Kategoriler
bakınıztv

Hunters: Al Pacino’nun Nazi Avından Geniş Fragman

Amazon’un şubatta yayınlanacak nazi avı dizisi Hunters, konusu kadar olağanüstü kadrosuyla da dikkat çekiyor. Al Pacino’nun başrolde yer aldığı dizi usta yıldızın yanısıra Logan Lerman, Josh Radnor, Kate Mulvany, Tiffany Boone, Dylan Baker ve Lena Olin’in de yer aldığı bir yapım.
1977’de New York’ta başlayan dizi, ölüm kamplarından kurtulan bir adamın, ırkçılıktan nefret eden bir grubu bir araya getirerek, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye kaçan yüzlerce nazinin peşine düşmesini anlatıyor.

Dizinin fragmanından, bir kriminal dramadan çok, 70’lerin pulp filmlerini model aldığını görebiliyoruz.

Kategoriler
haber

Al Pacino’lu The Hunt Dizisinin Karakterleri Duyuruldu

Get Out filmiyle aranan yönetmen ve yapımcılardan olan Jordan Peele bu yıl The Twilight Zone ve Lovecraft Country dizilerinin yanı sıra The Hunt dizisini de hazırlatıyor. Amazon için hazırlanan bu dizinin başrolleri için Al Pacino ve Logan Lerman‘la anlaşılmıştı. 1977’de New York’ta geçen dizi Nazi avcılarını merkeze koyup yeni bir soykırım peşindeki Nazilerden intikam alınmasını konu alıyor. Slashfilm sitesi merakla beklenen dizinin karakterleriyle ilgili ilk bilgileri derledi.

  • Al Pacino, Meyer Offerman adlı adamı oynayacak. Offerman güçlü, gizemli bir adam, aynı zamanda Avcılar’ın lideri. Jonah’ın büyükannesi öldürüldüğünde Offerman, Jonah’la arkadaş olur, onu ekibine dahil edip eğitmeye başlar.
  • Logan Lerman, Jonah Heidelbaum adlı karaktere hayat verecek. Jonah dünyadaki yerini bulmaya çalışan genç bir adamken büyükannesi gözlerinin önünde vahşice öldürülür. İntikam açlığı yolunu Avcılar’la kesiştirir.
  • Jerrika Hinton, Millie Malone adlı karakteri oynayacak. Hinton geleceği çok parlak olan bir FBI ajanı. Hinton ayrıca bürodaki ilk siyahi kadınlardan birisi de. Ajan peşi sıra işlenen gizemli cinayetleri araştırdıkça Avcılar’a daha da yaklaşır.
  • Saul Rubinek, Murray Markowitz’i, Carol Kane, Mindy Markowitz’i oynayacaklar. Murray ve Mindy, Avcılar ekibinde yer alan, silah uzmanı olan iki kişi.
  • Tiffany Boone, Avcılar’ın ekibinde yer alan, güzel, sokağın dilinden anlayan, zeki bir kadın olan Roxy Jones’u oynayacak.
  • Louis Ozawa Changchien, Vietnam gazisi olan, daha sonra Avcılar’a dahil olan Joe Torrance’ı oynayacak.
  • Dylan Baker soğuk bir siyasetçi olan Biff Simpson’ı oynayacak.
  • Lena Olin, Avcılar ekibinin arkasındaki hayaletimsi figür, ekibin beyni Albay’ı oynayacak.
  • Ve Greg Austin fanatik bir genç olan Travis Leich’i oynayacak. Leich o denli fanatik ki çok geçmeden Nazilere dahil olacak, Naziler için bütün kirli işleri -cinayet dahil- yapmaya başlayacak.

Karakterler bu şekilde. Çekimlere bu yıl başlanacak, ilk sezon 10 bölümden oluşacak. Peele’nin yönetmenler arasında yer alıp almayacağı şimdilik belli değil. Dizi, Pacino’nun Angels in America’dan sonra TV’ye dönüş dizisi olacak. Aktör TV’ye sadece HBO filmleri için dönmüş, ilk dizisi Angels in America’dan sonra bir dizide yer almamıştı.

