Kategoriler
izlenim

35. İstanbul Film Festivali Kısa Kısa Günlükler – 3

750px-Ekin

İstanbul Film Festivali’nde izlenen filmlere dair kısa kısa günlüklerde son perdeye de geldik. Günlükler üçüncü ve son bölümüyle karşınızda bulunuyor.

Siyah Karga: Kusursuz görüntü yönetimi ve akıcı kurgusuyla teknik anlamda gönülleri fetheden film, başrol oyuncusu Şebnem Hassanisoughi’nin sessiz ama derinden harika performansıyla şahlanıyor. Diğer oyuncuların da doğal performansları eklendiğinde, bazı arada uzatılan kısımları saymazsak son derece sürükleyici bir filme dönüşmüş. Belli ki bu yılın en iyi Türk filmleri listelerinde adını duymamız muhtemeldir. Filmin en büyük hatası ise filmin festival kitapçıklarındaki konusunu birebir karşılamaması olduğu söylenebilir. Yönetmene sorulan soruyu, ben sadece zeki izleyiciye film yapıyorum getirmesi ama bunu direkt olarak söyleyememesi de düşündürücü bir nokta denilebilir. Halbuki bu açıklamalar yerine filmin direkt konusu yazılsa eksi bir yön katılmazdı.

Eva’ya Huzur Yok: Denis Lavant sayesinde ayakta duran yapım, politik gerçekçiliğini belli karakterlerin üzerine yığarak Eva Peron’un cesedi üzerinden Arjantin’in geçmişiyle hesaplaşmasını vurgulamaya çalışıyor. Kısaca özetlersek tiyatro oyunu görselliği ile tam bir art house film olmuş. Filmin pazarlama tekniklerinde bolca Bernal’i kullanması ise tam bir reklam çalışmasıymış. Çünkü Gael Garcia Bernal, filmin açılışında ve kapanışında çıkıyor sadece diyebiliriz.

Fısıldayan Yıldız: Bu yılki festivalin arızalı film boşluğunu dolduran yapım, mayınlı bölgeye yakışır şekilde izlenmesi zor bir işe dönüşüyor. Bunun başlıca faktörlerinden biri, dar alana sıkışan mizansenlerinin, seyirciyi yormak adına şekillenmesi denilebilir. Belli ki yönetmen Sion, önceki filmiyle gürültüyü deneyimledikten sonra, şimdi de sessizliğin gücünü denedi. Monotonluğu kelime anlamıyla birebir sinemaya uyarlayan yönetmenin, böyle bir çabaya girmesinin anlamsızlığını kelimelere sığdıramıyorum. Genel hatlarıyla baktığımızda ses tasarımı ve görsel tercihleri arızalı bir beynin ürünü olarak görünüyor. Daha çok fetiş zevklere hitap eden bir iş olmuş.

Şehrin Şarkısı: Sorunlu genç kızlar ve onları topluma kazandırmaya çalışan gönüllü idealist bir kadın… Bu tip arınma filmlerinde kullanılan neredeyse tüm klişeler kullanılırken, bu sefer arkadaşlık kavramına dair insanları düşündürmeye çalışan bir filmle karşı karşıyayız. İngiliz yapımı film, müziklerle harmanlanmasıyla beraber orta karar bir dram olarak sinema sahnesindeki yerini alıyor.

Doğru Zaman: Güney Kore’nin Woody Allen’ı olarak tanınan yönetmenin yeni filminde, yine bir kadın erkek ilişkisi irdeleniyor. Sliding Doors filmindeki gibi farklı açılarla ele alınan aynı karşılaşmayı izleyicilerine sunuyor. Özellikle samimi tavrı ve insan ilişkilerine dair doğru tespitleriyle, yönetmen kendine has görsel anlatımıyla tatmin edici hafif bir seyirlik sunuyor. Film sırasında yoğun ilgi olmasına rağmen izleyicilerin çoğu filmin yarısında salonu terk etti. Anlam vermek elde değil.

Kosmos: Yakın zamanda kaybedilen yönetmen Zulawski’nin ölmeden önce kotardığı son film Kosmos, çılgın karakterleri, yer yer tiyatro oyununa dönen yapay mizansenleri ve adeta tımarhaneden çıkan atmosferiyle, tam bir delilik örneği denilebilir. Bu tip filmlerdeki ince çizgi olan dozaj ayarlanmadığında insana afakanlar bastıran işlere dönüşüyor. Bu film de öyle bir yapım olduğundan eğlenmekten çok izleyicilerine acı çektiren bir filme dönüşüyor. Sonuç olarak yönetmenin son delilik hallerini resmettiği söylenebilir. Aksi takdirde başka açıklaması olamaz.

Kıyıdakiler: Türk sinemasının yetenekli yönetmenlerinin yaptığı kısa filmlerden oluşan yapım, ne yazık ki anlık mutluluklar derdi bir toplu gösterim tadında kotarılmış. Her filmin 20 saniyelik vurucu bölümlerini filmden çıkardığımızda, elimizde 59 dakikalık bir hiç kalıyor. Bu süre içerisinde bulundukları noktada boş boş gezinip sonlarını bekleyen karakterleri gözlemliyoruz. Bir anlamda zamanı harcayıp, uzun metraj olmak için kendini zorlayan bir film söz konusu olmuş.

Rüzgarda Salınan Nilüfer: Seren Yüce, ulusal ve uluslararası büyük başarılara imza atan ilk filmi “Çoğunluk”tan sonra beklentilerin üst seviyede tutulmasına neden olmuştu. Nitekim yeni filmi de bu doğrultuda ilk filmi aratmayan bir performansla seyirciyi tatmin etmeyi başarıyor. İlk filmde zengin şuursuz bir gencin üzerinden toplum eleştirisi yapılırken, bu filmde hali vakti yerinde ama şuursuz bir ailenin üzerinden Türkiye değerlendirmesine girişiliyor. Seren Yüce’nin iki filminin de en güçlü yanı olan, gerçekçi tespitleri ve insanların kendilerini kandırma süreçleri akıcı bir şekilde seyirciye sunuluyor. Bu bağlamda 2016 yılı yerli yapımlarda üst sıralardaki yerini alan bir filmi görüyoruz.

