Temmuz 2020 -tekrar gösterim-
  • Mulan 24 Temmuz 2020
  • Tenet 31 Temmuz 2020
  • Bill & Ted Face the Music 14 Ağustos 2020
  • Wonder Woman 1984 2 Ekim 2020
  • Tom & Jerry 5 Mart 2021
  • BIOS 16 Nisan 2021
  • Godzilla vs. Kong 21 Mayıs 2021
  • The Witches 2021
  • Matrix 4 1 Nisan 2022
  • John Wick 4 27 Mayıs 2022

 

Kategoriler
haber

Leonardo DiCaprio: Inception’da Ne Oldu? Bilmiyorum!

Once Upon a Time In Hollywood’daki rol arkadaşı Brad Pitt ile bir podcast’e katılan Leonardo DiCaprio, Inception hakkında da konuştu. Brad Pitt Ad Astra’nın belirli sahneleri ile ilgili gelen soruları “Açıkçası bunları cevaplayamam… Daha sonra da anlatamam, net olarak bilmiyorum” diye yanıtlayınca lafa giren Leonardo DiCaprio “Benim için de Inception aynı… Filmde ne oldu? Hiç bir fikrim yok” açıklamasını yaptı…

DiCaprio “Sadece karakterime odaklanmıştım. Filmin hikayesine odaklanmadım. Christopler Nolan, filmi çok iyi bir araya getirdi ama bir yandan tamamlanmamış bir puzzle gibi bıraktı. Herkes hala o yap-boz’u tamamlamaya çalışıyor.”

Inception’la ilgili şu ana kadar tek kesin açıklamayı Michael Caine yapmıştı. Caine son sahnede olduğunu hatırlatarak “Ben oradaysam, rüya değil gerçektir. Ben hiç bir zaman rüyada olmadım. Rüyayı keşfeden bendim” sözleriyle filmin sonuna açıklama getirdi.

Kategoriler
seçki

Leonardo DiCaprio: Prestijli Projelerin Oyuncusu

Leonardo DiCaprio global şöhrete kavuştuğu Titanic filminden beri prestijli projeleri kovalayan bir isim. Johnny Depp, Brad Pitt, Matt Damon, George Clooney gibi pek çok yıldız oyuncunun aksine DiCaprio sıradaki projesini belirlerken kılı kırk yaran birisi. Yıllarca hedefinde Oscar’a uzanma hayali olduğu için sadece usta yönetmenlerle çalıştı. Pek çok oyuncunun aksine sürekli filmlerde oynamak yerine yılda en fazla iki filmde oynamakla yetindi. Yüzlerce proje arasından bu iki filmi de belirlerken titiz davrandı. Filmografisine bakıldığında diğer oyuncuların aksine az filmde oynadığı ama genelde dramaları, biyografik filmleri tercih ettiği, herkesin oynamak için can attığı DC/Marvel projelerinden ve diğer gişe filmlerinden uzak durduğu görülebilir.

DiCaprio, Depp veya Clooney gibi bağımsız filmlere de yüz veren birisi değil. Bu yüzden Titanic sonrası kariyerindeki neredeyse tüm filmler pahalı yapımlar. Küçük bütçeli, Sundance’de gösterilebilecek, tanınmayan bir yönetmenin çektiği bir projede yer alan birisi değil DiCaprio. Ya da ünlü bir yönetmenin bağımsız filminde de yer alan birisi değil veya Avrupalı/Uzakdoğulu yönetmenlerin peşinde koşturacak birisi de değil. Oynamayı planladığı, oynadığı, iptal edilmiş tüm projeleri bunun kanıtı. DiCaprio her daim orta/büyük bütçeli, ödül potansiyeli taşıyan filmlerde rol alan, genelde ununu elemiş eleğini asmış yönetmenlerle çalışan bir oyuncu. Titanic‘te James Cameron‘la çalışan aktör bu filmden sonra sırasıyla şu yönetmenlerle çalıştı:

Randall WallaceBraveheart‘ın senaristi- (The Man in the Iron Mask), Woody Allen (Celebrity), Danny Boyle (The Beach), RD Robb (Don’s Plum), Martin Scorsese (Gangs of New York), Steven Spielberg (Catch Me If You Can), Scorsese (The Aviator, The Departed), Ed Zwick (Blood Diamond), Ridley Scott (Body of Lies), Sam Mendes (Revolutionary Road), Scorsese (Shutter Island), Christopher Nolan (Inception), Clint Eastwood (J. Edgar), Quentin Tarantino (Django Unchained), Baz Luhrmann (The Great Gatsby), Scorsese (The Wolf of Wall Street, The Audition), Alejandro G. Inarritu (The Revenant), Tarantino (Once Upon A Time in Hollywood).

Titanic sonrası kariyeri bu şekilde. Scorsese’den Spielberg’e, Eastwood’tan Scott’a, Allen’dan Nolan’a dek sürekli usta isimlerle çalıştı, onların ödül alabilecek projelerinde çalıştı -tabii ki kağıt üstünde ödül alabilecek gibi görünse de her filmi ödül sezonunda parlamadı. Mesela J. Edgar kötü çıktığı için ödül sezonunda konuşulmamıştı-. Bu açıdan bakıldığında göze çarpan ilk film Don’s Plum oluyor, ki aktör çok geçmeden bu filmde oynamaktan pişman olup filmi yasaklatmıştı. Film 95-96’da çekilmiş, ama Tobey Maguire‘la DiCaprio açtıkları davayı kazanınca filmin Amerika ve Kanada gösterimleri yasaklanmıştı. Bu yüzden ancak 2001’de ABD/Kanada dışında gösterilebilmişti. Filmin yönetmeni Robb 2015’te filmini internet sitesinde yayınlamıştı. Don’s Plum, DiCaprio’nun şöhret olmadan evvel yer aldığı küçük bütçeli filmlerden. Aktör Titanic öncesinde Critters 3, Poison Ivy, This Boy’s Life, What’s Eating Gilberg Grape, The Basketball Diaries, The Quick and the Dead, Total Eclipse, Romeo + Juliet ve Marvin’s Room gibi orta/küçük bütçeli dramalarda yer almıştı. İşler ünlendiğinde, özellikle heyecanla rol aldığı The Man in the Iron Mask ve The Beach filmleri aktörün büyük popülaritesine rağmen gişede iki seksen yattığında değişti. Bu iki filmden sonra aktörün kariyerini değiştirdiği, daha az risk aldığı görülüyor.

Gelelim rol seçimlerine. DiCaprio kariyerinin başından beri gerçek kişileri oynuyor -mesela Total Eclipse‘ta gay yazar Rimbaud‘u oynamıştı-. Ama özellikle Titanic sonrasında sıkça biofilmleri tercih etti, halen de bu projelerle ilgileniyor. O kadar çok gerçek kişiyi oynadı ki… Uyuşturucu bağımlısı Jim Carroll (The Basketball Diaries), FBI’nın kurucusu J. Edgar Hoover (J. Edgar), dolandırıcı Frank Abagnale Jr. (Catch Me If You Can), milyoner iş adamı Howard Hughes (The Aviator), dolandırıcı Jordan Belfort (The Wolf of Wall Street). Aktör, Rus kraliyetinden Rasputin’i, Amerikan başkanı Roosevelt’i, ressam Leonardo Da Vinci’yi, seri katil H.H. Holmes’u, General Ulysses S. Grant’ı ve daha nice gerçek kişiyi de oynamak istedi/istiyor. Yani DiCaprio prestijli biofilmlerden de uzaklaşmayacak gibi görünüyor. Yalnız, DiCaprio’nun Oscar için takım elbiseli pek çok kişiyi oynadıktan sonra Oscar’a ancak takım elbiseyi çıkarttığı filmle (The Revenant) ulaşması da dikkat çekici.

