Kategoriler
izlenim

Ken Loach Ne Dedi, Biz Ne Anladık?

Diğer ülkelerdeki COVID-19 gündemini takip etmek için arada bir yabancı haber kanallarını açıyorum. Özellikle yaşı ilerlemiş sinemacılar, elde olmaksızın aklımdan geçiyor: Salgından korunabiliyorlar mı acaba? Virüse yakalandılar mı? Yalnız yaşıyorlarsa ekmeklerini alacak birileri var mı?

Aile, tanıdıklar için duyulan endişeden farklı bir his bu tabii ki. Ama insanın kaygılanma kapasitesi limitsiz. Ve gayet insani bir duygu olarak, salt eserleriyle tanıdığımız insanları da merak edebiliyoruz.

İlk düşündüğüm isimlerden biri Ken Loach. Kendisi 83 yaşında; sadece sinemaya değil hayata dair dersler alabileceğimiz bir öğretmen. Umuyor ve diliyorum ki daha mazlumun tarafında durarak anlatacağı çok hikaye, bize armağan edeceği çok film var.

Geçen yıl Cannes’da çıktıktan sonra dünya sinemalarını dolaşan son filmi Sorry We Missed You (Üzgünüz, Size Ulaşamadık), bugünlerde önemi ve değeri çok daha iyi anlaşılacak bir film. Son 10 dakikası boyunca, İngiliz sağlık sistemini bugünlerde yaşanan kriz öncesi uyarmak için adeta çırpınıyor. Kim bilir, belki de Boris Johnson, Loach filmlerinin bir filmden fazlası olduğunu anlayabilseydi NHS’nin çöküşünü engelleyecek bir şeyler yapmayı düşünebilirdi.

Ken Loach, bu ayın başlarında verdiği bir röportajdan öğrendiğimiz kadarıyla “iyi ama endişeli.” Eşi Lesyey ile beraber İngiltere’nin Güneybatısındaki Bath kentinde karantina günlerini geçiriyor. Evleri şehrin dışında olduğu için arada bir yürüyüşe çıkıyor. Film izlemeye pek vakti olmamış; mektupları yanıtlamak tüm zamanını alıyor.

Ve dün İspanyol basınında çıkan bir haber ise, bu mektuplardan biriyle ilgili: Ken Loach, geçen yılki San Sebastian Film Festivali esnasında, Guipúzcoa huzurevinin olumsuz çalışma koşulları nedeniyle grevde olan çalışanlarını dayanışma amacıyla ziyaret etmiş. Loach, El País gazetesinde bu işçilerin koşullarından bahsedince sendika teşekkür için bir mektup yazmış. Geçtiğimiz günlerde ise, yönetmen bu sendikanın mektubunu cevaplamış.

Loach mektubunda, benzer olumsuz ve tehlikeli çalışma koşulları durumunun Britanya’da da yaşandığına dikkat çekiyor ve işçilerin mevcut sağlık krizinden dolayı greve ara vermesinden övgüyle bahsediyor: “Bakımını üstlendiğiniz insanlar için duyduğunuz derin endişeyi gösterin. Burada biz de aynı cömertliği görüyoruz. Sayısız bilinmeyen kahraman var!”

Kategoriler
haber

Ken Loach: Marvel Filmleri Hamburger Gibi

Usta yönetmenlerin Marvel ve daha geniş anlamda süper kahraman filmlerine tepkilerine Ken Loach da katıldı…

“Çok sıkıcı buluyorum… Ticari mal olmaları için çekiliyorlar. Hamburger gibiler. Bütün iş büyük bir şirkete daha çok kar getirmek için bir ticari eşyanın üretimi. Küçümseyen bir yaklaşımdalar. Sinemayla pek ilgisi olmayan pazarlama uygulamaları hepsi…”

Fernando Meirelles ise biraz daha ılımlı yaklaşmaya çalışmış…

“Scorsese’ye hak vermeden edemiyorum çünkü Marvel filmleri izleyemiyorum. 8 yıl önce Spider-Man izlemiştim ama yetti, ilgimi çekmiyor.”

“Tabi ki bu kötü oldukları anlamına gelmiyor. İlk Deadpool filmini izledim, fena değildi. Aksiyon sahneleri çok iyiydi… Daha sonra Deadpool 2’yi uçakta izlemeye çalıştım ama yarım saat sonra pes ettim”

Kategoriler
haber

Ken Loach Yeni Filmi Sorry We Missed You’nun Çekimlerine Başladı

Son filmi I, Daniel Blake‘le Cannes Film Festivali’nden ikinci Altın Palmiye ödülünü kazanan usta yönetmen Ken Loach yeni filmi Sorry We Missed You‘nun çekimlerine İngiltere’nin Newcastle kentinde başladı. Senaryoyu yönetmenin pek çok filminin senaristliğini üstlenen Paul Laverty kaleme aldı. Film, Ricky ve ailesine odaklanacak. Tüm filmlerinde işçi sınıfının dertlerini anlatan Loach bu filminde de işçi sınıfını işleyecek. Bu kez temel mesele 2008’deki ekonomik kriz olacak, Ricky’nin borçlarını ödeyemediği bir zamanda karşısına bir fırsatın (yeni bir minibüsü çalıştırma fırsatı) çıkmasını konu alacak. Başlıca roller Kris Hitchen, Debbie Honeywood, Rhys Stone ve Katie Proctor‘a teslim edilmiş. Film 2019’da vizyona girecek.

Kategoriler
haber

Ken Loach, Dardenne Kardeşler, Elia Suleiman, Arnaud Desplechin’in Yeni Filmleri Duyuruldu

En son I, Daniel Blake filmini çeken, bu filmiyle Cannes’dan Altın Palmiye ödülünü kazanan usta yönetmen Ken Loach iki yıllık aranın ardından setlere dönmeye hazırlanıyor. Solcu yönetmen her zamanki gibi günümüzün İngiltere’sinde yaşanan sosyal sorunlarına odaklanacak. Usta yönetmenin yeni filminin adı Sorry We Missed You olacak. Filmin merkezinde genç bir çift yer alacak, onların sıradan bir işte sözleşmesiz çalışmak zorunda kalmalarına odaklanılacak. İlk açıklamalara göre I, Daniel Blake‘e yakın bir film olacak. Çekimlere sonbaharda başlanacak.

Son filmleri Le fille inconnue ile olumsuz eleştiriler alıp 2016’da Cannes’dan ödülsüz dönen Belçikalı yönetmenler Jean-Pierre ve Luc Dardenne de sonunda bu yıl setlere dönecekler. Kardeşlerin 11. filmleri Ahmed adını taşıyor. Adından da anlaşılacağı üzere Belçika’da yaşayan Ahmed adlı bir genç yer alacak. Henüz ergen olan Ahmed, Kur’an-ı Kerim’i okuduktan sonra öğretmenini öldürmeye yeltenecek, olaylar gelişecek. Film, Belçikalı bir gencin radikalleşmesini işleyecek. Anlaşılacağı üzere Dardenne Kardeşler bu kez gerilimli bir filmle dönecekler.

Gelelim Fransız yönetmen Arnaud Desplechin‘e. Geçen yıl Marion Cotillard’lı Les fantômes d’Ismael‘le genelde olumsuz eleştiriler alan Desplechin arayı uzatmadan setlere dönecek. Yönetmenin yeni filminin adı Roubaix, A Light imiş. Başrolü Roschdy Zem üstlenecek. Bu film polisiye türünde olacak, filmin merkezinde tecrübeli ve akıllı bir dedektif yer alacak. Desplechin bu ilk polisiye filminde yaşlı bir kadının iki kadın komşusunca öldürülmesini anlatacak. Zem dedektif Daoud’a, Antoine Reinartz çaylak polis Louis’e hayat verecek. Sara Forestier’se katillerden birini oynayacak. Desplechin senaryoyu Ava‘nın senaristi Lea Mysius’la birlikte kaleme almış.

Elia Suleiman

2009’da vizyona giren The Times that Remains filminden beri uzun metrajlı bir film çekmeyen Elia Suleiman çok yakında yeni filminin çekimlerine başlayacak. Haberlere göre Suleiman, It Must Be Heaven adını verdiği yeni filminin çekimlerine 6 mayısta başlayacak. Film komedi türünde olacak, yönetmenin saldırıların, patlamaların olmadığı, kimliğin sürekli kontrol edilmediği bir yere taşınmak isteyen bir karakteri (aslında yönetmenin kendisi) koyacak, karakterin memleketi Filistin’den kopup önce Paris’e taşınmasını, burada da terör saldırılarına tanık olunca New York’a taşınmasını konu alacak, ama hayal kırıklığı baki kalacak.

Habere Japon yönetmen Hirokazu Koreeda‘yla devam edelim. Koreeda kariyerinde ilk kez Fransa’da bir film çekecek. The Truth About Catherine adlı filminin başrollerini Juliette Binoche’la Catherine Deneuve üstlenecekler. Deneuve’la Binoche aktris bir anneyle (Catherine) senarist kızı rollerinde karşımıza çıkacaklar. Film zorba annesinden kurtulmak için Amerika’ya taşınan cefakâr bir kadına odaklanacak. Birkaç yıl sonra kadın, kocası ve çocuğuyla birlikte Fransa’ya dönmek durumunda kalacak. İlk açıklamalara göre bu film, Koreeda’nın önceki filmlerinden epey farklı olacak, Sunset Boulevard‘a yakın olacak.

Kategoriler
haber

Ken Loach’tan Corbyn’e Destek, BBC’ye Tepki

Politik fikirlerini açıklamaktan çekinmeyen ve bunu sinemasına da yansıtan Ken Loach yaklaşan İngiltere genel seçimlerinde İşçi Partisi’ni ve Jeremy Corbyn’i destekliyor.

Loach, ingiliz devlet televizyonu BBC’ye yanlı yayın yaptığı gerekçesiyle ağır tepki gösterdi:

“Bana göre seçimlerin adaletini engelliyor. Özgür ve adil davranan bir medya olmazsa, özgür seçimlerden de bahsedilemez. Jeremy Corbyn’i küçük düşürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Özellikle BBC’nin böyle taraflı yayın yapması kabul edilemez. İğrenç ve akıl alabilecek bir durum değil. Sorgulanmalılar.”

Loach daha önce kendisine gelen “8 Haziran’da yapılacak seçimlerde, Muhafazakarlar bir kez daha seçilirse, sinemaya devam eder misiniz” şeklindeki bir soruya “Bilemiyorum. Sanata devam etmek zor zamanlarda daha çok gerekli. Ederim sanırım ama zorlanırım.” sözleriyle yanıt vermişti.

Kategoriler
sinema tarihinden

Ken Loach: Bisiklet Hırsızları Hayatımı Değiştirdi

Farklı derdi olan, farklı insanlarla çektiği ve farklı bir sınıfa hitap eden filmler yaratan Ken Loach, hayatını değiştiren filmi anlatıyor.

“Küçük bir çocukken, sinema pek umrumda değildi. Yapmacık ve gereksiz bulurdum. Benim aşkım tiyatroydu. Bütün hayalim Shakespeare’i Stratford’da izlemekti. Hayalim ve büyük amacım tiyatroydu. Aktör, yönetmen, oyun yazarı, sanat yönetmeni ve hatta sahneyi süpüren görevli. Hepsini olmaya hazırdım.”

“1950’lerin sonuna doğru Ladri Di Biciclette’yi (Bisiklet Hırsızları) izledim. Okulu tiyatrocu olmak için bırakmak üzereydim, sonunda kötü bir tiyatro oyuncusu olmak üzere uzun bir yolculuğa çıkıyordum. Tek kelimeyle hayatım değişti. Vittorio De Sica’nın filminin üzerimde büyük bir etkisi oldu. Sinemanın sıradan insanların, sıradan hayatlarını ve içlerine düştüğü ikilemleri yansıtabileceğini gördüm. Yıldızlar, zenginlikler, absürd maceralarla dolu bir film değildi. Sinemayı farklı bir ışıkla görmemi sağladı. Hollywood saçmalığının dışında bir hayat olduğunu gösterdi.”

