Kategoriler
seçki

Dizi Pazarı: Hill Street Blues

Dizi Pazarı’nın bu bölümünde her anlamda tarihe geçen bir polisiye drama, Hill Street Blues var.

– Dizi 1981-87 yılları arasında NBC’de, prime-time’da yayınlandı.

– Polisiye dramalar söz konusu olduğunda her şeyi başlatan yapım olarak bilinen dizi, 7 sezon ve 146 bölümden oluşan yayın hayatının ardından büyük bir etki bırakarak ekranlara veda etti. Dizi, o güne kadar her bölümde bir suçu çözen polisiyelerin aksine, 13 ana karakterin ve sayısız yan karakterin öykülerini devam eden bir yapıda anlatmayı seçti. The Wire’dan, Breaking Bad’e kadar birçok suç dizisine öncülük etti.

– Hill Street Blues, ratinglerde hiç başarılı olamadı. Öyle kötü bir ilk sezon yaşadı ki, tarihte ikinci sezon onayı olan en düşük rating’e sahip dizi olma unvanını hala koruyor. Ama eleştirmenler ve akademi üyeleri diziye hakkını verdi. Dizi bittiğinde toplam 98 Emmy adaylığı bulunuyordu. İlk sezonunda 8 ödül kazandı. 1982’de Emmy’lerde aday gösterilen 5 erkek oyuncunun tamamı Hill Street Blues oyuncularıydı. Bu başarı bir kez daha tekrarlanmadı.

– Dizinin rating yarışında başarısız olmasının nedenlerinden biri dönemin ABD TV izleyicisine ve özellikle cumhuriyetçilere aykırı gelecek konular ve detaylar barındırmasıydı. Çürük polisler, uyuşturucu kullanımı, cinsellik içeren sahneler, polis şiddetinin zaman zaman bütün açıklığıyla gösterilmesi, belirli kesimleri rahatsız etti ve birçok boykot çağrısı yapıldı.

– Dizinin geçtiği kent, hayali bir ABD şehriydi. Ancak çekimlerin büyük bir bölümü Chicago’da gerçekleştiği için, kentin karanlık ve soğuk havası Hill Street Blues’un her bölümüne sindi.

– Dizinin baş karakterlerini oynayan oyuncuların büyük bir bölümü şöhretlerini devam ettiremedi. Ancak konuk oyuncu listesine baktığımızda, dünyada başka hiçbir dizide bir araya gelemeyecek bir listeyle karşılaşıyoruz. Birçoğu kariyerlerinin başında olan Don Cheadle, Danny Glover, Linda Hamilton, Edward James Olmos, David Caruso, Bryan Cranston, Laurence Fishburne, Andy Garcia, Crispin Glover, Cuba Gooding Jr., Frances McDormand, Chris Noth, Chazz Palminteri, Joaquin Phoenix, CCH Pounder, Tim Robbins, Mimi Rogers, Jennifer Tilly, Forest Whitaker farklı bölümlerde karşımıza çıkarak izleyenlere nostalji yaşatacak oyunculuklar sergilediler.

Kategoriler
seçki

2020’de Erişime Açılacak Quibi Dijital Platformu İçin Hazırlanan İçerikler

Daha önce pek çok yazıda değindiğim üzere 2019’un sonlarına doğru Netflix ve rakipleri arasındaki savaş daha da kızışacak. Bilindiği üzere Apple TV+ ve Disney+ bu yılın sonbaharında erişime açılacak. Warner Bros.’un hazırladığı dijital platformsa 2020’den önce erişime açılamayacak gibi görünüyor. Apple ve Disney duyurdukları projelerini sonbahara hazır hale getirmeye uğraşadursun DreamWorks Animation’ın kurucularından yapımcı Jeffrey Katzenberg mobil dijital platformu Quibi‘ın yapımlarını açıklamaya devam ediyor. Katzenberg’in kurduğu Quibi için Steven Spielberg‘ten Steven Soderbergh‘e, Idris Elba‘dan Antoine Fuqua‘ya dek pek çok ünlü isim projeler hazırlıyor.

“Quick bites”ın (hızlıca bir ısırık almak) kısaltması olan Quibi’ın ilgiyi çeken tarafı bütün yapımlarının kısa süreli olması. Yani Quibi platformundan bir dizi açıldığında bu dizilerin bölümleri 7-10 dakika, toplam süreyse 2-4 saat arasında olacak. Platformun adından da anlaşılacağı üzere Katzenberg hızlıca tüketilebilecek yapımlar hazırlatıyor. Bu yapımlar zamanını Youtube’ta, Facebook’ta, Instagram’da geçiren, akıllı telefonlarıyla epey haşır neşir olan kitle için hazırlanıyor. Katzenberg’in istediği şeyse bu platformuna TV denmemesi. Çünkü ünlü yapımcı bu platformunu TV’yle rekabet edecek bir platform olarak görmüyor, zaten platformun kuruluş amacı Youtube’ta vs kısa süreli videolarla zamanını geçiren kitleyi çekmek.

Quibi Nisan 2020‘de önce ABD’de erişime açılacak, daha sonra globalleşecek. Platformun ABD ücreti aylık 4.99 dolar olacak. Platformda reklam görmek istemeyenlerse 7.99 dolar ödeyecekler. Haberlere göre 2020’de 7 bin parçanın (dizi bölümü, kısa film vs) yayınlanacağı tahmin ediliyor. Dilerseniz hemen Quibi’ın içeriklerini tanıtalım.

Genelde başkalarının senaryolarını filmleştiren usta yönetmen Spielberg yıllar sonra ilk kez bir yapımın senaryosunu kaleme alacak. Spielberg’s After Dark adı verilen dizi korku türünde olacak. Usta yönetmen bu dizinin Quibi’da sadece geceleri izlenebilmesini istiyor. Eğer planda bir değişiklik olmazsa sabahleyin bu dizi en azından Quibi platformu üzerinde izlenemeyecek. Amaç tabii ki korkutmak. Katzenberg, Spielberg’in dizisinin 5-6 bölümden oluşacağını, bu bölümlerin de 10-12 kısımdan oluşacağını söylemiş. Spielberg’in adaşı Steven Soderbergh‘e geçelim. Kariyeri boyunca sürekli yeni şeyler deneyen (iPhone’la filmler çekmek, türlerin yapısıyla oynamak, bağımsız film de, gişe filmi de, dizi de çekmek vs) Soderbergh bu yeni platformun haberini alır almaz Katzenberg’i arayıp yeni bir dizi hazırlamak istediğini söylemiş. Soderbergh’in dizisinin ayrıntıları açıklanmadı.

Yönetmen Paul Feig ve Guillermo del Toro da birer dizi hazırlayacaklar. Ama bu dizilerin de ayrıntıları duyurulmazken Antoine Fuqua‘nın hazırladığı, Dog Day Afternoon‘un bir versiyonu olan, Irak Savaşı’ndan dönen siyahi bir gencin SWAT timiyle karşı karşıya gelmesini konu alan dizinin adı ve başrolleri açıklanmıştı. #Freerayshawn adı verilen dizide Stephen James ve Laurence Fishburne rol alacak. Genelde komedi filmlerinde rol alan aktris Anna Kendrick‘in başrolünde Dummy adlı bir film de hazırlanıyor. Kendrick komedi türündeki bu filmde umut vaat eden bir yazarı oynayacak. Film bu yazarla sevgilisinin şişme bebeğini konu alacak. Oyuncusuyla öne çıkan diğer yapımsa Wolves and Villagers. Jason Blum‘ın yapımcılığını üstlendiği, Naomi Watts‘lı bu dizi, Fatal Attraction filminin bir versiyonu olacak.

Quibi için bilimkurgu türündeki Don’t Look Deeper adlı bir dizi de hazırlanıyor. Don Cheadle, Emily Mortimer ve Helena Howard‘ın başrollerini üstlendiği dizi, Kaliforniya’nın merkezindeki bir lisede okuyan bir gencin insan olup olmadığından şüphelenmeye başlamasından sonra ortaya çıkan beklenmedik olayları konu alan dizinin yapımcılığını Doug Liman‘la Charlie McDonell üstlenirlerken yönetmenlik koltuğuna Catherine Hardwicke oturacak. Daha önce Netflix’e dizi hazırlayan Idris Elba bu platforma da yeni bir içerik hazırlayacak. Elba vs. Block adı verilen yapım reality türünde bir program olacak. Program, Elba’yla otomobil yarışçısı Ken Block‘ın mücadelesini konu alacak.

