Kategoriler
seçki

Gelecek Penelope Cruz Filmleri

46 yaşındaki usta ispanyol oyuncu Penelope Cruz, güzelliğinden ve üstün performansından hiçbir şey kaybetmeden çalışmalarını sürdürüyor. Cruz, pandemi sürecini de fırsat olarak gördü ve yeni projelerde yer almayı kabul etti. Gelecek Penelope Cruz Filmleri seçkimizde 5 adet ilginç film var. Cruz’un önümüzdeki yıllardaki ödül sezonlarında adından sık sık söz edeceğiz gibi görünüyor.

355

Yıldızlarla dolu bir kadroyla çekilen casus gerilimi 355, şu anda post-prodüksiyon aşamasında… Filmi bir aksilik olmazsa 2021 yılının ocak ayında seyredeceğiz.
Simon Kinberg’in yönettiği ve Theresa Rebeck’in senaryosuna imza attığı filmin başrollerinde Jessica Chastain, Penélope Cruz, Fan Bingbing, Lupita Nyong’o, Diane Kruger, Sebastian Stan ve Édgar Ramírez var. Dünyayı yok etmek için harekete geçen kötüleri durdurmak için bir araya gelen farklı ülkelerden kadın casusları izleyeceğiz.

Official Competition

Çekimleri 2020’nin Ocak ayında başlayan ve Gastón Duprat ile Mariano Cohn tarafından yönetilen ispanyol komedisi, zengin bir iş insanının hayallerindeki filmi çekmek için yaptıklarını anlatıyor. Antonio Banderas, Penélope Cruz, Oscar Martínez, Pilar Castro, Irene Escolar, Carlos Hipólito, José Luis Gómez, Nagore Aranburu, Koldo Olabarri ve Juan Grandinetti gibi önemli oyuncuları bu komedide beraber izleyebileceğiz.

Madres Paralelas

Geçtiğimiz hafta hazırlıklarına başlandığı açıklanan filmle ilgili bilgilerimiz usta yönetmen Pedro Almodovar tarafından yönetileceği, aynı gün doğum yapan iki annenin yaşamını anlatacağı ve başrollerden birinin Penelope Cruz olduğu yönünde… Merakla bekliyoruz.

En Los Margenes

Kesişen hayatları anlatan film, ispanyol sinemasının iki önemli yıldızı Penelope Cruz ve Luis Tosar’ı bir araya getiriyor. Film arjantinli aktör Juan Diego Botto’nun ilk yönetmenlik denemesi…
Filmde Cruz, evini bir gün içinde boşaltmak zorunda olan bir kadını, Tosar ise ona yardım etmek isteyen aktivist bir avukatı oynayacak. Cruz aynı zamanda filmin yapımcıları arasında…

Love Child

Bağımsız sinemanın en önemli isimlerinden Todd Solondz’un yeni filminde Penélope Cruz ve Edgar Ramírez başrollerde yer alacak. Annesine olan sevgisini saplantı haline getiren genç bir çocuğun yaptıklarını izleyeceğiz.

Kategoriler
haber

Penelope Cruz, Julio Medem’le Çalışacak

En son erotik “Habitacion en Roma” filmini çeken İspanyol yönetmen Julio Medem üç yıllık aranın ardından kariyerine devam edecek. Medem “Ma ma” adını verdiği yeni filmini bu sene çekmeyi planlıyor. İspanyol aktris Penelope Cruz “Ma ma”nın hem yapımcılığını, hem de başrolünü üstlenmeyi kabul etti. Film, Medem ile Cruz’u ilk kez biraraya getirecek. Cruz’a “Miami Vice” ve “Limits of Control” filmlerinde de rol alan usta ispanyol aktör Luis Tosar ile ispanyol dizilerinde rol alan Asier Etxeandia eşlik edecekler. Müzikler ise Alberto Iglesias’a emanet edildi. Sonbaharda çekimlerine başlanacak.
julio_medem

Kategoriler
haber

Una Pistola en Cada Mano: Cesc Gay’den Yıldız Bombardımanı

İspanyol sinemasıyla yakından ilgilenenler Ricardo Darin, Luis Tosar, Javier Cámara gibi önemli isimleri son yıllarda oynadıkları birbirinden sağlam filmlerle yakından takip ediyorlar.

