Kategoriler
haber

Rebel: Katey Sagal Büyük Şirketlerle Savaşacak

Rebel, Katey Sagal’ın başrolünde, cesur bir hukuk insanıyla büyük şirketlerin savaşını ekranlara getirecek.

Yayın: ABC
Format: İlk sezon 10 bölümle karşımızda olacak.
Tarih: İlk Bölüm 8 Nisan 2021’de yayınlanacak.

Yönetmen ve Yapımcılar: Krista Vernoff, Alexandre Schmitt, John Davis, John Fox, Andrew Stearn, Marc Webb ve Adam Arkin.

Oyuncular ve Karakterleri:
Katey Sagal – Annie “Rebel” Bello
Andy Garcia – Cruz
John Corbett – Grady Bello
James Lesure – Benji
Lex Scott Davis – Cassidy
Tamala Jones – Lana
Ariela Barer – Ziggy
Kevin Zegers – Nate
Sam Palladio – Luke

Konu: Dizinin ilk bölümlerinde 3000 insanın bağışıklık sistemi sorunları yaşamasına neden olan Stonemore isimli bir ilaç şirketiyle Rebel’ın savaşını izleyeceğiz. Erin Brockovich’in yaşamından esinlenilen dizi benzer hukuk davalarını ekranlara taşıyacak.

Beklentiler: Fragman, sevilen oyuncu Katey Sagal’ın oyunculuk yetenekleri üzerine kurulu bir dizi olduğu izlenimini veriyor. Ele aldığı konuyla sosyal yönü güçlü bir dizi izleyeceğimizi söyleyebiliriz.

Tanıtım:

Kategoriler
soundtrack raporu

Soundtrack Raporu: The Amazing Spider-Man 2

2007 yılında çıkan Sam Raimi’nin üçüncü filminden beklediğini alamayan Sony, çok değerli olan Örümcek Adam karakterinden vazgeçmek istemiyordu. Bu doğrultuda ortaya yeni seri çıktı, The Amazing Spider-Man. (TAS) 2010’lu yılların başında izleyicilerin radarına girmeye başlayan Andrew Garfield, Emma Stone, Dane DeHaan gibi oyuncular ve geleceği parlak gözüken yönetmen Marc Webb ile birlikte yeni Örümcek Adam için her şey güzel gözüküyordu.

2012 yılında çıkan ilk film ortalama bulunurken bir konuda herkes hem fikirdi, James Horner müzikler konusunda çok iyi iş çıkarmıştı. Horner, bu müziklerde filmin aksiyonundan çok duygulara odaklanıyordu ve bu açıdan Raimi üçlemesinin bestecisi Danny Elfman’ı takip ediyordu. Ancak serinin ikinci filminde çalışmak istemedi ve stüdyonun tercihi Hans Zimmer oldu. 2011’deki Inception müzikleriyle birlikte kendi taklitçilerini ortaya çıkarmış olan Zimmer, aradan geçen 3 yılın ardından deneysel bir yola sapmayı planlıyordu. Özellikle Christopher Nolan filmleriyle kendisinin popülerleştirdiği melodik yerine atmosferik müzik anlayışını tekrar etmek istemiyordu belki de. Bu deneysel çalışmadaki esinlenmeyi ise filmin kötüsünde yani Electro’da bulacaktı.

Hans Zimmer, Spider-Man’in meşhur kötüler takımı ve filmin de altyapısını kurduğu Sinister Six’ten esinlenerek Magnificent Six ekibini kurdu bu film için. R&B şarkıları ünlü olan Pharell Williams, adını meşhur İngiliz grup The Smiths ve imza niteliğindeki gitar riffleri ile duyurmuş Johnny Marr, Incubus grubunun gitaristi Mike Einziger, elektronik müzikleri ile tanınan Junkie XL ve son olarak Andrew Kawczynski ile Steve Mazzaro’dan oluşuyordu Magnificent Six. İşin ilginç yani tıpkı Sinister Six gibi birbirinden çok farklı isimler barındırıyordu bu ekip. Marr, Williams, Junkie XL ve Zimmer’ın birleştiği tek nokta müzik sayesinde para kazanmaları desek çok abartmış olmayız. Elbette bu ekipten çıkan müzikler haliyle oldukça ilginç olmuş. İlhamını Electro’da bulan Zimmer ve ekibi olabildiğince elektronik ve bir o kadar karışık film müzikleri ile ortaya çıkmışlar.

