Kategoriler
seçki

Blutv’de Yer Alan İzlemeniz Gereken 10 İyi Film + 23 Ekstra Öneri

Kurulduğu günden bu yana sayısız özel içerik üreten BluTV, ürettiği yerli yapımların yanı sıra birçok değerli yabancı filme de ev sahipliği yapıyor. Genelde popüler olmuş, sinemaseverlerin diline pelesenk olan filmlere seçkilerinde yer verseler de görece Hollywood filmleri kadar bilinmeyen yapımlara da seçkilerde yer veriliyor. Önereceğimiz filmler arasında diğer filmlere oranla daha az bilinen on filme değineceğiz. Geriye kalan 23 film ise sizlere BluTv’de bu filmlerin de var olduğunu hatırlatmak amacıyla eklenmiştir.

10- Lars And The Real Girl

2007 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Craig Gillespie yer alıyor.

Babası öldükten sonra içine kapanan Lars, sosyalleşme açısından problemleri olan bir gençtir. Karin ve abisi Gus, Lars’ın durumu için endişelenmeye ve onun da ailenin bir parçası olduğunu hissettirmeye çabalarlar.  Lars’ın bir kız arkadaşı olduğunu öğrenince bu durum hoşlarına gider. Fakat olaylar hiç zannedildiği gibi değildir. Lars’ın sevgilisi  plastik bir kadındır.

Bu uçuk öykü üzerinden ilerleyen bu naif yapım, anlatısını sempatik bir zemine kurarak, öyküsünü bizlere sunuyor.

9- Museo

2018 yapımı filmin yönetmenliğini Alonso Ruizpalacios üstleniyor

Juan ve Benjamín, 30’lu yaşlarına gireli çok olmasına rağmen ne okullarını bitirebilmiş, ne de aile  kendi ayaklarının üzerinde durabilmişlerdir. Hiçbir gelecek kaygısı taşımadan günlerini, Mexico City’nin Salelite bölgesinin banliyösünde, naif bir yaşamın içinde günlerini geçiren ikili, bir Noel gecesi hayatlarını değiştirmeye karar verirler. Büyük değişim ise Meksika tarihinin gördüğü en büyük müze soygununu gerçekleştirmeleriyle başlayacaktır.

8- Captain Fantastic

2016 yapımı filmin yönetmenliğini Matt Ross üstleniyor.

Ben ve Leslie, alışılagelmişin dışında çocuklarını yetiştirmeye karar verirler. Geleneksel eğitim sisteminden farklı ve toplumsal normlardan uzakta, Pasifik’in Kuzeybatısı’nda satın aldıkları bir arazide yerleşir ve çocuklarını orada büyütmeye karar verirler. Fakat Leslie’nin ölümüyle bu düzen bozulur. Ben, çocuklarını şehre götürmeye mecbur kalır. Bir yandan bu yeni düzenin içinde kaybolmamaları için uğraşırken bir yandan da onları, annelerinin olmadığı gerçeğiyle yüzleştirir.

7- Victoria

2015 yapımı Alman filminin yönetmen koltuğunda Sebastian Schipper yer alıyor.

Berlin’e yeni taşınan ve bu kentin kurallarına adapte olmaya çalışan Victoria, Sonne ile tanışır. Bir gece kulübünde çılgın arkadaşlarıyla eğlenen Sonne’yle ve aralarında tuhaf, çarpık bir ilişki başlar. Ancak gece, arkadaş grubunun ödemesi gereken borç nedeniyle bambaşka bir noktaya sürüklenir. Victoria, Sonne ve arkadaşlarına yardım etmeye karar verir ve onlara bu çılgın planda yardımcı olur. Ne var ki çılgın bir macera gibi başlayan bu olay, bir kabusa dönüşecektir. Tamamı bir gecede geçen ve tek plan sekans olan bu film, atmosferiyle etkileyici bir yapım ortaya koyar.

6- Frances Ha

2012 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Noah Baumbach yer alıyor.

Frances, bir dans topluluğunda çıraklık yapan 27 yaşındaki genç bir kadındır. Pek de parlak bir kariyere sahip olmayan Frances, akranları gibi birçok farklı işte çalışan ancak hiçbirinde tam anlamıyla dikiş tutturamaz. Frances’i tam anlamıyla anlayan tek kişi ise aynı daireyi paylaştığı Sophie’dir. Ne var ki Sophie’nin hayallerindeki şehre taşınacak olması ilişkilerini sarsacak; Frances’in hayatın gerçekleriyle tanışmasına neden olacaktır.

5- Inside Llewyn Davis

2013 yapımı filmin yönetmenliğini Ethan ve Joel Coen kardeşler üstleniyor

Manhattan’ın eğlenceli ve bir o kadar da zorlu müzik piyasasına tutunmaya çalışan genç Llewyn Davis, sanatını icra edebilmek ve hayatını müzikten kazandığı paralarla geçindirmeye çalışmaktadır. En önemli amacı ise dönemin önemli menajerlerinden Bud Grossman’a müziğini dinletebilmektir.

4- The Killing of a Sacred Deer

2017 yapımı filmin, Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos üstleniyor.

Tanınmış bir cerrah olan Dr. Steven Murphy,  eşi Anna ve iki çocuğuyla beraber sakin ve huzurlu  bir hayat yaşamaktadır. Steven’in gayri resmi bir biçimde sahiplendiği yetim bir genç olan Martin ise bu düzeni bozmak üzeredir. Martin, kendini ailenin hayatına sokmak için  çaba sarf etmeye başladığında ailenin huzuru bozulmaya başlar. Martin’in gerçek amacı ortaya çıktığında ise  Stephen uzun zamandır unutulmuş olan bir suçla karşı karşıya kalır. Murphy ailesinin evindeki mutluluk ve huzur, yerini amansız intikama bırakır.

3- Son Of Saul

2015 yapımı Macaristan filminin yönetmenliğini László Nemes üstleniyor. László Nemes2in ilk filmi olması açısından da bu film ayrı bir öneme sahip.

Saul,  öldürülmeden önce birkaç aylığına krematoryumda çalışması için seçilen ‘komando’lardan biridir. Krematoryumun insanlık dışı, vahşice gündelik işlerini yürütürken, bir gün yakın  bir zamanda yakılacak olan bir çocuğun cesediyle karşılaşır. Çocuğun peşine düşen Saul, kampa yeni gelen insanlar arasında kendi doğduğu bölgeden gelen insanların olduğundan da şüphelenir. Saul, kısa bir süre içerisinde çocuğun vahşice yakılmasını önlemek ve onu geleneklere uygun bir şekilde gömebilmek için tüyler ürperten bir maceraya atılır

2- Annie Hall

1977 yapımı filmin yönetmenliğini Woody Allen üstleniyor.

New York’lu  yazar Alvy Singer gerçek aşkın kovalamak ve onun peşinden gitmek istese de entelektüel anlamda aradığını bulabileceği konusunda oldukça karamsardır. En az kendisi kadar takıntılı bir kişiliğe sahip olan şarkıcı Annie Hall ile tanışması ise ön yargılarını sona erdirir. İkili yoğun olduğu kadar farklı bir ilişki yaşamaya başlarlar.

