Kategoriler
izlenim

Star Wars: The Last Jedi: Herkes İçin Ayrı Evren

Star Wars: The Force Awakens uzun yılların ardından teşrif eden ilk Star Wars filmiydi ve büyük kitleleri heyecanlandırıp kimini de hayal kırıklığına uğratmıştı. Film gösterime girdikten belli bir süre sonra, çeşitli isimlerin film hakkındaki görüşlerini alarak The Force Awakens‘a dair genel görüşün izini sürmeye çalışmıştık. Star Wars: The Last Jedi‘la bunu bir geleneğe dönüştürüyoruz.

Doğu Yücel (Yazar)

Star Wars’un mirasına konan J. J. Abrams bu şansını Bölüm 4 Yeni Bir Umut‘u kopyalayarak ve fanların beklentilerini suni yöntemlerle hikayeye monteleyerek değerlendirmişti. Rian Johnson ise bunun tam tersini yapmış, hayranlara ve hatta Star Wars evrenine kafa tutarcasına bugüne kadar kurulan hikayeleri, kuralları, anlatım tarzlarını yerle bir etmiş. Filmi zaman zaman “vay be, ezber bozan hareket” diye takdir ettiğim oldu ama Leia’nın fantastik uzay yürüyüşü ve Mel Brooks’un Star Wars parodisi Spaceballs‘tan çıkmış gibi duran ütü sahnesinden sonra “hooopppp orda dur” dedim. Son dakikadaki Luke feyki ise filmi derin bir hayal kırıklığıyla terk etmeme neden oldu. Oysa Rogue One‘daki Darth Vader sahnesi gibi tek bir Luke Skywalker ışın kılıcı düellosu ile filmi kurtarabilirdi. Yazık olmuş. Artık önümüzdeki filmlere de bakıyoruz, diyemiyorum, ana hikayeden ümidimi kestim. Han Solo gibi alternatif hikayelerde arayacağız gücü. Yine de Abrams’ın zayıf ve taklitçi temelinin üstüne Rian Johnson’ın diktiği bu komik cesaret gösterisinden sonra yeniden Abrams’ın ne yapacağını merak ediyorum. Muhtemelen The Last Jedi‘ı bile aratacak kadar kötü bir Star Wars filmi bizi bekliyor.

Gültekin Turgut (Sinema Yazarı)

Bu dosya aslında uzun zamandır değinmek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir konuyu dile getirmek için iyi bir fırsat oldu. Kadim üçlemeyle büyüyenler için iyilik ve kötülük o kadar nettir ki bu konuda gri bir nokta söz konusu bile değildir. Darth Vader kötüdür, Trooper’lar kötüdür. Sith düzeni kötüdür, Jedi düzeni iyidir. Yoda iyidir. R2-D2 ve C3PO iyidir. Bunlar o kadar nettir ki, ikinci üçlemeyle kafası karışan ve üçüncü üçlemeyle daha da karışması muhtemel zihinler için elbette bu kadar net çizgiler anlaşılmaz olabilir. Şimdilerde Darth Vader’lı okul çantalarını gördükçe iyi ile kötünün arasındaki çizginin aslında hiç net olmadığı gibi bir felsefi çıkarımdan çok her şeyin bir ticari nesneye dönüştüğü acı gerçeğiyle yüzleşiyor insan. Harley Quinn, Poison Ivy gibi karakterleri bir çizgi film olarak Wonder Woman ve Supergirl ile birlikte şirinlikler yaparken görünce zaten (DC Super Hero Girl) durumun hangi noktada olduğunu kavramak kolaylaşıyor. Aynı şeyin Marvel evreninde ve illaki Star Wars evreninde de yaşanmaması beklenemez. Aslında filmler çizgi roman dünyasının Comics Code Authority ile şekillenmiş yapısını kırdıkça babalarımızın kuşağı gibi filmin sonunda iyilerin kazanmasına alışmış kuşakların da tıpkı “iyilik” gibi azaldığını göstermesi açısından önemli bir veri olarak görülmeli… Kylo Ren ve Rey aslında iyiliğin ve kötülüğün basit birer seçim olduğu duygusu uyandırarak onların bedelleri konusunda sanırım bir aldatmaca da yaratıyorlar. Popüler sinema dilinin iyilik ile kötülük arasındaki sınırı bir felsefi temelden çok kolayca geçişler yapılabilecek bir durum gibi sunması ise bizim sormamız gereken önemli bir soru olarak ortada duruyor.

Güzin Tekeş (Sinema Yazarı)

Rian Johnson hem epik hem de duygusal bir Star Wars filmi yapmış. The Last Jedi için yapılan olumsuz yorumların hiçbirine katılmıyorum. Hatta filmin seriden çıkarılması yönündeki baskıların büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Luke Skywalker’ın hikayesi tam da ilk filmden itibaren çizdiği imaja oturuyor ve serinin gidişatı içinde yerini buluyor. Kristal tilkiler, Jedi adasındaki hayvanlar ve diğer yeni tanıştığımız karakterler alıştığımız Star Wars evrenine son derece yakışıyor.

Adam Driver’ın tüm antipatikliğine rağmen Kylo Ren karakteri de The Last Jedi ile hikayedeki yerini bulmaya başladı. Gelecek filmde karşımızda kusursuz bir kötü adam görebiliriz. Teknik olarak bir şey söylemeye zaten gerek görmüyorum. Eğer filmle ilgili bir şeylerden şikayet edecek olsam iyilerin çok fazla ölmesinden ötürü kalbimin kırılmasından şikayet ederdim.

Haktan Kaan İçel (Sinema Yazarı)

The Last Jedi ilk filme göre daha kabul edilebilir bir film sunuyor izleyiciye. Ancak bu filmin başyapıt olduğu anlamına gelmiyor. Filmde yine ilk üçlemenin nostalji duygusuna bel bağlayan çok sahne var. Ama ilk filmden farklı olarak biraz daha kendi hikayesinin olduğu söylenebilir. The Force Awakens, A New Hope‘un copy paste haliydi. Kylo Ren karakteri maalesef bir üçlemeyi kaldırabilecek kapasitede bir villain değil. Filmde villain ne kadar kuvvetli çizildiyse filminiz o kadar iyi olur denir. Bu yüzden filmin baş zayıflıklarından birinin bu olduğunu söyleyebilirim. Görsel bakımdan filmde harika iş çıkarılsa da, görsel estetik dışında aksiyon sahneleri zayıf kalıyor. Mantık hataları da devreye girince bu seriden ümidi kestim ben.

Onur Kırşavoğlu (Sinema Yazarı)

Star Wars: The Last Jedi serinin en iyi senaryolarından birine sahip ve içinde en “sinema” olan bölümü. Seriyi seven biri değil de bir sinemasever olarak daha büyük bir keyif aldım diyebilirim. Bu anlamda filmin hayranlarının biraz hayal kırıklığına uğramaları hatta seri dışı kabul etme çabaları anlaşılır. The Last Jedi‘ı bu sebeple iki farklı şekilde ele alabiliriz.

Serinin kendisinden yola çıkarsak bambaşka bir çehre kazandığını, karakterlerin hiçbir filmde olmadığı gibi steril olduğunu ve kötü adam karizması sevenlerin istediğini bulamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak, bu durum seriden çok sinema tadı ve kendi içinde gerçeklik arayanları son derece memnun etti. Tribünlere oynamadan yazılmış matematiği kuvvetli senaryo, ayar kaçmadan ve renk cümbüşüne kaçmadan kotarılmış görüntü yönetmenliği ve isyanın en katıksız haliyle verilişi sinemaseverleri ziyadesiyle tatmin etti. Bu anlamda da seriden bağımsız çok güçlü bir film olduğunu söylemek mümkün.

Son tahlilde ve nazarımda The Last Jedi‘ın serinin en iyi işlerinden biri olduğunu söylemem gerekir. Son filme olan merak da böylece epey arttı. Abrams acaba bu yeni yoldan gidip sinemaya mı daha çok hizmet edecek? Yoksa fanları memnun etmek adına bir geri dönüş bölümü mü? Hep beraber göreceğiz.

Sinema sizinle olsun!

Ozancan Demirışık (Editör, Çevirmen)

The Last Jedi‘da Rian Johnson kimi riskler alarak Star Wars evreninde daha önce görmediğimiz anlara imza atsa da, Klasik Üçleme’nin kodlarını takip etmeye devam ederek tanıdık bir direniş öyküsü anlatıyor. Klasik Üçleme baskıcı bir düzen içinde filizlenen isyanı, yok olmuş bir inancın yeniden ortaya çıkmasını anlatıyordu özetle. Prequel Üçlemesi ise kurulu bir düzenin çatırdayışını, binyıllardır var olan bir inanç sisteminin yok oluşunu… The Force Awakens‘la başlayan yeni üçlemeye geldiğimizde hikâyenin bambaşka noktalara gitmesini, yolun çatallanarak bizi benzersiz bir Star Wars yolculuğuna davet etmesini isterdim şahsen. Elimize geçense, onca fırsatın yeterince değerlendirilmediği; Luke, Han ve Leia üçlüsünü bir kere dahi yan yana göremediğimiz; Klasik Üçleme’nin cazibesini yeniden yaratmaya çalışırken şahsına münhasır bir kimlik edinmekten giderek uzaklaşan bir üçlemenin serim ve düğümü. The Last Jedi‘ı taze, yenilikçi kıldığı söylenen unsurlar, büyük resme bakınca son derece ıvır zıvır kalıyor kanımca. Kylo Ren’in “geçmişi yıkalım” demesi, “Güç herkesin içinde” söylemi, birkaç afili cümleyle Star Wars evrenini yenilemek mümkün değil. Fikir aşamasında kalan, hikâyeye sırtını yaslamayan bir yenilikçilik gayreti, maalesef kifayetsiz kalıyor. The Last Jedi‘ın tüm bunlara rağmen son derece nitelikli bir film olup keyifli bir seyirlik sunması ise işin ironik tarafı. The Last Jedi iyi bir film, ama iyi bir Star Wars filmi değil…

Serdar Durdu (Sinema Yazarı)

Yeni üçlemenin giriş filmi The Force Awakens, artılarına rağmen genel bir tatminsizlik hissi bırakmıştı. Yeni karakterlere alışma süreci ise en büyük handikabıydı. Serinin ikinci filmi The Last Jedi karakterlerle ilgili problemleri mümkün olduğunca azaltıyor. Rey ve Kylo Ren’in olgunlaşması ve aralarındaki ilişkinin iyi işlenmesi, bununla birlikte hikâyenin Rey ve Kylo Ren üzerine kurulmasına karşın Luke Skywalker’ın kilit karakter yapılmasını önemli buluyorum. Zira Luke’un olduğu bölümler filmin en unutulmaz anları diyebiliriz. Senarist\yönetmen Rian Johnson’ın seyircinin hiç beklemediği sürpriz hamleler yapması, akılcı tercihleri ve iyi yönetmenliğiyle yeni üçlemenin The Empire Strikes Back’ini çektiğini düşünüyorum. Genel olarak da The Empire Strikes Back esintileri taşıyan The Last Jedi’ın Rey’in kimlik sorunu ve yan karakter zayıflığı gibi eksileri de var. Her şeye rağmen dramatik yapısı sağlam ve The Force Awakens’a göre çok daha olgun bir Star Wars filmi bu.

Serkan Çellik (Sinema Yazarı)

1977’de hayatımıza girip yan hikayelerle ucu bucağı olmayan bir evrene dönüşen Star Wars’un omurgası her daim sinema filmleri oldu ve bu tutkalın işlevini sürdürebilmesi için George Lucas’ın kontrolünden çıkan yeni üçlemenin muhafazakâr davranması zaten beklenen bir durumdu. Yine de J.J. Abrams imzalı 7. film yeni bir bölüm bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattı ve reboot olarak damgalandı. Rian Johnson’ın yazıp yönettiği 8. film ise risk alarak 35 yıl önce 6.filmin sonunda vedalaştığımız karakterlerin hikayesini sürdürmeyi ve hatta sonlandırmayı göze alarak riske girip cesaret göstermiş ve bu nedenle eleştiriye daha açık, yer yer savunmasız. Şahsen unutulmaz anlara şahit olduğum iyi bir devam filmi olarak konumlandırıyorum ancak seriyle büyüyen hayranların olumsuz fikirlerine de saygı duyup görmezden gelmememiz gerekiyor.

