Kategoriler
izlenim

Spencer: Kabusun İçindeki Yalnızlık

Diana’nın Kaybolan Özgürlüğü…

İlk olarak bu yıl Venedik Film Festivali’nde görücüye çıkan Spencer, izleyiciler ve eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmıştı. Özellikle de Kristen Stewart’ın oyunculuğu önplana çıkarılarak bu yılın Oscar yarışlarında en iyi kadın oyuncu kategorisinde favori haline gelmesine neden olmuştu. Peki Twilight sonrası çok fazla eleştirilenmesine rağmen, kariyerine farklı filmlerle devam ederek ödüllük bir oyuncu haline gelen Stewart gerçekten de bu söylenenleri hak ediyor muydu? İlk elden filmin belki de en dikkat çeken noktasına değinelim.

Pablo Larrain filmlerini düşündüğümüzde biyografik filmler öne çıkıyor. Özellikle bu filmden önceki dönemde çektiği “Nebula” ve “Jackie” bu açıdan önemli örnekler olarak dikkate alınabilir. İkisi de karakteristik ve yapı bozumcu biyografik filmler olarak değerlendirilebilir. Spencer bu noktada iki filmden de ayrılıyor. Nebula’da aynı isimli şairin baskıcı rejimden kaçış hikayesini izlerken, aslında yaşadığı bir dönemi ve polisiyeyi andıran kaybolma sürecine kafa yoruluyordu. Yani hayatının bir dönemine bu filmin ışık tuttuğunu söyleyebiliriz.

Jackie ise tamamen farklı bir uyarlamaydı. Kennedy suikastinin, yani tarihsel bir olayın yankıları eşinin gözünden aktarılırken, bir kadının travması çarpıcı olarak karşımıza çıkmıştı. Yine biyografik değeri çok önem kazanan bir olayın izlerini takip etmiştik. Bu bağlamda Spencer’ı Jackie filminden ayıran nokta, Lady Diana’nın yaşadıklarının tarihsel olarak çok da önemi olmayan bir olay üzerinden karşımıza sunulması diyerek bu filmi diğerlerinden ayrıştırabiliriz. Ancak benzerlik aramak istersek iki filmin başrolündeki kadının da yaşadıkları sancıları baz aldığını söyleyebiliriz. Spencer Diana’nın hayatını anlatmaktansa kraliyet ailesinin rutinin içinde kaybolmasını, silikleşmesini ve ona yüklenen soyluluk ritüellerinin ağır gelmesini izliyoruz. Diana bir anlamda kuralların içinde tükenmeye başlıyor.

 

İnsan Psikolojisinin Boşlukları…

Yeme bozuklukları, kendine zarar verme eğilimi ve intihara yatkın bir mizacın depresif ruh halinin etkileri, filmin atmosferine doğrudan etki ediyor. Her düşünce, her eylem aslında özgürleşme hasretiyle yanan Diana’nın sayıklamaları gibi. Kendi içindeki yardım çığlığını sessiz bir şekilde yapıyor. Yaşama sevincini hiçe sayan toplumsal baskı, onun istemdışı olarak da olsa kendi içinde dengesizliğe sebebiyet veriyor. Bir yandan dış dünyaya göstermesi gereken prenses rolü, diğer yandan kocası ve en çok da kraliçenin aile içi baskın rolü, Diana’nın kendi olma isteğini sis bulutunun içinde yitip gitmesine vesile oluyor.