Bu arada oynadığı gerçek kişilerin ortak tarafları ailevi sorunları var. Hoover’ın annesiyle, Frank’in ve Jordan’ın babalarıyla problemleri vardı. Hughes ise çocukluğundan beri pek çok konuda takıntılı, annesini özleyen birisi olarak yansıtılmıştı. Aktörün biofilmler dışında da dramatik rolleri tercih ettiği görülüyor. İntikam peşindeki Hugh Glass, bir türlü mutlu olamayan, eşiyle sorunları olan Frank Wheeler, köstebekliği nedeniyle psikolojisi allak bullak olan Billy, babasının intikamını almak isteyen Amsterdam, Ürdün’de hayatı tehlikeye giren CIA ajanı Roger, sevdiği kadın için zenginleşen ama kadınla birlikte olamayan Gatsby, bir cinayeti araştırdığını sanan ama gerçekte hayatındaki trajik bir olayı unutmaya çalışan Teddy ve eşi intihar etmiş Cobb. Ama her zaman dramatik rolleri oynamadı. Tarantino’nun filminde son 30 dk’da ortaya çıkan ırkçı Calvin, Sam Raimi‘nin bol yıldızlı western filmi The Quick and the Dead‘teki Kid -gerçi bu karakter de babasıyla sorunları vardı ama bu mevzu dramatik bir şekilde işlenmemişti- ve Titanic‘teki Jack rolleri arkaplanda dramatik bir öyküleri olmayan karakterler sayılabilir. Bir de Arnie Grape karakterini unutmamak gerek. DiCaprio bu rol için “oynadığım en eğlenceli roldü” demişti.

En iyi performanslarına değinmeden olmaz. Henüz 19 yaşındayken oynadığı engelli Arnie rolünde çok iyiydi. Başrolü üstlenen Depp’in gölgesinde kalmamış, göründüğü her sahnede aktörden rol çalabilmişti. Titanic‘te iyi bir performans veren DiCaprio özellikle Scorsese’nin filmlerinde parladı. The Aviator‘daki Howard Hughes performansı, Shutter Island‘ta kendisini dedektif sanan, akıl hastası rolündeki performansı çok iyi. The Departed‘ı da anmak gerek. Frank Costello (Jack Nicholson) adlı gangsterin çetesine girmeyi başaran ama Costello’nun suçlarına tanık ola ola, kimliğinin açığa çıkma ihtimali nedeniyle psikolojisi bozulan Billy rolünde de oldukça iyiydi. The Revenant‘ta da iyiydi ama bu bahsettiğim rollerle Oscar’ı -bence- daha fazla hak etmişti. Çocukluğundan beri sektörde olan DiCaprio kariyerine (şimdilik) 29 film, 2 kısa film ve 7 dizi sığdırdı. Tüm yapımlarında iyi performanslara imzasını atan (ama The Man with the Iron Mask gişede batınca Razzie’nin en kötü aktör ödülünü kazanan, The Beach‘le bu dala son kez aday gösterilmişti) aktör Oscar’a dört kez aday gösterilip 5. kazanmıştı.

Yıllardır şirketi AppianWay’le yapımcı kimliğiyle de projeler üreten DiCaprio özellikle iklim değişikliği, hayvan katliamları, çevre kirliliği gibi günümüzün büyük sorunları üzerine belgeseller yaptırıyor, tüm dünyada farkındalık yaratmaya çalışıyor. Aktör sosyal medya hesaplarını da bu mühim sorunları irdelemek için kullanıyor. DiCaprio Oscar kazandıktan sonra verdiği neredeyse dört yıllık arayı çekimleri tamamlanan Once Upon A Time In Hollywood‘la sonlandırdı, bu filmi Temmuz 2019‘da izlerken aktör o sıralarda Martin Scorsese’nin filmi Killers of the Flower Moon‘da rol alacak, galiba tekrar takım elbiseli bir ajanı oynayacak. Yapımcı kimliğiyle hazırladığı projeler arasında çevreye duyarlı bir süper kahramanı konu alan Captain Planet filmi de yer alıyor.

Kategoriler
seçki

Sinemanın Unutulmaz Son Saniye Golleri

Uyarı: Bu yazıda pek çok filmin son sahnesi, hatta en son saniyesi irdelenecektir. Dolayısıyla spoiler hassasiyeti olanların son saniye golleri ile karşılaşmamak için yazıya kontrollü yaklaşması önemle rica olunur.

Sinemadaki sürpriz finaller ve beklenmeyen twistlerle ilgili bugüne dek kütüphane dolusu liste yapılmıştır. Çoğu insan için film seçme nedeni olan, neredeyse bir alt tür oluşturacak derecede işi kapsayan bu sürprizli filmlere bir nebze farklı açıdan bakan bir listeyle karşınızdayım.

Bu listede; seyirciyi şaşırtan ve hatta tüm filmi tekrar izlemeye itebilen son sahneleri ele alacağım. Son sahneden kastım gerçekten en son sahneler. Yani ekran kararmadan hemen önceki anı son sahne olarak kabul edeceğim. Ve sinemadaki bazı unutulmaz son saniyelerden bahsedeceğim. Spor terimiyle konuşacak olursa sinemadaki temdit penaltılarını, buzzer beaterları listeliyorum da denebilir.

Bruce Willis’in ölü olduğu anlaşıldıktan sonra eski görüntülerle bir süre devam eden The Sixth Sense, Tyler Durden’ın kimliği açıklandıktan sonra hikayenin sürdüğü Fight Club gibi filmler, sürprizleri en son sahnede yer almadığı için listede olmayacaklar. Ayrıca hatırlayamadığım, henüz izlemediğim veya izlediğim ama listedeki filmler kadar heyecan verici bulmadığım filmler de pek tabii ki listede olmayacaklar. Bu noktada sadece bir insan olduğumu hatırlatmakta çekince görmüyorum.

Sizleri yeterince açıklamaya boğduysam unutulmaz son saniye sürprizlerine geçebiliriz.

16. Saw (2004)

Saw20

Korku sinemasının yeni döneminde pek çok filmi şekillendiren ve bugün “işkence pornosu” olarak adlandırılan filmlerin çıkmasına müsebbip olan Saw, daha sonra seri olacak sürecin ilk filminde değişik bir son dakika golüne imza atıyordu. “İnsanlara hayatın kıymetini işkence yaparak öğretmek” gibi ulvi bir amaçla kan döken katilimiz, kurbanlarını yakından izlemek içinse yüzü gözü kan içinde ölü gibi yerde yatmayı tercih ediyordu. Tabii bu gerçeği filmin en son sahnesinde fark etmemiz, Saw filmini korku janrındaki en büyük sürprizlerden birine sahip yapıyordu.

15. Mean Creek (2004)

meancreekpic

2004 tarihli Mean Creek, düşük bütçeli ve iddialı olmaktan uzak bir film. Ufak bir semtte yapılan küçük bir planın nasıl kontrolden çıktığını anlatan yapıt, en son kısma kadar kah güldürerek kah üzerek seyirciyi götürüyordu. Ancak filmin son sahnesinde okunan bir günlük, tüm filme ve filmin ‘kötü’ karakterine olan bakışımızı alt üst ediyordu.

14. Grease (1978)

Grease Ending

Her zaman ikiye bölünmüş yorumlara mazhar olan müzikal türündeki Grease eseri, aslında son sahnesine kadar türün ezberini pek fazla zorlamıyordu. Ancak en son sahnede arabaya binip gökyüzüne doğru yükselen karakterler izleyicileri gafil avladı. Karakterler cennete mi gidiyordu? Aslında tüm film bir rüya mıydı? Yönetmen tek bir sahneyle tüm filmi tekrar yorumlayabilecek bir sahne oluşturmuştu.

13. Once Upon a Time in America (1984)

Once-Upon-A-Time-In-America-Final-Scene

Sergio Leone’nin epik filmlerinin 80’ler uzantısı, bize yine 4 saate yakın bir destan sunmuştu. Film tam biterken, seyirci artık sinemaya doymuş ve biraz da yorulmuşken; son karede Robert De Niro’nun sinsi gülümsemesi ekrana yansıyordu. Şimdi bu gülümseme de nerden çıkmıştı? Yoksa film aslen Noodles’ın aklından geçenleri mi anlatıyordu? Leone tek bir yüz ifadesiyle film hakkında onlarca teori oluşturulmasına yol açmıştı.

