Kategoriler
haber

The Sitting Duck: Isabelle Huppert İfşa Edecek

Isabelle Huppert, vatandaşı Jean-Paul Salome’un yöneteceği gerilim filmi The Sitting Duck’ta rol alacak.

Kadrosunda Benoit Magimel, Marina Fois, Alexandra Maria Lara, Grégory Gadebois ve François-Xavier Demaison gibi yetenekli isimlerin bulunduğu filmde Huppert’i çalıştığı nükleer enerji şirketinde gördüğü suçları kamuya açıklayan bir kadın olarak izleyeceğiz.

Huppert’in oynayacağı gerçek isim Maureen Kearney, yaptığı ifşalar nedeniyle saldırıya uğramış ve çok ağır işkencelerle karşılaşmıştı. Senaryo 2012’de yaşanan olayı aktaran La Syndicaliste isimli Caroline Michel-Aguirre’ın kitabından uyarlandı.

Kategoriler
haber

Caravaggio’s Shadow: Gölgelerin Ustasının Dramatik Hayatı

Işık ve gölge denilince akla gelen en önemli ressamlardan biri olan İtalyan Caravaggio’nun hayatını anlatan Caravaggio’s Shadow filminin çekimlerine İtalya’da başlandı.

Michele Placido’nun yönetmenliğini üstlendiği film, 16. yüzyılda yaşayan ve tarihin en önemli ressamlarından biri olarak gösterilen Caravaggio’nun yetişkinlik dönemindeki sanatının yanı sıra hapis cezalarından ölüm düellolarına, aldığı idam cezasından trajik ölümüne kadar oldukça dramatik geçen hayatına farklı bir bakış açısıyla yaklaşacak.

Caravaggio rolünde Riccardo Scamarcio’yu izleyeceğimiz filmde İtalyan aktöre, henüz gizemi bilinmeyen “Shadow” rolünde Fransız aktör Louis Garrel ve Caravaggio’nun bir nevi ‘yardım meleği’ olarak bilinen Marquise Costanza Colonna rolünde ise ünlü Fransız aktris Isabelle Huppert eşlik edecek.

İngiltere’de ilk gösterimi yapılması beklenen filmin ilerleyen dönemde de öncelikli olarak Avrupa ülkeleri ve daha sonra dünyanın geri kalan ülekelerinde vizyona girmesi bekleniyor.

Kategoriler
haber

Isabelle Huppert, Pure as Snow ve A Family Vacation Filmlerinde Rol Alacak

Sıkı çalışan, arka arkaya pek çok filmde rol alan Fransız aktris Isabelle Huppert‘ı bu yıl Benoit Jacquot’nun filmi Eva‘da, Neil Jordan’ın Chloe Moretz’li gerilimi The Widow‘da, Eva Ionesco’nun draması Une jeunesse dorée‘de ve Mad Men‘in yaratıcısı Matthew Weiner’ın yeni dizisi The Romanoffs‘un bir bölümünde izleyeceğiz. Huppert yıl boyunca bu yapımlarla karşımıza çıkarken iki filmde daha rol alacak. Aktris, Anne Fontaine‘in yöneteceği, Pamuk Prenses‘in modern uyarlaması olan Pure as Snow‘da Lou de Laâge ile birlikte rol alacak. Erotik komedi türündeki bu film babasının otelinde çalışan genç bir kadının, Claire’in (de Laâge) kötücül üvey annesi Maud’la (Huppert) mücadelesini anlatacak. Çekimlere nisanda başlanacak.

Huppert bu filmden sonra A Family Vacation filminde rol alacak. Love is Strange filmiyle dikkatleri çeken yönetmen Ira Sachs filmin yönetmenliğini üstlenecek. Huppert’e Jérémie Renier, Marisa Tomei, Greg Kinnear ve André Wilms eşlik edecekler. Sachs çekimlere ekimde Portekiz’de başlayacak. Film üç kuşaktan oluşan bir ailenin Portekiz’de geçirdikleri bir günde hayatlarının değişmesini konu alıyor. Huppert’ın Willem Dafoe ve Imogen Poots’lu Frank Hudec filmi The Sleeping Shepherd‘ta da rol alacağı açıklanmıştı 2017’de ama filmin çekim tarihi belli değil. Aktrisin yeni filmlerinden Madame Hyde, !f Festivali’nde bu ay izlenebilir.

Kategoriler
haber

Isabelle Huppert, Mad Men’in Yaratıcısının Yeni Dizisinde Oynayacak

Bol ödüllü Mad Men dizisiyle tarihe giren Matthew Weiner şu sıralar The Romanoffs adlı yeni bir dizi hazırlıyor. Weiner, Amazon’da yayınlanacak bu dizisinin oyuncu kadrosuna Fransız aktris Isabelle Huppert’ı da dahil etti. Dizide Jack Huston, Amanda Peet, Marthe Keller, Mad Men‘den Christina Hendricks ve John Slattery de rol alacaklar. Antoloji* türündeki dizide Mad Men‘le ünlenen Jon Hamm de rol alabilir. Hamm’in dizide oynayıp oynamayacağı henüz kesinleşmedi. Dizinin ilk sezonu 8 bölümden oluşacak. Her bölümde farklı oyuncular ve öykü anlatılacak. Yani Huppert dahil tüm oyuncular sadece birer bölümde rol alacaklar. Weiner dizinin dört bölümünü de çekecek. Dizi Amerika dışında pek çok ülkede çekilecek. The Romanoffs‘un günümüzde geçeceğini, 2018 ilkbaharında yayınlanacağını belirtelim.

*Antoloji dizi: Bu türdeki dizilere Fargo ve True Detective‘i örnek verebiliriz. Her sezon farklı oyuncularla farklı öyküler anlatılır bu dizilerde. Ama The Romanoffs‘un farkı her bölümde farklı oyuncu ve öykülere yer verilecek oluşu.

Kategoriler
seçki

2017’de Vizyona Girecek Güney Kore Filmleri

Her yıl birkaç filmiyle yıla damgasını vuran, geçen yıl The Handmaiden, Age of Shadows, The Wailing gibi filmleriyle sıkça konuşulan Güney Kore sineması bu yıl da bütün türlerde filmler yapmaya devam edecek. Fazlasıyla üretken olan Kore’den çıkacak filmlerin hepsine takdir edersiniz ki yer veremedik. Epey kötü olacağı belli olan romantik komedileri ve aksiyon komedilerini yazıya dahil etmedim. Tanıdık oyuncuların rol aldığı, daha nitelikli gözüken filmleri tanıttım. Lafı uzatmayalım. İşte 2017 yılının Güney Kore Filmleri…

Okja: Amerika-Kore ortak yapımı bir film. Yapımcıları arasında Brad Pitt’in de yer aldığı Okja yönetmen Joon-ho Bong’un canavara odaklanan ikinci filmi. Hatırlanacağı üzere Bong 2006’da The Host adlı filminde de bir canavarın terör estirmesini anlatmıştı. Bu yeni filmiyse The Host‘tan farklı olacak gibi görünüyor. Film, Mija adlı genç kızın Okja adını verdiği büyük bir hayvanı uluslararası bir şirketten korumaya çalışmasını konu alıyor. Başrolünü Seo-Hyun Ahn’ın üstlendiği filmde Tilda Swinton, Jake Gyllenhaal, Paul Dano, Lily Collins, Giancarlo Esposito, Steven Yeun, Woo-sik Choi gibi ünlü isimler de rol aldılar. Netflix filmi bu yaz yayınlayacağını açıkladı. Film, Güney Kore’de vizyona girecek.

Battleship Island: Çekimleri devam eden aksiyon filmi Battleship Island‘ı The Berlin File, The City of Violence gibi aksiyon filmlerinin yönetmeni Seung-wan Ryoo çekiyor. Bu yıl vizyona çıkarılması planlanan filmde Joong-ki Song, Jung-hyun Lee, Jung-min Hwang rol alıyorlar. Battleship Island, Kore’nin Japonya’nın sömürgesi olduğu dönemde geçip Japonya’nın 400 Koreliyi madenlerde çalıştırmak üzere Battleship Island adlı gemiye zorla bindirmesini, daha sonra Korelilerin özgürlükleri için mücadele etmelerini konu alıyor. Henüz filmden bir kare ya da bir tanıtımın yayınlanmadığını belirtelim.

https://youtu.be/r_wGS5Yl7eU

Single Rider: G. Kore’nin Hollywood’ta da tanınan oyuncularından Byung-hun Lee’nin başrolünü üstlendiği Single Rider yönetmen Lee Joon-Young’un ilk uzun metrajlı filmi. G. Kore’de 22 şubatta vizyona girecek filmin konusu şöyle: Şirketi iflas eden Jae-hoon Avustralya’da yaşayan eşinin ve oğlunun yanına gider. Oraya vardıktan sonra ailesinin mutlu olduğunu görür. Fakat bir süre sonra eşiyle Avustralyalı komşusu Kris arasında bir ilişki olduğundan şüphelenmeye başlar, olaylar (umarız etkileyici bir şekilde) gelişir. Filmin ilk fragmanı paragrafın üstünde.

Fabricated City: G. Kore sinemasından her yıl pek çok aksiyon filmi çıkıyor. Bu filmle de aksiyon, dövüş, efekt açısından Hollywood’tan çıkanlar kadar iyi oluyor. Fabricated City de bu yılın bol patlamalı, kovalamacalı filmlerinden. Park Kwang-hyun’un yönettiği, Ji Chang-wook’la Ahn Jae-hong’un başrolde yer aldığı film, oyun bağımlısı bir gencin cinayetle suçlanmasına, bu gencin bir hackerın yardımıyla bu cinayetin arkasında sırları ortaya çıkarma çabalarına odaklanıyor. Film, G. Kore’de şubatta vizyona girecek.

Drug King ve Fifth Column: Kore sineması denince akla gelen ilk isimlerden olan, hem Chan-Wook Park’la, hem de Joon-ho Bong’la üçer kez çalışan bol ödüllü aktör Song Kang-ho, Drug King‘in başrolünü üstlenecek. Inside Men‘in yönetmeni Woo Min-ho’nun çekeceği bu filmde Kang-ho illegal uyuşturucu piyasasının liderini oynayacak. Film bir adamın Busan’da uyuşturucu imparatorluğunu kurmasına odaklanacak. Çekimlere yakın zamanda başlanacak. Filmin bu yıla yetişeceği söyleniyor ama henüz vizyon tarihi açıklanmadı. Kang-ho’nun bu yıl vizyona girecek diğer filmi Fifth Column aksiyon-gerilim türünde. Film işinden kovulmasına 15 gün kalan bir dedektifin gizemli bir vakayı ve komplo teorilerini araştırmasını konu alıyor.

