Kategoriler
haber

Calls: Apple TV+ Seslerle Korkutacak

İlk olarak Canal Plus’ta Timothée Hochet’nin yarattığı diziyle ekranlara gelen konsept dizi Calls, AppleTV+’ta yer alacak.

Apple, hikayeyi dinleyerek yaşayacağımız dizi için olağanüstü zengin bir kadroyu bir araya getirince Calls, ilginç bir hal aldı. Fede Alverez’in yönettiği dizi 9 bölümde birbiriyle bağlantılı 9 telefon görüşmesini aktaracak.

Nicholas Braun, Clancy Brown, Lily Collins, Rosario Dawson, Mark Duplass, Karen Gillan, Judy Greer, Paul Walter Hauser, Danny Huston, Nick Jonas, Riley Keough, Joey King, Stephen Lang, Jaeden Martell, Paola Nuñez, Pedro Pascal, Edi Patterson, Aubrey Plaza, Danny Pudi, Ben Schwartz, Aaron Taylor-Johnson ve Jennifer Tilly 19 Mart’ta yayınlanacak dizinin seslendirme kadrosunu oluşturuyor.

Fragman, farklı bir dizi izleyeceğimizi/dinleyeceğimizi gösteriyor.

Kategoriler
bakınıztv

Where’d You Go Bernadette?: Linklater, Blanchett’ı Arıyor

Maria Semple’ın aynı adlı romanından uyarlanan Where’d You Go, Bernadette’in ilk fragmanı yayınlandı. Richard Linklater’ın başrolü Cate Blanchett’e verdiği öykü, mutlu bir hayata ve aileye sahipken birden ortadan kaybolan bir kadının hikayesini anlatıyor.
2018 mayısında gösterime girecekken durmadan ertelenen filmin başrollerinde Billy Crudup, Emma Nelson, Kristen Wiig, Judy Greer, Laurence Fishburne, Troian Bellisario ve James Urbaniak yan rollerde…

Kategoriler
izlenim

Halloween: Vahşetin Maskesi Her Zamankinden Daha Kanlı

Halloween: Beklenen Devam Filmi Sonunda Karşımızda…

John Carpenter’ın kült filmi Halloween yine yeniden vizyondaki yerini alırken ABD gişelerini fena halde sarsmayı başardı. Bir kez daha Jamie Lee Curtis’i başrole oturtan yapım, üç nesilden kadının Michael Myers ile imtihanına odaklanması açısından önemşi bir korku filmi diyebiliriz. Malum feminist akımın günümüzde gün geçtikçe güçlenmesi ve cinsiyetler arası eşitsizliklerin bolca gündemde olduğu bir dönemde kadınların güçlü kadınlar olarak resmedilmesi açıkçası sevindirici gelişmeler olarak söylenebilir.

Yeni Halloween filminin diğer devam filmlerinden ayıran en büyük özelliği, eski ruha birebir dönüş yapılması denilebilir. John Carpenter’ın orijinal müziklerinin kullanılması ve Michael Myers’ın devam filmlerinde çoğunlukla bir insandan çok kötü ruh gibi lanse edilmesine nazaran bu filmde Michael Myers yenilebilir bir insan boyutuna taşınıyor. Tabi yenilebilir dediysek de, kolay olacağını söylemedik. Nitekim filmi izlerken yine bu durumu sonuna kadar fark edeceksiniz.

İlk Film Sonrasını Unutun!

Bir diğer yenilik ise filmin ilk filmin devamı olması denilebilir. Yani ilk film sonrası yapılan tüm filmleri yok sayan yeni film, bir anlamda ana karakteri Laurie’nin (Jamie Lee Curtis) kırk yıl boyunca travmatik sorunlarla boğuşarak geçirdiği paranoyak korkuyu yapım daha çok göstermek istemiş. Malum devam filmlerinde daha kısa süreli mücadeleler söz konusuydu. Bu yüzden de geçen süre filmin karakterlerinin psikolojisini birebir etkilediğini söyleyebiliriz.