12. Le Temps du Loup (2003)

vlcsnap-2015-04-23-23h02m53s1

Burada değişik bir son dakika hamlesinden bahsedebiliriz. Bu kez bir eylem yaparak değil, yapmayarak seyirciye fake atan bir isim var. Bu isim: Michael Haneke. Kişisel olarak filmografisinin zayıf halkalarından biri olarak gördüğüm Kurdun Günü filminde, karakterlerine 1 saat boyunca bir treni bekletiyor Haneke. Ancak bir sorun var, tren geldiği zaman duracak mı durmayacak mı bilmiyoruz. Gelmeli ve görmeliyiz. Beklenen tren, filmin en son saniyelerinde nihayet yaklaşıyor. Hareket eden trenin içinden etrafı izliyoruz. Duracak mı, yavaşlayacak mı, kahramanlarımızın yanına gelecek mi diye beklerken bir süre treni izliyoruz. İzlemeye devam ediyoruz… Ve pat… Ekran kararıyor. Jenerikler gözüküyor. Film oracıkta bitiyor.

11. 13th Friday (1980)

friday-the-13th-ari-lehman-as-jason-

Korku filmlerinin en büyük klasiklerinden biri aslında ve tek başına bu kategoriyi dolduracak kadar “son saniye golüne sahip” korku filmi var. Ama hepsini temsilen tercihim 13. Cuma olsun. (Aslen listede de 13. sırada olsaydı ya) Filmde en sonda herkes rahatlamış ve jeneriklerin huzur içinde salondan çıkmalarına eşlik etmesini beklemektedir. Ancak o esnada beklenmeyen (beklenen?) olur ve Jason son bir hamle için suyun derinliklerinden gelir. Başrol Alice’i de suya alır ve gözden kaybolur. Klasik bir korku filmi son saniye golü.

10. L’ultimo Bacio (2001)

l-ultimo-bacio

Gabiele Muccino, Will Smith eşliğinde Amerika çıkarması yapmadan önce, ülkesi İtalya’da kendi halinde filmler çekmekle meşguldü. Bu filmlerden L’ultimo Baccio, yani son öpücük: ilişkisi sallantıda olan bir çifti anlatıyordu. Filmdeki diğer yan hikayelerle birlikte finale geldiğimizde, sorun çözülmüş ve çiftimiz tekrar bir araya gelmiştir. En sonda mutlu aile tablosunu izleriz. Kadın dışarı çıkmış spor için koşmaktadır. Adam evde çocuğuyla oynar, mutludur. Kadın koşuya devam eder, karşıdan bir delikanlı gelmektedir, ona bir saniye bakar ve koşmaya devam eder. Kocası evdedir, çocuğu uyutmaktadır. Kadın koşmaya devam etmektedir. Yanına az önce gördüğü delikanlı gelir. Yan yana koşmaya başlarlar. Birbirleirne gülümserler. Kadın delikanlıya döner, hafif işveli bir gülücük atar. Ve ekran kararır. Çiftimizin bir araya gelmesiyle mutlu olan seyirci en son saniyede çelmeyi yemiştir.

9. Enemy (2013)

Enemy

Yetenekli yönetmen Denis Villeneuve’ün 2013 yılında çektiği iki filmden biri olan Enemy; karışık yapısına rağmen, basitçe “kendisini arayan bir adamı hikayesi” olarak özetlenebilecek bir filmdi. Filmin sonunda ise karakterlerden biri ölüyor ve hikaye az çok yolunu bulmuş gibi gözüküyordu. Ta ki, film boyunca çeşitli sembolizmalara alet olarak kullanılan örümcek, devasa haliyle karakterimizin önünü kesene kadar. Ve karşımızda filmin tamamını tekrar yorumlamamızı sağlayacak bir son saniye.

8. The Shining (1980)

The Shining

The Shining filmi çoğumuzun malumu. Bilmeyene de anlatması uzun sürer. Kısaca, ücra yerdeki soğuk bir otele yerleşen ve hafiften aklını üşüten bir kahramanımızı anlatır film. Bu kaosun ve hengamenin sonrasında, garip bir zomla baş başa bırakır bizi Kubrick. Kalabalık bir fotoğrafa yavaş yavaş yaklaşırız. Fotoğraf eski tarihlidir, onlarca yıl öncesine aittir. Ancak fotoğrafa iyice yaklaştığımızda garip bir ana tanık oluruz. Filmin baş karakterine, yani Jack Nicholson’a tıpatıp benzeyen biri o fotoğraftadır. İnsanlar bunun ne anlama geldiğini çözmeye çalışırken ekran kararır. Buyrun cenaze namazına.

7. Buried (2010)

buried ending

Tek mekanda geçen film konseptini iyice daraltan Buried, özellikle sonlarına doğru gerilimi tırmandırıyor ve Ryan Reynolds’un tabutun içinden çıkıp çıkmayacağını merak etmemizi sağlıyordu. Sonlara doğru kurtarma ekipleri yavaş yavaş geldiğinde heyecan artmıştı. Kazılar başladığında da yavaş yavaş seyirciler ümitleniyordu ki… Meşhur son dakika sürprizlerinden biriyle, kurtarma ekibinin aslında başka bir mezarı kazdıkları anlaşılıyordu. İnsanın göğsüne fil oturtan, karanlık ve kötü sürprizli film sonlarından biri.

6. 2001: A Space Odyssey (1968)

2001 A Space Odyssey

Hâlâ çoğumuzun anlamadığı; bazılarımızın sadece etkilendiği, bazılarımızın ise mahcup olmama adına yorumdan kaçındığı bir film olarak anabiliriz 2001: Bir Uzay Macerası’nı. İnsan doğası ve yapay zekanın sınırları üzerine inşa edilen filmdeki bir çok gizemin yanı sıra, en son gördüğümüz sahne yepyeni tartışmaları beraberinde getiriyordu. Filmde son gördüğümüz görüntü, uzay boşluğunda salınan bir bebek olunca filmle ilgili sorulara da birkaç kürek takviye yapılıyordu.

5. The Usual Suspects (1995)

The Usual Suspects

Olağan şüphelileri ararken, olağanüstü şüpheli Kaiser Söze’nin şovuna tanık olduğumuz The Usual Suspects, sürprizini en son sahneye bırakmasına rağmen izleyiciyi soluk soluğa tutmayı başarabiliyordu. Kaiser Söze’nin kim olduğunu beklerken, cevabı hiç beklenmedik bir yerden getirerek son darbeyi de indiriyor ve filmi türdeşlerinden bir adım öne geçiriyordu.

4. Planet of the Apes (1968)

planet-of-the-apes-ending

Bu filmde maymunların yönettiği garip bir gezegene düşen Charlton Heston’un maceralarını izliyoruz. Türlü türlü atraksiyondan sonra kendisini bir deniz kıysında bulan Heston, gördüğü yarım heykel sonrası dehşete düşüyor. Heykel, Abd’deki meşhur Özgürlük Heykeli. Yani maymunların yönettiği garip gezegen, bizim dünyamızdan başkası değil. Bu şok gerçek ve Heston’un yakarışlarıyla biten film, özellikle 50’ler ve 60’larda televizyonu saran sürpriz final çılgınlığını başarıyla perdeye taşımıştı.

3. Blowup (1966)

Blowup

Antonioni’nin filmi özgün hikayesiyle izleyene ilham denizine kulaç attırırken, finale doğru hiç beklenmedik bir sahneyle filmi tekrar gözden geçirmemizi sağlıyordu. Finalde baş karakterimiz Thomas, hayali tenis oynayan iki çılgına denk geliyor ve kendilerini bir süre izliyor. Sonra ikilinin oynadığı hayali top uzaklara kaçıyor ve Thomas’tan topu getirmesini istiyorlar. Thomas hayali topu onlara atıp bir süre izliyor. Bu esnada yaşananların da hayal ürünü olup olmayabileceğine dair garip bir hisse kapılıyoruz. Gerçeklik üzerine giden bu filmde sonra birkaç saniye bizi düşünmeye itiyor. Derken geniş planda Thomas’ı görüyoruz. Geniş bir alanın ortasında duruyor. Birkaç saniye kendisini izliyoruz. Derken bir anda görüntüden kayboluyor. Ve üzerine jenerikler. Buyrun burdan yakın.

