Kategoriler
haber

Jean-Pierre Jeunet, Netflix Yapımı Big Bug Filmini Yönetebilir

Netflix yıllardır setlerden uzakta olan sinemacıları birer birer sinemaya döndürüyor. 360 adlı filmden beri film çekmeyen Fernando Meirelles bu yıl The Two Popes‘la döndü ve iyi eleştiriler aldı. Öte yandan Killing Them Softly‘den sonra sinemaya ara veren Andrew Dominik de on yıl boyunca hazırlık aşamasında takılı kalan projesi Blonde‘u sonunda bu yıl Netflix sayesinde çekebildi, film 2020’de yayınlanacak. Netflix’in sinemalara döndüreceği diğer isimse Jean-Pierre Jeunet olabilir. Amelie, Delicatessen gibi etkileyici filmlere imzasını atan Fransız yönetmen en son The Young and Prodigious T.S. Spivet adlı filmi yönetmişti.

2013 yapımı bu filmden sonra sinemaya ara veren Jeunet, Netflix için Big Bug kod adlı bilimkurgu filmini yönetebilir. Amelie ve I Lost My Body‘nin senaristi Guillaume Laurant bir röportajında şu sıralar Netflix’le Big Bug için görüşmelerin devam ettiğini açıkladı. ScriptOclap sitesinin haberine göre bu film robotlar üzerine bir komedi olacak. Jeunet bu yılın başında böyle bir projesi olduğunu ama film robotlar üzerine bir komedi olduğu için finansman bulmakta zorlandığını, bu yüzden Netflix’le görüşmeyi düşündüğünü söylemişti. Siteye göre çekimlere Nisan – Mayıs 2020’de başlanabilir. Bir sorun çıkmazsa filmi 2021’de izleyebiliriz.

Öte yandan Laurant-Jeunet ikilisi film dışında bir tane de dizi hazırlıyorlar. The Meaning of Desire kod adlı diziyle ilgili ayrıntılar henüz belli değil. Jeunet 2015’te Amazon için Casanova adlı dizinin pilot bölümünü çekmiş ama Amazon sonucu beğenmediğinden diziyi pilot aşamasında iptal etmişti. Özetle Jeunet 6-7 yıl aradan sonra sinemalara, 4-5 yıl aradan sonra da TV’ye dönebilir.

Kategoriler
seçki

Sinemaya Dönmesi Gereken 10 Yönetmen

En azından 3-4 yıldır film çekmeyen, arayı daha fazla açmayıp film setlerine dönmelerini istediğimiz yönetmenleri listeledik.

PETER WEIR: Avustralyalı yönetmen Peter Weir pek çok mühim esere (Truman Show, Gallipoli, Fearless, Dead Poets Society)  imzasını atmış usta bir isim. Şu an 72 yaşında olan Weir son filmini tam altı yıl önce çekip vizyona soktu. 2010’da vizyona giren The Way Back filminin pek de iyi eleştiriler alamadığını söyleyebiliriz. Ama Weir’in bu filmden sonra film çekmemesi şaşırtıcı değil. Zira Weir 2003’te gösterime giren filmi Master and Commander: The Far Side of the World‘ten sonra da yedi yıllık bir ara vermişti. Yani Weir bu on altı yıla sadece iki film sığdırdı. 2000’den önce ise Weir epey üretkendi. Weir’in uzunca bir süredir film çekmemesinin nedeni ise yapmak istediği filmlere finansman bulamaması, stüdyoların bu filmleri desteklememesi. Dileriz ara daha fazla uzamadan Weir setlere döner.peter-weir

WONG KAR WAI: Pek çok önemli ve etkileyici filme imzasını atan Wong Kar Wai de 2013’ten beri film çekmeyenlerden. WKW en son The Grandmasters‘ı çekmişti. Bu filmin çekimi ve kurgu aşaması beş yılda tamamlanabilmişti. Yorucu bir film olan The Grandmasters‘dan sonra WKW setlere dönmedi. Yönetmeyi planladığı The Ferryman‘i yönetmekten vazgeçip Jiajia Zhang’a paslamıştı. Şimdilik WKW’nin bir film projesi yok. Son haberlere göre 2017’de bir dizi çekecek. Bu dizi internette yayınlanacak. Dolayısıyla WKW’nin yeni filmini bir süre daha bekleyeceğiz.won-kar-wai

ROMAN POLANSKI: Halen başarılı filmler çekebilen Polanski üç yıldır sete çıkmıyor. Bir süredir Richard Dreyfus’u konu alan bir filmin hazırlıklarına devam eden Polanski bu projesini rafa kaldırdığını açıklamıştı. Bir değişiklik olmazsa Polanski 2017’de sete çıkacak. Olivier Assayas’ın kaleme alacağı Based on a True Story adlı filmi çekecek. Filmi 2018’den önce izlememiz mümkün olmayacak. Kısacası Polanski listedeki diğer yönetmenlerin aksine sete çıkmaya hazırlanıyor ama yeni filmini bir buçuk yıl daha beklemek durumundayız. Polanski en son La Venus a la fourrure filmini çekmişti.Roman Polanski

FERNANDO MEIRELLES: Üçüncü filmi City of God‘la ünlenen ama daha sonra çektiği filmlerle başarısını devam ettiremeyen Brezilyalı yönetmen Meirelles 2011’den beri uzun metrajlı bir film çekmiyor. Meirelles en son iyi eleştiriler alamayan, gündemde de kalamayan, Rachel Weisz, Jude Law, Anthony Hopkins, Ben Foster’lı 360 adlı filmi çekmişti. Aradan geçen beş yılda Meirelles ülkesine dönüp dizilerle meşgul oldu, bir de Rio, Eu Te Amo filmi için A Musa adlı bir kısa film çekti. Meirelles’in uzun metrajlı bir film için setlere ne zaman döneceği belli değil. Dileriz arayı daha fazla uzatmaz ve City of God‘a yakın kalitede bir film çeker.fernando-meirelles

FRANK DARABONT: The Shawshank Redemption’ı sinemaya armğan eden ve Stephen King romanlarının hakkını vermeyi başaran az sayıdaki sinemacılardan olan Darabont 2007’den beri film çekmedi. Evet, Darabont, King’in öyküsünden uyarladığı The Mist‘ten beri, yani dokuz yıldır film çekmiyor. Bu uzun zaman zarfında The Walking Dead‘in bir bölümünü, hemen iptali gören Mob City dizisinin dört bölümünü çekti. 2013’te iptal edilen Mob City’den sonra herhangi bir yapımla meşgul olmadı. Şimdilik bir projesi de yok. Aslında bir-iki projeyle adı anıldı ama bu projeler en sonunda hep başka yönetmenlere paslandı (mesela The Huntsman).frank_darabont

TODD FIELD: 2005’e dek pek çok filmde rol alan, 2000’de yazıp yönettiği In the Bedroom ve 2005’te yazıp çektiği Little Children filmleriyle en iyi senaryo adaylığı alan Todd Field bu mühim başarılardan sonra adeta ortadan yok oldu. Ne bir filmde oynadı, ne bir film yazdı-yönetti. Field, Little Children‘dan sonra bir daha setlere dönmedi. Ama Field son 5-6 yılda sürekli proje açıklayan birisi. Ne yazık ki çekeceğini açıkladığı hiçbir projesinde çekim aşamasına gelemedi. Bir ara Imogen Poots’un başrolünde Beautiful Ruins romanını uyarlamayı planlamıştı, ama olmadı. Christian Bale’in başrolünde Creed of Violence‘ı çekmek istedi, olmadı. Ne yazık ki Field bir süre daha sinema filmi çekmeyecek. Lakin bu yıl setlere dönmeyi planlıyor. Field, Daniel Craig’in başrolünü üstleneceği 20 bölümlük dizi Purity‘nin ilk 2 bölümünü çekecek. Field’ın on yıllık suskunluğu sona erecek gibi görünüyor. Dizi ile de olsa yetenekli yönetmenin setlere dönecek olması sevindirici. Umarız çok geçmeden bir film de çeker.Todd Field