Şimdilik Quibi tarafından duyurulan projeler bunlar ama “7 bin içerik eklenecek” cümlesinden de anlaşılacağı üzere yıl boyunca bu platforma neredeyse sürekli yeni şeyler eklenecek.

Kategoriler
bakınıztv

Where’d You Go Bernadette?: Linklater, Blanchett’ı Arıyor

Maria Semple’ın aynı adlı romanından uyarlanan Where’d You Go, Bernadette’in ilk fragmanı yayınlandı. Richard Linklater’ın başrolü Cate Blanchett’e verdiği öykü, mutlu bir hayata ve aileye sahipken birden ortadan kaybolan bir kadının hikayesini anlatıyor.
2018 mayısında gösterime girecekken durmadan ertelenen filmin başrollerinde Billy Crudup, Emma Nelson, Kristen Wiig, Judy Greer, Laurence Fishburne, Troian Bellisario ve James Urbaniak yan rollerde…

Kategoriler
izlenim

Last Flag Flying ve The Last Detail: Dostluk ve Yolculuk Üzerine İki Film

Usta yönetmenlerden Hal Ashby’nin yönettiği The Last Detail kanımca hem Ashby’nin, hem de başrolü üstlenen Jack Nicholson’ın diğer filmlerinin gölgesinde kalmış bir yapıt. Ashby’nin Darryl Ponicson’ın romanından uyarladığı bu film aslında epey keyifli ve kaliteli bir film. Büyük senaristlerden Robert Towne’nin kaleme aldığı The Last Detail‘in öyküsü gayet basit: Hırsızlık yaptığı için hapisle cezalandırılan Meadows’u (Randy Quaid) askeriyeden hapse götürme işi Buddusky (Nicholson) ile Mulhall’a (Otis Young) verilir. İstemeye istemeye teklifi kabul eden ikilinin yolculukları böylelikle başlar. Buddusky “Bu genç arkadaş bu yaşında sekiz yıllığına hapse girecek şimdi, bari şunu eğlendirelim, gönlünü hoş edelim, öyle hapse götürelim,” diye düşünüp ikiliyi maceradan maceraya sürükler… demek isterdim ama hayır. Film maceralardan ziyade sohbetlere odaklanıyor.

Kalemi epey güçlü olan Towne burada da döktürmüş. Gene enfes diyaloglara ve monologlara imzasını atmış. Yukarıda ifade ettiğim gibi, The Last Detail olaylara çok fazla yer veren bir film değil. Belki kimilerini bu açıdan sıkabilir. Zira sekanslar uzun, bu uzun sekanslarda da pek çok diyalog mevcut. Towne bu üç arkadaşın hemen hemen her konudaki muhabbetlerine yer veriyor. Askeriyedeki şartlardan küçük bir suç nedeniyle sekiz yıl hapse, sivil yaşamdan ırkçılığa, savaşlara kadar akla gelecek-gelmeyecek pek çok konuda konuşuluyor. Yol türü seviliyorsa bu film de sevilecektir. Filmin diğer gücüyse karakterleri. Ponicson’ın yarattığı karakterlerin üçü de epey eğlenceli karakterler. Özellikle Buddusky enerjisiyle izleyiciyi alıp götürüyor ama Mulhall karakteri de keyif veriyor. Bu üç kişinin yolculuk boyunca ilişkilerinin dostluğa evrilmesini, birbirleriyle muhabbetlerini izlemek keyifliydi. Towne ve Ashby ikilisi karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinin, yolculuk esnasında yavaş yavaş değişmelerinin ve dostluklarının pekişmesinin hakkını veriyorlar. Yolculuk üçünü de değiştiriyor ama özellikle Meadows değişiyor. Zira Buddusky sayesinde dış dünyayı tanıyor Meadows ve bu yüzden hapse girmek onun için daha da zor hale geliyor. Özellikle Meadows üzerinden büyüme türünün klişelerine yer veriliyor ama bu klişeler gayet iyi işleniyor, rahatsız etmiyor.

Tabii burada oyunculukları da övmek gerek. Young da, Quaid de iyiler. Ama tabii ki parlayan Nicholson oluyor, zira en çılgın ve etkileyici karakter onunki. Tabii epey masum birisi olan Meadows da etkileyici lakin Buddusky’nin otorite tanımazlığı, merhameti, insafı daha fazla etkiliyor. Filmdeki bir sahneden söz etmek gerek. Bir sahnede Buddusky, Meadows’a “Bugüne dek hiçbir şeye kızmadın mı?” diye bir soru sorup Meadows’u tahrik etmeye başlıyor. Buddusky’nin amacı sekiz yıllık hapse götürdüğü kişinin masum olmadığını öğrenmek, böylelikle genci hapse huzurlu bir şekilde götürmek. Ama öyle olmuyor, Buddusky, Meadows’un masum, saf bir genç olduğunu fark ediyor, bu sahne Buddusky’i değiştiriyor. Nicholson bu sahnede de döktürüyor. Usta aktör bu performansıyla Oscar adaylığı almıştı. Ama ödülü Save the Tiger‘daki Jack Lemmon’a kaptırmış. Bu arada filmi izlerken Canım Kardeşim‘i hatırlamak da mümkün. Biliyorsunuz, Ertem Eğilmez’in tek dram filmi Canım Kardeşim küçük kardeşinin (Kahraman Kıral) ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen Murat’ın (Tarık Akan) arkadaşı Halit’le (Halit Akçatepe) birlikte kardeşinin son günlerini anlamlı kılmaya, her istediğini gerçekleştirmeye çalışmalarını anlatır. The Last Detail, Canım Kardeşim kadar dramatik değil, ama iki film de yürek burkar. Filme sadece “Çok eğlenceli,” demek haksızlık olur. Towne dostluğu, insanlığı, adaletsizliği, kuraltanımazlığı, saflığı, merhameti işliyor, çok da iyi işliyor. Bir şans vermek gerek.

Yazar Ponicson yıllar sonra romanının devamını kaleme alınca bu kez Richard Linklater romanı perdeye aktarmak istemişti ama bir türlü çekimlere başlayamamıştı. Sonunda 2017’de Steve Carell, Laurence Fishburne ve Bryan Cranston’ın başrollerinde çekimlere başlamıştı. Bizde vizyona girmeyen Last Flag Flying, The Last Detail‘in izinden gidiyor. İki filmi arka arkaya izlerseniz sanki yakın zamanlarda çekildiklerini düşünebilirsiniz. Zira üslup, ton, anlatım olarak pek fark yok. Linklater da yol türünü çok iyi bilen bir senarist-yönetmen zaten. Dolayısıyla The Last Detail‘in devamı için doğru bir karardı Linklater. İlk film olaylardan ziyade sohbetlere odaklanıyor demiştim. İkinci film de öyle. İkinci filmde de fazla olay olmuyor, üç arkadaşın birbirleriyle muhabbetlerine değiniliyor film boyunca.

Devam dedim ama açıklama yapmak lazım. Birebir bir devam filmi değil. İlk filmdeki karakterlere yer verilmiyor, onların benzerlerine yer veriliyor. Gene üçü de ordu da olan, gençken yolları ayrılan karakterler yaratılmış. Film bu üç karakterin 19 yıl sonra ilk kez biraraya gelişlerine odaklanıyor. Carell’ın oynadığı Doc’ın oğlu Irak’ta ölünce Doc yıllardır görmediği Sal’ın (Cranston) kapısını çalıyor, daha sonra Mueller’ı da (Fishburne) alıp beraber cenazeyi almak üzere yola çıkıyorlar. Tabii film boyunca hep eski günlerden, hayatlarından, yaşlılıktan, savaşlardan, dinden ve ateizmden, evliliklerden ve daha pek konudan konuşuluyor. Film ilki gibi eğlenceli. İlk filmin mizahını Buddusky/Nicholson üstlenirken bu kez mizahı Sal/Cranston üstlenmiş. Buddusky’e benzeyen Sal rolünde Cranston filmin yıldızı oluyor, döktürüyor. Genelde komik rollerde gördüğümüz Carell ise belki de ilk kez bu denli dramatik bir rolde karşımıza çıkıyor. Zira Doc’ın güldüğü yerler olsa da oğlunu yitirdiği için hep üzgün. Carell da, Fishburne de iyiler.