Tanju Baran (Sinema Yazarı)
Star Wars evreninin üçüncü üçlemesi, The Force Awakens gibi, kendinden önceki altı filmin kolajı olmaktan öteye gidemeyen rezil bir filmle başladığından, beklenti seviyemi minimuma indirerek sinemaya gittim lakin salondan çıktığımda, Star Wars evreninin en iyi filmlerinden birine tanıklık ettiğim için mutlu, uzun yıllara yayılan çileli bekleyişimin karşılığını nihayet alabildiğim için gururluydum. The Last Jedi, her şeyden önce, Star Wars evreninin “en film olan” eseri; Rian Johnson, Star Wars filmlerindeki “serinin ve evrenin bir parçası” olmaktan kaynaklanan devasa senaryo gediklerinin, yarım kalmış hikâyelerin, hızlandırılmış bölümlerin The Last Jedi’a sızmasını engellemiş ve yerinden çıkardığınızda evrene zarar vermeyen, bir başına ayakta kalmak için de evrene ihtiyaç duymayan bir film yaratmış. Bunun yanında, merkezinde bir aile trajedisinin yer aldığı Star Wars evrenini -trajediyi ve aile bağlarını reddetmeden- prangalarından kurtarmış ve seriyi yeni sulara taşıyacak, isyan bayrağını sıradan insanlara ulaştıracak dokunuşlarda bulunmayı da ihmal etmemiş. The Force Awakens enkazının üzerine inşa edilen ve adı -şimdiden- The Empire Strikes Back ile yan yana anılan The Last Jedi’ın ektiği tohumların serpilip serpilmeyeceğini Episode IX’da göreceğiz ama zeminin çürüklüğü, yeni üçlemenin en ufak sarsıntıda yıkılmasına ve “falanca, filancanın kızıymış” işgüzarlığına, “başka bir Death Star öyküsü” sığlığına hapsolmamıza neden olabilir. Şimdilik, geleceği düşünmeden, hasret kaldığımız güzellikteki The Last Jedi’ın tadını çıkarmak lazım.

Kategoriler
izlenim

Tartışmalı Bir Star Wars Filmi: The Last Jedi

Bu yazı, Star Wars: The Last Jedi filmini izlememiş olanlar için keyif kaçırıcı, sürprizleri ele veren bilgiler içermektedir.

Star Wars: The Last Jedi, tüm seri içinde özellikle fanların en çok tartışacağı filmlerden biri olacak gibi duruyor. Rian Johnson’ın yönetmenliğine diyecek laf yok. Girişteki uzay savaşı, Rey ve Kylo Ren’in karşı karşıya geldikleri sahnedeki ışın kılıçlarının çekildiği sahne, finalde kırmızı kumun üzerine beyaz tuz ile kaplı Crait gezegeninde geçen sahneler, izlemeye doyum olmayan sahneler. Senaryo yazarı olarak da özellikle Rey/Luke/Kylo Ren arasındaki dinamikleri çok başarılı bir şekilde oluşturmuş. Bu sahnelerde gücün aydınlık ve karanlık tarafındaki ince çizgiyi hissetmek mümkün. Henüz kendi kimliklerini oluşturamamış Rey ve Kylo Ren, tam arada duruyorlar ve her iki tarafa geçmeleri de mümkün. Bu ikilinin karşılaşmasının sonucunda düşman olarak kalsalar da şaşırmazdım, aydınlık tarafta beraber devam etseler de, karanlık tarafta beraber devam etseler de.

Bu üçlü arasında geçen hikaye ne kadar ilgi çekiciyse, Finn ve Rose ile Poe ve Holdo’nun dahil olduğu hikaye o kadar zayıf. Karakterler çok ilgi çekici olmadığı gibi, hikâyelerinin nereye bağlanacağını da çok merak etmiyorsunuz. Yine de bu hikâyelerden birinin bağlandığı filmin final sahnesi, hepimizin içindeki Jedi’ı açığa çıkaracak kadar güçlü.

İki yıl önce, The Force Awakens karşımıza çıktığında, filmi sevmiş ama J.J. Abrams’ı risk almadığı için eleştirmiştik. Son Jedi’de Rian Johnson ciddi riskler almış. Bu riskler biraz da günümüzün film izleme alışkanlıkları ile ilgili. Artık bu tip seri filmler izlenirken, fanlar büyük bir heyecanla kendi teorilerini üretiyorlar ve bu da film/dizi izleme deneyiminin bir parçası oluyor. İki yıldan beri İnternet, Rey’in anne ve babası kim, Snoke aslında kim, nasıl bu pozisyona geldi konularıyla ilgili teorilerle doluydu. J.J. Abrams, bu konuları çok önemli sorular olarak karşımıza getirmişti ama belli ki Rian Johnson için bu sorular hiçbir şey ifade etmiyor. Alacağı tepkileri tahmin ettiği halde, bu soruları elinin tersiyle itmiş. Bir sonraki film içinse tekrar yönetmenlik koltuğunu devralacak olan J.J. Abrams’a zorlu bir görev bırakmış. Prenses Leia ne olacak? Carrie Fisher’ın Bölüm IX’da dijital olarak geri getirilmeyeceği vurgulandığı için Leia’nın bu filmde ölmesi bekleniyordu. Rian Johnson, film içinde defalarca yaptığı gibi bu konuda da belli bir beklenti yaratıp, onun tersini yapmış. Leia’nın ölmeyişi J.J.’in çözmesi gereken çok büyük bir sorun. İki film arasında ölmüş olsa da herhangi bir nedenle filmin hikayesine dâhil edilmese de fanları tatmin edemeyecektir.

Kişisel fikrim, yan karakterlerin hikayelerinin çok zayıf oluşu dışında The Last Jedi, genel olarak iyi bir film. Bir de her ne kadar Star Wars evreninde mizah her zaman olsa da, bu kez dozu biraz abartmışlar. Neticede en iyi Star Wars filmleri arasına almasam da 4. ya da 5. sıraya alabileceğim bir film.

Konuk Yazar: Hasan Nadir Derin (@filmmaker_9)

Kategoriler
haber

Fragman Analizi: 10 Cloverfield Lane (Dan Trachtenberg)

Cloverfield’ın spin-off’u 10 Cloverfield Lane’den fragman…

– Filmi Dan Trachtenberg yönetiyor, yapımcı koltuğunda J.J. Abrams var. Başroller John Goodman, Mary Elizabeth Winstead ve John Gallagher Jr.’ın…

– Film 2008 yapımı Cloverfield’ın spin-off’u olarak adlandırılabilir. Aynı evrende geçen öyküde bu sefer bir sığınakta yaşayan aileyi izleyeceğiz.

– Fragman çok etkileyici görünüyor. Konu sıkıntısı yaşayan korku filmlerine farklı bir bakış açısı getirebilir. ABD’de 11 mart’ta gösterime girecek.

Kategoriler
seçki

Star Wars: Güç Uyandı Mı? – Tarafsızlar

Her güzel şeyin bir sonu vardır: Star Wars’un yeni filmi Güç Uyanıyor hakkında çeşitli yazar, editör, çevirmen ve sinemacıların yorumlarını derlediğimiz dosyamızın da sonuna geldik. Eğer okumadıysanız Aydınlık Taraf ve Karanlık Taraf bölümlerine buradan ve şuradan ulaşabilirsiniz. Bu son bölümde, filme karşı olumlu ve olumsuz fikirleri bir arada besleyen, Güç’ün aydınlık ve karanlık tarafı arasında gidip gelenlere yer verdik. Tabii bu sınıflandırmayı yazarların gönderdiği paragraflardan yola çıkarak bizim yaptığımızı söylememiz gerek. Şimdi sizi Güç’e denge getirebilecek bu güzide yorumlarla baş başa bırakıyoruz.

star-wars_8kmf.1920

TARAFSIZLAR

 

Bahadır İçel (Yazar)

Star Wars: Güç Uyanıyor’u tek film olarak yalnız başına düşünürsek zayıf, oldu bittiye getirilmiş ve havada kalmış gibi görünse de ısrarla ve sabırla böyle yaklaşmanın doğru olmayacağı kanaatindeyim çünkü en başından beri bir üçleme olarak planlandığı için bunu bir girizgâh, bütünün bir parçası, yalnızca bir giriş olarak izleyip değerlendirmek gerekiyor. Gelecek devam filmleri seriye anlam katacak kanaatindeyim. Fakat yeni nesil Star Wars’u bizim kadar sevmeyecek, en azından seveceklerse de onlara sevdirecek film bu olmayacak. Kylo Ren’in ergen çatışmaları, Yüce Lider Snoke’un tepeden bakışları Harry Potter’dan Alacakaranlık’a kadar bir sürü filmde gördüklerinden farklı değil. Yani, ne yazık ki, Güç Uyanıyor yeni bir şey söylemekten yoksun. Gücün henüz uyanmamış olduğunu söylemek gerekiyor belki de. Zaten filmin sonu da uzadıkça uzuyor ve biraz sarkıyor. Luke görünüyor ama bizi ayaklandırmıyor… Filmin tepe noktası Han Solo ile oğlunun karşılaşması olarak görünüyor. Sanki bitmesi gereken nokta bu ya da bu nokta bir şekilde filmin sonuna taşınmalıydı… Elbette hep bardağın boş tarafına bakmamız sizi yıldırmasın. Çok keyifli, tekrar tekrar izlenebilecek, bizi yeniden ışın kılıçlarına ve uzay gemilerine aşık edecek bir Star Wars bölümü var karşımızda. En azından bu üçlemenin Bölüm 1, 2 ve 3’ten daha iyi olacağını umut ediyorum.

 

Gökcan Şahin (Yazar, Sistem Uzmanı)

Star Wars: Güç Uyanıyor’a hiç yorum okumadan, hiç spoiler yemeden, hatta genel beğeni düzeyinden bihaber gittim. IMAX’te izledim ve sonrasında da pek yorum okumadım. Bu arada Star Wars hayranı değilim, ama uzay gemilerini sevdiğim için bir sürü lego setine sahibim. Çevresel şartları belirttiğime göre yorumuma geçeyim. Film baştan sona insanı içine çekiyor; görsellik dozunda ve tatmin edici. Sinema sanatının ayrıntılarını pek bilmem ama sinematografik olarak da gayet iyi muhtemelen. Ama senaryosu biraz basit, her şey fazla net ve anlaşılır, hatta çocuklara da hitap etsin diye zorlanmış pırıl pırıl bir filmdi sanki. Köprüdeki baba oğul sahnesi dışında, acaba şimdi şöyle mi olacak böyle mi olacak diye düşündüğümü hatırlamıyorum, tek bir yol vardı ve film o yoldan ilerledi gibi. Kılıçlı dövüşler keşke daha çok olabilseydi. Ama ortada kılıç ustası yoktu pek. Yine de filmden çok keyif almış olarak çıktım salondan. Star Wars hayranları muhtemelen çok daha fazla beğenmiştir. Bence 100 üzerinden 81.

 

Halil İbrahim Sağlam (Sinema Yazarı)

Star Wars: Güç Uyanıyor, serinin 1977 yapımı ilk filmi Yeni Bir Umut’un izleğini neredeyse bire bir takip ediyor. Bu yönden risk almamasıyla ve salt bir nostalji duygusu yaratarak gönüllere dokunmasıyla eleştirilse de, aslında ana karakterleri bakımından oldukça radikal bir karara sahip. Otuz sekiz yılı geride bırakan bir serinin ana Jedi karakterini kadın bir oyuncuya oynattırmak, diğer başrolü de siyahi bir oyuncuya vermek bana kalırsa son derece riskli bir karar. Bu seçimlere kimsenin bir itirazı olmaması cast konusunda ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Elbette Adam Driver’ın canlandırdığı Kylo Ren hariç! Son zamanların belki de en yanlış oyuncu seçimi. Tüm bunların dışında film, yeni bir serinin başlangıcı için gayet heyecan yaratıcı, eğlenceli, görsel efektleri doyurucu ve nostalji yüklü. Başlangıç filmleri zaten hep serinin diğer filmlerine hazırlık değil midir? Genel olarak iyi bir hazırlık filmi olmuş. Serinin ağır topları olmasını beklediğimiz 8. ve 9. filmde çıtanın çok daha yukarı çıkmasını bekliyoruz elbette.

s-3d4e3d4e3271e496e6efd99a862e097d800f38bd

Hasan Nadir Derin (Sinema Yazarı)

Büyük bir heyecanla beklediğimiz yeni Star Wars filminde J.J. Abrams, klasik üçlemenin atmosferini yaratmayı başarmış. Hemen benimseyebileceğimiz karakterler, içinde yaşanmışlık hissi veren mekânlar, klasik bir direniş öyküsü ve hatta baba-oğul çatışması. Hepsi de ilk üçlemenin başarısında rol oynayan unsurlar. Özellikle ikinci üçlemenin en büyük sorunlarından olan, fazlasıyla bilgisayar efekti kullanımı törpülenmiş. Kısacası J.J. Abrams, fanların sevdiklerini ve sevmediklerini dikkate alarak bir film yapmış. Bu nedenle hiçbir risk de almayarak karşımıza adeta Bölüm 4’üm yeniden çevrimiyle çıkmış. Keyifle izleniyor ama daha fazlası olmalıydı dedirtiyor.