ANDREW DOMINIK: Yetenekli yönetmen Dominik, Weir gibi bu on altı yıla çok az film sığdırdı. Dominik on altı yılda Chopper, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford ve Killing Them Softly filmlerini çekti. Baktığımızda bu filmleri arasındaki süreyi hep uzun tuttuğunu görebiliriz. Dolayısıyla 2012 çıkışlı Killing Them Softly‘den beri film çekmemesi sürpriz değil. Dominik iki yılda bir film çeken bir yönetmen değil. Yönetmenin dört yıllık suskunluğuna noktayı konser filmiyle koyacağını belirtelim. Eylül ayında ABD’de gösterime girecek One More Time with Feeling filminde dostu Nick Cave’in konserlerine ve hayatına odaklanıyor. Benim esas beklediğim filmi Blonde. Marilyn Monroe’ya odaklanan bu filmi ne zaman çekeceği bilinmiyor. Bu iki proje dışında açıklanan başka projesi yok. Bakalım bu filmini ne zaman çekecek.ANDREW DOMINIK

BRIAN DE PALMA: Son 16 yılda sadece beş film çeken De Palma, 2012’de vizyona giren Passion‘dan beri setlere hasret durumda. Bunun nedeni, Weir’in nedeniyle aynı: Stüdyolar, De Palma’nın filmlerine para yatırmıyorlar. Aslında De Palma bu dört-beş yılda sürekli proje açıkladı. Al Pacino’nun başrolde yer alacağı iki proje açıkladı (Happy Valley ve Retribution) ama ne yazık ki ikisini de hayata geçiremedi. Bu projelerden sonra iki tane daha açıkladı: İlki Çinli kör bir kızın suikastçı olmasını konu alan Çin yapımı aksiyon-gerilim filmi Lights Out, diğeri kara komedi türündeki The Truth and Other Lies. De Palma’nın hangisini önce çekeceği ve ne zaman setlere döneceği bilinmiyor. Bakalım De Palma uzun bir aradan sonra setlere dönebilecek mi.Brian De Palma

JEAN-PIERRE JEUNET: İçimizi ısıtan, eğlenceli pek çok film yapan Jean-Pierre Jeunet en son Amazon için 2015’te Casanova dizisinin pilot bölümünü çekti ama Amazon pilotu beğenmeyince diziyi onaylamadı. 2013’te ise sinema filmi The Young and Prodigious T.S. Spivet filmini gösterime çıkardı. Üç buçuk yıldır film çekmeyen Jeunet’in şimdilik herhangi bir projesi yok ne yazık ki. Yönetmenin setlere ne zaman döneceğini bilmiyoruz. Umarız Jeunet de arayı daha fazla açmaz ve setlere döner.JEAN-PIERRE JEUNET

WALTER SALLES: The Motorcycle Diaries filmiyle dikkatleri çeken, Meirelles’in hemşehrisi Salles 2012’de vizyona giren, Francis Ford Coppola’nın yapımcılığını üstlendiği On the Road‘u çekmiş ama iyi eleştiriler alamamıştı. Salles, Meirelles gibi kötü eleştiriler alan filminden sonra sinema filmlerine ara verdi. Kariyerinin başından beri belgeseller çeken Salles son dört yılda Venedik Film Festivali ve yönetmen Jia Zhang-ke ile ilgili iki belgesel hazırladı. Salles’ın da nasıl bir filmle döneceği bilinmiyor.Walter-Salles-1

 

Kategoriler
haber

Jean-Pierre Jeunet Seks Filmi Çekecek

Normalde “seks filmi” terimini bu kadar bodoslama kullanmayız, birçok yönetmenin filmleri aşırı seks içerse de doğrudan seks filmi olarak nitelemeyiz ama fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet yeni filmini böyle nitelediği için rahat davranabiliyoruz.

Uzun yıllardır birlikte çalıştığı senarist Guillaume Laurant ile hazırlıklarını sürdüren Jeunet filmin “Amelie” ruhunu taşıyan bir seks filmi olacağını söyledi.

“Casanova” dizisinin ilk bölümünü yönettikten sonra fikrin kafasında oluşmaya başladığını söyleyen Jeunet “Casanova’dan karakter olarak değil ama fikir olarak esinlendim. Orijinal, hayal gücünü ve fantezileri çalıştıran seks ve duygusallık üzerine bir film çekmek istiyorum” sözleriyle hazırlıklarını anlattı.

Kategoriler
seçki

24 Yönetmenden Yeni Diziler

Artık herkes bir konuda hemfikir: TV dünyası, sinema cenahına göre daha özgürlükçü, daha kreatif. Dolayısıyla çoğu yönetmen kanallardan gelen “Gel şu pilot bölümü çek” tekliflerini kabul ediyor. Biz de daha önce yaptığımız gibi Hollywood’un ünlü yönetmenlerinin Yeni Diziler ve projelerini bir yazıda toparlayalım istedik.

Martin Scorsese: “Boardwalk Empire” ile dizi sektörüne geçen Scorsese, HBO ile işbirliğine bu yıl “Vinyl” dizisiyle devam etti. 70-80’lerin Amerikası’nı mesken tutan “Vinyl” merkeze müzik sektöründen bir prodüktörü koyuyor ve o dönemi her açıdan yansıtmaya niyetleniyor. Mick Jagger’ın da yapımcılar arasında olduğu dizide Bobby Cannavale, Olivia Wilde ve Juno Temple başrolde yer alıyorlar. “Sex, drugs and rock’n’roll”a doyacağız gibi görünüyor. Dizi yayın hayatına ocak ayında başlayacak. Scorsese’nin HBO ile işbirliği ise devam edecek. “Cortés” adlı dönem dizisi ve “Shutter Island”ın dizi versiyonunun hazırlıkları devam ediyor.

Vinyl (1)

David Lynch: Yıllardır müzik klipleri ve reklamlar dışında bir şey çekmeyen Lynch sonunda kameranın arkasına döndü ve efsane dizisi “Twin Peaks”in çekimlerine başladı. On dokuz bölümden oluşacak dizinin çekimleri hızla devam ederken kadro da Peter Saarsgard, Amanda Seyfried gibi yetenekli oyuncularla genişliyor. Ne yazık ki “Twin Peaks”in yeni sezonunu 2017’den önce izlememiz biraz zor gözüküyor. Hâlâ 2016’da yayınlanacağı söylense de on dokuz bölümün yayına hazır hale gelmesi 2017’yi bulacaktır. Neyse, en azından Lynch müzik sektörüne ara verip dizi sektörüne döndü.

Steven Spielberg: Usta yönetmen Spielberg bu yıl önceki yıllara göre TV ile daha az haşır neşir oldu. Spielberg’in (ya da stüdyosunun) yapımını üstlendiği üç dizi var. İlki “Minority Report”. Yayın hayatına devam eden dizinin tutunabilmesi zor gözüküyor. Zira reytingleri de, kalitesi de yerlerde. Filmin ve daha önemlisi kitabın kalitesini yakalayamıyor. Dolayısıyla yakın zamanda kaldırılırsa şaşırmayınız. Spielberg’in yapımı devam eden diğer projesi ise Stephen King uyarlaması “The Talisman”. Spielberg, James Frey ile birlikte gizemli cinayetleri konu alan, her bölüm bir saatten oluşacak “American Gothic” dizisinin de hazırlıklarına başladı. Dizi 2016 yazında CBS’te yayınlanacak.

Stephen Daldry: Son filmi “Trash” ile şu sıralar gündemde olan Stephen Daldry kariyerine “The Crown” dizisiyle devam ediyor. Usta senarist Peter Morgan’ın kaleme aldığı “Crown”ın pilot bölümünü Daldry yönetecek. İki usta sinemacı sayesinde bu dönem dizisi merakla bekleniyor. Dizi, Kraliçe Elizabeth II ve Winston Churchill döneminde geçecek. Kadroda John Lithgow, Matt Smith ve Claire Foy gibi tanıdık İngilizler yer alıyorlar.

Jason Reitman: İlk filmleriyle Oscar adaylıkları alan, son filmleriyle görmezden gelinip gündeme bile giremeyen Reitman kariyerine Hulu’da yayınına başlayan komedi dizisi “Casual” ile devam etti. Dizinin iki bölümünü kotaran Reitman bu yapımla iyi eleştiriler alabildi. “Casual” bir aile dizisi. Boşanmış bir kadınla bekar erkek kardeşinin aynı evde yaşamaya başlamalarıyla ortaya çıkan komik olayları anlatıyor.