1- Trois Couleurs (Mavi- Beyaz – Kırmızı)

Renk üçlemesinin ilk filmi Blue 1993 yılında, geriye kalan White ve Red filmleri ise 1994 yılında vizyona girdi. Bu üçlemenin yönetmen koltuğunda ise Krzysztof Kieslowski yer alıyor

Kieslowski’nin kült üçlemesi Üç Renk’in ilk filmi olan Mavi’de; Julie, ünlü bir besteci olan kocasını ve kızını trafik kazasında kaybeder. Hem kocasını hem de çocuğu kaybeden Julie, hayata yeniden tutunabilmenin yollarını arar.

Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk serisinin ikinci filmi olan Beyaz’da bir kadın, evliliklerindeki cinsellik tutkunun var olmamasından ötürü kocasından ayrılınca, adamın yaşamı alt üst olur. Polonyalı bir mülteci olan adam, karısı kendisini boşadığı için ondan intikam almaya karar verir.

Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk üçlemesinin son filmi olan Kırmızı’da; Valentine, emekli ve kendisine  yaşlı bir yargıçla kurduğu bir ilişkinin ardından, kendi hayatının en büyük olayını yaratır. Bir gün ihtiyar adamın, komşularının telefonlarını dinlediği düşüncesine kapıldığını  fark eder. Artık bu ilişkinin sıradan bir ilişkiye dönme ihtimali ortadan kalkar.

23 Ekstra Öneri

1- The Shining

2- 2001: A Space Odyssey

3- Full Metal Jacket

4- Eyes Wide Shut

5- Se7en

6- Raging Bull

7- The Silence of The Lambs

8- Rain Man

9- Dunkirk

10- Godfather Serisi

11- LOTR Serisi

12- Inception

13- Manhattan

14- The Wolf Of Wall Street

15- Interstellar

16- The Prestige

17- Who Am I

18- Legend

19- Mad Max Serisi

20- Space Jam

21- Fargo

22- Argo

23- Harry Potter Serisi

İyi seyirler dilerim.

Kategoriler
haber izlenim

2013’ün En İyi 13 Film Müziği

Geçtiğimiz seneye nazaran bu sene film müziklerinde tabir-i caizse bolluk yaşadık diyebiliriz. Toplama Soundtrack’lerden tutun, Original Motion Picture Score’lara kadar birbirinden iyi, birbirinden güzel örnekler varken, bir liste çıkarmakta baya zorlandık diyebiliriz. Biz oyumuzu toplama albümlerden çok Score albümlerden yana kullandık. Ebru ile hazırladığımız bu listede sıralama da yapmak istemedik çünkü seçtiğimiz albümler gerçekten birbirinden güzel. Geride bıraktığımız seneyi anmak adına da 13 filmin müziklerini sizinle paylaşmak istedik.

Yeni yılınız bol filmli ve bol müzikli geçmesi dileğiyle.

Oblivion:Fransız müzik grubu M83’ten Anthony Gonzalez ve Joseph Trapanese  tarafından bestelenen Oblivion’un film müzikleri yılın en iyilerinden olmayı hak ediyor. Özellikle M83 ve Susanne Sundfor birlikteliği ile film için özel olarak yazılan Oblivion şarkısı yılın en iyilerinden.

Ebru’nun ve Cem’in ortak seçimi.

The Great Gatsby:  Score albümü Craig Armstrong tarafından bestelenen The Great Gatsby senenin en çok beklenen soundtrack albümlerinden oldu.  The Great Gatsby: Music from Baz Luhrmann’s adını taşıyan soundtrack albümünde Florence + the Machine, The XX, Lana Del Rey, Sia ve pek çok müzisyenin şarkıları yer alıyor. Ayrıca film için hazırlanan bir diğer albüm de filmde yer alan şarkıların orkestra versiyonlarının bulunduğu “The Jazz Recordings feat. The Bryan Ferry Orchestra”

Ebru’nun seçimi. 

Cem’in seçimi. 

The Hunger Games: Catching Fire: Merakla beklenen The Hunger Games’in devam filmi olan Catching Fire’ın bu listede olmasının en çok etki eden Coldplay grubuna ilk defa bir film için şarkı yazdırmış olması. Ayrıca albümde Of Monsters and Men, The National, The Lumineers, Antony & The Johnsons gibi pek çok başarılı grubun film için yazdıkları parçalar yer alıyor.Catching Fire’ın score albümüne ise usta müzisyen James Newton Howard’ın eli değdi.

Ebru’nun ve Cem’in ortak seçimi. 

Inside Llewyn Davis: Coen kardeşlerin yönettiği Inside Llewyn Davis’in film müzileri de senenin dikkat çekenleri arasında. Oscar Isaac, Carey Mulligan ve Justin Timberlake’in yer aldığı filmin şarkılarını da yine oyunculardan dinliyoruz.

Ebru’nun seçimi. 

Cem’in seçimi. 

Only God Forgives:  Drive filminin müziklerine imza atarak bizi kendisine hayran bırakan Cliff Martinez, yine bir  Nicolas Winding Refn filmi olan Only God Forgives’de de tüm yeteneğini konuşturuyor. Film müziklerinin filmin kendisinden daha başarılı olduğunu söylememize gerek yok heralde. Albümde bir de İsveçli metal grubu Proud’un şarkısı yer alıyor.

Ebru’nun seçimi.

Cem’in seçimi.

Stoker: Senenin başarılı filmleri arasında yer almasının yanı sıra, Clint Mansell’in filmin müziklerini imza atmasıyla yılın başarılı film müzikleri arasında yer almaya hak kazanıyor Stoker. Modern müzik ile klasik müziğin muhteşem birleşiminden oluşan albümü dinlemediyseniz 2014’ün ilk günlerinde mutlaka dinleyin. Albümün ilk parçasını Emily Wells seslendiriyor. Filmin havasını müziklerine yansıtmayı çok iyi başaran Clint Mansell’in hazırladığı film müziklerinin albümünde bir de bonus yer alıyor. Nancy Sinatra & Lee Hazelwood’dan “Summer Wine”.

Ebru’nun seçimi.

Cem’in seçimi. 

Prince Avalanche:David Gordon Green’in yönettiği Prince Avalanche bizim için yılın en değerli filmleri arasında. Bunun sebebi de post-rock dendiğinde akla ilk gelen isimlerden olan Explosions in the Sky’ın filmin müziklerinde imzası olması. Daha önce Friday Night Lights filmine de müzik yapan gruptan yeni yılda tek dileğimiz yeni soundtrack albümlerine imza atması.

Ebru’nun seçimi. 

Cem’in seçimi.

The Broken Circle Breakdown:The Misfortunates filmi ile İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan yönetmen Felix van Groeningen’in son filmi. Filmin 2014 Oscar ödüllerinde “En İyi Yabancı Film” dalında aday olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Sinema eleştirmenlerinden övgüler toplayan filmi, biz de müzikleriyle yere göğe sığdıramıyoruz. Country ve bluegrass müziği doruklara çıkaran The Broken Circle Breakdown’ın film müzikleri The Broken Circle Breakdown Bluegrass Band tarafından bestelendi.

