Kategoriler
haber

Finding Jack: James Dean CGI İle Geri Dönüyor

CGI teknolojilerinin ilerlemesiyle “Kaybettiğimiz veya hiç var olmayan bir oyuncu bir filmde başrol oynayabilir mi?” sorusu çok sorulmaya başlamıştı. Finding Jack isimli film ölümünden 60 yıl sonra sanal bir James Dean ile bu soruya yanıt olmaya çalışacak.

Filmin yönetmenleri Anton Ernst ve Tati Golykh, şu ana kadar yaşadıkları deneyimi “Oyuncu seçim süreci çok ilginç oldu. Karışık duygulara sahip bir karakteri iyi yansıtacak bir oyuncu arıyorduk. Bu konuda sinema tarihinin en iyilerinden birini seçme şansını yakaladık” sözleriyle anlattılar.

Dünyanın sayılı VFX şirketleri Imagine Engine ve MOI Worldwide’ın, ailesinden gerekli izinleri alarak, fotoğraflarından ve görüntülerinden oluşturacağı James Dean, filmde 10 bin köpeği kurtarmaya çalışan bir askeri oynayacak. Vietnam Savaşı’nda binlerce köpeği cepheye götüren, bakım masrafları çok artınca görevlerinden azleden ve ülkeye geri götürmeyip yabancı bir ülke topraklarında bırakan ABD Hükümeti’nin acımasızlığını, köpeklere yardımcı olmaya çalışan askerlerin gözünden izleyeceğiz.

Gareth Crocker’ın kitabından uyarlanan filmin senaryosunu Maria Sova yazdı… Film 11 Kasım 2020’de gösterime girecek.

Kategoriler
seçki

A Letter To Elia: Scorsese’den Ustasına Saygı Duruşu

Kapadokyalı bir ailenin İstanbullu oğlu Elia Kazancıoğlu ya da ABD’de kullandığı ismiyle Elia Kazan sanatıyla, filmleriyle, ilk veya ikinci rollerini verip yıldızlığa yükselttiği Marlon Brando, James Dean, Julie Harris, Warren Beatty, Lee Remick, Karl Malden gibi isimlerle kolaylıkla tarihin en iyi iki-üç sinemacısından biri sayılabilirdi. Tabi 1950’li yıllarda Amerikan Komunist Partisi’ne birlikte üye olduğu arkadaşlarını gammazlayıp kendini kurtarmasaydı.

Sinema dünyasının en iyi yönetmenlerinden biri olup aynı zamanda en tartışılan isimlerinden biri olması 1999’da aldığı yaşam boyu başarı oscar’ında da kendini gösterdi. İzleyenlerin arasında bu onursuz davranışı unutmayanlar da vardı.

Görüntülerde de izleyebileceğiniz gibi ödülü kendisine Martin Scorsese ve Robert De Niro teslim etti. Martin Scorsese, etkilendiği isimler arasında Roberto Rossellini ve Vittorio De Sica’yı da saysa da, sinema hayatını şekillendiren ismin Elia Kazan olduğunu her zaman söyler. Scorsese, Kazan’a 1999 yılında oscar vermekle kalmadı 2010 yılında A Letter To Elia isimli bir belgesel de hediye etti.

Scorsese ve Kazan’ın rum ve italyan göçmeni ailelerin oğulları olarak sinema stillerini de New York sokaklarında yaşadıkları dışlanmışlık duygusu belirledi. İkisinin de çocuklukları sinema salonlarında geçti. İkisi de New York’ta işin içine mafyanın da girdiği hareketli hayatı uzaktan izleyip gözlemleme fırsatı buldular. Elia Kazan gençliğinin ardından farklı bir yol seçip sinemanın yanında siyasi yaşamını da sürdürdü.