Film eğlenceli, ilk filmin mühim taraflarından otorite tanımazlık burada da korunmuş. Yani Sal, Buddusky gibi komutanları zerre umursamıyor. Karakterlerin dostlukları da iyi bir şekilde işleniyor. Kahramanlık edebiyatına, savaşlara da verilip veriştiriliyor. Kesinlikle propaganda içermiyor. Öte yandan filmi ilk film kadar iyi yapmayan bir sorun mevcut: Yolculuk sırasında karakterlerin arkadaşlıkları daha iyi hale geliyor ama karakterlerde bir değişim olmuyor. Özellikle Sal’da finale doğru bir değişim beklemiştim ama Sal da, diğerleri de filmi aynı şekilde tamamlıyorlar. Gene de bu filme de bir şans verilmeli kanımca. Ama önce Ashby’nin filmini izlemek gerek. İlk film gençliği ve yetişkinliği işlerken ikinci film yaşlılığı, yaşlılığın getirdiği yorgunluğu anlatıyor. Fakat iki film de dostlukları gayet iyi işliyor.

Kategoriler
izlenim

The Cotton Club (1984): Godfather’ın İzinde

“The Godfather”, “The Conversation”, “The Godfather: Part II”, “Apocalypse Now” başyapıtlarını arka arkaya çeken, daha sonra asi gençleri, serserileri konu alan “The Outsiders” ve “Rumble Fish” filmleriyle kariyerine başarıyla devam eden Francis Ford Coppola 1984’e geldiğinde çok iyi bildiği mafyaya tekrar odaklanmak istedi ve “Cotton Club” filmini Mario Puzo’nun (“Godfather”ın yaratıcısı) öyküsünden yola çıkıp William Kennedy ile birlikte senaryolaştırdı.

İş oyuncu kadrosuna gelince gene etkileyici bir kadro oluşturmakta zorlanmadı. Filmin başrolünü dönemin en popüler aktörlerinden Richard Gere’e teslim eden Coppola; Diane Lane, yeğeni Nicolas Cage, Tom Waits ve Laurence Fishburne gibi sıkça çalıştığı isimleri de kadroya dahil etti. Rahmetli usta aktör Bob Hoskins, Gregory Hines, James Remar (“Dexter”ın babası rolünden tanıyabilirsiniz) da kadroda yerlerini aldılar. Peki nasıl bir film bu film?

the cutton club 1984

Başyapıtlarını bir inci gibi arka arkaya dizen Coppola’dan beklenmeyecek bir film olduğunu söyleyebilirim. Ama mesela Coppola değil de sektöre yeni girmiş birisi çekse “Bu yönetmende bir ışık var. Takip etmek gerek.” de diyebilirdik. Lakin sektöre ilk kez giren birisi çekmedi filmi. O yüzden bazı açılardan hayalkırıklığı yaratan bir film “Cotton Club”. Enfes kadrosunu (Cage’i bile) izlemek gayet güzeldi. Hoskins, Remar mafya babaları rollerinde döktürürken Lane femme fatale rolünde izleyiciyi büyülüyor. Gere gene karizmasına yaslanıp iyi bir performans ortaya koyarken Cage amcasının önceki filmlerinde olduğu gibi bunda da yeteneksiz olmadığını kanıtlıyor. Coppola oyuncu kadrosundan gene oldukça iyi performanslar almayı başarıyor.

Filmin sorunu senaryosunda kanımca. Coppola bu kez bizleri siyahilerin mekânı Harlem’deki Cotton Club’a götürüyor. Siyahi kadınların ve erkeklerin dans ettikleri, çoğunlukla siyahilerin girdiği bu mekân üzerinden dönen kirli işlere odaklanıyor. Film bir yandan siyahi kardeşlerin (Gregory ve Maurice Hines’ın canlandırdıkları Williams Kardeşlerin) kulübe girme çabalarına odaklanıyor; öbür taraftan Dixie’nin (Gere) patronu Dutch’ın (Remar) metresi Vera’yla (Lane) ilişkisine; istemeyerek girdiği bu mafya aleminde hayatta kalma çabalarına ve bu suç dünyasında batan kardeşiyle (Cage) ilişkisine; ayrıca Cotton Club’a, gösterilere ve danslara odaklanıyor, odaklanmaya çalışıyor.

Bir yandan mafyalar arası hesaplaşmalar, ihanetler, ölümler üzerinden karanlık bir film olmaya çalışırken öbür taraftan siyahi kardeşler üzerinden komik, Dixie-Vera ilişkisi üzerinden romantik bir film olmaya çalışıyor. Öykünün dağınık olduğunu, tüm bu yan öykülere iyi ve daha önemlisi etkileyici ve çarpıcı bir şekilde değinilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu çok öykülü film ne siyahi kardeşlerin ilişkisine, ne romantizme, ne de mafyaya ve Dixie’ye doğru dürüst odaklanabiliyor. Tabii hem komik, hem karanlık, hem de romantik bir film yapılmaya çalışılmış ama bu da mesela mafyanın olduğu karanlık sekansların etkisini yitirmesine neden olmuş. Komik sekanslardan sonra gelen ölüm sekanslarını ciddiye almak zor oldu benim için. Bariz ton farklılığı var çoğu sahnede. Kim bilir, belki de Coppola tam da bunu amaçlamıştır. Belki de “Godfather”ın izinden giderken bu filminden bu şekilde filmini farklılaştırmak istemiştir. Benim penceremden bu pek işe yaramıyor.

cotton club film

Sahneler arasındaki ton farklarından, dağınık öyküsünden ve mafyaya pek iyi bir şekilde değinememesinden film hayal kırıklığı yarattı. Ama bu filmin tamamen kötü olduğu anlamına gelmesin. Coppola’nın bu filme kadar çektiği tüm filmleriyle ister istemez karşılaştırınca tatmin etmiyor. Filmin çarpıcı sahnelerinin sayısının çok az olması da üzücü. Filmin en etkileyici sahnesi; ölüm sekansıyla tap dans sekansının paralel kurguyla iç içe geçirildiği o sekans. Bu sahne bence filmin en iyi çekilmiş sahnesi.

Öte yandan müzik son derece önemli bir noktada. Dönemin en ünlü caz kulübüne odaklanıyor zira. Müzisyen John Barry sağlam bir soundtrack hazırlamış filme. Mafya sahneleri hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Neyse ki caz türüne odaklanan soundtrack’i iyi.

“The Cotton Club” daha iyi olabilecek ama olamamış filmlerden. Şüphesiz 1928’i başarıyla yansıtmasıyla, caz müzikleriyle, danslarıyla, Lane’in güzelliği ve Hines Kardeşlerin tap dans performanslarıyla sıkmadan izlenen ortalama bir film olmuş.