2010’ların başında zirvesini gören Dubstep türü albümde önemli bir yer ediyor. Ancak orkestralı bölümler yok değildi ve zaten müzikleri ilginç kılan noktalardan biri de bu. I’m Electro ile oldukça korkutucu bir giriş yapıyor müzik albümü. Filmdeki Electro’dan çok daha korkunç ve etkileyici olduğu söylenebilir. Ardından gelen There He Is ise albüm boyunca karşımıza çıkacak tekinsiz havayı muazzam bir gitar riff’i ile karşımıza çıkarıyor. Sıradaki parça ise albümün sunmaya çalıştığı tezatın en önemli parçalarından bir olan I’m Spider-Man. Electro ile alakalı müziklerde karşımıza çıkan endüstriyel sesler ve sert ritimler burada kendini epik bir orkestraya bırakıyor. Elektronik ritimler burada da etkili ancak orkestra tarafından baskılanıyorlar. Spider-Man’in Electro’nun üstesinden gelmesine tanıklık ediyoruz sanki. I’m Spider-Man harika bir geçiş ile albümün en ilginç parçalarından biri olan My Enemy’e bağlanıyor. My Enemy, Electro’nun kafasının içine sokuyor dinleyiciyi. Güçlerini elde edene kadar sürekli ezilen Electro ve bilinçaltına tanıklık ediyoruz. Paranoyalarından, zihinsel problemlerinden, kendi kendine yok etmek üzere olmasında ve eline geçen bu güç ile yavaş yavaş delirmesinden bahsediyor vokaller. Bu delilik bir anda kendini dinginliğe bırakıyor flütler ile. Ancak bu dinginlik uzun sürmüyor, Electro’nun intikam alacakları var. Vokallerde bahsi geçen; onu kullanan, onu dinlemeyen, ona yalan söyleyen, ona saldıran herkes onun düşmanı. Filmde Spider-Man ve o an kötü yola sapan Electro’nun ilk savaştıkları sahnede bu parça çalıyor. Buralarda Dubstep ve EDM kullanımı tavana çıkıyor. Ara ara giren ve baskın olan I’m Spider-Man teması ile karşıtlık oluşturma çabası devam ediyor. Electro’nun öfkesi açığa çıkıyor, herkes onun düşmanı artık. Bu deliliğin ardından ise müzikler sakinleşiyor.

Keman ve piyano ağırlıklı Ground Rules ve flütlerin öne çıktığı Look At Me’nin ilk yarısı ile birlikte bir nefes alıyoruz. Buraya kadar tüm gücüyle dinleyiciye saldıran albüm, ilginç bir rotaya sapıyor. Look At Me’nin ikinci yarısında yine Elektro temasını duysak da albümün kısa bir ara veriyor adeta. You Need Me oldukça romantik bir Indie Pop şarkısı olarak çıkıyor karşımıza burada. Sonuçta her ne kadar Spider-Man ve Electro kapışması olsa da bir diğer tarafta da Gwen Stacy ve Peter Parker ilişkisi var. Albüm her ne kadar yeri geldiğinde sonuna kadar öfkeli olsa da duygulu sahneler için de oldukça yeterli hala geliyor böylece. I Need to Know, I Chose You ve We’re Best Friends parçaları da bu temaya uygun, yumuşak şarkılar. Bu şarkılar art arda geliyorlar ve devamların adına yaraşır şekilde Still Crazy gelip Electro temasını sürdürüyor. You’re That Spider Guy ile birlikte de I’m Spider-Man temasına benzeyen şekilde albümün kısmen sözsüz kısmı sona eriyor. Spider-Man, Electro’yu yenmiş oluyor.