Gelecek Günler: Isabelle Huppert’in performansıyla ayakta duran yapım, felsefik tartışmaları ve yalnız bir kadın olmanın doğası adına kendince iyi tespitlerde bulunuyor. Ancak vasat sınırını çok fazla aşamadan, dengeyi bozan Fransız dramlarının arasına giremiyor. Bir anlamda mesleği ile aile arasında mekik dokuyan bir kadının, yalnızlık kavramının özgürlükle ilişkilendirmesi adına ilginç tespitlerde bulunabiliyor. Sonuç olarak izlediğinizde pişman olmayacağınız ama izlemediğinizde de bir şey kaybetmeyeceğiniz bir film ortaya çıkıyor.

Ejderha Uyanıyor: Son derece ilginç bir deneme olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Film en başta Hollywood özentisi orta doğu soslu bir detektiflik filmi gibi başlıyor. Ancak aniden araya belgesel – kurmaca arasında giden bir yapıyı besleyici röportajlar koyuluyor. O anlarda sıkıcı bir monotonluğa hapsolmak üzere filmden kopmazsanız sizi çok garip bir filmin beklediğini söyleyebilirim. Çünkü film aniden mistik öğelerle süslü bir korku filmine dönüşüyor. Son derece gerilim dozajının yükseldiği filmde, müzik kullanımın abartılı hali insanı yorabiliyor. Sonuç olarak belki çok iyi bir film göremiyoruz ama farklı bir deneyimin kapıları izleyiciye açılıyor. Vizyonda pek göremeyeceğiniz tarzda bir filme seyrediyor.

Ara: Yunan yeni dalgasından izleyicilere sunulan yapım, yaptığı toplum eleştirisiyle, aslında Yunan tragedyalarının günümüzle bağlantısının hala güncel kaldığını açıkça resmediyor. İnsanların şiddete bağımlılığının ve buna seyirci kalışlarının tüyler ürpertici yanını açıkça ifade ediyor. Oyunbaz bir film görünümüne rağmen çarpıcı tespitleriyle ilgi çekici bir yapıma dönüşüyor.

Semptom: Korku filmi görünüşünü bir kanara bırakırsak aslında hikayesinde yatan dramın peşinden koşan bir yapım olarak izleyicisini ürpertmeye çalışıyor. Film üç bölüme ayrılmış bir şekilde senaryoya aktarılmış. İlki filmdeki geçen korku figürüne karşı halkın hazırlanma sürecine odaklanırken, ikinci bölümde flashback yardımıyla tüm olanların dram yüklü gerçeklerine mercek tutuluyor. Son bölümde ise ilk iki bölümde anlatılanları harmanlayarak izleyicisini filmin sonuna hazırlamayı tercih etmiş. Genel olarak baktığımızda Semptom, küçük bir yapım olmasına karşın şaşırtıcı olmayı başarıyor.

Kasap Havası: Yeşilçam ezgilerini filmin her noktasına serpiştiren yapım, bazı açılardan Zeki Demirkubuz’un ilk dönem filmlerini hatırlatıyor. Oyunculukların gerçekçi sergilenmesiyle güç kazanan film, özellikle Şenay Gürler’in oyunculuğuyla ilgiyi hak ediyor. Türk sinemasında özlenen hikayelerden birine imza atılıyor. Belki görkemli ya da yapı bozucu bir işlevi olmasa da, Türkiye’nin namus profilini işleyişiyle de film misyonunu sonuna kadar yerine getiriyor.

Çırak: Problemli bir karakterin üzerinden ilerleyen film, bir ilk filme göre temiz işçilik çıkarıyor. Özellikle karakterin patlama anlarındaki atmosfer, yönetmenin gelecek filmleri açısından gerçekten de umut verici olarak nitelendirilebilir. Ancak filmin içinde döngü ve final sıkıntısı filmin kademe atlamasını engelleyen faktörlerden biri olarak dikkat çekiyor. İyi niyetli, ortalama bir yapım olarak Türk sinemasındaki yerini alıyor.

Born to be Blue: Chet Baker’ın hikayesi sinemasal anlamda ortalamaya takılsa da, filmin atmosferine yayılan hüzün tüm içinizi kaplıyor. Ethan Hawke inişli çıkışlı performansını bir yana bırakırsak, fiziksel olarak gerçekten de fazlaca karakterine benzemesi filmin artı puanlarından biri olarak not edilebilir. Filmin içinde diğer önemli bir figür olan Miles Davis daha çok tipleme gibi filme dahil olsa da, bir müzisyenin, hele ki bir jazz müzisyenin acıklı hikayesi duyguları tamamiyle ele geçirecek şekilde dizayn edilmiş denilebilir.

News From Planet Mars: Kendini iyi hisset filmi olarak tasarlanan film, sorunlu aile bireyleriyle başı dertte olan babanın, aile ve arkadaşlık üzerine yaşadığı karmaşayı neşeli bir şekilde seyirciye sunmaya çalışıyor. Ancak film yaratıcı bir film olmaya çalışırken, kendi ayağına çelme takarak filmin benzerlerine takılmasına neden oluyor. Bu da bunun sonucunda izlemesi zevkli ama çok üst nokta bir sinemanın çıkmamasına neden oluyor. Kafa dağıtmalık hafifi bir seyirlik isteyenleri tatmin edecektir.

Mr. Sim’in Çok Özel Hayatı: Komedi filmlerine ayrılan “antidepresan” bölümünde neşeli insanı bile depresyona sokacak bir film daha sizlerle… Ağlanacak halimize gülüyoruz kıvamında kotarılan film, birkaç sağlam espriyi kenara ayırırsak, bir kaybeden filmi denilebilir. İşleri sürekli ters giden bir adamın acınacak haline tanıklık ederken, içinizin burkulması elde değil. Film 70 dakika rayında ilerlerken, aniden karakterin babasının hikayesine 20 dakika ayırıp filmin doğru giden temposunu rayından çıkartıyor. Film belki 15-20 dakika kısa olsa, belki tam dozunda bir komedi – dram ile karşılaşabilirdik. Yine de bu haliyle bile festivalin programında iyi işlerden bir tanesi denilebilir.