Ebru’nun ve Cem’in ortak seçimi.

Upstream Color: Shane Carruth on parmağında on marifet olan ender yönetmenlerden biri.Kendi yazdığı, kendi yönettiği ve müziklerini de kendisi yaptığı yeni filmi Upstream Color iyi eleştriler almasa da, bu senenin en iyi film müziklerinden birine imza attı.Filmden çok müziklerinin konuşulduğunu belirtelim.

Cem’in seçimi.

Ebru’nun seçimi. 

12 Years A Slave: Hans Zimmer tarafından bestelenen film müziklerinin albümünde Alabama Shakes’den John Legend’a, Chris Cornell’e kadar pek çok müzisyen de yer alıyor. John Legend ise film için 2 şarkı kaydetti. Bunlardan biri “Roll Jordon Roll”. Şarkının filmde iki versiyonu yer alıyor. İlki John Legend’ın seslendirdiği, ikincisi ise hiç kuşkusuz ki filmle özdeşleleşen  Topsy Chapman ve Chiwetel Ejiofor’un performansı.

Ebru’nun seçimi.

Cem’in seçimi.

The Secret Life of Walter Mitty:Her ne kadar ülkemizde vizyona girmemiş ve malum ortamlara düşmemiş olsa da biz, Soundtrack albümünü dinleyerek senenin en iyileri arasına girmesinde karar kıldık. Soundtrack albümünde David Bowie, Of Monsters and Men, Arcade Fire, David Bowie gibi pek çok önemli ismin albümlerinde yer alan parçalara da yer verilmiş.Ayrıca Soundtrack albümü için Jose Gonzalez tarafından seslendirmiş, Ryan Adams tarafından kaleme alınmış olan ‘Stay Alive’ albümdeki en dikkat çekici şarkı olmuş. Theodore Michael Shapiro ise score müziklerinde dahiyane dokunuşlara sahip. Walter Mitty’nin müzikleri film kadar gizemli,duygusal ve eğlenceli.

Cem’in seçimi.

Ebru’nun seçimi.

Before Midnight: Before Sunrise ve Before Sunset filmlerinden yıllar sonra gelen ve senenin başarılı yapımları arasında yer alan Before Midnight filminin müzikleri Graham Reynolds tarafından bestelendi. Yunanistan’da geçen hikayenin ele alındığı filmin müziklerinde Yunan şarkılarına rastlamamız da hiç şaşırtıcı değil tabi ki. Onlardan biri Haris Alexiou tarafından yazılıp seslendirilen Gia Ena Tango.

Ebru’nun ve Cem’in ortak seçimi.

Breathe In:Like Crazy ile hiç beklenmedik şekilde bizi şaşırtan yönetmen Drake Doremus sağlam bir Romantik-Dram filmine imza atmış, müzikleri de bir o kadar iyi olmuştu. Bu sene yine Romantik-Dram filmi Breathe In ile karşımıza çıktı ve müzikleri de yine kendinden söz ettirmeyi başardı. Dustin O’Halloran imzalı müzikler diğer bir çok listede olduğu gibi bizimde listemizde yer alıyor.

Ebru’nun ve Cem’in ortak seçimi.

Kategoriler
izlenim

Inside Llewyn Davis: Islak Çoraplar, Üşüyen Ayaklar

Bazen herşey ters gider… Hayatınızı adadığınız mesleğinizin veya büyük bir aşkla sarıldığınız sanatınızın, kimsenin gözünde değeri yoktur. Üstüne bir yaşam kurduğunuz tüm değerler başkalarının hayat mücadelelerinin oluşturduğu o azgın nehirde sürüklenip gözden kaybolur. “İşte bu hayatımın dönüm noktası olacak” dediğiniz her an, hayalkırıklıklarıyla dolar.
4

Filmler çoğunlukla bize epik yaşamları, kaybetse bile görkemli kaybedenleri, ölse bile ulvi bir amaç için kendini feda edenleri gösterir. Çok azı bize hayat dediğimiz bok yığınının içindeki değersizleşen yaşamları samimiyetle, hiçbir süse gerek duymadan anlatır. Zaten çok az yönetmen sıradan kaybedenlerin öykülerini yaşadıkları zamanın ruhuna yapıştırarak anlatma ve irdeleme cesaretine sahip. Çok az yönetmen sinemaya “Kendimi iyi hissedeyim, izlediğim hikayeden dersler çıkarayım, birşeyler öğreneyim” diye gelen kitlelere “Siktir edin şimdi onları… Bak böyle adamlar da yaşadı yeryüzünde” diyerek farklı hikayeler anlatabiliyor. Coen Biraderler, karda yürümek zorunda kalan, çorapları ıslanan, kafasında binbir dert varken soğuktan donmuş ayaklarını hissetmeye çalışan Llewyn Davis’in yaşadıklarını yine özenle inşa edilmiş, her sinemacının kuramayacağı bir atmosfer içinde seyirciye sunuyor.

1

Llewyn, Lebowski gibi görkemli veya sevimli bir kaybeden değil… Özdeşleştirebileceğimiz, empati kurabileceğimiz yönleri çok az. Hayatına girdiği herkese acı, keder ve dert getiriyor. Varoluşu hem kendi, hem de tanıdığı herkes için yük. İçindeki her olumlu duygu, her çaba, her umut, sevdiklerine, değer verdiklerine açı çektiren işkencelere dönüşüyor. Müzik tarihi yeniden yazılırken, folk ve blues şehvetli bir sevişmeyle rock’n’roll’a hamile kalırken, gitarla tıngırdatılan üç-beş ölçü üzerine serpiştirilen en hasından edebiyat milyonların bağıra bağıra, hıçkıra hıçkıra söyleyeceği marşlara dönüşürken, Bob Dylan elektro-gitarı eline almak üzereyken Llewyn Davis’in tüm yeteneğinin ve benliğinin tarihin dışında kalmasına, kapının önüne konmasına, kendi özüne yabancılaşmasına tanık oluyoruz film boyunca… Llewyn Davis, anlaşılmak istiyor ama ne anlattığından, ne söylediğinden kendisi bile emin değil.

Coen Biraderler’in sinematik yeteneklerinin başında gelen neredeyse elle dokunulabilecek kadar gerçek karakterler yaratabilme başarısı Llewyn Davis ile bir kez daha kendini gösteriyor. Ama Davis, kendi yaşamınızdaki gerçek insanlarla özdeşleştirebileceğiniz bir kişilik değil. Llewyn Davis’i ancak zar zor hatırladığınız, eş-dost sohbetinde konusu geçtiğinde adını anımsayamadığınız, unuttuğunuz, hafızanızın kilerine kaldırdığınız tanıdıklarınıza benzetebiliyorsunuz. Hayatınıza bırakabileceği en kalıcı iz “Ya, ne oldu ona ya, iyi çocuktu ama biraz sorunluydu” şeklinde iki-üç sayıklama olabilecek bir tip.2

Hayatı ciddiye almamayı çok ciddiye alan Davis, film boyunca bir zamanlar sevdiği kadını hamile bıraktığını, kürtaj yaptırdığını düşündüğü bir başka kadının çocuklarını doğurduğunu, huzurevinden ölümü bekleyen babasının kötü haberlerini ve bok kokusunu, ailesinden geriye kalan tek parça olan kızkardeşinin uyarılarını duyuyor, yaşıyor, görüyor ama hissedemiyor, içselleştiremiyor. Ciddiye aldığı, üzüldüğü tek şeyin beraber müzik yaptıkları ve hayatına yanlış köprüde son veren arkadaşının ölümü olduğunu, hayatının o olayda takılıp kaldığını, ilerleyemediğini görüyoruz. Yaptığı müziği bile pek ciddiye almıyor. Müzikle ilgili umutları tükendiğinde kaçıp gitmeyi tercih ediyor ama onu bile beceremiyor. Varlığı kendi benliğine ayağındaki ıslak çoraplar gibi rahatsızlık veriyor.