Albümün ikinci kısmı diyebileceğimiz bölümde ise biri Electro Remix olmak üzere bazıları filme özel bestelenen 6 şarkı karşımıza çıkıyor. Alicia Keys ve Kendrick Lamar ortaklığı ile It’s On Again, her şeye rağmen kahramanlığa devam etmesi gereken Spider-Man’in ağzından konuşuyor adeta. Dünya durmuyor ve Spider-Man, büyük aşkının, amcasının, ebeveynlerinin ölümüne rağmen devam etmek zorunda. Bu yolda yalnız ve fedakâr şekilde ilerliyor. Kendrick Lamar ile başlayan kısımda film müziklerinin elektronik altyapısı devam ediyor. LIZ’in That’s My Man şarkısı ise Gwen Stacy’nin ağzından yazılmış gibi ancak It’s On Again kadar etkileyici değil hatta albümün en başarısız parçası. That’s My Man’in Peter Parker versiyonu sayılabilecek olan Here ise sıradan bir Pop şarkısı ama That’s My Man’den iyi kesinlikle. Ancak Williams ve Zimmer isimleri geçince beklenen yaratıcılık bu şarkıda yok, sıradan bir parça. The Neighbourhood’un Honest parçası ise güzel synth ritimleri ve grubun alamet-i farikası olan duygusallık ile dolu. Film için bestelenmemiş olan Song For Zula ise albümdeki söz barındıran şarkılara uyum sağlıyor ve yine duygusal yükü çekiyor.

Peki, bu kadar övdüğümüz bu Dubstep ve EDM yoğunluklu müziklerin hiç mi eksiği yok? Öncelikle yer yer çok tekrara düşüyorlar. Özellikle I Am Spider-Man sürekli karşımıza çıkıyor ancak bunu yapabilecek kadar inanılmaz bir parça değil. Birkaç güzel fikrin sürekli tekrar tekrar önümüze sunulduğu hissediliyor bazı yerlerde. Bir hikaye anlatılıyor bu müziklerle ancak belki de filmin başarısızlığından ötürü müzikler biraz sığ kalıyor. Hani “Film neyi anlatabildi de müzikler onu destekleyebilsin?” diye düşünülebilir. Bir de meşhur dubstep savaşı var filmin sonunda ki kağıt üzerinde ilginç duran bir fikir olsa da komik olmaktan öteye geçememişti. Çünkü Electro’nun çaldığı parça meşhur bir çocuk şarkısı olan Itsy Bitys Spider’ın dubstep versiyonuydu. Bu sahne dışında filmin içinde müzik kullanımını başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Yazının başında bahsettiğimiz Zimmer özentisi müzikler ve melodi ağırlıklı besteler yerine dubstep ilginç bir tercih ve bence filme yakışmış. Başlı başına da dinlenebilecek bir albüm olduğunu düşünüyorum ancak Dubstep türüne çok sıcak bakmıyorsanız tatmin etmesi ve dinlemesi zor. Elektrogitar riffleri ve orkestral aranjmanlar Dubstep sevmeyenleri ikna edemez. İyi bir deneme olduğunu düşünüyorum ve tavsiye ediyorum, Zimmer’ı bir de böyle deneyimleyin.

Kategoriler
izlenim

(500) Days of Summer: Başından Bitmiş Bir İlişkinin Anatomisi

Yazı, (500) Days of Summer ile ilgili sürprizbozan (spoiler) içermektedir.

Manic Pixie Dream Girl: İlk olarak film eleştirmeni Nathan Rubin tarafından ortaya atılan bu teoriye göre, filmlerdeki bu tip kadın karakterin tek amacı karşısındaki adamı yüceltmek ve onlara hayatı tanıtmaktır. Bu karakterler kendilerini düşünmez ve karşılarındaki adama adanırlar. Genellikle yalnız ve depresif erkek karakterlerin karşısına konulurlar.