Special Citizen

Special Citizen ve Silence: Uluslararası alanda da tanınan usta aktör Min-sik Choi’nin başrolünü üstlendiği Special Citizen‘ın merkezinde iki dönem üst üste belediye başkanı olan bir adamın politik hayatına odaklanacak. Başkan üçüncü kez de başkanlığını devam ettirmek isteyecek, olaylar gelişecek. Min-sik Choi’yi bu kez başkan rolünde izleyeceğiz. Silence‘a gelirsek… Gerilim türünde olan bu film, bir şirketin patronunun nişanlısının öldürülmesini, şüphelininse patronun kızının çıkmasını konu alıyor. Patronu Min-sik Choi oynadı. Jung Ji-woo’nun yönettiği Silence da bu yıl vizyona girecek. Filmin 2013’te vizyona giren Çin yapımı Silent Witness‘ın yeniden çevrimi olduğunu da belirteyim.

Nae Anae: Pairan filmiyle hatırlayabileceğimiz senarist-yönetmen Hye-seong Song dört yıl aradan sonra tekrar yönetmenlik koltuğuna oturdu. Kariyerinin yedinci filmi Nae Anae‘de Song klişe bir öykü anlatacak gibi görünüyor. Çekimleri devam eden film bir adamın Güney Asya’ya seyahati sırasında kaçırılan eşini kurtarma çabalarını konu alıyor. Gerilim türündeki filmin vizyon tarihi henüz açıklanmadı.

On the Beach at Night Alone

Claire’s Camera ve On the Beach at Night Alone: Kariyerine 18 film sığdıran ve durmadan film çekmeye devam eden senarist-yönetmen Sang-soo Hong bu yıl Korelilerin karşısına iki filmle çıkacak. 19. filmi On the Beach at Night Alone gelecek ay Berlin Film Festivali’nde galasını yapacak, yıl içinde Kore’de gösterime çıkarılacak. Bu filmin başrolünü The Handmaiden‘da izlediğimiz Min-hee Kim üstlendi. Film bir yazarın zorlu yaşamını anlatacak. Yönetmenin diğer filmiyse Isabelle Huppert ve Min-hee’li  Claire’s Camera. Bu iki filmin bağlantılı olup olmadığı henüz açıklanmadı. Sang-soo şu sıralar 21. filmini gene Min-hee’nin başrolünde çekmeye devam ediyor.

With God: Yılın fantastik filmlerinden. With God ilk kez 2010’da internette yayınlanan Singwa Hamgge adlı çizgi-romandan uyarlandı. İki bölüm halinde vizyona çıkarılacak filmin yönetmenliğini Kim Yong-Hwa üstlendi. Başroller Ha Jung-woo, Cha Tae-hyun, Ju Ji-hoon, Lee Jung-jae’ye teslim edilmişti. Filmin konusu şöyle: İnsanları seven ölüm meleği Gang Rim ölen Ja Hong’a öteki tarafa kadar eşlik eder. Ölüm meleklerinin öbür tarafta 49 gün boyunca bekletilip sınavlara tabi tutulan insanlarla iletişime geçmelerine izin verilmemektedir. Ama Gang Rim dayanamayıp Ja Hong’un işlerine karışır, olaylar gelişir.

Namhansanseong: Çekimlerine kasımda başlanan bu film, 1636 yılında geçiyor. Joseon’un ülkesi Qing’in saldırılarına maruz kalırken Kral Injo ve onun eğitmenleri Choi Myung-kil’le Kim Sang-hun, Namhansanseong adlı şehirdeki bir dağda dışarıdan izole bir şekilde saklanmaktadırlar. Burada saklanırlarken Choi krala Qing hanedanıyla görüşmelere başlamasında ısrar eder ama Kim buna karşı çıkar ve birbirleriyle mücadele etmeye başlarlar, olaylar gelişir. Hwang Donk-hyun’un yönettiği filmde Lee Byung-hun, Kim Yun-seok, Park Hae-ill, Park Hee-soon rol alıyorlar.

Thirst

Villainess: Jung Byoung-gil’in yönettiği Villainess‘ın başrolünde Chan-wook Park’ın vampir filmi Thirst‘le dikkatleri çeken yetenekli aktris Kim Ok-vin (Kim Ok-bin) yer alıyor. En son dört yıl önce bir filmde rol alan Ok-vin bu filmde karşımıza katil Sook-hee rolünde çıkacak. Çin’de büyüyüp eğitilen Sook-hee farklı bir hayat amacıyla gerçek kimliğini saklayarak G. Kore’ye gelir. Burada iki adamla, katilleri eğiten gizemli bir adam olan Joong-sang ve gözetmen Hyun-soo’yla tanışır, olaylar gelişir. Başrollerde Ok-vin’e Shin Ha-kyun ve Sung Joon eşlik ediyorlar. Film, Nikita‘nın Kore versiyonu olacak.

House Above Time: Lost dizisiyle ünlenen, daha sonra Amerikan dizisi Mistresses‘de rol alan aktris Kim Yunjin memleketine dönüp House Above Time adlı filmde rol aldı. Lim Dae-woong’un yönettiği, Jo Jae-yun’un da rol aldığı bu film evli ve çocuklu, sıradan bir ev hanımının gizemli bir şekilde eşinin ölmesinden ve oğlunun kaybolmasından sonra değişen hayatına odaklanıyor. Eşinin ölümü ve oğlunun kayboluşundan sonra kadın hapse atılır, aradan 25 yıl geçince salıverilir. Kadın her şeyini kaybettiği evine döner.

The Handmaiden

Little Forest: 2016’da vizyona giren Chan-wook Park filmi The Handmaiden‘la ünlenen genç aktris Kim Tae-ri kariyerine Little Forest adlı filmle devam edecek. Yim Soonrye’nin yöneteceği film, Daisuke Igarashi’nin Ritoru Foresutu adlı manga serisinden uyarlanacak. Bu manga 2014 ve 2015’te Japonya tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Filmin konusu şöyle: Şehrin zorlu şartlarından ve oradaki yaşamından bıkan Hye-won kırsal bölgedeki evine döner ve doğanın tadını çıkarmaya başlar. Hye-won’u Tae-ri oynayacak. Filmin bu yıla yetişip yetişmeyeceği bilinmiyor. Yüksek ihtimalle 2018’de vizyona girecek.

Bluebeard/Sea Ice: Lee Soon-youn’un yazıp yönettiği Bluebeard, Seul’de kliniğini açan bir doktora odaklanan gerilim filmi. Doktor iflas edince kliniği elinden alınır. Arkadaşı durumunu öğrenince ona bir hastahanede iş bulur.  Sonra doktorun adı pek çok cinayetle anılmaya başlar. Seri cinayetler kışın donan Han Nehri’nin erimesinden sonra parçalanmış bir kadın cesedinin ortaya çıkmasıyla patlak verir, olaylar gelişir. Film, Kore’de martta vizyona girecek.

 

 

Kategoriler
haber

Güney Koreli Yönetmen Hong Sang-soo Üç Filmle Dönecek

Güney Koreli senarist-yönetmen Hong Sang-soo, Woody Allen’ın da hızını aşarak film üretmeye devam ediyor. 2015’te Right Now, Wrong Then‘i, 2016’daysa Yourself and Yours‘u vizyona sokan Sang-soo bu yıl iki filmle, gelecek yılsa bir filmle karşımıza çıkacak. Son üç filminin başrolünü Right Now, Wrong Then‘de ilk kez çalıştığı Kim Min-hee üstlendi. Sang-soo’nun 19. filmi On the Beach at Night Alone şubatta Berlin Film Festivali’nde gösterilecek. Yönetmen en son 2013’te Nobody’s Daughter Haewon filmiyle Berlin’de yarışmıştı. On the Beach at Night Alone bir yazarın zorluklarla dolu yaşamını konu alıyor. Sang-soo 20. filmi Claire’s Camera‘yı geçen yıl Cannes Film Festivali devam ederken Isabelle Huppert ve Min-hee’nin başrollerinde Cannes’da çekmişti. Bu filmin konusu henüz açıklanmadı. Huppert’ın daha önce In Another Country filminde Sang-soo’yla çalıştığını da belirtelim. Yönetmen adını açıklamadığı 21. filminin çekimlerineyse Seul’de devam ediyor. Belirttiğimiz gibi bu filmin de başrolü Min-hee’nin.

Kategoriler
seçki

Isabelle Huppert’ın Projeleri: Aktris 2017’de 6 Filmde Karşımıza Çıkacak

Bu yıl Paul Verhoeven’in Fransa’da çektiği Elle filminde döktüren, bu filmdeki performansıyla ödülleri toplamaya başlayıp Oscar adaylığına emin adımlarla ilerleyen Fransız aktris Isabelle Huppert her yıl olduğu gibi 2017’de de pek çok filmde karşımıza çıkacak. Her yıl en az iki filmde rol alan aktrisi 2017’de şimdilik altı filmde izleyeceğiz. Bu projelerini tanıtalım istedik.

Eva: Benoit Jacquot bir filmini tamamlar tamamlamaz diğerinin çekimlerine başlayan, Woody Allen hızında film çeken yönetmenlerden. Jacquot 24. filmi Eva‘nın oyuncu kadrosunu oluşturdu. Jacquot yeni filmi Eva‘da altıncı kez Huppert’le çalışacak. Aktrisin yanı sıra Gaspard Ulliel ve Jacquot’nun bu yılki filmi A jamais‘te rol alan Julia Roy da filmde yer alacaklar. Gilles Taurand’la Jacquot’nun beraber kaleme aldığı bu film, James Chase’in romanından uyarlandı. Filmin merkezinde genç, başarılı yazar Bertrand (Ulliel) yer alacak. Bertrand gizemli Eva’yla (Huppert) tanışacak, olaylar gelişecek. Roman 1962’de Joseph Losey tarafından perdeye ilk kez uyarlanmıştı. İkinci uyarlamanın çekimlerine ne zaman başlanacağı açıklanmadı ama yüksek ihtimalle 2017’ye yetişecek.

Barrage: Laura Schroeder’ın ikinci filmi olan Barrage bu yıl çekildi. Huppert’ın başrolünü üstlendiği film drama türünde. Ne yazık ki filmin konusu açıklanmadı.