Evrim: İlk filmi “Masumiyet”ten tam 10 yıl sonra yeni filmiyle çıkagelen Lucile Hadzihalilovic, Darwin bile izlese sevebileceğini bir filme imza atıyor. Ütopik bir evrim tasviri sunan film, görsel anlamda renklerle ve kadrajlarla etkileyici olmanın yanında, usta işi yönetmenliği ile takdiri hak ediyor. Mayınlı bölge’de yer alan film, bazı operasyon sahneleri dolyısıyla her kesime hitap etmeyen bir film olarak dikkat çekiyor. Gerçeküstü öğelerle bezenmiş senaryosu, kendi yarattığı evrenin içinde açığa çıkarken, bu yılın en iyi filmlerinden birine imza atılıyor.

Kategoriler
izlenim seçki

Kosmos: Zamanın Eğilip Büküldüğü, Seslerin Varettiği Bilinmez Bir Mekanda

– güzeller güzeli; yüreğim şimdi bak, parmaklarımdan damlayacak. şimdi bak, içimin oynaması benden rüzgar çıkaracak. sen, sen, senin adın var mı?
– adım, Neptün olsun.
– senin adın Neptün olsun, benim de Kosmos. sol elin başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın..

46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ödülü de dahil olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen Kosmos belki de Reha Erdem’in zaman ve mekan kavramındaki sınırlarını en fazla kaldırdığı filmlerinden birisi. Hayatın kendisini bu sınırsızlıkla hayatın kendi ritmi üzerinden anlatmaya çalıştığı film Kars’ta geçmesine rağmen orası Kars değil zamanı ve sınırları belli olmayan bir kasabadır.kosmos 1

Zamanın bile soyutlandığı bu kasabaya nerden geldiği belli olmayan Kosmos adında bir adam ağlayarak gelir. İnsanlara yardım eder, mucizeler gerçekleştirir, hırsızlık da yapar, aşık da olur. Ama insan gibi değil, adeta kuşlar gibi öterek iletişim kurar Neptün’le.

Reha Erdem’in Kosmos’unda mekanı oluşturan en önemli kavram seslerin karakteridir. Hem mekanları hem de olayları birbirine bağlarken sesleri çok iyi bir şekilde kullanmaktadır. Kasabadaki madeni sesler ve kargaların hakim olduğu sesler, Kosmos ile Neptün’ün iletişim kurma şekilleri.. .mekanları kullandığı ritmik seslerle oluşturur ve bize yansıtır.

Filmde en dikkat çeken mekanlardan birisi de hiç kuşkusuz ki danaların kesildiği mezbaha. Kesimlerin tüm ayrıntılarıyla aktarıldığı, hayvanların korkuyla bakışlarını etkili biçimde gösteren film Reha Erdem’in deyişiyle insanlığın ikiyüzlülüğünün bir göstergesi. Kosmos’un bu sınır kasabasında ilk geldiği zaman kurtardığı çocuğun babasının da mezbaha da çalışıyor olması, can alan birine can vermesi filmden şu replikle son derece örtüşüyor. “İnsanın hayvana bir üstünlüğü yok efendim!“Kesilirken acılı gözlerine baktığımız danaların sahnesinden sonra Kosmos da aynı tepkilerle ağlayarak kasabayı terk eder. Ne zaman ve nereden geldiğini bilmediğimiz bu adam yine aynı bilinmezlikle kaybolur.kosmos 2

Reha Erdem sinemasındaki zamanın farklı olgusunun en iyi şekilde kurgulandığı filmde belirli aralıklarla duran saat imgeleri dikkat çekiyor. Filmin hangi zamanda geçtiği, Kosmos’un kasabaya ne zaman geldiği, ne kadar kaldığı, ne zaman gittiği normal saat kavramlarıyla anlatılmıyor. Filmde gördüğümüz dolunay Reha Erdem’in de söylediği gibi kendi zamanını oluşturmaya çalışıyor. Böylece kendi zaman algımızı bırakıp filmi kendi zaman algısıyla irdelemeye başlıyoruz.

İnsanların inanışlarına da dikkat çeken, maneviyata dair göndermelerin bulunduğu filmde düşen uydu kasabada yaşayan halkın mucizelere inanmasının bir işareti olarak karşımıza çıkıyor.

Neptün’ü Türkü Turan’ın, Battal/Kosmos’u da Sermet Yeşil’in canlandırdığı filmde özellikle Sermet Yeşil’in oyunculuğu da dikkat çekiyor. Şaman özellikleri taşıyan, hayvan tepkileriyle ilişki kuran, sosyal olurken aynı zamanda içinde bir antisosyal ruh barındıran bir karakter Kosmos. İnsanları iyileştirip, mucizler yaratabiliyorken bir yandan da paralarını çalıyor. Hiçbir yere aidiyet duygusu beslemeyen bu karakteri canlandırmakta oldukça başarılı Sermet Yeşil.

kosmos 4

Özetle karşımızda bilinen insan/hayvan arasında gidip gelen, evrenin düzenini, ötekinin ne olduğunu bilinen zaman ve mekan algılarından soyutlayarak irdeleyen bir film var karşımızda. İzlemesi kolay değil. Hele de filmin kendi zaman ve mekan anlayışını yadırgayıp, bilinen kalıpları aradığınız zaman.