İşte bu noktada Stewart’ın performansını değerlendirmek en doğrusu olur. Jackie’de Natalie Portman’ın Jackie’nin yapmacık hareketlerinden ilham alarak taklite kaçan yapmacık performansını düşündüğümüzde, aslında güçlü kadın gibi görünmeye çalışan, önemsenmek isteyen bir kadının kendi karanlığında narsistleşmesine tanık oluyorduk. Kristen Stewart ise rolüne en başta kendi dokunuşlarını koymak istemiş. ABD’li olmasından kaynaklı olarak İngiliz aksanını kendi özelliklerine göre yorumlamayı tercih etmiş. Bu yüzden de çoğu kişinin ayrıldığı nokta bu. Herkes Diana’nın birebir aynısını görmek isterken, Stewart kendince rolüne yorum katarak tarifi zor bir psikolojiyi çok iyi yönetiyor. Kimi zaman duran zamanın içinde acelesi olan bir kadınmışçasına, hızlı bir konuşmayla o andan sıyrılmak istiyor. Bazen de ritüellerin içinde haykırıp “Ben buradayım!’ tepkisini zihninde canlandırıyor. Larrain belli ki oyuncularını bu konuda özgürleşme anlamında serbest bırakmaya çalışıyor. Oyuncuları da kendi yorumlarını rahatça bize yansıtabiliyorlar. Stewart da karakterinin sivri uçlarını bu bağlamda mükemmele yakın bir özgünlükte seyirciye ulaştırmayı başarıyor.

Soyluların Arasındaki Hayaletler…

Pablo Larrain Spencer filminde karşımıza bir anti-biyografik film çıkarmaya çalışmış. Gerçeklerin birebir aynısını sunmak yerine, karakterler üzerinden bir hikaye kurmayı tercih etmiş. Psikolojinin diğer gerçeklerden daha önemli olduğunu ortaya koymak için de bu filmi bize sunmuş. İnsanın içindeki oluşan onlarca duyguyu, bir kozanın içinden bize gösterirken, ortaya gündüz düşleri çıkıyor. Ya da kabus mu demeliyiz? Çünkü travmaların sıkışmışlık üzerinden karşımıza çıkarttığı nokta şeffaflaşma oluyor. Yapmaktan hoşlanmadığı her şey karakterimize stres, yorgunlukluk, bitkinleşme ve uzaklaşma hissini yaratıyor. Hapishanedeki insanların yaşadıklarına benzer bir çaresizlik hissi, Diana’nın kendi içinde dışarı vuruluyor. Yeri gelince bir tepki olarak ya da imgelemeler vesilesiyle anlamında kazanarak açığa çıkıyor. Hayal ile gerçek arasında gidip gelen bir içten çürümeye tanıklık ediyoruz.

Diana özgürleşme isteğinin yanı sıra geçmiş ile olan bağlarını da kaybettiğini düşünüyor. Bu yüzden de eskiden yaşadığı eve gitmek istiyor. Orada huzuru bulmak istiyor. Ancak geçmişin güvenli suları, aslında çoktan çekilmiş ve geriye pek bir şey kalmamış. Orası artık anıların öldüğü bir harabeden başka bir şey değil. Bu yüzden de Diana tutunacak bir dal arıyor. Bu hayal kırıklığının üzerine eski bir ceket karakterimizin umudu oluyor. Bu ceket ona geçmişte özgür olduğu dönemi hatırlatıyor. Kirlenmiş, terk edilmiş ve kimsenin umurunda olmayan kendisini hatırlatıyor. Bu yüzden de ona karşı şevkatle sarılıyor.

Çocuklarıyla oyun oynadığı bir sahnede Diana’nın açık bir şekilde kendisi gibi yaşamak istediğini görüyoruz. Kraliyetin verdiği ünvanları temsil etmek yerine, bir birey olmayı hayal ediyor. Bu yüzden de kendi olabildiği tek yer çocuklarının yanı oluyor. Onların yanında gerçeğin içinde olmayı seviyor. Kurallara uymasa bile iyi bir anne olduğunu hissedebiliyoruz. Annesi ile kraliyet arasında sıkışan çocuklar ise çocuk ruhlu Diana’dan daha olgun davranarak sistemin parçası olduklarını benimsediklerini görüyoruz.