Buna paralel olarak Laurie’nin kızı Karen’ın (Judy Greer) da annesinin yaşadığı kabusu çocukluğu boyunca hissetmesi, bir anlamda annesinden uzaklaşması filmin kendi içinde inandırıcılığı arttıran detaylar olarak akılda kalıcı bir noktaya varmasına neden oluyor.

Filmin şiddet mizansenleri önceki filmlere layık bir şekilde özenli tasarlandığından dolayı, açıkçası suçlu bir zevk olarak kabul edilse de eğleneceğinizin bir teminatı olarak kabul edilebilir. Bilhassa son dakikada kurtulması gündemde olan karakterlerin belli bir çıkışsızlık içine girmeleri filmin hayranları için olumlu bir gelişme olmuş. Böylece korku filmi severler için tatmin edici bir içeriğe dönüşmüş.

Haluk Bilginer Sonunda Hollywood’da Önemli Bir Rolde…
Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda ise gözümüzün ilk takıldığı isim doğal olarak Haluk Bilginer oluyor. Bilginer genelde Hollywood filmlerinde figurandan bozmöa yan rollerde yer alırken, bu sene önemli bir yardımcı rolde yer aldığını söyleyebiliriz. Karakterini bir anlamda Clive Barker’ın Cabal’ındaki Düğme Adam’a benzetebiliriz. Ancak onun kadar istikrarlı bir figür değil. Yine de ikonik bir sahnede akıllara kazındığı notlara eklenebilir. Haluk Bilginer’in Pakistan ya da Hintli bir karaktere hayat verdiğini düşünürsek aksan sorunları çektiği de apaçık ortada görünüyor. Filmin başındaki tutuk çizgisini ise film ilerledikçe kırmayı başarmış.

Filmin en büyük sıkıntıları ise belirli klişelere hapsolmuş olması denilebilir. Örneğin seyirciye gösterilen ilk cinayetlerden birinin klasik teen slasher şablonu içinde sevişen yeniyetme bir çiftin olması, seksenlerin muhafazar kesiminin bakış açısına bir öykünme olduğu apaçık ortada diyebiliriz. Ama hala günümüzde böyle bir ayrıntının kullanılması izleyicinin göz devirmesine neden oluyor. Bunun dışında Michael Myers’ı acımasız bir psikopat olarak tanıdığımızdan onun kurbanlarını affetmediğini gayet iyi biliyoruz. Ama filmin içinde birkaç sahnede karakterin potansiyel kurbanlarına karşı vicdanlı olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden tanıdığımız Myers imajına biraz ters bir durum olarak özetlenebilir.

Carpenter Ruhu Geri Döndü

Filmin yönetmeni David Gordon Green’in kimi fırsatları teptiği de söylemek mümkün gözüküyor. Örneğin akıl hastanesindeki farklı karakterlerin vukuatları da filme dahil edilerek filmin gerilim dozajı arttırılabilirdi. Ama yönetmen bu karakterleri dekor gibi kullanarak Myers’ı özellikle kutsamaya geçmesi, yenilikçi bir noktadan geri dönmesine neden olmuş. Gazeteci karakterlerin tutarsız hareketleri gibi kimi göze batan ve gereksiz sahnelerin filme dahil edilmesi ise yer yer filmi hantallaştıran durumlardan bazıları diyebiliriz.

Sonuç olarak Halloween serisine yakışan bir film karşımıza çıkıyor. Filmin gişesine bakarak devam filmlerinin gelebileceğini söyleyebiliriz. Ama elimizdeki film ilk filmden sonraki beklenen final olarak da yorumlamak mümkün. 80’lerin korku sinemasına saygı duruşundan vazgeçmeyen ve öncü filmlerinin hikaye kurgusuna benzer bir seyirde devam eden Halloween, korku sinemasının başarılı işlerinden biri olarak tanımlanabilir. Cinayet sahnelerinin yaratıcılığı ve elini korkak alıştırmayan katilimizin varlığıyla haftanın en eğlenceli yapımı olduğunu aşikar denilebilir.

Kategoriler
izlenim

Kidding: Patla Artık Truman!