In Another Country
In Another Country

Hang Sang-soo’nun İsimsiz Filmi: Bu yıl Elle filmiyle Cannes Film Festivali’ne katılan Huppert festival devam ederken Hang Sang-soo’nun yeni filminde de rol almıştı. Koreli yönetmen Sang-soo’yla Huppert 2012’de vizyona giren In Another Country filminde ilk kez birlikte çalışmışlardı. Bu film ikilinin ikinci filmleri olacak. Post prodüksiyonu devam eden filmde Min-hee Kim (The Handmaiden), Jang Mi Hee, Shahira Fahmy de rol aldı. Sang-soo yeni filminde bir öğretmenle bir yazar hakkında bir hikâye anlatacak. Film yüksek ihtimalle 2017’deki Cannes Film Festivali’ne yetişecek.

Marvin: Anne Fontaine bu yıl Les innocentes filmi vizyona girer girmez 15. filmi Marvin‘in çekimlerine başlamıştı. Çekimleri tamamlanan bu filmin başrollerini Huppert’la Finnegan Oldfield üstlendiler. Film, Marvin (Oldfield) adlı gencin ailesinden ve memleketinden kaçmasını, yıllar sonra Marvin’in bu kaçışını tiyatro için oyun haline getirmesini anlatacak. Huppert filmde Isabelle rolünde karşımıza çıkacak.

Amour, Cannes Film Festivali
Amour, Cannes Film Festivali

Happy End: Isabelle Huppert bu yıl Michael Haneke’yle de tekrar çalıştı. Happy End adı verilen bu film iki sinemacının üçüncü filmleri oldu. Haneke’nin önceki filmi Amour‘dan sonra emekliliğini açıklayan usta aktör Jean-Louis Trintignant emekliliğine ara verip filmin başrolünü üstlenmeyi kabul etmişti. İki oyuncuya Mathieu Kassovitz eşlik etti. Ayrıntıları açıklanmayan filmle ilgili bildiğimiz tek şey burjuva bir aile üzerinden Avrupa’nın mülteci krizindeki iki yüzlülüğüne odaklanacağı. Haneke her zamanki gibi burjuvaziyi eleştirmeye devam edecek. Bu film de Cannes’a yetişecek gibi görünüyor.

Madame Hyde: Serge Bozon’un yazıp yönettiği bu filmin başrollerini Romain Duris, Gerard Depardieu, Huppert ve Jose Garcia üstleniyorlar. Çekimleri hızla devam eden film, 1991-2001 yılları arasında Korsika ve Paris kentlerinde geçecek. On yıldır Paris’te sürgünde olan Stephane (Duris) çocukluk arkadaşının cenaze törenine katılmak için ölüm tehditlerine rağmen Korsika’ya doğru yola çıkar. Bu yolculuk ona son on yılında yaşadıklarını, siyasi radikalleşmeden mafyalaşmaya, yeraltı örgütlerine ve en nihayetinde sürgününe neden olan olaya kadar pek çok olayı tekrar düşünmesini sağlayacak. Huppert’ın bu filmi de 2017’ye yetişecek.

The Sleeping Shepherd: Frank Hudec’in kaleme alıp yöneteceği The Sleeping Shepherd‘ın çekimlerine 2017’de başlanacak. Dolayısıyla yüksek ihtimalle film 2018’den önce gösterime çıkarılamayacak. Hudec filmin başrolleri için Huppert, Imogen Poots, Willem Dafoe ve Michael Pitt’le anlaşmıştı. Drama türündeki filmin merkezinde klasik sanat eserlerini çalan bir hırsız yer alacak. Bu hırsız iki milyar dolar değerindeki eserleri çalıp saklar. Fakat bir gün hırsızın annesi eserleri alıp bahçelerinde yakar, olaylar gelişir. Kimin hangi rolde karşımıza çıkacağı henüz açıklanmadı.

Kategoriler
haber

Mathieu Kassovitz de Michael Haneke’nin Mutlu Sonunda

Her zaman merakla beklenen ve bu beklentileri boşa çıkarmayan filmleri art arda sıralayan Michael Haneke’nin yeni filmi Happy End’in oyuncularına bir yenisi eklendi.

Mathieu Kassovitz, iki usta oyuncu Isabelle Huppert, Jean-Louis Trintignant’ın yer alacağı filmde Huppert’in karakterinin erkek kardeşini oynamayı kabul etti.

Film, avrupalı bir burjuva ailesinin mültecilerin hayatlarına girmesiyle yaşadıkları günlük histerileri Haneke’nin sert üslubuyla aktaracak.

Kategoriler
haber

Mia Hansen-Løve, L’Avenir ile Karşımızda

Sinema yaşamına Olivier Assayas’ın filmlerinde oynayarak başlayan, iki film sonra yönetmenliğe geçiş yapan Mia Hansen-Løve, az ama öz ve farklı filmler çeken bir isim.
avenir
Özellikle 2011 tarihli “Goodbye First Love” ve 2014 tarihli “Eden” ile dikkatlerimizi çeken genç yönetmen, yeni filmi L’Avenir’de Isabelle Huppert ile çalıştı. Huppert bu filmde de alıştığımız şekilde ağır psikolojik sorunları olan bir yetişkini oynuyor. Huppert’in karakteri 50 yaşındaki annesini yeni kaybetmiş, işinden kovulmuş ve kocası tarafından aldatılan bir felsefe öğretmenini canlandıracak.

Kategoriler
haber seçki

Usta Yönetmenlerin Sıradaki Filmleri

Twitter hesabımızda yönetmenleriyle filmleriyle ilgili gelen haberleri hemen paylaşıyoruz. Gene de sevip saydığımız, filmlerini her daim merakla beklediğimiz yönetmenlerin sıradaki filmlerine, bu filmlerle ilgili neler bildiğimize bir yazıda değinmek istedik.

Christopher Nolan: Usta yönetmen Nolan’ın yeni filmiyle ilgili bildiğimiz tek şey vizyon tarihi. Filmin türünü, castını, konusunu, kısacası pek çok şeyini bilmiyoruz. Ama tahminimizce Nolan bilim-kurgu janrından uzaklaşmayacak. Bunu da filmin 2017 yazında (21 Temmuz 2017) gösterime girecek olmasına bağlıyoruz. Biliyorsunuz, yazın genelde aksiyon/bilim-kurgu filmleri gösterime giriyor.
martin-scorsese-oscars-ipad
Martin Scorsese: “Silence”ın post prodüksiyonuyla meşgul olan Scorsese’nin sıradaki filmi netleşmedi. Robert De Niro, “Irishman” uyarlamasının gelecek sene çekileceğini belirtmiş ama ne Paramount ne de Scorsese bunu onaylamıştı. Öte yandan gelen haberlere göre Scorsese 2016’da Leonardo DiCaprio’lu “The Devil in the White City” uyarlamasını yönetebilir. Kısacası Scorsese’nin bu iki filmden bir tanesini çekeceğini söylememiz mümkün. Bakalım Scorsese hangi projeyi öne alacak. “Silence” 2016 kışında gösterime girecek.

Steven Spielberg: Scorsese’nin aksine Spielberg’in sıradaki projesi netleşti. Spielberg bilim-kurgu türündeki “Ready Player One” adlı romanı perdeye uyarlamaya hazırlanıyor. Bu proje daha önce Nolan’a teslim edilmiş ama Nolan uyarlamak istememişti. Spielberg filmin başrolünü Olivia Cooke’a teslim etti. Bir sorun ortaya çıkmazsa uyarlamayı 15 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Spielberg’in post prodüksiyonuyla meşgul olduğu aile filmi “The BFG”yi ise 1 Temmuz 2016’da izleyeceğiz.

James Cameron: Cameron’ın “Avatar” filminden sonra sadece devamlarıyla meşgul olacağı yıllar önce açıklanmıştı. Nitekim yönetmen de aradan geçen zaman zarfında başka bir projeyle ilgilenmedi. Cameron, “Avatar” serisinin tüm filmlerini arka arkaya çekmeyi planlıyor. Çekimlere yüksek ihtimalle 2016’da başlanacak. İlk filmin kadrosu korunacak (Sam Worthington, Zoe Saldana, hatta Stephen Lang ve Sigourney Weaver). Pandora’nın görmediğimiz yerlerini de gösterecek ikinci filmi 25 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Onu üçüncü ve dördüncü filmler takip edecek.

Ridley Scott: “The Martian”ını izlediğimiz Scott artık bu filmi arkasında bırakıp önüne bakmış durumda. Scott’ın sıradaki filmi “Prometheus”ın devamı olan “Alien: Covenant”. Şubatta çekimlerine başlanacak filmin başrolünde Michael Fassbender yer alacak (Noomi Rapace’nin durumu belli değil). Scott şu sıralar bu film üzerinde çalışıyor. Film 6 Ekim 2017’de gösterime girecek. Bu filmden sonra Prometheus serisine bir film daha ekleneceğini, Alien serisinin de beşinci filmle devam edeceğini, bu filmlerin hepsini Scott’ın çekmeyi planladığını belirtelim.

Peter Jackson: Hobbit serisini bitiren Peter Jackson’ın yoluna hangi filmle devam edeceği kesin olarak bilinmiyor. Ama eski planlara göre Jackson, Spielberg’in başlattığı Tintin serisinin ikincisi olan “The Adventure of Tintin: Prisoners of the Sun”ı Hobbit’i bitirdikten sonra çekecekti. Lakin henüz bu animasyonla ilgili yeni bir haber gelmediğinden Jackson’ın bu filmden önce başka bir film çekebileceğini söylememiz mümkün. Ne yazık ki yönetmenin sıradaki projesi halen açıklanmadı. Bekleyelim görelim.
Bryan-Singer
Bryan Singer: “X-Men” serisinin “Apocalypse” bölümünü tamamlayan Singer yeni projesini aylar önce açıklamıştı: “Denizler Altında 20 Bin Fersah”. Senaryoyu tamamlayan Singer, “Apocalypse” gösterime girdikten sonra Disney için bu filmin çekimlerine başlayacak. Henüz filmin castı oluşturulmadı. Bakalım bu yeni uyarlamada kimleri oynatacak. Bu uyarlamanın daha önce David Fincher ile Brad Pitt’e teslim edildiğini ama çekimlere gün sayılırken Disney’in projeyi rafa kaldırdığını belirtelim.

Robert Zemeckis: Bu yıl “The Walk” biofilmini gösterime sokan Zemeckis biraz dinlendikten sonra 2016’nın başlarında tekrar setlere dönecek. Bu kez bizleri 2.Dünya Savaşı’na götürüp bizlere “Mr. and Mrs. Smith” benzeri bir öykü anlatacak. ’42 yılında bir Nazi’yi öldürmeye çalışan iki casusun-Max ile Marianne- birbirlerine âşık olup evlenmelerini konu alacak Zemeckis’in yeni filmi. Daha sonra Max, Marianne’in çift taraflı bir ajan olduğunu öğrenecek. Üstleri Max’e eşini öldürme emrini verecekler, olaylar gelişecek. Filmin başrollerinde Brad Pitt ile Marion Cotillard yer alacaklar.