Kategoriler
seçki

FilmEkimi 2016 Seçkisi

Filmekimi 2016’da son yılların en iyi seçkilerinden biriyle karşımızda olacak. Dünya festivallerinde daha yeni Venedik ve Toronto’da gala yapmış önemli filmler İstanbul izleyicisiyle buluşacak. Bakınız yazarları olarak her filmi değerlendirmek yerine mutlaka gidip izleyeceğimiz belirli filmleri bir araya getirerek, sizlere de rehber olabilecek bir seçki hazırlamak istedik.

Haktan Kaan İçel

Elle (Paul Verhoeven)

Temel İçgüdü, Robocop gibi filmleriyle tanıdığımız yönetmen Paul Verhoeven zaman zaman çok eleştirildi. Hatta bazı sinema fanatikleri tarafından sinemayı bırakması dahi istendi. Ancak o yılmadı ve ilk gösterimi Cannes Film Festivali’nde yapılan “Elle” isimli filmini ortaya çıkardı. Isabelle Huppert gibi bir oyuncuyla çalışan yönetmen, söylenenler doğruysa kariyerinin en iyi işlerinden birine imza atmış görünüyor. Eleştirmenlerden en yüksek ikinci notu alan film, tecavüz sonrası depresyona giren mağdura bakış açısıyla yoğun tartışmalar yarattı. Son derece güçlü bir karakterin varlığı ve sinemada pek görmeye alışık olmasığımız klişe bozucu tavrıyla Elle tavsiye edilir.

Ah-Ga-Ssi (Chan Wook Park)

Güney Kore sinemasının yükselişinde en büyük paylardan birine sahip olan yönetmeni Chan Wook Park, Hollywood’da çektiği Stoker filminden sonra yeniden ülkesine geri dönüyor. İlk gösterimini yaptığı Cannes film festivali sonrasında bir kesimi mest eden Park, yeni filminde sapkın cinsel zevkler, entrika ve gerilimin iç içe olduğu bir filme imza atıyor. Sarah Waters’ın The Fingersmith romanından uyarlanan film, Japon işgali sırasındaki Kore’de bir adam ve hizmetçisi arasındaki ilşkiyi konu ediniyor. Film ülkesinde büyük bir coşkuyla karşılanırken, oldukça tatmin edici bir gişe başarısı da elde etti. Sanırım Filmekimi programında gözü kapalı seçilebilecek filmlerden biri diyebiliriz.

Under the Shadow (Babak Anvari)

Sundance’te ilk gösterimi yapıldığında 2016 yılının ilk muhteşem korku filmi ilan edilen yapım, İran’lı yönetmenden çıkan Farsça bir film olmasına rağmen yapımcılarının İngiltere, Ürdün ve Katar’dan olması sebebiyle İngiltere’nin bu seneki yabancı dilde Oscar aday adayı oldu. Savaş metaforuyla bir anne – kızın ilişkisine yoğunlaşan yapım, korku severlerin kaçırmaması gerekn bir yapım olarak programdaki yerini alıyor. Özellikle gerçek ve fanteziyi ustalıkla ayrıştırması filmin en büyük meziyeti olarak öne çıkıyor.

Müjdat Çetin

War on Everyone (John Michael McDonagh)

Kariyerinin ilk uzun metraj filmi The Guard (2011), In Bruges’un (2009) yönetmeni Martin McDonagh’ın kardeşi olması sebebiyle gözümüze çarpmıştı. The Guard ve üç yıl sonrasında gelen Calvary (2014); yönetmenin sinemasından, tıpkı ağabeyinin filmi In Bruges’da olduğu gibi, tadından yenmeyecek bir mizahi dil ve başarılı bir dramatik yapı beklentisi oluşturmamızı sağladı. War on Everyone (2016) ise, bu başarılı sinema dilinin Amerikan polislerine yansımış bir versiyonu olacağa benziyor. Filmekimi’nin “festival” havasından bir komedi filmiyle sıyrılmak ve yine de başarılı bir film izlemek isteyenler için ideal bir yapım olacaktır War on Everyone.

On The Milky Road (Emir Kusturica)

Time of the Gypsies (1988) ve birçok Balkan masalının anlatıcısı olan Emir Kusturica, uzun yıllardır eski filmlerini aratan yapımlara imza atmaktaydı. Bu film ise, yine o masalları anlatmaya başlayacağının bir sinyali gibi. Bosna Savaşı sırasında sütçülük yapan bir adamın hayatının anlatılacağı film; Venedik Film Festivali’nde gösterildi ve eleştirilerden anlaşılacağı üzere beklediğimiz dönüş gerçekleşecek gibi. Film; Emir Kusturica’nın, politik görüşleri yüzünden Türkiye seyircisinde kaybettiği sempatisini geri kazanacağı yapıt olabilir. On The Milky Road, Emir Kusturica’nın anlattığı hikâyeleri özleyen sinefiller için Filmekimi listelerinin ilk sırasına konması gereken bir yapıt.

Ozancan Demirışık

A Monster Calls (J.A. Bayona)

“Hikâyeler vahşi yaratıklardır. Onları serbest bıraktığında, ortalığı nasıl kasıp kavurabileceklerini kim bilebilir?”
Canavar, Conor’a böyle anlatıyor hikâyelerin ele avuca sığmaz kudretini. Karşısında kendisinden hiç korkmayan bir çocuk var; asıl canavarın başka olduğunu söylüyor. Canavar, Conor’a üç hikâye anlatacak; dördüncü hikâyeyi ise Conor bizzat anlatmalı. Hikâyelerin nelere kadir olduğu, yaşam ve ölümle barışmanın güzelliği ve çirkinliği, bazı adımların uçuruma düşmek pahasına nasıl atılması gerektiği üzerine bir roman, Sioabhan Dowd’un fikrinden esinlenerek Patrick Ness’in yazdığı Canavarın Çağrısı. J. A. Bayona’nın film uyarlamasında canavara Liam Neeson ses veriyor, hikâyenin kilit rollerinden olan Conor’ın annesini ise Felicity Jones canlandırıyor. Fragmanlara bakılırsa en az roman kadar olağanüstü, incelikli ve iç burkucu olduğu şüphe götürmeyen Canavarın Çağrısı, Filmekimi seçkisinin kesinlikle kaçırılmaması gereken parçalarından.

American Pastoral (Ewan McGregor)

Pastoral Amerika, bu yıl Amerikalı Yahudi romancı Philip Roth’un romanlarından uyarlanan iki filmden bir tanesi. Roth, eserlerinde genelde Yahudi başkarakterleri işliyor ve Anti-Semitizme eğiliyor; sıklıkla dönem romanları ve öyküleri yazıyor.”Varlıklı ve iyi bir aile babası olan Seymour’un talihi bir noktadan sonra yüzüne gülmekten vazgeçer ve Seymour sevdiği her şeyi yitirmeye başlar.” Türkçe baskısının arka kapağındaki bu kısa tanıtım o kadar sade ve yerli yerinde ki, lafı dolandırmak adına başka bir kısa özete gerek olduğunu zannetmiyorum. Pastoral Amerika’nın Filmekimi’nde izleyeceğimiz film uyarlamasının bir başka özelliği ise Ewan McGregor’un ilk yönetmenlik denemesi olması. Seymour’u canlandıran da McGregor’un ta kendisi tabii; filmde ona Jennifer Connelly ve Dakota Fanning gibi tanınmış oyuncular eşlik ediyor. Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde bu ay (Eylül 2016’da) gerçekleştiren film, eleştirmenler nezdinde çok parlak bulunmasa da, McGregor’un bir Philip Roth uyarlamasını nasıl yönettiğini izlemek için bile izlenebilir. Tabii kendi adıma, Ang Lee filmlerinin kadrolu senaristi James Schamus’un yazıp çektiği 2016 yapımı diğer Philip Roth uyarlaması Indignation’ı (romanın Türkçe adıyla Öfke) daha büyük bir merakla beklediğimi söyleyebilirim.

Ebru Çavdarlı

Arrival (Denis Villeneuve)

Incendies filmi ile bir anda kalpleri kazanan Denis Villeneuve’ün çektiği ilk bilimkurgu filminin olması Film Ekimi programında yer almasına yetiyor. Her ne kadar son filmleri Incendies’in yerini dolduramasa da Blade Runner’dan önce çektiği Arrival’i görmek şart oldu.

It’s Only the End of the World (Xavier Dolan)

Xavier Dolan’a Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül ve Ekümenik Jüri Ödülü kazandırarak herkesi şaşırtan, Marion Cotillard, Gaspard Ulliel, Vincent Cassel, Léa Seydoux ve Nathalie Baye’den oluşan kadrosuyla “It’s Only the End of the World” de Film Ekimi programının kaçırılmaması gereken filmleri arasında.

https://www.youtube.com/watch?v=0FwNRxNtGgU

Fırat Türkoğlu

American Honey (Andrea Arnold)

Uzun süredir dört başı mamur bir yol filmi izlemiyoruz. ABD topraklarında ilk filmine imza atan Andrea Arnold, sıradan oyunculuktan sıkıldığı ve bir arayış içinde olduğu her halinden belli olan Shia LaBeouf, kendisinden biraz daha genç ve yetenekli bir kadroyla bir araya gelmiş. Gösterildiği festivallerde de beğenildi. Filmin müziklerinin en güçlü yönü olduğu

I, Daniel Blake (Ken Loach)

Ken Loach, sevilen, izlenen bir yönetmen değil, genel olarak fanatiği olunan bir yönetmen. İki-üç filmini izleyip beğenen bir sinemaseverin her filmini takibe alması, gösterime girmese bile bulup izlemesi, eski filmlerini tekrar tekrar seyretmesi olağan bir durum. Bir de Cannes’dan ödül alıp geldiyse, o filme gidilir.

Frantz (François Ozon)

Nerede François Ozon varsa, orada iyi oyuncu yönetmenliği, iyi sinematografi, iyi kurgu ve farklı senaryo vardır diye düşünenlerdenim. Frantz, ustanın yine ilgi çekici bir döneme, ilgi çekici bir senaryoya, hem de siyah beyaz eğildiği bir film.