640_casual_hulu

Baltasar Kormakur: Hollywood’a geçtiğinden beri vasatı aşamayan filmlere imzasını atıp kendisini tüketen Kormakur arada bir memleketine dönüyor neyse ki. Bu yıl da döndü ve “Trapped” adındaki suç/polisiye dizisinin iki bölümünü kotardı. İzlandalı oyuncuların başrole kurulduğu dizi Harvey Weinstein tarafından beğenilince yayın hakları satın alındı. Yakında dizi, ABD’de de yayın hayatına başlayacak. Kormakur’un diğer dizisi ise “Eve” adını taşıyor. Hazırlıkları devam eden dizi aynı adlı konsol oyundan uyarlanacak ve bilim kurgu türünde olacak, İzlanda’da çekilecek.

Steve McQueen: Sinemaya bir süreliğine ara veren enfes yönetmen McQueen kariyerine HBO için hazırladığı “Codes of Conduct” dizisiyle devam ediyor. Yıldızlarla dolu olan dizi New York sosyetesine girmeyi başaran bir genç üzerinden sosyetenin dünyasına odaklanacak. Dizide Devon Terrell, Helena B. Carter, Paul Dano, Rebecca Hall rol aldılar.

Darren Aronofsky: HBO enfes bir kanal. Belki David Fincher’ın (ki çalışılması zor yönetmenlerden) iki dizisini de iptal ederek bizleri üzdü ama Hollywood’un usta yönetmenleriyle çalışarak her daim bizleri heyecanlandırıyor. Usta yönetmen Aronofsky usta yazar Margaret Atwood’un kaleme aldığı üç romanı, “MaddAddam” adındaki dizide harmanlayacak. Dizinin castı henüz oluşturulmadı ve ne yazık ki çekim tarihi de açıklanmadı. Umarız “Hobgoblin” gibi iptal olmaz. Aronofsky “MaddAddam”dan önce “Hobgoblin” dizisiyle meşguldü ama sonradan bu projeden elini eteğini çekmişti.

Ridley Scott: Scott’ın yapımcılığını üstlendiği pek çok yeni dizi var ama şimdilik bu dizilerden hiçbirini çekecek gibi görünmüyor. Scott, Mary Elizabeth Winstead’ın başrollerini üstlendiği “BrainDead” ve “Mercy Street”in, Tom Hardy’nin başrolünü üstleneceği dönem dizisi “Taboo”nun ve “The Man in the High Castle”ın yapımcılıklarını üstleniyor. Ebola virüsüyle mücadeleyi konu alan “The Hot Zone”ı yöneteceği açıklanmıştı ama takvimi yoğun olduğu için gelecek yılın ortalarından önce çekemeyecektir bu diziyi.

Leonardo DiCaprio: Burada sadece yönetmenlerin projelerine odaklanıyoruz ama bir istisna yapıp DiCaprio’yu da listeye dahil edelim. DiCaprio, Showtime kanalı için ’80’lerin Brooklyn’inde geçen bir mafya dizisi hazırlatmaya başladı. Dizinin yapımcılığını üstlenen DiCaprio senarist olarak “Ray Donovan”ın senaristi Brett Johnson’ı seçti. Johnson senaryoyu oluşturacağı ekiple birlikte kaleme alacak.

Baz Luhrmann: En son  “The Great Gatsby” uyarlamasını çeken Luhrmann da TV’ye geçiyor. Luhrmann, Napolyon’u anlatan “Napoleon” dizisi ve şu sıralar çekimleri devam eden “The Get Down” dizileriyle meşgul durumda. Usta yönetmen Stanley Kubrick’in film olarak tasarladığı ve üzerinde çok büyük emek harcadığı Napolyon projesi, Steven Spielberg tarafından diziye çevrildi. Pilot bölümün yönetmenliği de Luhrmann’a paslandı. Fakat çekimlere ne zaman başlanacağı bilinmiyor. Luhrmann’ın “The Get Down” dizisi ise bir grup genç üzerinden ’70’lerin Bronx’una odaklanıyor. Luhrmann dizinin üç bölümünü kotarıyor. Sonrasında dümeni başka yönetmenlere bırakacak.

Alejandro G. Inarritu: “The Revenant” uyarlamasını gösterime hazır hale getiren Inarritu bir değişiklik olmadıysa Oscarlardan sonra “The One Percent” adını verdiği on bölümlük dizinin çekimlerine başlayacak. İşlevini yitirmiş bir aile üzerinden ekonomik krize odaklanacak bu dizide Ed Helms, Ed Harris ve Hillary Swank başrolleri üstlenecekler. Inarritu sadece ilk iki bölümü çekecek.

Woody Allen: Her seneye bir film sığdırmayı alışkanlık haline getiren Allen 2016’da hem bir filmle, hem de bir mini diziyle adından söz ettirecek. Filmin çekimlerine devam eden Allen bu filmi tamamladıktan sonra dizinin çekimlerine başlamayı planlıyor. Gerçi bir röportajında dizinin senaryosunda zorlandığını ifade etmişti. Olur da vazgeçmezse 2017 için çekeceği filmden önce bu diziyi aradan çıkaracak. Diziyi Amazon sitesi için hazırlıyor. Her bölümü otuz dakikadan ve tek sezonu da altı bölümden oluşacak. Ne yazık ki adı da, konusu da açıklanmadı. Cast aşamasına da henüz geçilmedi.

Cameron Crowe: Son filmiyle epey eleştirilen Crowe bu aralar “Roadies” adını verdiği dizisinin çekimlerine devam ediyor. Aslında Crowe bu yaz çekimleri tamamlamıştı ama Christina Hendricks’in öyküsü için doğru seçim olmadığını ancak kurgu aşamasında fark edebildiğinden pilot bölümü sil baştan başlamayı tercih etti ve Hendricks yerine Carla Gugino ile anlaştı. “Roadies”, Crowe’un en beğenilen filmi “Almost Famous”ın diziye dönüştürülmüş hali. JJ Abrams’ın yapımcılığını üstlendiği dizide Gugino’ya Imogen Poots, Luke Wilson, Luis Guzman, Rafe Spall gibi tanıdık oyuncular eşlik ediyorlar.

Jean-Pierre Jeunet: Jeunet bu yıl “Casanova” adlı dizinin pilot bölümünü kotardı. Dizinin pilot bölümü ağustos ayında Amazon’da yayınlandı. Ama beğenilmediğinden olsa gerek diğer bölümleri yayınlanmadı. Dizinin başrolünü, kazanova rolünü Diego Luna üstlendi. Geçen yıl Jeunet’in “The Phantom of the Opera” romanını TV’ye taşıyacağı açıklanmıştı. Fakat sonra bu diziden bir haber gelmedi. Yine de bu eskiyen haberi de notlarıma dahil edeyim istedim. Belki ileride bu diziyle ilgili yeni haberler gelir.

050ad8f38a8bcc3009e6882b08548ab2

Steven Soderbergh: Sinemayı bıraktığından beri kendisini TV’ye adamış bir isim Soderbergh. Usta yönetmen bu yıl “The Knick”in ikinci sezonunun tamamını (on bölüm) yönetti. Fazla ara vermeden (zaten sinema filmlerini de arka arkaya çekerdi) Garrett Hedlund ve Sharon Stone’lu “Mosaic”in çekimlerine başladı. Kimi kaynaklar bunun dizi olduğunu, kimi kaynaklarsa TV filmi olduğunu yazmışlar. Şimdilik ne olduğu belli değil. Proje, HBO için hazırlanıyor. Soderbergh ayrıca kendi filminden uyarlanan “The Girlfriend Experience” dizisinin yapımcılığını da üstleniyor. Soderbergh’in yönettiği “Haywire”ın da TV’ye taşınacağını belirtelim. Yönetmenin bu diziyle yapımcı/yönetmen olarak bağının olup olmayacağı açıklanmadı.

Luc Besson: Aynı anda onlarca projeyle meşgul olan kişilerden birisi de Luc Besson. Fransız yönetmen şu sıralar “Taken”ın dizi versiyonunu hazırlatıyor. Dizinin senaryosunda parmağı olacak ama diziyi yönetmeyecek. Bunun dışında başka dizi projesi görünmüyor.

Tom Tykwer: Alman yönetmen Tykwer, Allen gibi 2016’da hem bir dizi, hem de bir filmle karşımıza çıkacak. Tom Hanks’li “A Hologram for the King” filminin çekimlerini tamamlayan Tykwer yakın zamanda “Babylon Berlin” adlı dizinin çekimlerine başlayacak. Dizi, Volker Kutscher’in kaleme aldığı romanlarından uyarlanacak. 1920’lerde geçecek dizi, Gereon Rath adlı bir polisi merkeze koyup cinayetlere, sanata, politikaya ve uyuşturuculara odaklanacak. Tykwer’ın “Sense8″in 2. sezonunda görev alıp almayacağı ise bilinmiyor. “Babylon” ile uğraşacağından “Sense8″e vakit ayıramayabilir.