Michael Gondry ve Jim Carrey ortaklığında bir dizi çekileceği açıklandığında herkes ortaya kalburüstü bir yapım çıkacağını az çok tahmin ediyordu. Kidding, tüm bu yüksek beklentileri aşacağını ilk iki bölümüyle kanıtladı. Carrey ve Gondry çok güçlü bir oyuncu kadrosuyla birlikte seyirciye sağ gösterip sol vuran ve yumruğu tam yerine oturtup nefes almayı da zorlaştıran bir komediye imza atmışlar.

Yaşadığımız gezegende sadece gösteri dünyası değil, paranın ve kazancın olduğu her alan sizi aslında olmadığınız gibi davranmaya, hissetmeye ve yaşamaya zorluyor. Maskeli balo zaman zaman canımıza tak etse de, gemileri yakamıyoruz, geri dönüşü olmayan yolculuklara çıkamıyoruz. Hayat önümüze üstünde “Bozarsan sadece sen değil, herkes zarar görür” etiketleri yazan dengeler çıkarıyor. Kendi istediğimiz gibi değil, toplumun, çevremizin, sosyal veya ekonomik ilişki kurduğumuz insanların istediği gibi yaşıyoruz.

Bu tuhaf sosyal ilişki ağında çocuğunun ölümünün acısını bile dilediği gibi yaşayamayan bir çocuk programı sunucusu olarak karşımıza çıkıyor Jim Carrey ve karakteri Jeff/Mr.Pickles… Babasının yönettiği, kızkardeşinin kuklalardan sorumlu olduğu bir TV programında, çocuğunu yeni kaybetmiş bir baba olarak “Show Must Go On!” şiarına uygun bir şekilde çalışmayı sürdürüyor. Ancak eskiden mutlu bir aile babasıyken şimdi hissettiği hüzün ve acıyı her bakışında, her hareketinde görebildiğimiz bir karakter haline gelmiş. Amerikalıların bu tip durumlardaki psikolojik klişesi “Kabullenmenin 5 Seviyesini” birbirine karıştırmış, kimi zaman inkar, kimi zaman öfke, kimi zaman da kabullenmeyi yaşaşan, duygularının içine sıkışmış kalmış bir enkaz durumunda…

Jeff karakteri bu özellikleriyle Jim Carrey’nin geçmişte yine olağanüstü bir şekilde canlandırdığı Truman’ı andırıyor. Sanki Truman, show’dan ayrıldıktan sonra çocuk programcısı olmuş ve kurduğu mutlu ailesi ve sevdiği işi, bir kazayla trajediye dönüşmüş gibi… İlk iki bölümde Jeff’in içindeki hüznü ve öfkeyi, Mr.Pickles aracılığıyla dünyaya anlatma çabalarına tanık oluyoruz. Bu çabası babası ve yapımcısı Sebastian (Frank Langella) tarafından engelleniyor. Acısıyla baş etmek için karısı Jill’e (Judy Greer) sarılmak istese de o da teselliyi başka bir adamın kollarında bulmuş durumda… Kaybettiği oğlu Phil’in ikiz kardeşi Will de (Cole Allen) babasını korkak ve kişiliksiz bir insan olarak görüyor. Will’in haklı olduğu yerler var, hayatını başkasının mutluluğuna adamış karakterimiz, kendi mutluluğu için yumruğunu masaya vuramıyor, elinde olmasına rağmen, başkalarını üzmemek için hayatının dizginlerini eline alamıyor. Gondry’nin ve çağdaşı bağımsız yönetmenlerin favori oyuncusu Catherine Keener’ın canlandırdığı kızkardeş Deirdre karakteri de Jeff’in hayatında birşeylerin ters gittiğini anlasa da kendi sorunları nedeniyle yol gösteremiyor.