3

Inside LLewyn Davis bir dönem filmi ama o dönemin en büyük ismi sadece finalde fon müziği olsun diye sahneye çıkıyor. Bir müzik filmi ama film boyunca kulağımızın pasını silen folk şaheserleri filmin en ilginç karakteri tarafından “Biz jazz yaparken tüm notaları çalıyoruz. Siz üç dört ölçünün üzerine inliyorsunuz” mealindeki sözlerle yerin dibine sokuluyor. Bir aşk filmi ama filmdeki tüm aşk hikayeleri bitmiş veya uzatmaları oynuyor. Bir “kaybedenler” filmi ama kaybedenlere üzülmenize bile engel oluyor. Çok güçlü bir senaryoya sahip bir film ama ona yakın insan hikayesi içinde kendinizi özdeşleştirebileceğiniz, hikayesini gerçekten merak ettiğiniz, önemsediğiniz ve filmin sonunda üzüldüğünüz tek karakter bir kedi.

Inside Llewyn Davis her yönüyle bir başyapıt. Ve başyapıt olmayı tek bir iddialı söz söylemeden, senaryo kıvraklıklarına gerek duymadan, epik sahnelere yer vermeden, duygu sömürmeden başaran belki de tek film.
Yazının sonunu da şöyle bağlayalım:
Filmin ne anlattığını, ne hissettirdiğini sadece ve sadece karda yürüyüp ayakları sırılsıklam olanlar ve kendini hayatının farklı dönemlerinde bombok hissedenler anlayabilir.

Kategoriler
haber

Direnişteyken: Son Bir Ayın Fragmanları…

Yayına ara verdiğimiz bir ayda yayınlanan önemli fragmanları bir araya toparladık.

GETAWAY: Ethan Hawke ile Selena Gomez’i biraraya getiren aksiyon yüklü “Getaway”den ilk fragman yayınlandı. “Getaway” karısının kaçırılmasının ardından karısını kurtarmaya çalışan ama kaçıranın isteklerini yapmaktan başka da çaresi olmayan bir adamın aksiyon dolu günlerini anlatacak. Gomez ise onu soymaya çalışırken bunu beceremeyen ve onun maceralarına ortak olmak zorunda kalan genç bir hacker’ı canlandırdı. Film ABD’de 30 ağustosta gösterilecek.

PARANOIA: Robert Luketic’in yönettiği “Paranoia” yetenekli oyuncuları biraraya getirdi. Harrison Ford, Liam Hemsworth, Josh Holloway, Lucas Till, Gary Oldman ve Amber Heard filmin başrollerini üstlendiler. Gerilim türündeki film, iki şirket/CEO arasındaki rekabete odaklanıyor. Film için “Senenin The Departed’ı” demek mümkün. Zira benzer bir hikaye anlatmakta.

RUNNER RUNNER: Justin Timbarlake, Ben Affleck, Gemma Arterton ve Anthony Meckie’nin başrollerini üstlendiği “Runner Runner” senenin kumar/poker filmlerinden. Brad Furman’ın yönettiği film, pokerde pek iddialı olan bir adamla zengin bir herifin yollarının kesişmesinden sonra (her zamanki gibi) işlerin ters gitmesi ile bu pokerde iddialı olan adamın hayatını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor. Film ABD’de 27 eylülde gösterime girecek.

PRISONERS: Dennis Villeneuve’ün polisiye-gerilim filmi “Prisoners”tan iki fragman nete düştü. “Prisoners”ın başrollerini Jake Gyllenhaal ile Hugh Jackman üstlenmekteler. Onlara Paul Dano, Maria Bello, Terrence Howard, Viola Davis, Melissa Leo eşlik ediyorlar. 20 eylüle yetiştirilmeye çalışılan film, kızı kaçırılmış bir babanın kızını bulma çabalarını anlatacak.

THE FAMILY: Robert De Niro, Michelle Pfeiffer ve Tommy Lee Jones’un başrollerini, Luc Besson’ın senaristlik-yapımcılık-yönetmenliği, Martin Scorsese’nin yürütücü yapımcılığını üstlendiği aksiyon-komedi karışımı “The Family”den (eski adı “Malavita”) ilk fragman nete düştü. “The Family”, New York’lu bir mafya ailesinin FBI’nın tanık koruma programı kapsamında Normandiya’ya yerleştikten sonra buraya uyum sağlamaya çalışmalarını komik bir üslupla anlatıyor. Fragmanından senenin en kötüleri arasına rahatlıkla girebileceğini hissettiren “The Family”, 20 eylülde gösterime girecek.

THE KILLING SEASON: Robert De Niro’lu “The Killing Season”ın da fragmanı nete düştü. “When In Rome”, “Ghostrider”, “Daredevil” gibi her biri diğerinden kötü filmlere imzasını atmış olan pek de gelecek vaat etmeyen Mark Steven Johnson’ın yönettiği filmde De Niro’ya John Travolta, Elizabeth Olin ve Milo Ventimiglia eşlik ettiler. Küçük bir bütçeyle ve sadece dört oyuncuyla kotarılan film 12 temmuzda kablolu kanallarda yayınlanacak.  Ne yazık ki bu filmin de çok kötü göründüğünü söylemeden edemeyeceğim. Film Sırbistanlı bir adamın Amerikalı eski bir askerden (De Niro) intikam almaya çalışmasını anlatıyor. Genelde de De Niro ile Travolta arasındaki teke tek mücadeleye odaklanıyor.

BLUE JASMINE: Woody Allen yeni romantik-komedisi ile bu yaz karşımıza çıkacak ve her zamanki gibi ünlü ve etkileyici oyuncuları filmine doldurmuş. Cate Blanchett, Alec Baldwin (yönetmenle üçüncü çalışması), Michael Stuhlbarg, Peter Sarsgaard, Louis C.K., Sally Hawkins (yönetmenle ikinci çalışması) gibi oyuncular filmde rol aldılar. “Blue Jasmine”, Allen’ın New York’a dönüş yaptığı filmi. Lakin New York’tan çok San Fransisco’da geçiyor film ve iflas etmiş, borca gömülmüş bir ev hanımının yaşadığı krizleri anlatıyor.