İkili insan ilişkileri zorludur, hele ki arada bir hoşlanma varsa. Karşı cinse sinyaller yollanır, onlardan sinyaller beklenir ve elbette gelen sinyallerin büyük çoğunluğu yanlış yorumlanır. Marc Webb’in yönettiği 2009 yapımı söz konusu filmimiz (500) Days of Summer, tam da bu konuyu ele alıyor. Klasik bir Hollywood filminin temellerini alsa da özellikle kurgusu ile diğer türdeşlerinde ayrılıyor film. Tom Hansen (Joseph Gordon-Levitt) ve Summer Finn (Zooey Deschanel) arasındaki ilişkiye anlam vermeye çalışıyor, iyi ve kötü günler arasında gidip geliyoruz bu kurgu sayesinde. Böylece bir aşk hikayesine değil, aşk hakkında bir hikayeye şahit oluyoruz. Dikkatli incelenmezse rüya bir ilişki gibi gözükse de aslında her yanı sorunlarla dolu ve kesinlikle olmaması gereken bir ilişki üzerinden aşk duygusunu ele alıyor film.

Hikayemizin “kahramanı” Tom Hansen, tam bir kaybedendir. Hayallerde yaşayan, yalnızlıktan nefret eden, hayatında sadece yeterli olmayı kabul etmiş ve daha fazlası olmaya çalışmayan bir adamdır. Hayatının aşkını bulduğunda içinde bulunduğu bu kötü durumdan kurtulacağını sanmaktadır. Summer’ı gördüğü ilk anda daha ortada hiçbir şey yokken onu idealleştirmeye başlar. Dış güzelliğine şahit olduğu kadının içini kendine göre doldurur ve onu bir Manic Pixie Dream Girl’e çevirir. Hayatındaki bütün sorunları çözecek, ona tamamıyla bağlı olacak ve sonuna kadar onunla birlikte olacak bir kadın kalıbına sokar Summer’ı. Aşk, Tom için her şeydir ve Summer’ı idealleştirdiği şekilde biriyle yaşanmalıdır. Tom, böylece ilişkileri daha başlamadan ilk büyük hatasını yapar ve hayal kırıklığını kaçınılmaz kılar. Tom’un hayallerinin aksine Summer, kendi ayaklarının üstünde duran ve kimseye bağımlı olmama isteğiyle hareket eden, realist bir kadındır. Kendine özel bir büyüsü ve farklılığı vardır. En sevdiği Beatle Ringo Starr’dır ve bu onu çoğunluktan ayırır mesela. Sıradan bir kadın gibidir ancak dikkatleri her zaman üstüne çekmeyi başarır. Belki de bu büyünün yüzünden sürekli yer değiştiren, yalnız kalmış ve hiç arkadaşı olmayan bir insandır. Tom sürekli Summer’ın ilgisini çekmeye çalışır. Asansördeki The Smiths muhabbetinin üzerine, fark ettiği ortak ilgilerin üzerinden Summer’ın dikkatini çekme çabaları sonuçsuz kalır.

Summer’ın aradığı bu tarz romantiklikler değildir ve en önemlisi o, Tom gibi umutsuz bir romantik değildir. Tom bir ay boyunca yanlış sinyaller almayı sürdürür. Daha ortada hiçbir şey yokken ona hayranlık duyabildiği gibi sadece hafta sonunun iyi geçtiğini söylediği için ondan kopma noktasına gelir. Summer, Tom’un varlığından haberdar bile değilken Tom’un içinde fırtınalı bir ilişki yaşanmaktadır. İlk karşılaşmalarının ardından geçen 29 günün sonunda, ikilinin aşka bakış açılarını öğreniriz. Tom aşk konusunda aşırı hevesli ve “o” ideallerindeki kişiyi bulmak için odaklanmıştır. Summer ise tam tersi düşünür, aşk diye bir şey yoktur ve birisiyle birliktelik özgürlükleri kısıtlamaktadır. Birisinin kız arkadaşı olma fikri ona rahatsızlık verir. Alkollü, karaoke dolu keyifli bir gecenin ve McKenzie’nin (Geoffrey Arend) boş boğazlığı sayesinde Summer, Tom’un farkına varır. Ertesi sabah ilişkiye adım atılırken ikinci büyük hata ortaya çıkar; Summer ciddi bir ilişki istemediğinin altını çizer ve bu durum Tom’a kesinlikle aykırıdır. Bir ay boyunca bu an için uğraşan ve idealleştirdiği kadına ulaşma çabasında olan Tom, zıt düşünceleri önemsemez, Summer zaten yola gelecektir ona göre.