Cesc Gay, yeni filminde öyle bir kadro kurdu ki, tüm bu sağlam performansları sergileyen önemli oyuncular “İspanya Sineması All-Star Kadrosu” olarak adlandırabileceğimiz oyuncuları aynı filmde izleyebilecek. Ricardo Darin, Luis Tosar, Javier Cámara’nın yanısıra Eduard Fernández, Leonardo Sbaraglia, Eduardo Noriega, Alberto San Juan, Jordi Mollà, Clara Segura, Candela Peña, Cayetana Guillén Cuervo ve Leonor Watling’ten oluşan inanılmaz kadro, orta yaş krizine giren 40’lı yaşlarındaki bir grup arkadaşın yaşadıklarını anlatacak.

Kategoriler
haber

Una Pistola En Cada Mano: Cesc Gay’den Yıldızlarla Dolu Komedi

Her filmiyle sinemaseverleri kendisine hayran bırakan Ricardo Darin, her türlü rolün altından başarıyla kalkmayı başaran Luis Tosar, Almodovar’ın favori oyuncularından komedyen Javier Camara ve ispanyol sinemanının önemli jönlerinden Eduardo Noriega… Bunlara ek olarak Almodovar klasiği Habla Con Ella’dan tanıdığımız Leonor Watling.

8 orta yaşlı erkek ve kadının yaşlarına uygun olarak orta yaş krizine girmesini, hayatlarının hızla değişmesini anlatan filmin yönetmeni Cesc Gay. Çekimleri tamamlanmak üzere ulan film, kısa bir post prodüksiyon aşamasından sonra festival sezonuna hazır edilecek.

Kategoriler
izlenim

18 Comidas: Yaşasın Yemek Yemek!

Malzemeler:

Mutluluk trenini uzun zaman önce kaçırmış bir sokak çalgıcısı.
Evli ve çocuklu (fakat o sokak çalgıcısını hâlâ unutamamış) bir kadın.
Santiago de Compostela’da kaybolmuş bir Makedon.
Günün tamamını sarhoş geçirmeye kararlı iki arkadaş.
Âşık olduğu kadını bekleyen bir adam.
‘Birbirine’ âşık iki adam.
Erkek kardeşinin bir erkeği sevdiğinden habersiz bir adam.
Yanlış yemeğe davet edilmiş bir kadın.
Elindekilerle tatmin olamayan bir genç kadın.
Genç kadının beklentilerini karşılayamayan bir adam.
Doğum gününü karmaşık duygularla kutlayan bir adam.
Biri şarkıcı olmak istediği için hararetle tartışan iki kız kardeş.
Müzik gruplarına bir kadın şarkıcı arayan baba-oğul.
Sessizce yemeklerini yiyen yaşlı bir çift.

Hazırlanışı:

Karakterleri pişirmeye başlamadan su dolu, büyükçe bir tencereye alıp bir taşım kaynatın.

Hikâyeler olgunlaşana, beklenmedik noktalarda kesişene kadar dinlendirin.

Drama, komedi ve bir şişe şarapla marine edin.

Bize ait olmayan ama pekâlâ hepimizin kendimizi bir anda içinde bulabileceğimiz bu hayatları fırında, kısık ateşte pişmeye bırakın.

Pişmeye yakın göz kararı gülümseme ve gözyaşı ekleyin. Bir süre de bunlarla beraber pişirin.

107 dakika boyunca kimsenin sıkılmadan oturabileceği, özenle hazırlanmış bir masada 18 öğün halinde servis edin.

Afiyet olsun!

Değerli sinemasever okur… Şu an gezegende kaç kişi yemek sofrasındadır? Kaçı kahvaltı ediyor, kaçı öğle, kaçı akşam yemeği yiyordur? 5 çayı için ufak bir tepsi hazırlamış ya da ‘kayıntı’ için soluğu buzdolabının önünde almıştır?

Öyle ya, ‘saat farkı’ diye bir şey var. Hatta uyku düzenimize, yaşam tarzımıza göre karşı komşumuzla bile aynı anda farklı öğünler yiyebiliyoruz. Ama şu bir gerçek ki, dünya üzerinde pek az şey bizi ‘yemek masası’ndaki kadar çok ortak paydada buluşturuyor; hemzemin, hemhal, hemfikir yapabiliyor.