FILTH: James McAvoy her türlü sapıklığı içinde barındıran, sorunlarla dolu bir polise hayat verdiği “Filth” bu yaz gösterime girecek. Filmden ikinci fragman da nete düştü. McAvoy’a Imogen Poots, Jim Broadbent, Jamie Bell ve Eddie Marsan gibi İngiliz sinemasının tanıdık yüzleri eşlik ettiler. Film, Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlandı.

THE HOBBIT: THE DESOLATION OF SMAUG: Peter Jackson’ın kotardığı Hobbit üçlemesi yoluna ikinci filmle devam ediyor. Gösterimine altı ay kala ikinci Hobbit filminin ilk fragmanı nete düştü. Bilbo Bagins ve arkadaşlarının önce Elflerle ilişkileri ve daha sonra ejderha Smaug ile mücadelelerini anlatacak ikinci film. Bu bölümde ilk kez karşımıza çıkacak oyunculara da fragmanda yer verilmiş. Luke Evans, Stephen Fry, Lee Pace ve Evangeline Lilly’i görüyoruz aksiyona odaklanmış fragmanda. Daha fazla uzatmayalım ve iki dakikalık fragmanla sizi baş başa bırakalım. Gösterim tarihi 13 aralık.

DIANA: Olivier Hirschbiegel’in yönettiği, Naomi Watts ile Naveen Andrews’un başrollerini üstlendikleri biofilm “Diana”dan ilk fragman nete düştü. “Diana” adından da anlaşılacağı üzere Prenses Diana’nın Dr. Hasnat Kahn ile ilişkisine odaklanıyor.

SNOWPIERCER: Çoğu sekansı bir trende geçen “Snowpiercer”ı Güney Koreli usta yönetmen Bong Joon-Ho yönetti. Film, yönetmenin ilk İngilizce filmi. Kadro da epey sağlam. Başroller Tilda Swinton, Jamie Bell, John Hurt, Octavia Spencer, Alison Pill, Ed Harris, Kang-ho Song ve Ko Asung’a teslim edilmişti.”Snowpiercer” distopik bir gelecekte bir trene hapsolmuş insanlar arasındaki mücadeleleri anlatıyor.

300: RISE OF AN EMPIRE: Zack Snyder’ın kotardığı “300”, efektleri ve hikayeyi anlatma tarzıyla dikkatleri çekmiş, övgüleri toplamıştı. Biraz geç de olsa “300”ün devamı çekildi. Ama Snyder “Man of Steel” ile meşgul olduğundan filme sadece yardımcı senarist ve yapımcı kimlikleriyle katkıda bulundu, yönetmenliği Noam Murro’ya teslim etti. Frank Miller’ın “Xerxes” adlı çizgi-romanından uyarlanan filmde Xerxes ile “300”de vefat eden kralın eşi Gorgo’nun mücadelesi anlatılacak. Önceki filmde rol alan Lena Headey de filmde rol almış. Başroller ise Eva Green ve Rodrigo Santoro’ya teslim edilmişti.

ELYSIUM: Zaman hızla geçiyor ve Neill Blomkamp’ın yeni bilim-kurgu filmi “Elysium”ın gösterim tarihi yaklaşıyor. Matt Damon, Jodie Foster, Sharlto Copley ve Alicia Braga’lı “Elysium”dan ikinci fragman da bu vesileyle yayınlandı. Aksiyon dolu ilk fragmandan sonra bu kez epey uzun (3:17) ve ayrıntılı bir fragman yayınlandı. “Elysium” ağustos ayında gösterime girecek.

THE WOLF OF WALL STREET: Martin Scorsese’nin yönetmenliğini, Leonardo DiCaprio’nun başrolünü üstlendiği komedi-dram filmi “The Wolf of Wall Street”in de ilk fragmanı yayınlandı. Jordan Belfort’ın gerçek hayatından uyarlanan filmde ayrıca Jonah Hill, Matthew McConaughey, Jean Dujardin, Rob Reiner, Spike Jonze, Margot Robbie ve Kyle Chandler gibi ünlü isimler DiCaprio’ya eşlik ettiler.

THE SPECTACULAR NOW: Bu sene Sundance’te ilk gösterimini yaptıktan sonra başrol oyuncularına ödül kazandırtan “The Spectacular Now”ın fragmanı yayınlandı. Yükselişe geçen yönetmen James Ponsoldt’ın yönettiği, 500 Days of Summer’ın senaristlerinin kaleme aldığı, Shailene Woodley, Brie Larson, Kyle Chandler, Jennifer Jason Leigh ve yönetmenle ikinci kez çalışan Elizabeth Winstead’ın rol aldığı film lisede okuyan Sutter’ın mahallesine taşınan Aimee ile ilişkisi üzerinden gençlik, aşk, aile, okul gibi temalara değiniyor. Epey olumlu eleştiriler alan film ABD’de ağustosta gösterilecek.

DRINKING BUDDIES: Olivia Wilde, Anna Kendrick, Jake Johnson ve Ron Livingston’ı biraraya getiren “Drinking Buddies” aşağıdaki fragmandan da anlaşılacağı üzere bir aşk dörtgeni üzerinden aşka ve arkadaşlığa odaklanıyor. Bildiğin sıradan bir aşk filmi işte. Herkesin birbirine aşık olduğu filmlerinden… Hala merak eden varsa film ağustosta ABD’de gösterime girecek.

THE COUNSELOR: Ridley Scott’ın tekrar şahane bir kadroyla kotardığı “The Counselor”dan teaser yayınlandı. Sırayla bütün başrol oyuncularını gördüğümüz teaser şahsen bizleri heyecanlandırdı. Scott “American Gangster”dan sonra tekrar mafyaya el atıyor ve bir avukatın bu mafyadan yakasını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor. Senaryoyu usta yazar Cormac McCarthy kaleme aldı.

THANKS FOR SHARING: Çekimleri iki sene önce tamamlanmış olmasına rağmen ancak gösterime girebilecek olan “Thanks for Sharing”ten ilk fragman yayınlandı. Seks bağımlılığı üzerinden bireylerin birbirleriyle ilişkilerine odaklanan film karışık eleştiriler almıştı ilk gösterimini gerçekleştirdiğinde. Filmin başrollerini Mark Ruffalo, Tim Robins, Gwyneth Paltrow ve Pink üstlenmişti.

BREATH IN: Bu yıl Sundance’te yarışan “Breath In” senarist-yönetmen Drake Doremus’ı biraz daha ünlendirdi. Doremus festival sonunda herhangi bir ödüle uzanamasa da olumlu eleştiriler aldığını söyleyebiliriz. Yönetmen tıpkı önceki filmi “Like Crazy”de olduğu gibi aşkın bireyde yarattığı tahribata ve ilişkilere odaklanıyor. Megan ile evli olan müzisyen/müzik hocası Keith bir gün genç ve güzel ve aynı zamanda öğrenci olan Sophie ile karşılaşır ve bu genç kadına aşık olmaktan ve onunla bir ilişkiye başlamaktan kendisini alamaz, olaylar gelişir. Film İngiltere’de 19 temmuzda gösterime girecek.