Kategoriler
haber

The Hunt: Al Pacino İkinci Kez Bir Dizide Rol Alacak

1968 yapımı polisiye dizi N.Y.P.D ile kariyerine başlayan, bu dizide sadece bir bölümde rol alan usta aktör Al Pacino 2003 yapımı Angels in America mini dizisine dek televizyondan uzak durmuş, sinema ve tiyatroya ağırlık vermişti. HBO’nun bu kaliteli yapımından sonra da sadece kanalın TV filmlerinde rol alan Pacino, The Hunt adı verilen diziyle ekranlara dönecek. Amazon’un hazırladığı bu dizi 10 bölümden oluşacak. İntikam soslu dizi 1977’de New York’ta geçip Nazilerin halen aramızda yaşadıklarına, yeni bir soykırıma hazırlandıklarına inanan “Avcılar” adlı Nazi avcılarına odaklanacak. Dizinin senaristliğini David Weil üstlenirken yapımcılık Jordan Peele‘nin. Dizinin ilk başrolü Logan Lerman‘a teslim edilmişti.

Kategoriler
haber

Cannes: Studiocanal Filmlerini Tanıttı

Avrupa’nın en büyük yapım şirketlerinden Studiocanal 2017-2018 yıllarında vizyona sokacağı filmlerini Cannes’da hem tanıttı, hem de pek çok ülkeye dağıtım haklarını sattı. Şirketin elinde pek çok film mevcut. Tanıttığı ilk film şu sıralar çekimleri devam eden The Tracking of a Russian Spy. Bu film gazeteci Mitch Senson’ın anılarından uyarlanıyor. Film, Senson’ın bir gece kulübünde Rus bir kadınla tanışmasını, onunla gizlice aşk yaşamasını, Amerika Rus-Amerikalı on kişiyi Kremlin lehine ajanlık yapma suçuyla tutuklayınca kadının kaybolmasını ve Senson’ın onu Rusya’da bulma çabalarını anlatacak. Rus kadını her zamanki gibi bir İngiliz, genç aktris Olivia Cooke, Senson’ı Logan Lerman canlandırıyorlar. Studiocanal bu filmi İngiltere’de 2018’de vizyona çıkaracak.

Şirket, İngiltere’de 10 kasımda vizyona girecek Paddington 2‘yi, çekimleri devam eden Liam Neeson’lı aksiyon filmi Hard Powder‘ı, animasyon türündeki Early Man‘i (Eddie Redmayne, Tom Hiddleston ve Maisie Williams seslendirme kadrosundalar) de tanıtıp sattı. Studiocanal, Fransız aktör Gilles Lelouche’ün ilk filmi Sink or Swim‘in yapımını Alain Attal’la birlikte üstlendiğini açıkladı. Lelouche bu filminde Guillaume Canet, Mathieu Amalric ve Virginie Efira’yı yönetti. Komedi-dram türündeki film, 40 yaşındaki bir adamın antropoza girmesini, bunu yüzme takımıyla atlatmaya çalışmasını konu alıyor.

Studiocanal, Fransa’da 14 haziranda vizyona girecek, Cedric Klapisch’in aile draması Back to Burgundy‘i de pek çok ülkeye sattı. Mike Newell’ın çekimlerine hızla devam ettiği The Guernsey filmini 37 ülkeye sattı. Newell bu filminde Lily James, Jessica Brown Findlay, Matthew Goode, Tom Cuertenay, Michiel Huisman, Glen Powell’la çalışıyor. Film, 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde bir yazarın (James) Guernsey adasını ziyaret etmesini ve savaşla ilgili bir kitap yazmasını konu alıyor. Vincent Cassel’ın başrolünü üstlendiği Gauguin de başka ülkelere satıldı. Bu film, Fransa’da 27 eylülde vizyona girecek.

Kategoriler
haber

Bağımsız Film Sidney Hall’un Oyuncu Kadrosu Açıklandı

Çekimlerine haftaya başlanacak “Sidney Hall” filminin oyuncu kadrosu açıklandı: Michelle Monaghan, Elle Fanning, Logan Lerman, Nathan Lane ve Kyle Chandler.