https://www.youtube.com/watch?v=XO_z5BRsFnM

Kategoriler
seçki

Merakla Beklediğimiz Önemli Belgeseller

VOYAGE OF TIME: Sonunda usta yönetmen Terrence Malick’in on beşi yılı aşkın bir süredir üstünde çalıştığı belgeseli Voyage of Time‘ı izleyebileceğiz. Doğayı ve evreni etkileyici bir görsellikle ilk filminden beri perdeye taşıyan, son filmlerinde ise doğa ve evreni merkeze koyan Malick bu belgeselinde de evrenin doğuşuna, gelişimine ve ölümüne odaklanmış. Malick bizleri heyecanlandıran bu belgeselin ilk kırk dakikasını IMAX kamerayla çekmiş. IMAX’te çekilen bölümün anlatıcısı Brad Pitt, devamının anlatıcısı ise Cate Blanchett. Müzikler efsane müzisyen Ennio Morricone’ye emanet edildi. Filmin görüntü yönetmenliğini ise bu kez Emmanuel Lubezki değil, pek çok belgeselde çalışan Paul Atkins üstlendi. Belgesel, ABD’de 7 ekimde gösterime girecek. Bizde gösterime girer mi bilinmez. En iyi ihtimalle festivallerde gösterilir.
voyage-of-time-featured-2
THE GLANCE OF MUSIC: Bu belgesel 88 yaşında halen çalışan, farklı türlerde pek çok yapıma unutulmaz müzikler besteleyen, western filmlerine müzikleriyle damgasını vuran efsane müzisyen Ennio Morricone’yi konu ediniyor. Belgeselin senaristliğini ve yönetmenliğini 1988’den beri Morricone ile çalışan İtalyan yönetmen Guiseppe Tornatore üstleniyor. Tornatore uzun soluklu kariyerinin ikinci filminden itibaren Morricone ile çalışmaya başlamıştı. Çekimleri devam eden belgeselde şu sinemacılar Morricone’yi ve yeteneğini övüp onunla çalışmanın nasıl bir şey olduğunu anlatacaklar: Dario Argento, Bernardo Bertolucci, Tornatore, Vittorio Taviani, Joan Baez. Morricone de 56 yıllık kariyerini, müzikleri nasıl bestelediğini, yaşamını, sinemayı vs anlatacak. Belgeselin bu yıl İtalya’da gösterime gireceği söyleniyor ama henüz bir tarih açıklanmadı. Bakalım hangi festivalde prömiyeri gerçekleştirilecek.
ennio-morricone
MARADONA: Çektiği her belgeselle ödülleri silip süpüren Asif Kapadia’nın Amy belgeselinden sonra kariyerini nasıl devam ettireceğini merak ediyorduk. Neyse ki Kapadia yeni projesini hemen açıklamıştı. Formula 1 pilotu Ayrton Senna ve şarkıcı Amy Winehouse’ın yaşamlarını ve ölümlerini anlatan Kapadia gene farklı bir meslekten, ama bu kez rahmetli olmamış birisinin, efsane futbolcu Diego Maradona’nın hayatını anlatacak. Belgeselin hazırlıklarına devam eden Kapadia elinde daha önce yayınlanmamış beş yüz saatlik görüntüler olduğunu açıklamıştı. Bu beş yüz saatten iki saatlik bir belgesel ortaya çıkaracak. Maradona ile ilgili pek çok belgesel çekilmiş olsa da bu yeni belgeseli de Kapadia nedeniyle merakla beklememek zor. Ne yazık ki belgesel 2018’den önce hazır olmayacak.Diego Maradona
INTO THE INFERNO: Usta yönetmen Werner Herzog ardı ardına belgeseller çekmeye devam ediyor. Farklı konularda pek çok belgesel çeken Herzog bu kez bir volkanlara odaklanacak. Into the Inferno adını verdiği belgeselini henüz tamamlamadı. Herzog şu an aktif olan pek çok volkanı merkeze koyup bu volkanları tanıtacak, anlatacak. Daha doğrusu Profesör Clive Oppenheimer volkanları anlatacak. Oppenheimer volkanlarla dünyamızın ilişkisini ve insanların bu bölgelerdeki yaşamlarını irdeleyecek. Filmin mekânları ise Kuzey Kore, Endonezya, İtalya, Hawai, İzlanda ve daha birkaç ülke. Filmin bu yıl gösterime girmesi planlanıyor.
into-the-inferno
HATE IN AMERICA: Herzog’tan devam edelim. Usta yönetmen, Into the Inferno‘yu tamamladıktan sonra belgesel dizisi Hate in America‘yı hazırlayacak. Adından da anlaşılacağı üzere belgesel, Amerika’daki nefret suçlarına odaklanacak. Dizi dört bölümden, her bölümü de birer saatten oluşacak. Beyaz faşistleri, Neo-Nazileri, bir ev hanımının Meksikalıları öldürmesine odaklanacak. Çekimlerin bir bölümü ABD’nin “nefret merkezi” Arkansas’ta yapılacak. Diziyi Discovery kanalı yayınlayacak. Herzog’un bu belgeseli 2012’den beri çekmeye çalıştığını da notlarıma dahil edeyim. Bakalım bu kez belgeseli çekebilecek mi.Werner Herzog

GIMME DANGER: Jim Jarmusch bu yıl karşımıza hem bir kurmaca filmle (Paterson), hem de bir belgeselle çıkacak. Jarmusch, Gimme Danger adını verdiği belgeselinde Iggy Pop’ı ve grubu The Stooges’ı, konserlerini, albümlerini anlattı. Grubun davulcusu Scott Asheton ve kardeşi Ron Asheton vefat etmişlerdi. Şu an üç kişilik gruptan sadece Iggy Pop hayatta. O da belgeselde grupla ilişkisini anlattı. Belgeselin adını grubun en bilinen şarkılarından aldığını da belirteyim. Bu da malumun ilanı oldu gerçi. Belgeselin ABD vizyon tarihi henüz belirlenmedi.Gimme Danger

VERSUS: THE LIFE AND FILMS OF KEN LOACH: İngiliz yönetmen Ken Loach’un hayatına ve sinemasına odaklanan bir belgesel. Belgeseli Louise Osmond çekti. Loach’u, usta yönetmenle çalışmanın nasıl bir şey olduğunu ve yönetmenin sinemasını ise şu kişiler anlattılar: Robert Carlyle, Gabriel Byrne, Cillian Murphy, senarist Paul Laverty ve Nell Dunn. Loach da kameranın önüne geçip filmlerini anlattı. 93 dakikalık belgesel İngiltere’de 3 haziranda gösterime girmiş, olumlu eleştiriler almıştı.VERSUS

A BEAUTIFUL PLANET: IMAX ve Walt Disney’in işbirliği ile hazırlanmış, üç boyutlu çekilmiş belgesel film. Adından da anlaşılacağı üzere Uluslararası Uzay İstasyonu’nu merkeze koyup Dünya’yı anlatıyor. Toni Myers’ın yönettiği belgeselin anlatıcılığını Jennifer Lawrence üstlenmişti. Belgesel, ABD’de nisanda gösterime girmişti ama henüz izleyemediğimiz için listeye almakta bir sakınca görmedim.

FIRE AT SEA: Bu şubatta Meryl Streep’in jüri başkanlığını üstlendiği Berlinale’nin büyük ödülü Altın Ayı dahil dört ödüle layık görülen, Gianfranco Rosi’nin yönettiği bir belgesel film. Rosi bu yeni belgeselinde mülteciliği anlattı. Belgesel, İtalya’ya ait Lampedusa’ya ulaşmaya çalışan mültecilere ve buradaki yaşama odaklanıyor. Merkezde ise 12 yaşındaki Samuele yer alıyor. Fire at Sea, İtalya’da şubatta gösterime girdi.Fuocoammare-3

EIGHT DAYS A WEEK: Ron Howard, Jarmusch gibi hem bir filmle (Inferno), hem de bir belgeselle karşımıza çıkacak. Yeni belgeseli Eight Days a Week’te Beatless grubunun ilk zamanlarına, yani 1962-1966 yılları arasındaki hayatlarına odaklanıyor. Dört yıllık bir süreci, grubun turlarını, söyleşilerini, 250 konseri anlatacak. Paul McCartney belgeselin yapımcılığını ve anlatıcılığını üstlenecek. Belgeselin ABD vizyon tarihi henüz belirlenmedi.

SCORE: A FILM MUSIC DOCUMENTARY: Hollywood’un önde gelen sinemacıların ve filmlere müzikler besteleyen müzisyenlerin kameranın karşısına geçip tecrübelerini, sektörü ve müzik (score demek daha doğru olacak) hazırlamanın püf noktalarını anlattıkları bir belgesel. Kimler yok ki bu belgeselin castında. Hemen sayalım: Hans Zimmer, John Powell, Atticus Ross, Danny Elfman, John Williams, Trent Reznor, James Cameron, Junkie XL, Howard Shore, Alexandre Desplat, Moby, Garry Marshall. Heyecanlanmamak, merakla beklememek mümkün değil. Belgeseli Matt Schrader yazıp yönetti. Schrader belgeselin post prodüksiyonuna devam ediyor. Score bu yıl gösterime çıkarılacak.

Kategoriler
izlenim

Jimmy’s Hall: Abdestli Kapitalizmin Sanat Korkusu

“Dans edilemeden yapılan devrim, yapılmaya değer değildir aziz kardeşlerim.” Emma Goldman (V for Vendetta’da da duymuştuk bu cümleleri)

“Yabancılar geldiklerinde bizim elimizde toprakların tapuları, onların ellerinde İncil vardı. Gözlerimizi kapatmamızı istediler. Açtığımızda bizim elimizde İncil, onların ellerinde topraklarımızın tapuları vardı.”

“Jimmy’s Hall” (Jimmy’nin Salonu) komünizmi, solculuğu, işçi sınıfını, sınıflar arası mücadeleyi sinema yaşamının başından beri işleyen ve bu anlamda en istikrarlı yönetmenlerden birisi olan Ken Loach’un son filmi… Loach birçok filminde yaptığı gibi merkeze irlandalıları koyuyor. 1930’larda küçük bir köyde birbirleriyle geçinerek yaşayan irlandalılarla onlardan nefret eden, onları kontrol etme ihtiyacı duyan Rahip Sheridan arasındaki mücadeleye odaklanıyor. Loach’un hedefinde bu kez Kilise var.
1

Bir tarafta küçük köylerinde sıkılarak yaşamak yerine terk edilmiş bir kiliseyi adam ederek burada resim yapmak, şarkı söylemek, müzik bestelemek, boks yapmak, dans etmek isteyen köylüler; diğer taraftaysa bilhassa kadınların ve kız çocuklarının bellerini, kalçalarını, vücutlarını kıvırtarak dans edişlerine “ahlaksızlık” diyen,  “Eskiden öyle miydi azizim? Gayet edepli yapılırdı bu işler,” şeklinde geçmişi yad eden, komünizm düşmanı Rahip Sheridan… Şimdi bir rahibin İngiltere/İrlanda’da çıkıp bunları söylemesi çok komik kaçardı, değil mi? Ama aslında 2014’ün Türkiyesi’nden zerre farkı olmayan bir dönemi anlatıyor ve dindar geçinenlerin ruhsuzluğunu ve kötücüllüğünü bir güzel özetliyor Loach usta. Zaten yazının başlığını “Abdestli Kapitalizmin Sanat Korkusu” şeklinde atmamın nedeni de bu. Sheridan’ın gözlerinden taşan nefret bize biricik diktatörümüzü hatırlatacaktır hemen. Sevgili diktatörümüzün eğlenmeye, dans etmeye, resme, spora nefret duyması; her biri son derece mühim olan sanat dallarına ve spora baktığında sadece para görmesi; insanın var oluşundan beri yaptığı dansa, resme nefretle yaklaşıp yetmeyip bu sanat dallarıyla ilgili mekânları kapattırması ve ödediğimiz vergileri buraya değil de bizleri gericileştirebileceği, aptallaştırabileceği dine, yani son derece gereksiz bir kurum olan Diyanet’e aktarması ile komünistlerden nefret eden, Kemal Tahir’in deyimiyle elinde olsa onları “1’e kadar kırabilecek” güçte birisi olan, bu salona gidenleri fişleten (ki burada da diktatörcüğümüzü anabiliriz) Sheridan arasında bu açılardan bakıldığında aslında bir fark yok.7

Filmin 40’lı dakikalarındaki paralel kurgulu sahneler yukarıdaki paragrafta anlattığım mevzuyu gayet iyi özetliyor aslında. Biraz bu sahneden bahsetmek isterim. Akşam Jimmy’nin açtığı salonda dans etmek, yani eğlenmek için gelen halk sabahleyin kiliseye, kendilerinden nefret eden Sheridan’ın vaazını dinlemek için giderler. 45.dakikada başlayan paralel kurgulu sahnelerde akşamleyin eğlenen halkla sabahleyin Sheridan’ın orada yapılanları tasvip etmeyen vaazı filmin en önemli sahneleri arasında yer alıyor. Kendisine dindar diyen, sorsan “İsa’nın yolundan zerre sapmadığını” kararlıkla söyleyebilecek olan Rahip Sheridan önce komünistlere ve sanat icra eden “ahlaksızlara” nefretini kusar, sonra fişlenen insanları açıklar, en sonundaysa elindeki parayla insanları satın almaya çalışır. Dini kendi ceplerini doldurmak  ve insanlarda hakimiyet kurmak için kullanan kapitalist Müslümanlar için söylenmiş olan “Abdestli kapitalist” tanımını farklı bir dinden de olsa Sheridan’a yakıştırmak son derece doğru olur. Zira Sheridan filmin her anında bu sıfatın hakkını verir.