“herkesin başına herşey aynı şekilde geliyor”

Kategoriler
izlenim seçki

Kosmos: İnsan-üstünün İzinde

“İnsanların bu kadar kötü olmalarının nedeni, belki de sadece acı çekmeleridir. Ancak artık acı çekmemeye başladıkları andan, biraz daha iyi olmaya başladıkları ana kadar epey zaman geçer…”
 Louis-Ferdinand Celine (1)

Çünkü aşk hastasıyım ben, Sol eli başımın altında olsun, Sağ eli beni kucaklasın!
Tevrat (2)

Reha Erdem’in alamet-i farikası sayılabilecek bir film Kosmos. Böylesine kendisine has bir filmi anlatabilmek için epistemolojik ve/veya ontolojik orijinde kelimeler sırası düzebilecek yeterlilikte hissetmiyorum kendimi. İçeriğin akışına paralel bir şekilde içgüdüsel olarak zihnimden akanları paylaşmaya çalışacağım.    kosmos 5
Bir yolcu gelir, karla kaplı uzun düzlüklerin içerisinden; telaşlı ve hızlı adımlarla yaklaşır. Yaklaştıkça gelmenin aslında kaçmaya devrilmiş bir süreklilik olduğu hissi uyandırır insanda. Geliyor olmak elbette ki başka bir yerden gidiyor olmaktır. Nasıl gittiğinin hikâyesi Kosmos’un içeriğinin ana unsuru denebilir. Kosmos’un ana kahramanı Battal (Sermet Yeşil) ise bir idealizmin (şüphesiz Reha Erdem’in: “İdeal bir adamın resmini çizeceksek onun özelliklerine sahip olmasını isterim.”3) üç boyutlu nesnesi gibi. Aylaklığa Övgü kitabının serbest uyarlaması gibi görünebilecek bir yaşam görüsüne sahip. Aynı zamanda insan-hayvan arasındaki sınırları tamamen yıkmış bir şaman. İyilik ve kötülüğü tanımlayabilecek bütün parametrelerden izole olmuş, sıradışı bir ahlak sahibi. İsmi Battal olmasına rağmen o kendisine Kosmos ismini vermiş. Ben de yazının devamında ismini Kosmos olarak kullanmaya dikkat edeceğim.
Kosmos’un geldiği yer ülkenin sınırında, yıkık Sovyet mimarisinin ve soğukluğunun izlerini taşıyan bir doğu şehri. [Reha Erdem filme dokusunu verirken biçim paletinin zamansız ve mekânsız bir yapıya göre oluşturduğu için bu şehre Kars demek hem yanlış hem de doğru denebilir] Soğuk, ekonomik sıkıntı, ıssızlık ama en önemlisi baskın bir askeri ağırlık şehrin içine işlemiş. Top sesleri durmaksızın kulakları tırmalıyor. Her sahnede, her yolda, her karede bu yoğun bombardımanın uçsuz bucaksızlığı ile karşı karşıya kalıyoruz. Top atışı olmazsa jet uçakları geçiyor, jet uçakları geçmezse askeri kamyonlar geçiyor. Sürekli bir geçirgenlik içerisinde şehrin insanları gibi alıştırıyor seyirciyi Erdem. Sonunda siyasi iktidarın kapalı olduğu (insanlar film boyunca belediye binasından içeri adım atamaz; kapı hep kapalıdır) bu şehrin mutlak iktidarının askeri vesayet olduğunu kanıksar izleyici. İktidar bütün anlamları ile sıkıntılı ve aksaktır. Komutan karakterinin sakat baldızı imgesel olarak Erdem’in kurguladığı iktidar kavramına metafor olarak döşediği “sakat” karakterdir.

kosmos 2

Buradaki kurulu iktidar düzeneğine daha fazla girmekte fayda var. Reha Erdem, filmin anlatısını siyasi otorite kavramından toplumsal erk kısmına doğru çevirdiğinde ataerkil toplum yapısı ve bu düzeni meşru kılacak geleneksel vurguları öne çıkaracak eleştiri kurmacasından kaçınmaz. Mutsuzluk ve memnuniyetsiz şehrin sokaklarını görünmez bir boya ile sarmış gibidir. İnsanların içsel olarak acı çektiğini her bir yüze baktığımızda görebiliriz. Toplum hastalıklı, sakat, gürültülü ve erkektir. Oysa dışarı baktığından boş sokaklar, kar ve soğuk göze çarpar. Mekân algısını hissedilebilecek düzeyde yamultarak erkek egemen bir zamansızlığa varılabilir bu şehirde. Sonunda; şehirde kadınların varlığı yok veya bastırılmış gibidir.  Bu şehir kadın bir öğretmen için sürgün, bir başka kadın için acısına deva bulamadığı çıkmaz, genç bir kız için açık bir hapishanedir. İşte Kosmos böyle bir kente gelir.

Kosmos’u tanımlamaya çalışmak her zihni bambaşka bir sonuca götürebilir. Bana göre insanlığından kaçmaya çalışan bir şaman denebilir bu meczup görünümlü anti-kahraman için[retorik oyun yaparak tanımın içerisine kahraman imgesi kattığım farkındayım ama kusura bakmayın bu nitelemeden bir türlü kaçamadım]. Hem hırsız hem iyiliksever, hem tembel hem de çalışkan bu adamın davranışsal alışkanlıkları hayvani bir içgüdüden besleniyor gibidir. Yönlendirilmiş algı, hayvani içgüdü terimini esas olarak kötücül bir kavram gibi algılamakla beraber, Reha Erdem bunun tam tersini düşünüyor ve anlatıyor. Kosmos’u daha iyi anlayabilmek için binlerceyıldır üzerimize kurulu olan insanlık gömleğini çıkarıp hayvani içgüdülerimize ulaşmamız gerekiyor.