Kabusun İçinde Bir Masal Prensesi

Larrain’e göre Diana’nın bu kırılgan hali, psikolojik gerilimin kapılarını açıyor. Kraliyet ailelerini bir korku figürü gibi tasvir ederek filmin her anında tekinsizliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin kraliçenin bir sahnede Diana’ya verdiği cevap, ikili arasındaki tüm bağları anlamamıza yetiyor. Diana, Kraliçe’den biraz olsun sevgi isterken; bunu kendi sevgisini ifade ederek sunmaya çalışıyor. Ancak Kraliçe ise kurallara bağlı ve katı bir şekilde yetiştiği için sevgiden çok, bulunduğu makamın önemli olduğunu vurguluyor. Ülkesindeki en önemli kişinin kendisi olduğunu biliyor. Bu yüzden de sevginin sadece bir romantizm olduğu fikrini benimsediğini açıkça yüzümüze çarpıyor. Diana’nın sadece kukla olduğunun altını çizerek; “Basına verdiğin pozların bir önemli yok, çünkü ülkenin önemsediği tek şey paranın üzerindeki kendi resmi” olduğunu söylüyor. İnsani duyguların onlar için olmadığını ve misyonlarına sadık kalmanın önceliğini hissettiriyor.

Aslında her karakter bir sistemin parçasını oluşturuyor. Aşçılar her gün yemek yapma göreviyle uğraşırken, hizmetçiler kraliyetin sıradan işlerinin aksamamasına gayret ediyorlar. Yani hepsi işleyen bir makinenin parçaları gibi onlara biçilen rollerin peşinden sürüklenip duruyor. Diana bu sistemin parçası olmak istemiyor. Ondan ayrışmak istiyor. İşte bu yüzden de içindeki yalnızlığın kader mahkumu haline geliyor. Spencer da bu makinenin dişlileri arasında sıkışıp büzüşen bir kadını anlatmayı tercih ediyor.

Böylece her anı karamsar, düşünceler arasında boğulan, dengesizliğinin içinde anlam arayışına giren bir kadının hikayesini görüyoruz. Larrain ise kariyerindeki diğer filmler gibi yapımbozumcu üslubuna devam ederek, kurgu oyunları ve hayal sahneleriyle seyirciye benzersiz bir dünya kuruyor. Müziklerin içinize işleyen melodisi, üst düzey oyuncu performansları, teknik anlamda kusursuz ama bir yandan da kendi içinde stilize bir film karşımıza çıkıyor. Yılın sonuna yaklaştığımız şu günlerde belki de yılın en iyi filmi bizi karşılıyor. Öte yandan Diana’nın Kraliyet ile yaşadıklarını, Alice Harikalar Dünyası’na da benzetebiliriz. Aşçı, güvenlik görevlisi, giydiriciler ve diğer tüm piyonlar; Alice’in delikten içeriye girişiyle yaşadıklarına benzer akışta ilerliyor. Bu sebeple de Larrain filmine Diana’nın bir masal prensesini andırdığını söylediği sözlerle başlıyor.

Kategoriler
bakınıztv haber

Fragman Analizi: Jackie (Pablo Larrain)

Geçtiğimiz hafta yayınlanan ve Pablo Larrain’in Neruda ile birlikte iki biofilminden biri olacak Jackie’nin fragmanını yorumladık.

Can Rende: Teaserı beğendiğimi söyleyemem ama halen ilk heyecanla filmi bekliyorum. Gelen eleştiriler epey olumlu. Hem Portman’ın performansı, hem de Larrain’in filmini diğer biofilmlerden nasıl farklılaştırdığını merak ettiğim için bekliyorum bu filmi. Denilenlere göre sıradan, her yıl karşımıza çıkan biofilmlerden değilmiş. Lerrain’in arka arkaya çektiği iki biofilm, Neruda ve Jackie’yle başarısını devam ettirmesi sevindirici.

Barış Toker: Son zamanlarda izlediğim en iyi fragman!
Fragmanda çok fazla ayrıntı olmamasına rağmen filmin kimliğini gösteriyor sanki; rengini, dokusunu, şahsiyetini… Sanki Terence Malick dokunuşu var bu filmde.
Kendine has bir sinema gözü olan bir yönetmen Larrain. İlk defa ingilizce film çekiyor. Filmin yurtdışı eleştirileri oldukça olumlu. Her yıl onlarca bio izliyoruz. Bİr çoğu sıradan ve tekdüze, kurgusallaştırılmış belgesel tadında. Bu tip bio filmleri ne yazık ki tatmin etmiyor. Ama Jackie’de bundan çok daha fazlası var gibi.
Benim gibi Kennedy suikastine takıntılı birisi tarafından bile olayın kahramanlarından Jackie Kennedy gereken ilgi ve alakayı hiçbir zaman görmemiştir. Olaya yazılı olarak da görsel olarak da hep siyasi mesele olarak bakılmıştır ama tabi ki madalyonun diğer yüzü olan Jackie Kennedy vardır ki bu film bunu bütün dünyaya hatırlatacak gibi duruyor. Beklentim oldukça yüksek.
Portman’ın ikinci oscarı da şimdiden hayırlı olsun diyorum.