Etrafındaki birkaç süslü ayrıntıyı çıkardığımızda Papermoon’da yenen bir öğle yemeğiyle hemen yakınlarında bir inşaatta tuğla üstüne gazete serilerek yenen soğan-ekmeğin; İstinye Park ‘Masa’daki astronomik fiyatlı bir risotto’yla mütevazı öğrenci evinde aynı zamanda ders çalışmak için kullanılan ‘masa’da yenen makarnanın çok da farkı yok. Hangisinin daha fazla tat verdiği, daha mutlu ettiği tartışılır bile…

Acılı, diyet, vejetaryen, duble, soğanlı, soslu, etli, sütlü, kremalı, ucuz, pahalı… Hepimiz yemek yiyoruz. Genelde TV dizileriyle tanınan Jorge Coira da bakmış hiçbir yemek aslında sadece ‘yemek’ değil, her sofra hayatın tadını değiştirme fırsatı sunan bir şölen, demiş ki “Madem öyle, ben bu ‘yemek’ olgusu üzerine, insanın içine işleyen, midesinden geçip kalbine giden bir film yapayım!” Ortaya çıkan ürün ‘Dieciocho (18) Comidas’ olmuş. 18 Yemek ya da 18 Öğün diye çevirebileceğimiz gibi, bence en uygun karşılık olarak ’18 Sofra’ olacaktır.

Film İspanya’nın kuzeybatı ucunda yer alan, coğrafi olarak “Niye Portekiz’e bağlı değil lan burası?” dedirten, ‘yalnız ve güzel’ Galiçya’da geçiyor. Bölgenin başkenti Santiago de Compostela, Hıristiyanların ‘Camino de Santiago’ hac rotasının tamamlandığı nokta olan Katedralden dolayı pek çok turist çeken, yaklaşık 100 bin nüfuslu bir şehir…

Santiago de Compostela küçük bir yer olsa da, burada her gün yüzlerce kap, yüzlerce çeşit yemek yapılıyor. Tabaklar dolup boşalıyor: Taptaze deniz ürünleri, ülkenin vazgeçilmezi ‘jamón’lar, türlü türlü çorbalar, ekmekler…

18 Comidas, bir grup karakterin Santiago de Compostela’da aynı günün kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeğine konuk olan bir film… Çeşitli yerlerde kesişen farklı temalarıyla Love Actually ve Paris Je T’aime tadında. 9 günde çekilen filmde 4 dil konuşuluyor: İspanyolca, Galiçyaca, İngilizce ve Makedonca.

Film, Compostela’da günlük hayatın içinden ‘doğaçlama’ birkaç sahneyle başlıyor. Ardından Luis Tosar öncülüğünde başarılı bir oyuncu topluluğu geçit töreni gibi, film şeridi gibi önümüzden geçiyor. 6 ana hikâye, 24 oyuncu var. Örneğin kocası ve oğlunu yolcu ettikten sonra eski aşkı Edu’yu öğle yemeğine çağıran Sol; ev arkadaşı Sergio’nun sadece bir ‘ev arkadaşı’ olmadığını ağabeyinden saklama çabasındaki Victor; gelmeyecek bir sevgili için evde sürekli leziz yemekler hazırlayan Vladimir; Makedonya’dan bir şekilde Compostela’nın yolunu tutmuş, ‘yolunu bulmaya’ çalışan Spasek…

Sahneler ve sofralar arası geçişler öyle yumuşak, öyle ‘lâtif’ ki, hâlâ bir diyalogu takip ettiğinizi sanırken çoktan bir başka yemeğe geçilmiş olduğunu görüp şaşırabilirsiniz! Gerilimin ve duygu yoğunluğunun yükseldiği anlarda ‘araya atılan’ eğlenceli bir sahneyle temponun düşürülüşü de adeta bir ‘Nasıl senaryo yazılır?” dersi kıvamında…

“Galiçya’nın Çocuğu” Luis Tosar yine harika oynuyor. Bu kez duygusal bir sokak müzisyeni rolünde… Adamı hangi role koysanız hakkını vererek ‘şovunu yaptığını’ biz söylemekten usandık, o oynamaktan bıkmadı! Hollywood’da doğsaydı kaç yere heykelini dikerlerdi acaba? ‘Los Lunes al Sol’ ile yine bir Galiçya şehri olan Vigo’yu sevmemize büyük katkısı olmuştu. Bu kez de Santiago de Compostela’ya âşık olmamızı sağlıyor hayırlı evlat Tosar! (Film müziklerinin Galiçyalı besteci Piti Sanz tarafından yapıldığını ve büyük bölümünün yine filmin oyuncularından Nuncy Valcárcel’le beraber Luis Tosar tarafından seslendirildiğini de ekleyeyim.)