kosmos 4

Kosmos ekonomik, sosyal kurallara uymaktan kaçıyor. Sevmek, sevişmek, tat almak, hissetmek, başıboş dolaşmak istiyor. “İstemek” yanlış niteleme olabilir; Kosmos kendiliğinden bu özelliklere zaten sahip bir karakter. Aslında baştaki idealizm üzerinden konuşmak gerekirse Kosmos “insandan farklı” değil, “insan(lık)üstü” denebilir.Battal TDK’ya göre işsiz güçsüz, avare anlamına gelirken, Kosmos Yunan mitolojisinde, kaostan sonra gelen düzen, doğru olan anlamına geliyor. Yani insanlık ona işsiz güçsüz diye etiketlerken o kendisine çok daha farklı bir anlam yüklüyor. Bu bilgiyi de cebimize sıkıştırırsak Reha Erdem’in mesajını daha net görebiliriz. İnsanlığın geldiği (örnek olay olarak bu şehir üzerinden) noktanın sessiz ve sakin bir kaos olduğunu varsayarak öne Kosmos’u sürüyor. Kosmos saf bir âşık. Kosmos kötülük duygusuyla yapısal bağı olmayan bir içgüdü. Kosmos insanlığından soyunmuş bir Şaman. Kosmos hastalıklara deva. Kosmos kadınlara değer veren bir centilmen(Tamam hemen kızmayın, centilmen bu tanım içerisinde oldukça amorf durdu bende farkındayım). Fakat Kosmos bir çözüm değil. Kosmos her şeyi düzene sokacak bir peygamber değil. Kosmos başıbozuk bir karakter aslında. Belki de sadece kavramsal bir katalizör. Reha Erdem yapıyı kurduğu gibi sökmeyi de iyi biliyor ve sonunda Kosmos yarattığı etkileşimin içerisinden olduğu gibi çıkarak başka bir şehre doğru kaçıyor.kosmos 3
Kosmos, geldiği bu şehirde ilk olarak ölümden bir çocuğu kurtararak ablasına teslim eder. Küçük çocuğun ablası kendisine Neptün (Türkü Turan) ismini vermiştir ve anlamı yunan mitolojisinde bilinmeyen ve sınırsız unsur, saf güzellik anlamına gelmektedir. Kosmos “saf güzellik” ile tanışmasından ötürü, sonsuz bir memnuniyete sahip olacak ve Şaman ritüeli olarak görebileceğimiz (belki de bir metamorfoz ayini) hayvani dürtülerini Neptün ile beraber daha bir coşkuyla ortaya çıkaracaktır. Neptün, Erdem’in bir dişi karakter olarak güzelliği tanımladığı kısım olarak da okunabilir. Neptün kısılıp kalmış bir yaşam içerisinde Kosmosvari bir Şamanizm’e meyletmiş güzel bir genç kızdır. Babasının bir hayvan kesimhanesi sahibi olması başlı başına ironi olmakla beraber, sesler ile bizi film boyunca oldukça provoke eden Erdem’in görsel olarak da saldırıya geçmesi için bir aracı olacaktır. Kesilen hayvan görüntülerinin vahşiliği ve kesilmeden önce bizlere ısrarla gösterdiği o hayvanların gözlerindeki aciz bakış çok sert bir gösteridir. Neptün böyle bir dünyanın ortasındadır ve hayvani içgüdülerini Kosmos sayesinde özgürce dışarı çıkarırken bunu bir nevi özgürlük biçimine dönüştürmeye çalışır. Kosmos bir yolcu olarak uğrayıp değiştirmeden ve değişmeden terk edeceği bu şehirde aşkın her hali olan Neptün’e dokunarak yoluna devam edecektir. Bu dokunuş; önce kutlu, daha sonra coşkulu, ardından hayal kırıklığı ve kırık dökük bir veda ile sonlanır. Neptün aslında bir “Hayat” figürüdür. Reha Erdem’in kadında gördüğü güzellik(genellikle çoğu filminde olduğu gibi), sıkışmışlık ve acının tezahürüdür.

Reha Erdem, filmlerinde kullandığı müzikal seçimleri o yazdığı dönemlerde dinlediği müzikler ile bağ kurarak seçtiğini söylüyor.3 Kosmos içerisinde kurulu olan müzikal atmosfere yalnızca dönemsel tesadüf olarak bakmak mümkün olmayabilir. Filmin kaotik atmosferine çok iyi hizmet eden bilinçli bir post-rock kullanımı olduğunu düşünüyorum. Filmi yazarken dinlediği müzikler kesinlikle bilinçli bir yaratım sürecine katkı sağlamış olarak görünüyor. Folklorik olarak filmin geçtiği yöreye denk düşen (“Kars’ta nereye gitsek, ‘Bu Gala Daşlı Gala’yı duyuyorduk, filmin olmazsa olmazı oldu.”3) türkü bir kenarda dursun. A Silver Mt Zion ve Rachel’s gibi tür olarak marjinal sayılabilecek grupların karamsar soundu filmin biçimine uyumlu bir hizmet veriyor. Özellikle Kosmos’un şehrin izbe sokaklarında yürüyüş yaptığı uzun planlı bir sahnenin fonuna yerleştirilmiş olan 13 Angels Standing Guard Round the Side of Bed, bir ilahi gibi o karanlık yürüyüşe eklemlenerek etkileyici bir iz bırakıyor. Post-modern usuller ile çatısı yapılmış bu filmin post-rock ile taçlandırılmış olması, (şahsen) Reha Erdem’in en güzel sürprizidir.

kosmos 6

Reha Erdem sinemasında daha önce özellikle Beş Vakit ve Hayat Var ile ortaya koyduğu önemli özelliklerden biri de ses kullanımı. Dış ses açık bir biçimde filmin önemli bir katmanını oluşturuyor. Top seslerinden, şehrin yapı-kurumu esnasında bahsetmiştim. Bunun üzerine, Kosmos ve Neptün’ün şaman ayin ritüeli benzeri şekilde birer kuşa dönüştükleri sahne, iç mekân sesleri, hatta müzikler birer ön anlatı aygıtına dönüşüyor. Kosmos’un bilgece yaptığı söylevlerin bir tür hayalet gibi Reha Erdem’in kendisi olduğunu varsayıyorum. Geriye kalan sesler ise filmin gizli öznesi olan başka türlü bir anlatıcıya ait olduğunu söylemekte beis görmüyorum. Tecrübe sahibi sevdiğim bir yazarın filme dair ön savına bu noktada katılmaktan da kendimi alıkoyamıyorum: “Mekân ve ona ait sesler, gördüğümüz ve sinemasal anlamda izleyici olarak hakim olduğumuz alanın dışından gelen seslerle hikâyeye müdahil olurken bir tür anlatıcı kimliğine bürünür.” Reha Erdem ses kavramını daha önce alışık olmadığımız biçimde anlatıcı haline dönüştürmede büyük ustalık gösteriyor. Daha evvel filmlerinde de kullandığı bu yöntem Kosmos ile doruk noktasına ulaşıyor. Gerçekçi ve gerçek-üstü bir biçimde filmin dokusunu da inşa ediyor. Tıpkı yapısını parçalarken ve gelmek-kaçmak çemberini kapattığı gibi yapı-sökümünü de bu anlatıya yaslanarak sonlandırıyor.