Haktan Kaan İçel: Görünen köy kılavuz istemez Jackie bu yılın ödül sezonuna adını yazdırdı bile. Muhtemelen Oscar’da da birçok dalda aday olacaktır. Natalie Portman filmi sırtlıyor gibi gözüküyor ki, malum karakteri o canlandırdığından bu gayet doğal. Daha önce festivallerden çıkan görsellerde Portman’ın aksanının fazla abartılı olduğunu net bir şekilde gözlemleyebiliyorduk. Bu fragmanda pek diyalog olmadığından bunu anlayamıyoruz. Ancak bu abartılı oyunculuğu her ne kadar dezavantaj gibi görünse de, akademi üyelerinin abartıyı sevdiğini biliyoruz. Sonuç olarak ödül sezonunda adı çokça geçecek ve sağlam bir yönetmenin başarılı bir işi esintisini damarlarımızda hissediyoruz.

Ümit Açık: Çok iyi fragman. Derslik. Öncelikle bir oyunculuk gösterisi izleyeceğimizi gösteriyor. Filmin başından ortasından ve sonundan sahneler göstererek televizyon dizisi bir önceki bölümün özeti tarzına meyletmiyor. Sadece filmin tonunu ve kimliğini yansıtacak görsel seçimleriyle ilerliyor. Film nasıl çıkar bilmiyorum ama Fragman’a puanım epey yüksek.

Yıldıray Kibar: Fragmanı tek kelimeyle “harikulade” buldum. İzlemek adına içimde hiç bir his barındırmayan bir filmi mutlaka izlemek üzere kenara not etmemi sağladı. Kullanılan planların hisler ile karıştığı, abartısız ama görselliğin ve oyunculuğun kıvrımlarına dokunan çok iyi bir fragman. Beni merak uyandırarak tavlamak yerine filmin dokusuna alıştırmaya çalışan bir yanı vardı. İşin kötü yanı beklentimi de yükseltmiş oldu bu haliyle.

Yekta Kurtcebe: Fragman güzel olmasına güzel de bu filmin içinde bolca Hollywood sinizmi barındırıyor. bu bakımdan film gösterime girdiğinde ince de olsa bir önyargıyla beyaz perdenin önüne geçeceğim. Haktan’ın dediği gibi ödüle koşacak bu film. Oscar, Golden Globe manyağı yapacaklar Jackie’yi. İnşallah senaryo, bu akıllıca kesilmiş fragmanda ucundan koklatılan sinematografi kadar iyidir.

jackie-poster

Kategoriler
seçki

2016-17 İçin Hazırlanan Amerikan Başkanları Konulu Yapımlar

Hollywood ezelden beridir Amerikan başkanlarının hayatlarını anlatıyor. Bu durum bu yıl da değişmeyecek ve pek çok film ve dizide Beyaz Saray ve şu an toprağın altında olan başkanların hayatları tekrar tekrar işlenecek. Biz de meraklılarına bu yapımları derleyelim istedik. JFK suikastının önüne geçilmeye çalışılmasını konu alan bilimkurgu dizisi “11.22.63” sona erdiği için diziye aşağıda yer vermeyip buradaanıyoruz. James Franco’lu dizinin yapımcılığı Stephen King ve JJ Abrams’a aitti.