THERESE: Geçtiğimiz senenin Cannes Film Festivali’nde gösterilen ama o günden sonra bir türlü vizyona girmeyen “Thérése” nihayet 12 temmuzda ülkemizde gösterime girebilecek. Gösterim tarihi yaklaşırken filmden ikinci fragman yayınlandı. “Thérése” 1920’lerde yaşayan Thérése adlı ev hanımının trajediye doğru hızla sürüklenen hayatını anlatıyor. Film ne yazık ki usta yönetmen Claude Miller’ın son filmi. Miller filmi tamamladıktan kısa bir süre sonra vefat etmişti.

LES SALAUDS: Fransız aktris-senarist-yönetmen Claire Denis geçtiğimiz ay kariyerinin 12. uzun metrajlı filmi “Les Salauds” (The Bastards) ile Cannes Film Festivali’nde yarışmıştı. Aksiyon-gerilim türündeki film bir intikam hikayesi anlatıyor. Playlist filmi “Taken’ın arthouse versiyonu” şeklinde tanımlamış. Başrolleri Vincent Lindon, Chiara Mastroianni ve Lola Creton üstlenmişlerdi. “Les Salauds” Fransa’da 7 ağustosta gösterime girecek.

AFTERNOON DELIGHT: Jill Soloway’in yönettiği “Afternoon Delight” bu sene Sundance’ten yönetmen ödülüyle dönmüştü. Juno Temple, Kathryn Hahn ve Josh Radner’ı biraraya getiren bu komedi-dram filmi, bir eş/annenin (Hahn) bir striptizci (Temple) ile arkadaşlık kurup hayatını değiştirmeye çalışmasını anlatıyor. Olumlu eleştiriler alan bu bağımsız film kısıtlı bir dağıtımla 30 ağustosta ABD’de gösterime girecek.

INSIDE LLEWYN DAVIS: Coen Kardeşlere Cannes Film Festivali’nden yönetmen ödülünü kazandıran “Inside Llewyn Davis” aralık ayında gösterime girecek. Filmi hatırlatmak amacıyla bir fragman daha yayınlandı. Oscar Isaac, Carey Mulligan, John Goodman, Justin Timbarlake, F. Murray Abraham gibi kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip olan “Inside Llewyn Davis” için eleştirmenler “Coenlerin en iyi üç filmi arasına rahatlıkla girebilir” görüşünce birleşmekteler.

Kategoriler
haber

Inside Llewyn Davis’ten Yeni Fragman

Coen Kardeşlerin kaleme alıp, yapımını ve yönetmenliğini üstlendikleri yeni filmleri Inside Llewyn Davis’in Cannes’daki ilk gösterimine sayılı günler kala ikinci fragmanı yayınlandı.

Inside Llewyn Davis

Folk müzik sanatçısı Llewyn Davis’in 60lardaki hayatına odaklanan filmde Davis’e Oscar Isaac hayat verdi. Ona Carey Mulligan, John Goodman, Murray Abraham, Garrett Hedlund ve Justin Timbarlake eşlik ettiler. Inside Llewyn Davis, ABD’de 20 aralıkta, bizde büyük ihtimalle mart-nisan aylarında gösterime girecek.

Inside Llewyn Davis Fragman
https://www.youtube.com/watch?v=R4GGOXkY5CI

Kategoriler
haber

Cannes’da Yarışacak Filmlerle İlgili Bilgiler

Gitmesek de, görmesek de, televizyondan takip etsek de sevdiğimiz festivallerden olan Cannes Film Festivali’nin yarışma filmleri açıklandı. Birbirinden yetenekli sinemacıları biraraya getiren Cannes Film Festivali’nin bu seneki yarışma filmlerini araştırmaya üşenen veya araştırıp da yeterli bilgiye erişemeyen (ki bu da pek mümkün değil sanırım) sinemaseverler için kısaca hatırlatalım istedik.
candelebra
Behind The Candelabra: Steven Soderbergh haberlerimizde sıkça belirttiğimiz gibi sinemaya (belki de bir süreliğine) veda etti. Ama film çekmekten, kameradan uzak kalamayacak gibi. “Behind the Candelabra” onun beyazperde için çekmek istediği ama stüdyolarca “fazla gay”(?) bir hikayesi olduğundan reddedildiği için HBO için çektiği bir film, aynı zamanda şimdilik son filmi. “Fazla gay” olan bu film bu zekice(!) tespitten anlaşılacağı gibi eşcinsel piyanist Liberace’nin hayatına odaklanıyor. Ünlü piyaniste Michael Douglas, onun sevgilisine Matt Damon hayat verdi. Yayınlanan son fragmandan anladığımız kadarıyla hikaye Liberace’nin gözünden anlatılıyor. O yüzden Damon geri planda kalacak gibi. Öte yandan gene fragmandan anlaşıldığı kadarıyla Soderbergh dönemin hakkını vermiş gibi görünüyor. Film Cannes’da gösterildikten sonra HBO’da yayınlanacak.
Borgman
Borgman: Hollandalı yönetmen Alex van Warmerdam kariyerinde ilk kez Cannes Film Festivali’ne katılacak sinemacılardan. Daha önce kara komedi türündeki iki filmle, “De jurk” ve “De laatste dagen van Emma Blank” ile Venedik’ten ödüllü dönmüştü. “Borgman” yönetmenin sekizinci filmi ve komedi/dram/aksiyon karışımı önceki filmlerinden farklı olarak gerilim türünde. Peki film ne anlatıyor? Filme ismini veren Borgman aşağıdaki teaser’dan da anlaşılacağı üzere zengin, kibirli, çoluk çocuğa karışmış bir çiftin evinde yaşamaya başlar ve zamanla bu burjuva ailesini rahatsız etmeye başlar, olaylar gelişir. Film Hollanda’da ağustosta gösterilecek.

Un Chateau En Italie: Yönetmenlik kariyerine 2003’te kotardığı “Il est plus facile pour un chameau” ile başlayan ve bu filmiyle Ankara’dan FIPRESCI ödülünü, Fransa’dan César ödülünü kazanan İtalyan aktris/yönetmen Valeria Bruni Tedeschi “Actrices”ten altı sene sonra tekrar kameranın arkasına döndü ve başlığını attığımız filmi çekti (filmin ismini yazmaya üşenmek). Komedi/dram karışımı film, evlerini satılığa çıkaran bir ailenin yaşamına odaklanıyor. Filmin Fransız yapımı olduğunu da belirtelim.
grandebellezza-586x390
La Grande Bellezza: Sean Penn’li “This Must Be The Place” filminden de, daha eski “Il Divo”dan da tanıyabileceğimiz italyan yönetmen Paolo Sorrentino iki sene aradan sonra tekrar Cannes’a konuk olacak. 2006’da, 2008’de, 2011’de burada yarışan Sorrentino böylelikle seriyi bozmamış oldu. Yönetmen yeni filminde günümüzün Roma’sına ışık tutuyor, bu şehrin portresini çıkarıyormuş. Film, yaşlanmış bir yazarın tutkuyla dolu gençliğine duyduğu özlemi anlatıyor.