Bu yetenekli oyuncuları yönetecek kişi ise en son “Before I Disappear” filmini çeken Shawn Christensen. Film, Sidney Hall’un 19, 24 ve 30.yaşlarındaki hayatına odaklanacak. Sidney’nin bu üç dönemini de Lerman oynayacak. Lerman’ın onca genç aktör arasından sıyrılıp rolü kapmasının nedeni de karakterin üç dönemine de uygun olması. Diğer oyuncuların rolleri açıklanmadı.

Film çekildikten sonra festivalleri dolaşacak; sonra ticari gösterime çıkarılacak.

Kategoriler
izlenim

The Perks of Being a Wallflower: Genç Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Charlie, sosyal sorunları olan, arkadaş edinmekte güçlük çeken, içine kapanık bir gençtir; lise birinci sınıfa başlayacaktır ve önceki yıl yaşadığı talihsiz bir olayın da etkisiyle son derece gergindir. Okulun ilk gününde çevresindekilerden tam da beklediği muameleyi görür, hiç arkadaş edinemez; yalnızca edebiyat öğretmeni Bill Anderson iyi davranır ona. Fakat birkaç gün sonra tanıştığı Patrick ve üvey kız kardeşi Sam, her şeyi değiştirecektir.
1
Üstteki birkaç cümleyle bile, böyle başlayan pek çok film geliyor insanın aklına. “The Perks of Being a Wallflower”ın fragmanını ilk izlediğimde, eğlenceli ama sıradan bir filmle karşı karşıya olduğum kanısına kapılmıştım ben de. Fakat uyarlandığı romanın çok başarılı olduğu söyleniyordu (günümüzün Catcher in the Rye’ı diyenler bile çıktı) ve ilgi çekici bir oyuncu kadrosu vardı. “Percy Jackson: Şimşek Hırsızı” filminden tanıdığımız ama çok da etkilenmediğimiz Logan Lerman, fragmanda bile daha iyi bir performans sergileyeceğinin işaretlerini veriyordu. Emma Watson da, Harry Potter’ın genç kadrosundan gelip oradaki rolünden sıyrılabilen ve nitelikli yapımlarda yer alabilen şimdilik tek isim olarak gene göz dolduruyordu. Yine de filmi izleyene kadar neyle karşılaşacağım hakkında pek bir fikrim yoktu.

Bazı filmleri, anlatım dili ve size hissettirdikleri dolayısıyla çok seversiniz; bir tür aşkla bağlanırsınız onlara. Yaptıkları şeyde ilk değillerdir, ama o kadar iyi yaparlar ki ilkleri kadar etkili olabilirler. Hele bunu çok fazla laf kalabalığına girmeden, kör göze parmak sokmadan yapabiliyorlarsa, daha ne olsun… “The Perks of Being a Wallflower” tam da bu bakımdan inci gibi bir film. Hissederek yazılmış, hissederek çekilmiş, hissederek oynanmış.

2
Zaten filmin senaristi ve yönetmeni Stephen Chbosky, uyarlanan romanın yazarı aynı zamanda (kendisi Jericho dizisinin de yaratıcılarındanmış). Dışarıdan bakınca çok da kolay uyarlanabilecek bir yapıya da sahip değil roman, çünkü Charlie’nin isimsiz birine attığı mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplarda Charlie’nin büyük bir dürüstlük ve açıklıkla ifade ettiği hisleri sinemaya özgü araçlarla filme aktarmak, ancak mahir ellerde mümkün olabilirdi ve ilginçtir, Chbosky kendi eserini uyarlarken bunu özenle başarıyor (kendi eserini uyarlayan yazarlar her zaman bu kadar başarılı olamayabiliyor – Kubrick’in “The Shining” uyarlamasından nefret eden King, yıllar sonra çekilmesine vesile olduğu mini dizinin senaryosunu bizzat yazmıştı, ama sonuç hiç de iç açıcı değildi. Yerli bir örnek olaraksa aklıma “Komiser Nevzat” dizisi geliyor. Senaryo Ahmet Ümit’e aitti ama yapıma ismini de veren karakteri daha önce izlediğimiz “Karanlıkta Koşanlar” ve “Şeytan Ayrıntıda Gizlidir” dizilerinden çok daha başarısızdı).