Kategoriler
haber

Jesse Eisenberg, Lex Luthor’a; Jeremy Irons, Alfred’e Hayat Verecekler

“Batman vs. Superman” cephesinden Superman/Batman hayranlarının beklemedikleri haberler geldi. Başlıkta da belirttiğimiz gibi Lex Luthor ile Alfred yeni yüzlerine kavuştular. Daha önce çizgi-roman uyarlamalarında rol almayan, genelde komedi filmlerinde izlediğimiz Jesse Eisenberg’in Lex Luthor’a, usta aktör Jeremy Irons’ın ise Bruce Wayne’in yardımcısı Alfred’e hayat verecekler. Daha önce adı Lex’le sıkça anılan Bryan Cranston’a rol için teklif gidip gitmediğini bilmiyoruz, ama artık bir önemi yok bunun. Henry Cavill, Amy Adams, Ben Affleck, Laurence Fishburne, Gal Gadot’ın da rol alacakları filmin çekimlerine bu sene başlanacak. Ama filmi ancak Mayıs 2016’da izleyebileceğiz.
Jesse Eisenberg

Kategoriler
haber

Batman vs. Superman’in Çekimleri Ertelendi

Geçen yaz gösterime girip çok iyi bir hasılat elde eden Superman filmi “Man of Steel”in devamı hemen o sene kaleme alınmış, kadrosu belirlenmiş, şubattaki çekimlere de hazır hale gelinmişti. Gene Zack Snyder’ın yöneteceği; Henry Cavill, Amy Adams, Ben Affleck, Diane Lane, Laurence Fishburne, Gal Gadot’ın rol alacakları ve Batman ile Superman arasındaki mücadeleye odaklanacak “Batman vs. Superman”in çekimleri son dakikada ertelendi. Son dakika diyoruz, çünkü çekimlere bir iki hafta içerisinde başlanması planlanıyordu. Ama WB’nin aldığı kararla çekimler 2014’ün sonbaharına, filmin 2015 temmuzundaki gösterim tarihi ise 6 Mayıs 2016’ya (aynı tarihte adı açıklanmamış bir Marvel filmi ve 27 Mayıs 2016’da X-Men: Apocalypse’ın gösterileceğini hatırlatalım) ertelendi. Tabi bu ertelemeden stüdyonun büyük bütçeli çizgi-roman projeleri “The Flash” ve “Justice League”in de etkileneceğini söylemek mümkün. WB, “Batman vs. Superman”den boşalan 17 Mayıs 2015 tarihine Joe Wright’ın yöneteceği Peter Pan filmini yerleştirdi.
Batman vs. Superman

Kategoriler
haber

Sundance 2014 Rehberi: İkinci Bölüm

Sundance Film Festivali’nde gösterilecek filmleri tanıtmaya ve yayınlanan kareleri paylaşmaya devam ediyoruz. Bu tanıtıcı dosyanın ilk bölümüne ulaşmak için tıklayınız.

Camp X-Ray: Peter Sattler’ın yazıp yönettiği “Camp X-Ray” (yönetmenin ilk filmi olduğunu belirtelim), Irak İşgali sırasında tutuklanan Müslümanlara yapılan işkencelerle gündemi sarsan Guantanamo adlı cezaevini anlatıyor. Sattler filmin merkezine genç, deneyimsiz bir gardiyanı yerleştirmiş. Gardiyana Kristen Stewart hayat verdi. Ona İran yapımı “A Separation” ile ünlenen Payman Maadi, John Carroll Lynch, J.J. Storia gibi isimler eşlik ettiler.
camp-620x394
Cold in July: Dexter’la ünlenen yetenekli aktör Michael C. Hall katillere hayat vermekten bıkmıyor anlaşılan. Zira çekimleri tamamlanmak üzere olan “Cold in July”de de aktörü bir katil rolünde izleyeceğiz. Hall’ın hayat verdiği adamın evine bir hırsız soygun amacıyla girer, elemanımız bu adamı öldürür. Hırsızın babası ise intikam almak ister, olaylar gelişir. Filmin 1980 yılında geçtiğini belirteyim. Filmi “We Are What We Are” filmiyle dikkatleri çeken Jim Mickle yönetti.
cold_in_july-620x308
God’s Pocket: Bol yıldızlı filmlerden: Philip Seymour Hoffman, Eddie Marsan, Christina Hendricks, Richard Jenkins, John Turturro. Bu sağlam kadroyu biraraya getiren kişiyse ilk kez bir film yöneten aktör John Slattery (Mad Men’in Roger’ı). Film üvey oğlunu yanlışlıkla/kaza sonucu öldüren bir adamın bunu kanıtlama ve bu acıyla baş etme çabalarını anlatıyor. Peter Dexter’ın romanından uyarlandı film.
gods_pocket_2
Fishing Without Nets: Somalili balıkçılar/korsanlar bu sene karşımıza Paul Greengrass imzalı “Captain Phillips” filminde çıktılar. Somalili balıkçıların/korsanların sorunlarına odaklanmak yerine Amerikan ordusunun propagandasını yapmayı tercih eden bu abartılmış yapımdan sonra korsanların hayatı “Fishing Without Nets”de de anlatılacak. Tanınmayan oyuncuların rol aldığı filmi Cutter Hodierne yönetti.

Happy Christmas: 2013’te “Drinking Bodies” ile Sundance’e uğrayan Joe Swanberg’in yazıp yönettiği “Happy Christmas”, genç bir kadının sevgilisinden ayrıldıktan sonra evli ve çocuklu ağabeyinin evine taşınması ve hayatını düzene sokmaya çalışması anlatılıyor. Filmin başrollerinde Anna Kendrick, Melanie Lynskey, Mark Webber, yönetmen Swanberg ve “Girls”le ünlenen Lena Dunham’ı izleyeceğiz.happy_christmas_2-620x346

Infinitely Polar Bear: Bağımsız filmlerde de, gişe filmlerinde de rol alan yetenekli aktör Mark Ruffalo “Thanks for Sharing”teki seks bağımlısı adam rolünden sonra karşımıza tekrar sorunlu bir karakterde çıkmaya hazırlanıyor. Ruffalo bu kez manik depresif birisine hayat verdi. Manik depresif hastalığından muzdarip bir babanın hayatını, eşini ve iki çocuğunu kazanmaya çalışmasını izleyeceğiz bu filmde. Ruffalo’ya Zoe Saldana eşlik etti. Filmi Maya Forbes yönetti.
polar_bear_11-620x392
Jamie Marks Is Dead: “The Ruins”le sinemaya geçen Carter Smith’in yazıp yönettiği “Jamie Marks Is Dead” bir hayaleti merkeze koyan bir komedi. Bu hayalet arkadaşlarını ve evini ziyaret edecek, arkadaşlık ve aşkla ilgili hiç yaşamadığı şeyler yaşayacak. Filmde Liv Tyler, Noah Silver ve Judy Greer rol aldı.

Kumiko, the Treasure Hunter: Bu senenin gişe filmlerinden Pacific Rim’de karşımıza çıkan Rinko Kikuchi’nin başrolünü, David Zellner’ın yönetmenliğini üstlendiği bir film. Bu film, yalnız bir kadının memleketi Tokyo’dan Amerika’nın Minnesota eyaletine para kazanmak amacıyla taşınması ve para kazanma çabaları anlatılıyor.
kumiko
Life After Beth: Bir adamın sevgilisi beklenmedik bir şekilde vefat eder. Adam depresyona girer. Ama bir süre sonra sevgilisi gizemli bir şekilde hayata döner. Adam, sevgilisinin zombi olduğunu fark eder, olaylar gelişir. “I Heart Huckabess” filminin senaristi Jeff Baena’nın ilk yönetmenlik denemesi olan bu filmde Aubrey Plaza, John C. Reilly ve Dane DeHaan rol aldılar.

Song One: Les Miserables’da şarkı söyleyebildiğini de kanıtlayan Anne Hathaway çekimleri bu senen tamamlanan drama türündeki “Song One”da da şarkı söylemiş. Kate Barker-Froyland ilk filminde tanıştığı bir müzisyene aşık olan bir kadına odaklanıyor.

Wish I Was Here: “Garden State” filmiyle kameranın arkasına geçen aktör Zach Braff uzun bir aradan sonra tekrar yönetmenlik koltuğuna oturdu. İlk filmindeki gibi senaristliği ve başrolü de kendisine paslayan aktör bu filminin parasını Amerikalı hayranlarından topladı. Tıpkı “Veronica Mars” gibi “Wish I Was Here” için de Kickstarter sitesinde hayranlardan para istenmiş, hayranlar da gönüllerinden koptuğunu yapımcılara bağışlamışlardı. Filmde Braff’a Jim Parsons, Josh Gad, Ashley Greene ve Kate Hudson eşlik ettiler. Film, evli ve çocuklu, başarısız bir aktörün iki çocuğuna evinde eğitim vermesiyle gelişen olayları anlatıyor.

wish-i-was-here-zach-braff-kate-hudson

Whiplash: The Spectacular Now’dan sonra filmin başrolünü üstlenen Miles Teller da yeni filmiyle Sundance’te olacak. “Whiplash”, Teller’ın canlandırdığı genç bir davulcunun hayatını anlatıyor. Teller’a J.K. Simmons eşlik etti. Filmi Damien Chazelle yazıp yönetti.