Tarsem Singh: NBC için hazırlanan “Emerald City”nin on bölümlük ilk sezonunu Singh çekecek. Soderbergh gibi tüm sezonu kotarmaya hazırlanan Singh bu dizide “Wizard of Oz”da anlatılan olayların öncesinde yaşananları anlatacak. Dizi 2016 sonbaharında yayınlanacak.

Lee Daniels: Daniels şu sıralar TV sektöründe el üstünde tutulan sinemacılardan. Yarattığı “Empire” dizisi iki sezondur elde ettiği reytinglerle kanalı Fox’u ihya ediyor. Haliyle Daniels özellikle TV cenahında saygı duyulan bir isim oldu. Fox şu sıralar Lee ile yeni projeler geliştirmeye devam ediyor. Henüz kesinleşmedi ama ilerleyen yıllarda “Empire”ın bir uzantısı (spin-off) yayınlanabilir. “Empire”ın izinden giden, üç kadının Atlanta’da biraraya gelip bir müzik grubu oluşturmalarına odaklanacak “Star” dizisinin hazırlıklarına devam ediyor. Daniels diziyi “The Mentalist”ten Tom Donaghy ile birlikte kaleme alıyor. Muhtemelen pilot bölümü de kendisi çekecek.

Barry Levinson: Gene istisna yapalım ve bir diziye değil de bir TV filmine değinelim. Emektar yönetmen Levinson şu sıralar “The Wizard of Lies” adlı filmin çekimleriyle meşgul durumda. Levinson bu filmi HBO için hazırlıyor. Film aynı adlı kitaptan uyarlanıp Bernie Madoff’ın dolandırıcılığını konu alıyor. Filmde Robert De Niro, Michelle Pfeiffer, Hank Azaria, Kristen Connolly rol alıyorlar.

Paolo Sorrentino: “La grande bellezza” ve “Youth” filmleriyle Amerika cenahında da dikkatleri çeken İtalyan yönetmen Sorrentino bol yıldız oyunculu, sekiz bölümlük mini dizisi “Young Pope”un çekimlerine devam ediyor. Genç bir rahibe odaklanan dizide Jude Law, Diane Keaton, Cecile de France, Javier Camara, Ludivine Sagnier, James Cromwell rol alıyorlar.

Jonathan Nolan: Christopher Nolan’ın yetenekli kardeşi Jonathan Nolan bu yıl “Westworld” adlı dizinin pilot bölümünü kotardı. Western ile bilim kurguyu harmanlayan, aynı adlı kitaptan uyarlanan (kitap daha önce sinemaya taşınmıştı) bu dizi, 2016’da HBO’da yayınlanacak. Sekiz bölümden oluşan dizide Anthony Hopkins, Evan Rachel Wood, Ed Harris, Thandie Newton, Rodrigo Santoro, James Marsden, Clifton Collins Jr, Jeffrey Wright’ı izleyeceğiz.

cjrubuovaaailju

Zal Batmanglij: Kariyerine “Sound of Voice” ile başlayan, “The East” ile devam eden genç yönetmen Zal Batmanglij, Brad Pitt’in yapımcılığında Netflix için sekiz bölümlük gizemli bir dizi (“The OA”) hazırlıyor. Batmanglij dizinin senaryosunu ilk iki filmin senaristlerinden Brit Marling’le birlikte kaleme alıyor. Yönetmen dizinin sekiz bölümünü de çekmeyi planlıyor. Marling dizinin başrolünü de üstlenecek. Dizinin konusu açıklanmadı.

Terry Gilliam: Usta yönetmen Gilliam önümüzdeki yıllarda TV’ye geçebilir. Şimdilerde Don Kişot uyarlamasıyla meşgul olan Gilliam kariyerinin üçüncü filmi olan ve zamanda yolculuk yapan, yolculukları sırasında bulundukları yerleri soyan bir grup haydudun maceralarını konu alan “Time Bandits”i TV’ye taşıyacak. Dizinin ne zaman çekileceği bilinmiyor. Gilliam’ın diğer projesiyse “The Defective Detective” mini-dizisi. Bu dizinin senaryosunu Richard LaGravenese ile birlikte kaleme alıyor. Adından da anlaşılacağı üzere bu dizi bir dedektife odaklanacak.

Kategoriler
seçki

The Phantom of the Opera Külliyatı

“Yaşama şansım için yaşamımı ortaya koyabilir miydim?” Christine Daaé (Phantom of the Opera)

1868’de Paris’te dünyaya gelen Gaston Louis Alfred Leroux, gotik korku janrının edebiyattaki temsilcilerinden olmuştur. Bir sürü gotik korku öyküsü kaleme alan Leroux en fazla “The Phantom of the Opera / Operadaki Hayalet” adlı eseriyle tanınır, bu eseriyle ölümsüzleşir.

Tabii insan merak ediyor: Acaba Leroux bu muazzam eserini kaleme alırken eserin yüz yıldan daha fazla yaşayacağını, onlarca kuşaktan insanı etkileyeceğini, bir efsaneye dönüşeceğini ve pek çok filmde eserinden yola çıkılacağını düşünmüş müydü? Bunu bilemiyorum; ama şu bir gerçek ki eser hâlâ farklı milletlerce sinemaya, tiyatroya, televizyona taşınıyor. İnsanlardan gördüğü zulümden sonra yüzü deforme bir şekilde Paris Opera Evi’nin altındaki bir gölde kendine bir ev (!) inşa edip burada yaşayan Erik’in (namı diğer Hayalet) sesini duyar duymaz âşık olduğu Christine’le ilişkisini anlatan “Phantom of the Opera” tarihin en yürek burkan, en trajik öykülerinden.

Aşkı uğruna insanlığından vazgeçen, mazlumken zalime dönen Erik’in öyküsü yüz yıldır insanları etkiliyor. Amerika’dan gelen sevindirici bir haberden (NBC kanalı, kitabı uyarlaması için Jean-Pierre Jeunet‘yle anlaşmış. Jeunet dizinin pilot bölümünü çekecek) sonra bu eserin bazı uyarlamalarına bir bakalım istedik.

The Beauty and the Beast” öyküsüne benzer bir öykü anlatan ve 1910’da ilk kez kitaplaştırılıp yayınlanan eser, sinemaya ilk kez ’25’te, sonra ’43’te, ’62’de, ’89’da, ’98’de ve ’04’te taşınmış. Diğer uyarlamaları ise TV’ye dizi / mini-dizi / film şeklinde ve tiyatroya müzikal formatında gerçekleştirilmiş. Bu kadar çok uyarlama arasından en bilinenin ve beğenilenin Andrew Lloyd Webber‘ın yazdığı, müziklerini bestelediği tiyatro oyunu olduğunu söylemek mümkün. Webber’ın esere getirdiği yeni soluk (öyküyü müzikale dönüştürüp efsane müzikler bestelemek), müzikal türünü de daha ilgi çekici kılmıştır.

The Phantom of the Opera (1925):

Kitabın ilk uyarlaması. 105 dakika süren bu ilk uyarlamayı Rupert Julian yönetti. Bazı sahneleri ise o sahnelerde yönetmenle anlaşamayan Lon Chaney, Edward Sedgwick ve Ernst Laemmle çekmişler. Kültleşmiş filmlere dahil edilen bu eser sırtını Chaney’e dayar. 18 senelik kariyerinde 160 sessiz filmde birbirlerinden çok farklı karakterleri canlandırarak sessiz sinemanın efsanelerinden (takma adıysa “1001 Yüz”dür) olan Chaney burada yüzü deforme olmuş, Paris Operası’nda tanıdığı Christine’e âşık olunca insanları / operayı terörize eden Hayalet rolünde karşımıza çıkar. Film, diğer uyarlamaların aksine müzikal değildir; korku filmidir. Sessiz filmdir ama Chaney’nin oyun gücü ve ona yapılan makyaj (ki makyajı da kendisi tasarlamıştır) sayesinde film birçok gerilime taş çıkartacak kadar gerilimli olur.