18 Comidas’ta yemek sofraları hayatın bir özeti, ‘sıkıştırılmış’ bir versiyonu gibi: Ayrılıklar, bağlanmalar, kavgalar, itiraflar, doğum günleri, kalp krizleri, mutluluklar, hüzünler… Hepsi o masada vuku buluyor. Aslında bu kadar çok ‘yemek’ dedikten sonra, yemeğin ana unsuru olan ‘yiyecekler’in filmde bu kadar az görünmesi de sizi şaşırtacaktır. Zira girişteki görsel lezzet şöleninden sonra karakterleri belki de yemek yemekten çok sigara içerken görüyoruz!

Coira muhtemelen bunu bilinçli yaptı. Tadını damağımızda bırakmak için! Filmi izledikten sonra mutfağa dalıp canınızın çektiği bir yemeği yapmaya koyulacağınızı iddia ediyorum. Sizde böyle bir etki yaratmazsa filmin tuzunu biberini kontrol edin, biraz daha pişirip tekrar deneyin!

Kategoriler
izlenim

Los Lunes Al Sol: Işığı Biriktirmek

Konuk Yazar: Nevin Ferhat

Filmin ismi güneşli pazartesiler olmasına rağmen; boğuk sarı bir ışık eşliğinde, meydanı dolduran polis ve eylemciler arasındaki çatışmayla başlar. Böyle bir eylem görüntüsünden sonra ilk iş günü olan gri bir pazartesine başlayan karakterleri görürüz.

Samuel, kırk yaşlarını aşmasına ve genç rakipleriyle yarışamayacak düzeyde olmasına rağmen hala iş aramayı sürdürür. Bir daha iş bulamayacağı, çalışamayacağı gerçeğiyle ilk başlarda bir türlü yüzleşemez. (Ta ki son iş görüşmesine kadar) Yine de Samuel’in çaresizliğini, kaygısını, bütün başvurduğu ve başvuracağı işlere kabul edilmeyeceğini; ellerinin, yüzünün, bedenine ansızın ter basmasından duyumsayabiliriz. Samuel’in son iş başvuru belgesini doldurduğu sahnede ise Samuel, karşısındaki aynaya, kendi iç gözüne yakalanıverir ve o an o bakışlarla yaşamıyla, kadere dönüşen geleceğiyle yüzleşir. Bunca koşuşturmanın saçmalığını fark eder ve ilk defa bedeni terden sıyrılıp kendini bulur.

Jose, ise her şeyin ellinde kayıp gittiği için gergin, içkili, kızgın ve eşini kaybetmek korkusuyla tedirgindir. Jose çalışmadığı için eve mahkûmdur ve eşinin parasıyla geçinmek onu yaralar. Tabiri caizse erkeklik onuru zedelenir. Bir süre sonra eşiyle sorunlar çıkar ve eşi, Jose’den ayrılmayı ister. Ancak Jose’nin eşi, Amador’un karısının onu terk ettiğini arkasından Amodor’un intihar ettiğini duyunca Jose’den ayrılmaktan vaz geçer.

Santa, yaşam sevinci olan, sistemin kurallarını askıya alan ve her defasında bu kurallar dizisine karşı koyan sevimli, çapkın, her tür mesleğe yatkın ama yine de işsiz olan biridir. Santa işsizlik denilen olgunun, neden işsiz olduklarının farkındadır. Her zaman takıldıkları arkadaşının barında grev kırıcı, sözleşmeyi imzalayan işçiler üzerine konuşması filmin koptuğu ikinci bir andır.

Başka bir kahramanımız ise astronot olan Sergei’dir Sovyetlerin yıkılışıyla birlikte onun da yaşamı değişmiş yeni düzene ayak uyduramamıştır.