Ben Affleck: Şu sıralar “Live by Night” uyarlamasının çekimleriyle meşgul olan Affleck bu filmden sonra yüksek ihtimalle Batman filmini çekecek. Yeni Batman filminin senaryosunu Geoff Johns ile birlikte kaleme alan Affleck’in Batman’in çekimlerine 2017’de başlaması planlanıyor. Pek tabii başrol de onun. Başrolünü Zoe Saldana, Elle Fanning, Sienna Miller’la paylaştığı “Live by Night” 2017 sonbaharında gösterime girecek.

Asghar Farhadi: İranlı yönetmen Farhadi şu sıralar iki projeyle meşgul durumda. İlki Arthur Miller’ın klasik oyunundan uyarlayacağı “The Salesman”. Farhadi bu filmini İran’da bu yıl çekecek. Bu filmi erken tamamlayabilirse festivalleri dolaştıktan sonra muhtemelen kışın gösterime girecek. Bu filmden sonra ise Penelope Cruz’un başrolünü, Pedro Almodovar’ın yapımcılığını üstleneceği isimsiz İspanyol filminin çekimlerine başlayacak. 2017’de de bu filmini izleyeceğiz. Kısacası Farhadi iki yıl boyunca adından bolca söz ettirecek.
Haneke
Michael Haneke: Tıpkı Nolan gibi Haneke’nin de yeni filmiyle ilgili pek bir bilgimiz yok. Haneke’nin 2016’da çekimlerine başlayacağı isimsiz filminin başrolünü Isabelle Huppert üstlenecek. Aktris daha önce Haneke’nin “Amour” ve “La Pianiste” filmlerinde oynamıştı. İşler yolunda giderse film 2017’de gösterilecek.

Brian De Palma: En son “Passion”ı çeken De Palma üç yıllık suskunluğunu Çin yapımı “Lights Out” ile noktalayacak. Çin’in sermayesiyle çekilecek filmin merkezinde doğal olarak Çinli bir kız olacak. Film bu kör Çinlinin başından geçen aksiyon dolu maceralara odaklanacak. Bakalım nasıl olacak.

Wes Anderson: Sonunda Anderson da yeni projesini açıkladı. Yetenekli yönetmen kariyerine bir animasyon filmiyle devam edecek. Bu animasyonun merkezinde bir köpek olacak. Animasyonun seslendirme castında Edward Norton, Jeff Goldblum, Bob Balaban ve Bryan Cranston yer alacaklar. Anderson animasyonu (stop-motion tekniğini) “Fantastic Mr. Fox” filminde ilk kez denemişti.

Wim Wenders: İlk 3D filmi “Every Thing Will Be Fine” ile olumsuz eleştiriler alan Wenders kariyerine gerilim filmi “Submergence” ile devam edecek. 2016 yılında çekilecek filmin başrolünde James McAvoy yer alacak. Film, Afrika’dayken teröristlerce kaçırılan İngiliz gazeteci James Moore’u merkeze koyup romantik ve gerilimli bir öykü anlatacak.

Michael Mann: “Blackhat” faciasından sonra Mann tekrar biofilmin sularına dönüyor. Enzo Ferrari’nin kariyerini ve ilişkilerini anlatacak bu filmin çekimlerine yazın başlanacak. Mann filmin başrolünü “Public Enemies”da çalıştığı Christian Bale’e teslim etti. Ona Ferrari’nin sevgilisi rolünde Noomi Rapace eşlik edecek. 2017 kışında gösterime girecek.
Danny Boyle
Danny Boyle: Gişede çok kötü bir şekilde batan “Steve Jobs” ile olumlu eleştiriler alan Boyle kariyerine “Porno” filmiyle devam edecek. “Trainspotting”in devamı olan bu film yazın çekilecek, 2017’de gösterime girecek. “Trainspotting”in castı korunacak; Ewan McGregor, Jonny Lee Miller, Robert Carlyle ve Ewen Bremner filmin başrollerini üstlenecekler.

Jacques Audiard: “Dheepan” ile ilk Altın Palmiyesini kazanan Audiard’ın sıradaki filmi “The Sisters Brothers” olacak. ABD’de İngilizce çekilecek filmin başrolünde John C. Reilly yer alacak. Film western türünde olacak. Çekimlere 2016’da başlanacak. Bakalım Audiard ilk Amerikan filminde nasıl bir performans ortaya koyacak.

Kategoriler
haber

Isabelle Huppert ve Ludovic Bergery’den Kucaklaşma

Oyunculuk performanslarıyla tanıdığımız Ludovic Bergery ilk yönetmenlik denemesi “L’Etreinte” ilgili ayrıntıları anlatırken başrol oyuncusunu Isabelle Huppert olarak açıkladı. Yine Bergery tarafından yazılan senaryoda kocasını iki yıl önce kaybetmiş bir kadının, bir sonraki ilişkisinde hayal kırıklığı yaşayınca tek gecelik ilişkilere savrulması anlatılacak.
66ème Festival de Venise (Mostra)
Filmin bir dram değil, bir kadının kendini yeniden keşfetme hikayesi olduğunu anlatan Bergery, “Bir kadının sevdiği insanı kaybetmesini, yeni bir aşk arayışında başarısız olmasını, ardından hayatında dolan boşluğu seks ile kapamasını ve bu evrelerin ardından aşkı ve kendisini yeniden keşfetmesini anlatacağız” sözleriyle eserini anlattı.

Kategoriler
haber

David Cronenberg “The Body Art”ta Rol Alacak

Son olarak Dan DeLillo’nun “Cosmopolis”ini perdeye taşıyan David Cronenberg DeLillo’nun “The Body Artist” adlı romanından uyarlanacak “The Body Art”ın başrollerinden birisini üstlenecek. En son “Amour”da rol alan Isabelle Huppert ve “Holy Motors”ta yılın en sağlam performansına imzasını atan Denis Lavant da Cronenberg’e eşlik edecekler.
cronenberg_ago_01
Filmi 2009’da gösterimi girip olumlu eleştiriler alan “Io sono l’amore/I Am Love” ile adından sıkça söz ettiren İtalyan yönetmen Luca Guadagnino yazıp yönetecek, “Cosmopolis”in yapımcısı Paolo Branco yapımcılığı üstlenecek. DeLillo’nun 2001’de kaleme aldığı bu romanı ülkemizde “Beden Sanatçısı” adıyla Everest Yayınları’nca piyasaya sürülmüştü.

Rey’’le görünüşte sıradan bir evliliği olan Lauren, detaylara son derece duyarlı bir Beden Sanatçısı’dır. Yaşamının her anını sahnelediği performanslar gibi yaşayan kadın, bedeni kadar doğanın ve mekânın görüntüleriyle seslerine de algılarının kapılarını açmıştır. Kocasının sırlarla dolu intiharının ardından tuhaf bir yalnızlığın kucağına düşen Lauren, ıssız bir deniz kıyısında, kiralık metruk bir evde yaşamaktadır. Burada tuhaf, yaşlanmayan bir adamla karşılaşır; kadının yaşamıyla ilgili tekinsiz bir bilgi taşıyan bir adamla. Zamanın ıssızlığında beraber bir yolculuğa başlarlar zamanda, aşkta ve insan algısında.

Eserlerinde Amerikan üslubunu meydan okurcasına, ışık saçarcasına kullanan Don Delillo, Beden Sanatçısı’’nda da alışılmadık bir anlatımın öte yakasına geçmeye çalışıyor. Bu kısa, ayartıcı romanda yazar, eserleri bedenin sınırlarına meydan okuyan bir sanatçı Lauren Hartke’nin kısıtlanmış dünyasını mesken tutuyor. Beden Sanatçısı, zamanımızın en iyi yazarlarının birinden unutulması güç, muhteşem ve son derece etkileyici bir roman.

Kategoriler
izlenim

La Pianiste: Normalde İyi Biriyimdir

Göz görmeyince gönül katlanır diye bir laf vardır. Modern toplumların da alamet-i farikasının bu olduğuna dair güçlü hislerim var. Her tarafa yerleştirilen kameralar sayesinde suç işlenmesi engellenmez ancak suçun yeri değiştirilir. Yani suçun neden işlendiği, nasıl işlendiği hatta suç olup olmadığı bile önemli değildir; sadece nerede işlendiği önemlidir. Ancak bu şekilde suç, “gönül” için katlanılabilir bir hal alır.pianiste 1

La Pianiste filminin anti-kahramanı Erika, kabul edegeldiğimiz normların dışında bir kadın. Sosyal hayattaki personası onu kırklı yaşlara kadar sorunsuz getirmiş. Fakat kendisine karşı ilgi duyan genç Walter sayesinde/yüzünden Erika özel yaşantısını dışarıya taşırıyor, yani kameraların önüne geçiyor ve devamı herkes için bir hayal kırıklığı.

Seyircisini tokat manyağı yapmayı seven Haneke, Le Pianiste filminde de tokatlarını fütursuzca savuruyor. Bundan yıllar önce filmi ilk seyrettiğimde nutkum tutulmuş, ağzım açık kalmıştı. En sıkı gerilim filmi, Haneke filmi kadar geremez insanı. Erika’nın hikayesi de hem münferit olarak, hem toplumsal genellemesiyle muazzam bir yapıt; bir başyapıt. Filmi henüz seyretmemiş olanlara yazıyı okumalarından ziyade, acilen filmi seyretmelerini tavsiye ederim. Öyle bir film ki hakkında farklı açılardan birkaç tez çıkar. Belki bu sebepten, belki de uzun süredir yazmadığım için beni de epey hırpaladı Le Pianiste.pianiste 5

Viyana konservatuvarında Schubert uzmanı bir piyano öğretmeni olan profesör Erika Kohut, annesiyle birlikte yaşayan bir kadın. Garip görünen bazı etmenler olsa da, sıradan ya da normal diyebileceğimiz bir yaşantıya sahip görünüyor. İlk başta! Sonra sonra görüyoruz ki, Erika normal görünen hayatının alt kademelerinde pek çok sapkınlığı (normlar çerçevesince) barındıran problemli bir karakter.