Şu bir gerçek ki buradaki Hayalet’le diğer uyarlamalardaki Hayalet’ler arasında yapılan makyajdan ve filmin finalinden ötürü bir fark vardır: Bu filmdeki Hayalet daha korkutucudur ve final, Webber’ın mükemmel oyunundan bile daha karanlık ve çarpıcıdır. Ayrıca diğer uyarlamalarda Hayalet’le empati yapabiliyorken burada buna pek tenezzül etmiyoruz. Esere sadık kalan bu uyarlama 89 yıl önce kotarılmış. Lakin 2004’teki uyarlama kadar güçlü sinemasal anlar içermiş, hatta 2004’teki uyarlamadan daha korkunç bir atmosfere sahiptir.

Mesela Hayalet’in kendisini arayan ve bulunca öldürmeyi planlayan operadakilerden kaçtığı ama en sonunda onların eline düştüğü o sekans, yönetmen Julian tarafından çok iyi çekilmiş. Keza Hayalet’in evi de, yani mekânlar da çok iyi oluşturulmuş. Sessiz sinemanın en önemli filmlerinden olan “The Phantom of the Opera“yı görmek gerek. Şimdi popülerleşen müzikleri burada bulamayacaksınız doğal olarak. Leroux’nun kaleme aldığı eserin en farklı ama en sadık uyarlaması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Phantom of the Opera (1943):

İlk uyarlamadan 18 sene sonra Arthur Lubin ikinci uyarlamaya imzasını atmayı kararlaştırdı. Leroux’nun romanını Eric Taylor, Samuel Hoffenstein, John ve Hans Jacoby’ler, Lubin için uyarladılar. Lubin, Erique Claudin (Erik) rolünü Claude Rains‘e, Christine DuBois (Christine Daaé) rolünü Susanna Foster‘a ve Raoul Daubert rolünü Edgar Barrier‘e teslim eder. Lubin’in filminde Erik yirmi senedir Paris Opera Evi’nde kemancı olarak çalışan birisine dönüşür. Erik diğer uyarlamalarda olduğu gibi gelecek vaat ettiğini düşündüğü Christine’i üç sene boyunca ama gizli bir şekilde arkadaşına eğittirir. Parası tükenen, iki parmağı işlevsizleşince emekliye ayrılmak zorunda kalan Erik bir konçertosunu usta birisine Christine’in eğitimi için gösterir. Konçertosunun yayınlanıp yayınlanmayacağını beklediği sırada iki senedir üzerinde çalıştığı eserin çalındığını fark eder. Sinirle konçertosunu çalan adama saldırıp onu öldüren Erik’in burada yüzü yanar ve operanın altına kaçar. Artık Erik o bildiğimiz Hayalet olmuştur: Yüzünün çirkinliğinden maske takan, pelerin giyen, hayatına yeraltında devam eden Hayalet’e dönüşür.

Lubin’in filmi fena değildir. İlk uyarlamanın aksine korku / gerilimi değil, mizahı ve polisiyeyi öne çıkarır ve bütün uyarlamaların aksine bu kez Christine’e iki değil, üç kişi âşıktır (Anatolle, Erik ve Raoul). Raoul demişken… Diğer uyarlamalarda kont olan Raoul burada olayı (Hayalet’in cinayetlerini) soruşturan dedektife dönüştürülür. Filmin ilk renkli ve müzikal sekansları içeren ilk uyarlama olduğunu da belirtmek gerek. Filmdeki üç müzikal sekansı da ’90 yapımındaki müzikal sekanslarından daha iyidir. Ama tabii ki, Webber’ın uyarlamasıyla bu açıdan âşık atamaz bu uyarlama. ’25 yapımı ilk filmin es geçtiği konulara daha fazla alan açan bir film olduğunu da belirtmek gerek.

Lakin bazı kötü tarafları da vardır: Hayalet’e pek odaklanmaz. Erik’le açılan ve ilerleyen film daha sonra merkeze Christine’i, Anatolle’u ve Raoul’u yerleştirir ama Hayalet’i es geçer. Karakter derinliği de sağlanmaz ne yazık ki. Christine’i de, Anatolle’u da, Raoul’u da pek tanımayız bu filmde. Kısa süresinden ötürü sıkmadan izlenen, fena ve karanlık / gerilimli olmayan bir polisiye “Phantom of the Opera“. Daha iyi olabilirdi şüphesiz.

 

The Phantom of the Opera (1990):

’90’da usta yönetmen Tony Richardson da eseri uyarlamak istedi. Richardson bu filmini TV için çekmişti. Temel alınan eserse Arthur Kopit’in tiyatro oyunuydu (Kopit, Leroux’nun eserini tiyatroya taşımıştı ’80’lerde). Emmy ödüllerinden ikisini kazanan, iki dalda da Altın Küre’ye aday gösterilen bu filmde başrol Burt Lancaster‘a teslim edilmişti. Lancaster, uyarlamalarda pek görmediğimiz Paris Opera Evi’ni devreden adama can veriyordu. Hayalet rolünde Charles Dance, Christine Daaé rolünde Teri Polo karşımıza çıkıyor.

Paris Opera Evi’nde çekilen film uzun süresinden (169 dk) ötürü iki bölüm halinde gösterilmişti. Bu filmin diğer filmlerden bir farkı var: Hem Webber’in oyununda, hem ilk uyarlamada, hem de Schumacher’in filminde giriş bölümünde öyküden çıkan müdürü (Paris Opera Evi’nin eski müdürü) bu kez önemli ve kritik bir noktaya yerleştirir ve onun Erik’le ilişkisine odaklanır. Diğer uyarlamaların (’43 yapımı dışındakinin) aksine mizah daha fazladır burada. Diğer uyarlamalarda mizah hiç kullanılmazken burada kullanılır. Erik ilk sahnesinde epey espri yapar mesela. Öte yandan yönetmen, Christine ile Erik arasındaki ilişkiyi başta arkadaşlık şeklinde yansıtır. Daha sonra öyküye Raoul’un da dahil olmasıyla bilinen olaylar gerçekleşmeye başlar. Diğer uyarlamaların aksine Erik-Christine ilişkisi aşama aşama aşka ilerletilir. Keza Raoul-Christine ilişkisi de öyle. Richardson hiçbir şeyi aceleye getirmez. Hatta filmin ilk saatinin sonlarına doğru geçmişe gidip küçük Raoul ile küçük Christine’in arkadaşlığını da anlatır; 2.bölümde Erik’in çocukluğuna da, babasıyla annesinin ilişkilerine de odaklanır. Diğer uyarlamalarda bunlara da pek yer verilmemiştir. Kısacası öyküyü hiçbir şeyi atlamadan anlatır Richardson. Bu yüzden önemli bir filmdir her şeyi eksiksiz, derli toplu anlattığı için. Gene de çarpıcı olduğunu söylemek de zor. Müzikal sekansları epey kötü ve sıkıcıdır. Gerilimli bir atmosferin de pek oluşturulamadığını söyleyebiliriz. Hayalet’in korkunç tarafından çok insani, âşık tarafına odaklanıldığını da belirtelim.

The Phantom of the Opera (2004):

Son uyarlamadan kısa bir zaman sonra Joel Schumacher müzikal türünün en büyüklerinden ve üretkenlerinden Andrew Lloyd Webber’la bir araya gelerek bu eseri uyarlamaya karar verdi (kararda “Chicago” ve “Moulin Rouge!” filmlerinin elde ettiği başarı da önemli bir etkendi). Filmin senaryosunu birlikte kaleme aldılar. Film, Webber’ın Leroux’nun kitabından yola çıkıp kaleme aldığı kitabından ve tabii ki tiyatro oyunundan (Webber eseri ilk kez ’86’da sahneye taşıdı) uyarlandı. Filmi Schumacher yönetirken oyuncu kadrosu ve müziklerle Webber meşgul oldu. Webber-Schumacher ikilisi başrolleri Gerard Butler (Hayalet), şarkıcılığı da olan Emmy Rossum (Christine) ve Patrick Wilson‘a (Raoul) teslim ettiler. 2004’te de gösterime girdi film.