 

Emirhan Burak Aydın (Yazar, Editör, Çevirmen)

Kendi geçmişiyle çok ilgilenen, güvenli bir film olmuş. Kylo Ren gibi yani. Maskesi var ama yaraları yok. Sanırım asıl heyecanı hissedeceğimiz film Rian Johnson’dan gelecek. Bu kadarı da şimdilik yeterli. Bence Güç Uyanıyor ileride Star Wars markasını öldürmeyen ama olduğu noktadan yükseğe de taşımayan bir film olarak hatırlanacaktır diye düşünüyorum.

 

Oğuz Albayrak (Sinema Yazarı)

Serinin belki de en heyecan bölümü beklentileri (her ne kadar filmin yüzde doksanlık kısmının yeşil ekran önünde çekildiğini bilsek de) ziyadesiyle karşıladı. Genele bakınca çok fazla göze batan bir şey yokmuş gibi gözüküyor lakin senaryonun sürpriz kontenjanı pek çok kişi tarafından kolay tahmin edilebilir konumda idi. İlk yarı ve ikinci yarı arasında ciddi bir tempo farkı var. İlk yarı ne kadar akmıyorsa ikinci yarı bir o kadar hızlı geçti. Son olarak da Luke Skywalker bir keşişten çok bir süredir partilemekten yoğun düşmüş bir görüntüye sahip bana kalırsa ama yine de (belki) son dönemeci başarıyla almış bir seri.

 

Melik Tahir Şaştım (Sinemacı)

Masallarla büyüyen insanlar aynı hikâyeleri tekrar tekrar dinlemeye aşinadır ve bu tekrarlar hikayeye duyulan aşkı pek zedelemez. Star Wars da bizim için bu masallardan biridir. Hikâyeyi bir üst çıtaya taşımak varken cesaret yoksunu, aynılıklarla dolu, kendi mitini sömüren bir yeni filmle karşılaşmak bu yüzden beni çok üzmedi. Beni üzen şey bunu yaparken çok çok çok para kazanmaları ve bu kazancın tekrarlarla dolu yapımların devam etmesi için bir pekiştireç olma ihtimali. Sayılabilecek onlarca ve hiçbiri de gizli olmayan kusurlarına rağmen Güç Uyanıyor efsanenin yeni uzantısı için son derece eli yüzü düzgün bir iştir benim için.

 

Serdar Durdu (Sinema Yazarı)

J.J. Abrams’ın ilk üçlemeyle sıkı sıkıya bağlı bir Star Wars filmi çekme arzusu Güç Uyanıyor için lehte ve aleyhte sonuçlar doğurdu. İlk üçlemedeki karakterlerin dönüşü, yine direniş cephesinde savaşmaları ve filmde gerçek mekân kullanımına özen gösterilmesi gibi tercihlerle yeni karakterlerden özellikle Rey, Finn ve BB-8’i seyircinin çabuk benimsemesi bir çırpıda sayabileceğimiz artılar. Hem ilk üçleme ayarında yeni bir seri yaratma fikrinin hem de risk alınmak istenmemesinin bir sonucu olarak Yeni Bir Umut’un hikâye kurgusunun tekrarlanması da Güç Uyanıyor’un en büyük sorunu. Buradan yola çıkarak Star Wars serisinin hikâye anlamında bir kısır döngüye girdiğini rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Bu kısır döngüyü gücün karanlık tarafının yeni temsillerine ve filmdeki akrabalık bağlarına baktığınızda görüyorsunuz. Luke, Leia ve Han Solo’nun dönüşüyle yaratılan nostaljiden güç alan Güç Uyanıyor, belki yüksek beklentileri karşılayamadı ama özüne dönen ve kendi karakterini ortaya koyabilen bir Star Wars filmi olmasıyla takdirimizi kazandı. Abrams’ın en çok da George Lucas’ın prequel üçlemesini beğenmeyen kitleyi memnun edecek bir film çektiğini söylersek yanılmış olmayız.

Kategoriler
seçki

Star Wars: Güç Uyandı Mı? – Karanlık Taraf

Star Wars: Güç Uyanıyor hakkında görüşlerini aldığımız herkes filmi beğenmiş değildi tabii. Üçlememizin ilk bölümünü okuduysanız kimlerin filmden memnun ayrıldığını görmüşsünüzdür; görmediyseniz buraya tıklayabilirsiniz. Peki ya Karanlık Taraf’takiler? Filmi yetersiz, eksik, kusurlu bulan, Güç’ün karanlık tarafına meyletmiş yazarlar?

Aydınlık – Karanlık Taraf ayrımımızın tamamen şaka yollu olduğunu söylememiz lazım tabii. Maksat Star Wars’u eleştirirken Star Wars ruhuna uygun hareket etmek :) Kimin haklı kimin haksız olduğuna dair bir görüş bildirmek mümkün değil, her sinema filmi gibi Star Wars filmleri de öznel bakış açılarıyla değerlendiriliyor. Üçlememizin bu ortanca bölümünde Güç Uyanıyor hakkında Bakınız’la paylaşılan olumsuz yorumları bulacaksınız.

star-wars_8kmf.1920

KARANLIK TARAF

 

Doğu Yücel (Yazar)

“Star Wars” hikâye anlatıcılığı sanatının zirvelerinden biridir. Bana göre Lucas mitolojiden ve tarih kitaplarından esinlendiği öykülerden mükemmel bir insanlık destanı yaratmıştır. Bu destandan Güç Uyanıyor gibi vasat bir filmin çıktığına halen daha inanamıyorum. Senaryo derslerinde okutulan üç klasik filmden, görüntü yönetimi ve CGI kullanımı tartışılsa da dört başı mamur senaryolara sahip prequel filmlerinden sonra bu defolu senaryoyu ne cesaret karşımıza çıkarabilirler? Bu kadar mantık hatasına, bu kadar deus ex machina’ya, bu kadar aceleye getirmeye yapım ekibindeki bir kişi bile itiraz etmez mi? Tam da Avengers’lardan, süper kahraman filmlerinden, ergen distopyalarından, orijinalini aratan remake’lerden ya da Jüpiter Yükseliyor gibi zorlamalardan bıkmıştık, Star Wars gelsin ve bizi bu plastik macera filmlerinden kurtarsın diyorduk ki, karşımıza çıka çıka Yeni Bir Umut’un –felsefeden ve anlamdan arındırılmış– remake’i çıktı. Belki “ana film” değil de, “spin off” filmlerinden biri olsa bu kadar sert eleştirmezdim ama Star Wars’un ana hikâyesini böylesine hayal gücünden yoksun bir filmle devam ettirmek bence Lucas’ın oluşturduğu, biz hayranlar içinse çok şeyler ifade eden bu destana hakarettir. Bazıları Güç Uyanıyor ile Star Wars bitmiştir, geçmiş olsun diyor. Ben artırıyorum bunu, Star Wars evreninden Ölüm Yıldızı’nı patlatmak dışında bir öykü çıkartamayan senaristler ve yapımcılar sayesinde hayal gücü de büyük bir yara almıştır. Güzel öyküleri ve hayalleri hayatının merkezine koyan herkese geçmiş olsun…

 

Funda Özlem Şeran (Yazar)

Filmi benim için önemli ama toplamda çok anlam ifade etmeyen birkaç ufak nokta dışında çok da sevmedim aslında. Evet iyi bir seyir keyfi; fakat serinin hayranları zaten önceki altı filmi değişik sıralamalarla tekrar tekrar izleyerek de o keyfi alıyor. Yeni nesillere Star Wars evrenini tanıtmak ve sevdirmek deseniz, eh oradan yürüyebiliriz belki ama o da “yoklukta gideri var”dan öteye geçmez bana kalırsa. Spoiler vermemek adına, sadece benim açımdan önceki filmlerin üstüne yeni bir şey koyamadığını söyleyebilirim ve tabii kurgudaki çoğu sürprizin tahmin edilebilir olduğunu. Bunun dışında, filmde gerçekten güçlü bir kadın kahramanın olması (ki bu senenin asıl bombası olan Mad Max’teki Furiosa’yı tek geçerim) ve eski dostları tekrar görmek iyi geldi. Çok da nefret etmedim yani :)

 

Gökhan Sarı (Editör / Çevirmen)

Yeni Bir Umut 2. Kendisi iyi de çevresi kötü.

 

Hakan Bıçakcı (Yazar)

Star Wars: Güç Uyanıyor’u hiç beğenmedim. Filmin temel sorunu şu bence. Eskiye saygı duruşu havasındaki hatırlatma misyonu ile yeni karakterlerle yepyeni bir maceraya başlama konusu arasında kalınmış. Baş karakterlerden birinin kadın, diğerinin siyahi olması iyi bir seçim olmuş. Ancak kötü karakterler, tekinsizlik yaratmaktan alabildiğine uzak karikatür tipler. Atmosfer açısından, Klasik Üçleme’nin masalsı havası, yeni filmde yerini aksiyon odaklılığa bırakmış. Yeni filmin, Yeni Bir Umut‘un hikâyesinin yeniden yazılmış bir versiyonu olan senaryosunu da çok zayıf buldum. Hâlbuki senaryo ekibi çok sağlam. Güç Uyanıyor görsel açıdan, İkinci Üçleme’nin video oyunu estetiğinden çok daha başarılı yine de. Tabii bu bir başarıysa.

 

Haktan Kaan İçel (Yazar, Yönetmen)

Güç Uyanıyor, bir daha göremeyeceğinizi düşündüğünüz bir dostun geri dönmesi gibi denilebilir. Üstelik geri dönmeyi bırakın, artık sizden hiç ayrı kalmayacağını bilmenizin ispatı denilebilir. Bu bağlamda Disney de seriye izleyicilerin hızlı ısınması adına eski serinin sevilen öğelerini öne çıkartarak hayranlara sunmuş. Böylece genel olarak izleyici tatmini sağlanmış olsa da, gerçeklere de gözümüzü kapatamayız. Film tam anlamıyla bir pazarlama harikası denilebilir. İlk üçlemenin ruhunu canlandırmak adına bu seriden çokça şeyi ödünç alsa da, dönemin ruhunu tam anlamıyla yakalayamamış. Star Wars hayranlarına süslü bir paket sunarak gözlerini boyamaya çalışsa da, risksiz tercihleri ve senaryo olarak yenilik sunmamasıyla hayal kırıklığı yarattığını da söylemek zor değil. Bu açıdan J. J. Abrams için düşündüğüm temel cümleyi söylemem lazım. Genel olarak tüm filmlerine baktığımda, boş kaleye golü atabilen bir yönetmen Abrams… Ama bana kalırsa kimse filmlerinden gerçekten de tam doyuma ulaşarak çıkmıyor. Sadece filmin kötü olmasını engelleyen bir standartı var. Bu adam süper dahi yönetmen diyemiyorsunuz. Sonuç olarak Star Wars verilen aranın ardından, eski neslin beğenilerini yeni nesle taşımaya çalışmış. Bu yüzden de eskiler filmi tam anlamıyla beğenemezken, yeniler baş tacı edecekler. Tabii ilk film olduğundan herkes iyi niyetli olacak. Her sene bir-iki tane Star Wars filmi geldiğinde ve kabak tadı vermeye başladığında esas durumu değerlendirmek daha acı ve daha uygun olabilir.

 

Kutlukhan Kutlu (Sinema Yazarı, Çevirmen)

Şimdiye dek Star Wars’la ilgili hiçbir şey bana bu kadar alelade gelmemişti doğrusu. Başından sonuna (peki, belki Jakku’daki bazı kısımlar hariç) büyük bir sıradanlık hissi uyandırdı Güç Uyanıyor bende. Güç böyle uyanacaksa Anakin’i çağıralım da yeniden uyutsun dememe ramak kaldı açıkçası. Filmin bugün içinde yer aldığı muazzam popüler anlatılar akıntısından kendini ayırabileceği neredeyse hiçbir yaratıcı unsur ihtiva etmemesi, üstüne üstlük Lucas’ın mitik anlatıya bulduğu etkili sinemasal karşılığın yerine getire getire –“titrekvizyon” aksiyonla renklendirmeye çalışılan– sıra işi bir “aktüel” televizyon dili getirmesi, yeni bir Star Wars TV dizisi için çekilmiş çok pahalı bir pilot bölüm izliyormuşum hissi verdi bana. Yani temel meselem işin mitolojisiyle değil, öyküyle de değil… ki mesele edecek olsanız bu açılardan da mesele edecek az şey yok. Aslına bakarsanız beklentimi düşük tutarak “yeni Star Trek’ler gibi bir şey izleyebiliriz” diye gitmiştim sinemaya, onun yerine karşımıza yeni bir Superman Returns vakası çıktı.