jackie-natalie-portman

Jackie: Hollywood hep yaptığını yaptı ve Amerika dışında ünlü olan, filmleriyle epey övülen bir yönetmene yüzde yüz Amerikan bir öyküyü teslim etti. Bu yönetmen en son “El Club” ile övgüleri toplayan Pablo Larrain. Yetenekli yönetmen yeni filmi “Neruda“yı bitirir bitirmez “Jackie”nin çekimlerine başlamıştı. Çekimler geçtiğimiz haftalarda sona erdi. Darren Aronofsky’ın yapımcılığını üstlendiği, Natalie Portman’lı film, Jackie Kennedy’nin hayatından bir kesiti anlatacak. Bilindiği üzere Jackie Kennedy, Başkan John F. Kennedy’nin eşiydi. Film bu suikasttan sonrasına değinecek. Filmin gösterim tarihi henüz netleşmedi ama bu yılın ödül sezonuna yetiştirilmesi bekleniyor. Dileğimiz Avrupalı yönetmenlerin çektiği “Diana”, “Queen of the Desert” ve “Grace of Monaco” biofilmlerinden daha kaliteli olması.

lbj

LBJ: Bu yıl izleyeceğimiz Beyaz Saray konulu filmlerden bir diğeri de “LBJ”. Bu film de JFK’nin suikastından sonrasına değiniyor. Ama bu kez merkezde Jackie Kennedy değil, başkanlık koltuğunu devralan Lyndon B. Johnson yer alıyor. Film aslında LBJ’nin bütün hayatına odaklanıyor. Rob Reiner’ın yönettiği filmde Woody Harrelson ve Jennifer Jason Leigh’i başrolde izleyeceğiz. Bakalım nasıl eleştiriler alacak.

Bryan-Cranston-as-Lyndon-Johnson

All the Way: Tabii tek LBJ biofilmi “LBJ” değil. Bryan Cranston’ın tiyatro oyunundan uyarlanan “All the Way” de LBJ’ye odaklanıyor. Jay Roach’un HBO için çektiği film, LBJ’nin tüm hayatına odaklanmıyor. Suikasttan sonra görevi devralması ve siyahilere seçme ve seçilme hakkını anayasaya dahil etmesine odaklanıyor. Film 21 Mayıs’ta HBO kanalında yayınlanacak.

77786

The Kennedys – After Camelot: Bu yıl yayınlanacak bir mini dizi. 2011 yapımı “The Kennedys”in devamı. Dört bölümden oluşuyor. Adından da anlaşılacağı üzere bu yıl bıkkınlık getirecek Kennedy ailesine odaklanıyor. Jackie’yi yine Katie Holmes, Ted Kennedy’yi ise Matthew Perry oynayacak. Aslında bu dizi de “Jackie” filmi gibi Jackie’yi merkeze koyup onun suikasttan sonraki hayatına odaklanıyor. En son “Game of Thrones”da oynayan Alexander Siddig’in de kadroya dahil olduğunu belirtelim.

landscape-1458650548-emmarosemary

Letters from Rosemary: Bir Kennedy filmi daha. Bu kez merkezde JFK’nin kardeşi Rosemary yer alacak. Baba Joseph Kennedy aslında normal olan kızını akıl hastanesine kapatır ve orada tedavi edilmesini ister. Bunun üzerine normal olan Rosemary Kennedy’ye lobotomi işlemi gerçekleştirilir. Bu işlemden sonra Rosemary hayatına bakıma muhtaç halde devam etmiş, 2005’te 86 yaşında ölmüştü. Epey dokunaklı bir film olacak gibi görünüyor. Rosemary’yi Emma Stone canlandıracak. İyi bir film olur ve ödül sezonunda gösterime girerse Stone’a ödül yağabilir. Bekleyelim görelim.

southside.with_.you_

Southside With You: Bu yıl Sundance’de gösterilen Barack Obama biofilmi. Film, Obama’nın başkanlığına değil de eşi Michelle ile tanışmasına, ona âşık olmasına odaklanıyor. Obama’yı Parker Sawyers, Michelle’i Tika Sumpter oynamışlar. Filmi Richard Tanne yazıp yönetti. Filmin ABD’deki vizyon tarihi henüz bilinmiyor. Ocak ayında Sundance’de gösterildikten sonra pek de iyi eleştiriler alamadığını belirtelim.