Mahamat Saleh-Haroun
Grisgris: Çadlı Mahamat Saleh-Haroun’un yönetmenliğini üstlendiği “Grisgris” filme adını veren bir genci hikayenin merkezine yerleştiriyor ve onun dramatik hikayesini anlatıyor. Çocukluğundan beri dansçı olmak isteyen ve bu hayalle 25 yaşına kadar gelen Grisgris felç geçirince hayalleri suya düşer. Üstüne üstlük amcası da hastalanınca dansçı olamayacağını iyice anlar. Bunun üzerine Grisgris amcasına yardımcı olmak için kaçakçılarla işbirliği yapmaya başlar. Yönetmenin önceki filmiyle Cannes’dan ödülle ayrıldığını belirtelim.
The Immigrant
The Immigrant: Bir türlü ismi netleşememiş filmlerdendi James Gray’in üç yıldız oyuncuyla kotardığı yeni filmi. Önceki adı “Lowlife” olan “The Immigrant”in başrollerini yönetmenin favori aktörü Joaquin Phoenix, yönetmenle ilk kez çalışan Marion Cotillard ve Jeremy Renner üstlendi. Gray bu filminde Amerikan rüyasının nasıl da bir kabusa dönüşebileceğini anlatıyor. Amerika’ya “yeni bir hayat” umuduyla gelen masum bir kadının kurduğu bütün hayaller film ilerledikçe yıkılacak ve kadın çok geçmeden “kötü yol”a düşecek. Cotillard kötü yola düşmekten kurtulamayan göçmen bir kadına, Phoenix ile Renner da abi-kardeşe hayat verdiler.
Inside Llewyn Davis
Inside Llewyn Davis: Festivalin diğer biofilmi “Inside Llewyn Davis”. Coen Kardeşlerin kotardıkları bu film, 1960’ları fon alıp müzisyen/şarkıcı Llewyn Davis’in hayatına odaklanıyor. Şarkıcı Davis’e Oscar Isaac hayat verdi. Ona Carey Mulligan, Justin Timbarlake, Murray Abraham, Garrett Hedlund ve yıllar sonra yönetmenlerle tekrar çalışan John Goodman eşlik etti.

Jeune Et Jolie: Fransa’nın en önemli ve yetenekli yönetmenlerinden François Ozon’un kotardığı “Jeune Et Jolie” 17 yaşındaki genç bir kızı merkeze yerleştirip bu genç kızın dört mevsimini, yani bir yılını anlatıyor. 21 ağustosta Fransa’da gösterime girecek olan filmin tanıdık tek yüzü Charlotte Rampling.
Desplechin
Jimmy P.: ’92, ’96, ’00 ve ’08’de Cannes’a katılıp ödül için yarışan Arnaud Desplechin ödüle uzanamamıştı. Beşinci katılışında bu durum değişir mi bilemeyiz ama yönetmenin iddialı geldiğini söylemek mümkün. Benicio Del Toro, Mathieu Amalric ve Elya Baskin’in başrollerini üstlendiği “Jimmy P.”, 1951’de Georges Devereux tarafından kaleme alınan “Pyschotherapy Of A Plains Indian” adlı romandan uyarlandı. Kitap psikiyatrinin en ünlü isimlerinden Devereux’nun evsiz bir Kızılderili ile yaptığı psikoterapileri anlatıyor. Film de bu kitabı kaynak alıp bu Kızılderili ile Devereux arasında başlayan dostluğa odaklanıyor.
michael-kohlhaas
Michael Kohlhaas: Tanıdık aktörlerle dolu bir film daha. 16. yüzyılın Fransa’sını fon alan “Michael Kohlhaas”ın başrollerini Mads Mikkelsen, Bruno Ganz, David Kross, David Bennent, Sergi Lopez ve Denis Lavant üstlendi. Bu geniş ve etkileyici oyuncu kadrosunu üçüncü kez kameranın arkasına geçen ve Cannes’a ilk kez katılmaya hazırlanan Fransız yönetmen Arnaud des Pelliéres yönetti. Film, Heinrich von Kleist’in aynı adlı klasik romanından uyarlandı. Kitap ve dolayısıyla filmle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz.

Nebraska: Alexander Payne Oscar kazandığı “The Descendants” filminden sonra arayı fazla açmadan yeni filmini kotardı. İçinde yıldız ve popüler oyuncu barındırmayan “Nebraska” bir baba-oğul hikayesi anlatacak. Araları pek de iyi olmayan bir babayla oğlunun Nebraska’ya yolculukları ve buranın merkezinde başlarından geçen kötü olayları anlatıyor. Payne “Nebraska” ile on bir yıl aradan sonra ilk kez Cannes’a konuk olacak.

Only God Forgives: “Drive” ile Cannes’dan yönetmen ödülünü kazanan Nicolas Winding Refn ile Ryan Gosling’i ikinci kez biraraya getiren “Only God Forgives” yayınlanan üç fragmandan sonra “Drive”ın gerisinde kalmayacağını düşündürtüyor. Film Tayland’ta kardeşi öldürülünce annesi ile beraber buraya gelip kardeşinin intikamını almaya çalışan Julien’in hikayesini sert bir üslupla anlatıyor. Gosling’e Kristin Scott Thomas eşlik etti.

Le Passé: “Jodaeiye Nader az Simin” ile Oscar’a kadarki çoğu ödülü kazanan İranlı yönetmen Asghar Farhadi kariyerinde ilk kez bir filmini İran dışında kotardı. “Le Passé” adını verdiği yeni filmini Fransa’da Fransız sermayesiyle ve haliyle Fransızca olarak kotarak Farhadi bu filminde de ailevi sorunlara değiniyor. İranlı bir adamla Fransız bir kadının çatırdayan evliliklerini anlatan “Le Passé”de boşanmış çifte Berenice Bejo ile Ali Mosaffa hayat verdi. Filmin diğer başrolü Tahar Rahim ise bu kadına aşık olan Samir’i canlandırdı.

Venus in Fur: Roman Polanski’nin yönettiği, Mathieu Amalric ile Emmanuelle Seigner’in başrolleri üstlendiği, David Ives’ın Broadway oyunundan uyarlanan bir film. Erotizm ile kara komediyi harmanlayan “Venus in Fur”de, bir kadınla erkek arasında başlayan ilişkinin sado-mazoşist bir ilişkiye dönüşmesi anlatılıyor.

Wara No Tate: Takashi Miike’nin iki senede kotardığı beşinci filmi olma özelliğini taşıyan “Wara No Tate” intikam hikayesi anlatan filmlerden bir diğeri. Torunu öldürülen zengin bir adam, katil zanlısı hukuktaki boşlukları da kullanarak serbest kalınca işin peşini bırakmaz ve bu katili öldürene yüklü bir para vereceğini açıklayan bir ilan yayınlatır. Miike, Cannes Film Festivali’ne ilk kez 2011’de “Ichimei” filmiyle katılmış ve festivalden ödülsüz ayrılmıştı.
la-vie-d-adele_abdellatif-kechiche
La Vie D’Adale: Sanırız festivalin en uzun filmi ama söz konusu Abdellatif Kechiche olunca bu normal oluyor. Yönetmenin yeni filmi “La Vie D’Adale”, genç bir kız olan Adale ile ondan yaşça daha büyük olan Emma arasındaki aşkı anlatıyor. Lezbiyen aşıklara Adéle Exarchopoulos ile Léa Seydoux hayat verdiler. Kechiche de Cannes Film Festivali’ne ilk kez katılacaklardan. Yönetmen en son 2004’te Venedik Film Festivali’ne katılmış ve oradan yönetmen ödülüyle dönmüştü.
Soshite Chichi Ni Naru
Soshite Chichi Ni Naru: Japon sinemacı Hirokazu Koreeda yazıp yönettiği dram türündeki bu filmle dokuz yıl aradan sonra üçüncü kez Cannes’a konuk olacak. Japonya’da ekim ayında gösterime girecek olan bu filmde para işleriyle uğraşan ve epey yoğun olan zengin bir iş adamın öyküsünü anlatacak. Ryota Nonomiya bir gün hastaneden bir haber alır ve oğlu doğduğunda başka bir bebekle karıştırıldığını öğrenir, haliyle yıkılır. Ryota’yı bu haberden sonra bir seçim yapmak durumunda kalacaktır.