Star-Wars-Filmi

Seran Demiral (Yazar)

Star Wars hayranı da değilim, uzmanı da; dolayısıyla söyleyeceklerim herhangi bir fantazya-bilimkurgu türleri sever okur-izler olmaktan öteye geçmeyecek. Ancak sanıyorum ki serinin ciddi fanları dışında çoğu sinema severle ortaklaşacak bir yargım var ki, film keyifle izlenip hiçbir vaatte bulunmayan bir kurmaca olmuş; görsel efektler, kostümler, ışık hızında yolculuk, Han Solo, Skywalker falan iyi hoş ama hikâye ne, merak unsuru nerede, bunların karşılığı yok. Zira Bölüm IV’ün tıpkısının aynısı var karşımızda, aynı karakter dönüşümleri ve kötü-iyi karşıtlığı burada yeni nesil versiyonlar tarafından deneyimleniyor. İnsan istiyor ki bu defa tipten karaktere geçelim, kötülüğün yüzeysel karizmasını ve iyiliğin karikatürize naifliğini değil de, derinlikli bir çatışmayı görelim, ama yok. Ne yazık ki, Star Wars tarihi boyunca maruz kaldığı derinlik yoksunluğu ve bilimkurgu olamama halini 2016’ya doğru hâlâ muhafaza etme gayretinde. Anakin gidiyor yerine baba nefretiyle bir ergen geliyor, Güç cinsiyet değiştiriyor ama hikâye vaat etmiyor, kimse senaryoya kafa yormuyor, en azından teknolojiye dair bir yenilik olsa diyoruz, o da yok. Ama ne var işte, özlenen atmosfer, totaliter düzene karşı liberal bir ‘şey’; hani keşke gündeme bir gönderme olaydı da oradan yırtaydı… Diyeceğim o ki çok âşığıysanız tabii ki izleyin, değilseniz ve iki saatlik boş vaktiniz varsa gidip hasret giderin, içimizdeki gücün hatrına! Star Wars bugünkü edebi/sanatsal üretime büyük esin kaynağı oldu ama miadı çoktan doldu. yeni yaratıcı işlerin özlemi, arzusu, gayretiyle…

 

Serkan Çellik (Sinema Yazarı)

Star Wars: Güç Uyanıyor filmini ilk görüşte aşka benzetebiliriz: Uzun zamandır hasretini duyduğumuz, yan yana gelir gelmez etkilendiğimiz ve eksik gedik göremeyecek kadar aklımızı başımızdan alan bir deneyim. Star Wars efsanesiyle daha önce tanışmış olanlar ve yeniden bir araya gelmek için bekleyenler, kavuşmanın heyecanıyla Örümcek Hislerini köreltip bayramlaşan babaanne gücüyle sarıldı filme ve bağrına bastı. Sağda solda birkaç figür görüp ne olduğuyla ilgilenmeden 2015’e varanlarsa “artık biz de bu kulübün üyesi olmalıyız” hırsıyla “çok beğendi”. Gözlerindeki yaşlar yavaş yavaş kuruyan profesyonellerin, duygularına hakim nispeten gaddar profesyonellerin tarafına geçmesiyse fazla sürmedi. Gelecek, geliyor, geldi ve geçti heyecanı yaratma konusunda müthiş iş başaran Disney roller coaster adrenalini pompalayarak büyük çoğunluğu -şimdilik- kandırmış olabilir ancak senaryosu delik deşik Güç Uyanıyor’un zamanla burun kıvrılacak bir halka olduğunu düşünenlerdenim.

 

Tanju Baran (Sinema Yazarı)

Star Wars serisinin yedinci filmi Güç Uyanıyor, devam filminden ziyade otuz sekiz yıl sonra gelen bir yeniden çevrim olarak yılın en büyük hayal kırıklığı oldu. Yeni Bir Umut’un serim bölümünü, İmparator ile Jedi’ın Dönüşü’nın kritik anlarını ve karakterlerini kopyalayarak güvenli suların dışına çıkmamayı kendine prensip edinen film, yaptıkları ve yapmadıklarıyla serinin en korkak işi olma payesini de sonuna kadar hak ediyordu. Skywalker ailesinin trajedisini önünü alamayacağı bir aşiret trajedisine dönüştüren, George Lucas’ın zamanın ve mekânın üstündeki hayal gücünü güncele indirgeyen ve en ufak bir yönetmen dokunuşu dahi hissettirmeyen Hollywood memuru J.J. Abrams’ın gidişi iyiye işaret olsa da yarattığı tahribatın Star Wars evrenine verdiği zararın telafisi kolay olmayacaktır.

 

Tümer Topal (Sinema Yazarı)

Disney, Star Wars’un (1977) hikâye örgüsüne ve karakterlerine dair geri dönüşüm kutusunda kalan ne varsa sağ tıklamış ve “geri yükle” demiş. Bu da Güç Uyanıyor’u tabiri caizse yeni Yeni Bir Umut’a çeviriyor ancak sinema tarihinde yenilikçiliğiyle çığır açan Star Wars’un DNA’larına bu gelenekçilik uymuyor. Prequel Üçlemesi (1-2-3) her ne kadar birçok kötü tercih yapsa da, örneğin ilk iki filme kadar Jedi’ın Dönüşü’nün “çocuk filmi” havasının üzerinden gitse de, Güç Uyanıyor’dan daha cesurdu. Prequel’lar aslında, çocukken izlediği The Hidden Fortress’ı, Yojimbo’yu, Flash Gordon’ı, Western’leri, kılıçlı filmleri süzmüş ve elinde kalanı da yenilikçi bir şekilde Star Wars (1977)’a yediren adamın, kendi içerisinde tutarlı oluşuydu. Gizli Tehlike’de “seçilmiş kişi”li filmlerin ve yarış filmlerinin, Klonların Saldırısı’nda kara film ve -Kılıç ve Sandalet filmleri olarak da bilinen- Peplum filmlerinin, Sith’in İntikamı’ndaysa trajedi ve intikam filmlerini birleştirerek aynı evrende farklı tatlar sunmak istemişti. Star Wars’u çocukken izlemiş, ondan doğrudan etkilenen J.J. Abrams da büyüyor ve o filme öykünerek yeni bir Star Wars çekiyor ancak tekrar tuzağına düşüyor. George Lucas’ın “Star Wars hayranları bu filmi çok sevecek” diyerek iğneleyici konuşması da bu fikrimi destekliyor. Filmi her şeye rağmen sevdim fakat umuyorum ki bir yıl sonra izleyeceğimiz Rogue One, atalarının izinden gider ve Star Wars evreninde bir “Soygun Filmi” şansını kaçırmaz.

 

Orkun Uçar (Yazar)

Star Wars: Güç Uyanıyor filminde, seri Harry Potter’a bağlanmış gibi hissettim. Skywalker ailesi, Harry’nin soyundan geliyor herhalde, kötü adam da Voldemort. Esasında Harry Potter seyrederek büyümüş bir kitleyi hedeflemek ticari açıdan mantıklı. Filmde Güç yok ama tesadüfleri ve saçmalıkları abartan bir senaryo ekibi var.

 

Kategoriler
seçki

Star Wars: Güç Uyandı Mı? – Aydınlık Taraf

Son birkaç aydır hayatımızda Star Wars yoğun bir yer kaplıyor. Serinin yeni filmi Güç Uyanıyor‘un vizyona girmesiyle beraber hararet daha da arttı. Fakat bu dosyayı hazırlamadan önce bu hararetin biraz olsun dinmesini beklediğimizi söyleyebiliriz. Film hakkındaki fikirlerini sorduğumuz kişilerin hemen hepsi filmi en azından birkaç gün önce izledi, üzerine düşünme imkânı buldu. İlk anda duygusal yaklaşıp çok sevenler veya aynı sebepten nefret edenlerin duygularının soğuması için, daha analitik yaklaşabilmeleri için belli bir süre geçti.

Dosyamızda sadece sinema yazarları yok; kimi editörler, çevirmenler, roman ve öykü yazarları da var. Star Wars hayranı olmak da ön koşul değil. Filmleri izlemiş olmak yeterli. Neden böyle bir dosya hazırlamak istedik? Çünkü film vizyona girdiğinden beri Güç Uyanıyor’la ilgili adeta bir bilgi ve yorum karmaşasına maruz kaldık. Ne oldu, bu nasıl bir film, hakikaten iyi mi kötü mü? İnsanlar gerçekten ne düşünüyor? Çevremize filmi izlemiş ve üzerine kafa yormuş insanlar görüşlerini nasıl sözcüklere döker? Çocukluğundan beri Star Wars hayranı olan bir sinemaseverle, Star Wars’u sadece eğlenmek için izleyen bir seyircinin yorumları nasıl farklılık gösteriyor? Klişe tabirle, mikrofonu başkalarına uzattık. Şimdi onlar konuşacak.

Dosyamızın ilk kısmı Aydınlık Taraf’ta, filmle ilgili genel itibariyle olumluya meyleden görüşlere yer verdik. Üçleme, Karanlık Taraf ve Tarafsızlar bölümleriyle önümüzdeki günlerde tamamlanacak. Tabii Güç Uyanıyor filmini izlemediyseniz sürpriz gelişmeleri ele verebilecek birtakım cümlelerle karşılaşmanız muhtemel. İyi okumalar.

star-wars_8kmf.1920

AYDINLIK TARAF

 

Fırat Yücel (Sinema Yazarı)

Güç Uyanıyor’un Yeni Bir Umut’u kopyalama niyetiyle tasarlandığı şüphe götürmez. Ama bence J. J. Abrams ve Kasdan, bu kopyalama işleminin kendisini bir çeşit espriye çevirmeyi başarmışlar. İlk üçlemenin haletiruhiyesini yeni karakterlerle tekrarlayan ‘kopyalığının farkında bir kopya’ çıkmış ortaya. Bu haletiruhiyeyi oluşturan en önemli faktör, direniş hareketinin birbirleriyle haberleşmek ve buluşmak için çabalayan bir durumda olmasıdır, yani dağınıklıktır. Bu dağınıklık ilk üçlemeye beklenmedik bir enerji kazandırır. Abrams ve Kasdan, Güç Uyanıyor’da bu hissi tekrar yaratmakta iyi bir iş çıkarıyorlar: Poe Dameron’lu oldukça güçlü bir gece sekansından Finn’in hikayesine, oradan BB-8’le birlikte Rey’in hikayesine atladığımız ilk bölüm oldukça etkileyici. Bence Güç Uyanıyor, Han Solo ve Prenses Leia gibi eski karakterleri hikayeye entegre etmekte tökezlemiş. Ama genel anlamda ben filmin iyi tasarlandığını ve zamane fantastik filmlerin sürekli espri ve numara yapmayı meziyet sanan alacalı bulacalı halinden uzak durduğunu düşündüm. Güç Uyanıyor’un mekanlara ve tasarımlara sadakat taşıdığı, ilk üçlemenin macera duygusuna yakın olduğu kanaatindeyim. Yeni Star Wars’tan çok büyük beklentim olmadığı için bana bu kadarı yetti diyebilirim.