Film, çoklukla insan ilişkilerine eğiliyor ve aşk, dostluk, eşcinsellik, madde kullanımı gibi konulara hassas biçimde değiniyor. Yerli yerinde müzik kullanımı ve birkaç efsane sahneyle akıllara iyice kazınıyor. Film ‘coming-of-age’ diye anılan türe dahil edilebilir (bir nevi ‘büyüme öyküsü’). Daha önceki örneklerinden bu filme en yakın bulduğum, Bernardo Bertolucci’nin “The Dreamers”ı. İleride yazar olmayı düşleyen Charlie’ye benzer bir karakterdi içine kapanık, sinema tutkunu Matthew. Ve Charlie’ye olduğu gibi, iki kardeş (Isabelle ve Theo) hayatının durağan akışını birdenbire bulandırıyorlardı. Tabii bu iki film arasındaki belirgin farklar da var: Fransız kültürüyle yoğrulduğu için “The Dreamers”ın bazı açılardan daha cesur olması ve daha kısıtlı sayıda karakterden müteşekkil olup az mekânda geçmesi gibi. Bir de “The Dreamers” sıklıkla sinemaya gönderme yaparken “The Perks of Being a Wallflower”ın göndermeleri, Bill’in Charlie’ye verdiği kitaplar aracılığıyla, edebiyat üzerine: “To Kill a Mockingbird”den, Charles Dickens kitaplarına.
3
Şu ana kadar edebiyat ve sinemadan bahsettim, ama müzik de filmde çok önemli yer tutuyor. Emma Watson’ın canlandırdığı Sam’in en çok vurgulanan özelliklerinden biri müzik zevki. Ve filmin en ‘güzel’ sahnelerinden birini de iki kelimeyle ifade etmek mümkün: tünel şarkısı. Bir de özellikle dikkat çeken ve mükemmel bir dans sahnesiyle adeta bütünleşen, Dexy’s Midnight Runners’ın “Come on Eileen” şarkısı var tabii.

Oyunculuklar nefis. Logan Lerman bu başrolle kendini kanıtlarken, Emma Watson, Hermione Granger’la neredeyse hiçbir alakası olmayan bir karaktere başarıyla can veriyor, yolu da açık (bu filmden sonra Sofia Coppola’nın “Bling Ring”ini bir ayrı merak etmeye başladım). Ezra Miller da kadronun parlayan isimlerinden; renkli, capcanlı bir performans ortaya koyuyor. Bill Anderson rolünde Paul Rudd, alışık olduğumuzdan farklı bir halde karşımızda; role özel bir şey kattığını söyleyemeyiz ama hiç değilse inandırıcı olabiliyor.
4
Filme yakın bulduğum “The Dreamers”dan bahsetmiştim ki o da hayli başarılı bir filmdi. Şunu da belirtmem gerek: Bu ‘coming-of-age’ filmlerinin (büyük kısmı ‘bağımsız gençlik filmi’ diye de anılabilir) kötü yapılanına da katlanmak zor oluyor. 2011 yapımı “The Art of Getting By” bunlardan biriydi örneğin. Yine sosyal sorunları olan bir genç; en sorunlu zamanında karşılaştığı, daha girişken ve ayrıksı, hayatında bir şeylerin değişmesine sebep olan kız, vesaire. Ama “The Perks of Being a Wallflower”ın aksine özen gösterilmeden ve en önemlisi ‘hissedilmeden’ yapıldığı öylesine belliydi ki, yarıda bırakmayı düşündüğüm bile olmuştu. Anlatmak istediğim şu ki, böyle filmler çok hassas dengeler üzerine oturuyor ve ancak ne yaptığını bilen ve hisseden ellerde olunca böylesine sağlam işler çıkarabiliyor ortaya. “The Perks of Being a Wallflower” da daha uzun süre konuşulma potansiyeline sahip. Uzun süredir ilk kez, filmin etkisi azalmasın diye romanı okumaktan çekiniyorum diyerek de kapanışı yapayım (en son Matthew Vaugn’un “Stardust”ında başıma gelmişti).