kosmos 1
Kosmos üzerine serbest biçimde zihin jimnastiği yapmaya çalıştığım bu yazıda genel anlamda; mekân, ses, karakterler ve biçim üzerine yoğunlaşmaya çalıştım. İçerik üzerine ya da daha iddialı biçimde bu filmin derdi nedir sorusuna söyleyecek bir karşılık bulmak çok zor. Reha Erdem, katıldığım son söyleşisinde filmi tam manasıyla anladığını iddia eden bir izleyicisine “şaşkınlıkla” yanıt vermişti. Zannımca o kadar çok şey söylerken asıl olarak özellikle bir şey anlatmak derdinde değil. İnsanlığın modernizm üzerine geldiği durum, ata-erkil toplum yapısı, korku ve vicdan çelişkileri üzerine eğiliyor. Kadının bu yapı içerisinde kaldığı sıkıntıya odaklanıyor. “Aşk” ı vurguluyor ısrarla. Doğal içgüdülerin peşinde aşka koşmayı öğütlüyor kendi dilinde. Reha Erdem, Battal’a; Battal, Kosmos’a dönüşüyor. Sesler ve atmosfer ile beraber Sümerlerden gelen bilge sözcükleri mırıldanıyor film. Sonuç olarak auteur mertebesinde kıymetli bir yere ulaşıyor Erdem. Kosmos aslında bir döngü olduğu için modernizmin kodlarını parçalayarak sonuçta varlığı meşru kılacak yegâne şeyin köklerimizde saklı olan vahşilik olduğuna ulaşıyor. İçine alıyor, karanlığına ve sevgi doluluğuna boğuyor, korku ve acı ile sarıyor. Sonunda Kosmos’u, yeniden Battal olarak başka bir döngüye yolluyor.

(1) CELINE, Loise-Ferdinad;Gecenin Sonuna Yolculuk
(2) TEVRAT;Neşidler Neşidesi Bab 2:5-6 (Korkuyorum Anne ve Kosmos filmlerindeki ortak replik)
(3 ) AŞAR, Ceyda; Kosmos Bence Bir Süper Kahraman, Röportaj, Radikal Gazetesi, 17.04.2010http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=991725&CategoryID=41
(4) TERZİOĞLU, Ahmet; Duyduğumuz Bu Sesler Kimindir, Kosmos, Altyazı, 30.04.2010

Kategoriler
seçki

Yetenekli Bay Reha

reha-erdem-bakiniz.jpg

Son beş altı yılda türk sinemasında bir atılım hakim, ya da daha doğru bir şekilde atılımın hakim olduğu söylenmekte. Evet yılda elliden fazla sayıda çekilen filmle türk sineması 70lerden beri ilk kez bu kadar yoğun film yapma enflasyonu görmekte. Gerçi yapılan filmlerin çoğunluğu kaliite olarak ne eleştirmenleri ne de sinema seyircisini pek tatmin etmiyor. İşin aslı bu filmlerin çoğu tüketim toplumuna hizmet etmekte. Gerçi arada dikkat çeken, önemli festivallerden ödüller alıp uluslararası başarı yakalayan ve kalıcı filmlerde az da olsa çıkmakta. Tabii bu durumda bazı yeni yönetmenler de bir hayli dikkat çekiyor ve kendi seyircisini oluşturmaktan geri kalmıyor. İşte bu sinemacılardan biri var ki gerek yeteneği, gerek işini bilmesi, gerekse yaptığı filmlerin akılda kalıcılığı ve estetiği ile son iki üç yıl içinde bir hayli öne çıktı. Bu isim Reha Erdem.

Aslında Reha Erdem bugünkü sinema piyasasındaki en eski isimlerden biri olsa da, gerek kendisinin 21 yıllık sinemacılık kariyerinde sadece altı film olması, gerekse eleştirmenlerden ve medyadan fazla ilgi görmemesi ile ancak adı son iki üç yıldır tam olarak tellafuz edilmekte. Bu satırların yazarı da bir o kadar sinema meraklısı olmasına rağmen Reha Erdem sineması ile bir çokları gibi tesadüfen 2005 yılında tanıştı. Belki uzun yıllar yurtdışında yaşamasından dolayı türk sinemasından uzak kalmasından, belki de Reha Erdem’i fazla duymamasından. İşte bu yazı da Reha Erdem’in uzun süreli kısa sinema hikayesine bir bakış atma iddiasında.

reha-erdem-galatasaray-lisesi.jpg

Reha Erdem, 1960 yılında İstanbul’da doğdu. Pek açık olmasa da günümüzde az sayıda kalan gerçek İstanbullu bir ailenin ferdi. Kuşkusuz filmlerinin çoğundaki İstanbul önemi buradan kaynaklanmakta. Liseyi Galatasaray Lisesi’nin o eski ve büyük koridorları ve yatakhanelerinde geçiren Erdem lise yıllarında iyi karikatür çizimleri ile sanata ilgisini göstermiş bulunmakta. Türkiye’nin gayriresmi ilk sinema atölyesi ve sinematekini bünyesinde bulunduran Galatasaray’da sinemaya yabancı bir birey olarak yetişmesi de pek gözükmemekte doğrusu. Lise sonrası, Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih yılları ve sonra Paris Üniversitesi bünyesinde sinema ve plastik sanatlar eğitimi. Paris’teki yıllarında “cinema direct” adlı proje altında üç adet kısafilm çeken Erdem, 80lerin sonunda yurda dönüp ilk filmi A Ay’ı yaptı.

1989 yılında yapılan film konu itibari ile bir kısafilmi andırsa da işleyişi, siirselliği ve estetiği ile o yıllarda tam anlamı ile önemli bir uzunmetraj filmdi. Gerçi o yıllar artık Yeşilçam’ın sonun geldiği dönemler olması ve yine o yıllarda hatırı sayılı iyi filmler yapılsa da, pek halkın ilgi duymamasından yönetmenlerin ve yapımcıların evlerinin tozlu rafşlarında unutulmaya terk edilselerde A Ay, o dönem içinde hem özel bir filmdi hem de Reha Erdem’in daha sonraki yıllarda öğrenilecek sinema dilini ortaya çıkarıyordu. Erdem, A Ay’dan sonra reklam sektörüne girdi; yıllarca reklam çekip iyi paralar kazandı. Daha sonraki filmlerinin tamamının yapımcılığını üstlenecek Atlantik Film’in sahibi Ömer Atay ile tanıştı. Gerçi birçok reklamcıya göre, çok iyi bir reklam yönetmeni sayılmasa da, Reha Erdem reklam camiasının aranan isimlerindendi. 1995 yılında kültür bakanlığının önemli yönetmenlere yaptırdığı Şiir filmleri projesinde Yahya Kemal Bayatlı’nın Deniz Türküsü’nün filmini Reha Erdem çekti. Belki de reklam sektöründen gelen bir alışkanlıktan olsa gerek, Deniz Türküsü fazlaca bilgisayar efektleri ile donanmıştı.