Schumacher sinemanın, efektlerin gücünden sonuna kadar yararlanmış film boyunca. Raoul’un yaşlı hâlinin olduğu sahneleri siyah beyaz çeken Schumacher geçmişe gidildikçe ekranı renklendirerek çarpıcı bir giriş sekansına imzasını atmış (siyah-beyaz sahnelerin efektlerle renklendirilme fikri Gary Ross‘ın mükemmel filmi Pleasantville‘den alınmış olabilir). Mekânlar (Paris Operası, Hayalet’in yer altındaki ‘evi’, mezarlık vs) iyi tasarlanmış. Keza John Mathieson imzalı görüntü yönetmenliği de Hollywood’tan beklenecek kadar iyiydi. Oyuncuların seslerinde pek sorun yok; lakin oyunculuklarında sorun var. Bilhassa Rossum sesiyle idare ederken oyunculuğuyla edemiyor ve Christine’in altından kalkamıyor. İki saat boyunca duygusal bir yüz ifadesiyle oynaması az da olsa rahatsız ediyor. Butler’ın da mükemmelleştiğini söylemek zor ama çoğu filminden daha iyi oynamış burada. Wilson ise uzun, sarı saçlarıyla filme yabancılaştırıyor izleyeni. Ne yazık ki ekip bu film için kötü seçimler yapmış. Başka oyuncular tercih edilse en azından oyunculuk tarafındaki sorunlar oluşmamış olurdu.

Tiyatro oyunuyla neredeyse aynı süreye sahip olan film, tiyatro oyunu kadar heyecanlandırmıyor ve bir süre sonra temposu düşüp bayağı sıkıyor. Öte yandan Schumacher öyküsünün nüanslarını bir süre sonra iyiden iyiye kaybediyor; kendisi de müzikler, şarkılar, görkemli mekânlarda kayboluveriyor. Mesela Christine’in Hayalet’le karşılaştıktan sonraki ruh durumuna, avizenin öyküdeki önemine, Hayalet’in adının Erik oluşuna, Raoul-Christine’in çocukluğuna iyi bir şekilde değinememiş. Dansların da, kostümlerin de çok parlak olduğunu söylemek zor. Hâliyle artıları da olan, eksikleriyle bunaltan bu uyarlama, oyunun gerisinde kalıyor. Bu arada meraklısına şurada filmin 70’ten fazla hatası derlenmiş.

Phantom of the Opera at the Royal Albert Hall (2011):

Bence sinema, izleyiciyi en rahat duygulandırabilecek sanat dalı. Ama Webber’in yazdığı filmle ’86’dan beri sahnelediği oyunu karşılaştırırsak sinema bütün olanaklarına rağmen tiyatronun gerisinde kalıyor. Webber, Leroux’nun eserini ilk kez ’86’da eski eşi Sarah Brightman‘ın (Christine) başrolünde sahnelemişti. Yıllar boyunca sahnelenen bu oyunun yıllar geçtikçe doğal olarak castı değişmişti. Bahsedeceğimiz oyunun başrolü Ramin Karimloo (Hayalet), Sierra Boggess (Christine) ve Hadley Fraser‘a (Raoul) paslanmış. Webber oyunu ilk kez sahnelemesinin 25. yılı şerefine farklı bir cast’la bir kez daha sahneledi 2011’de.

Neresinden tutarsak tutalım mükemmel bir oyun, “Phantom of the Opera“. TV ekranında bile iki buçuk saat boyunca ağzı bir karış açık bırakmayı başarmış, sahne sanatlarının istenirse sinemayı da aşabileceğini kanıtlamıştır. Defalarca dediğim gibi oyun, Schumacher imzalı filmin yapamadığı çoğu şeyi yaparak efsaneleşmiş. Gene film gibi bir flashbackle başlayan oyun gene filmdeki gibi avizenin patlamasıyla geçmişe döner ve her yer renklenir. Webber’ın oyununda kostümler filmden daha çarpıcıdır. 2,5 saatte giyilen onlarca kostüm sahneye de, döneme de son derece uygun olup renklerinden ötürü etkilemeyi başarır. Setlerin değişimi de şahanedir. Sinema filminde bunu kesmelerle, çarpıcı kamera hareketleriyle, efektlerle çok rahat yaparken burada iş daha zordur. Gene de altından kalkılmıştır. Bu denli büyük bir prodüksiyonda bir sürü çarpıcı sahne yer alır.

Burada Erik’in Christine’i aynaya sürükleyip oradan yer altındaki evine kayıkla götürdüğü o meşhur bölüm, finale doğru Raoul’u boğmaya çalıştığı bölümü (ki bu sahne, filmin kötü çekilmiş sahnelerindendir), Boggess’ın sahnede tek başına takıldığı “Think of Me” bölümü son derece etkileyicidir. Filmin aksine oyunculuklarda, danslarda da hiç sıkıntı yok. Yardımcı oyuncular görevlerini eksiksiz yerine getirirken başroller de 2,5 saat boyunca döktürüyorlar. Bilhassa Boggess, Rossum’ın yapamadığı her şeyi fazlasıyla iyi bir şekilde yapar. “Karakteri oynamaz, yaşar” şeklindeki klişeyi onun için de söyleyebiliriz. Sesi de enfestir – ki zaten kendisi sopranodur; mimikleri de, jestleri de çok iyidir. Erik rolündeki Karimloo da hem korkutucu, hem şefkatli sesiyle ve oyunculuğuyla; Raoul rolündeki Fraser da karizması ve oyunculuğuyla ne denli övülseler azdır (filmin oyuncuları kusura bakmasınlar. Bu performansları görünce onların performanslarını beğenmek zor oluyor).

Erik’in en az 1925’teki karakter kadar çirkinleştirilmesi de oyunun artılarından. Schumacher imzalı filmde karakter bu kadar çirkinleştirilmemişti. Öte yandan filmde de kullanılan, Webber’ın ’86’da bestelediği müzikler de şahane ötesidir. Her açıdan etkileyici olan bu prodüksiyonun son 15 dakikası da şahanedir. Webber konuşmasını yaptıktan sonra Brightman’ı ve Hayalet’i oynayan beş aktörü sahneye davet eder. Bu altı oyuncu (aralarında Karimloo da vardır) müzikalin en önemli bölümünü (Hayalet’in Christine’i yeraltına kaçırdığı bölümü) icra ederler. Böylelikle muazzam oyun muazzam bir şekilde sona erer. 25 yılda oyuna emeği geçenlere övgüler düzülür. “The Phantom of the Opera at the Royal Albert Hall“, insanı sanata bir kez daha âşık edecek güçte bir müzikaldir. Webber’ı ve ekibini ne kadar övsek azdır.

Love Never Dies (2012): 

Webber, “Phantom of the Opera“yı 25.yılının şerefine farklı bir cast’la bir kez daha icra ettikten kısa bir süre sonra öyküyü devam ettirmeye karar verdi. Müzikalin sonunda Christine, Hayalet’ten ayrılıp Raoul’la birlikte Paris’ten kaçmıştı. “Love Never Dies“da ise artık evli-çocuklu-bir de kumar borçlu olan Christine-Raoul çifti ile Hayalet’in yollarının  yıllar sonra (on sene sonra) tekrar kesişmesini anlatıyor. Öykü biraz pembe dizi havası mı verdi sizlere? Zira öyle.

Love Never Dies“ın zayıf tarafı öyküsü. Pembe dizileri andıran ve epey zayıf olan olay örgüsü yüzünden ilk eserden alınan tadı vermiyor. Webber’ın müzikleri gene kaliteli ve orijinal (Webber farklı müzikler bestelemiş), oyunculuklar iyi, prodüksiyon belli bir kalitede. Ama hiçbiri (müzik, setler, oyunculuklar, öykü, karakterler) ilk eserin mükemmelliğine, çarpıcılığına ve derinliğine erişemiyor. Webber’in Hayalet’i çok ama çok sevdiği iki müzikalden de çok rahat anlaşılıyor. Fakat bu sevgi ilk eserde işe yararken burada yaramıyor. Gene de eğer ilk müzikali “Acaba nasıl devam edecekti öykü?” diye merak ederek bitirdiyseniz/bitirirseniz buna da bakabilirsiniz.

Öte yandan karakterlerin ilk filmden çok farklı bir noktaya getirildiklerini de belirtmek gerek (mesela Hayalet’in korkunç/kötücül tarafı yok edilmiş, ağlak bir âşığa dönüştürülmüş. Christine’de de, Raoul’da da böyle değişiklikler bulmak mümkün). Hemen belirtelim; Webber farklı bir cast oluşturmuş bu müzikal için. Hayalet’i Ben Lewis, Christine’i Anna O’Byrne, Raoul’u Simon Gleeson oynadı. Ama bazı yerlerde yazılanlara göre Boggess-Karimloo ikilisiyle de sahnelenmiş bu oyun. DVD’si çıkarılan versiyonunda ne yazık ki Boggess-Karimloo ikilisini göremiyoruz. Criticker’daki son derece doğru yorumu da paylaşmadan edemeyeceğim: “This is some real Harlequin novel shit.