Scorsese de, Kazan da “Oyuncuların Yönetmeni” olarak anıldı hep… Kazan’ın sıfırdan veya yeniden yarattığı oyuncular gibi Scorsese de oyuncusunun performansına yol açan ve ödüller kazanmasına neden olan bir tutum sergiledi. A Letter to Elia’yı izlediğinizde Scorsese’nin aslında kendisini anlattığı hissine kapılabiliyorsunuz.

scor kazan
A Letter To Elia, Scorsese’nin daha sonra da ifade ettiği gibi sinema yoluyla bir baba figürü olarak gördüğü Kazan’a yazdığı bir mektup. “Yakın dost olmamıza rağmen kendisine anlatamadığım şeyleri bu film yoluyla anlattım” sözleriyle tanımlayacağı kadar samimi bir film. Bir belgesel olarak belki de tek sorunu bu kadar samimi ve özel olması…

Yine de çağımızın en büyük sinemacılarından birinin usta olarak gördüğü başka bir sinemacıyı anlatmasını izlemek istiyorsanız, ya da iki yönetmeni anlamak ve çözmek isteyen bir sinefilseniz, mutlaka bir yerlerden bulup izlemeniz gereken bir film…

Kategoriler
haber

Life’ın Başrolü Robert Pattinson ve Dane DeHaan’e Emanet

Bu sene karşımıza A Most Wanted Man gerilim filmiyle çıkmaya hazırlanan yetenekli yönetmen/fotoğrafçı Anton Corbijn yeni filminin de hazırlıklarına başladı. Corbijn “Life” (Hayat) adını verdiği filminde 23 yaşında bir kaza sonucu vefat eden aktör James Dean ile fotoğrafçı Dennis Stock’ın dostluklarını anlatacak. Hazırlıkları devam eden filmin başrolleri belli oldu. Aktör Dean’e Dane DeHaan (resim), fotoğrafçı Stock’a ise Robert Pattinson hayat verecek. Çekimlere senenin sonunda başlanacak.dane-dehaan

Kategoriler
izlenim

Rebel Without a Cause: Alayına İsyan!

”Dolu dolu yaşanmış bir hayatın aranması, çelişkili gözükse de, yalnızlığa mahkumdur. Sanıyorum ki yalnızlık dediğimiz şey, bir insan için çok önemlidir. Yeter ki ona gerçekten zarar vermesin.”

Nicholas Ray

Cahiers du Cinéma’da Jean-Luc Godard “Sinema Nicholas Ray’dir”(*) diye yazmış, amerikalıların pek takdir etmediği Nicholas Ray’i epey övmüş, ona amerikalılardan daha fazla sahip çıkmıştı. Godard’ın Ray’e bu denli övgü dizmesinin nedeni Ray’in Bitter Victory adlı filmiydi. Filmi izleyip beğenen Godard, dergisinde Ray’i epey övüyordu. Nicholas Ray çektiği 20 filmle sadece çağdaşı sayılabilecek Godard’ı etkilemedi. Günümüzü yaşayan efsanelerinden Martin Scorsese de röportajlarında Ray’i yere göğe sığdıramıyor. Wim Wenders, François Truffaut, Curtis Hanson, Jim Jarmusch… Hepsi de Ray’in hayranı olduklarını çeşitli röportajlarında dile getirmişlerdi. Onca yönetmeni etkileyen Ray bunu Bitter Victory, Bigger Than Life, In a Lonely Place, Johnny Guitar ve Rebel Without a Cause’taki sağlam yönetmenliğiyle başarmıştı. Tüm bu yönetmenler Ray’in adını anarlarken yukarıdaki filmlerini es geçmiyor ve o filmlerin ne denli başarılı olduklarını belirtiyorlardı.

Başarılı filmlere imza atıp sinema tarihine kazınan Nicholas Ray’in en bilinen filmi şüphesiz Rebel Without a Cause… Hem gencecik yaşlarında hayata veda eden üç başrol oyuncusundan, hem Ray’in sinemaskopu ve kamerayı kullanım şeklinden, hem de değindiği konudan ötürü film bir klasik haline geldi. Filmin başrolü bilindiği gibi üç film çekip hızlı yaşayıp genç ölen James Dean’e ait. Filmde ona 43 yaşındayken vefat eden Natalie Wood, 37 yaşında vefat eden Sal Mineo eşlik ettiler. Ray bu filminde çoğu filminde değindiği ve işlemekten hep haz aldığı yalnızlık, bunalım, anlaşılamama temalarını işledi. Los Angeles’a ailesiyle birlikte taşınan Jim’in bir günden biraz fazla bir sürede başından geçen olaylar anlatılıyor filmde… Gençler, ergenlik, aileler üzerine güçlü söylemlere sahip olan film bana göre o kadar da güçlü bir film değil.