Ve Amador! En sona sakladım… Amador bize ortak bir yazgı, ortak bir yalnızlık ve ortak bir geleceği anlatıyor. Siyam ikizleri, gecenin bir yarısında anlatılan bu hikâye işçilerin yaşamının şimdisini açıklayan bir mite dönüşüyor. Doğmaktan korktukları için birbirine yapışık olan ikizlerden biri diğerini iter ve ikisi birlikte düşerler. Bu mitin ardında başka bir şey gizlidir ve bize şunu söyler: düştükleri bu bataklıktan ancak birlikte çıkacaklardır. Siyam ikizleri meseli eski bir dünyanın türküsünü, bütün ülkelerin işçileri birleşin türküsünü söylüyor.

Amador bu hikayeyi anlattığında Santa pek bir şey anlamaz. Santa, Amador’u yatağına yatırır arkasından Amador’un evini dolaşır. Sular kesilmiş, eve yıllarca o sihirli kadın elleri değmemiş gibi kirlenmiş, Santa acılı gözlerini, utancını aynadan kaçırırken bir anda Santa’nın bakışlarındaki o hüzünü ve filmin burukluğu gözümüze takılı kalır. Santa’nın gözlerinden Amador’un ve Amador ile aynı kaderi paylaşan birçok işsizin (işçinin) çöpleşen yoksunluk, yoksulluk hallerini görürüz.

Amador seslenir Santa’nın ardından ışıkları kapat diye. Amador barda, ışık neden boş yere yanıyor diye söylenir ve Amador tasarruf ederek biriktirdiği o ışıkta, titreyen apartmanın dış lambasının ışığıyla ölür. Amador’un cenazesine bardaki arkadaşlarından başka kimse gelmez ve Santa hem Amador’un son uğurlanışı hem de arkadaşları için bir kıyak yapar, çelenk çalar.

Film burada bitmez elbette, Santa ve arkadaşları işten atıldıkları tersanenin vapurunu(gemisini) çalarlar. Kızılın ve mavinin buluştuğu o güneşli güne doğru yola çıkarlar. Belki de o gün pazartesidir.

Kategoriler
izlenim

Celda 211: Demir Parmaklıklar ve Ötesi

Daniel Monzón’un ‘Mahpushane gerilim’ filmi Celda 211 (Hücre 211) İspanya’da 6 Kasım’da vizyona girmiş, Şubat’taki Goya Ödülleri’nde ise aday gösterildiği 16 kategorinin 8’inde (En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu dâhil) ödülü kapmıştı.

En büyük rakibi Amenábar’ın Ágora’sı çoğunluğu teknik dallarda 7 ödülde kalınca Goya’ların tartışmasız galibi Celda olmuştu.

Film, şu günlerde gösterim programını belirleme konusunda ciddi bir ‘kafa karışıklığı’ yaşayan sinemalarımızda maalesef vizyona girmedi. Ama neyse ki İstanbul Film Festivali imdadımıza yetişti ve (özellikle ilk yarısında) izleyiciyi koltuğa ‘kelepçeleyen’ bu filmden mahrum kalmamış olduk!

Francisco Pérez Gandul, 2000’lerin başında “Celda 211” adlı bir polisiye roman yazdı. Endülüslü gazetecinin ilk romanıydı bu… Uzun uğraşlar sonunda bir yayıncı buldu. 2004’te basılan kitap pek fazla ses getirmedi. Sinemaya uyarlandığında böyle bir başarı yakalamasını da muhtemelen beklemiyordu Gandul… Ama film büyük övgü aldı ve İspanyol sinemasının başarı öykülerinden birine dönüştü.

Geçen ay El Pais’teki bir röportajında “Sinema, Hollywood hariç her yerde iyiye gidiyor!” diyen Juan José Campanella haklı galiba… İşin Hollywood kısmı ayrıca tartışılır ama İspanya’nın kalburüstü olmayan yönetmenlerinden Daniel Monzón böyle bir film çekebiliyorsa, Campanella’nın iddiası en azından İspanya için doğru olsa gerek…

Celda 211’i bu başarıya taşıyan isimlerden ilki, şüphesiz Luis Tosar… Ne kadar iyi bir ‘karakter oyuncusu’ olduğunu kanıtlayan Galiçyalı aktörün korkutucu ses tonuyla hayat verdiği ‘Malamadre’, her an perdeden fırlayıp bıçağı boğazınıza dayayacakmış hissini veriyor. Juan’ı koruma amacıyla ‘merhamete geldiği’ anlarda ise nasıl uysal bir kedi olabildiğini hayretle izliyorsunuz.