2. The Graduate (1967)

the_graduate_ending_shot_elaine_and_benjamin_on_bus

Sinema tarihinin belki de en iyi finallerinden biri. Son saniyeleri en güzel olan filmler gibi garip bir listede de üst sıralarda olacaktır. Filmin uzun hikayesini bırakıp sadece finale gelecek olursak; son sahne Dustin Hoffman’ın sevdiği kız için nikahı basmasıyla başlıyor ve ikilinin bir otobüse binerek kaçmasıyla nihayete yaklaşıyor. Türk sinemasında dahi onlarca örneğini gördüğümüz bu sahneyle filmin biteceğini düşünüp hafif de moral bozmuşken, otobüsün arka koltuğunda oturan çiftimizin üzerinde bir süre daha duruyor yönetmen. Yeni kaçan mutlu çiftin yüzündeki gülümsemeyi görüyoruz. O hınzır ve umut dolu gülümseme birkaç saniye sürüyor. Derken bir anda ikisi de duraksıyor. Gülümsemeler duruyor, ifadeler donuklaşıyor. Seyirci, karakterlerin adeta “tamam kaçtık ama şimdi ne halt edeceğiz” diye düşündüklerini anlıyor. Ve ekran kararıyor. Mike Nichols, sadece birkaç saniyeyle, filmin etki gücüne birkaç tonluk ekleme yapıyor. Benzer bir etkiye sahip 400 darbe filmini ve Truffaut’yu da bu başlıkta anmak gerekebilir.

1. Inception (2010)

InceptionRüya içinde rüya içinde rüya konseptiyle kimilerine Mise En Abyme terimini, kimisine ise berber aynalarını anımsatan kült film Inception aksiyon yüklü hikayesini son sahneye kadar getiriyor; ancak esas kancayı son sahneye bırakıyordu. Film boyu yapılan açıklamalardan “dönmesinin ayrı, durmasının ayrı dert” olduğunu anladığımız bir topaç, masanın üzerinde dönmeye başlıyor son sahnede. Topaç’ın durması yaşananların gerçek olduğunu; sonsuza kadar dönmesi ise karakterimizin bir rüyanın içinde yaşadığını temsil ediyor. Topaç dönüyor, dönüyor… Tam sonsuza kadar dönecek mi diye merakla beklerken… Film bitiyor. Filmin tüm tartışmalarını son sahne üzerinden şekillendirmeyi başaran Christopher Nolan, belki de en unutulmaz son saniye gollerinden birini atıyor.

Kategoriler
haber

Warner Bros’un DiCaprio Aşkı Batman’e Bulaşıyordu

Hollywood’taki her stüdyonun çalışmaktan keyif aldığı ve tekrar tekrar çalışmak istediği oyuncular vardır da her stüdyo, Warner Bros gibi bir oyuncuya takıntılı mıdır? Warner, ile Leonardo DiCaprio neredeyse her seneye bir film sığdırmaya devam ediyorlar. Geçtiğimiz sene WB’nin Inception ve J. Edgar’ının başrolünü üstlenen aktör bu seneyi de boş geçmedi ve Warner Bros’un Baz Luhrmann’a çektirdiği The Great Gatsby’de rol aldı. Son gelen haber WB’nin işi ne kadar ilerlettiğini gösteriyor:The Dark Knight Rises ile ilgili haberler, fragmanlar vs gelmeye devam ediyor. Worst Previews sitesinde yayınlanan kısa haber bizleri TDKR’nin çekim öncesine götürüyor. The Dark Knight’ın bir milyar dolar sınırını aşması üzerine Warner Bros., Christopher Nolan’la iletişime geçer ve yeni filmin hemen o sene içinde çekilmesini ister. Nolan’ı bilenler bilir. Diğer yönetmenler gibi stüdyoların her istediğini yapan birisi değil. Örneğin TDK ve TDKR’nin üç boyutlu çekilmesi için sürekli baskı uygulayan Warner Bros.’u her seferinde üzmüş birisi… Warner Bros. ayrıca filmin kötüsünün The Riddler olmasını, The Riddler’ı da Leonardo DiCaprio’nun canlandırmasını istemiş. Filmin şu haline bakarsak Nolan’ın Warner Bros.’un bu isteklerinin hiçbirisini yerine getirmediğini söyleyebiliriz. Filmi üç boyutlu çekmeyerek bu teknolojiden pek hazzetmediğini tekrar kanıtladı. Filmin üçte biri IMAX teknolojisiyle çekildi. Ayrıca filmin oyuncu kadrosuna Inception’dan Joseph Gordon-Levitt, Tom Hardy ve Marion Cotillard’ı katıp Leonardo DiCaprio’yu katmamasıyla Warner Bros.’a sağlam bir cevap olmuş. Bunu ben söylemiyorum. Bizzat senarist David S. Goyer söylemiş: “Nolan Inception’daki üç oyuncuyu filmine dahil etti ama DiCaprio’yu dışarıda bıraktı”. Filmin kötüsünde de WB’nin isteğini gerçekleştirmedi Nolan. Filmin kötüsü Bane olarak belirlenmişti.

The Dark Knight Rises hem Christian Bale, hem Christopher Nolan için Batman’in sona erdiği film olarak tarihe girdi. Warner Bros.’un şu dönemde Batman defterini kapatmayacağı ise bilinen bir şey. Şimdiden yeni üçleme üzerinde çalışmalar başladığı gelen dedikodular arasında yerini koruyor. Ayrıca stüdyonun Batman’i televizyona da taşımak istediği bizzat stüdyo tarafından açıklanmıştı. Dolayısıyla TDKR’den sonra Batman’le ilgili bir dizi gelirse şaşırmamak gerek. Yeni üçlemenin yeniden çevrim olacağı da söyleniyor, son kertede bu dedikoduyu da ekleyelim. Tabi bunlar üzerinde düşünmek için henüz erken. Ama şu çok açık ki Batman gişede iki seksen yatana kadar devam ettirilecek.

Kategoriler
haber

Joseph Gordon-Levitt Yazacak, Yönetecek ve Oynayacak

(500) Days of Summer, Hesher ve Inception filmleriyle önlenemez bir yükselişe geçen Joseph Gordon-Levitt’i bu sene dört önemli filmde izleyeceğiz. Christopher Nolan’ın Batman serisine noktayı koyduğu The Dark Knight Rises, David Koepp’in yönettiği gerilim filmi Premium Rush, Rian Johnson’ın çektiği bilim-kurgu Looper, Steven Spielberg’in yeni biyografik filmi Lincoln ve Quentin Tarantino’nun westerni Django Unchained. Aktörün bu seneye damgasını vuracağı aşikar. Şu sıralar Django Unchained’ın çekimlerine devam eden Joseph Gordon-Levitt yeni projesini de belirledi.

Henüz ismi açıklanmayan bu projenin senaristliğini, yönetmenliğini, yapımcılığını ve başrolünü üstlenecek. Proje, Levitt’in ilk yönetmenlik denemesi olacak. Yönetmenlik kariyerinde şimdiye dek üç adet kısa film çekmişti. Bu yeni filmi komedi türünde olacak. Levitt kendisine eşlik edecek oyuncuyu da buldu. Scarlett Johansson filmde rol alacak. Çekimler nisan ayında başlayacak.

Kategoriler
izlenim

Her “Başlangıç”ta Yeni Bir Anlam Vardır

inception-1.jpg

Seyretmeyen kalmamıştır muhtemelen diyerek şu Inception olayına bir girelim artık… Geç bile kaldık! Bu sene seyrettiğim en güzel filmin yönetmeni Nolan, 2008’de, Batman serisinin son perdesi Kara Şovalye ile epey ezber bozmuş, mekan ve karakter kurgusuyla neler yapabileceğine işaret etmişti.