Hellion: Breaking Bad dizisiyle ünlenen Aaron Paul’un başrolünü üstlendiği bir drama “Hellion”. Daha önce sadece bir filmi yöneten, kısa filmi “Black Metal” ile Sundance’ten jüri ödülünü kazanan Kat Candler yönetmiş filmi. Metal müzik hastası bir adamın küçük kardeşi çocuk koruma hizmetlerince kendisinden alınır. Adam kardeşini evine getirebilmek için çabalamaya başlar.

Low Down: Jeff Preiss’ın yönettiği “Low Down”, gerçekte yaşayan Amy Albany’nin ergenliğine, depresyondaki babasıyla sorunlu ilişkisine ve babasının piyanistliğine odaklanıyor. Film 1960’lar ve 70’lerde geçiyor. Senenin büyüme hikayelerinden birisi. Filmde Elle Fanning, Lena Headey, Peter Dinklage, Glenn Close, John Hawkes başrolleri üstlendiler.

The Skeleton Twins: Birbirlerine yabancılaşmış iki kardeşin esrarengiz bir ölümle biraraya gelip sorunlarını çözmeye çalışmalarını konu alan “The Skeleton Twins”ın başrollerini Kristen Wiig, Ty Burell, Bill Hader, Luke Wilson ve Boyd Hollbrook üstlendiler. Filmi Craig Johnson yönetti.

Ida: Bir yaz tatilinde lezbiyenliğini keşfeden bir kadının başka bir kadınla ilişkisine odaklanan “My Summer of Love”dan sonra iki sene önce “The Woman in the Fifth” ile karşımıza çıkan 1977 doğumlu Pawel Pawlikowski geçtiğimiz haftalarda Marakeş Film Festivali’nde yeni filmi “Ida”nın ikinci gösterimini gerçekleştirmişti. Festivalden ödülsüz dönen yönetmen iyi eleştirilerle yetinmek zorunda kaldı. Film 1960’ların Polonya’sında geçiyor; Katolik’e, kapitalizme ve Yahudi Soykırımı’na Wanda adlı bir kadın üzerinden odaklanıyor.

pawel

The Double: Gösterildiği festivallerden olumlu eleştiriler alan “The Double” ticari gösterime girmeden önce Sundance’de gösterilecek. Daha önce sitemizdeki haberlerde sıkça belirttiğimiz gibi “The Double”, Dostoyevski’nin romanından uyarlandı. Genç yönetmen Richard Ayoede’nin yönettiği filmde Jesse Eisenberg iki rolde karşımıza çıkacak. Ona Mia Wasikowska ve Noah Taylor’ın eşlik ettiğini, filmin yapımcıları arasında Michael Caine’in yer aldığını belirtelim. Daha fazla bilgi için bakınız.

Viktoria: Bulgaristan yapımı “Viktoria” izleyicileri 1970’lerin sonlarındaki komünist Bulgaristan’a götürecek ve bir anneyle kızının ilişkisini anlatacak. “Viktoria”, Bulgar yönetmen Maya Vitkova’nın ilk uzun metrajlı filmi. Daha önce kısa filmlerle kendisini geliştiren Vitkova yarım saatlik kısa filmi “Mothers and Daughters”da da anne-kız ilişkilerine odaklanmıştı.

cache

Rudderless: “Shameless” dizisinde döktüren usta aktör William H. Macy kariyerinde ilk kez bir sinema filmini yönetti. “Rudderless” adını verdiği filmiyle yönetmenliği deneyen Macy bu filmin önemli rollerinden birisini de üstlendi. Filmde Macy’e Felicity Huffman, Selena Gomez, Jamie Chung, Anton Yelchin, Laurence Fishburne, Billy Crudup gibi oyuncular eşlik ettiler. Film, oğlunu kaybeden acılı bir babanın bir grup oluşturup acısını müzikle atlatmaya çalışmasını anlatacak.

 

Rudderless

God Help The Girl: İngiliz yapımı “God Help The Girl”, Glasgow’da bir hastahanede çalışan, duygusal sorunları olan, hayattan bıkmış Eve’nin şarkılar yazmaya başlayıp daha iyiye gitmesini anlatıyor. Eve, James ve Cassie ile tanıştıktan sonra rüya gibi bir yaz geçirmeye başlar. Emily Browning’in başrolünü üstlendiği filmi daha önce filmlere şarkılar yazmaktan başka bir şey yapmayan Stuart Murdoch yönetti.

god help the girl

Kategoriler
haber

Batman vs. Superman’de Son Durum

Zack Snyder’ın yöneteceği “Batman vs. Superman”in çekimlerine sadece iki ay kaldı. Haliyle kadro kısa zaman içinde belli olacak. . Filmin Henry Cavill, Amy Adams, Diane Lane ve Laurence Fishburne’lü kadrosuna en son Batman rolüyle Ben Affleck, Wonder Woman rolüyle Gal Gadot (resim), kötü kahraman rolünde Jason Momoa dahil edilmişlerdi.Gal Gadot 034

Bu gelişmeleri yenileri takip ediyor. Hemen açıklayalım:

  • WB senaryoya son halini vermesi için “Argo”nun ödüllü senaristi Chris Terrio ile anlaştı. Terrio iki ay içinde senaryonun eksiklerini gidermeye çalışacak. Senaryoyu David S. Goyer kaleme almıştı.
  • WB filmin kötü kahramanı rolü için Joaquin Phoenix’le görüşmelere başladı. Phoenix’e teklif edilen karakter yüksek ihtimalle Lex Luthor. Aktörün rolü kabul edip etmeyeceğini kısa zamanda öğreniriz. Hemen belirtelim ki Gus van Sant da aktörle çalışmak niyetinde (haber için bkz). Bakalım Phoenix, Sant’ı mı, Snyder’ı mı tercih edecek.
Kategoriler
izlenim

Hannibal Lecter Tarihi ve Geleceği

Acaba yazar Thomas Harris “Red Dragon” adlı romanını kaleme alırken başkarakteri Doktor Hannibal Lector’ın bu derece fenomen haline geleceğini, kitabını yazdıktan sonra yıllar boyunca hem kitabının, hem de Hannibal adlı karakterin gündemde kalacağını tahmin etmiş miydi? Bunu bilmiyorum, ama şu bir gerçek ki Harris unutulmayan karakterler yaratmayı başarmıştı. Hannibal öyle birisi ki sevilecek tarafı yok, nefret edilesi biri ama buna rağmen fazlasıyla “fan”ı olan biri. Tabi ki yaptıklarını onayladığımı söylemiyorum, sadece Hannibal’ın etkileyici olduğunu dile getiriyorum. Aklı başında olan biri Hannibal’ın yaptıklarından tiksinir zaten. İnsanları acı çektirerek öldüren, yetmeyip bir de bu insanları kesip pişirip yiyen, psikolog olduğu için de insanın o an ne düşündüğünü, neler hissettiğini çok iyi tahmin edebilen birisi Hannibal (burada parantez açmakta yarar var. Evet, kitapta Hannibal’ın psikopatlığından bahsedilir ama yamyam oluşundan bahsedilmez. Aslında Harris, Hannibal’a fazla yer vermez ilk kitabında). Egosu yüksek, kibirli, yamyam, katil, epey zeki. Düşmanı olmak istemeyeceğiniz kişilerden özetle. Hannibal’ın bu derece etkileyici olmasının (sevilen demiyorum, etkileyici diyorum) asıl nedeni zekası. Defalarca yakalansa da hep bir yolunu bulup kaçmayı başarmış birisi. Uzatmayayım Harris sağlam bir karakter yaratmıştı yıllar önce. Tabi Harris’in yapıtında sadece Hannibal yoktu. Hannibal kadar önemli karakterler de yaratmıştı. Bu ruh hastasını yakalamaya çalışan Will Graham ve Jack Crawford’u unutmamak gerek. Bu yazıda Hannibal külliyatının tümüne değineceğim.
Hannibal_2_13_13
“Red Dragon” adlı roman ilk kez 1986’da Michael Mann tarafından “Manhunter” ismiyle perdeye taşındı. Bu filmden beş sene sonra Hannibal’ın maceraları farklı bir ekiple “The Silence of the Lambs” adıyla perdeye taşındı. Hannibal karakteri sevilmiş, filmler de ilgi çekmiş olsalar da uyarlamalar arasında hep uzun süreler mevcut. 1991’de gösterime giren “The Silence of the Lambs”ten sonra tekrar bu karaktere dönülmesi için bir on sene geçmesi gerekmişti. Bu kez karakterle ilgili farklı bir hikaye anlatan isimse Ridley Scott’tı. “Hannibal” önceki filmin devamı niteliğindeydi. Sonra Hannibal serisi 2002’de “Manhunter”ın yeniden çevrimi olan “Red Dragon”, 2007’de hikayeye sil baştan başlayan “Hannibal Rising” ve 2013’te “The Silence of the Lambs”in ‘prequel’i  “Hannibal” dizisi ile devam etti. Şimdi bu yapımlara değinelim.