Barry: Barrack Obama koltuğu başkasına devretmeye hazırlanırken kendisiyle ilgili çekilen kurmaca filmlerin sayısı da artmaya başladı. “Barry” filmi de Obama’ya odaklanacak. Vikram Gandhi’nin yönetmeye başladığı film, Obama’nın New York’taki üniversite yaşamını anlatacak. Galiba Obama’nın başkanlığı üçüncü filme kalacak. Zira “Barry” de başkanlığını anlatmayacak. Bu kez Obama’yı Devon Terrell canlandırıyor. Terrell’a “The Witch” ile ünlenen Anya Taylor-Joy, “Boyhood”un başrolü Ellar Coltrane ve Ralph Rodriguez eşlik ediyorlar. “Barry”nin Terrell’ın ilk sinema olduğunu da notlarımıza dahil edelim.

Kategoriler
haber

Hollywood’tan Son Haberler

JOHANSSON’IN YENİ PROJESİ: Geçen yıl şantajları, nefreti ve açıklamalarıyla oyun sektörünün altını üstüne getiren Zoe Quinn’in henüz yayınlanmayan anı kitabının hakları satın alındı. Quinn’i anlatacak filmde Scarlett Johansson rol alacak. Yönetmen henüz belirlenmedi. Scarlett şubatta “Ghost in the Shell”in çekimlerine başlayacak.

THE WITCHER SİNEMAYA TAŞINIYOR: “Warcraft” ve “Assasin’s Creed”ten sonra bir oyun daha sinemaya taşınacak. Çok satan ve oynanan oyunlardan olan “The Witcher”ın hazırlıklarının başladığı açıklandı. Hatta filmin 2017’de gösterime sokulacağı da belirtildi. Filmin kadrosu (yönetmen, oyuncular vs) açıklanmadı.
Luther
LUTHER DÖNÜYOR: “Bir filmle dönecek”, “Amerikan yeniden çevrimi yapılacak”, “hayır, yeni sezonla dönecek” gibi bir sürü açıklamadan sonra “Luther” nihayet dönüyor. Ama görünüşe göre tek bölümle dönüyor. Özel bölümün 17 aralıkta BBC ekranlarında yayınlanacağı açıklandı. Bu arada özel bölüm üç saatten oluşuyor. Elba’ya Laura Haddock ve Rose Leslie eşlik ettiler.

PENN’İN DAVASI SONUÇLANDI: Lee Daniels, “Empire”ın başrolü Terrence Howard’ın eşine şiddet uygulamasının basına yansıması üzerine “Sean Penn de, Marlon Brando da bunu yapmışlardı,” açıklamasını yapmıştı. Bunun üzerine Penn “Olmayan şeyleri olmuş gibi göstererek beni lekeliyor” deyip Daniels’a dava açmıştı. Dava sonuçlandı. Daniels, Penn’e on milyon dolar ödeyecek. Geçmiş olsun!

AMY’NİN BİOFİLMİ ÇEKİLECEK: Uyuşturucu yüzünden ölen şarkıcı Amy Winehouse’ın hayatına odaklanacak isimsiz filmin hazırlıklarına başlandı. Kirsten Sheridan’ın yöneteceği filmde Noomi Rapace’yi başrolde izleyebiliriz. Yapımcılar aktrisle görüşmelere başladıklarını duyurdular. Rapace ikna edilirse Winehouse’ı canlandıracak. Şarkıcının hayatı bu yıl gösterime giren “Amy” belgeselinde de işlenmişti.

ÇEKİMLERE BAŞLANDI: Bol yıldızlı (Mia Wasikowska, Jack O’Connell, Jason Clarke, Rosamund Pike) “HHHH” filminin; Emily Blunt, Rebecca Ferguson, Edgar Ramirez, Luke Evans’lı “The Girl on the Train”in; Benedict Cumberbatch, Tilda Swinton, Rachel McAdams ve Chiwetel Ejiofor’lu “Doctor Strange”in; Amy Adams ve Jake Gyllenhaal’lı “Nocturnal Animals”ın çekimlerine başlandı. Bu filmleri 2016’da izleyeceğiz.