5

Filmi sevmemin ilk nedeni sürekli belirttiğim gibi sanattan nefret edildiği bir dönemde yaşıyor olmam. Belki de böyle sorunları olmayan; tiyatroları, bale sahneleri, sinemaları kapatılmayan, din üzerilerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmadığı insanlar filmle bu derece bağ kurmayıp filmi sevmeyeceklerdir. Ama işte, böyle bir dönemde yaşayınca karşınıza çıkan ve yaşadığınız şeyleri sizlere anlatan filmlerle bağınız kuvvetli oluyor… Taşeron işçi kullandığını öğrenince festivali boykot edip ödülünü almak için oraya gitmekten vazgeçecek kadar işçinin yanında olan, kariyeri boyunca işçilerin, ezilenlerin sorunlarına odaklanan, defalarca kez kanıtladığı gibi sadece filmlerinde değil hayatında da işçileri önemseyen Loach, 30’lu yılların İrlanda’sını, sorunları ve en önemlisi Kilise’nin hakimiyetini bu filminde başarıyla işlemiş. İsyanın doğuşunu bu kez sanat icra edenlerle dolu olan bir köyden anlatmış, iyi de etmiş. Ortaya önceki hafif filmi “Angel’s Share”den daha başarılı bir film çıkmış. Öte yandan filmi izlerken sadece ülkemizin şu zamanlarını değil, geçmişini de hatırlayacağınıza eminim. Geçmişte büyük emeklerle açılan ve çok başarılı olan köy enstitülerini Jimmy’nin çok işlevli salonunu görünce hatırlamamak mümkün değil. Jimmy’nin salonu nasıl yakıldıysa, salona gidenler  nasıl “komünist, din düşmanı, ahlaksız” şeklinde etiketlenip toplum dışına sürülmeleri  amaçlandıysa, en nihayetinde de nasıl Jimmy tekrar kendi vatanından sürüldüyse enstitüler de yakıldı, enstitülere sahip çıkanlara şiddet uygulandı, onlara da “komünist, dinsiz, fuhuş  yapan ahlaksızlar” dendi ve tarihe karıştı. Tarihe karıştı; çünkü iktidardakiler yönetebilecekleri cahil bir halk isterler. Her şeyi sorgulayan, eğitimli bir halk değil. Şu an o halkı da elde ettiler zaten.
2

“Jimmy’s Hall” bizlere 2014’ün Türkiyesi olduğu kadar enstitüleri kapatmaya çalışan 50’lilerin Türkiyesi’ni de hatırlatan etkileyici bir film. Umarız ki Loach sinemayı bırakmaz ve komünizmi  işlemeye devam eder. Yazıyı filmin en çarpıcı replikleriyle bitirelim:

Jimmy:  Bağışla beni peder, günah işledim. Son günah çıkarmamdan bu yana 25 yıl geçti. Papazlığın güvenli minberinden yalanlar söyleyip, nefret ve kışkırtmayla insanları silaha teşvik eden ve masum insanların hayatını tehlikeye atan riyakarlara ne yapmam gerektiği konusunda tavsiyenize ihtiyacım var.

Rahip: Neyden bahsediyorsun sen?

Jimmy: Kibir günahı için ne tavsiye edersiniz? Kendilerini bilginin pınarı addedip oturduğu yerden cehaleti ve batılı teşvik eden kibir sahiplerine ne yapmalı?

Rahip: Günah çıkarmak istiyor musun?

Jimmy: Ve aramızdaki en iyi şeyleri, hayallerimizi, eğlendiğimiz şeyleri lanet tehditleriyle parçalamaya çalışanları? Fakat en kötüsü, içlerindeki zavallı çirkinlikle bizim ruhlarımızı öldürmeye çalışanlar, kontrol edemedikleri her şeye karşı kalplerinde zehir taşıyanlar.

Rahip: Gralton, bu kutsala hakarettir.

Jimmy: Hayır, sana hakaretin ne olduğunu söyleyeyim muhterem peder: Kalbinde sevgiden çok nefret beslemektir.

Kategoriler
seçki

Ken Loach’tan Thatcher Açıklamaları

“Margaret Thatcher modern zamanların en bölücü ve yıkıcı başbakanıydı. Kitlesel işsizlik, kapanan fabrikalar, yok edilen topluluklar – mirası budur. Doğru, bir savaşçıydı ama savaştığı şey ingiliz işçi sınıfıydı. Zaferlerini ise İşçi Partisi’nin çürük politikacıları ve satılık sendikalar sayesinde kazandı. Onun yarattığı uygulamalar yüzünden bugün karmaşa içindeyiz.”
Ken-Loach- thatcher
“Başta Tony Blair olmak üzere başka başbakanlar da onun yolunu izledi. Thatcher laternacıysa, Blair de maymunuydu.”
“Mandela’yı terörist ilan ettiği, işkenceci katil Pinochet ile çay içtiği zamanları hatırlamıyor musunuz? Onu nasıl hatırlayabiliriz, nasıl onurlandırabiliriz ki?”
“Cenazesini özelleştirip ihale açalım. Ve en düşük teklif verene satalım. Onun da istediği ve hayatı boyunca yaptığı şey buydu”

Kategoriler
haber

Spirit of 45: Ken Loach’tan İngiltere’nin Sosyalist Geçmişi

İngiliz usta, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’de sosyalist partinin ve çevresindeki toplulukların yaşadıklarını bir belgeselle sinemaseverlere aktaracak.

Spirit of ’45 adını taşıyan film için hazırlıklarını yeni filmi “Angel’s Share” ile birlikte sürdüren Loach, belgesel için gerekli çekimleri tamamladı ve kurguya girdi.

Loach, savaş sonrası tüm İngiltere’de yaşanan sosyalist dalgayı ve bu dalganın günümüz İngiltere’sine yansımalarını aktaracak. Loach belgeseli uzun süredir birlikte çalıştığı Rebecca O’Brien’la hayata geçirdi.

Kategoriler
haber

2012 Filmleri: Dünya Sinemasında Ortalama Bir Yıl

2012’de dünya sinemasında az sayıda ustanın filmini izleyebileceğiz. Bu yıl daha çok ustalık yolundaki isimlerin kendilerini kanıtlayabilmesi için bir fırsat olacak. Filmlere baktığımızda en dikkat çeken şeylerden biri ise klişe tabiriyle sınırların artık tamamen kalktığı… İyi ve yetenekli yönetmenler oyuncularını dünyanın 4 bir yanından seçebilme rahatlığına ulaşmış durumdalar.

AMOUR

Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Isabelle Huppert, Emmanuelle Riva, William Shimell, Jean-Louis Trintignant

Emekli müzik öğretmenleri Georges ve Anne mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Anne’in bir kalp krizi geçirmesi ve ardından felç olması bu mutluluğa ve aşklarına gölge düşürür. Michael Haneke’nin eşsiz filmografisine yine çok farklı konuya sahip bir film eklenecek. Cannes’a yetişmesi yüksek ihtimal.

THE GRANDMASTERS

Yönetmen: Wong Kar-Wai
Oyuncular: Tony Leung, Chiu Wai, Ziyi Zhang, Chen Chang

Wong Kar-Wai çok farklı ve heyecan verici bir filmle karşımıza çıkacak. Normalde 2011’e yetişmesi bekleniyordu ama yönetmenin mükemmelliğe ulaşmak için filmi biraz ağırdan aldığı belirtiliyor. Film Bruce Lee ile ustası Ip Man arasındaki ilişkiye odaklanacak. Filmin Cannes’a yetişmesi beklense de, süreç daha çok uzarsa sürpriz olmaz.

RUST AND BONES

Yönetmen: Jacques Audiard
Oyuncular: Marion Cotillard, Matthias Schoenarts, Celine Sallette, Bouli Lanners.

2009’da A Prophete ile son 10 yılın en iyi filmlerinden birine imza atan usta yönetmen, beşparasız 25 yaşındaki bir babayla, 5 yaşındaki bir çocuğun öyküsünü anlatacak. Cannes’a yetişmesi zor görünüyor, Venedik Film Festivali’ne yetişecektir.

ANGEL’S SHARE

Yönetmen: Ken Loach
Oyuncular: John Henshaw, William Ruane, Gary Maitland, Roger Allam, Paul Brannigan, Siobhan Reilly, Jasmin Riggins.

Yine Loach’un pek tanınmamış favori oyuncuları, yine senarist Paul Laverty, yine anlayana pek çok dersler içeren gerçekçi bir öykü… Loach, çocuğu doğduktan sonra “Benimle aynı hayatı yaşamayacak” diye yemin eden Robbie’nin hayatına odaklanacak. İlk gösterimi Cannes’da olacak gibi…

GEBO ET L’OMBRE

Yönetmen: Manoel del Oliveira
Oyuncular: Claudia Cardinale, Jeanne Moreau, Michael Lonsdale

Dünyanın en yaşlı yönetmeni 103 yaşında filmlerine devam ediyor. Raul Brandao’nun oyunundan uyarlanan film, kaçak oğlunu korumak için kendisini feda eden bir babanın hikayesini anlatacak. Oliveira, Cardinale ve Moreau gibi iki usta oyuncuyla çalışacak.

DANS LA MAISON

Yönetmen: Francois Ozon
Oyuncular: Fabrice Luchini, Emmanuelle Seigner, Kristin Scott-Thomas

Her yıl bir film çekme alışkanlığını yitirmeyen üretken usta François Ozon, bu sefer mikro-kozmos’unu bir okulun içine kuruyor. Bir profesör ile öğrencinin çevrelerindeki insanların hayatlarını mahvetmelerini anlatan film, usta oyuncularıyla ve Ozon’la 2012’nin dikkat edilmesi gereken yapımlarından biri… Film, sonbahara hazır olacak gibi…

THE END

Yönetmen: Abbas Kiarostami
Oyuncular: Ryo Kase, Denden, Rin Takanashi

Abbas Kiarostami Japonya’da ve japon oyuncularla bir film çekiyor demek bile bu filmi ilgi çekici kılmaya yeterli… Certified Copy ile ilk kez İran dışında bir film çeken büyük ustanın yeni cesur adımı Japonya’da atılacak. Kiarostami ile birlikte hayatını hem öğrenci, hem de fahişe olarak sürdürmeye çalışan bir kızın, profesörüyle olan ilişkisini izleyeceğiz.

APRES MAI (SOMETHING IN THE AIR)

Yönetmen: Olivier Assayas
Oyuncular: Clement Metayer, Lola Créton.

Fransa’da 70’lerdeki politik ortamdan sıyrılıp, sadece sinema üzerine düşünmeyi seçen ve daha konformist bir yaşam sürmeye başlayan Gilles’in hikayesi… Assayas’ın senaryosunu kendi yazdığı film, söylentilere göre otobiyografik özellikler de taşıyor. Summer Hours ve Carlos’la üst üste iyi filmler çeken Assayas’ın seriyi devam ettirmesini bekliyoruz.

THE LADY

Yönetmen: Luc Besson
Oyuncular: Michelle Yeoh, David Thewlis, Jonathan Raggett, Jonathan Woodhouse

Luc Besson, Myanmar’ın kadın muhalefet lideri Aung San Suu Kyi’nin hayatını anlatacak farklı bir yapımla karşımıza çıkacak. Suu Kyi’nin, 1990’da büyük bir çoğunluğun oylarıyla kazandığı seçim, askeri cunta tarafından tanınmamıştı. Nobel barış ödülü sahibi de olan Suu Kyi o dönemden beri hapis ve ev hapsinden tutuluyordu.

ONLY GOD FORGIVES

Yönetmen: Nicolas Winding Refn
Oyuncular: Ryan Gosling, Kristin Scott Thomas, Yayaying, Vithaya Pansringarm

Artık sadece Hollywood yapımcılarıyla film çekse ve Hollywood yıldızlarını sıkça kullansa bile Winding Refn’i hala bir “dünya sinemacısı” olarak görmek gerekiyor. Hikayesi ve çalışmalarını Drive’dan çok önce başladığı Only God Forgives’te kimyasının tuttuğu Ryan Gosling’le çalışacak. Gosling filmde Bangkok’ta ismi konulmamış bir sürgünde yaşayan ve bir Tay Boks kulübü işleten bir adamın hikayesini anlatacak. Gosling senaryoyu “Okuduğum en ilginç hikaye” diye niteliyor.

UPSIDE DOWN

Yönetmen: Juan Solanas
Oyuncular: Jim Sturgess, Kirsten Dunst.

Arjantin sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden Fernando Solanas’ın sürgünde doğan, Avrupa, Şili ve ABD’de yetişen oğlu Juan Solanas, dünya payi üzerine fantastik bir filmle karşımıza çıkıyor. Fragman filmi biraz Hollywood romansı olarak gösterse de çok daha derin bir hikayeyle karşılaşmayı umuyoruz. Cannes’da dünya galasının yapılması büyük bir ihtimal.