Türkçe’ye tam tercüme ile “Başlangıç” olarak olarak çevrilen Inception, konu ve aksiyon olarak oldukça hızlı, zihin bulandırıcı bir film. Malum “Yaşadığımız dünya, gerçek dünya olmayabilir” rotası daha önce el atılmış bir yön (Matrix) ancak Cristopher Nolan, üzerinde 10 sene çalıştığı bu konuyu öyle güzel senaryolaştırmış- bağımsızlaştırmış ki, filmi algılamak için kesintisiz dikkatle izliyorsunuz.

Filmin konusu, esasen bilinçaltında geçiyor. Rüya katmanlarına girip –fikir hırsızlığı yapan- bir ekip bu sefer, “fikir çalmak yerine bir fikir yerleştirme” işi alıyor ve sektör büyüğü bir şirketi yolundan saptırmak adına rüyalar aleminde gerçekleşecek olan sabotaj planına başlıyorlar.

Christopher Nolan, insomnia tedavisi gördüğü dönemden hakim olduğu bilinçaltı bilgilerinden, filminde epey yararlanmış gibi… “Rüyaların katman katman olması, rüya ile gerçek dünyadaki zaman aralıklarının farklılaşması ve düşme hissi ile uyanma.” Bunlar rüya gören şanslı insanların onaylayabileceği güzel detaylar.

Filmin oyuncu kadrosu da oldukça iyi seçilmiş. Performansını katlayarak ileriye götüren DiCaprio, rüya hırsızlarının başı Cobb’u gayet iyi şekilde canlandırıyor. Maalesef rüyalarını hiç hatırlamayanlardan olan Di Caprio, rolünü kavramak için, bu konularda epey kitap okumuş, söylediğine göre Nolan’ın tüm rüyalarını bir bir dinlemiş.

Miles rolünde Michael Caine, Japon aktör Ken Watanabe, Cillian Murphy, tekinsiz ve öfkeli Mal rolüyle Cottilard ve özellikle Cobb’un sağ kolunu canlandıran Joseph Gordon-Levitt oldukça başarılılar. (Oyunculuk notu için yerçekimsiz alandaki dövüş sahnesi bile yeteli) Rüyalarına sızılan kişileri inandırmak adına, rüya ortamını “tasarlayan” Ariadne, rüya mimarı rolünde. (Juno’dan beri aşırı yetenekli olarak tanımlanan Ellen Page) Filmdeki isminde de Ikarus olarak bilinen Yunan mitolojisindeki hikayenin prensesine gönderme yapılmış. Mitolojik hikayede, prenses sevgilisinin içinde bulunduğu labirentten kaçması için ona yol gösteriyor.

inception-3.jpg

Filmde, kurgudan aksiyona, görsel efektlerden müziğe, gerilimden duygusallığa kadar her şey yerli yerinde… Evet filmin sonunun net olmaması bazı izleyici kısmında sinirbozukluğu yaratabiliyor ama ne olursa olsun, her “son versiyonunu” haklı çıkaracak bir kurgu söz konusu. Benim de kendime göre savlarım var tabii, ama başkasının var saydığı son da muhtemelen doğru çıkacaktır. Film de gücünü buradan alıyor zaten.
Filmin müziklerini yapan Hans Zimmer, filmin gerilimine gerilim katan muhteşem müziğiyle apayrı bir ustalık sergilemiş.

Bu sene güçlü bir şekilde önerdiğim tek film diyebilirim.

Bu arada “rüyadan uyandıran” şarkı olarak Edith Piaf merkeze konmuş!

“Non, Je Ne Regrette Rien”

Hayır, hiç ama hiçbir şeyden
Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
Bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin
Hepsi aynı bana
Hayır, hiç ama hiçbir şeyden
Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim

Ödendi, süpürüldü, unutuldu
Geçmişten bana ne.
Anılarımı yaktım gitti
Artık acı ve zevklerime ihtiyacım yok
Aşklarımı tremololarıyla beraber süpürüp attım
Sonsuza kadar sildim, elde var sıfır.

Hayır, hiç ama hiçbir şeyden
Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
Bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin
Hepsi aynı bana
Hayır, hiç ama hiçbir şeyden
Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
Çünkü yaşamım,
Çünkü zevklerim
Seninle başlıyor bugün.

Kategoriler
seçki

İçinden Rüya Geçen Birkaç Film ve Inception

inception-totem.jpg

Rüya ve onun beraberinde çağrıştırdığı her türlü bilinçaltı olgu öteden beri sinemaya konu olageldi. Bunlardan ilk hatırladığım 2000 yılı yapımı The Cell. Bir seri katilin komaya girmesi üzerine daha önce kaçırdığı bir kız çocuğunun yerini bulmak amacıyla seri katilin zihnine giren bir psikiyatriktin gerçeküstü ve gerilimli hikâyesini anlatıyordu The Cell. Adı geçen filmde dengesiz bir katilin bilinçaltı son derece düşsel sahnelerle oldukça başarılı anlatılıyordu. Ama sanırım o filmin sorunu bir insanın bilinçaltına girme ve orada seyahat yapmanın mantığı üzerinde pek durulmamış olmasıydı. Her ne kadar bilinçaltı başarılı anlatılmış olsa da bilinçten bilinçaltına doğru yapılan yolculuğun mantığının yeterince vurgulanmamış olması filmin en belirgin eksikliklerindendi.

Bu konuda gerçek çıkışı yapan ve hala aşılamayan film Matrix oldu. Gündeliğin dışında sistemin insanı kontrol edemediği boyuta Morpheus’un da yardımıyla ulaşan Neo Matrix ile ulaştığı yeni gerçeklik boyutu arasındaki yolculukları ensesindeki girişe takılan bir bağlantıyla yapıyordu. Ama bu öylesine bir yolculuktu ki Matrix’e bu yolla giren kişi eğer kendini bir şekilde aşarsa Matrix in kendine özgü tüm işleyiş prensibi aşabiliyordu. Daha filmin başında seyircinin birden kendini nelerin döndüğünü anlyamadığı bir hikâyenin ortasında bulan girişi, Trinity’nin havada asılı kalan ve bir anda üç boyutlu yaklaşık yüz seksen derecelik bir dönüşle verilen görüntüsü, sonra yine Neo’nun kurşunlardan kaçarkenki üç boyutlu sahne çekimi sinema tarihine geçti. Matrix de gerçeklikten sıyrılıp hayatın gerçeğinin ötesinde ondan farklı ve ondan daha üstün, bağımsız bir dünyaya yapılan yolculuktan bahsederken aslında bir bakıma düşsel bir yolculuğu anlatıyordu. Bunu yaparken de aslında bu yolcuğun felsefesini, hayata karşı koymanın, onu aşmanın onun ötesine geçmenin, onun gerçekliğini sorgulamanın ve en sonunda özgür olmanın erdeminden bahsediyor ve bu meselelere dair onlarca alt metni gözler önüne seriyordu. Tabi bunu son derece şık ve dahi görkemli sinema efektleriyle donatılmış zekice tasarlanmış sahnelerle yapıyordu. Matrix’in sorguladığı “gerçek” kavramı sanallığın tartışıldığı ve internetin insanların yaşamlarına biraz daha hâkim olduğu bir dönemde o kadar güncel bir konuydu ki film kendini aşıp bir felsefi öğreti haline geldi. Hakkında kitaplar, uzun makaleler yazıldı. Matrix te kurulan düş gerçek dünyada oldukça konuşuldu. Belki de ilk defa Matrix sinemada yepyeni bir kapıyı aralamıştı. Gerçeğini bilinen bütün özelliklerinin yeniden tartışıldığı ve tanımlandığı bir çağda artık gerçekler kadar önemli olan bir başka gerçeklik de düşlerdi. Sonuçta düşün çoğu zaman belli bir mantığı yokken orada anlatılan hiçbir hikâye de mantıksız olamazdı. Yeter ki siz ilgiye ve dikkate layık düşlerin hikâyelerini anlatmayı başarın…