UNA’DAN İLK KARELER: Rooney Mara ile Ben Mendelsohn’ı buluşturan duygusal-romantik film “Una”dan ilk kare yayınlandı. Benedict Andrews’un yönettiği filmin eski adı “Blackbird” idi. Una ile Ray’in aşkına odaklanan film, David Harrower’ın ödülü oyunundan uyarlandı. Filmin Sundance’te gösterilebileceği söyleniyor.

mara

KURZEL’İN YENİ FİLMİ AÇIKLANDI: “Macbeth” ile olumlu eleştiriler alan Justin Kurzel şu sıralar “Assassin’s Creed”i çekiyor. Yönetmenin bu filmden sonra “The Siege” adlı romanı uyarlayacağı açıklandı. 2016’da çekilecek bu film, 2008’de Mumbai’deki Taj Otel’e yapılan terörist saldırıyı anlatacak. Aynı konu bu yıl gösterime giren “Taj Mahal” filminde de işlenmişti. Bakalım Kurzel bu filminde kimlerle çalışacak.

MODERN OCEAN’A FANTASTİK CAST: Küçük bütçeli bilim-kurgu filmleriyle dikkatleri çeken Shane Carruth yeni filmi “The Modern Ocean”da enfes bir castla çalışacak: Anne Hathaway, Keanu Reeves, Daniel Radcliffe, Jeff Goldblum, Chloe Moretz, Asa Butterfield, Tom Holland, Abraham Attah. İki yüz sayfalık bir senaryoyu filme aktarmaya hazırlanan Carruth’ın bu casta rağmen büyük bir bütçe istemediğini belirtelim.

SPACEY DÖRT FİLMDE OYNAYACAK: Kevin Spacey, “House of Cards”ın yeni sezonuyla meşgul durumda ama gelen film tekliflerini reddetmiyor. Spacey, Edgar Wright’ın soygun filmi “Baby Driver”da Ansel Elgort, Lily James, Jon Hamm ve Jamie Foxx’a; “Nine Lives”da Christopher Walken’a ve “Billionaire Boys Club”ta gene Elgort’a eşlik edecek. Spacey’nin gösterime hazır hale gelen “Elvis & Nixon”da Başkan Nixon’ı canlandırdığını belirtelim.

JONES, MUTE’A HAZIRLANIYOR: Duncan Jones, “Warcraft”i tamamladıktan sonra bilim-kurgu filmi “Mute”u çekecek. Bu filmin başrollerini Alexander Skarsgard ve Paul Rudd’a pasladı. “Moon”da çalıştığı Sam Rockwell’a ise küçük bir rol pasladı. Filmin müziklerini Clint Mansell hazırlayacak.
wim-wenders-1
WENDERS SETLERE DÖNÜYOR: James Franco’lu son filmi “Every Thing Will Be Fine” ile beklenenleri veremeyen Wim Wenders kariyerine “Submergence” uyarlamasıyla devam edecek. J.M. Ledgard’ın kitabından uyarlanacak film, Afrika’daki cihadistlerce esaret altına alınan İngiliz James Moore’u anlatacak. Karakteri James McAvoy canlandıracak.

KIDMAN, WONDER WOMAN’DA OYNAR MI?: Yapımcılar bu soruyu Nicole Kidman’a yönelttiler. Kidman teklifi kabul ederse Gal Gadot’ın başrolünü üstleneceği çizgi-roman uyarlamasında bir savaşçıyı canlandıracak. Filmde Chris Pine da rol alacak. Çekimlere seneye başlanacak.

FARHADİ’DEN İKİ FİLM: Asghar Farhadi, Arthur Miller’ın klasik oyunu “The Death of a Salesman”ı uyarlayacak. Şimdilik “The Salesman” adıyla anılan film, İran’da “About Elly”de rol alan Taraneh Alidoosti ve Shahab Hosseini’nin başrollerinde çekilecek. Bu filmden sonra Farhadi dümenini İspanya’ya kıracak, Pedro Almodovar’ın yapımcılığında, Penelope Cruz’un başrolünde bir film çekecek.