BLONDIE

Yönetmen: Jesper Ganslandt
Oyuncular: Marie Göranzon, Alexandra Dahlström, Carolina Gynning, Helena af Sandberg, Olle Sarri

Yıllar sonra ekonomik zorluklar nedeniyle yeniden annelerinin yanına taşınmak zorunda kalan 3 kızkardeşin yaşadığı kavgalar ve çekişmelerle dolu bir senaryo… Farewell Falkenberg ve The Ape’le Avrupa sineması sevenlerin dikkatini üstüne çeken Ganslandt’ın sıkıcı gibi görünen senaryodan farklı bir film çıkaracağına güveniyoruz.

JOURNAL DE FRANCE

Yönetmenler: Raymond Depardon ve Claudine Nougaret
Oyuncular: Raymond Depardon ve Claudine Nougaret

Uluslararası fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Raymond Depardon, 2008’de La Vie Moderne’le şaşırttığı sinemaseverleri bir kez daha etkilemek için geliyor. Eşiyle Fransa’yı gezen, hem kendi yolculuklarını anlatan, hem çektikleri fotoğraflarla yaşadıklarını seyirciyle paylaşan Depardon’u, Nuri Bilge Ceylan’ın belgeselci versiyonu olarak görebiliriz.

LORE

Yönetmen: Cate Shortland
Oyuncular: Saskia Rosendahl, Ursina Lardi

2004’ün en iyi filmlerinden biri avustralyayı yönetmen Cate Shortland’ın Sommersault’uydu. İlk filminde yakaladığı başarının ardından 8 yıldır film çekmeyen Shortland, bir İkinci Dünya Savaşı filmiyle karşımızda… Film, nazi anne-babaları hapse atılan 14 yaşındaki bir kızın 4 kardeşiyle yaşadığı zorlukları anlatıyor.

LAURENCE ANYWAYS

Yönetmen: Xavier Dolan
Oyuncular: Karine Vanasse, Nathalie Baye, Melvil Poupaud

Son yılların en parlak genç yönetmeni Dolan, 2012’yi boş geçmeyecek. Dolan’ın elinde bu kez çok daha zor bir senaryo var. Laurence Anyways, homoseksüel bir çiftin ayrıldıktan 5 yıl sonra yeniden bir araya gelmeye çalışmalarını anlatacak. Filmin Cannes’a yetişmesi bekleniyor.

2 DAYS IN NEW YORK

Yönetmen: Julie Delpy
Oyuncular: Julie Delpy, Chris Rock, Dylan Baker

Julie Delpy’nin iyi sardığı 2 Days serisi New York’ta devam ediyor. Kahramanımız Marion bu kez Chris Rock’ın canlandırdığı yeni erkek arkadaşı ve iki çocuğuyla, fransız ailesini New York’ta konuk ediyor.

BIG HOUSE

Yönetmen: Matteo Garrone
Oyuncular: Claudia Gerini, Ciro Petrone, Nunzia Schiano, Angelica Borghese, Aniello Arena, Loredana Simioli

Gomorrah’nın yönetmeni Garrone çok farklı bir hikaye ile karşımızda… Garrone yeni filminde TV’lerdeki reality show’ların perde arkasına eğiliyor. Napolili bir ailenin babalarının “BBG” tarzı bir yarışmaya seçilme sürecinde yaşadığı dramı, Garrone’nin dramıyla izleyeceğiz. Film Cannes’a yetişecek gibi duruyor.

METEORA

Yönetmen: Spiros Stathoulopoulos
Oyuncular: Theo Alexander, Tamila Koulieva

Yunan asıllı kolombiyalı yönetmen Spiros Stathoulopoulos, 2007&de PVC-1’le sinemaseverlerin dikkatini çekmişti. Stathoulopoulos, bir keşiş ile rahibenin aşkıa odaklanacağı yeni filmiyle tepki ve ilgi toplayacak gibi görünüyor.

LIFE OF PI

Yönetmen: Ang Lee
Oyuncular: Tobey Maguire, Irrfan Khan, Tabu ve Suraj Sharma

İki yıldır listemizde yer ala Lie of Pi’nin artık bu yıl gösterime gireceğini söyleyebiliriz. Gemi kazası sonucunda bir kaplanla aynı filikada kalan bir çocuğun hikayesini izleyeceğimiz film, 21 aralık 2012’de gösterimde olacak.

THE MILITANT

Yönetmen: Manolo Nieto
Oyuncular: Belirlenmedi

2006’daki Dog Pound’la Uruguay’ın yeni sinema hareketinin önemli isimlerinden biri haline gelen Nieto’nun politik filmi Cannes’a yetişecek gibi görünüyor.

HOLLY MOTORS

Yönetmen: Leos Carax
Oyuncular: Denis Lavant, Kylie Minogue, Michel Piccoli, Edith Scob, Eva Mendes.

24 saat boyunca farklı hayatlar arasında farklı kişiliklere bürünerek dolaşan bir adamın hikayesi… 1999’dan beri kısa filmler dışında kamera arkasına geçmeyen Carax’ın sıradışı filmlerinden birini daha izleyeceğiz.

BOMB

Yönetmen: Sally Potter
Oyuncular: Elle Fanning, Christina Hendricks, Alessandro Nivola, Alice Englert.

1960’larda Londra’da iki asi kızın yaşadıkları maceralar. Sally Potter filmde Jane Campion’ın kızı Alice Englert’e de rol verdi.

NO

Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Gael Garcia Bernal

1988’de Augusto Pinochet’nin 8 yıl daha başta kalmasını engelleyen referandumda “hayır” oyunun çıkmasını sağlayan reklamcı ve siyasetçi ekibin gerçek öyküsü… Filmde Alfredo Castro’nun da küçük bir rolü olduğu konuşuluyor. Tony Manero ve Post Mortem ile politik sinemada harikalar yaratabileceğini gösteren Pablo Larrain’den yine önemli bir film bekliyoruz.

SEVEN PSYCHOPATS

Yönetmen: Martin McDonagh
Oyuncular: Colin Farrell, Woody Harrelson, Sam Rockwell, Christopher Walken, Abbie Cornish, Olga Kurylenko, Gabourey Sidibe, Tom Waits, Kevin Corrigan

Her ne kadar Hollywood oyuncularıyla çekilecekse de, Martin McDonagh’ın varlığı yapımı bir Avrupa filmi haline getiriyor. Seven Samurai’ın modern bir uyarlamasını yazmaya çalışan bir yazarın öyküsünü izleyeceğiz.

FOR ELLEN

Yönetmen: So Yong Kim
Oyuncular: Paul Dano, Jon Heder, Jena Malone, Margarita Levieva, Dakota Johnson.

Karısıyla boşanmak üzere olan ünlü bir rock yıldızı, 6 yaşındaki kızının velayetinden bu kadar çabuk vazgeçemeyeceğini anlar. Yıllardır kara listede yer alan senaryoyu, So Yong Kim büyük bir cesaretle ele aldı.

LA CREATRICE

Yönetmen: Bruno Dumont
Oyuncular: Juliette Binoche, Denis Podalydès

Camille Claudel ile Rodin arasındaki büyük aşkı ve ardından Claudel’in akıl hastanesine düşmesini anlatan trajik hikaye Bruno Dumont tarafından bir kez daha filme alınıyor. Juliette Binoche, daha önce Isabelle Adjani’nin de oynadığı roldeki performansı, yılın en çarpıcı oyunlarından biri olabilir.

FOXFIRE

Yönetmen: Laurent Cantet
Oyuncular: Cantet yine ismi duyulmamış bir grup genç oyuncuyla çalışacak.

Joyce Carole Oates’un Foxfire isimli romanından uyarlanan film, 1950’lerde erkek egemenliğine bir çete kurarak son vermeyi hedefleyen “Foxfire” çetesinin öyküsünü anlatacak.

7 DIAS EN LA HABANA

Yönetmenler: Laurent Cantet. Julio Medem, Benicio Del Toro, Gaspar Noé, Elia Suleiman, Juan Carlos Tabío, Pablo Trapero
Oyuncular: Josh Hutcherson, Vladimir Cruz, Mirta Ibarra, Jorge Perugorria, Melvis Santa Estevez, Beatriz Dorta, Othello Rensoli, Daniel Brühl, Elia Suleiman, Emir Kusturica

7 kısa filmden oluşan bir Havana güzellemesi. “I Love You” serisiyle ilgisi olmasa da fikir aynı.

THE DOOR

Yönetmen: István Szabó
Oyuncular: Helen Mirren, Martina Gedeck

Büyük yönetmen Istvan Szabo’nun bir yazar ve hizmetçisi arasındaki farklı ilişkiye bakışı… “Dame” Helen Mirren’ı yıllar sonra sıradan bir rolde izlemek ilginç olacak.

A PIGEON SAT ON A BRANCH REFLECTING ON EXISTENCE

Yönetmen: Roy Andersson
Oyuncular: Henüz belli değil

Songs From The Second Floor ve You, The Living’le absürd sinemanın son 10 yıldaki en iyi örneklerini veren Roy Andersson, isminden de anlaşılacağı gibi yine aynı çizgide ilerliyor. Bizden filmin konusunu bekliyorsanız Andersson sinemasıyla tanışmamışsınız demektir.

THE ASSASSIN

Yönetmen: Hou Hsiao-Hsien
Oyuncular: Shu Qui, Chang Chen

Sekizinci yüzyıl’da ve Çin’deyiz… işinde çok başarılı bir kadın suikastçinin işi bırakıp emekli olabilmek için verdiği çabayı izleyeceğiz. Hsiao-Hsien, bizi hem aksiyon, hem de psikolojik yönü güçlü bir öyküyle başbaşa bırakacak.

CAPTURED

Yönetmen: Brillante Mendoza
Oyuncular: Isabelle Huppert, Maria Isabel Lopez, Ronnie Lazaro, Sid Lucero,

Fransız bir yardım çalışanının filipinli bir aşırı islamcı grup tarafından kaçırılmasını anlatacak olan Mendoza ülkesinde tartışmalara yol açacak gibi… Kinatay ve Lola gibi unutulmaz filmlerin yönetmeninden yine çarpıcı bir film bekliyoruz.

POST TENEBRAS LUX

Yönetmen: Carlos Reygadas
Oyuncular: Belli Değil.

Stellet Licht’in (Silent Light) yönetmeni Carlos Reygadas yarı otobiyografik bir eserle karşımıza çıkacak. Bir yönetmenin film çekerken duygularını, rüyalarını, umutlarını ve korkularını anlatacağını söyleyen Reygadas filmi Cannes’a yetiştirmeye çalışıyor.

RHINOS SEASON

Yönetmen: Bahman Ghodabi
Oyuncular: Monica Bellucci, Beren Saat, Yılmaz Erdoğan, Beçim Bilgin.

İran devrimi öncesinde başlayan bir aşk hikayesinin politik değişikliklere karşı nasıl şekil değiştirdiği anlatılıyor. Türk oyuncuların varlığı da filmi hepimiz için ilgi çekici kılacak.

YOU HAVEN’T SEEN ANYTHING YET

Yönetmen: Alain Resnais
Oyuncular: Mathieu Amalric, Lambert Wilson, Michel Piccoli.

89 yaşında film çekmeyi sürdüren, “Hiroshima mon Amour” ve “Last Year At Marienbad” gibi kült filmlerin usta yönetmeni Resnais, elinde hala sağlam hikayeler kaldığını çektiği her filmle tekrar kanıtlıyor. Oyuncu ve yönetmen arkadaşlarının, kaybettikleri bir oyun yazarının evinde vasiyetnamenin okunması için bir araya gelmesini anlatan film, 2012’nin en merakla beklenen yapımlarından.

THE SAPPHIRES

Yönetmen: Wayne Blair
Oyuncular: Chris O’Dowd, Deborah Mailman, Jessica Mauboy, Judith Lucy

Avustralya’da 60’larda ünlü olan vokal grubu MacCrae Sisters’ın gerçek hikayesi… Dört aborjin kadından oluşan grup, şarkı söylemenin yanısıra ırkçılığa karşı savaşmak zorunda kalmıştı.

SONG FOR MARION

Yönetmen: Paul Andrew Williams
Oyuncular: Gemma Arterton, Vanessa Redgrave, Terence Stamp, Christopher Eccleston

London to Brighton’ın yönetmeni Williams, mükemmel bir oyuncu kadrosuyla bir müzikal çekiyor. Film, emekli bir çiftin yıllar boyunca hayatın darbelerini yiye yiye düştükleri çaresiz ruh halinden bir koro sayesinde çıkmalarını anlatacak.