 

Güzin Tekeş (Sinema Yazarı)

On yıllık bir aranın ardından gelen yedinci Star Wars filmi, ilk aşkına uzun yıllar sonra tekrar rastlamak gibi adeta. J. J. Abrams’ın ellerine emanet edildiğini duyduktan sonra başına bir hal gelir mi diye yüreğimiz titreyerek beklediğimiz Star Wars: Güç Uyanıyor, neyse ki tam da olması gerektiği gibi leziz bir devam filmi. İlk filmin izinden gitmesi her ne kadar olumsuz eleştiriler alsa da bence seriyi yeniden başlatmak için en doğru yöntem tercih edilmiş. Yeni kötü adamımız Kylo Ren şimdilik bir Darth Vader olmasa da Adam Driver’ın performansı gelecek filmler için umut verici. Gönlümüzün minik hırsızı ise daha ilk dakikadan izleyen herkesin sevgilisi olan BB-8. Korkarım bu gidişle R2-D2’nun pabucunu dama atacak. Diğer yandan filmin bize tarifsiz hisler yaşatan yıldızı elbette Han Solo. Fragmanda göründüğü andan beri Star Wars fanlarının aklını başından alan ihtiyar delikanlı yine filme damgasını vurmuş. Uzun lafın kısası ışın kılıçlarıyla, robotlarıyla, karakterleriyle yani bütünüyle hayran olduğumuz Star Wars evreni Güç Uyanıyor ile geri döndü. Şimdi sıra devam filmi için 2017’e kadar sabretmeye kaldı. Güç bizimle olsun…

 

Hakan Tunç (İnternet Yayıncısı)

İlk olarak belirteyim hemen. Büyük bir Star Wars hayranı değilim. Hatta ilk çekilen üçlemeyi izleyeli o kadar zaman olmuştu ki neredeyse hiçbir şey hatırlamıyordum. Haliyle Güç Uyanıyor için tekrar izlemem gerekti. Kendi adıma filmi başarılı bulduğumu ve eğlendiğimi söyleyebilirim. Eski yüzleri tekrar görmek, arada ayarını kaçırsa da genel olarak yerinde yapılan espriler, beklenmedik sahneler, Han Solo’nun performansından hiçbir şey kaybetmemesi ve çabucak ısındığımız yeni genç oyuncular ile doyurucu bir seyir zevki yaşattı. Kylo Ren o başlığı çıkarmayaydı iyiydi de, neyse. Ayrıca bu film bizlere hunharca kullanılan CGI teknolojisi yerine gerçek kostüm ve maketlerle çekimin ne kadar önemli olduğu bir kez daha gösterdi. 4-5-6’ya rakip olamasa da 1-2-3’ten daha iyi olduğu aşikâr. J. J. Abrams ve Han Solo geçer notu aldı. Sıra geldi yeni yönetmen Rian Johnson ve Luke Skywalker’ın maharetlerine. Hep beraber göreceğiz.

 

Kaan Karsan (Sinema Yazarı)

Büyük bir Star Wars hayranı sayılmam. İlk iki üçlemenin toplamda iki filmi dışında (V ve III) –ki onların da sinemasal anlamda sıkıntıları mevcuttur– Star Wars evrenini, bir türlü hakkı verilemeyen, hikâyeleri layıkıyla anlatılamayan bir evren olarak görürüm. Filmlerin neredeyse tamamına hakim bir tempo sorunu olduğunu, böylesi yoğun bir hikâye anlatmaya kalkışan bir yönetmenin bir metronoma sarılması gerektiğini düşünmüşümdür. J. J. Abrams’ın Star Wars’u öncelikle bu sorunu bertaraf ediyor, bir metronomla yola çıkıyor. Hem de ikinci üçlemedense ilk üçlemeye organik olarak bağlanıp, ‘demode’ olmaktan hiç çekinmeyerek…  Güç Uyanıyor, tıpkı filmi izleyen herkesin ileri sürdüğü gibi, Yeni Bir Umut’un hikâyesini bütün ana haklarıyla taklit ediyor gerçekten. Ancak mitolojisine müthiş bir tazelik kazandıracak manevraları da hiçbir anında ihmal etmiyor. Kaldı ki tarih tekerrürden ibarettir. Tarihteki benzer olaylar da farklı sonuçlar doğurabilirler. Sözün özü, serinin bana kalırsa en iyi çekilmiş filmi olan Güç Uyanıyor, izleyenine merak aşılıyor. Şimdilik yeter de artar.

 

Murat Karakuş (Sinefil)

Star Wars gibi bir popüler kültür fenomeninin tüm hayranlarını aynı anda memnun etmek mümkün değil. Orijinal film üçlemesinden sonra dizilerle, kitaplarla genişletilmiş bir evren var ortada ve bunun açtığı alanların sınırsız olması hem iyi hem de kötü. Yeni izlediğimiz Star Wars Episode VII’a bu açıdan bakacak olursak, reboot yapsalar “gerçek Star Wars bu değil” denilecekti, olabildiğince benzerini yaptılar bu sefer de “aynısı olmuş ilkinin kopyası bu” denildi. Herkesi aynı anda memnun etmek mümkün değilse bir sonraki seçenek olabilecek en çok kişiyi memnun etmektir. Bunun yolu da yolu ani değişikliklere gitmemektir. Star Wars: Güç Uyanıyor’da J. J. Abrams bunu yaptı. Serinin ruhunu muhafaza edip baştan sona heyecanlı ve nostalji yüklü doğru bir hikaye oluşturdu. Bu anlamda yaptığı işi yermek değil takdir etmek lazım. Kişisel olarak ortaya çıkan sonuçtan memnun kaldım. Yeni karakterleri de sevdim. Fakat 2017’de gelecek olan devam filminden beklentim çok daha yüksek. Çünkü nostalji temelleri sağlamlaştırıldı artık ve bunun üzerine yeni yapılar inşa etmek şart.

indir

 

Onur Kırşavoğlu (Sinema Yazarı)

Star Wars efsanesinin yeni filmi hem eski fanatiklere bir nostalji imkanı sunuyor, hem de yeni izleyiciler icin bir geçiş ve adaptasyon olanağı sunuyor.  Eskiden yeniye bir devir teslim töreni niteligi de taşıyan Star Wars: Güç Uyanıyor, karakterlerin hepsinin yerini doldurmaya çalışıyor. Bunu yaparken eski dostlarla hasret gidermemizi sağlamayı da ihmal etmiyor. Görsel açıdan son derece doyurucu olan, müzikleri yine serinin ruhuna eşlik eden filmin aksiyon sosu da tam ayarında. Mizahi yönünün de ilk çekilen seri tadında ve gayet etkileyici olduğunu belirtmek gerek. Özellikle yeni ve çok sevilen/sevilecek olan BB-8’in her görüldüğü sahnede yüzlerde bir gülümseme kaçınılmaz. Senaryo konusunda da serinin en açıklayıcı filminin bu olduğunu belirtip son mesajı ileteyim: “Hiç kimse Darth Vader olamaz.”

 

Ozancan Demirışık (Editör, Sinemasever)

Çekileceğinin açıklandığı 2012 yılından bu yana Star Wars: Güç Uyanıyor sinema tarihinin en çok beklenen filmlerinden biri haline geldi. Bunca baskı ve beklentinin altında böyle dört başı mamur bir film çekebildiği için J. J. Abrams alkışlanmalı. Senaryoda birtakım boşluklar olduğunu kabul etmekle beraber, bunların çoğunun sonraki filmlerde ilmek ilmek çözülecek gizem unsurları olarak kasten yerleştirildiğini düşünüyorum. Tıkır tıkır işleyen bir ritme sahip Güç Uyanıyor; üstelik hem motivasyon hem de görsel kimlik bakımından gayet ilginç bir villain olan Kylo Ren’le tanıştığımız, Rey gibi şahane bir kadın karakterin dizginleri eline aldığı, BB-8 gibi R2-D2 ile yarışabilecek kadar şahsına münhasır bir droide kavuştuğumuz bir film. Rian Johnson’ın çekeceği Bölüm 8 için ne kadar heyecanlı olduğumu söylememe gerek yok galiba.

 

Ömür Kuşluoğlu (Sinema Yazarı)

Her şeyden önce belirtmem gerekirse, 7. film benim için tam bir “dönüş” filmi oldu diyebilirim. Hikâye bazında aradan geçen otuz yıldan sonra eski seriden yarım kalan hikâyeler ile ticari amaç içerisinde sunulmuş bir spin-off olacak gibi düşünüyordum fakat “yeni” bir başlangıç olarak beni yeterince memnun etti. Genel anlamıyla doyurucu olsa da bazı göz tırmalayan sahneler de yok değildi. Finn’in bu ani değişime bir o kadar ani şekilde ayak uydurması, Rey’in Güç’e bu kadar kısa sürede yaklaşması biraz “n’oluyor lan?” dedirtmedi değil. Belli ki J. J. Abrams tarzı gereği çok kasvetli bir film yapmak istememiş ve olmadık yerlerde seyirci güldürmeye çalışmış, eh yani işin iyi tarafı da başarmış bunu. Hele Karanlık Taraf’ın yarım asırdır aynı taktiklere yenik düşüyor olmasına hiç şaşırmadım. Kylo Ren’e gelince, bence üzerine düşeni hakkıyla yerine getirdi. Kylo Ren’i ve hareketlerini o kadar çok eleştiren oldu ki, aslında amaç onun henüz daha çaylak olduğunu ve bu yaşta bu güçle doğru işlendiğinde ileride neler yapabileceğini seyirciye alt metin olarak vermekti fakat çoğu kesim bunu bilmesine rağmen görmezden geldi. Her şeye rağmen filmin verdiği hava “epik” tanımından uzak, daha çok “macera” tadında yaşandı. Her ne kadar çok garantici bir senaryo ile ilerlese de devam filmlerinin çıtayı giderek daha üst seviyeye taşıyacağına ve bu mirası güzel şekilde sürdüreceğine inanıyorum, şimdilik.

 

Tolga Demir (Sinema Yazarı)

Orijinal seriyi aratan prequel’lerden tam on yıl sonra gelen bir Star Wars filmi için beklentimi olabildiğince düşük tutmaya çalıştım. Bunun ardından, Güç Uyanıyor‘un bende bıraktığı izlenimse fazlasıyla başarılı oldu; aradığım tadı buldum. Genel yargıya nazaran filmin, Yeni Bir Umut‘un izinden gittiği konusunda hemfikirim ama aynılaştığı noktasına katılmıyorum. J. J. Abrams’ın yönetimine başta pek güvenmesem de, ortaya çıkardığı işi ve Lawrence Kasdan ile olan uyumunu çok sevdiğimi söylemem gerek. En önemlisi ise, bize özlediğimiz evreni alıştığımız koşullar altında sunmasıydı. Her Star Wars bahsi geçtiğinde üçlemeleri tek bir filmmiş gibi ele almaya alıştığımızdan, Güç Uyanıyor‘un hikâyesindeki boşluklar fazla göze çarptı belki ama Star Wars filmlerinde sıkça görülen bir durum bu aslında. Rey’li ve Finn’li Güç Uyanıyor tam olarak aradığımı verdi bana. Sekizinci filmi artık sabırsızlıkla ve daha büyük beklentilerle bekliyorum.

 

Yıldıray Kibar (Sinema Yazarı)

“Köklere dönüş” Star Wars: Güç Uyanıyor’u tanımlamak için çok iyi bir tanım bence. Star Wars’u sevmek aslında ilk üçlemeyi sevmek anlamına geliyor. İkinci üçleme, Sith’in İntikamı dışında büyük bir hayal kırıklığı oldu birçok kişi için. Star Wars’u sevdiren kodlardan uzaklaşan, yeni bir biçim/stil üzerine oturmaya çalışan yapıya sahipti. Olmadı. J. J. Abrams 7. filmi yöneterek büyük bir sorumluluk almıştı. Garantiye oynamayı tercih ederek, beklentileri yüksek ölçüde karşılayan bir işe imza atmış. Senaryoda Lawrence Kasdan’ın rol oynaması bile, filmin ilk serinin peşinde olduğunun kanıtı. Ben izlediğim kadarından keyif aldım. Diversity meselesini biraz abarttıklarını düşünüyorum. Rey’in Güç ile ilişkisindeki gelişim de fazla abartılıydı. Çoğu kişinin hoşlaşmadığı Kylo Ren karakterinin olgunlaşmamış/ergen bir karakter olarak yanlış resmedilmediğini düşünüyorum. Star Wars çok katmanlı içeriğe sahip bir film serisi değildi. Eleştirel veya mesaj kaygılı bir yapım da değildi. Epik macera hikâyelerinden esinlenen, basit mekaniğe sahip bir iyi ve kötü çatışmasıydı. Film bunu bizlere verdi. Daha fazlası için başka türlü yapımlara bakmak gerekir.