MANHUNTER (1986): Filmi henüz tam anlamıyla ünlenmemiş, bu filmden önce sadece iki film kotarmış Michael Mann yönetmişti. Film Harris’in “Red Dragon”da anlattığı hikayeyi anlatıyordu. Will Graham, Hannibal’ı (filmde soyadı Lecktor olarak geçer) yakalamış, adalete teslim etmiştir. Hannibal’ı yakalamaya çalışırken psikolojisi bozulmuş, bu katili adalete teslim edince de ceketini alıp FBI’yı terk etmiştir. Ailesiyle uzakta, deniz kıyısında bir yerde yaşamına devam ederken Jack yanına gelir ve başka bir katili yakalamak için ondan yardım ister. Will dayanamaz ve olaylara dahil olur. Michael Mann ilk filmi “Thief”te aksiyon sekanslarının ve gerilimin altından başarıyla kalkabileceğini kanıtlamıştı. Bu filmde de başarısını devam ettirmiş. İki gerilimli sekansta yeteneğini konuşturuyor Mann. Fakat iki saat süren filmde ortaya çıkması normal olan tempo sorununun önüne geçemiyor. Bunu geçersek bence başarılı bir uyarlama. Will Graham’in psikolojisine başarıyla odaklanırken Hannibal’ın psikopatlığını bir kaç sekansta ifade etmeyi başarıyor Mann. Özellikle Graham ile Hannibal’ın filmde ilk kez görüştükleri sekansta Mann karakterleri derinleştirmesi açısından pek başarılıydı. Kitaptaki karakterlerin hakkını veriyor Mann. Yavaş ilerleyen, neredeyse aksiyonsuz ve gerilimsiz ama başarılı bir film ortaya koyuyor. Evet, Hannibal derinleştirilir ama ne yazık ki Hannibal’a pek yer verilmez filmde. İkinci yarıda bu karakter tamamen unutulur, esas psikopata odaklanılır. “Manhunter”ın önemli tarafı Mann’in takıntılarını öğrenmemizi sağlaması. Erkeklerin işkolik oluşu, eşleriyle sorunlar yaşamaları ama epey de başarılı oluşları diğer Mann filmlerinde de karşımıza çıkar. Mann’in kadın karakter yaratamama sorunu burada da mevcut. Ne yazık ki Mann ilk filminden son filmi “Public Enemies”a kadarki filmografisinde doğru dürüst bir kadın karakter yarattığına tanık olamadık. Bu filmde de bu sorun mevcut.

RED DRAGON (2002): Brett Ratner’ın çektiği “Red Dragon” için “Manhunter”ın yap/a/madıklarını da yapmaya, anlat/a/madıklarını anlatmaya çalışan bir film diyebiliriz. Örnek vermek gerekirse… Mann “Manhunter”da Will’in Hannibal tarafından öldürülmeye çalışılmasını göstermemiş, sadece bir monolog ve iki diyalogla anlatmıştı. “Red Dragon” ise tam da bu mücadele, yani Hannibal ile Will arasındaki kapışma ile başlıyor. Örnekler arttırılabilir. Mesela Hannibal ile ona hayran olan Francis arasındaki ilişkiye ve pek tabi Hannibal’a daha fazla değiniyor Ratner. Ayrıca önceki filmde ihmal edilen Francis’in psikopatlığının nedenlerine ve Kızıl Ejder hikayesine de değinme şansı elde eder (Kızıl Ejder’e Mann pek iyi değinememişti “Manhunter”da). Uzatmayalım, kısacası Ratner bu filmde “Manhunter”ın yapmadıklarını yapar. Bu da “Red Dragon”ı önemli bir hale getirir. Evet, senaryo neredeyse satırı satırına önceki ile aynı (aynı eserin uyarlamaları olmaları da bunda etken şüphesiz). Ama önceki filmde önemsenmeyen şeylerin önemsenmesi bu filmi “sadece bir yeniden çevrim” olmaktan kurtarıyor. O yüzden iki filmin de izlenmesi tavsiyemizdir. Böylelikle “Manhunter”daki hikaye açıkları bu filmle giderilir. Gelelim kadroya. Will rolünde sarışın Edward Norton, Hannibal rolünde her zamanki gibi Anthony Hopkins, psikopat katil Francis rolünde Ralp Fiennes, Jack rolünde Harvey Keitel, Freddy rolünde Philip Seymour Hoffman, Reba rolünde Emily Watson ve Will’in eşi rolünde Mary-Louise Parker’ı izliyoruz. Kadro sağlam, lakin önceki filmin oyuncu kadrosunun performansları daha iyiydi. Mesela Francis’i oynayan Tom Noonan, Ralph Fiennes’tan fazlasıyla etkileyici idi. Keza William Petersen da Edward Norton’dan. Ama tabi ki Anthony Hopkins, Brian Cox’tan daha ürkütücü bir performans ortaya koymayı başarıyor önceki filmlerde rol almasının da etkisi ile. “Red Dragon” son on yılda yapılan başarılı yeniden çevrimlerden birisi olarak göze çarpıyor. En azından “Hannibal”ın yarattığı hayal kırıklığını unutturabiliyor.

THE SILENCE OF THE LAMBS (1991): “Manhunter”dan beş sene sonra çekilen “The Silence of the Lambs”in ilk filmle hiçbir alakası bulunmamakta. İlk filmdeki Will Graham yerini çaylak bir FBI ajanına bırakır. Dolayısıyla Will’in o benzersiz saptamalarına, katille empati kurduğu sekanslara bu filmde yer verilmez. Ama önceki filmden çok da uzaklaşılmaz. Gene manyak ötesi birisi katliam üstüne katliam yapmakta, şehre korku salmaktadır. Gene birisi (bu filmde Starling), Hannibal’a danışmak ister, gene Hannibal bu kişiyi kullanır vs. Evet, önceki filmin izinden gidiliyor ama kesinlikle önceki film her anlamda aşılıyor. Yönetmen Jonathan Demme ortaya sinirleri bozacak kadar gerilimli, zaman zaman bir hayli ürkütücü, soluksuz izlenen bir film koyuyor. Atmosferin yanı sıra karakterler de oya gibi işleniyor, önceki filmde es geçilen Hannibal’ın ve Hannibal’dan eksiği olmayan Buffalo Bill’in hakkı veriliyor. Önceki filmde sadece seri katil olarak tanıtılan ve üstünde durulmayan Hannibal’a eklemeler yapılır. Hannibal yamyam haline getirilir ve zekası daha da parlatılır, daha da korkunç bir hale getirilir. Psikolog olan Hannibal’ın terapi seanslarına da değinilir, böylelikle “doktor” kimliği de derinleştirilir. “Manhunter”da Hannibal’la ilgili yapılmayan şeyler bu filmde yapılır ve dört dörtlük bir karakter yazılır. “Manhunter”da bu rolü kabul etmeyen Anthony Hopkins bu kez rolü geri çevirmez ve kariyerinin en ürkütücü ve başarılı performansını ortaya koyar, Brian Cox’ı unutturur. Kamera onun yüzüne yaklaştığında hangimiz Hopkins’ten korkmadık ki? Jodie Foster da çaylak ajan rolünde döktürür. Julianne Moore’dan daha etkileyici bir şekilde karakteri canlandırmayı başarmıştı (ya da şöyle demek daha doğru: Moore, Foster’ın yarattığı etkiyi yaratamamıştı). “The Silence of the Lambs” iki müthiş kötü karakteri başarıyla işler dediğimiz gibi. Bir yandan Hannibal’ın ürkütücülüğü üzerinden yavaş tempolu bir gerilim ortaya konurken, diğer yandan kafayı yemiş Bill’in bu katliamları yapmasının nedenini ustaca gizleyip gerilimi katmerler. Kısacası “The Silence of the Lambs” hem önceki filmden, hem de kendisinden sonra çekilen üç filmden daha kaliteli, daha gerilimli, daha etkileyici bir film. Yönetmenin kamera hareketlerine ve açılarına da hayran kalmamak zor doğrusu.