İkilinin ilişkisi isim konmamış bir şekilde başlar. İyi ve kötü günler filmin en büyük özelliği olan farklı kurguyla karşımıza çıkar. Neredeyse her yaşananı aynı şekilde bir iyi bir kötü gün olarak görürüz. Tom için her şey yolundadır. Ona göre ideal bir ilişkide olması gereken her şey olmaktadır. Aynı absürt şeylerden hoşlanmaktadırlar ve her ne olursa olsun keyifli vakit geçirirler. Aynı zamanda bunun arkadaşlık ilişkisinden öte olduğuna dair bir cinsel hayatı vardır ikilinin. İlk sevişme sonrası her şeyin (kendi kafasında) resmileşmesi ile birlikte Tom’u dans ederken görürüz. Aradığı ve hayatının merkezine koyacağı kadını bulmanın zevkini yaşamaktadır Tom. Bir Manic Pixie Dream Girl olarak idealize ettiği Summer, görevini yerine getirmektedir. Onu mimarlık için destekler ve hayatının merkezine alır. İlişkinin başında söylenenler ise unutulmuştur, Summer için bu ciddi bir ilişki değildir hala. Harika geçen günlerin ardından Tom, Summer’ın evine (iç dünyasına) adım atmayı başarır. Summer hiç kimseye anlatmadıkların Tom’a anlatır. Rüyalarını, kâbuslarını ve korkularını Tom ile paylaşır.

Summer burada bir rüyasından ayrıntılı bahseder. Bu rüyada Summer, zorlu koşulları koşarak aşmaktadır, o kadar hızlı koşuyordur ki uçmayı başarır. Bu inanılmaz his ve özgürlüğe rağmen bir şey eksiktir, o yalnızdır. Tom, bu yalnızlığı doldurmaktadır ancak bu yaşananlara rağmen hala ilişkinin ismini koymayı başaramaz. Summer için özel biri olduğu bellidir ama Tom’un aradığı aşk tam olarak orada değildir. İlişki harika giderken bu durum, Tom’u rahatsız etmeye başlar. Aslında bu sorunun cevabını öğrenmek için can atmaktadır ancak “ideal” kadını kaybetme riskini göze alamaz. Tek denemesi de Summer tarafından püskürtülür. Summer mutludur ve isimlendirmeye gerek yoktur. 259. Gün ise ilişkinin kırılma noktalarından birine şahit oluruz. Barda o oradayken Summer’a yürüyen biri yüzünden egosu sarsılan Tom, Summer’ı korumak bahanesiyle bir kavga çıkarır. Summer bu durumdan rahatsız olur. Bu kavga onun bireyselliğine ve özgürlüğüne bir saldırıdan farksızdır. Summer sonuçta birinin kız arkadaşı değildir ki bu durum Summer’ı o vurucu sözleri söylemeye iter; “Biz sadece arkadaşız.” Summer, daha ilk başta kuralları koymuştur ancak iş kontrolden çıkmıştır. Bu sefer terk edilme korkusu Summer’ı sarmalar. Tartışması gecesi ansızın Summer’ı Tom’un kapısında görürüz. Summer yalnız kalma korkusunun üstesinden gelemediği için Tom’un peşinden gitmiştir ve ilişkiyi kurtarmıştır. İlişkilerinde üçüncü hata da yapılır böylece; ikinci hata devam ettirilir ve bakış açılarının farklılığı yine yaban atılır. Böylece kaçınılmaz yıkım, Tom için daha da zor hale gelir.