VAN HELSING DİZİSİ ONAYLANDI: Syfy kanalı “Van Helsing” dizisini onayladı. Karakterin kadına dönüştürüldüğünü, adının da Vanessa olduğunu belirtelim. Van Helsing’i 2004’te Hugh Jackman canlandırmıştı.

STAR TREK DİZİSİ ÇEKİLECEK: Star Trek Beyond’ın çekimleri tamamlandı. 2016’da gösterime girecek bu filmi 2017’nin ocağında yayınlanması planlanan Star Trek dizisi takip edecek. Yüksek ihtimalle filmle dizi arasında bağ olmayacak. CBS’de yayınlanacak dizinin yapımcılığını Alex Kurtzman üstlenecek. Star Trek 4’un ise 2019’da gösterime gireceği açıklandı. Chris Pine ile Zachary Quinto bu filmde de oynayacaklar.

JACKIE’NİN CASTI OLUŞTURULUYOR: Aralık ayında çekimlerine başlanacak “Jackie” biofilminin castı oluşturuluyor. Jackie Kennedy’yi konu alan filmin başrolü Natalie Portman’a paslanmıştı. Ona Greta Gerwig ve Robert Kennedy rolünde Peter Saarsgard eşlik edecekler. Filmin yapımcılığı Darren Aronofsky’in, senaristliği Noah Oppenheim’ın, yönetmenliği ise Pablo Larrain’in.

ALIEN 5’IN PRODÜKSİYONU DURDURULDU: Neill Blomkamp’ın hazırlıklarına devam ettiği “Alien 5″ın prodüksiyonunun bir süreliğine durdurulduğu açıklandı. Fox, Ridley Scott’ın “Alien: Paradise Lost”ını gösterime soktuktan sonra “Alien 5″a devam etmeyi planlıyor. Blomkamp bu süre zarfında başka bir film çekebilir.

Kategoriler
haber

Natalie Portman Jackie Kennedy’i Oynayacak

“Jackie”, Amerika’nın başkanlarından John F. Kennedy’nin eşi Jackie Kennedy’nin hayatına, eşiyle ilişkisine ve Kennedy’nin suikastına odaklanan bir proje. Bu proje 2010 yılında Steven Spielberg’e teklif edilmiş, ama Spielberg bir süre sonra teklifi reddetmişti. Bu proje daha sonra Darren Aronofsky’nin eline geçti. Aronofsky de Jackie rolü için eşi Rachel Weisz’ı tercih etmişti. Aronofsky ile Weisz boşanınca proje tekrar rafa kaldırıldı. Bugün gelen bir haberde başrol için Natalie Portman’la anlaşıldığı belirtiliyor. Aronofsky’nin filmi yönetip yönetmeyeceği bilinmiyor.

Kategoriler
haber

Aronofsky’nin Yeni Filmi Belli Oldu

Şu sıralar Noah’ın önhazırlıklarıyla uğraşan Darren Aronofsky’nin bu filmin çekimlerini tamamladıktan sonra çekmeyi planladığı yeni projesi açıklandı. Yönetmen, Amerika’nın başkanlarından George Washington’ın hayatını perdeye taşımayı planlıyor.

Noah’tan sonra bir biyografik filme daha imzasını atmayı planlıyor Aronofsky. The General adı verilen filmin senaryosunu en son Tower Heist’ı yazan Bill Collage ve Adam Cooper ikilisi kaleme alacak. Çekimlerin Noah’ın vizyon tarihinden önce başlayabileceği söyleniyor. Aronofsky ayrıca Brad Pitt’in başrolünü üstleneceği, Guillermo Arriaga’nın senaryosunu yazacağı “The Tiger”, Kennedy ailesinden Jackie Kennedy’nin hayatını anlatacağı “Jackie”, bilim-kurgu türündeki “Human Nature” çekmeyi planladığı diğer projeleri. HBO için Hobgoblin adını verdiği dizinin pilot bölümünü kotaracağını da ekleyelim.