Hikayenin kırılma noktası olan, genç ve yetenekli Walter’ın Erika’ya ilgi duymasına kadar her şey gayet normal bir şekilde sürmektedir. Erika dışarıdan, medeni duruşunu sergileyen, prestijli bir profesör olarak hayatını sürdürmekte; özel yaşantısında  ise narsist ve mazoşist pek çok açıdan kendini doyurmayı bir şekilde başarmaktadır. Fakat bu Walter konusuna girişmeden önce Erika’nın annesiyle olan ilişkisine dair birkaç söz daha söylemek gerekiyor sanırım.

pianiste 3

Annesiyle birlikte yaşayan ve aynı odada uyuyan Erika’nın, annesiyle çok eski yıllara dayanan bir savaşı olduğunu ve bu savaşta hep yenildiğini görüyoruz. Aşırı korumacı ve otoriter anne, halen Erika’nın tüm hayatını kontrol etmeye çalışıyor ve çoğu zaman da bunu başarıyor. Erika’nın problemlerinin bir kaynağı olması gerektiğini düşünenler için, anne ideal bir nedensel kaynak gibi duruyor. Gerçi, Haneke bu kaçamağa pek göz yummuyor. Hatta Erika’nın öğrencileri üzerinden bu durumun Erika’ya özel olmadığını da yer yer vurguluyor.

Walter’a geri dönecek olursak; Erika, yılların getirdiği tecrübeyle Walter’ın yaklaşma girişimlerini şiddetle reddediyor başta. Fakat yakışıklı, yetenekli Walter aynı zamanda inatçı da olduğundan Erika’nın setlerini yıkmayı başarıyor. Fakat setler yıkıldığında görmeyi düşlediği şeyle karşılaştığı söylenemez.

Walter’a kendi mazoşist fantezilerini madde madde listeleyen Erika –ki bu maddelerde annesine de yer ayrılmış- karşısında Walter ne yapacağını ya da ne yapması gerektiğini şaşırıyor. Burjuva bir ailede yetişmiş, sporla uğraşan, müzikte yetenekli genç mühendis afallıyor. Başta Walter’a karşı kuralcı ve otoriter takılan Erika, Walter geri adım attığında tüm kurallarını bir tarafa atıp Walter’a gidiyor. Erika için Walter öyle ya da böyle bir özgürleşme umudu. Başta cekedini alta astırmadan kendi normlarını dikte etmeye çalışsa da Walter’ı kaybetme korkusuyla her şeyden taviz vererek yeniden zorluyor ve sonunda Walter Erika’nın fantezilerini fazlasıyla yerine getiriyor; annesi yan odadayken Erika’ya tecavüz ediyor.

pianiste 2

Yukarıda Walter’dan bahsederken bir dolu sıfat saydım. Genç, karizmatik, hem sporla ilgileniyor, hem mühendis, hem müzikte yetenekli, hem burjuva bir ailenin yakışıklı çocuğu. Bunları tekrar etmemin sebebi, film boyunca normların dışında alışkanlıkları olan Erika’ya odaklanıyoruz ve seyirci olarak bazı aşırılıklarda ister istemez onu yargılıyoruz.  Onu anormal olarak etiketliyoruz ve hikaye bir anda münferit ve minimal bir hal alıyor derken, normalliğin idea’sı olan Walter’ın dönüşümüne (?) şahit oluveriyoruz. Filmin başlarında Erika’yı anlamaya, tanımlamaya çalışan seyirci olarak Walter’ın şaşkınlığını taşıyan bizler, farkında olmadan Walter’ın safında yer alıyoruz ve Erika’ya hep birlikte tecavüz ediyoruz. Sahi, Erika’nın da istediği bu değil miydi zaten!

Öğrencisinin cebine kırık camlar koyan Erika, eline geçirdiği bıçakla konser salonuna gidiyor filmin finalinde. Walter’ı görüyor. Walter ise normal hayatına hemen adapte olmuş şen kahkahalarla salonu inletiyor; herkesin gözdesi Walter. İkiyüzlü Walter. Hiçbir şey olmamış gibi Erika’nın yanına geliyor; ne bir utanma, ne bir tedirginlik. Göz görmeyince gönül katlanıyor; şimdi kameraların önünde Walter. Herkes salona giderken Erika elindeki bıçağı kendi omzuna saplıyor.

pianiste 4

Haneke bizi Erika’dan vuracak sanırken Walter’dan çakıyor tokadı yüzümüze.
Hiçbirimiz, birbirimize itiraf edecek kadar salak değiliz tabii. Ben de bir şey itiraf edecek değilim, sonuçta son derece sağlıklı ve normal bir toplum ferdiyim… kameraların önünde.  Ancak Haneke bizim samimiyetimize pek inanmıyor sanırım.

Kategoriler
izlenim

Le Temps Du Loup: İnsan İnsanın Kurdudur

Film başlar. Michael Haneke’nin alıştığımız jeneriğini görürüz. Siyah fon üzerine beyaz renkte oyuncuların ve ekibin isimleri. Müzik yok. Jenerik biter. Bir araç ormanlık bir yolda ilerlemektedir. Bir evin karşısında durur. Anne-baba-iki çocuktan oluşan bir aile araçtan iner. Evin kapısını açıp içeri girerler. Girdikleri an bir adam silahını onlara doğrultur. Belli ki adam, eşi ve iki çocuğuyla bu evde bir süredir yaşamaktadır. Hem biz, hem de evin sahipleri olayı anlamaya çalışırken silahı elinde tutan adam silahını ateşler. O an bir Michael Haneke filmiyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlarız. Haneke post-apokaliptik dönemi anlatan bu filminde tıpkı Cache’de de yapacağı gibi burjuva bir aileyi merkeze koyar. Önce erkeği öldürürek anne ve çocukları dayanaksız bırakır. Ardından aileyi doğanın içine atar. Hemen sonrasında şiddetin, hakaretlerin, tecavüzlerin olduğu bir topluluğun ortasına bırakır aileyi. Film boyunca bu ailenin gerçek hayatı tanımalarına, birbirleri arasındaki bağların yavaş yavaş kopmasına, bu ailenin değişimine odaklanır.

Le Temps Du Loup 1

Haneke neden ve sonuçlarla ilgilenmeyen bir film ortaya koyar. Dünyada bir şeyler olmuş, hükümetler düşmüş, insanlık iktidarsız/hükümetsiz kalmıştır. Şiddetin dozu kat kat artmış, insanlar kabuklarına (evlerine) çekilmek ve dışarıdaki dünyayla bütün iletişimleri kesmek zorunda kalmışlardır. Açlık ve sefaletle dolu bu dünyada yiyecekleri olmayanlar, olanlar için bir tehdit haline gelmişlerdir. Haneke bize bunların nedenlerini açıklamaz. İnsanlık neden bu hale gelmiştir, sonrasında ne olacaktır? Bunları cevaplamaz Haneke. Aslında bu sorular önemsizdir. Önemli olan Haneke’nin filminde irdelediği sorunlardır. Haliyle Haneke sorunlar üzerinde düşündürtürken toplumların hükümetsiz kalmasının nedenleri önemsizleşir. Gerçek hayatta da öyle değil midir zaten? Hayatta kalmaya çabalarken insan hükümetin neden düştüğüyle ilgilenebilir mi? Yiyecek bir lokması, içecek bir bardak suyu yokken başka şeyler için endişelenir mi insan? Haneke’nin yaptığı kıyametten sonraki hayattan bir kesit alıp nedenleri ve sonuçları irdelemeden insanın hayatını idame ettirmesine odaklanmaktır. Ayrıca Haneke bu filminde bir kaç eleştiri getirir, bunlara değinelim kısaca.

Filmdeki esas aile, yani Anne ve çocuklarının oluşturduğu burjuvazi aile üzerine eleştiriler getirilir. Konfora alışkın olan, en küçük bir sorun karşısında çareyi başka bir yere tüymekte bulan bu ailenin başındaki kişi (baba) öldürüldükten (yani artık güvende olmadıklarını anladıktan) sonra ailenin arasındaki bağlar yavaş yavaş kopmaya başlar. Filmin bir sahnesi bu açıdan önemlidir: Baba öldürüldükten sonra anne bir adamdan yardım ister. “(Bize yardım etmek) Sizin göreviniz” diye de ekler. Adam “Neden şehirde kalmadınız? Neler olduğunun farkında değil misiniz yoksa aptal rolü mü yapıyorsunuz?” diye sorar. Şehirde kalmak yerine en güvensiz yere, taşraya gelir bu aile. O küçük(?) sorundan bu şekilde kurtulacaklarını sanırlarken daha büyük sorunlarla karşılaşırlar. Özellikle Anne bu sorunlarla başa çıkmakta çok zorlanır. Aslında bu sahne iki şekilde okunabilir. Biri belirttiğim şekilde. Diğeri ise köylünün/taşralının şehirliye bakışı üzerinden gerçekleştirilebilecek okumadır. “Neden şehirde kalmadınız?” diyen adamın tüm bu olanlardan şehirlileri suçlar gibi bir hali var. Taşradaki hayatın sona erdiğini gösteren Haneke aynı şeyi şehir için yapmıyor. Şehrin düşüp düşmediğini, aynı sorunlara orada da rastlamanın mümkün olup olmadığını bilemiyoruz. Bu da filmin bazı taraflarını okumayı zorlaştırıyor.

Le Temps Du Loup 3

Haneke’nin bir diğer meselesi Fransızların yabancılara bakışıyla alakalı. Fransızların sorunların kaynağı olarak yabancıları işaret etmelerine ve yabancılara yönelik baskılarına bu filmde de değinir. Sadece Fransa’da değil aslında, batının tümünde doğulular sorunların kaynağı olarak görülmekteler. Doğudan gelen bu insanlar batıdan uzaklaştırılırlarsa bütün sorunlar çözüme kavuşacaktır anlayışı hakimdir bu coğrafyaya. Filmde de bir hırsızlık olayından sonra yakasına yapışılan yabancı olduğu lisanından belli olan kişi oluyor. “Bu arkadaş canlısı yabancılar ve kardeşleri birer pislik hırsızlar ve hep öyle oldular” repliğiyle Fransızların yabancılara yönelik nefretleri özetlenmiş oluyor.  Haneke’nin eleştirilerinden devlet mekanizması, din ve sözde peygamberler, sorunlar karşısında vurdum duymaz hale gelen toplum da nasibini alır.