Filmin konusuna girmişken oradan devam edersek, Juan Oliver (Alberto Ammann) gardiyan olarak işe başlayacağı hapishaneye ‘işgüzarlık’ yapıp bir gün erken gelir. İki meslektaşının rehberliğinde ‘panoramik cezaevi turu’ yapıp nasihatleri dinlerken, tavandan düşen bir beton parçasının başına isabet etmesiyle bilincini yitirir. Gardiyanlar onu “biraz uzansın” diye 211 numaralı boş ve gizemli hücreye götürürler.

Bu esnada hapishanede bir ayaklanma patlak verir ki, sormayın gitsin! Tabii gardiyanlar da “Önce can sonra canan!” diyerek baygın Juan’ı hücrede bırakırlar. Ayıldığında artık parmaklıkların diğer tarafındadır Juan… Ve hayatta kalmak için ‘mahkûm rolü’ oynamak zorundadır.

Çünkü müstakbel gardiyanımız basit bir kurtarma operasyonuyla isyanın içinden alınabilecekken işler kontrolden çıkmıştır. Medya, Özel Kuvvetler, hatta Juan’ın hamile eşi olaya dâhil olur. Yerel bir isyanı ‘ulusal boyuta’ taşımak için de Bask terör örgütü ETA kullanılır. (Bu noktada İspanya politik sistemine yapılan göndermeler, İspanya’nın siyasi yapısı hakkında biraz bilgi sahibi olunursa daha kolay takip edilecektir.)

Netice olarak, o sabah uyandığında ‘kanunun tarafında’ olan Juan, artık bu ayaklanmanın iki liderinden biridir.

Zamora’daki metruk bir hapishanede çekilen Celda 211, kaos sahnelerindeki gerçekçiliğiyle ve hemen hemen tüm oyuncuların başarılı performansıyla dikkat çekiyor. Belki “psikopat polis şefi” Utrilla karakteri için, copu acımadan indirirken bile gözlerindeki hüznü saklayamayan, daha insancıl rollerde görmeye alıştığımız Antonio Resines’in yerine bir başka aktör düşünülebilirdi.

Celda 211’i izlerken benim aklımdan geçen film, tuhaf bir şekilde, “Dirty Dozen” oldu! Orada “kahramanlıkla, hayatla işi kalmamış idam mahkûmlarının bile uygun koşullar oluştuğunda ‘kahraman’ olabileceğini” görüyorduk. Celda’da ise benzer bir şekilde (ama tam tersine), devletle hiçbir sorunu olmayan, işini seven, mutlu bir evliliği olan Juan, şartlar o tarafa sürüklediğinde isyanı ‘ölümüne’ destekleyebiliyor. Biraz alakasız olduysa da, bitirirken Robert Aldrich’in ‘orijinal piçlerine’ selam çakmak istedim!

Kategoriler
izlenim

Limitsiz Kontrol, Kontrol Değildir!

limits-of-control-1.jpg

“Doğrusunu söylemek gerekirse, artık filmlerin pek çoğunda üç saniyeyi geçen çekim göremiyoruz ve bu ‘tempo’ canımı sıkıyor.” Filmin gösterime girmesinden birkaç gün önce National Public Radio’ya verdiği röportajda Jim Jarmusch bu sözlerle eleştirmenlere mesaj gönderiyor, ‘Film çok yavaş ilerliyor’ zırvalarıyla karşıma gelmeyin, diyordu…

Ve ekliyordu: “Sıradan nesnelere şiirler yazan Pablo Neruda’dan ilham aldım.” (Örneğin; Oda a la Cebolla – Soğana Kaside)

Hatta giderek sertleşiyordu: “Filmi eleştirmenler için çekmedim. Zaten sinemanın güzelliği de tarzların çeşitliliğinden kaynaklanıyor…”