eternal-sunshine-of-the-spotless-mind.jpg

Matrix’ten sonra 2004’te bir başka düş filmi olan Eternal Sunshine of the Spotless Mind sessiz sedasız girdi gösterime. Birbirinden ayrılan ama birbirini unutamayan bir çiftin hüzünlü aşk hikâyesiydi Sil Baştan. Birbirlerini unutmak için tıbbın son teknoloji ürünü zihindeki geçmişi silme yöntemlerinin yararlanmaya çalışan çift, zihinlerinde birbirlerine ait olan geçmişleri sildirip bir yandan da o zihnin anılarında dolaşırlarken aslında birbirlerini unutmak istendiklerini anlıyorlar ama uyku halinde oldukları için anı silme işini durduramıyorlardı. Ardından da kendi zihinlerinin içinde kendi geçmişlerine sahip çıkmaya çalışıyorlardı. Sil baştan sinema tarihinin en özgün aşk hikâyelerinden biri ve hatta ilkiydi. Sevginin düşselliğini bizi biz yapan geçmişin değerini ve o geçmişin çoğu zaman onlar bizim zihnimizdeyken ve biz onlardan habersiz yaşıyormuş gibi yapsak da bilincimizi yaşamımızı kendimizle olan barışıklığımızı ve hatta varlığımızı ne kadar çok etkilediğini biçimlendirdiğini, geçmişin iyiliği ve kötülüğüyle ne kadar da değerli bir şey olduğunu vurguluyordu. Eninde sonunda tüm aşk hikâyeleri gibi hüzünlüydü ve Sil Baştan işte aşka dair bu hüznün nedenin veya kaynağını bulmuştu: anılar. Bulmakla da kalmamış onu düşsel bir hikâyeyle anlatmış ve izleyiciyi de bu düşe inandırmıştı.

avatar.jpg

Düş temasına fantastik ve görkemli bir gönderme yapan onu sinemasal bir malzeme olarak kullanan başka bir film de James Cameron’ın Avatar’ı oldu. Pandora adlı gezegene, gezegenin yerlileri olan Na’viler ile iletişime geçmek, onların yaşamlarını öğrenmek için gönderilen tekerlekli sandalyeye mahkûm bir askerin laboratuar ortamında kendisi için üretilmiş bir Na’vi bedeninde yeniden var olmasını ve bu bedene girmek için bir çeşit uykuya dalmasını anlatıyordu Avatar. Düş bu defa efektler ve renklerle yaratılmış son derece zengin bir âlemdi. Filmin kahramanının uyku halindeyken ki düşü kendini bir başkasının yerine koyma bir başkası olarak var olma şansı veriyordu Jack Sully’e. Yaklaşık iki buçuk saatlik destansı film olan Avatar, başkası olmanın, hayata onun gibi bakmanın, onu küçümsememenin en önemlisi de onu anlamanın hayati önemini vurgularken bunu Dünya’da geçen bir hikâyeyle değil de ondan çok çok uzakta, en azından bir düş kadar uzakta, bir mekânda anlatıyordu. Avatar insanların ve toplumların birbirlerini birkaç klişe kelimeyle, tanımladığı ve tarafların her geçen gün biraz daha keskinleştiği bu yüzyılda kişinin kendisini karşısındakinin yerine koymasının düşüydü.

memento.jpg

Avatar’ın üzerinden daha bir yıl geçmeden bir başka başarılı yönetmen Christopher Nolan’ın, hayatımın filmi, diye adlandırdığı yapıtı İnception girdi gösterime. Sinema anlayışı itibariyle insan zihninin, kişioğlunun yine kendisini aldatan tuhaf oyunlarını anlatmaya meyyal olan Nolan’ın filmlerini ilginç kılan en temel şey, yönetmenin söz konusu temaya paralel sinemasal anlatımlar geliştirmesi hatta neredeyse her filmini birer bulmacaya dönüştürüp izleyiciye bu şekilde sunmasıydı. Bunlardan en ilginci ve bence en iyisi Memento’ydu. Karısının bir cinayete kurban veren ve yaşadığı olaydan sonra şoka giren Leonard Shelby bir amnezi hastası olmuştu. Uzak geçmişini hatırlayan Shelby yakın geçmişini sürekli unutuyor on dakika önce tanıştığı bir kimseyi ya da yaşadığı bir olayı hatırlayamıyordu. Bu yüzden sürekli etrafındakilerin fotoğraflarını çeken notlar alan hatta bu notları vücuduna dövme olarak kazıyan bu arızalı kahraman karısının katilinin peşindeydi. Konusu böylesine ilginç olan hikâyede daha da tuhaf olan şey yönetmenin filmi sondan başa doğru bizzat filmin kahramanının gözünden anlatmasıydı. Durum böyle olunca Memento başlı başına bir muammaya dönüşüyordu. Benzer bir konuya İnsomnia’da da değindi Nolan. Yazları altı ay gündüzün yaşandığı Alaska’da geçen hikâyede bir cinayetle uğraşan, bir yandan da uykusuzluğuyla baş etmeye çalışan ve uykusuzluğun yok ettiği gerçekliği yeniden algılamaya gayret eden mağdur polis Will Dormer’in enteresan hikâyesiydi Insomnia.

insomnia-nolan.jpg

Bundan önce sinemaya getirdiği farklı bakış açıları ve içi seyirciyi peşinden sürükleyen sorularla dolu olan filmler çektiği için bir sonraki filmi de elbette büyük bir merakla bekleniyordu. Beklentiler öylesine yüksekti ki film daha gösterime girmeden efsane olmuştu. Nolan bu son filminde de zihnin belirsizliklerine doğru karmaşık bir yolculuğa çıkarıyordu seyirciyi. Ona iç içe geçmiş rüyalara doğru çekerken kendi kavuzluğunda fazla da kaybolmasına izin vermeden kendi hikâyesini anlatıyordu. Daha en başta telaşlı bir filmdi İnception. Anlatacağı çok şey vardı pek fazla zamanı yoktu. Belki de ilk amacı seyircisine mümkün olduğu kadar çok rüya göstermekti ama rüyaların niceliği arttıkça nitelikleri azalıyordu. Nolan’ın İnception’daki en büyük eksikliği “rüya” denilen mefhumu daha en başta kontrol altına almaya çalışmasıydı. Yönetmen kendi yeteneklerini göstermek konusunda o kadar hevesli hatta bencildi ki filmdeki kahramanların olası hayal dünyalarını bilinçlerini ya da bilinçaltlarını elinin tersiyle bir kenara itip kendi sinemasının, sinema dilinin maharetlerini gözler önüne sermeye çalıştı. Sözgelimi filmde ortalık rüyadan geçilmezken ilginç olan nedeyse hiçbirinin bir sahibinin olmamasıydı. Herkes rüyaların içinde oradan oraya koşturup rüyalar arasında fink atarken rüyalardaki, Cobb hariç ki onun da rüyalarında da bir türlü öldüremediği karasından başka bir şey yoktu, hiç kimsenin bilinçaltı, korkusu, kâbusları sevinci ve hatta fantezisi yoktu. Nolan’ın hikâyesinde geçen rüyalar gereğinden fazla hizaya sokulmuştu. Hatta Nolan, suyun içinde bir görünüp bir kaybolan ama neredeyse hiçbir zaman ellerimizle yakalayamayacağımız bir balığa benzeyen rüyaları filminde tıkır tıkır işleyen bir bulmacanın çözülmeye çalışıldığı mekânı olmaktan ibaret kılmıştı. İşte bu yüzden Inception’da bütün rüyalar güdüktü. Seyirciye gösterilenlerin rüya olduğunu fark ettirmek için katlanan şehirler, yıkılan gökdelenler, paradoks merdivenler yetmiyordu. Bunun için daha fazlası gerekiyordu çünkü İnception’ın en çok ıskaladığı nokta rüyaların en temelde oldukça kişisel şeyler olduğuydu. Bu filmde, filmin kahramanı Dom Cobb’un rüyalarına dair çok belirgin çözümleyici ya da derinlik kazandırılışmış bir bakış yoktu. Neredeyse film boyunca herkes bir adamın ne olduğu ya da neyden olduğu hiçbir zaman belirginleştirilememiş hayallerinin ya da rüyalarının peşindeydi. Ve tüm gürültü patırtının arasında her şey gereğinden fazla toza dumana bulanıyordu. Böyle olunca da film kendisine bir türlü bir mesele edinemiyordu. Ya da eğer böyle bir meselesi varsa film içinde bunu anlatacak bir açık alan yaratmakta zorlanıyordu. Sahi, diyordum bir seyirci olarak Nolan neden böyle bir hikâye anlatma gereği duydu? Neydi aslında anlatmak istediği? Kendi geçmişiyle bir türlü ödeşemeyen Domm Cobb’un ibretlik hayatı mıydı anlatılmak istenen? Yoksa insanoğlu gibi bir varlığın artık gerçek dünyaya sığdıramadığı savaşlarının, açgözlülüğünün, hırısının ve o muhteşem zekâsının rüyalara doğru taşması mıydı? Yoksa bunların dışında benim de anlayamadığım başka bir sorun muydu anlatılmak istenen? Inception’ı havada bırakan bir başka eksikliği de buydu sanırım. Ne anlatacağına bir türlü karar verememişti.