Heli: İspanyol senarist-yönetmen Amat Escalante üçüncü filmi “Heli” ile Belirli Bir Bakış bölümünde 2005 yılında FIPRESCI ödülünü kazandıktan sonra ikinci kez festivale konuk olacak. Filmle ilgili pek bir bilgi yok ne yazık ki.

 

Kategoriler
haber

Coen Kardeşlerin Yeni Filmi Inside Llewyn Davis’ten İlk Fragman

Senenin en merak edilesi filmlerinden, Coen Kardeşler imzalı Inside Llewyn Davis’ten ilk fragman nete düştü.

Coen Kardeşlerin yönettikleri filmde Oscar Isaac başrolü üstleniyor. Isaac filmde şarkıcı Dave Van Ronk’a hayat verdi. Coenler Inside Llewyn Davis’te folk şarkıcısı Ronk’un hayatına odaklandılar. Isaac’e Carey Mulligan, John Goodman (uzun bir aradan sonra tekrar yönetmenlerle çalıştı), Garret Hedlung, F.Murray Abraham ve Justin Timberlake eşlik ettiler. Filmin ABD gösterim tarihi henüz belirlenmedi. Cannes’da gösterilebileceği söyleniyor.

Inside Llewyn Davis Fragman

Kategoriler
haber

Carey Mulligan Kara Komediyle Dönecek

Coen Kardeşlerle “Inside Llewyn Davis”i kotardıktan sonra sessizliğe gömülen ve proje açıklamayan Mulligan kara komedi/gerilim türündeki “Nancy and Danny”de rol alacak. Filmin yönetmenliğini “Man on Wire”dan tanıyabileceğimiz James Marsh üstlenecek. Senaryoyu Christian Bale’li “Out of the Furnace”nin senaryosuna da imzasını atan Brad Ingelsby yazacak.

Mulligan’ın canlandırdığı karakterin Nicole Kidman’ın başrolünü üstlendiği “To Die For”daki karaktere benzediği söyleniyor. Yeri gelmişken Mulligan’ın başrolünü üstlendiği “The Great Gatsby”nin 2013 yazına ertelendiğini belirtelim. “Inside Llewyn Davis” bir değişiklik olmadığı takdirde şubat ayında gösterime girecek.

Kategoriler
haber

John Goodman Tekrar Coenler’le Çalışacak (Inside Llewyn Davis)

En son You Don’t Know Jack’teki performansıyla yardımcı oyuncu dalında bir Emmy adaylığı alan John Goodman daha önce Coenler’le iki kere çalışmıştı: The Big Lebowski ve Barton Fink. On üç yıl aradan sonra aktör, yönetmen kardeşlerle tekrar çalışacak.

Coenler’in yeni filminin Inside Llewyn Davis olduğunu ve folk sanatçısı Dave van Runk’un hayatını perdeye taşıyacaklarını söylemiştik. Runk’u Oscar Isaac canlandıracak. Ona Carey Mulligan ve Justin Timbarlake eşlik edecekler. Mulligan ve Timbarlake muhtemelen karı-kocayı oynayacaklar. Timbarlake bir diğer folk sanatçısını canlandıracak. Dolayısıyla bir şarkıcı için şarkıcılıktan oyunculuğa geçip adından söz ettiren Timbarlake’in seçilmesi şaşırtmıyor. Goodman’in rolü hakkında bir açıklama yapılmadı. Filmin çekimleri gelecek sene başlayacak. Film 2013’te vizyona girecek.

Kategoriler
haber

Carey Mulligan’dan 2 Önemli Film Birden

Son yılların en yetenekli genç aktrislerinden Carey Mulligan iki filmin başrolünü üstlenecek. Şu sıralar The Great Gatsby’nin çekimlerine devam eden Mulligan, Coenler’in yeni filmi Inside Llewyn Davis’te Oscar Isaac’e eşlik edecek. Coen Kardeşler’in senaryosunu yazdıkları ve yönetecekleri filmde Dave van Ronk adlı folk müzik sanatçısının hayatı anlatılacak. Ronk’u yardımcı rollerde parlayan Oscar Isaac canlandıracak. Mulligan ile Isaac daha önce Drive filminde karı-kocayı oynamışlardı. Çekimler şubat ayında başlayacak.

Mulligan’ın bir diğer filmi Charlie Kaufman’ın senaryosunu yazdığı, Spike Jonze’un yöneteceği isimsiz proje. Bu filmin başrolüyse sinemadan elini ayağını çeken ama sonra dayanamayıp sinemaya The Master filmiyle dönecek olan Joaquin Phoenix’e ait. Phoenix’e Mulligan’ın eşlik etmesi kararlaştırıldı. Filmin çekimleri yazın başlayacak.

Üç yılda Steve McQueen, Nicolas Winding Refn, Mark Romanek, Oliver Stone, Jim Sheridan’la çalışma fırsatını yakalayan Mulligan adından söz ettirmeye devam edecek gibi görünüyor. Bu iki proje dışında My Fair Lady’nin yeniden çevriminde, Outback adlı sert filmde, N.Winding Refn’in bol cinsellikli I Walk with the Dead’inde rol alacak.

Kategoriler
haber

Coen’ler Bağımsız İlerliyor

Ethan ve Joel Coen kardeşler, dünya sinemasına armağan ettikleri birbirinden önemli filmlere rağmen işin ingilizce deyimiyle “business” tarafına çok girmeyen isimler.

Son filmleri True Grit, 250 milyon dolar hasılata ulaşıp yapımcılarının ve dağıtımcılarının cebini doldurdu. Herkes bu başarının ardından onlardan büyük bütçeli bir film bekliyordu.

Ancak Coen Kardeşler daha alçaktan uçmaya ve “Inside Llewyn Davis” isimli yeni filmlerini daha düşük bütçeli tutmaya karar verdiler. Hatta son gelen haberler Coen’lerin filmi büyük yapımcı ve dağıtımcı şirketler yerine daha mütevazı yatırımcılarla çekeceğini gösteriyor.

Doğal olarak bu durum Coen’lere bağımsızlık ve daha rahat hareket etme olanağı sağlıyor. Sinemaseverler olarak bu durumdan da hiç şikayetçi değiliz.