Kategoriler
seçki

Ken Loach: Sıkı Sinemacı

Ken Loach’u anlatan en iyi sözler Ece Ayhan’ın sinema ile ilgili görüşlerini anlattığı, Gülin Tokat’la yaptığı söyleşiden bir cümle bize göre:

“Sıkı sinema bir şeyin altını çizmez. Yalnız gösterir.”

Ken Loach, günümüzün en sıkı, en saygı gösterilmesi gereken yönetmenlerinden biri… Filmlerini tam da Ece Ayhan’ın dediği gibi çekiyor. Bize dünyanın dört bir yanından, altını çizmeden öyküler anlatıyor. Hakkında sayfalarca övgü yazmak yerine oturup doğum gününde bir dosya hazırlayalım dedik. Bu hafta, son filmi Route Irish’in de gösterime girmesi güzel denk geldi. Gerçi henüz seyredemediğimiz için dosyamızda yer veremedik ustanın son filmine fakat ilerleyen günlerde Route Irish’i de, yetiştiremediğimiz diğer filmlerini de ilave etmeye çabalayacağız. Dönelim ustamıza…

Ken Loach gibi bir ustaya övgü düzmek bile o kadar zor ki… O hayatı ve sinemayı çok doğru kavramış ve bakışını mazlumdan yana konumlamış bir usta. Hep mazlumun tarafında durmakla beraber, hiçbir zaman angaje olmadan; ele aldığı her konuyu en kapsamlı bakış açısıyla ele alabilen aşkın bir insan. İki saatlik filmlerine dünyaları sığdırdığı halde kusursuza yakın filmlere imza atmış bir yönetmen. Sadece sinemaya değil hayata dair dersler alabileceğiniz bir öğretmen.

Kieslowski’nin Kes’i izledikten sonra söylediği sözler Loach’un değerini anlatıyor zaten: “Asistanlık yapmaktan hep nefret ettim ama Ken Loach isterse kahvesini bile taşırım”. Gerçi Kieslowski dediğini yapmaya niyetlenseydi, mutfağa Ken Loach’la birlikte gireceklerinden, Kiewslowski’nin taşıdığı tepsinin bir ucundan Loach’un tutacağından ve kahveyi birlikte içeceklerinden de şüphemiz yok.

Haddimiz olmayan bu kadar kelamdan sonra, Bakınız yazarları olarak hazırladığımız Ken Loach seçkisini iftiharla sunarız.

Seçkimizin büyük yükünü, muhteşem kalemiyle Ijon Tichy sırtlandı.

Keyifle okumanız ve filmleri bir daha seyretmeniz dileğiyle.
—–
Ayrıca Bakınız: Ken Loach Youtube Sayfası
Ayrıca Bakınız: Sixteen Films

Kategoriler
izlenim

It’s a Free World: Bu Taraftan Değil

Bir Ken Loach Filmi… Bugün bir Ken Loach Sinemasından bahsediyorsak eğer; onun, sinema tarihinde bulunduğu yeri kalın çizgilerle çizebilmiş yönetmenlerden biri olmasındandır. Ele aldığımız bir yönetmen sinemasıysa o yönetmenin dünya görüşünü, hassasiyetlerini, takıntılarını, gözlemlerini vs. ve bunları aktarabilmek için kullandığı dili, bu dilin etki gücünü, belirgin özelliklerini tespit etmeye çalışıyoruz demektir. İşte her Ken Loach filmi de onun sinemasının genel hatlarını çizebilmek için çoğu yönetmen sinemasına nazaran çok daha somut veriler sunar. Ken Loach, sosyal ya da siyasi içerikli-ya da her ikisi birden- ve en nihayetinde de insan biçimci bir bakışla çok keskin bir yargıya ulaşır ya da ulaşmayı hedefler. Bunun içinde konusunu, konunun geçtiği çevreyi ve kişilerini yargısında açık uç bırakmayacak bir biçimde seçer-oluşturur. Adeta her öğeyi, nihayet cümlesini kristalize edebilmek için yontma işlevinde kullanır. Buna bir tür slogana ulaşmada diyebiliriz ama günümüzdeki koflaşmış halleriyle değil… Bu noktadan sonra da izleyiciye, söylemin derinliğini değerlendirmek ve etkisini hissetmek kalır. İşte ben de tam buradan bakacağım İşte Özgür Dünya’ya…

Film düz bir çizgi üzerinde ilerlediği için bir çırpıda özetleyelim:

Angie, otuzlu yaşlarında, dul, çocuklu ve Doğu Avrupalı işçileri az parayla geçici süreliğine istihdam eden bir şirkette çalışan hırslı bir kadındır. İşçi bulmak için gittiği Polonya’da, şirket yöneticilerinden birinin tacizine sert karşılık verdiği için dönüşünde kovulur. Angie, en iyi yaptığı ve bildiği işin bu olduğunu düşündüğünden ev arkadaşı Rose ile beraber kendi istihdam şirketini kurmaya karar verir. İşin altyapı kısmıyla ilgilenen Rose’un, ona, bu işin sandığı kadar kolay olmadığı yönündeki telkinlerine rağmen o, girişimci ve yaratıcı ruhunu ortaya sererek tüm zorlukları aşma azmindedir. Henüz birikimleri olmadığından evlerini ofis olarak kullanırlar. Angie, motosikletiyle özgürce dolaşarak iş bağlantıları kurar; hemencecik te bu işin köşe başlarını kapmış, görünmeyen ağababaların maşaları tarafından uyarıyı yer… Neyse, yoluna devam eder… İşçileri çalıştırdığı bir firmadan para alamayınca başı istihdam ettiği işçilerle belaya girer.(Dayak yemesi ve çocuğunun bir süreliğine alıkonulması gibi.)Bu sorunu da hallettikten sonra Angie, yoluna devam eder ancak insani değerlerini oldukça derinlerine gömerek…

Film, günümüzde sıkça dillendirilen ‘’özgür bir dünyada yaşıyoruz, girişimci ruhunuzu kullanın, istediğinizi yapabilirsiniz, yeter ki gerçekten isteyin ’’gibi beylik lafların, söylevlerin, bir anlamda sav diyebileceğimiz bu argümanların karşısına kendi savını koyuyor ve bunu da Batı Avrupa’da ucuza ve güvencesiz çalıştırılmak üzere getirilen çoğu getir-götür, ağır işlerde çalıştırılacak 3.dünya ülkeleri insanlarının zemininden hareket ederek yapıyor. Onların zorlu yaşam koşullarını, doğal ve çıplak bir anlatımı(karakterleri ön plana çıkarılmamış kişiler, gayet sıradan mekanlar ve bunların üzerinde belgesel çekimi rahatlığında gezinen kamera) tercih ederek görünür kılıyor.Görünür kıldığı bu haklı ve itirazı zor gerçeklikle, kabul gördürülmeye çalışılan özgür dünya tanımının altını oyuyor ve filmin ana fikrinin bir ayağını da oturtmuş oluyor.

Diğer ayağı ise seyirciyi belgesel izler havasına sokmamak ve de ‘’kendini kurtar,kendi köşeni kap,çıkışını bul’’gibi yüzyıl trendlerinin insan üzerindeki hiçte insani olmayan olumsuz etkilerini hissettirebilmek için Angie karakterinden besleniyor.Fakat filmin bu başkişisinin hem maddi hem manevi iniş çıkışlarıyla, işiyle ilgili ayrıntılarıyla ve özel hayatındaki çıkmazlarıyla fazlasıyla haşır neşir ediliyor izleyici.Bu durum, aslında filmin nihai hedefi olan, bireylerin ve sınıfların mülkiyetinin üstünde ortak bir değeri imlemesine mani oluyor.Film, bir işveren olasına rağmen Angie ‘nin yaptığı işten dolayı yaşadığı iç burukluğunu, etkili bir biçimde izleyiciye aktarabilmiş olsa da yukarda bahsettiğim sebeplerden ötürü fazlasıyla kendine has bir karakterle- filmin amacına ters biçimde- karşı karşıya bırakıldığımız için ‘’bu o, ben değilim’’diyebiliyor olmamız, filmin derdiyle aramıza mesafe koymamıza, etkisinden de uzak kalmamıza neden olabiliyor.

Ken Loach filmografisinin, iktidarlara, siyasi elitlere, baskıcı, standartlaştırıcı sosyal çevreye, sömürücü güçlere, insan doğasına ters yaşam ve iş koşullarına karşı bir cephe olduğunu düşünürsek ,‘’İşte Özgür Dünya’’yı da bu cephenin zayıf noktalarından biri olarak imleyebiliriz.

 

Kategoriler
izlenim

Poor Cow: Farklı Bir Ken Loach Deneyimi

Ken Loach’un televizyondan sinemaya geçişinin ismi Poor Cow. 1967 yapımı olan film Nell Dunn’ın aynı isimli romanından uyarlama; hatta birlikte uyarlamışlar.

Gösterime girdiği zamanda vasat olarak değerlendirilen bir film Poor Cow. Ken Loach’un iki sene sonra gösterime girecek Kes isimli başyapıtından henüz haberdar olmayan eleştirmenler filmi ve Loach’u oldukça hırpalamışlar bu filminde. Artık Ken Loach’a beslediğim aşırı saygı ve sevgiden midir bilinmez, bana sorarsanız çok iyi bir ilk-film Poor Cow. Hele ilerleyen yıllarda yaptığı filmleri bilince adeta arkeolojik bir çalışma heyecanı yaşattı bana.

Joy isimli genç bir kızın doğumuyla başlıyor film. Joy’un çocuğunun babası Tom’la evlenmesi, Tom’un hapse düşmesi ve sonrasında çocuğu ve kendi için Joy’un hayatta kalma mücadelesi. Joy hayatta kalmak için çalışıyor, kocasının arkadaşıyla birlikte oluyor, sonra başka erkeklerle birlikte oluyor, modellik yapıyor, fahişelik yapıyor, kocası hapisten çıkınca evliliğini kurtarmak için çabalıyor. Fakat Ken Loach sinemasına aşina olan okuyucu, lütfen bildiğiniz minvalde ve alıştığınız gerçeklikte-çarpıcılıkta bir film tahayyül etmeyiniz. Daha farklı bir üslûbu var Poor Cow’un.

Baş karakter Joy’un problemli bir anne-baba tarafından yetiştirildiğini arada dışsesle anlattığı hikayesinden öğreniyoruz. Bu dışsesli anlatımlar ve siyah fona yazılan bazı ara başlıklar sayesinde film belgeselvari bir havaya bürünüyor. Bu belgeselvari atmosfere ağır-aksak oyunculuklar da eklenince garip bir gerçekçi yapı karşımıza çıkıyor. Fakat bu üslûp net bir biçimde ortaya konmadığından film biraz gel-git yaşıyor. Özellikle bazı sekanslar konuyu dağıtıyor ve filmin ana çizgisinden uzaklaşmamıza sebep oluyor. Sonuçta takip etmesi çok kolay bir film değil. Bu arada, tüm bu sözleri hadsizce, bir Ken Loach filmi için yazıyor olmaktan duyduğum huzursuzluğu tarif edemem. Yalnız bu ilk filmi seyreden bir kişi gerçekten iki sene sonra bir Kes çıkacağını ve sonrasında sinema tarihinin en iyi işlerinin çıkacağını pek tahmin edemez. Şöyle ifade etmeye çalışayım, Ken Loach aynı senaryoyu 4-5 sene sonra eline alsaydı çok iyi bir iş çıkarırdı sanırım. Bu konuda daha fazla söz sarfederek daha da batmamak adına susuyorum.

Filmle ilgili bir diğer enteresan noktadan bahsetmek gerekir. Steven Soderbergh’in 1999 yılında gösterime giren filmi The Limey, bol bol Poor Cow göndermesi yapar; adeta kendi yapısını Poor Cow’un üzerine inşa eder. Her ne kadar The Limey filminin senaristi Lem Dobbs bu konuyu reddetse de, ilerleyen zamanda Soderbergh bu konuyu açıkça dile getirmiştir. Poor Cow’da da başrollerden birini üstlenen Terence Stamp, The Limey’de bizzat başroldür. Ve her iki filmde de Donovan’ın yazdığı Colours şarkısını bizzat seslendirir. Poor Cow filminde Terence Stamp’in Colour performansını aşağıdaki videodan seyredip, dinleyebilirsiniz.