inception-ruya.jpg

Eğer Inception, Christopher Nolan gibi “zeki” ve yetenekli bir yönetmen tarafından çekilmiş eğlencelik bir beyin jimnastiği mahiyetinde bir film olarak kabul edilecekse sorun yok. Ama söylemeden edemeyeceğim şey de böylesi bir filmi Hollywood’da ortalama kariyeri olan herhangi bir yönetmen de çekebilirdi; Hans Zimmer’in temaya cuk oturmuş film müziğini saymazsak. Bir Cristopher Nolan hayranı olarak benim için Inception yönetmenin sinematografisinde bir düş kırıklığı olarak yer alacak ne yazık ki…

Kategoriler
izlenim

Sinema Dünyasına Bir Fikir Yerleştirmek

Konuk Yazar: Can Güzel

Christopher Nolan’ı sinematografisinin temel taşları olan Memento(2000) sonrasında The Prestige(2006) ve son olarak da The Dark Knight (2008) filmleri ile tanımıştık. Dünyaca üne kavuşan Nolan’ın sadece 40 yaşında (1970) oluşu;sinema endüstrisine göre genç sayılabilecek yaşlarda önemli filmlere imza atması,yeni filmi İnception’a artan bir ilgiyle bakmamızı sağlıyor. Nolan, filmlerini sadece yazıp yönetmiyor adeta yaşıyor. İnception’ın bir kitaptan alınma olmadığını,filmde orjinal bir senaryo yaratıldığını özellikle vurgulamamız gerekiyor. Nolan’ın İnception’ın senaryosunu yazmasının on yıla yakın bir süre aldığı ifade ediliyor.Bu süre boyunca filmi en ince detaylarına kadar tasarlayan Nolan,daha oluşum aşamasında Cobb karakterini oynaması için Leanardo Dicaprio’yu düşünmüş, yıllar sonrasında filmin ince detayları/diğer başrol oyuncuları değiştiği halde Di Caprio‘yu değiştirmemiş. Film öncesi prodüksiyon aşamasını tüm inceliğiyle işliyor Nolan…

Nolan ; düş gezgini kahramanımızın ailesel trajedisiyle dünya çapında bir soygun öyküsünü birleştirip rüya sahneleriyle filmimizi bir başyapıta çevirmeyi başarıyor. Bunu yaparken gayet uzun belki de 5-6 sezonluk bir dizi hikayesi olabilecek senaryoyu -2,5 saatte- gayet başarılı bir şekilde şekillendiriyor. Filmi Memento(2000) ile beraber düşündüğümüzde Nolan’ın hatıralar, bilinçaltının su yüzüne çıkması gibi olgulara saplantısının bu filmde de su yüzüne çıktığını görüyoruz. Nolan bu kadar orjinal ve ucu açık bir konuyu hayal ederken, konuyu en ufak bir biçimde zedelemiyor; her bir sahneyi daha öncekilerle mantık dahilinde harmanlayıp seyircide heyecan duygusunu giderek arttırabilmeyi başarıyor.

Öykümüz ; belirsiz bir zaman diliminde, ‘rüya hırsızlığı’ yapan ve bu yüzden ABD girişi yasaklanan Dom Cobb ekseninde geçiyor. Cobb, japon işadamı Saito ‘nun dünya üzerindeki ekonomik hâkimiyetine engel olan Avustralya kökenli bir şirket çökertmek için çalışıyor. Bunun için de şirketin başındaki yaşlı patron Maurice Fischer’in yerini alacak genç işadamı Robert Fischer’in ‘rüyalarını’ ele geçirmeyi hedefliyor. Cobb ekibiyle birlikte 10 saat sürecek bir uçak yolculuğunda da hedefine varmayı düşünüyor. Filmin teması rüya alemi çok da yeni bir fikir değil, ancak filmde yapılan“rüya içinde rüya” kurgusu hepimizde oldukça etkili bir alan açıyor ve bunu görece derin bir felsefeyle aksiyonu birleştiriyor.

Rüyaya girme mantığı filmde şu şekilde açıklanıyor; öncelikle bir kişi rüyaya dalıyor ve bu işlem için bir sakinleştirici kullanılıyor. Daha sonra rüyaya “hedef” getiriliyor.Aynı şekilde ona da bir sakinleştirici verilip icat edilen bir makine yardımıyla bu makineye bağlanan herkes aynı rüyayı paylaşır hale geliyor. Amaç “hedef’ten bir fikir çalmak veya aslında filme konu olan ama yapılması çok güç olduğu belirtilen “Inception” yapmak ,yani bir fikir yerleştirmek.

Filmin temelini oluşturan “rüya” gerçekliğinin bazı kuralları var; öncelikle rüyaların başlangıç’ı hatırlanmıyor.Rüyalarda hissedilen acı gerçekten hissedilir, çünkü her şey beyindedir ve insan beynine acı çektiği sinyalini gönderirse, acı çeker. Rüyalarda ölenler ise, gerçek hayatta uyanır. Bir uyanma yolu da “kick” yani düşüş hissi. Ancak bir fikir yerleştirmek için, hem hedefin, hem de ekibin saatlerce uyuşturulması gerekiyor, bu da karakterlerimizin damarlarında çok ağır sakinleştiricilerin gezinmesi demek. Bu durumda önceden ayarlanmış süre dolmadan ölürlerse, uyanmak yerine “limbo”ya(rüya içinde rüyalarda dolaşırken bilinçaltında sıkışma)düşüyorlar, rüyalarda zamanın daha yavaş geçtiği de göz önüne alındığında (ne kadar derine inilirse, zaman o kadar yavaşlıyor), aslında gerçek hayatta birkaç saat uyuduktan sonra uyandıklarında, limbo halinde on yıllar geçirmiş ve psikolojik olarak çökmüş vaziyette olmaları mümkün. Bu durumda kıssadan hisse: rüyada ölmemek gerekiyor.

Rüyalarda gördüğümüz yerleri ise bir “mimar” tasarlıyor. Mimar, rüyayı görecek kişiye tasarladığı dünyayı anlatıp, ayrıntılarıyla öğretiyor. Cobb kendisi eskiden mimarlık görevi yaparken, Mal’ın ölümü sonrasında zihninden Mal’ı atamadığı için mimarlık yapamaz hale geliyor ve bu yüzden Ariadne’yi buluyor.

Filmin ortalarına -aksiyon baslayana- kadar sistemin nasil isledigi anlatiliyor. Aksiyon basladiginda da basta Nolan’in belirledigi kurallar ne ise hikaye orgusu ona gore hiç fire vermeden nakış gibi isleniyor. Nolan başlarda da bahsettiğimiz gibi hayal evrenini kendi içinde tutarlı biçinde betimliyor. İşte burada filmi özgün kılan unsurlarlardan birini görüyoruz ; harika bir kurgu müthiş bir sadelikle anlatılıyor. İzleyiciyi filmdeki karakterlerle aynı yere koyarak, sürekli rüyanın nerede bittiğini, gerçekliğin nerede başladığını sorgulatıyor.Nolan, rüya katmanları arası geçişleri, “totem” kavramını , Hans Zimmer’in müthis müzikleri eşliğinde bir başyapıta dönüştürmeyi başarıyor.Hafıza –zihin –rüya katmanında seyirci şaşırtmayı başarıyor Nolan.İnception bu anlamda tam anlamıyla bir yönetmen filmidir. İnception inceliğini anlamak aslında Nolan’ı anlamak demek..