Le Temps Du Loup

Haneke’nin kıyametten sonraki insanlık için söyledikleri aslında daha önce başka yönetmenlerin söylediklerinden pek de farklı değil. Böyle bir dünyada insan modernliğini, kibarlığını bırakmış, içindeki hayvanı kontrol edemez noktaya gelmiştir. Silahı olanlar iktidarı ele geçirmiş, güçlüler güçsüzlere tecavüz etmeye, haklarını gasp etmeye başlamışlardır. Bencillik herkesi sarmıştır. Para önemini yitirmiş, paranın yerini takas almıştır. Takas edecek şeyleri olmayan kişilerse Allah’a havale edilmiştir. İnsan tek bir şey için mücadele etmeye başlamıştır. O da yaşamını devam ettirmek için. Sonuçta her zamanki gibi bu distopik zamanlarda da insan insanın kurdu haline gelir. Çekilen onlarca distopik filmden bu açılardan farkı yoktur filmin. Ama diğer filmler gibi nedenler ve sonuçlar üzerinde durmaması, felaketten çok insana odaklanması, bunu yaparken insanı asıl sorulardan ve sorunlardan koparmaması, hikayenin başını ve finalini önemsemeyip izleyiciye ilerisi adına kendi kurgusunu oluşturma fırsatını vermesi, izleyiciyi olayların ortasına atıp duygularıyla oynamak yerine uzaktan olayları izlemesini sağlaması (ki bu durum Haneke’nin tüm filmlerinde mevcuttur. İzleyici olaylara dahil edilmez) ve çocuk karakterlere epey önem vermesi (finalde çocuğun kendisini ateşe atıp “insanlık için kendisini feda etmek istemesi)  bu filmi diğerlerinden farklılaştırıyor. Sonuçta Michael Haneke’nin post-apokaliptik “Le temps du loup”unu farklı ve başarılı bir bilim-kurgu izlemek isteyenlere öneririz.

Kategoriler
izlenim

Amour: Aşk Ne Yana Düşer Ölüm Ne Yana

Amour, az sonra yaşamlarının son kesitini izleyeceğimiz yaşlı karı koca Georges ve Anne’in evine polisin kapıyı kırarak girmesiyle açılıyor. İçeride polisi, Anne’in cesedi beklemektedir. Georges’un akibeti ise gösterilmeden kamera yaşlı çiftin sonun başlangıcı da diyebileceğimiz son zamanlarına çevrilir. Filmin açılışındaki bu final sahnesinde vakanın ilk elden adli yönüyle gösterilmesi, Haneke’nin önceki filmlerinde de yaptığı gibi burada da seyirci ile hikayesi arasında belli bir mesafe oluşturma amacı güdüyor. Ve hikaye ilerledikçe Georges’un karısını ve kendisini, kızları da dahil olmak üzere dış dünyadan izole etmesiyle, biri ölüme çok yakın son derece yaşlı iki insanın neler hissettiklerini anlayabilmemizin ne denli zor-belki de imkansız- olduğunun altı kalınca çiziliyor ve Haneke’nin dışarıdan bir göz gibi kullandığı kamerasının konumundaki bizler ile onlar arasındaki mesafe hiç kapan(a)mıyor. amour 3

Annesinin durumu karşısında elinden ağlamaktan başka bir şey gelmeyen kızlarının kendi sorunlarıyla dolu olması, Anne’in eski piyano öğrencisinin kariyerinin zirvesinde oluşu ve oldukça somut bir gösterge olarak da başlardaki konser sahnesinde kameranın konuşlandığı sahneden içlerinde Anne ve Georges’un da bulunduğu seyircileri uzunca bir süre göstermesi gibi ayrıntılar Haneke’nin  rahatsız etmek istediği biz izleyici kitlesini doğrudan hedef alıyor. Yaşlı çiftimizin artık sadece seyircisi olduğu nihayeti belli hayat yolunda rollerimizi devam ettiren oyuncular olduğumuzu hem kameranın konumu açısından hem de filmdeki yan roller aracılığıyla farkettirerek bizi alışık olduğumuz yaşam şekillerimize karşı yabancı kılıyor Haneke. (Yoksa Emanuelle Riva ve Jean Louis Trintignant devleşirken normalde onlardan geri kalmayacak Isabelle Huppert’a sulugöz bir rol biçilmesi ve de ana karakterler haricinde kimseye odaklanılmaması anlamsız olurdu.)amour 1

Beraberliklerinin son zamanlarını izlediğimiz çiftin ilişkilerine baktığımızda ise aşk ve ölümü, gerek ayrı ayrı gerekse birlikte değerlendirme fırsatları ediniyoruz. Çiftin birbirlerine doğrudan sevgi gösterisinde bulunmamasını, kızlarının çocukken anne ve babası arasındaki sevgiyi gördükçe üçünün bir arada ömür boyu yaşayacaklarını düşünmüş olmasını, ek olarak da koca bir insanlık tarihini göz önüne koyduğumuzda aşkın ne yana ölümün ne yana düştüğünü, aşkı da ölümü de kendi süreçleri içinde değerlendirmemiz gerektiğini, bunlar birbirlerinden ne kadar ayrı yönlere düşseler de birinin diğerini esasında tam olarak etkisiz kılamayacağını görebiliyoruz.Amour2

Belki de yazıyı bu noktada sonlandırmam gerekir. Ancak bir Michael Haneke filmi üzerine ne söylersem söyleyeyim eksik bıraktığım, söylemediğim bir şeyler daha var hissi ben de hep uyandığı için şunları zorlayarak da olsa kayda geçirmeden edemeyeceğim: Aşk hayatın tatlı bir meyvesi ise ölüm de o hayatın altını oyan karanlıktır. Ve bizler aşkı gereğinden fazla yücelten ölümü ise görmezden gelen modern hayatlarımızla o karanlığa karşı ne kadar hazırız? Yanımızda sevgimizi de-kalmışsa eğer aşkımızı da- taşıyabilecek kadar mı?

Kategoriler
haber

Isabelle Huppert Tip Top’ta Rol Alacak

Serge Bozon ilk filmi Le France ile Cannes’da 2007 yılında yönetmenler birliği tarafından en iyi ilk filmlere verilen Jean Vigo ödülünü almıştı. Bozon ikinci filmi için 5 yıl süren hazırlık dönemini tamamladı.

İngiliz yazar David Craig’ın romanı Tip Top’u Axelle Ropert ve Odile Barski’nin katkılarıyla senaryolaştıran Bozon, iki kadın dedektifin maceralarını anlatacak. Isabelle Huppert ve Sandrine Kiberlain’in başrolleri oynayacağı filmde François Damiens, Saida Bekkouche, Aymen Saïdi ve François Negret yan rollerde yer alacak.

Kategoriler
haber

2012 Filmleri: Dünya Sinemasında Ortalama Bir Yıl

2012’de dünya sinemasında az sayıda ustanın filmini izleyebileceğiz. Bu yıl daha çok ustalık yolundaki isimlerin kendilerini kanıtlayabilmesi için bir fırsat olacak. Filmlere baktığımızda en dikkat çeken şeylerden biri ise klişe tabiriyle sınırların artık tamamen kalktığı… İyi ve yetenekli yönetmenler oyuncularını dünyanın 4 bir yanından seçebilme rahatlığına ulaşmış durumdalar.

AMOUR

Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Isabelle Huppert, Emmanuelle Riva, William Shimell, Jean-Louis Trintignant

Emekli müzik öğretmenleri Georges ve Anne mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Anne’in bir kalp krizi geçirmesi ve ardından felç olması bu mutluluğa ve aşklarına gölge düşürür. Michael Haneke’nin eşsiz filmografisine yine çok farklı konuya sahip bir film eklenecek. Cannes’a yetişmesi yüksek ihtimal.

THE GRANDMASTERS

Yönetmen: Wong Kar-Wai
Oyuncular: Tony Leung, Chiu Wai, Ziyi Zhang, Chen Chang

Wong Kar-Wai çok farklı ve heyecan verici bir filmle karşımıza çıkacak. Normalde 2011’e yetişmesi bekleniyordu ama yönetmenin mükemmelliğe ulaşmak için filmi biraz ağırdan aldığı belirtiliyor. Film Bruce Lee ile ustası Ip Man arasındaki ilişkiye odaklanacak. Filmin Cannes’a yetişmesi beklense de, süreç daha çok uzarsa sürpriz olmaz.

RUST AND BONES

Yönetmen: Jacques Audiard
Oyuncular: Marion Cotillard, Matthias Schoenarts, Celine Sallette, Bouli Lanners.

2009’da A Prophete ile son 10 yılın en iyi filmlerinden birine imza atan usta yönetmen, beşparasız 25 yaşındaki bir babayla, 5 yaşındaki bir çocuğun öyküsünü anlatacak. Cannes’a yetişmesi zor görünüyor, Venedik Film Festivali’ne yetişecektir.

ANGEL’S SHARE

Yönetmen: Ken Loach
Oyuncular: John Henshaw, William Ruane, Gary Maitland, Roger Allam, Paul Brannigan, Siobhan Reilly, Jasmin Riggins.

Yine Loach’un pek tanınmamış favori oyuncuları, yine senarist Paul Laverty, yine anlayana pek çok dersler içeren gerçekçi bir öykü… Loach, çocuğu doğduktan sonra “Benimle aynı hayatı yaşamayacak” diye yemin eden Robbie’nin hayatına odaklanacak. İlk gösterimi Cannes’da olacak gibi…

GEBO ET L’OMBRE

Yönetmen: Manoel del Oliveira
Oyuncular: Claudia Cardinale, Jeanne Moreau, Michael Lonsdale

Dünyanın en yaşlı yönetmeni 103 yaşında filmlerine devam ediyor. Raul Brandao’nun oyunundan uyarlanan film, kaçak oğlunu korumak için kendisini feda eden bir babanın hikayesini anlatacak. Oliveira, Cardinale ve Moreau gibi iki usta oyuncuyla çalışacak.

DANS LA MAISON

Yönetmen: Francois Ozon
Oyuncular: Fabrice Luchini, Emmanuelle Seigner, Kristin Scott-Thomas

Her yıl bir film çekme alışkanlığını yitirmeyen üretken usta François Ozon, bu sefer mikro-kozmos’unu bir okulun içine kuruyor. Bir profesör ile öğrencinin çevrelerindeki insanların hayatlarını mahvetmelerini anlatan film, usta oyuncularıyla ve Ozon’la 2012’nin dikkat edilmesi gereken yapımlarından biri… Film, sonbahara hazır olacak gibi…

THE END

Yönetmen: Abbas Kiarostami
Oyuncular: Ryo Kase, Denden, Rin Takanashi

Abbas Kiarostami Japonya’da ve japon oyuncularla bir film çekiyor demek bile bu filmi ilgi çekici kılmaya yeterli… Certified Copy ile ilk kez İran dışında bir film çeken büyük ustanın yeni cesur adımı Japonya’da atılacak. Kiarostami ile birlikte hayatını hem öğrenci, hem de fahişe olarak sürdürmeye çalışan bir kızın, profesörüyle olan ilişkisini izleyeceğiz.

APRES MAI (SOMETHING IN THE AIR)

Yönetmen: Olivier Assayas
Oyuncular: Clement Metayer, Lola Créton.