Filmin son 30 dakikası Tom’un yaşadığı yıkıma odaklanır. Summer, özgür bir kuş olarak farklı bir yere uçmuş arkasında ise Tom’u bırakmıştır. İkilinin günler sonra tekrar karşılaşması ise Tom için zorlu olur. Başta biraz uzak kalmayı denediyse de yine Summer’ın büyüsüne bırakır kendini. Zaten onunla beraber olmak için her şeyi feda etmeye hazır bir şekilde beklemektedir. İlişkilerinin başındaki problem ise devam etmektedir hala, Summer anı yaşarken Tom gelecek 10 yılı düşünmektedir. Tom tekrardan bir umut ile Summer’ın düzenlediği partiye gider. Ancak hayalleri gerçekleşmeyecektir.

Meşhur Beklentiler/Gerçek sahnesi boyunca çalan Hero şarkısının başında Regina Spektor’ın da dediği gibi; “O, olacakları asla görmemişti” Anlatıcının da söylediği gibi, önceki akşamın sarhoşluğunda beklentilerinin gerçek olmasını diler hikayemizin “kahramanı” Tom. İlişkilerinin sadece bitişine odaklanan Tom, fark edemediği sebeplerin kurbanı olur. Summer’ı tanımayı asla başaramamıştır. Summer’ın idealleştirdiği ve mükemmel gördüğü kadın ile alakası yoktur. Onun için yaratılan bir nesne ve Manic Pixie Dream Girl değildir. Summer (Yaz), kendi başına bir bireydir ve ismi gibi Tom’un hayatında geçip giden bir dönemdir. Tom, Summer’ın nişanlandığını öğrenir. Geçen gecenin umudu ile tekrardan yükselen ve hep içinde yaşayan “tekrardan bir araya gelme ihtimali” böylece çöker. Hero şarkısında söylendiği gibi; “Kahramanın kurtarılmaya ihtiyacı yoktur, kimse mükemmel değildir.” Film boyunca günleri öğrendiğimiz ekranda, sağ alttaki ağaç bize söz konusu günün güzel olup olmadığını gösterir. Filmin açılışındaki 488. Gündeki bank sahnesi hariç her sahnede görürüz bu ağacı ve yeşerip yeşermediğini.

Filmin sonlarında 488. Güne geri döneriz. Bu sefer ağaç vardır ve yeşermiştir. Söz konusu sahnede Tom’u kendini toparlamış görürüz. Summer’ın (Beklentililerinin ve ideallerinin) yarattığı yıkım sonrası Tom, hayatına çekidüzen vermiştir. Hiç sevmediği tebrik kartı işini bırakmış ve mimarlığa dönmeye karar vermiştir. Summer ise evlenmiştir bu süreçte. İlişkilerinin günah çıkarma evresini görürüz söz konusu günde. Tom artık aşka önem vermezken Summer tam tersini düşünmeye başlamıştır. Kafasında oluşturduğu “birinin kız arkadaşı olmak özgürlüğümü kısıtlar” düşüncesi yok olmuştur artık. Mutlu bir son ile biten The Graduate (1967)’nin sonunda ağlamasının sebebi de budur aslında. Hem özgürlüğe hem de aşka sahip olabileceğini göstermiştir film Summer’a. Partide de gördüğümüz üzere artık yalnız da değildir. Aşkı hariç bir hayatı vardır ve arkadaşlıklar için bir ilişki sürdürmesine gerek yoktur. Böylece gerçek aşkı keşfetme şansını yakalar. Gün ekranında yeşeren ağacın da söylediği gibi, bu ilişki mutlu son ile biter. Summer artık mutludur. Tom ise gelecek ilişkilerinde aynı hataları yapmaması gerektiğini öğrenirken, Autumn (Sonbahar) ile yeni bir dönem için hazırdır.