The Limits of Control’ü nihayet izleyebildik. Trailer’lar, fotoğraflar ya da izleyenlerin yorumları üzerinden konuşmak zorunda değiliz artık. (Ijon Tichy’nin de gözü aydın! Zira Mayıs’ta şöyle yazmıştı: “…Hayatımızın önemli bir bölümünü Amerika’da gösterime giren Jarmusch filmlerinin aylarca Türkiye’ye gelmesini beklemekle geçirdiğimiz için sabırlı ama rahatsız Jarmusch karakterlerine döndüğümüzü eklemeden de geçmeyelim…”)

Jarmusch’un uyarısını dikkate aldığımız için, filmdeki ‘sessizlik’ bizi hiç rahatsız etmedi, aksine ruhumuzu dinlendirdi. Önce Madrid – Barajas’a indik. Beyaz Kuleler’de (Torres Blancas) birkaç gün geçirdik. Bu esnada kemanıyla Luis Tosar, yağmurluğuyla (!) Paz de la Huerta çıktı karşımıza… Onlarla ‘kibrit kutusu alışverişi’ yaptık. Tabii ki bu kibrit kutuları, içinde ‘vasati kırk çöp’ olan sıradan kibrit kutuları değildi. Kutuların içinden, yolculuğumuzun seyrini belirleyecek şifrelerin yazılı olduğu birer kâğıt çıkıyordu.

Kimseye güvenmediğimiz ve çok tedbirli (belki de çevreci) olduğumuz için, şifreleri hafızamıza aldıktan sonra kâğıdı çöpe atmadık; “iki ayrı fincanda iki espresso” eşliğinde afiyetle yedik!

Soluğu Reina Sofía’da, bu şifrelerin bizi yönlendirdiği tabloların karşısında aldık. Ardından güneye inmemiz gerekti. Yel değirmenleri manzarası eşliğinde Endülüs’ün yolunu tuttuk. Sevilla’da Giralda’yı gören bir daire tahsis edilmişti bize… Ama macera burada da bitmiyordu. Sıradaki durak, Almería kırsalı olacaktı…

The Limits of Control’deki bu yolculuğun merkezinde, Jarmusch’un has adamlarından Isaach De Bankolé var. Jarmusch ve Bankolé, Night on Earth, Ghost Dog: The Way of the Samurai ve Coffee and Cigarettes’ten sonra dördüncü kez bir arada…

Alex Descas, John Hurt, Youki Kudoh, Bill Murray ve Tilda Swinton da Jarmusch’un daha önce beraber çalıştığı isimler… Hiam Abbass, Gael García Bernal, Paz De La Huerta, Jean-François Stévenin ve ev sahibi konumundaki Luis Tosar ise, Amerikalı yönetmenle (ilerleyen yıllarda devamının geleceğini umduğumuz) ilk serüvenlerine atılmışlar.

limits-of-control-2.jpg

Filmde, bilinmeyen bir hedefe doğru ilerleyen ‘Issız Adam’ Isaach De Bankolé’yi takip ediyoruz. Ama aslında izlediğimiz, Jarmusch’un içinde büyüyen İspanya sevgisi!

Sıcakkanlı insanlarla dolu bu güzel ülkeyi sevdi diye Jarmusch’u suçlamak aklımızın ucundan bile geçmez, çünkü biz de seviyoruz! Dahası, İspanya’nın baskı yıllarından bu yana ne kadar yol aldığını bir Amerikan filminde ilk kez bu kadar net görüyor olmak da bizi mutlu ediyor.

The Limits of Control’de neredeyse her kıtadan oyuncuya rol veren Jarmusch, bununla bir mesaj vermek istedi mi bilemiyoruz ama bu özellik, ‘Sinemada 2009 Dünya Kupası’nın da bu filmde sahnelenmesini sağlamış diyebiliriz!

Bir gün birisi size doğru gelip “Usted no habla español, ¿verdad?” diye sorarsa kibrit kutunuzu hazırlayın ve dikkatli olun diyelim, ‘Sarışın’ ile ‘Issız Adam’ arasındaki diyalogda Tilda Swinton’dan dinlediğimiz sözlerle de bitirelim: “En iyi filmler, görüp görmediğinizden emin olamadığınız rüyalar gibidir. Kafamda bir görüntü var. Kum dolu bir odadayım. Bir kuş bana doğru uçuyor ve ardından kanadı kuma saplanıyor. Bu imge bir rüyadan mı kaldı yoksa bir filmden mi, gerçekten bilmiyorum.”