Fransa’da 70’lerdeki politik ortamdan sıyrılıp, sadece sinema üzerine düşünmeyi seçen ve daha konformist bir yaşam sürmeye başlayan Gilles’in hikayesi… Assayas’ın senaryosunu kendi yazdığı film, söylentilere göre otobiyografik özellikler de taşıyor. Summer Hours ve Carlos’la üst üste iyi filmler çeken Assayas’ın seriyi devam ettirmesini bekliyoruz.

THE LADY

Yönetmen: Luc Besson
Oyuncular: Michelle Yeoh, David Thewlis, Jonathan Raggett, Jonathan Woodhouse

Luc Besson, Myanmar’ın kadın muhalefet lideri Aung San Suu Kyi’nin hayatını anlatacak farklı bir yapımla karşımıza çıkacak. Suu Kyi’nin, 1990’da büyük bir çoğunluğun oylarıyla kazandığı seçim, askeri cunta tarafından tanınmamıştı. Nobel barış ödülü sahibi de olan Suu Kyi o dönemden beri hapis ve ev hapsinden tutuluyordu.

ONLY GOD FORGIVES

Yönetmen: Nicolas Winding Refn
Oyuncular: Ryan Gosling, Kristin Scott Thomas, Yayaying, Vithaya Pansringarm

Artık sadece Hollywood yapımcılarıyla film çekse ve Hollywood yıldızlarını sıkça kullansa bile Winding Refn’i hala bir “dünya sinemacısı” olarak görmek gerekiyor. Hikayesi ve çalışmalarını Drive’dan çok önce başladığı Only God Forgives’te kimyasının tuttuğu Ryan Gosling’le çalışacak. Gosling filmde Bangkok’ta ismi konulmamış bir sürgünde yaşayan ve bir Tay Boks kulübü işleten bir adamın hikayesini anlatacak. Gosling senaryoyu “Okuduğum en ilginç hikaye” diye niteliyor.

UPSIDE DOWN

Yönetmen: Juan Solanas
Oyuncular: Jim Sturgess, Kirsten Dunst.

Arjantin sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden Fernando Solanas’ın sürgünde doğan, Avrupa, Şili ve ABD’de yetişen oğlu Juan Solanas, dünya payi üzerine fantastik bir filmle karşımıza çıkıyor. Fragman filmi biraz Hollywood romansı olarak gösterse de çok daha derin bir hikayeyle karşılaşmayı umuyoruz. Cannes’da dünya galasının yapılması büyük bir ihtimal.

BLONDIE

Yönetmen: Jesper Ganslandt
Oyuncular: Marie Göranzon, Alexandra Dahlström, Carolina Gynning, Helena af Sandberg, Olle Sarri

Yıllar sonra ekonomik zorluklar nedeniyle yeniden annelerinin yanına taşınmak zorunda kalan 3 kızkardeşin yaşadığı kavgalar ve çekişmelerle dolu bir senaryo… Farewell Falkenberg ve The Ape’le Avrupa sineması sevenlerin dikkatini üstüne çeken Ganslandt’ın sıkıcı gibi görünen senaryodan farklı bir film çıkaracağına güveniyoruz.

JOURNAL DE FRANCE

Yönetmenler: Raymond Depardon ve Claudine Nougaret
Oyuncular: Raymond Depardon ve Claudine Nougaret

Uluslararası fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Raymond Depardon, 2008’de La Vie Moderne’le şaşırttığı sinemaseverleri bir kez daha etkilemek için geliyor. Eşiyle Fransa’yı gezen, hem kendi yolculuklarını anlatan, hem çektikleri fotoğraflarla yaşadıklarını seyirciyle paylaşan Depardon’u, Nuri Bilge Ceylan’ın belgeselci versiyonu olarak görebiliriz.

LORE

Yönetmen: Cate Shortland
Oyuncular: Saskia Rosendahl, Ursina Lardi

2004’ün en iyi filmlerinden biri avustralyayı yönetmen Cate Shortland’ın Sommersault’uydu. İlk filminde yakaladığı başarının ardından 8 yıldır film çekmeyen Shortland, bir İkinci Dünya Savaşı filmiyle karşımızda… Film, nazi anne-babaları hapse atılan 14 yaşındaki bir kızın 4 kardeşiyle yaşadığı zorlukları anlatıyor.

LAURENCE ANYWAYS

Yönetmen: Xavier Dolan
Oyuncular: Karine Vanasse, Nathalie Baye, Melvil Poupaud

Son yılların en parlak genç yönetmeni Dolan, 2012’yi boş geçmeyecek. Dolan’ın elinde bu kez çok daha zor bir senaryo var. Laurence Anyways, homoseksüel bir çiftin ayrıldıktan 5 yıl sonra yeniden bir araya gelmeye çalışmalarını anlatacak. Filmin Cannes’a yetişmesi bekleniyor.

2 DAYS IN NEW YORK

Yönetmen: Julie Delpy
Oyuncular: Julie Delpy, Chris Rock, Dylan Baker

Julie Delpy’nin iyi sardığı 2 Days serisi New York’ta devam ediyor. Kahramanımız Marion bu kez Chris Rock’ın canlandırdığı yeni erkek arkadaşı ve iki çocuğuyla, fransız ailesini New York’ta konuk ediyor.

BIG HOUSE

Yönetmen: Matteo Garrone
Oyuncular: Claudia Gerini, Ciro Petrone, Nunzia Schiano, Angelica Borghese, Aniello Arena, Loredana Simioli

Gomorrah’nın yönetmeni Garrone çok farklı bir hikaye ile karşımızda… Garrone yeni filminde TV’lerdeki reality show’ların perde arkasına eğiliyor. Napolili bir ailenin babalarının “BBG” tarzı bir yarışmaya seçilme sürecinde yaşadığı dramı, Garrone’nin dramıyla izleyeceğiz. Film Cannes’a yetişecek gibi duruyor.

METEORA

Yönetmen: Spiros Stathoulopoulos
Oyuncular: Theo Alexander, Tamila Koulieva

Yunan asıllı kolombiyalı yönetmen Spiros Stathoulopoulos, 2007&de PVC-1’le sinemaseverlerin dikkatini çekmişti. Stathoulopoulos, bir keşiş ile rahibenin aşkıa odaklanacağı yeni filmiyle tepki ve ilgi toplayacak gibi görünüyor.

LIFE OF PI

Yönetmen: Ang Lee
Oyuncular: Tobey Maguire, Irrfan Khan, Tabu ve Suraj Sharma

İki yıldır listemizde yer ala Lie of Pi’nin artık bu yıl gösterime gireceğini söyleyebiliriz. Gemi kazası sonucunda bir kaplanla aynı filikada kalan bir çocuğun hikayesini izleyeceğimiz film, 21 aralık 2012’de gösterimde olacak.

THE MILITANT

Yönetmen: Manolo Nieto
Oyuncular: Belirlenmedi

2006’daki Dog Pound’la Uruguay’ın yeni sinema hareketinin önemli isimlerinden biri haline gelen Nieto’nun politik filmi Cannes’a yetişecek gibi görünüyor.

HOLLY MOTORS

Yönetmen: Leos Carax
Oyuncular: Denis Lavant, Kylie Minogue, Michel Piccoli, Edith Scob, Eva Mendes.

24 saat boyunca farklı hayatlar arasında farklı kişiliklere bürünerek dolaşan bir adamın hikayesi… 1999’dan beri kısa filmler dışında kamera arkasına geçmeyen Carax’ın sıradışı filmlerinden birini daha izleyeceğiz.

BOMB

Yönetmen: Sally Potter
Oyuncular: Elle Fanning, Christina Hendricks, Alessandro Nivola, Alice Englert.

1960’larda Londra’da iki asi kızın yaşadıkları maceralar. Sally Potter filmde Jane Campion’ın kızı Alice Englert’e de rol verdi.

NO

Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Gael Garcia Bernal

1988’de Augusto Pinochet’nin 8 yıl daha başta kalmasını engelleyen referandumda “hayır” oyunun çıkmasını sağlayan reklamcı ve siyasetçi ekibin gerçek öyküsü… Filmde Alfredo Castro’nun da küçük bir rolü olduğu konuşuluyor. Tony Manero ve Post Mortem ile politik sinemada harikalar yaratabileceğini gösteren Pablo Larrain’den yine önemli bir film bekliyoruz.

SEVEN PSYCHOPATS

Yönetmen: Martin McDonagh
Oyuncular: Colin Farrell, Woody Harrelson, Sam Rockwell, Christopher Walken, Abbie Cornish, Olga Kurylenko, Gabourey Sidibe, Tom Waits, Kevin Corrigan

Her ne kadar Hollywood oyuncularıyla çekilecekse de, Martin McDonagh’ın varlığı yapımı bir Avrupa filmi haline getiriyor. Seven Samurai’ın modern bir uyarlamasını yazmaya çalışan bir yazarın öyküsünü izleyeceğiz.

FOR ELLEN

Yönetmen: So Yong Kim
Oyuncular: Paul Dano, Jon Heder, Jena Malone, Margarita Levieva, Dakota Johnson.

Karısıyla boşanmak üzere olan ünlü bir rock yıldızı, 6 yaşındaki kızının velayetinden bu kadar çabuk vazgeçemeyeceğini anlar. Yıllardır kara listede yer alan senaryoyu, So Yong Kim büyük bir cesaretle ele aldı.

LA CREATRICE

Yönetmen: Bruno Dumont
Oyuncular: Juliette Binoche, Denis Podalydès

Camille Claudel ile Rodin arasındaki büyük aşkı ve ardından Claudel’in akıl hastanesine düşmesini anlatan trajik hikaye Bruno Dumont tarafından bir kez daha filme alınıyor. Juliette Binoche, daha önce Isabelle Adjani’nin de oynadığı roldeki performansı, yılın en çarpıcı oyunlarından biri olabilir.

FOXFIRE

Yönetmen: Laurent Cantet
Oyuncular: Cantet yine ismi duyulmamış bir grup genç oyuncuyla çalışacak.

Joyce Carole Oates’un Foxfire isimli romanından uyarlanan film, 1950’lerde erkek egemenliğine bir çete kurarak son vermeyi hedefleyen “Foxfire” çetesinin öyküsünü anlatacak.

7 DIAS EN LA HABANA

Yönetmenler: Laurent Cantet. Julio Medem, Benicio Del Toro, Gaspar Noé, Elia Suleiman, Juan Carlos Tabío, Pablo Trapero
Oyuncular: Josh Hutcherson, Vladimir Cruz, Mirta Ibarra, Jorge Perugorria, Melvis Santa Estevez, Beatriz Dorta, Othello Rensoli, Daniel Brühl, Elia Suleiman, Emir Kusturica

7 kısa filmden oluşan bir Havana güzellemesi. “I Love You” serisiyle ilgisi olmasa da fikir aynı.