İlk iki bölümde pek çok sarsıcı sahne ve diyalog bulunsa da ikinci bölümün açılışı Jeff’in hapis olduğu kozayı çok iyi anlatıyor. Arabasını çalan ve söken bir hırsız çetesi, aracın bagajında Uke-Larry’yi görünce sahibinin Mr.Pickles olduğunu anlıyor, çok üzülüyor ve yeniden monte edip aynı yere bırakıyor. Günümüzün hayatının karmaşık ilişkileri belki de iyi insanlara fazla geliyor, bazen iyi insan olmak çok işe yarasa da ne arabasının çalınmasının, ne de oğlunu kaybetmenin üzüntüsünü yaşamasına izin vermiyor. Üzerimize giydirilen elbiseler hep rengarenk olmak ve yüzümüze takılan maskelerdeki yüzler de başkalarını mutsuz etmemek için hep gülmek zorunda… Hemen hemen yapılan bütün yorumlar da Jim Carrey’nin de gerçek yaşamında yaşadığı trajedilerin acısını, komedyen kıyafetini üstünden çıkarıp yaşayamadığını hatırlatıyor. Dizi, bu yönüyle gerçek yaşamdan da kesitler taşıyor.

İkinci bölümün sonuna doğru kahramanımız aynı Truman gibi özgürlüğüne ve duygularını açıkça göstermeye doğru adımlar atmaya başlasa da “Patla artık Truman, acını, sevincini, oğlunu kaybetmenin hüznünü dilediğin gibi yaşa” diye bağırmak geliyor insanın içinden… Bakalım gelecek bölümlerde içinde hapis kaldığı iyilik kozasını yırtmayı başarabilecek mi?

Kategoriler
haber

Sundance 2014 Rehberi: İkinci Bölüm

Sundance Film Festivali’nde gösterilecek filmleri tanıtmaya ve yayınlanan kareleri paylaşmaya devam ediyoruz. Bu tanıtıcı dosyanın ilk bölümüne ulaşmak için tıklayınız.

Camp X-Ray: Peter Sattler’ın yazıp yönettiği “Camp X-Ray” (yönetmenin ilk filmi olduğunu belirtelim), Irak İşgali sırasında tutuklanan Müslümanlara yapılan işkencelerle gündemi sarsan Guantanamo adlı cezaevini anlatıyor. Sattler filmin merkezine genç, deneyimsiz bir gardiyanı yerleştirmiş. Gardiyana Kristen Stewart hayat verdi. Ona İran yapımı “A Separation” ile ünlenen Payman Maadi, John Carroll Lynch, J.J. Storia gibi isimler eşlik ettiler.
camp-620x394
Cold in July: Dexter’la ünlenen yetenekli aktör Michael C. Hall katillere hayat vermekten bıkmıyor anlaşılan. Zira çekimleri tamamlanmak üzere olan “Cold in July”de de aktörü bir katil rolünde izleyeceğiz. Hall’ın hayat verdiği adamın evine bir hırsız soygun amacıyla girer, elemanımız bu adamı öldürür. Hırsızın babası ise intikam almak ister, olaylar gelişir. Filmin 1980 yılında geçtiğini belirteyim. Filmi “We Are What We Are” filmiyle dikkatleri çeken Jim Mickle yönetti.
cold_in_july-620x308
God’s Pocket: Bol yıldızlı filmlerden: Philip Seymour Hoffman, Eddie Marsan, Christina Hendricks, Richard Jenkins, John Turturro. Bu sağlam kadroyu biraraya getiren kişiyse ilk kez bir film yöneten aktör John Slattery (Mad Men’in Roger’ı). Film üvey oğlunu yanlışlıkla/kaza sonucu öldüren bir adamın bunu kanıtlama ve bu acıyla baş etme çabalarını anlatıyor. Peter Dexter’ın romanından uyarlandı film.
gods_pocket_2
Fishing Without Nets: Somalili balıkçılar/korsanlar bu sene karşımıza Paul Greengrass imzalı “Captain Phillips” filminde çıktılar. Somalili balıkçıların/korsanların sorunlarına odaklanmak yerine Amerikan ordusunun propagandasını yapmayı tercih eden bu abartılmış yapımdan sonra korsanların hayatı “Fishing Without Nets”de de anlatılacak. Tanınmayan oyuncuların rol aldığı filmi Cutter Hodierne yönetti.