Diğer Uyarlamaları:

Dediğimiz gibi eser ilk kez yayınlandıktan sonra giderek popülerleşiyordu. Her uyarlamayı başka bir uyarlama takip ediyordu. Görünüşe göre daha uzun yıllar tiyatroya, sinemaya, TV’ye taşınacak. İzleme fırsatına erişemediğim diğer uyarlamalardan da kısaca bahsetmek isterim. ’88’de bir TV kanalı için bu eserin animasyon uyarlaması yapılmıştı Al Guest ve Jean Mathieson tarafından. Robert Markowitz öyküyü Budapeşte’ye taşıyan, karakterleri de değiştiren bir uyarlama yapmıştı ’83’te. Bu uyarlamanın başrolünde usta aktör Maximillian Schell (Hayalet) yer almıştı. ’62’de Terence Fisher, Herbert Lom‘un (Hayalet) başrolünde (bkz); ’89’da Dwight H. Little, Robert Englund‘ın (Hayalet) başrolünde (bkz) iki uyarlamaya (Englund’ın rol aldığı uyarlama bu trajik aşk öyküsünü slasher’a malzeme yapar) imzalarını atmışlardı. Korku türünün önemli isimlerinden olan yönetmen Dario Argento da ’98’de eseri uyarlamıştı (başroller: Asia Argento, Julian Sands, Andrea Di Stefano). Bütün uyarlamalarda öykü, zaman, karakterlerin adları ve bazı özellikleri değişse bile Leroux’nun eserinin ana hatları değiştirilmeden uyarlandı. Kimi uyarlamalar başarılı olurken kimi uyarlamalarsa (Englund’ın oynadığı, Argento’nun yönettiği filmler) başarısızlığa uğrayıp tarihin çöplüğünü boyladı. Yazımı öykünün/oyunun en çarpıcı bölümüyle ilgili olan bazı etkileyici videolarla ve bir cover’la noktalamak istiyorum.

Sarah Brightman ile Antonio Banderas

Sierra Boggess ile Ramin Karimloo

Sarah Brightman ile 5 Hayalet

Nightwish-Phantom of the Opera Cover’ı

Kategoriler
haber

T.S.Spivet’in Kadrosu Şekilleniyor

Reif Larsen’in 2009 tarihli muhteşem romanı “The Selected Works Of T.S. Spivet”yi sinemaya aktaracak olan Jean-Pierre Jeunet, filmin ismini yeniden belirledi ve oyuncu kadrosunu oluşturmaya başladı.

Filmin yeni ismi “The Young and Prodigious Spivet” oldu. Bu durum film başarılı olursa belki bir seriye dönüştürülebilir iddiasını da beraberinde getirdi. Filmde Helena Bonham-Carter, Kathy Bates ve Callum Keith Rennie’nin de yer alacağı kesinleşti.

“The Young and Prodigious Spivet” olağanüstü grafik ve haritacılık yetenekleri olan 12 yaşındaki bir çocuğun başından geçenleri anlatıyor.

Kategoriler
haber

Jean-Pierre Jeunet “Selected Works of T.S. Spivet”i 3D Çekecek

Geçtiğimiz haziran ayında iki film için çalışmalarını sürdürdüğünü açıklayan Jean-Pierre Jeunet, Thomas Cook’un romanı “Red Leaves” ve Reif Larsen’in “Selected Works of T.S. Spivet”si arasında kararsız kaldığını belirtmişti.

Jeunet, “Spivet”de karar kıldığını açıklarken, filmle ilgili ilk ayrıntıları da paylaştı. Görünüşe göre Jeunet ruh ikizini bulmuş gibi:

“Kitabın hakları için Reif Larsen’i aradığımda bana kafasında kitabı filme alabilecek 5 isim olduğunu, David Fincher, Michel Gondry, Tim Burton ve Wes Anderson’la beraber benim de listede olduğumu söyledi. İlk ben aradığım için, filmi benimle yapmaya karar verdi.”

“Larsen’le ilk buluşmamızda benden 28 yaş küçük bir ikiz kardeşle konuşuyor gibi oldum. O da bana “Amelie’yi izlediğimde gizli bir ameliyatla beynimi açıp, içindekileri alıp kaçtığını düşündüm” dedi.”

“Filmin ingilizce ve 3D olmasına karar verdik. 3D’yi filmin genelinde değil, Amelie’de olduğu gibi hikayenin bir anlatıcı tarafından seslendirildiği bölümlerde 3D’yi daha sık kullanacağız.”

Romanın ve dolayısıyla filmin hikayesine gelince: T.S.Spivet, 12 yaşında dahi bir haritacıdır. Gördüğü herşeyi çizer, tanımlar ve kitapçıklar haline getirir. Yaptığı işlerden birinin ödül aldığını öğrenince, ABD’nin öbür ucuna, tek başına yolculuk etmeye karar verir. Kitabı Stephen King’in “Çok büyük bir hazine” olarak nitelediğini de hatırlatalım.

Kategoriler
haber

Jean-Pierre Jeunet’nin Dönüşü


“Amelie”, “The City of Lost Children”, “Delicatessen” gibi birbirinden etkileyici ve müthiş filmlerden tanıdığımız Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet yeni projelerini açıkladı. 2009’dan, “Micmacs” filminden beri sinemalardan uzak kalan yönetmenin yeni projeleri edebiyat uyarlamaları olacak.
İlki… Reif Larsen’in “The Selected Works of  T.S. Spivet” adlı romanı… Jeunet, romanı Amelie’nin senaristi Guillaume Laurant ile senaryolaştırıyor. Roman, 12 yaşındaki bir çocuğun fantastik maceralarını anlatıyor. Bu yıl çekimlerine başlamayı planlıyor.
İkincisi… Thomas H. Cook’un “Red Leaves” adlı romanını filmleştirmenin peşinde. Öyle görünüyor ki Jeunet sinemaya muhteşem bir dönüş yapacak. Dileğimiz yeni filmlerinin klasiklerine biraz daha yaklaşmaları. Filmlerinin vizyon tarihleri ve kastları henüz belirlenmiş değil.

Kategoriler
izlenim

Yeni Jeunet Masalı: Micmacs

micmacs-a-tire-larigot.jpg

Jean Pierre Jeunet’in sineması popüler sinemaya yeni bir soluk getirmiştir. Kendisinin Türkiye’de de hatrı sayılır bir kitlesi olduğu iddia edilebilir. Kendilerini ilk önce Marc Caro ile birlikte tanımıştık. Birlikte yaptıkları iki sıkı film Delicatessen (Şarküteri: 1991) ve La Cité des Enfants Perdus (Kayıp Çocuklar Kenti: 1995) arkalarına sinefil bir ekip toplamıştı. Sonrasında Jean Pierre Jeunet kendi yoluna gitmeye karar verdi. Amerikalara transfer olup Alien serisine biraz tuz koyup geri Fransa’ya döndü. Amelie’yle geri döndüğünde ise bu sefer kendini kitlelerle buluşturdu. Marc Caro’yla keşfettikleri masalsı anlatım yollarını popüler sinemaya entegre etti ve beklediği gibi olumlu bir sonuç aldı. Amelie tüm dünyada sevildi, Halen 8.6 puanla IMDb’nin kırk dördüncüsü durumda olan filmi çoğumuz seyretmişizdir.

Ardından gelen Un Long Dimanche de Fiançailles (Kayıp Nişanlı: 2004) öyle büyük bir yaygara koparmadıysa da, beğenildi denilebilir. Bu sıralarda Guillermo del Toro daha Hellboy’a atanmamışken Jeunet projeyi reddetmişti. 2007 yapımı Harry Potter and the Order of the Phoenix (Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı) projesini de reddetmiş fakat zamanı hep Hollywood’la projeler tartışmakla geçip gitmiş. Ta ki 2009 senesinde vücut bulan Micmacs à Tire-Larigot filmine kadar.

Micmacs öyle harikulade bir film falan değil ama neden bir dağıtımcı satın alıp da Türkiye’de gösterime sokmadı anlamıyorum. En kötü ihtimalle 40-50 bin gişe yapar Jeunet. Neyse, bu filmde de önceki Jeunet filmleriyle ortak noktalar bol: babası ölen bir başkarakter, özel ve küçük zevkler, cins cins tipler, garip yüz mimikleri ve tabii Dominique Pinon. Bunlar haricinde kamera hareketleri, seksi senaryo manevraları ve yarattığı masalı atmosfer falan hepsi mevcut. Özellikle kullandığı renkler ve yarattığı atmosferle Jeunet’in filmlerini bir kareden tanırsınız. Ben de film biter bitmez şunun dedim, bir görüntü yönetmenine bakayım. Aman ne göreyim Tetsuo Nagata isimli bir Japon. Nagata reklam sektöründen gelen, son zamanlarda adından sıkça bahsedilen bir görüntü yönetmeni. Yakın zamanda Splice filminde de nasıl döktürmüş göreceğiz.