Kategoriler
izlenim

Kes: Hayal Kırıklığı Değil Öfke Hissedin

Misafir yazar: Berat Kaya

KES eğitim sisteminin çürümüşlüğüne dair, görsel olarak şekillenen hafif ama sarsıcı bir tokattır. Hafiftir zira Ken Loach şiddet yanlısı değildir ve dünya pis bir yere dönüşse de en sade dilini kullanarak sakinliğini yitirmeden değinir meseleye.

Bu sadelik konusunda takıntılıdır zaten Loach. Sonuçta anlattığı hikayeler şatafatlı, zengin ve albenili dünyalara ait değildir. İşçi sınıfı, banliyöler, eşcinseller ve toplumca (hükümetler de denebilirdi) bir kenara itilmiş kişilere aittir. Bildiğimiz bu dünyayı da bize tüm çıplaklığıyla anlattığı için biz severiz Loach filmlerini. Farklı olanı, ezileni anlattığı ve haksızlığa uğrayanın yanında durduğu için.

Kes’i işte sırf bu yüzden azınlık hikayesi olarak okumak hiç de yanlış olmaz. Farklı olanın sistem tarafından dışlanması ve hor görülmesidir sonuçta anlatılan. İşin kötü tarafı ise hor görülenin süreklileşen bu durum karşısında istenmeyen şeyler yapması ve bunu devamlı kılması kanıksanmıştır. Vermeden almak isteyen sistem, alma (sömürme) eylemini yapamayınca şiddete başvurur. Fakirleştirir, şiddete başvurur, elinden bir şey gelmediği anda da yok sayar. Billy Casper tam da bunlara maruz kalmaktadır. Film mevcut seçim dönemine bağlanabilir bu açıdan. Bir çocuğun hikayesi gibi görünecek kadar naif ama sistemi eleştirecek kadar güçlüdür. İstediğiniz ülkedeki istediğiniz azınlığı Casper’ın yerine koyarsanız hikaye etkisinden hiçbir şey yitirmeyecektir.

We don’t need no education!!!

Casper film boyunca pekçok şeyle mücadele etmek zorunda kalsa da okul hayatı onu en çok yorandır. Okuldaki öğretmenlerin onun üzerindeki baskısı dışardan bakınca yer yer komiktir. Hele ki Badi Ekrem tadındaki beden hocası futbol sahneleriyle eğlendirir. Ama Casper’ın çektiği şey statü ya da fizik gücüyle sürekli olarak baskı görmesidir. Cılızlığı aşikar olan Casper’ın bunlarla mücadele edişi ise bambaşka bir şekilde ortaya çıkar: Vahşi hayvanları evcilleştirmek. Evcilleştirmek mi dedim? Casper bunu kabul etmez. Onları sadece eğitir. Sonra da kendi yollarına gitmelerine izin verir. Kendisine yapılmayanı yaralı hayvanlara yapacak bir gönüle sahiptir. Kendi ezildikçe daha fazla şefkat gösterdiği hayvanları vardır. Ama bizim bu hayvanlarla ilgili gerçeği öğrenişimiz filmin sonunda oluşunun da bir sebebi var.

Sistemin çarklarını, eğitim sistemi ve işçi sınıfının tamamı Casper üzerinden aktarılıyor. Sistemin zorbalık üzerine kuruluşu ve bizim bunu yadsımayışımızı yüzümüze vuruyor. En sert darbeyi ise edebiyat öğretmenin (onu varsayan tek kişi) sorular sormasıyla alıyoruz. Öğretmeni sorana kadar Casper’ın geçmişini bilmiyoruz. Daha önce yetiştirdiği hayvanları öğreniyoruz. Biz de sormamıştık Casper’ın geçmişini. Babasını da bilmiyoruz. Madende mi ölmüştü acaba?

Loach’un filmlerinde hep rastlanılan kameranın hikayeyle alakasız gidişatı bu filmde de pek çok kez kendini gösteriyor. Bu bizim karakter kadar olaylara giremememiz ve işin iç yüzünü asla tam bilmeyişimizden geliyor. Casper’ın Kes’i ilk uçuruşunda bu kamera kullanımı oldukça dikkat çekici. Bizim için de oldukça heyecan verici bu anda bir türlü merkeze odaklanamıyoruz. Biz de ona uzaktan bakıyoruz sonuçta. Loach bunu bize bile kibarca kendi üslubunda yapıyor. Kieslowski gibi bir usta boşuna : “Birinin asistanı olmayı hiç düşünmedim, fakat Ken Loach bunu isteseydi; ona seve seve kahve getirirdim” demedi sonuçta. Kibarlığının ve kamerasının etkisi yüksek. Ama Loach’un tutarlı, haksızın karşısında duruşunu ilk kez Kes ile kitlelere ulaşması sayesinde öğrendik. O hiç vazgeçmedi bu tutkusundan. Politik bakışını her zaman çocuksu bir saflıkla yaptı. Casper’ı sevmemiz Loach’u sevmememizle aynı sebeptendir zaten.

Kategoriler
seçki

Ken Loach Başkan, Bath City Şampiyon

“Premier League, büyük şirket takımlarının ligi olabilir. Ama hala futbol ve kulüp diyince, insanların aklına birlik ve dostlukla kurulan gruplar geliyor.”

Ken Loach’un futbol konusundaki görüşlerini doğal olarak onun sinemacı ve politik kişiliğinden ayrı düşünmek mümkün değil. Usta yönetmen, aynı zamanda usta bir futbol taraftarı olduğunun ipuçlarını birçok röportajında veriyor. Her futbolseverin gözünden iki damla yaş getiren “Looking for Eric”te de futbol aşkını tüm dünyaya kanıtladığını söyleyebiliriz. Loach’un taraftarlık hikayesini dinleyen her futbolsever ancak bir futbol taraftarının yakalayacağı ayrıntıları hissedebilir:

“Hep oturduğum ve yaşadığım yerlerin takımını tuttum. Çocukken babamla Nuneaton Borough’un maçlarına giderdik. Ardından Londra’ya taşındığımda Johnny Haynes ve George Cohen’in Fulham’ını izlemeye başladım. Fulham bana hep acı verdi. Çok güzel futbol oynuyorlardı ama kaybediyorlardı. 1974’te Bath’a taşındığımda aynı acıyı bir kez daha yaşamak istemiyordum. Başta maçlara gitmek istemiyordum ama maçsız bir cumartesi günü, boş bir cumartesi demekti. Bath City’nin maçlarına da böyle gitmeye başladım.”

Doğal olarak Ken Loach gibi bir kişilikten sadece maç izleyen pasif bir taraftar olması beklenemezdi. Loach, Bath City’nin kurtarılmasında da önemli bir pay sahibi. Kulüp, içine girdiği borç ve ipotekler nedeniyle bir dönem el koyulma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Özellikle sahanın bulunduğu alana büyük emlak şirketleri gözünü dikmişti. Ancak Loach’un başını çektiği Bath City taraftarları 250 bin sterlin topladılar ve takımın çoğunluk hissesini satın aldılar. Kulübü şu anda taraftarlar yönetiyor. Loach durumu “Bu seviyedeki takımlar umutla yaşıyorlar. Yükselme umuduyla daha iyi futbolcular alabilmek için daha çok para harcıyor ve borca giriyorlar. Biz de kulübü toparlamak için sonsuz sayıda özel yardım gecesi düzenlemek zorunda kalıyoruz” sözleriyle açıklıyor. Kısacası Loach, futbol sevgisini de sosyal dayanışma içinde yaşıyor.

Ken Loach futbolun içine girdikçe, sinema ile ilgili benzerliklerini de fark etmiş. Benzerliği ise Eric Cantona’nın futbol yaşamıyla özetliyor: “Yönetmenlik ve futbolun benzerliklerini Cantona ile çalışırken fark ettim. Eric, her zaman risk almayı seven bir oyuncuydu. Futbol da film yapmak gibi, tehlikede ve riskle yaşamayı göze almalısınız. Bazı yönetmenler herşeyi storyboard’lara göre çekiyorlar. Bu bir teknik direktörün oyuncularına herşeyi nasıl yapmaları gerektiği ile ilgili kesin emirler vermesine benziyor. Oyunu istedikleri gibi oynamalarını, kendi kararlarını almalarını engelliyorlar. Bana göre bu ölü bir yaklaşım, mekanik takımlar ve mekanik filmler oluşturuyor. Biz sette daima tehlikeyi hissetmeliyiz.”

Loach’un Cantona ile dostluğu futbolun teras katının havasını almasını da sağlamış. Futbolseverlerin en ilgisini çekecek macerası ise kendisine çok benzeyen bir futbol figürü olan Alex Ferguson’la olmuş: “Eric ile tanışınca Premier Leauge takımlarının dünyasına da kısa bir süre dahil oldum. Birlikte bir Şampiyonlar Ligi maçına gittik. Ona yıllar sonra gösterilen sevgi muazzamdı. Maçtan sonra beni Alex Ferguson’la tanıştırdı. İki-üç filmimi izlediğini söyleme nezaketini gösterdi. Özellikle The Wind That Shakes The Barley”i beğenmiş. O film hakkında lafladık.”
Ken Loach ile Alex Ferguson arasındaki benzerliklere ikisiyle de çalışma şansını yakalayan dünyadaki ilk, tek ve büyük bir ihtimalle son isim Eric Cantona oldu: “Tamamen farklı iki iş yapıyorlar ama birbirlerine çok benziyorlar. İkisi de elindeki oyuncudan yüzde 100’ü almayı iyi biliyor. İkisi de oyuncular için yeni hedefler koymayı iyi biliyor. İkisinin de hayatlarını sol prensipler üzerine yaşadığını söyleyebilirim”

Ken Loach sinemaya çok şey verdi… Aynı sevgi ve değeri futbola da verdiğini görmek sevindirici. İngiltere’nin amatör ligi sayılabilecek bir ligde oynarken yeniden profesyonel liglere dönen ve gelecek dönemde de daha da yükselecek gibi görünen Bath City’nin yeni şampiyonluklarını birlikte kutlamak dileğiyle…

Kategoriler
izlenim

The Navigators: Özelleştirilen Ruhlar

Ken Loach’un tüm filmleri içinde Navigators özel bir yere sahip. Filmin konusu kısaca özelleştirilen British Railways’in (Britanya Devlet Demir Yolları) çalışanlarının yaşadığı olaylar gibi görünse de, tüm dünyada kapitalizmin zoruyla yaşanan sert değişimin oluşturduğu vahşi ortamın bir özetini sunuyor.

Hayatını gerçekten bu kuruluşta geçiren ve özelleştirmenin tüm etkilerini yaşayan Rob Dawber’ın senaryosu içinde sendika, işsizlik, taşeron firmalar gibi duymaya alıştığımız sözcüklere teker teker dokunarak yaşanan trajedileri insanlara anlatan bir rehber gibi… Ülkemizde de özellikle son dönemdeki maden kazalarının nasıl oluştuğunu anlamak için Navigators’ı izlemek yeterli…

Filmin ilk saniyeleriyle beraber, bir demiryolu tamir istasyonunda çalışan bir grup kalifiye elemanın hayatlarına odaklanıyoruz. Özelleştirmenin ilk adımını, çalıştıkları işyerlerinin kapısındaki tabelanın yerini, yeni ve cafcaflı bir logoya sahip yeni bir şirket tabelasının almasıyla yaşıyorlar.

Ardından yapılan ilk toplantıda, yöneticiler takımı “performans, yeterlilik, verimlilik, rekabet” gibi moda sözcüklerle, yani vahşi kapitalizmin çok sevdiği yalanlarla tanıştırıyor.

Özelleştirmeyle, sosyal haklarının büyük bir bölümünün kaybolduğunu, kendilerine sorulmadan, sendikanın görüşü alınmadan onların yerine kararlar alındığını öğrenmeleri çok uzun sürmüyor. Sendikalılar kısa sürede “troublemaker” (bela çıkarıcı) olarak damgalanıyor. VIVASEX. İşçilerle birebir etkileşime giren orta seviye yöneticiler daha önce verdikleri sözleri yutmak, imzaladıkları anlaşmaları yırtmak zorunda kalıyor.