Ray, Jim ile, ailesiyle sorunları olan ergen karakterleri anlatır filminde… Jim’in ne annesi, ne de babası onu anlamaktadırlar. Onu anlamayınca da “Boş ver, geçer, ergenlik neticede” deyip Jim’le ilgilenmezler. Jim’in ilk isyanı da bu yüzden ortaya çıkar. Annesi “On yıl sonra bugünlere dönüp güleceksin” deyince Jim sinirlenir ve “Ben on yıl sonrasını düşünmüyorum. Ben şimdiyi düşünüyorum” der. Sorunlarına “şimdi” çözüm istemektedir. Ailesi Jim’e anlayış göstermez. Sürekli kurallarla onu “korumaya” çalışırlar. Özellikle annesi… Bir olay patlak verdiğinde olayın üzerine gitmek yerine kolaya kaçmayı ve taşınmayı daha uygun görür annesi… Jim buna itiraz eder. Jim’in diğer isyanı da yumruğunu masaya vurmaktan aciz babasına yöneliktir. Babası “sahip olması gereken” iktidarını annesine kaptırmış, süt dökmüş kedi gibi davranmaktadır. Jim babasını bu şekilde görmeğe dayanamaz. Jim’in ailesinde patlak veren kavgadan sonra hemen diğer “sorunlu” aileye geçiş yaparız. Judy ergenlikte olan bir diğer karakter. Onun sorunuysa babasının Judy’yi kendisinden uzaklaştırmasıdır. “Beni artık öpmüyorsun. 16 yaşıma girdim diye seni öpemeyecek miyim?” gibi haklı bir serzenişte bulunur. Babasının eskisi gibi onu öpmemesi, ona soğuk davranması Judy’yi ailesinden uzaklaştırır. Judy’den sonra diğer karakter bizlere anlatılmaya başlanır. Eflatun takma isimli John da sorunlu bir genç olarak yansıtılır perdeye. Babası kendisini bırakıp gitmiş, ayda bir nafaka yollamaktadır. Annesi de babası gibi oğlunu hizmetçiye bırakmış, soluğu dünyanın bir ucunda almıştır. John kolu kanadı kırık bir şekilde hayatını devam ettirmekte. Bu üç karakterin yolları okulda kesişir.

Ray filminde gençlerin aileleriyle olan sorunlarına başarıyla değinir ve ailelerin tutumlarını eleştirirken iğneyi gençlere de batırır. Özellikle serseri gençleri yaptıkları kötülüklerden ötürü cezalandırır Ray. Jim’e meydan okuyan ve ona kötü davranan Buzz çok geçmeden rahmetli olur. Buzz’ın bıraktığı iktidar koltuğunu sahiplenip Buzz’ın intikamını(!) almak isteyen arkadaşı finale doğru yaralanır. Adam yerine konmamaktan muzdarip Jim finalde adam yerine konur. Sevgilisi ve ona anlayış göstereceğini anladığımız ailesiyle birlikte evin yolunu tutar ve “mutlu” son. Bütün film boyunca ezilen baba tek bir bakışla anneden iktidarı devralır. Bu kadar basit değil kanımca. Dönemden ötürü mü, yoksa Ray’den ötürü mü bilemiyorum, ama ailenin iktidarının illa babaya ait olması gerektiği gibi bir sonuç çıkıyor. Buna pek katılmıyorum. Ayrıca Ray eşcinselliğe de dokunmadan edemez. Ama dönemin muhafazakarlığından ötürü bunu gizli bir şekilde yapar. John terk edilmiş bir genç. Muhtemelen de yıllardır bu durumda… Baba-anne, yani aile açlığı çekmekte. Kendisine ceketini veren Jim’e sevgi beslemeye başlar. Onu ve tabi ki Jim’in sevgilisi Judy’yi ailesi yerine koyar. Jim’e duyduğu sevgi eşcinselliği çağrıştıracak kadar fazladır. Eşcinsellik iğrençtir diyen Hays Yasalarından ötürü de finalde John öldürülür. John’ın ölümü eşcinselliğin de ölümü anlamına gelir. Böylelikle toplumda “eşcinselliğin kötü olduğu” algısı oluşturulmaya çalışılır. Eşcinsellerin öldürüldüğü onlarca filmden bir tanesi aynı zamanda Rebel Without a Cause.