Happy Christmas: 2013’te “Drinking Bodies” ile Sundance’e uğrayan Joe Swanberg’in yazıp yönettiği “Happy Christmas”, genç bir kadının sevgilisinden ayrıldıktan sonra evli ve çocuklu ağabeyinin evine taşınması ve hayatını düzene sokmaya çalışması anlatılıyor. Filmin başrollerinde Anna Kendrick, Melanie Lynskey, Mark Webber, yönetmen Swanberg ve “Girls”le ünlenen Lena Dunham’ı izleyeceğiz.happy_christmas_2-620x346

Infinitely Polar Bear: Bağımsız filmlerde de, gişe filmlerinde de rol alan yetenekli aktör Mark Ruffalo “Thanks for Sharing”teki seks bağımlısı adam rolünden sonra karşımıza tekrar sorunlu bir karakterde çıkmaya hazırlanıyor. Ruffalo bu kez manik depresif birisine hayat verdi. Manik depresif hastalığından muzdarip bir babanın hayatını, eşini ve iki çocuğunu kazanmaya çalışmasını izleyeceğiz bu filmde. Ruffalo’ya Zoe Saldana eşlik etti. Filmi Maya Forbes yönetti.
polar_bear_11-620x392
Jamie Marks Is Dead: “The Ruins”le sinemaya geçen Carter Smith’in yazıp yönettiği “Jamie Marks Is Dead” bir hayaleti merkeze koyan bir komedi. Bu hayalet arkadaşlarını ve evini ziyaret edecek, arkadaşlık ve aşkla ilgili hiç yaşamadığı şeyler yaşayacak. Filmde Liv Tyler, Noah Silver ve Judy Greer rol aldı.

Kumiko, the Treasure Hunter: Bu senenin gişe filmlerinden Pacific Rim’de karşımıza çıkan Rinko Kikuchi’nin başrolünü, David Zellner’ın yönetmenliğini üstlendiği bir film. Bu film, yalnız bir kadının memleketi Tokyo’dan Amerika’nın Minnesota eyaletine para kazanmak amacıyla taşınması ve para kazanma çabaları anlatılıyor.
kumiko
Life After Beth: Bir adamın sevgilisi beklenmedik bir şekilde vefat eder. Adam depresyona girer. Ama bir süre sonra sevgilisi gizemli bir şekilde hayata döner. Adam, sevgilisinin zombi olduğunu fark eder, olaylar gelişir. “I Heart Huckabess” filminin senaristi Jeff Baena’nın ilk yönetmenlik denemesi olan bu filmde Aubrey Plaza, John C. Reilly ve Dane DeHaan rol aldılar.

Song One: Les Miserables’da şarkı söyleyebildiğini de kanıtlayan Anne Hathaway çekimleri bu senen tamamlanan drama türündeki “Song One”da da şarkı söylemiş. Kate Barker-Froyland ilk filminde tanıştığı bir müzisyene aşık olan bir kadına odaklanıyor.

Wish I Was Here: “Garden State” filmiyle kameranın arkasına geçen aktör Zach Braff uzun bir aradan sonra tekrar yönetmenlik koltuğuna oturdu. İlk filmindeki gibi senaristliği ve başrolü de kendisine paslayan aktör bu filminin parasını Amerikalı hayranlarından topladı. Tıpkı “Veronica Mars” gibi “Wish I Was Here” için de Kickstarter sitesinde hayranlardan para istenmiş, hayranlar da gönüllerinden koptuğunu yapımcılara bağışlamışlardı. Filmde Braff’a Jim Parsons, Josh Gad, Ashley Greene ve Kate Hudson eşlik ettiler. Film, evli ve çocuklu, başarısız bir aktörün iki çocuğuna evinde eğitim vermesiyle gelişen olayları anlatıyor.

wish-i-was-here-zach-braff-kate-hudson

Whiplash: The Spectacular Now’dan sonra filmin başrolünü üstlenen Miles Teller da yeni filmiyle Sundance’te olacak. “Whiplash”, Teller’ın canlandırdığı genç bir davulcunun hayatını anlatıyor. Teller’a J.K. Simmons eşlik etti. Filmi Damien Chazelle yazıp yönetti.

Hellion: Breaking Bad dizisiyle ünlenen Aaron Paul’un başrolünü üstlendiği bir drama “Hellion”. Daha önce sadece bir filmi yöneten, kısa filmi “Black Metal” ile Sundance’ten jüri ödülünü kazanan Kat Candler yönetmiş filmi. Metal müzik hastası bir adamın küçük kardeşi çocuk koruma hizmetlerince kendisinden alınır. Adam kardeşini evine getirebilmek için çabalamaya başlar.