HANNIBAL (2001): Brett Ratner’ın yeniden çevrimininden sadece bir sene önce gösterime girmişti “Hannibal”. Film, “The Silence of the Lambs”in devamı niteliğindeydi. Tabi ki kadro değişmişti, her zamanki gibi. Bu devam filmini usta yönetmen Ridley Scott çekmişti. Başrolleri de Anthony Hopkins (aksi mümkün mü!), Julianne Moore, Ray Liotta, Gary Oldman üstlenmiş, senaryoyu usta senaristler David Mamet ile Steve Zaillian kaleme almışlardı. Film “The Silence of the Lambs”in yedi yıl sonrasını anlatır. Jodie Foster’ın ajan Starling rolü bu filmde Moore’a teslim edilir. Özetle “Hannibal”, sevgili yamyamın kaçışından yedi sene sonra Starling’in hala onu bulmaya çalışmasını (Kuzuların Sessizliği’nde Starling, Hannibal’a onu aramaktan vazgeçmeyeceğini söylemişti), yamyamın da bu sıralarda İtalya’da tatil yapıp kafa dinlemesini anlatır. Filmi sevdiğimi söyleyemem. Zira Hannibal külliyatının en zayıf örneklerinden bu film. Bunu filmin başındaki aksiyon sekansından anlamak mümkün. Slow motion’ın yoğun kullanıldığı bu sekans, 70’lerin dandik aksiyon filmlerinden birisini izlediğimizi hissettiriyor. Zira gerek “Manhunter”da gerekse onu takip eden diğer filmlerde böylesi kötü aksiyonlar yoktu. Bunun yerine hapishanede gözetim altındaki bir Hannibal (ki epey zekidir), dışarıda ölüm saçan psikopat bir katil ve bu katilin peşindeki ajanlar anlatılırdı. Bu filmdeyse aksiyonun dozu arttırılıyor, psikolojik çözümlemeler, gerilimli sekanslar ve Hannibal’ın zekası güme gidiyor, ortaya klişelerle dolu bir Hollywood korku-gerilim filmi çıkıyor. Hani yamyamı tanımayan, seriyi bilmeyen birisine izletsen mide bulandırıcı korku filmlerinden birisi olarak tanımlar, geçer. Evet, diğer filmlerin aksine bu filmde Hannibal daha fazla görünüyor. Ama zekası törpülenmiş olarak. Nerede önceki filmlerdeki Hannibal, nerede buradaki. Buradaki Hannibal saçma sapan hatalar yapıyor (elini kesiyor yahu. Hannibal öyle bir şey yapar mı? Starling’e saygı duysa da kendi elini kesmez Hannibal, zaten ondan önce Starling’in kendisini kelepçelemesine fırsat vermez), zekasını hiç kullanmıyor ve sadece insanları ve kendisini kesip biçiyor. Sanki Testere filmi izliyoruz. Sorun hem senaryoda, hem de Scott’ın yönetmenliğinde. Slow motion’ın birden fazla kez kullanılması da filmin gerilimini arttırmak yerine azaltıyor, tempoyu düşürüyor. Karakterler çok zayıf, senaryo kötü, yönetmenlik kötü. Sonuçta kötü bir film.

HANNIBAL (2013): Bryan Fuller’ın showrunner’lığını üstlendiği “Hannibal” dizisi, “The Silence of the Lambs”in “prequel”i. Yani “Kuzuların Sessizliği”nde anlatılan hikayenin öncesine gidiliyor ve Dedektif Will Graham’in psikopat psikiyatr Hannibal Lecter ile dostluğuna ve Hannibal’dan eksiği olmayan katil Garret Jacob Hobbs’ı öldürdükten sonra yavaşça psikolojisinin bozulmasına odaklanıyor. Hatırlanacağı üzere “Manhunter” ve “Red Dragon”da Hobbs’tan sadece bir kez bahsedilir, Hannibal ile Will’in arkadaşlıklarına ise hiçbir filmde değinilmez. “Manhunter” ve “Red Dragon”, Hannibal’ın hapse girişinden sonrasını anlatır, diğer filmlerdeyse Will’e yer verilmediğinden bu arkadaşlığa tanık olma şansına sahip olamamıştık. “Hannibal” dizisi bu açığı kapatan bir işlev görüyor. Will’in Hannibal’ı hapse tıkma sürecindeki psikolojisine, adım adım kafayı yiyişine ve Hannibal’ın manipülasyonlarına odaklanır dizi. Tabi usta dedektif Jack Crawford da es geçilmez ve onun hikayesi de anlatılır, filmlerde pek derinleştirilemeyen bu karakter bu dizide derinleştirilmeye çalışılır, ailevi ve işle ilgili sorunlarına değinilir. “Hannibal” kaliteli bir dizi. Filmlerin izinden gidip zaman zaman bu filmlere hoş göndermeler yapar ama asıl önemli noktayı, yani karakterlerin psikolojisini yansıtmayı asla aksatmaz. Hobbs’lardan Hannibal’a, Graham’e ve Crawford’a kadar herkes derinleştirilir, karakterlerin birbirleriyle ilişkileri başarıyla anlatılır. Kimlik sorunsalına da bir o denli iyi değinir senaristler. Will’in kimliğini yitirip kimliksizleşmeye başlaması ve kaybettiği kimliğini finalde tekrar bulması, katil Hobbs’ın katil kızı Abigail’in de gerçek kimliğini yitirmesi (bir çocuktan bir katil yaratmak şeklinde özetleyebiliriz Abigail’in dönüşümünü) odak noktalarından bir tanesi. Fakat ne yazık ki dizinin kalitesini düşüren yönler de var. Mesela “haftanın olayı” şeklinde adlandırabileceğimiz farklı farklı cinayetler. Evet, bu cinayetler epey orijinal (bazı cinayetlerde filmlere göndermeler de mevcut, mesela insanların derilerini kesip o insanları meleğe benzeten katil, Kuzuların Sessizliği’ndeki Hannibal’ın bu cinayetini akla getiriyor hemen), katiller de ürkütücü ama yayınlanan 12 bölüm içerisinde Hobbs dışındaki seri katiller ve katiller derinleştirilmediler. Cinayetler de karakterlerin psikolojilerine değinilmekten fırsat bulunulmadığı için çabucak çözüldü. Genel işleyiş şu şekilde: Cinayet işlenir. Will ve Jack mekana teşrif ederler. Will katille empati kurar (filmlerin aksine burada Will sadece “şunu yaptın değil mi, o. çocuğu?” demekle kalmaz, cinayetleri aklında katilin kimliği ile işler ve böylelikle katilin neler düşündüğünü öğrenir). Katili çabucak çözer. Üç doktor aralarında saçma sapan bir konuda tartışırlar. Sonra Hannibal’a danışılır ve hop katil yakalanır. Çok basit, çok yüzeysel ve çok klasik. Aslına bakarsanız bu dizi bu haftanın olayları/cinayeti olmadan da zevk verebilir. Dileğimiz ikinci sezonun tamamı Hannibal ve başka seri katilin yakalanmaya çalışılması üzerine kurulması… Tıpkı filmlerdeki gibi. Bunlar dışında Hannibal’ın psikopatlığının, salon adamlığının, entelektüelliğinin ve insanları elinde oynatma yeteneğinin hakkı da bölümler ilerledikçe verilir. Gelelim dizinin farklı yönlerine. İlk farklılık Will’de göze çarpıyor. Filmlerde Hannibal’ın elinden ölmeden kurtulmayı başaran Will ruh sağlığında benzer bir başarıya imza atamıyordu ve kendisinin psikolojisi hızla bozuluyordu. Burada ise Will adeta delirme noktasına geliyor. 11.bölümde iyice kafayı kırıyor. Will’in bu derece sorunlu hale getirilmesi, haftanın olaylarının başarısızca işlenmesi, çok yavaş temposu ve fazla karanlık olması ile birleşince dizinin kalitesini düşürüyor kanımca. Will’in bu denli şizofrenik hale getirilmesi diziye yaramıyor. Diğer farksa gazetecinin cinsiyeti. Önceki filmlerde erkek olarak karşımıza çıkan gazeteci Lounds burada kadın olarak karşımıza çıkıyor. Bu şekilde ufak tefek değişiklikler mevcut. Özetle “Hannibal” dizisinin olumlu yönleri de var, olumsuz yönleri de. Dileğimiz ikinci sezonda olumsuz yönlerin azaltılması. Performanslara da değinelim. Will rolünde Hugh Dancy oldukça iyi. Lakin çoğu zaman fazla iyi oynuyor, abartılı bir oyunculuk ortaya koyuyor. Bu da kimilerini rahatsız edebilir. Mads Mikkelsen de rolünün hakkını veriyor ve Hopkins’ten devraldığı Hannibal rolünde o da sağlam bir performans ortaya koyuyor. Ama tabi ki kimse Hopkins kadar ürkütücü olamaz. Gerçi henüz Hannibal’ın ürkütücü tarafına pek değinilmiyor.