Deniz Türküsü (Reha Erdem)

[flashvideo file=http://videocfsxl.l3.fbcdn.net/27665/353/385914431375_43114.mp4 /]

Bu tecrübeden dört yıl sonra ikinci filmi Kaç Para Kaç’ı yapan Reha Erdem, bu filmle de bir nevi hakketiği ilgiyi görememişti. İlk filmi A Ay ile arasında tam on yıl gibi uzun bir süre olan ikinci film Kaç para Kaç, Reha Erdem’in kariyerindeki anlatım olarak en basit filmi olarak raflardaki yerini alacaktı. Ayrıca, Kaç Para Kaç gerek anlatımı gerekse de görselliği ile bir türk filminden çok Türkiye’de çevrilmiş bir fransız ya da bir italyan filmi görünümünde idi. Yaklaşık üç yıl sonra çekip ancak beş yıl sonra sinemalarda gösterilen Korkuyorum Anne ise Reha Erdem’in bir nevi seyirci ile tam olarak tanışma filmi oldu. Bu sefer, düz bir kurgudan çok non-linear naryasyonlu kurgunun hakim olduğu Korkuyorum Anne bir yönetmen açısından oldukça zor ama başarılı bir iş idi. Her ne kadar bu filmle belki festival ve sanatsal sinema seyircisi Reha Erdem’i tanımaya başlasa da hâlâ eleştirmenler ve festivaller pek Reha Erdem’i tam olarak görmek istemiyorlardı.

reha-erdem-atilla-dorsay.jpg

2006 yılında yaptığı Beş Vakit ile artık Reha Erdem açısından masalar terse dönmüştü. İlk önce Galatasaray Lisesinden bir nevi Reha Erdem’in “ağabeyi” olan Atilla Dorsay, Erdem’i medyada öne çıkardı sonra da festival kurulları Erdem’in filmlerini göstermeye başlayıp ödüllere boğmaya başladı. Geçtiğimiz son iki yıl içinde de Reha Erdem seri bir şekilde Hayat Var ve Kosmos gibi iki şiirsel, estetik ve son derece iyi filmler yaptı. Bu filmler sayesinde Erdem gerek sinemaseverler gerekse de eleştirmenlerin yeni sevgilisi oluverdi. Özellikle geçtiğimiz ay yapılan İstanbul Film festivalinde gösterilen Erdem’in son filmi Kosmos’a duyulan ilgi ve gösterilen sevgi, geç olsa da Reha Erdem’in çoktan hakkettiği bir ilgiydi.

Kuşkusuz Reha Erdem, Türkiye’nin önemli sinemacılarından biri oldukçada yetenekli ama onu özel yapan filmlerindeki Authorvari kişisel değişmeyen imzaları. Her filmi stil olarak biribirinden farklı olsada bugüne kadar belirli kendine has imzası Erdem’in her filminde oldu:

Her Farklı Filmde Farklı bir Stil

Belki de bir sinemacı olarak en zorlu olguyu sık sık kulanımayı seviyor Reha Erdem. Evet, her yönetmenın belli bir stili vardır ve filmin konusu ne olursa olsun bunu kullanmayı severler. Erdem ise bugüne kadar hep farklı stillerde yapmaya çalıştı fıilmlerini. Belki de bu yüzden bu kadar uzun bir kariyere az sayıda film sığdırdı. Meseleye somut örnekler ile bakarsak, A Ay sürreal öğelerle bezenmiş sembolik bir filmdi; Kaç Para Kaç tam anlamı ile üç perdelik ana karakter gözünden anlatılan bir insan hikayesi; Korkuyorum Anne rasyonel olmayan kurgu bitimi ile trajikomik bir mahalle hikayesi; Beş Vakit ağır ama güçlü bir babalar-çocuklar dramı; Hayat Var ve Kosmos ise siirselliğin ve felesefenin ön planda olduğu deneysel filmlerdi. Bu kadar farklı stilleri zaman zaman eksiklerle de olsa başarılı ve etkileyici bir şekilde beyazperdeye taşımayı bildi Reha Erdem. Gerçi sinema dili hep aynıydı: estetik ve etkileyici.

Nostaljik Hava

Reha Erdem sinemasının en önemli imzalarından biri bu nostaljik dil. Reha Erdem, yönetmen olarak filmlerinin atmosferlerini gerçekten farklı kendi benliğindeki dünya olarak yaratsa da hep bir nostaljik hava dikkat çekmekte. Hiçbir filminde şu hikaye şu tarihte geçmekte diye yazmasa da -filmlerinde gözüken polisler, taksiler, arabalar, öğrenciler eski zamandan kalma kostümleri ile eskiye benzeştirmelere çalışılmasa da- filmlerin içindeki ana karakterlerin davranışları, kıyafetleri, yaşadıkları mekanlar ve en önemlisi tavırları ile nostaljik havayı vermektedir. 1989 yılında yapılan A Ay, belirtilmese de 50lerin, Kaç Para Kaç 60ların ve 70lerin, Korkuyorum Anne 80lerin, Beş Vakit az da olsa yine 70lerin, Hayat Var 80 ve 90ların, Kosmos ise yine 60ların havasını vermekte ve hissetirmekte.