Low Down: Jeff Preiss’ın yönettiği “Low Down”, gerçekte yaşayan Amy Albany’nin ergenliğine, depresyondaki babasıyla sorunlu ilişkisine ve babasının piyanistliğine odaklanıyor. Film 1960’lar ve 70’lerde geçiyor. Senenin büyüme hikayelerinden birisi. Filmde Elle Fanning, Lena Headey, Peter Dinklage, Glenn Close, John Hawkes başrolleri üstlendiler.

The Skeleton Twins: Birbirlerine yabancılaşmış iki kardeşin esrarengiz bir ölümle biraraya gelip sorunlarını çözmeye çalışmalarını konu alan “The Skeleton Twins”ın başrollerini Kristen Wiig, Ty Burell, Bill Hader, Luke Wilson ve Boyd Hollbrook üstlendiler. Filmi Craig Johnson yönetti.

Ida: Bir yaz tatilinde lezbiyenliğini keşfeden bir kadının başka bir kadınla ilişkisine odaklanan “My Summer of Love”dan sonra iki sene önce “The Woman in the Fifth” ile karşımıza çıkan 1977 doğumlu Pawel Pawlikowski geçtiğimiz haftalarda Marakeş Film Festivali’nde yeni filmi “Ida”nın ikinci gösterimini gerçekleştirmişti. Festivalden ödülsüz dönen yönetmen iyi eleştirilerle yetinmek zorunda kaldı. Film 1960’ların Polonya’sında geçiyor; Katolik’e, kapitalizme ve Yahudi Soykırımı’na Wanda adlı bir kadın üzerinden odaklanıyor.

pawel

The Double: Gösterildiği festivallerden olumlu eleştiriler alan “The Double” ticari gösterime girmeden önce Sundance’de gösterilecek. Daha önce sitemizdeki haberlerde sıkça belirttiğimiz gibi “The Double”, Dostoyevski’nin romanından uyarlandı. Genç yönetmen Richard Ayoede’nin yönettiği filmde Jesse Eisenberg iki rolde karşımıza çıkacak. Ona Mia Wasikowska ve Noah Taylor’ın eşlik ettiğini, filmin yapımcıları arasında Michael Caine’in yer aldığını belirtelim. Daha fazla bilgi için bakınız.

Viktoria: Bulgaristan yapımı “Viktoria” izleyicileri 1970’lerin sonlarındaki komünist Bulgaristan’a götürecek ve bir anneyle kızının ilişkisini anlatacak. “Viktoria”, Bulgar yönetmen Maya Vitkova’nın ilk uzun metrajlı filmi. Daha önce kısa filmlerle kendisini geliştiren Vitkova yarım saatlik kısa filmi “Mothers and Daughters”da da anne-kız ilişkilerine odaklanmıştı.

cache

Rudderless: “Shameless” dizisinde döktüren usta aktör William H. Macy kariyerinde ilk kez bir sinema filmini yönetti. “Rudderless” adını verdiği filmiyle yönetmenliği deneyen Macy bu filmin önemli rollerinden birisini de üstlendi. Filmde Macy’e Felicity Huffman, Selena Gomez, Jamie Chung, Anton Yelchin, Laurence Fishburne, Billy Crudup gibi oyuncular eşlik ettiler. Film, oğlunu kaybeden acılı bir babanın bir grup oluşturup acısını müzikle atlatmaya çalışmasını anlatacak.

 

Rudderless

God Help The Girl: İngiliz yapımı “God Help The Girl”, Glasgow’da bir hastahanede çalışan, duygusal sorunları olan, hayattan bıkmış Eve’nin şarkılar yazmaya başlayıp daha iyiye gitmesini anlatıyor. Eve, James ve Cassie ile tanıştıktan sonra rüya gibi bir yaz geçirmeye başlar. Emily Browning’in başrolünü üstlendiği filmi daha önce filmlere şarkılar yazmaktan başka bir şey yapmayan Stuart Murdoch yönetti.

god help the girl