Kategoriler
haber

Westworld’ün Dizi Versiyonunda Anthony Hopkins Var

J.J. Abrams ile “Person of Interest” dizisinde çalıştığı Jonathan Nolan’ın yapımcılığını üstlenecekleri 1973 tarihli Yul Brynner’lı kült film, bilim-kurgu/western karışımı “Westworld”ün dizi versiyonunun kadrosu oluşturulmaya başlandı. Rahmetli yazar Michael Crichton’ın aynı adlı romanından yeniden uyarlanan bu yapımın başrollerini Anthony Hopkins, Evan Rachel Wood, James Marsden üstlenecekler. Onlara Jeffrey Wright, Rodrigo Santoro, Shannon Woodward, Angela Sarafyan, Ingrid Bolso Berdal ve Simon Quarterman’ın eşlik edecekleri açıklandı. Dizinin pilot bölümünün senaryosunu Nolan ile yapımcılıkta da ona eşlik eden eşi Lisa Joy kaleme aldılar. Çekimlere sonbaharda başlanacak. Dizi gelecek sene HBO’da yayın hayatına başlayacak.
westworld

Kategoriler
haber

Star Trek 3’nin Yönetmeni Belli Oldu: Joe Cornish

“Star Trek” ve “Star Trek Into Darkness”ı yöneten J.J. Abrams’ın serinin üçüncü filmi “Star Trek 3″yi çekip çekmeyeceği belli değildi. Zira Abrams harıl harıl “Star Wars: Episode 7″nın senaryosu üzerinde çalışıyor, oyuncularla deneme çekimleri gerçekleştiriyor, kadroyu belirlemeye çabalıyor şu sıralar. Haliyle “Star Trek 3″ye de zaman ayıramayacağı düşünülüyordu. Abrams başta iki filmi çekeceğini açıkladıysa da sonradan bunu yapamayacağını anladı ve son filme sadece yapımcı olarak destek vermeye karar verdi. Paramount stüdyosu da hemen yönetmen arayışlarına başladı. Arayış sona erdi ve stüdyo ilk uzun metrajlı, bilim-kurgu filmi “Attack the Block”la ünlenen Joe Cornish’i seçti. Çekim tarihi de açıklandı. Film gelecek yaz çekilecek. Gösterim tarihi ise belli değil. Kadronun korunacağını da belirtelim.
joe_cornish

Kategoriler
haber

J.J. Abrams’ın Gizemli Videosunun Sırrı Çözüldü

Daha önce kendi yapım şirketi tarafından yayınlanan Stranger adlı videonun gizemi çözülememiş, pek çok teori ortaya atılmıştı. Fakat S. adlı kitabın tanıtım videosuna dair bir tanıtım filmi olduğu yönünde yoğunlaşılmıştı ki beklenen oldu.

Bad Robot Productions tarafından yeni yayınlanan video J.J. Abrams ve Doug dorst’un birlikte yazacağı S. adlı kitabın tanıtımı olduğunu kanıtladı. Kitabın konusu ve ne zaman yayınlanacağı ise henüz açıklanmadı.

www.soonyouwillknow.com

Kategoriler
haber

Star Trek 3’nin Çekimlerine 2014’te Başlanacak

Star Trek Into Darkness’ın başrol oyuncusu Zachary Quinto’nun yaptığı kısa açıklamaya göre Paramount stüdyosu serinin üçüncü ve muhtemelen son filminin çekimlerine 2014’te başlamayı planlıyor.

star trek quinto

Serinin ikinci filminin dünya çapında elde ettiği 444 milyon dolarlık gişeden sonra Paramount filmi gelecek sene ve epey hızlı bir şekilde çektirmek istiyor. Paramount’ın filmi 2014’te ve hızlı çektirmek istemesinin nedeni J.J. Abrams’ın bir başka uzay filmi, Star Wars’u da çekecek oluşu. Paramount, Abrams Star Wars: Episode 7’nın çekimlerinden önce yönetmenin Star Trek üçlemesini bitirmesini istiyor. Abrams da bu sene yaptığı röportajlarında seriyi bitirmek istediğini, daha önce aynı anda bir kaç projeyle uğraştığından kendisi için hem Star Trek, hem de Star Wars filmleriyle uğraşmanın sorun olmayacağını dile getirmişti. Gene de henüz hiçbir şeyin kesinleşmediğini ve aktörün açıklamalarının Paramount tarafından doğrulanmadığını belirtmek gerek.

Seride Spock karakterine hayat veren Quinto, Abrams’ın Star Wars’unun ilgisini çekmediğini de açıkladı.

Kategoriler
haber

Mike Nichols Sinemaya Dönüyor

“The Graduate”, “Closer”, “Angel’s in America” gibi dört dörtlük yapımlara imzasını atmış olan usta yönetmen Mike Nichols altı yıllık suskunluğunu bozacak gibi. En son Tom Hanks, Philip Seymour Hoffman, Emily Blunt, Julia Roberts ve Amy Adams’lı “Charlie Wilson’s War” filmini kotaran Nichols bu filmden beri film yönetmiyordu. Henüz kesinleşmese de yönetmenin, Jonathan Tropper’ın kaleme aldığı “One Last Thing Before I Go” romanını perdeye aktaracağı söyleniyor.
nichols120312_560Paramount stüdyosunun Nichols ile görüşmelere devam ettiği, Nichols’ın projedeki yerinin henüz tam anlamıyla kesinleşmediği açıklandı. Filmin yapımcılığını J.J. Abrams ve şirketi Bad Robots üstlenecek. Nichols teklifi kabul ederse Abrams ile yirmi iki sene aradan sonra ikinci kez çalışacak. Abrams ile Nichols 1991’de Harrison Ford’lu “Regarding Henry”de çalışmışlardı, filmin senaryosunu Abrams kaleme almıştı.

Kategoriler
haber

Bradley Cooper “The Man From Primrose Lane”in Başrolünü Üstlenecek

Bir kaç gün önce Bradley Cooper’ın Lance Armstrong’a hayat vermek istediğini belirten bir habere imza atmıştık. Bu haberden bir gün sonra Cooper BBC ile yaptığı bir röportajda böyle bir projeden haberinin olmadığını ve J.J. Abrams’a e-posta atmadığını açıkladı. Görünüşe göre haber asparagas çıktı. Bu kez ki haber asparagas değil. Cooper “The Man From Primrose Lane” adlı romanın sinema uyarlamasında başrolde yer alacak. bradley-cooper_0

Uyarlamanın yapımcılığını Warner Bros.  (aktörle “Dark Invasion” adlı projede de çalışacak) üstlenecek, “Southland”in senaristi Chad Feehan senaryoyu kaleme alacak. Çekimlerin ne zaman başlayacağı ve filmi kimin yöneteceği açıklanmadı. Cooper bu sene karşımıza “The Place Beyond The Pines”, “Serena” ve “The Hangover Part III” filmleriyle çıkacak. Cameron Crowe ve David O. Russell’ın isimsiz projelerinin, Derek Cianfrance’ın “Chef”inin ve “American Sniper”ın başrollerini üstlenecek.

Kategoriler
haber

Bradley Cooper, Lance Armstrong’u Canlandırmak İstiyor

“Silver Linings Playbook”taki performansıyla aldığı Oscar adaylığından sonra işleri iyice açılan Bradley Cooper sağlam bir rol daha kapmak üzere. Cooper 2014 veya 2015’te gösterime girmesi planlanan isimsiz bir filmde bisiklet yarışçıları arasında efsane haline gelen Lance Armstrong’a hayat vermek istiyor. Film “Cycle of Lies: The Fall of Lance Armstrong” adlı kitaptan uyarlanacak. lance armstrong5

Filmin yapımcılığını J.J. Abrams üstlenecek. Abrams konuyla ilgili yaptığı açıklamada Cooper’ın kendisine e-posta ile ulaştıktan sonra Cooper’la iletişime geçip film hakkında konuşmaya başladıklarını dile getirdi. Abrams henüz ortada bir senaryo olmadığını da sözlerine ekledi. Rolün Cooper’a teslim edilip edilmeyeceği henüz belli değil.

Kategoriler
haber

Bakınız Kulis: Ortak Bir Revolution Yazısı

Daha önce yaptığımız “Bakınız Kulis” çalışmalarına Revolution’la devam ediyoruz. Dizi hakkında konuşmaya başladığımızda yazarlarımızdan Edip Can Rende ve Gültekin Turgut’un birbirinden farklı iki yazısı ortaya çıktığını fark ettik. Sizlere iki yazarımızın Revolution değerlendirmesini aktarıyoruz.

6

“Adını Devrim Koydum” (Edip Can Rende)

Bir J.J. Abrams dizisi ile daha karşınızdayız Bakınız okurları. Aslında Abrams dizisinden çok Eric Kripke dizisi Revolution… O yüzden bu kez Abrams’a az, Kripke’ye çok vuracağım. Abrams’tan başlayayım. Daha önce Fringe kulisinde de belirttiğimiz gibi Abrams “Lost”tan sonra beklentileri karşılayabilen bir tek “Fringe”e imzasını attı. Fringe de 3.sezonu ile Abrams’ın kariyeri gibi inişe geçti. “Alcatraz” ve “Undercovers” çabucak yayından kaldırıldı, “Person of Interest” Jonathan Nolan ve ekibi sayesinde en çok izlenen dizilerden oldu. Şunu söylemek mümkün bence: Abrams’ın ekibi paslandı, yaptıkları diziler birer klişeden ibaret. O yüzden Abrams’ın ekibini bırakıp “Supernatural”ın yaratıcısı Eric Kripke ile bir dizide buluşması birazcık heyecanlandırdı. Dizinin distopik bir gelecekte geçecek olması bu heyecanı birazcık daha arttırdı. Ne var ki dizi beklentileri karşılayamadı. Şimdilik ilk sezonu garanti ama sonrası pek garanti değil. Bu saatten sonra bu diziden bir başyapıt çıkması da olacak iş değil.

2

Neden başarısız bir dizi Revolution? Terra Nova’nın izinden gittiği için, o distopik gelecekte sadece bir ergenin hezeyanlarına odaklandığı için, yaratıcı olamadığı için, binbir klişeyi kullandığı için, elindeki tek kozu doğru dürüst kullanamadığı için, oyunculukları, yönetimi yerlerde süründüğü için, kısa metrajlı bir filmin kopyasından öteye gidemediği için, pembe dizilerde kullanılan entrikalara meylettiği için başarısız bir dizi Revolution.
Disutopik bir gelecekte geçiyor dizi… Devletlerin ortadan kalktığı, kaosun hüküm sürdüğü, otoritenin silahı olanın eline geçtiği, elektriğin olmadığı bir gelecek. Böyle bir gelecekte anlatılacak çok şey var. Sadece elektriğin birdenbire kesilmesinden ve 15 yıl boyunca dünyanın karanlıkta kalmasından çıkarılacak epey öykü vardır herhalde. Lakin Kripke ve senaristleri bunun yerine, yani orijinallik yerine, en basit yolu, yani klişeleri seçmişler. “Bir Amerikan ailesi olsun, bu ailedeki bireylerin yolları elektriğin gitmesi ile ayrılsın, bütün gücü elinde tutan bir adam olsun, bu adam bu aileden nefret etsin, bir psikopat karakter olsun, bu ailedeki kız, kaçırılan erkek kardeşini bulmak için (“Supernatural”daki gibi) her yolu denesin, arada geçmişe (flashback’le) gidelim, “şimdi”ye dönüldüğünde bu elemanlar 10 bölüm boyunca çayırda çimende, doğada “Lost”taki gibi dolaşsınlar. Sanki disutopik bir gelecek değil de cumhuriyet varmış gibi” şeklinde yaratılmış gibi duruyor bu dizi.4

Charlie adındaki ergen karakter kendisinden daha ergen olan kardeşini bulmak ister ve akla gelebilecek her türlü mallığı yapar. Steven Spielberg’in dinozorlu dizisi Terra Nova’yı bitiren sebepler Revolution’ı da er geç bitirecek böyle devam edilmesi halinde. Ergen karakterin dallamalıkları, bir milyon yıl öncesine dönen Amerikan ailesinin 2012’deymişçesine yaşamlarına devam etmeleri, Amerikan milliyetçiliğini burada da devam ettirmeleri, pembe dizi entrikaları, Terra Nova’nın bitmesine sebep oldu. Bütün bunları Revolution’da da görüyoruz. Ölümün kol gezdiği bir dönemde karakterler “Amerika’yı tekrar kuralım” diyebiliyorlar mesela. Koskoca disutopik gelecek Amerika’yı kurmaya yeltenecek kazmalar ve ergen karakterler üzerinden anlatılıyor.