THE DOOR

Yönetmen: István Szabó
Oyuncular: Helen Mirren, Martina Gedeck

Büyük yönetmen Istvan Szabo’nun bir yazar ve hizmetçisi arasındaki farklı ilişkiye bakışı… “Dame” Helen Mirren’ı yıllar sonra sıradan bir rolde izlemek ilginç olacak.

A PIGEON SAT ON A BRANCH REFLECTING ON EXISTENCE

Yönetmen: Roy Andersson
Oyuncular: Henüz belli değil

Songs From The Second Floor ve You, The Living’le absürd sinemanın son 10 yıldaki en iyi örneklerini veren Roy Andersson, isminden de anlaşılacağı gibi yine aynı çizgide ilerliyor. Bizden filmin konusunu bekliyorsanız Andersson sinemasıyla tanışmamışsınız demektir.

THE ASSASSIN

Yönetmen: Hou Hsiao-Hsien
Oyuncular: Shu Qui, Chang Chen

Sekizinci yüzyıl’da ve Çin’deyiz… işinde çok başarılı bir kadın suikastçinin işi bırakıp emekli olabilmek için verdiği çabayı izleyeceğiz. Hsiao-Hsien, bizi hem aksiyon, hem de psikolojik yönü güçlü bir öyküyle başbaşa bırakacak.

CAPTURED

Yönetmen: Brillante Mendoza
Oyuncular: Isabelle Huppert, Maria Isabel Lopez, Ronnie Lazaro, Sid Lucero,

Fransız bir yardım çalışanının filipinli bir aşırı islamcı grup tarafından kaçırılmasını anlatacak olan Mendoza ülkesinde tartışmalara yol açacak gibi… Kinatay ve Lola gibi unutulmaz filmlerin yönetmeninden yine çarpıcı bir film bekliyoruz.

POST TENEBRAS LUX

Yönetmen: Carlos Reygadas
Oyuncular: Belli Değil.

Stellet Licht’in (Silent Light) yönetmeni Carlos Reygadas yarı otobiyografik bir eserle karşımıza çıkacak. Bir yönetmenin film çekerken duygularını, rüyalarını, umutlarını ve korkularını anlatacağını söyleyen Reygadas filmi Cannes’a yetiştirmeye çalışıyor.

RHINOS SEASON

Yönetmen: Bahman Ghodabi
Oyuncular: Monica Bellucci, Beren Saat, Yılmaz Erdoğan, Beçim Bilgin.

İran devrimi öncesinde başlayan bir aşk hikayesinin politik değişikliklere karşı nasıl şekil değiştirdiği anlatılıyor. Türk oyuncuların varlığı da filmi hepimiz için ilgi çekici kılacak.

YOU HAVEN’T SEEN ANYTHING YET

Yönetmen: Alain Resnais
Oyuncular: Mathieu Amalric, Lambert Wilson, Michel Piccoli.

89 yaşında film çekmeyi sürdüren, “Hiroshima mon Amour” ve “Last Year At Marienbad” gibi kült filmlerin usta yönetmeni Resnais, elinde hala sağlam hikayeler kaldığını çektiği her filmle tekrar kanıtlıyor. Oyuncu ve yönetmen arkadaşlarının, kaybettikleri bir oyun yazarının evinde vasiyetnamenin okunması için bir araya gelmesini anlatan film, 2012’nin en merakla beklenen yapımlarından.

THE SAPPHIRES

Yönetmen: Wayne Blair
Oyuncular: Chris O’Dowd, Deborah Mailman, Jessica Mauboy, Judith Lucy

Avustralya’da 60’larda ünlü olan vokal grubu MacCrae Sisters’ın gerçek hikayesi… Dört aborjin kadından oluşan grup, şarkı söylemenin yanısıra ırkçılığa karşı savaşmak zorunda kalmıştı.

SONG FOR MARION

Yönetmen: Paul Andrew Williams
Oyuncular: Gemma Arterton, Vanessa Redgrave, Terence Stamp, Christopher Eccleston

London to Brighton’ın yönetmeni Williams, mükemmel bir oyuncu kadrosuyla bir müzikal çekiyor. Film, emekli bir çiftin yıllar boyunca hayatın darbelerini yiye yiye düştükleri çaresiz ruh halinden bir koro sayesinde çıkmalarını anlatacak.

Kategoriler
haber

Huppert, Sang-Soo Hong Filmine Balıklama Daldı

Isabelle Huppert, Sang-Soo Hong’un yeni filminde yer almayı, senaryoyla ilgili hiçbirşey bilmeden kabul etti. Huppert, “Filmin konusunu, rol arkadaşlarımı ve hatta ismini bile bilmiyorum. Ama oynamayı kabul ettim çünkü Sang-Soo Hong’un filmlerini çok seviyorum” sözleriyle rolü nasıl kabul ettiğini anlattı.

Sang-Soo Hong’un ise filmle ilgili medyayla paylaştığı tek ayrıntı “Seul’e 3 saat uzaklıkta bir sahil kasabasında geçiyor. Filmde 5 karakter olacak” oldu.

1996’dan beri film çeken Sang-Soo Hong, Lost in the Mountains ve geçtiğimiz yıl Cannes’da Un Certain Regard ödülü alan Hahaha ile uluslararası sinemada daha dikkatle izlenen bir konuma gelmişti. Sang-Soo Hong, Uzakdoğu’nun Eric Röhmer’i olarak anılıyor.

Kategoriler
haber

Huppert ve Lanners, Fahişe ve Psikolog

isabelle-huppert.jpg

İki usta oyuncu Isabelle Huppert ve Bouli Lanners, Jeanne Labrune’ün “Sans Queue Ni Tete”sinde bir araya gelecekler. Huppert, girdiği kötü hayattan kurtulmaya çalışan ve bunun için psikolog desteği alan bir fahişeyi, Bouli Lanners ise girdiği orta yaş krizinden kurtulmaya çalışan ve erotik arayışlar içindeki bir psikologu canlandıracak.

Sadece oynayacakları karakterleri değil, oyunculuk personalarını da ateş ve barut olarak adlandırabileceğimiz Huppert ve Lanners’tan kalburüstü bir film geliyor kısacası. İki ustaya Valérie Dréville, Richard Debuisne ve Sabila Moussadek gibi bir dizi iyi oyuncunun da eşlik edeceğini belirtelim.

Kategoriler
seçki

Cesar Et Rosalie: Fuzuli Bir Aşk

Konu Claude Sautet’nin Cesar et Rosalie’si olunca insan yazıya nasıl başlayacağını bilemiyor. İtiraf edeyim, sıkışıp yurtdışındaki yorumları da okudum ama “İnsanı sürükleyen eşsiz bir romantizm”, “Farklı bir senaryo, usta bir yönetmen” gibi beylik laflardan ilerisini diyememiş kimse. Büyük bir ihtimalle film karşısında hissettiklerini kendilerine saklamak istemişlerdir, bilemiyorum. Ben de yazıya Claude Sautet’in en iyi filmi diyerek başlayabilirdim ama fransız ustanın her filmi iyidir. Yves Montand’ın döktürdüğü bir şaheser diye devam edebilirdim ama “Hangi filminde döktürmedi ki?” diye soruverirler adama.
cesar-et-rosalie-1

Romy Schneider’ın eşsiz güzelliği, henüz 19 yaşında dördüncü filminde rol alan Isabelle Huppert’in oyunu, Sami Frey’in Alain Delon’u aratmayan serin ve derin duruşu diye devam etmekten beni alıkoyan da yok ama bir yerler eksik kalıyor böyle beylik girişlerde.

Bu yüzden yazının ilk cümlesi kocaman harflerle iki kelime olmalı sadece… MUTLAKA İZLEYİN!

Peki yazı burada kaldı mı? Devam etmeyecek mi?

Tam da burada devreye hiç de beklenilmedik bir şekilde bir flashback giriyor…

Lise yıllarımız… İyi olan her şeyden nefret ettirmeyi başaran, güzel olanı hayatımıza sokmamayı şiar edinmiş milli eğitim sistemimiz, divan edebiyatını da belli bir kalıp içinde hayatımıza soktu: “Padişahın etrafında kümelenmiş pinpon şairlerin gül, bülbül, karşılıksız aşk ve lale bahçelerindeki gece alemleri üzerine verdikleri eserler”

Edebiyatı ne kadar severseniz sevin, bir de üstüne me-failün, failatün, failünü duymaya başlayınca “Banane sarhoş moruk romantiklerden” diyip koşarak uzaklaşmanız kuvvetle muhtemel. Ama yapmayın! Her edebiyat türüne verdiğiniz kadar bir önemi de divan edebiyatına verin. Bu yazının hayatınıza bir şey katmasını bekliyorsanız, o divan edebiyatı olsun.

cesar-et-rosalie-3

Biricik maarifimizi aşıp da edebiyat-ı divanın bir kenarına oturmayı başaranlar, yaşadıkları aşkları en güzel şekilde anlatmayı başaran dil ustalarıyla karşılaşır. Akıllarında birçok dize kalır ve yaşamlarının bir yerinde o dizeler pat diye önlerine düşüverir.

Ben de, Cesar et Rosalie’yi izlerken Fuzulî’nin ünlü dizelerini hatırlamadan edemedim.

Beni candan usandırdı, cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan, murâdım şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân, deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman, beni bîmar sanmaz mı

Arada binlerce kilometre, yüzlerce yıl olmasına rağmen bir Fransız yönetmenin, bir divan edebiyatı şiirini hatırlatmayı becerebilmesi çok sık rastlanan bir durum değil sanırım.

cesar-et-rosalie-2

Durumu usta bir kurgu, sıcak renkler, mükemmel yüz planlarına bağlayıp sinema eleştirmeni ukalalığı yapmak mümkün. Ama bu ukalalıklar Sautet’in film boyunca, boğazınız her düğümlendiğinde yeni bir düğüm daha atabilmesini ve 10 saniye sonra da o düğümü bir kahkahayla çözüvermesini açıklamıyor. Bunu kendiniz yaşayıp görmeniz ve hissetmeniz lazım.

İzlediğinizde film güzel bir şiir gibi aklınızda kalacak ve bir süre ne zaman bir sarı yağmurluk görseniz Rosalie’nin güzelliğini, sinirlenen bir adam görseniz ister istemez Cesar’ı düşüneceksiniz.

Bu yüzden baştaki iki sözcüğü bir kez daha ama bu kez usulca tekrarlayıp yazımızı bitirelim; Mutlaka izleyin…