Oyuncu seçimleri gayet yerinde olan filmde , Dicaprio Cobb karakterinin psikolojik derinliğini(Shutter Island’taki gibi) ve yaşadığı bunalımı ekrana çarpıcı şekilde yansıtmayı başarıyor. Öte yandan yan karakterlerin derinleştirilemediğini görüyoruz.Filmin bir yönetmen filmi olduğunu oyunculuk anlamında ikinci planda kaldığını söyleyebiliriz.

Sonuç olarak yakın zamanda böylesine özgün bir senaryoyu izlememiştik.Hatta son yıllarda azalan başarılı sinema senaryolarının yerini diziler almaya başlamıştı. İngiliz yönetmen Peter Greenaway ““Sinema icat edileli yüz yıl oldu, biz hâlâ sinema izlemedik” demiş, “Bugüne kadar yapılanlar tiyatrodan, edebiyattan, müzikten ve diğer sanatlardan alınanların sentezinden ibaret”.Greenaway gerçek sinemayı başlatacak kişilerin rüyacılar olduğunu iddia ediyordu.Kimbilir seyirciyi düşünmeye zorlayan bu film belki de sinema alanında yeni bir ufuk açacak; sinema endüstrisine özgün“ fikirler” yerleştirecektir. Yıllar sonra bile hatırlanacak modern kült filmi-İnception’ı mutlaka izleyiniz…

Kategoriler
haber

Notlar: Inception / Başlangıç

Evet, Inception çok iyi film; evet, Christopher Nolan çok yaratıcı bir yönetmen. Dantel gibi işlenmiş bir senaryo, sıkı bir oyuncu kadrosu, dehşetengiz görüntüler ve saire. Fakat tüm bu yorumlar abartılı değil mi?

Inception işi raconuna uygun yapmış kaliteli bir aksiyon filminden öte ya da derin bir cümle kuruyor mu? Seyirciyi film süresince sıkmadan tıkır tıkır akıyor film fakat zihinle, fikirle, rüyalarla ilgili bir filmden çıktığımızda aklımıza takılan soru sadece mutlu son muydu yoksa o da rüya mıydı olmamalı sanıyorum. Böyle bereketli bir konuda çok daha derine inilebilecekken yüzeysel bir aksiyonun tercih edilmesi Nolanseverlerde hiç hayal kırıklığı yaratmadı mı?

Nolan’ı çok sevmemin sebebi şekille içeriği güzelce örtüştürmesi ve çok katmanlı filmler yapmasıdır. Yine bu nüveleri bulabiliyoruz Inception’da fakat çok yeni bir şey gözümüze çarpamıyor maalesef. Belki de sorun Nolan’a fazla misyon yüklemiş olmamızdır ama bu yaratıcı zekadan daha iyisini beklemek bir sinefil olarak hakkımızdır sanıyorum.

Filmi henüz seyretmemiş olanlara tavsiye ederim fakat beklentileri lütfen yüksek tutarak seyredilmesin. Yaratıcı aksiyon sahneleri, mini mini zeka bulmacaları, görsel şölen, oyuncular falan filan; öyle keyifli iki saat diyelim işte. Aman yanlış anlaşılmasın, iyi film ama o kadar.

Kategoriler
haber

Inception: Varoluşçu Aksiyon

inception-1.JPG

YÖNETMEN: Christopher Nolan. Herkes Dark Knight’ın büyük başarısının ardından kolay olanı seçip, devam filmleriyle cebini dolarlarla doldurmasını ve stüdyoları memnun etmesini bekliyordu. Nolan, zor olanı seçti. Dark Knight’ın yarattığı güveni, stüdyoları uzun süredir planladığı “Inception”a ikna etmek için kullandı. Çok büyük bir kumar oynadı. Bu filmle ya James Cameron seviyesine gelecek, ya da Batman’in devam filmleri bile elinden alınacak.

OYUNCULAR: Son yılların en çarpıcı kadrolarından birini bir araya getiren Nolan, neredeyse figüranları bile ünlü isimlerden seçti. Filmde başrolü Leonardo Di Caprio oynarken, Marion Cotillard eşini canlandıracak. Di Caprio’nun ekibini yani iyi adamları çekimlere başlayan ancak takvimi uymadığı için James Franco’nun yerini alan Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page ve Tom Hardy oynuyor. (Soyer Arigimus’a James Franco uyarısı için teşekkürler)

Kötü adamların başını rol seçen ve bu yüzden çok sık izleyemediğimiz Ken Watanabe oynuyor. Filmde usta aktör Michael Caine, verilen her rolü başarıyla canlandıran Cillian Murphy, deneyimli isimler Lukas Haas ve Tom Berenger’ın da yer aldığını hatırlatmak gerekiyor.

inception-3.jpg

KONU: Inception’ın konusunun gizli tutulması çekimlerin ilk günlerinde tüm sinema çevrelerinde olay oldu. Özellikle oyuncuların, “Oynuyoruz ama ne oynadığımızı biz de bilmiyoruz” minvalinde sözleri filmin çevresinde bir spekülasyon bulutu yarattı. Trailer’lar ve posterlerle birlikte açıklanan sinopsis, birçok soru işaretini yanıtlarken, Di Caprio’nun “Sinopsis sadece filmin başını açıklıyor, filmin sonunun sinopsisle ilgisi yok” demesi söylentileri iyice arttırdı. Nolan ise bu söylentilerin filme olan ilgiyi arttıracağını bildiği için sorulara hep kaçamak yanıtlar veriyor.

Film için açıklanan sinopsis şöyle:
“Inception insanların bilinçaltına girerek sırlarını alan bir şebekenin öyküsü. İnsanların rüya görürken beynine girme yeteneğine sahip Cobb (Di Caprio) bu özelliğiyle rakiplerinin sırlarını öğrenmek isteyen şirketlerin gözdesi durumuna geliyor. Aynı zamanda uluslararası bir suçlu olan ve her yerde aranan Cobb, son bir iş karşılığında özgürlüğünü ve ailesini geri kazanma fırsatı yakalar. Yapacağı son iş birinin beynine girip bildiklerini çalmak değil, tam tersine adamın beynine yeni bir düşünce eklemektir.

Inception Türkçe Altyazılı Fragman

Inception Diğer Fragmanlar

inception-2.JPG

AÇIKLAMALAR: Filmle ilgili açıklamalar iki başlıkta toplanabilir. Nolan’ın iddialı açıklamaları ve oyuncuların şaşkın tavuk misali filmi anlamadıklarını söylemeleri:

Christopher Nolan
“Bu filmi uzun bir süredir yapmak istiyordum. Filmin fikri kafamda 16 yaşımdayken oluştu. İlk taslak senaryoyu 7-8 yıl önce yazdım. Inception’ın hayatımın projesi olduğunu söyleyebilirim”

“Rüyalar her zaman ilgimi çekti. Uyanıkken yaşadıklarımız ve gerçeklik algımızın rüyalarımızda gördüklerimizle değişebileceğini düşünüyorum. Rüyaların üzerinde kontrol kurabilenler, kişinin gerçekliğini de yönetebilirler. Senaryonun temel fikri bu.”

“Leonardo dünyanın en iyi yönetmenleriyle çalışmış ve çok iyi eğitimli bir oyuncu. Onun fikirlerini almamak aptallık olurdu. Filmin yönetmenlerinden biri de o… Karakteri üzerinde uzun konuşmalar yaptık, fikirleriyle senaryoya çok büyük bir katkı verdi.”

Leonardo Di Caprio
“Filmi oynadığımız süre içinde ne oynadığımızı pek anlamadık. Senaryolarımız ayrı ayrı elimize geldi. Oyuncularla kamera arkasında uzun süre film hakkında dedektiflik yaptık. Filmin konusu hakkında şimdilik kafamda bir fikir var ama filmi izleyince bambaşka birşey çıkacağına eminim.”