Hikayede sorunlar çok. Klişeler fazla. Milliyetçilik, çürümüş Amerikan aile kurumunun yüceltilme çabaları, on bölüm boyunca tek bir karakterin peşinden gidilmesi ile devam edemez bu dizi. Etraf taş devrine dönmüş, elektrik yok ama çocuğunu Amerika’da yetiştirmek isteyen karakterler var dizide. Bu milliyetçi tarafını bir kenara bırakalım en iyisi. Asıl sorun senaristlerde sadece tek bir kartın olması. O kart da “Elektrik neden gitti ki durup dururken?”den ibaret ve bu da pek de gizemli bir şey değil. Bu kartı o yüzden uzunca bir süre kullanmadılar, klişelere meylettiler, tek bir karakterin peşinden giden onca karakteri merkeze koydular, disutopyayı manzaradan ibaret saydılar, klişe kötü karakterlere yer verdiler, şaşırtmaya çalıştılar ama beceremediler. Ortaya attıkları gizemler ise güldürmekten öteye geçemedi (“bak bu kolyeden 12 tane var, 12 tanesini biraraya getirirsen elektrik de gelir”. Voltron’u oluşturacaklar sanki. Dizinin ne derece rezil olduğunu bu cümleden anlamak mümkün. 12 tane kolyeyi biraraya getirdiğinde elektrik gelecekmiş, adeta dalga geçiliyor insanlarla). Neresinden tutsan elinde kalan bir yapım bu.

5

Karakterler basit, klişe ve derinliksiz (elektriğin gelmesini sağlayan kolyeleri ele geçirip bütün dünyanın hükümdarı olmak isteyen klişe bir kötü karakter var yahu dizide, daha ne olsun!), hikayeler aynı şekilde klişe, oyunculuklar rezalet (birisi Elizabeth Mitchell’a oyunculuğu öğretsin), disutopya 5.sınıf bir disutopya (en kötü disutopik film bile bu diziye on basar). Ne halkın sorunlarına odaklanılıyor, ne de diktatöre karşı yürütülen mücadelenin hakkı veriliyor (hatta yer yer bu mücadele ile dalga geçmeye çabalıyor senaristler, ama bunu da beceremiyorlar). Dizi Lost’un, Fringe’in, Supernatural’ın ve Terra Nova’nın epey ekmeğini yiyor. Bu dizi Abrams’a yakıştı, lakin Kripke’ye hiç yakışmadı. Amerika’nın bazen bizim dizilerden bile daha kötülerine imza atabileceğini fark edip seviniyoruz. Dizinin tek sevindirici yanı bu olsa gerek.

Edip’ten Sonra Yazmanın Dayanılmaz Hafifliği (Gültekin Turgut)

Aslında sevgili Edip dizinin kötü yanlarını çok güzel bir biçimde dile getirmiş. Ben nedense 10 bölüm geçmiş olmasına rağmen izlemeye devam ediyorum. Bir an gelecek ve basit olan seçenekleri artık seçmeyeceklerine dair bir beklentim var sanırım. Aynı şeyi Terra Nova’da da yaşamıştım. O tam anlam kazanmışken bitti… Umarım Revolution’da bunu yaşamayız. Adı, yapımcıları, disutopik dünya vs. derken beklentiler çok büyük, ama görsellik daha 80’ler dizilerini aşabilmiş değil… Bir dünya yaratmanın maliyetleri çok ama çok büyük (bkz. Game of Thrones) O yüzden aslında dar bir alanda geçen Supernatural’in yaratıkları o diziyi kurtarırken burada olağanüstü bir durum görmeyi bekliyor ama kılıçlı sahnelerle yetinmek zorunda kalıyorsunuz…

1

Errol Flynn izlemişseniz de bu sahnelerin pek çekici olduğu söylenemez. Bence dizi gideceği yön konusunda kararsız… Ya ilk anda yarattığı beklenti üzerinden gidecek ya da sıradan bir yol ve arayış hikayesi olarak ömrünü tamamlayacak. Abrams’a gelince; aslında iyi fikirlerle yola çıkıp bir yerlerde yanlış tercihler yaptığını düşünüyorum. Filmler konusunda ise daha başarılı Ghost Protocol de Star Trek de Super8 de benim için iyi işlerdi. (Eleştiri hakkımı saklı tutarak söylüyorum bunu elbette)
Ama Lost’ta kötü bir sona, Fringe’de dengesiz bir akışa, Alcatraz’da devam edemeyişine bakarak diziler konusunda eski havasında olamadığını elbette söyleyebiliriz. Person of Interest bile bütün hatalarını örtebilir bence. Ya da internetten dizi izlemek, tüm dünayayı bir diziye esir edişiyle bile takdiri hakettiğini söyleyebiliriz. Ama Edip’ten ayrıldığımız nokta şu; Abrams uzunca bir süre daha bu sektörü domine edecektir. Biz burada daha çok Abrams ile başlayan cümleler kuracağız. Ben hala hayal ediş biçimini, emek harcadığı işlerin fikirlerini yeterince parlak buluyorum… Ama aynı anda bir çok iş bazı yetememezlikleri de beraberinde getiriyor sanırım. Abrams’ın savunması demeyelim bu yazdıklarıma ama biraz fazla haksızlık ediyoruz bence.. Abrams’tan hala bir iki iyi şey izleme şansımız var ki bence bunu heba etmemeliyiz.. Bunlardan birinin Revolution olma ihtimaliyse giderek azalıyor… Ama ben sonuna dek izleyeceğim Edip’in tüm ikna ediciliğine rağmen…

Kategoriler
seçki

Bakınız Kulis: Fringe’de Veda Yaklaşırken

Ocak ayında sona erecek olan Fringe, hayranları tarafından birçok yapım arasından farklı bir yere konulan bir dizi oldu. Fringe izleyen bakınız.com yazarları, geride kalan 5 sezonu değerlendirdiler. En iyi bölümlerini sıraladılar, öne çıkan performansları irdelediler.

Edip Can Rende: Gerek Hollywood ve amerikan bağımsız sinemasında, gerekse amerikan televizyonlarında bilim-kurgu türünün geldiği nokta pek de iç açıcı değil. Bir kaç senede bir, en fazla bir-iki adet kaliteli bilim-kurgu izleyebiliyoruz. Avrupa ve Amerika’yı kriz sallarken stüdyolar özgün işler yapmanın peşinde değiller. Onlar daha garantici bir şekilde devam filmlerine ve yeniden çevrimlere izin veriyorlar. TV’de de çok farklı değil durum. Bilim-kurguyu çok seven J.J. Abrams’ın ekibi ile beraber yarattığı Fringe oldukça ilgi çekici idi. Zira dediğim gibi kaliteli bilim-kurgularla karşılaşmak gün geçtikçe zorlaşıyor.
Sezon sezon bakarsak ben açıkçası ilk iki sezonunu diğer sezonlardan daha çok sevdim. Hem arka planda sezonlar boyunca akacak bir hikayesinin olması, hem de bölümlük hikayeler üretmeleri, bunlara ek olarak ele aldığı temaları ustaca kullanmaları sevmemde ana etkenler. İnsanlar üzerinde kimlerin, hangi amaçlarla deney yaptıklarını ikinci sezona kadar açıklamıyorlardı. Bu da gizemi bir hayli arttırıyordu. Dizinin asıl başarısı bilimi başarıyla kullanması. İlk sezonlarda neredeyse hiç “Burada saçmaladınız” diyemedim. Her ne kadar olmayacak şeyler anlatılsa da bu anlatılanlar gerçekçi kılınmış. Karakterlerde de bir çekicilik mevcut.
Bilhassa bilim-adamı Walter karakterini sevmeyen yoktur sanırım. Gizem, karakterlerin birbirleriyle ilişkileri, polisiye yapısı ve bilim bu diziyi epey çekici hale getiriyordu. Bir yere kadar. Açıkçası ben dizinin 3.sezonunu pek sevemedim. 3. sezonda kalitenin bir hayli düştüğünü söyleyebilirim. 4.sezonda ise bir toparlanma olmuşsa da gene de özellikle 1.sezonun yanına yaklaşılamamıştı. 4.sezonun güzelliği her bilim-kurguseverin ilgisini çektiğini düşündüğüm paralel evrenler ve karakterlerimizin buradaki yansımalarına odaklanılması idi. Lakin bir süre sonra dizi Folivia-Peter-Olivia aşk üçgenine dönüyor, bir de ortaya artık izlemekten ve dinlemekten sıkıldığım “dünya tehlikede” teması atılıyordu. Gene de tüm bunlara rağmen sezon kendisini izlettiriyordu.
Şu an yayınlanan 5.sezon ise vasatlıkta 3.sezon ile yarışacak düzeyde. Bunun nedeni şu: FOX 4.sezon devam ederken diziyi iptal edebileceğini açıklamış -ki Fringe’in her daim bir reyting sıkıntısı vardı- bu da senaristlerin elini kolunu bağlamıştı. 4.sezon final sezonu mu olacaktı? Bu belli değildi. Sezon final yapar gibi bitti. Ama 5.sezon için 19. bölümle açık kapı bırakmayı ihmal etmediler. 5.sezon onayı gelince de bu açık kapıdan devam ettiler. Bundan 20 yıl sonra Gözcüler dünyayı ele geçirmiş, kendi hakimiyetlerini kurmuş, sistemlerine karşı çıkanları teker teker bertaraf etmişler. Böyle distopik bir gelecekte esas ekibimiz dünyaya-Amerika’ya- özgürlüğü getirmek ve Gözcüleri yenmek için canla başla savaşırlar. Şimdiye dek yayınlanan bölümlerden Fringe tadı alamadım ben. Soğuk, temposu düşük, ilgiyi ayakta tutamayan, hatta vakit kaybı bölümlerdi bunlar. Bundan sonra biraz toparlanacak gibi görünüyor ama benim için Fringe’in final sezonu vasatın ötesine geçemeyecek. Daha önce çeşitli yerlerde dile getirdiğim gibi bu dizi 4.sezonda bitmeliydi. 5.sezon gereksiz bir sezon oldu. Diziyi özlemem. Zira bir dizi biter, diğeri başlar. Ama umarım daha kalitelisi önümüzdeki yıllarda yayınlanır.

Dizinin eski sezonlarını net hatırlamıyorum. O yüzden en çok zevk veren bölümleri listeleyemem. İlk iki sezonun neredeyse tamamından zevk aldığımı söyleyebilirim. Öne çıkan performans deyince herkesin aklına John Noble gelecektir. Bilhassa 4. sezonda “esas” Walter Bishop olarak döktürmeye devam ederken paralel evrendeki oğlunu esas Walter’a kaptırmış bir baba/General-Bakan Walter rolünde de yeteneklerini ortaya koyuyordu. Zaten John Noble “Yüzüklerin Efendisi”nde kötü karakterlerin altından başarıyla kalkacağını kanıtlamıştı. 4.sezondaki General Walter rolüyle kötü karakterde de döktürüyordu. Kısacası performans olarak John Noble ön planda. Tabi diğer oyunculara da zaman zaman alan açılıyor ve bu sayede Anna Torv ve Joshua Jackson da yeteneklerini sergileme fırsatı elde ediyorlardı. Ama en önemli performans Noble’a ait kanımca.

Gültekin Turgut: Dizinin ilk bölümü hala aklımda; uçakta insanlar etleri çürüyerek ölüyordu… Tam 5 sezon geçmiş üstünden, dizi Edip’in anlattığı gibi bir çok dönemden geçti. Ama tadını ve farklılığını korumayı başardı. J.J Abrams dizisi olması nedeniyle bir uçakla yola çıkılmış olması şaşırtıcı değildi elbette ama tanıdık ve sevdik o kadar çok şeyi içinde barındırıyordu ki Fringe, dizinin 5. sezonla sona ermesi beni üzüyor… Geleceğe Dönüş serisinin çılgın profesörünü, X-Files’ın soğuk sarışını ile deli dolu ortağını, Dr. Who’yu, zamanda yolculuğu, bilimin şaşırtıcı yanlarını, Agatha Christie’den uyarlanmış filmlerin tadını, Mcgyver’ı, Peter Ustinov’u vb. bir sürü şeyi tek bir dizinin içine başarıyla boca etmeyi başarmışlardı. O yüzden her şeyden önce bilim kurgudan ne beklediğimizi doğru tespit etmiş ve bunu izleyicisine vermiş bir dizi olduğunu kabul etmek gerekli… Bir film olsaydı bu kadar çok uzatsaydılar eleştirebilirdim ama dizi olduğu için bazı durumları gereksizlikleri anlayışla karşılıyorum. Bir tangram gibi çalışan senaryoları hep sevdim… Fringe tek kanallı dönemlere denk gelip bizde oynuyor olsaydı eğer bir Star Trek, Visitors vs. etkisi yaratıp kendine has bir izleyici kitlesi yaratırdı kesinlikle. Bugün o kadar çok alternatif var ki Fringe’in farkedilmesi zorlaşmıştır özellikle bizim ülke izleyicisi için. Yakalayıp da kopabilen sayısı küçük bir azınlıktır sanırım. Sonuçta boşluğunun doldurulması zor bir dizi olarak yerini almak üzere… Ben oyunculuklardan genellikle memnun kaldım… İlk başlarda Profesör dışındakileri yadırgasam da… Ayrıca uzun bir aradan sonra Leonard Nimoy’u beyaz camda görmemizi de sağlamıştır. Başarılı kurgusu, görselliği, efektlerinin inandırıcılığı ile sırıtan bir yeri yoktu dizinin… Umarım iyi bir finalle sona erer… Stargate kadar uzun sürebilirdi… Bizi erken terkediyor ama sanırım bunu değiştirme şansımız yok…