(*) “There was theatre (Griffith), poetry (Murnau), painting (Rossellini), dance (Eisenstein), music (Renoir). Henceforth there is cinema. And the cinema is Nicholas Ray.”

Kategoriler
seçki

James Dean: Öp Beni!, Paul Newman: Burada Olmaz!


Elia Kazan, East of Eden’i çekmeye karar verdiğinde zaten kafasında Cal Trask karakteri için biri vardı. James Dean, istanbullu yönetmenin teklifini kabul etmiş ve çalışmalara başlamıştı.

Kazan, Cal Trask’in ağabeyi Aron Trask’i oynayacak isim için seçmelere birçok isim çağırdı. Bu isimlerin arasında en çok öne çıkan ise Paul Newman’dı. Kazan, emin olmak için Newman’ı James Dean’le birlikte deneme çekimine aldı. Ve ortaya sinema tarihine geçen 2 dakikalık bir görüntü çıktı.

Görüntülerde ikilinin dinamizminin birbirlerini nasıl etkilediğini görmek mümkün. Çoğu yerde kendilerini tutamayıp gülüyorlar. Aralarındaki bir takılma da dikkat çekici:

James Dean: “Kiss me.”
Paul Newman: “Can’t here.”

Newman, o dönem bazı sinema yazarları tarafından Marlon Brando’ya çok fazla benzediği için eleştiriliyordu. Bu eleştiriler Kazan’ı da rahatsız ettiği için East of Eden’da rolü alamadı. Aron rolünü daha sonra Paul Newman’la bir başka kült film Cool Hand Luke’ta birlikte oynayacak olan Richard Davalos kaptı.

Kategoriler
seçki sinema tarihinden

Bir Zamanlar: James Dean

Vurmalı çalgılar stres atma, takım çalışmasını geliştirme, işyerindeki verimi arttırma gibi hedefler için kullanılmadan çooook önceleri James Dean’in ve yüzlerce sanatçının ellerinin altında, bambaşka amaçlar için kullanılıyordu. Bu fotoğrafın altına “Alçak Yuppie’ler, Perküsyonumu Geri Verin” yazıp, eylem yapmak istiyorum.

Kategoriler
seçki sinema tarihinden

Bir Zamanlar: East of Eden, Brando, Kazan, Dean

Elia Kazan, 1953’te Marlon Brando ile On The Waterfront’u çektikten sonra, James Dean ile East of Eden’a başladı. Marlon Brando, kendisiyle A Streetcar Named Desire ve On The Waterfront’ta beraber çalışan ve kısa zamanda yakın dost olduğu Kazan’ın yeni filminin setini ziyaret etmiş.

Ancak herşey fotoğraftaki gibi mutlu değil. Bu fotoğraftan iki yıl önce Elia Kazan Broadway’de beraber çalıştığı 8 tiyatrocu arkadaşı “Komunist Parti Üyesi” oldukları gerekçesiyle ispiyonladı. East of Eden’in çekildiği sıralarda ise Kazan’ın yakın dostu Arthur Miller, isim vermeyi kesin bir dille reddediyordu. Aktivist ve sol görüşlere yakım kimliğiyle tanınan Marlon Brando hala Elia Kazan’ın baskılar sonucunda isim vermek zorunda bırakıldığına inanıyordu. Ancak Kazan daha sonra yazdığı otobiyografilerde özür dilemek yerine, pek temeli olmayan politik yorumlarla ispiyonculuğunun altını doldurmaya çalıştı.

Fotoğraftaki isimlerden James Dean 1 yıl sonra hayata gözlerini yumdu. Julie Harris 86 yaşına gelmesine rağmen hala film çekiyor. Marlon Brando, başyapıtlarla dolu bir hayat yaşadıktan sonra 2004’te vefat etti. 2003’te ölen Elia Kazan ise bu fotoğraftan tam 45 yıl sonra kendisine Hayat Boyu Başarı Oscar’ı verilirken Ed Harris, Nick Nolte gibi ispiyonculuğunu affetmeyen isimler tarafından alkışlanmadı.