HANNIBAL RISING: 2007 yılında gösterime giren film ne yazık ki pek de iyi eleştiriler alamamış, hatta yanlış cast seçimi yüzünden epey eleştirilmişti. Filmi bu filmden önce 2003 yılında “Girl with a Pearl Earring” filmini kotarıp sinemaya ara veren ve bu filmiyle olumlu eleştirileri toplayan İngiliz sinemacı Peter Webber yönetmişti. Senaryoyu ise “Hannibal Rising” romanının yazarı Thomas Harris kaleme almış, Hannibal rolünde Fransız aktör Gaspard Ulliel karşımıza çıkmıştı. Ona İngiliz sinemasının tanıdık isimlerinden Rhys Ifans ve Dominic West ile Çinli aktris Li Gong eşlik etmişlerdi. “Hannibal Rising”i önemli kılan en önemli şey filmin sadece Hannibal’a odaklanması. Bildiğiniz ve yukarıda sıkça belirttiğimiz üzere gerek dizide, gerekse filmlerde bu yamyam filmin merkezinde yer almaz, çocukluğu ve gençliği ise geçiştirilir. Bu filmin çıkış noktası tam da bu oluyordu. Hannibal’ı yamyam, seri katil ve psikopat yapan nedenlere değinilir. Adeta Hannibal psikolog koltuğuna yatırılır ve neden böyle bir herif haline geldiği anlaşılmaya çalışılır. Hannibal kaldığı yetimhaneden kaçıp amcasının şatosuna gelir ama amcasının vefat ettiğini öğrenir. Asyalı yengesi, Hannibal’a bakar ve ona dövüşmeyi öğretir. Artık Hannibal’ın tek bir amacı vardır. O da yıllar önce açlıktan kardeşini öldürüp yiyenlerden intikam almak. Filmi izlerken akla Batman’in gelmesi olası. Benzerliklere değinelim: Hannibal da annesini ve babasını gözlerinin önünde yitiriyor. Hannibal da büyüdükten sonra Asyalı birisinden kendisini savunmayı ve dövüşmeyi öğreniyor. Hannibal da adalet/intikam istiyor. Bunun gibi bazı benzerlikler mevcut ve film akla özellikle Christopher Nolan’ın “Batman Begins”ini getiriyor. Hannibal da “aslında gençliğine gittiğimizde Hannibal’ı sevmek ve onun bu halini kabullenmek mümkün” denilerek seyirciye benimsetilmeye çalışılıyor. Asıl sorun da burada başlıyor. Öncelikle seyircinin yıllar yılı sevmediği, hatta tiksindiği (tiksindiren birisi de etkileyici olabilir bazı yönleriyle, etkileyicilikle sevmeyi karıştırmamak gerek) bu karakter seyirciye sevdirilmeye çalışılıyor. İşlediği cinayetler, insanları vahşice öldürmesi, işkenceleri ve yamyamlığı “normalleştiriliyor”, ki bence fazlasıyla hastalıklı bir yaklaşım, ne yazık ki günümüzde kabul gören bir yaklaşım. Önceki filmlere ve diziye baktığımızda Hannibal’ın asla bu şekilde sevdirilmeye çalışılmadığını fark etmek mümkün. Ali Ercivan Beyazperde’deki(*) yazısında bu duruma değiniyor ve senarist ve yapımcıların Hannibal’a yaklaşımlarının miti parçaladığını iddia ediyor, ki kendisine katılmamak zor. Karşımızda yıllar boyunca izlediğimiz Hannibal yok, onun yerini neredeyse kutsanma noktasına getirilen birisi var. Hani biraz daha uğraşsalar Hannibal’dan gerçekten de bir “hero” çıkaracaklar. Yapılmayan bir şey mi kötü karakterin izleyene sevdirilmeye çalışılması? Ama “cani” sıfatının dahi üstünde hafif kaldığı Hannibal’da işe yaramaz. Karakterin anlaşılmaya çalışılması gerekli mi tartışılır ama “karakter neden psikopat oldu?” diye düşünürken onu haklı çıkarmaya çalışmak yanlış. Filmin diğer karakterlerinde de sorunlar var tabi ki. Hannibal’daki yüzeysellikten herkes nasibini alıyor. Önceki filmleri başarılı kılan ögeler bu filme taşınamıyor, sonuçta ortaya külliyatın en zayıf, en gereksiz ve en yanlış yapılandırılmış filmi çıkıyor. “Hannibal” filmi dahi bundan kalitelidir. Hannibal Lecter’ı kotaran Gaspard Ulliel ise kesinlikle yanlış bir seçim olarak göze çarpıyor. Adeta cast faciası…

Kategoriler
haber

Ruderless: William H. Macy Yönetmen Koltuğunda

Dönemimizin en iyi oyuncularından William H. Macy’nin yönetmen koltuğuna oturacağını öğrenmek sanırız kimseyi şaşırtmaz. Her filmiyle bilerek ve hissederek oynadığını kanıtlayan usta oyuncunun bu yeteneklerini oyuncularına aktarması bile iyi bir film için yolun yarısını alması demek.
William H. Macy
William H. Macy, filmi için usta ve genç/vaat eden oyunculardan bir karma oluşturarak sağlam bir temel de attı. Billy Crudup, Anton Yelchin, Selena Gomez ve Laurence Fishburne “Rudderless”ın kadrosuna katıldılar. Macy, filmde eşi Felicity Huffman’la beraber kamera önünde de yer alacaklar.

Film, ölen oğlunun yazdığı besteleri bulunca, şarkıları çalabilmek için bir grup kuran bir adamın hikayesini anlatacak.

Kategoriler
haber

SuperCut: Korku Filmleriyle Başlayan Kariyerler

İlk veya ikinci filmlerinde korku filmlerinde yer alan sinema yıldızlarının sayısı hiç de az değil. Flavorwire Halloween anısına yıldızların ilginç sahnelerini bir araya getirmiş.

Yıldızlar Sırasıyla:
George Clooney, Brad Pitt, Steve McQueen, Jennifer Connelly, Jennifer Aniston, Julianne Moore, Isla Fisher, James McAvoy, Keira Knightley,Naomi Watts, Sharon Stone, Johnny Depp, Patricia Arquette, Laurence Fishburne, Evangeline Lilly, Kevin Bacon, Jamie Lee Curtis, Dana Carvey, Paul Rudd, Michelle Williams, Joseph Gordon-Levitt, Ted Danson, Holly Hunter, Jason Alexander, Julia Louis-Dreyfuss, Viggo Mortensen, Matthew McConaughey, Renee Zellweger, Jessica Alba, Leonardo DiCaprio, Angela Bassett, Eric Dane, Patrick Dempsey, Jack Black, Bill Maher, Tom Hanks, Jack Nicholson