Ömür Kuşluoğlu: Açıkçası Fringe’in neresinden başlayacağımı bilmiyorum. Fringe dizisini sadece izlemekten ziyade severek, bağlanarak izleyenler çok iyi anlayacaklardır ki, Fringe artık bir Fringe değil. Başı ve sonu, yani 1 ve 5. sezonlar arasında o kadar fark var ki, birinci sezondan bahsetmeye başlasam beşinci sezona nasıl gelip, lafı nasıl bağlayacağımı bilmiyorum açıkçası.
Her bölüm yeni bir serüven olarak izlemeye başladık ve altta işlenen asıl hikayeye yavaş yavaş ilgimizi çektiler ve giderek oraya bağlanmaya başladık, sürekli merak ettik. “Acaba bu bölümde o konu hakkında ne diyecekler?” diye…
1,2,3 derken sezonlar aktı ve 4. sezon gibi muhteşem bir dönem yaşattı bize senaristler. Fakat ne olduysa anlamadık ve 5. sezonda dizinin biteceği haberiyle birlikte bir anda bir şeyler oldu. İzleyici düşündü ki gümbür gümbür bölümlerle Fringe dönecek, gizem çözülecek ve saadete ulaşacaktık. Fakat son sezon, olabildiğince tutuk başlayarak hayallerimizi suya düşürdü. Sanmıyorum ki Fringe izleyen hiç kimse, dizinin biteceğini öğrenince üzüldü. Hatta tam tersine, bize iyi olsun, bazen kötü olsun, oldukça ilginç bir deneyim yaşatan bu yapımın, hakettiği şekilde sona erdirilmesini görmek istedik. Olmadı ve büyük ihtimalle de olmayacak.
Oyuncularını ve karakterlerini izleyicisine benimsetmeyi böyle başarabilen bir seriye, tabir yerindeyse, gözü yaşlı veda etmek benim için üzücü olacak. Daha dizi bitmedi, birkaç bölüm daha var biliyorum fakat hikaye o kadar sarpa sardı ve ipin uç kısımları birbirinden o kadar uzaklaştı ki, bu kadar kısa süre içerisinde bütün merak ettiklerimizi layığı ile anlatamayacaklarını çok çok iyi biliyorum. Aslında daha çok şey yazmak istiyorum ama “Fringe” gibi uzattıkça bozmak istemiyorum, diziye olan kırgınlığımı anlatabildiğimi düşünüyorum.
Edip’in söylediklerinin altına imzamı atıyorum ve dizi hakkında oldukça duygusal olan yaklaşımımı bu şekilde içimden atıyorum.

Cem Çelik: Fringe’e başlama sebeplerimden biri the X-Files fanatiği olmamdı. J.J., bir röportajında The X-Files’ı çok sevdiğini ve fikir olarak esinlendiğini söylemişti hatta… Dizinin birinci sezonunda hatırlayamadığım bir bölümünde de saygı duruşunda bulunarak, sahnenin birinde açık olan televizyonda X-Files oynadığını görmüştüm. Çok duygulanmış ve bir o kadar daha sevmiştim diziyi, ta ki J.J. Abrams, Lost’ta yaptığı hatalara sürüklenene kadar. Aslında sadece Lost’ta değil el attığı bir çok dizi de bunu yapıyor. J.J.’in yaptığı en iyi iştir gizem yaratmak. Fakat yine en iyi işidir ki bu gizemleri havada bırakıp, toparlayamamak. Lost’ta yarattığı gizemler dudak uçuklatan cinsteyken,
dizinin final bölümünde yaşadığımız şok ve hayal kırıklığını hepimiz iyi biliyoruz. Fringe de aynı yoldan ilerliyor.

Birinci sezonda bilim kurgu ile gizemi şahane harmanlayan, yaratılan Bishop karakterinin olaylara teorik şekilde yaklaşımları öyle ustaca kurgulanmıştı ki, her bölümde ”acaba olabilir mi’ diyebileceğimiz kadar gerçekçi kılıyordu yaşananları. Dizi bölümlük hikayeler şeklinde ilerlemesine rağmen sezon sonuna doğru gizemini koruyarak, tek bir ana konu üzerinde toplanışı ve sezon finali şahaneydi. İkinci sezonda aynı hızla ilerlemiş ve iyi kotarılmıştı, ta ki üçüncü sezona kadar.

Üçüncü sezondan sonra o kadar çok açık nokta sayabilirim ki, bu kulisten çıkıp incelemeye girer diye kısa tutacağım. Zaten edip bir çoğunu güzel toparlamış.
Şu an beni rahatsız eden en büyük şey ana konunun dışına çıkılması. İlk üç sezon paralel evren konularını izlerken ve konunun bu yönde ilerleyeceğini zannederken, dördüncü sezon finalinde Dr. William Bell’in ortaya çıkışı ve onun dünyası üzerine yoğunlaşacağını beklerken, beşinci sezonda hiç beklenmedik bir şekilde gözcülere yoğunlaşarak olaylar apayrı bir yöne çekildi. Ana olay örgüsünden uzaklaşmaları, konunun çok dağılması, ilk üç sezondan sonra diziden soğumama sebep oldu.
Açıkçası konuyu nasıl toparlayacaklar hiç bilmiyorum. Umarım Lost dizisinde yaşadığımız hüsranı Fringe’te yaşamayız.

Kategoriler
seçki

TED’den Sinemayla İlgili Sunumlar

Özellikle İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme bölümü hocalarının öğrencilerine tavsiye ettiği bir site www.ted.com. 2012’yi sonlandırırken hala bu siteden haberi olmayan kayıp gençler ve genç kalmaya çabalayanlar için sitenin misyonunu kabaca anlatalım.

TED’de her türlü sunuma yer verilir. Konuşmacı ilgisini çeken, uzmanı olduğu bir konu hakkında yirmi dakikayı aşmamak kaydıyla bir sunum gerçekleştirir. Bu sunumların tamamı kameraya alınır ve daha sonra veya canlı olarak www.ted.com’da yayınlanır. İnsanı bilgilendiren, aydınlatan az sayıdaki sitelerden birisi olan TED’den sizler için sinemayla ilgili olan sunumları ayıkladık.

İlk sunumda James Cameron kendi çocukluğunu, bilim-kurguya, uzaya ve sinemaya duyduğu aşkı, “Titanic” ve “Avatar”ın perde arkalarını anlatıyor. İkincisinde dizi dünyasının önemli yaratıcı ve yapımcılarından olan J.J. Abrams gizemi neden çok sevdiğini anlatıyor. Abrams’ın dizilerinde önplanda olan hep gizemdir. Sezonlar boyunca bazı şeyler saklı kalır ve karakterler bu özenle saklanmış şeyleri aydınlatmaya, gün ışığına çıkarmaya çalışırlar. Bu sunumda Abrams gizeme olan ilgisinin nedenlerini dile getiriyor. “Impossible Photography” adlı sunumda ise daha çok fotoğrafçılık ile ilgili bilgiler veriliyor. Sunumlardan birisinde Bollywood’un ünlü yönetmenlerinden, Hollywood’ta da çalışan Shekhar Kapur’un hayatı, diğerinde Benjamin Button’ın yüzünün nasıl tasarlandığı anlatılırken geriye kalan sunumlarda hikaye anlatma üzerine bilgiler veriliyor.

James Cameron: Before Avatar… A Corious Boy

J.J. Abrams: The Mystery Box

Erik Johansson: Impossible Photography

Tiffany Shlain: From Failure to Innovation: Filmmaking in the Cloud

Ed Ulbrich: How Benjamin Button Got His Face

Andrew Stanton: The Clues to a Great Story

Shekhar Kapur: We Are the Stories We Tell Ourselves

Kategoriler
izlenim

Super 8: Orta Halli Seyir Keyfi

Super 8, bildik Spielberg yapımı bir filmin sahip olması gereken tüm donanıma sahip. Her şeyin yolunda gidiyormuş gibi göründüğü bir kasaba, orta sınıf Amerikalılar, ebeveynleriyle iletişim kuramayan çocuklar, bu çocukların hayal gücü yüksek arkadaşları ve en sonunda yaşanılan çevrede gerçekleşen sıradışı bir olay. Tüm bu malzemeyi artık ne kadar geçerli olduğu tartışmaya açık bir Hollywood görkemiyle harmanlarsanız ortaya Super 8 türünden bir film çıkar.

Filmin yönetmeni J.J. Abrams az önce bahsettiğim tüm bu öğeleri sadece kendisinin değil diğer tüm Hollywood yönetmenlerinin piri sayılabilecek Spielberg’in yarattığı ana akım sinema diliyle anlatıyor. Daha filmin başlangıcındaki tren kazası seyirciye parmak ısırtacak türden görkemli görsel efektlerle geliştirilmiş oldukça başarılı bir sekans. Filmin devamında hikâye anlatılırken kullanılan sinemasal anlatım da oldukça dozunda ve tatmin edici. Söz gelimi filmin gizemli kahramanı olan yaratığın film boyunca seyircinin gözüne gözüne sokulmak yerine oldukça tutumlu bir şekilde filmin zamanına yedirilerek gösterilmesi de gerilimin her daim diri tutulması adına bir anlatım yetkinliği olarak kabul edilebilir.

Super 8’in hikâyesi, babalarıyla -başka bir deyişle hayatlarında karşılaştıkları ilk otoriteyle de diyebiliriz- iletişim kurmakta zorlanan Joe ve Alice üzerinden ilerliyor. Joe ve Alice’nin de dâhil olduğu küçük bir arkadaş grubunun çekmeye çalıştığı zombi filminin bir tren istasyonu sahnesi çekimlerinde hava kuvvetlerine ait bir tren raylardan çıkar ve ortalık birden karışır. Amerikan ordusuna ait olan bu tren aslında oldukça tehlikeli bir yük taşımaktadır. Bu yük uzaydan gelen bir yaratıktır. Bu yaratık kazadan sonra kapatıldığı vagondan kurtulup kaçmayı başarır. Filmin bu bölümünden sonra kasaba halkının anlam veremediği tuhaf olaylar meydana gelmeye başlar. Joe, Alice ve arkadaşları da kendilerini bu sıradışı olayların içinde bulurlar.

Super 8’i ortalamanın üzerine taşıyan niteliklerinden biri de, işte filmde geçen bu yaratığın bir bakıma Joe ve Alice’nin yaşamlarında aileleriyle kuramadıkları iletişim yüzünden ergenliğin eşiğinde, içinde bulundukları hayata giderek yabancılaşmalarının bir çeşit tezahürü olabilmesi. Çünkü sonuçta filmde geçen yaratık da onu bulan orduya -ki ordu da bir çeşit otorite kurumudur, meramını anlatamamış, onu inceleyen bilim adamları daha en başta ona sırtlarını dönmüşlerdir. Bu yönüyle Super 8 karşılıklı konuşmanın, insanın karşısındakini, bu ister uzaydan gelen bir “yabancı” ister sizin çocuğunuz olsun, anlama gayreti içinde olmanın da önemi üzerine göndermeler yapmayı başarabilmiş bir film. Bu anlamda film aynı zamanda çocuk kahramanlarının kendi çevreleriyle kurmaya çabaladıkları iletişimi geliştirmeleri ve en sonunda çocuk hallerinden kurtularak ergenliğe geçişlerinin süreci olarak da algılanabiliyor. Bu sürecin sonunda herkese “işte biz buradayız fark edin bizi” mesajını haykıran çocukların öteki durumlarını ortadan kaldırmalarıyla filmdeki uzaylı “yabancı”nın dünyayı meseleyi fazla dallandırıp budaklandırmadan terk etmesine de denk gelmesi de tesadüf değil.

En nihayetinde Super 8 bugün artık Hollywood ancak gişe canavarı olmaya aday filmlerin kullanmaya yeltendikleri ana akım sinema anlayışına uzaktan bir selam gönderen ve seyircinin sıcak yaz günlerinde ayarı genelde kontrol edilmeyen klimalarla, serinletmek demeyelim de, dondurulmuş salonlarında eğlenceli vakit geçirmesini sağlamayı amaçlayan ve bence bunu da başarabilen bir film.