Kısa bir süre sonra sendikasızlaştırma hareketi başlıyor. Örgütlenen işçilerin bazıları daha yüksek maaş vaatlerine kanarak oluşan dayanışmayı yıkmaya başlıyorlar. Hem sendikalı işçilerin gücü yok edilirken, sendikayı bir kenara bırakan çalışanlar da daha önce “troublemaker” oldukları için umut ettikleri paralara çalışamıyorlar.

Ardından demiryolu tamiri gibi olağanüstü yüksek derecede güvenlik önlemleri ve deneyim gerektiren bir işte “taşeron”lar türemeye başlıyor. İşsizlerin çaresizliği kullanılarak, iş ve deneyim sahibi insanların çalışma şartları daha da kötüleştiriliyor. Daha önce birlikte çalışan, zor işleri birlikte başaran insanlar “ayrı şirketlerde” oldukları için birbirlerine düşürülüyor.

Özelleştirme harekatıyla yaşanan trajedilerin en serti ise filmin sonunda yaşanıyor. Ekonomik çaresizlikler sonucunda ruhlarını kaybeden ekibimizin işlerini koruma ve insanlık arasında seçim yapmalarını izlemek zorunda kalıyoruz.

Navigators, tüm dünyada vahşi kapitalizmin yönlendirdiği özelleştirme hareketlerinin insanlara neler yaptığını anlatan en sağlam filmlerin başında geliyor. Zaten “sahici” filmler çeken Ken Loach’un en gerçekçi filmlerinden biri.

Navigators aynı zamanda filmin senaristi Rob Dawber’ın insanlığa ölmeden önce yazdığı bir veda mektubu…

Kategoriler
izlenim

Land and Freedom: Çanlar Ken Loach İçin Çalınca!

Ernest Hemingway’in İspanya İç Savaşı’nı anlattığı romanının adı, yeniçağ şairi John Donne’nin rahiplik dönemindeki bir vaazında geçen şu bölümden alıntıdır:

“… İşte bundandır ki sorup durma, çanlar kimin için çalıyor diye. Çanlar senin için çalıyor!”

1936-1939 yılları arasında yaklaşık 500.000 kişinin hayatına mal olan İspanya İç Savaşı, bir anlamda “medyanın etkin biçimde kullanıldığı ilk savaş” olma özelliği taşır. Pek çok gazeteci, yazar, ressam, şarkıcı, fotoğrafçı, kısaca insanlara hitap edecek bir damar yakalamış hemen herkes, eserleriyle cumhuriyetçilere destek olmaya çalışırlar. Capa’nın ‘Düşen Asker’i, Picasso’nun Guernica’sı, sonra “İspanya, Uzaklaştır Benden Şu Kadehi” (Cesar Vallejo) hep bu dönemden miras kalır. George Orwell gibi doğrudan cepheye koşanlar bile olur. Bu eğilim ilerleyen yıllarda da devam eder. 20. yüzyıl aydınlarından pek azı ‘Guerra Civil’e kayıtsız kalabilir. Bir eserlerini bu yıkıcı savaşa ayırırlar, en azından kıyıdan köşeden bir gönderme yaparlar “¡No pasarán!”lı günlere…

Beyazperdede ise Land and Freedom 1995’te sinmaseverlerin beğenisine sunulduğunda, Sam Wood imzalı Çanlar Kimin İçin Çalıyor’dan (1943) beri doğrudan İspanya İç Savaşı’nı anlatan ilk uluslararası film olarak heyecan yaratır. Aslında bu uzun boşluk şaşırtıcıdır; zira iyi adamlarla kötü adamların bu tutku dolu savaşı, senaristler için bulunmaz bir malzemedir.

Ken Loach Land and Freedom’ı çekerken, o güzel filmlerine genelde set olarak kullandığı “günümüz İngiltere’si”nden ayrılıp bizleri 1936 İspanya’sına götürür. General Franco liderliğindeki darbeyle demokratik İspanya Hükümeti yıkılmıştır ve Franco’cular cepheleri birer birer ele geçirmektedir. Liverpollu bir genç olan David Carr (bu filmden 1 yıl önce Backbeat’te John Lennon’ı yine büyük başarıyla oynamış olan Ian Hart), Franco’ya karşı direnen devrimci harekete destek için İspanya’ya gitmeye karar verir. Marksist Birleşik İşçi Cephesi’nde (POUM) Troçkistlere katılır. Film ilk yarım saatte sıradan bir “Mussolini ve Hitler’i de arkasına alan Franco bizi dağıttı” öyküsü şeklinde ilerlerken, bir anda sert bir ‘Stalinizm eleştiri’sine dönüşür.

Savaşın neden kaybedildiğini; dış müdahale etkisinin yanında isyanın içten içe de söndüğünü gözler önüne serer. Dünyanın dört bir yanından yardıma koşan ‘uluslararası tugaylar’a İspanyol cumhuriyetçi güçler tarafından son derece umursamaz bir tavırla ve duygusuzca davranıldığını, hatta zorluklar çıkarıldığını anlatır. Oysaki tarihteki notlara göre 53 milletten 30-35 bin gönüllü İberya’ya koşmuştur ve bu hiç de yadsınacak bir güç değildir. İspanyollar bu iç çatışmaları dile getirmeyi pek sevmezler.

Aslında popülist bir yaklaşımla “silahları olmadığı için faşizme karşı direnemeyen fedakar cumhuriyetçiler” portresi çizmek çok daha kolaydır. Ama diğer filmlerinden de bildiğimiz gibi, Loach kolaya kaçmayı sevmez.

David’in hikâyesinde aşk da vardır. Savaşın bedelini acı bir biçimde ödemiş ve halen ödemekte olan Blanca’ya (Rosana Pastor) âşık olur. Fakat âşık olmak için hiç de uygun bir zaman değildir!

Militanlar tarafından kurtarılan kasabadaki ‘toprak ve kolektivizm tartışması’ sahnesinde ise adeta sosyalizm tarihini özetler. Sonuç olarak David Britanya Komünist Partisi kimliğini yırtıp atar. Ama ideallerini cebinde taşımaya devam eder.

Loach’un “ihanete uğrayan devrim” öyküsünde insani değerler siyasi değerlerin üzerindedir. 1936 İspanya’sında olanlar günümüzde ve gelecekte her an her yerde yaşanabilir, yaşanmaktadır da… İnançlar uğrunda savaşmanın bir bedeli vardır ama savaş esnasında seninle aynı şeye inananlar tarafından yüz üstü bırakılmak daha acıdır. İdeallere giden yol zorludur ve genelde ‘mutsuz’ sonla biter.

Ve Loach zekice bir “kırmızı eşarp içinde saklanmış bir avuç kutsal İspanyol toprağı” hamlesiyle konuyu kendi toprakları İngiltere’deki sınıf mücadelesine bağladıktan sonra, noktayı William Morris’le koyar:

Join in the battle.
Wherein no man can fail.
For who so fadeth and dieth.
Yet his deed shall still prevail.

Kategoriler
seçki

Ken Loach Diyor ki…

ken loach

Sinemayı seçmesini sağlayan üç film hakkında…
Küçükken, sinemayla hiç ilgilenmiyordum. Hayatımda sadece tiyatro vardı ve tüm hayalim
Shakespeare seyretmekti. Tüm amacım tiyatrocu olmaktı. “Bisiklet Hırsızları”nı 1950’lerin sonunda, onlu yaşlarımın sonuna doğru izledim. O yıl okuldan ayrılmış, başarısız birer tiyatro oyunculuğu ve yönetmenlik denemem olmuştu. Film benim üzerimde büyük etki bıraktı.

Bisiklet Hırsızları bana sinemanın sıradan insanların yaşamları ve sorunları hakkında da olabileceğini fark ettirdi. Yıldızlar, zenginler veya absürt maceralar hakkında bir film değildi. Film sayesinde sinemayı farklı bir ışıkla, Hollywood saçmalıkları dışında da gördüm.

Benim üzerimde aynı etkiyi bırakan iki film daha oldu. Tiyatroyu bırakıp, televizyonda çalışmaya başladığım yıllarda Milos Forman’ın “A Blonde in Love”unu seyrettim. Başarmaya çalıştığım herşeye ulaşmıştı. İnsanlar ve aileler hakkındaydı, insanlık ve neşe doluydu ama sert olmayı başarıyordu.

Üçüncü film ise Gillo Pontecorvo’nun “The Battle of Algiers”ıydı. İlk filmimi çektikten sonra izledik. Politik bir olayı alıp, sinematik bir hale getirmişti. Sinemanın geleneksel oyunlarını da kullanmamıştı. O dönem politikayla ilgilenmeye başlamıştım, yani tam zamanına denk geldi.

Tüm filmler içinde Bisiklet Hırsızları kalbimde her zaman ayrı bir yer taşıyacak. Sadece bir baba-oğulun ve ailenin hikayesini anlatıyor. Ama aslında herşeyi anlatıyor. Benim bütün amacımda bu oldu… Bir mikrokozmosta yaşananları anlatıp, eğer hikaye ve karakterleri doğru yerleştirirsen, film genelleme yapmaya gerek duymadan herşeyi anlatacaktır. Tabi bunu daha sonra düşünüp rasyonelize ettim. Filmi izlediğimdeki ilk tepkim sadece bir “wow” sesi çıkarmak oldu.

“Ülkesini sevmiyor” suçlamaları hakkında…
Niye ülkemden nefret ettiğimi söylüyorlar ki? Niye kasabamdan, şehrimden, tüm ingiliz halkından ve hükümetten nefret edeyim ki? Hükümetten nefret ediyor olsam bile bu ülkemden nefret etmek demek değil ki… Hükümetleri eleştirmek demokratik bir görevdir.

Müzik dinlemeyi bırakması hakkında…
Torunum, Holly Loach, 13 aylıkken menenjit oldu ve duyma duyusunu kaybetti. Onun duyamadığı, dinleyemediği müziği dinlemek çok zor. Müzik dinlemek onun yaşadıkları karşısında bir haksızlık gibi geliyordu. Onun yaşayamadığı bir zevki almak istemediğim için müzik dinlemeye bıraktım.
NOT: Holly Loach bu yıl özel bir aletle çok az da olsa duymaya başladı, iyi bir piyanist olma yolunda hızla ilerliyor.

Tarih ve çektiği tarihi filmler hakkında…
Tarih günceldir. Tarih yorumunuz aslında bugün aslında ne düşündüğünüzü anlatır. Objektif değildir. Geçmişle ilgili düşündükleriyle bugün hakkında düşündükleri uymayan bir insan görseydim çok şaşırırdım.

Sir unvanını geri çevirmesi hakkında…
Unvanları alan alçaklara bakınca benim katılmak isteyeceğim bir kulüp olmadığını düşündüm. Benim aşağılık olduğuna inandığım her değeri temsil ediyor.

Stalin hakkında…
Stalin, sosyalizme dünyadaki herkesten daha çok zarar verdi…
Sinema ve Politika hakkında…
Sinema bir politik hareket, parti veya bir makale değildir. Sadece bir filmdir. Olabileceği en iyi şey, halkın tepkisinin sesi olmaktır.

Politik filmler hakkında…
CIA’i savunan, onların operasyonlarını gösteren filmler hep “eğlenceli” olarak niteleniyor. Olayların karşı tarafı böyle bir film yaptığında ne kadar eğlenceli veya aksiyon dolu olursa olsun “politik film” damgası yiyor.

Mülteciler hakkında…
“İnsanlar hala mültecilerin buralara “tatil” için geldiklerini düşünüyor. Hepsinin büyük trajediler, işsizlik, fakirlik yüzünden buraya geldiğini düşünemiyor. Onları anladığımızı ve birlik olduğumuzu göstermeliyiz.

Senaryoları Oyuncularına Göstermemesi hakkında…
İnsan kolay kolay sürpriz yaşamış rolü yapamaz… Çoğu zaman filmin sürprizli sahnelerini sona saklar ve oyuncuların şaşkınlıkları geçmeden çekmeye çalışırım.