Fakat Jeunet Amelie ve Kayıp Nişanlı filmlerinde Oscar dahil pek çok tören ve festivalde görüntü yönetmenliği adaylığı ve ödülü kazandıran Bruno Delbonnel ile çalışmamış. Zaten Delbonnel de dünya çapında bir görüntü yönetmeni oldu çıktı o zamandan bu zamana. Harry Potter falan derken şimdilerde usta Rus yönetmen Sokurov’la yeni bir Faust uyarlaması üzerinde çalışıyorlarmış.

Jeunet daha Marc Caro’yla beraberken Delicatessen ve Kayıp Çocuklar Kenti filmlerinde sinemaya kazandırdıkları yeni anlatım dilleri ve görüntüleri ise İranlı görüntü yönetmeni Darius Khondji ile birlikte ortaya koymuşlardı. Ki Khondji o filmlerden sonra bizlere Se7en, Stealing Beauty, The Beach, Evita, My Blueberry Nights gibi filmleri sunmuştu görüntü yönetmeni olarak. Tamam, artık Micmacs’e dönebiliriz.

Micmacs sinema dili olarak Delicatessenvari bir yoldan giderken, senaryoda Amelie’ye yakın duran bir film. Yani Jeunet kendince bir karma ortamı yaratmış; ne kadar başarılı olmuş tartışılır. Renkler ve yaratılarda Delicatessen havası olsa da, karamsar bir hava yerine eğlenceli bir ortam var. Hikaye fikri oldukça basit ve tanıdık bir popüler sinema örneği: Bazil iki büyük silah şirketine savaş açıyor. Çöplüklerin içinde yaratılmış bir sığınakta yaşayan yaratıcı, fantastik ve cins dostları da kendisine yardım etmeye karar verince bu şirketleri birbirlerine düşürüyor ve intikamlarını alıyorlar. Her ne kadar hikaye ilginç olmasa da süreç oldukça ilginç geçiyor. Jeunet’in zekası yine seyirciyi tongaya düşürmek suretiyle güldürmeyi başarıyor.

Jeunet tüm bu yapıyı kurarken filmin derinlerinde zaman kaybetmeden manevralara odaklanmış. Manevralarıyla seyircisini etkileyen filmi sıkılmadan ve arada gülümseyerek izleyebilirsiniz fakat Delicatessen sevenlere duyurulur; öyle bomba gibi bir film beklemeyin. Amelie gibi hoş ve keyifli bir seyirlik fakat Amelie severler de tam tatmin olamayacaklar; zira romantizm de filmde yeteri kadar vücut bulamıyor. Yani Jeunet antinkuntin ve hoş bir dünya yaratmış, senaryoda mini mini taklalar attırmış fakat pek kimselere yaranamadan ortada bir film kotarmış diyebiliriz. Yine de alışıldığın dışında kendine has Jeunet dünyası sinefil bünyede hoş bir tat bırakacaktır. Umarız Micmacs à Tire-Larigot, kasvetli yaz aylarında Türkiye’de de gösterime girer.

Kategoriler
haber

Soundtrack: Amelie (2001)

amelie-yann-tiersen-soundtrack.jpg

Hem genel sinema muhabbetlerinin seyri, hem de bizim haftalardır yazdığımız yazılar, soundtrack mefhumunu, yığınla şarkıcıdan onlarca parçanın toplanması ve ahenkle dizilmesiyle oluşan bir “toplama albüm” algısına dayamış olabilir. Ancak dört başı mamur bir film müziği ya da soundtrack, genellikle bir şarkı seçkisi olarak değil, bilakis tek bir müzisyenin film için harcadığı melodik eforların bir bütünü olarak anılır. Doğrusu ya da olması gerekeni demiyorum ama, bu işin “klasiği” budur.

Elbette klasik film müziği formatının da bazı riskleri var. Mesela sadece ambiyans oluşturmak için yazılan müzikler de bu tip bir soundtrack albümünde kendine yer buluyor ve biz “Albert ile Barbados’un ‘elim sende’ oynayışları” veya “Savcı Paul’un olayların ne olduğunu görmek için börekçiye doğru yürüyüşü” gibi sahne isimleriyle etiketlenmiş şarkıları dinlerken haliyle hafakan baskınıyla karşılaşıyor ve fenalık geçiriyoruz. İşte bu noktada film müziğinin işin uzmanın elinden çıkıyor oluşunun önemi de artıyor. Klasik bir film müziği albümünü dinlenir hale getirmek, sinemayla müziği yek vücut hale getirecek bir usta el arıyor. Ve bu usta el, Fransız müziğinin son dönemde yetiştirdiği en ulvi şahsiyetlerden biri Yann Tiersen olunca, ortaya Amelie soundtrack’i gibi bir başyapıt çıkıyor.

amelie-arka.jpg

Jean Pierre Jeunet’in çıkılması zor bir sevecenlik düzeyine çıkarak çektiği Amelie filmi, gerek eski parçalarından, gerek yeni bestelerinden oluşan müzikleriyle, Yann Tiersen’in de efsane düzeyine çıkmasına yardımcı oluyordu. Albümün açılış şarkısı olan “J’y Suis Jamais Allé (Orada Değildim)” isimli 1 buçuk dakikalık nefis çalışma, aynı zamanda filmin fragmanlarında da kullanılıyor ve karizmatik anlatıcının “Le Fabuleux Destin D’Amelie Poulain” sözlerine eşlik ediyordu. Albümün ikinci şarkısı “Les Jours Tristes (Hüzünlü Günler)” oluyor ve hınzırlık içeren neşeli hali sayesinde ismiyle tam bir namüsemmalık gösteriyordu. Hemen arkasından giderek hızlanan ritmiyle seyrine doyum olmaz “La Valse d’Amélie” ile ilerleyen albüm, akabinde art arda iki başyapıtı, benim diyen new age icracısını toprağa kazma sallar hale getirecek piyano kullanımıyla “Comptine d’un Autre été” ve tek başına insanın aklını almaya muktedir “La Noyee”yi de önümüze sunuyor ve daha ilk beş şarkısıyla yapılagelmiş en başarılı soundtrack çalışmalarından biri olduğunu kanıtlıyordu. Aslında albümdeki hemen her şarkı gerçek anlamda ‘birbirinden güzel’ iken (şarkıları da –eğer dramatik veya ikonik bir önemi yoksa- sahnesiyle birlikte vermeyi de sevmediğimden) albümü edinip parçaların hepsini dinlemek kulağımız ve sağlığımız için en yararlısı olacaktır, Ancak illa ki de highlight yapmak gerekiyorsa bu 5 şarkının yanına “Pas si Simple,” “Le Banquet” ve “La Valse des Monstres” de eklenebilir.

La Noyée

[audio:Amelie.mp3]

Ayrıca filmde Yann Tiersen’in müzikleri dışında üç ayrı şarkı bulunmakta. Bunlardan biri fransız şarkıcı Fréhel’in 1934 tarihinde icra ettiği “Si Tu N’étais Pas Là”. İkincisi ve filmin esas sürprizi ise İngilizce bir şarkı, 1931 yılında yazılan ve Ella Fitzgerald’dan Billie Holiday’e pek çok efsane isim tarafından seslendirilen, sözlerindeki “Seni sevmek suçsa, bil ki ben suçluyum sevgilim” temasıyla yüzümüze arabesk bir gülümseme yerleştiren “Guilty”nin, yazıldığı yıl Al Bowlly tarafından icra edilmiş versiyonu. Ayrıca filmde duyulan ancak soundtrack albümünde yer almayan bir şarkı da Alex Gopher’in erotik parçası “The Child.” Bu halde şarkının filmdeki Erotic Shop kısmında çaldığını söylemek pek şaşırtıcı olmayacaktır.

Parça Öneri Listesi:

  • La Noyée
  • Al Bowlly – Guilty
  • Comptine d’un Autre été
  • J’y Suis Jamais Alle
  • La Valse d’Amélie