Bilindik Oyuncu Kadrosu

Her ne kadar son iki filminde bu alışkanlığı bırakmış olsa da Reha Erdem de, 60ların ingiliz komedileri ve 70lerin Yeşilçamı’nın unutulmaz Arzu Film ekolü gibi aynı oyuncular ile çalışmayı seven bir yönetmen. Ayrıca bu oyuncuların kariyerleri ve konumları ne olursa olsun onları istediği rollere sokabilme gibi bir yeteneği de mevcut Erdem’in. Çalıştığı bu saygın aktörler Erdem’in filmlerinde ya filmin yıldızı ya da figüranı olabiliyorlar. Örneğin, ülkenin saygın ve üst düzey aktörlerinden biri olan Taner Birsel, Kaç Para Kaç’ta hikayenin ana karakteri olup, tüm hikaye Birsel’in karakteri gözünden anlatılsa da, bir sonraki Reha Erdem fimi Korkuyorum Anne’nin hastane sahnesinde polis olarak otuz saniye gözüküp figüranlık yaptı. Korkuyorum Anne’nin merkezdeki karakterini canlandıran Ali Düşenkalkar da bir sonraki film Beş Vakit’te çoban olarak şöyle bir gözüktü. Bu iki örnekte de olduğu birçok önemli oyuncu Erdem’in filmlerinde zaman zaman figuranlık yapmaya razı olduklarına göre Erdem’in sinemasına ve kendisine fazlaca saygı duyuyor olsalar gerek. Kimbilir, Kaç Para Kaç’taki rolü ile dikkat çeken on bir yıl sonra Kosmos’da Kosmos olan Sermet Yeşil de belki bir sonraki Reha Erdem filminde simitçi olarak üç saniye şöyle bir gözükecek.

reha-florent.jpg

Görsellik ve Kurgu

Belki de Reha Erdem’in sinema dilini muhteşem yapan, görselliği ve kurguyu üst düzeyde kullanmasıdır. Özellikle kamera hareketlerini ustalığı görsel olarak mekandan bağımsız atmosferin oluşturulması Reha Erdem sinemasına yüksek bir estetik değer katmakta. 1999 yılından beri birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Florent Herry ile görünüşe göre görsel olarak iyi bir fikir birliği edinmekte. Beş Vakit filminden itibaren artık filmlerini HD formatında çeken Erdem, Herry sayesinde kullanışı pratik olan ama görsellik açısından çok tehlikeli olan HD formatını, 35 mm. formatında bilinen estetik duğarlılığa benzer şekilde iş çıkarmaktalar…

Müziğin önemi ve Ses Kurgusu

Reha Erdem’in filmlerinde en öne çıkan imzalarından biri de müzik ve ses kurgusu. Özellikle başarılı müzik seçimleri ve yine Reha Erdem’in daimi sesçisi Heve Guyader ile birlikteliği ile seyirciyi filmin içine çeken ses kurgusu ile filmlerinin önemli olgularından biri olmakta. Reha Erdem aynı filmlerinin farklı stillerindeki gibi müziklerini de her filminde farklı dilde ve stilde kullanmakta. Gerçi bir iki filminde müzikler çok fazla kullanılsa da Reha Erdem’in filmlerinin olmazsa olmazlarından.

Atmosfer ve Ritim

Reha Erdem’in işlerindeki atmosferin önemini, estetiğini birçok kez yukarıdaki satırlarda da belirtilmişti ama Erdem’in filmlerinin ritmi için belki de ayrı bir yazı yazmak lazım. Kendine sorulduğunda iyi bir sinema için filmin ritminin çok önemli olduğunu birçok kez dile getiren Reha Erdem, ayrıca kendisinin bir kurgu sinemacısı olduğunun üzerinde sürekli durmakta. Evet, iyi bir sinema eserinde filmin kurgusu ve ritmi önem teşkil etmekte, özellikle de ritmi. Reha Erdem de bir yönetmen olarak kuşkusuz bu işi çok iyi becermekte. Son filmi Kosmos’un ağır temposu ve uzun planlarında bile sahnenin ritmi o kadar iyi ayarlanmış ki, seyirci hiçbir şekilde oflayıp puflamıyor. Yine aynı filmde kurguda kopukluklar olsa da seyirciyi işleyişten soğutmuyor. Bu da Reha Erdem’in yeteneğinin bir başka kanıtı olsa gerek.

Şiirsellik, Karanlık Hava ve Mistizm

Doğrusu Reha Erdem’in tüm filmlerinde bir şiirsellik hakim. Bu hemen hemen bütün author filmlerinde görülen bir durum. Reha Erdem farklı olarak biraz karanlık atmosferleri de seviyor. En şenşakrak filmi Korkuyorum Anne’de bile az da olsa bir karanlık hava vardı. Belki bu Erdem’in biraz fransız kültürü ile yetişmesinden kaynaklanıyor olabilir. Ama bu karanlık atmosfer, hep farklılığı deneyen Reha Erdem’in yegane tabii ve kalıcı yönü. Birçok zaman Reha Erdem filmlerinde mistik havayı kullanmayı seviyor. Mistisizmi filmlerindeki hikaye örgüsü ve karakter betimlemelerinde eksik bırakmıyor.

reha-erdem-hayat-var.jpg

Reha Erdem, aslında türk sinemasına çok erken yaşta girdi ama sessiz ve kimsenin göremediği bir şekilde zamanla olgunlaştı. Benim görüşüme göre günümüz türk sinemasında gerek popüler-piyasa işler yapanlar olsun gerekse sanat filmleri yapıp uluslararası festivallerde ödül alan isimler olsun, tüm bu yönetmenlerin bir iki gömlek üstünde en iyi yönetmen konumunda. Çünkü tam anlamı ile dolu dolu bir sinema yapıyor. Yurtdışında yaşayan türk yönetmenleri de dahil edersek, Fatih Akın ile beraber en etkileyici filmleri yapan isim; tabii bu son cümle şahsi görüşüm.

Özellikle son bir iki yılda sinemaseverler, üniversite öğrencileri ve sinema eleştimenleri tarafından hakettiği ilgiyi görmeye başladı Reha Erdem. Okumuş kesim veya bir başka deyişle “enteller” arasında daha da popüler olucak gibi . Ama popüler olmasa da Reha Erdem’in değiştirmiyeceği yegane olgusu sinema sanatını çok iyi hissetmesi, işini çok iyi bilmesi ve son derece yetenekli bir yönetmen olması. Bu durum Yetenekli Bay Reha’yı özel bir sanatçı yapmakta….