Kategoriler
seçki

26 Mayıs 2017 Vizyon Filmleri: Klasik Bir Hafta

26 Mayıs 2017 Vizyon Filmleri arasında izlenilmesi gereken önemli yapımlar olduğu kadar, hızla kaçılması gereken filmler de var.

Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales

Yönetmen: Joachim Rønning, Espen Sandberg
Oyuncular: Johnny Depp, Javier Bardem, Brenton Thwaites, Kaya Scodelario, Orlando Bloom

Notlar ve Beklentiler: Son filmleriyle temposu düşen ve gişede de zorlanan serinin yeniden ayağa kalkma çalışması… Bunun içinde eski oyuncularına değil Javier Bardem’e güveniyor gibi…

Gifted

Yönetmen: Marc Webb
Oyuncular: Chris Evans, Mckenna Grace, Lindsay Duncan, Jenny Slate, Octavia Spencer

Notlar ve Beklentiler: Marc Webb’in farklı hikaye anlatımıyla süper zeki bir çocuğun yaşadıklarını izleyeceğiz. Haftanın izlenilebilecek filmlerinden biri…

Toz

Yönetmen: Gözde Kural
Oyuncular: Öykü Karayel, Muhammed Cangören, Beran Soysal, Demet İyigün, Haji Gul Aser

Notlar ve Beklentiler: Gözde Kural’ın büyük bir emek ve çaba vererek çektiği ve gösterildiği uluslararası festivallerde de beğenilen filmi Toz bu hafta gösterime giriyor. Haftanın mutlaka izlenilmesi gereken filmlerinden biri.

Mil Jeong

Yönetmen: Kim Ji-woon
Oyuncular: Gong Yoo, Lee Byung-hun, Han Ji-min, Kang-ho Song, Shin Sung-Rok

Notlar ve Beklentiler: Kore’nin Japonya işgaline karşı savaşan bir grubun öyküsü… Tarihi filmlere ilgi duyuyorsanız sizi fazlasıyla doyuracak bir yapım.

On the Milky Road

Yönetmen: Emir Kusturica
Oyuncular: Monica Bellucci, Emir Kusturica, Sloboda Mićalović, Predrag ‘Miki’ Manojlovic, Sergej Trifunović

Notlar ve Beklentiler: Eleştirmenlere göre Emir Kusturica’nın kendisinin ve Monica Bellucci’nin kurtaramadığı bir yapım olarak öne çıktı. Ama izleyenler yine Kusturica filmlerinin kendisine has sıcaklığını hissetmiş olacak ki, yönetmenin başarılı filmleri arasına girdi. Her ne olursa olsun, sinemada Kusturica izlemek her zaman keyiflidir. Kaçırmamanızı öneririz.

Bilal: A New Breed of Hero

Yönetmen: Khurram H. Alavi, Ayman Jamal
Seslendirenler: Engin Altan Düzyatan, Tamer Karadağlı, Ayça Bingöl, Volkan Severcan, Ayhan Kahya

Notlar ve Beklentiler: Haftanın islami motiflerle bezeli animasyonu. Daha 10 yıl önce ülkede sinema salonu açılmasına izin vermeyen Suudi Arabistan’ın yapımcılığa soyunması ilginç bir gelişme tabi…

Katre

Yönetmen: Atakan Şatıroğlu, Berkay Berkman
Oyuncular: Atakan Şatıroğlu, Berkay Berkman, Süha Çağrıcı, Haldun Şenocak, Selda Bakırtaş

Notlar ve Beklentiler: Haftanın islami motifli bir diğer filmi. Ramazanın gelmesiyle bu türdeki yapımlar gişede şans aramaya başlayacaktır.

Yarının Adı Başka

Yönetmen: Mustafa Delazy, Moharram Zeinalzadeh
Oyuncular: Moharram Zeinalzadeh, Volkan Keskin, Zelal Dere, Fırat Tanış, Metin Keçeci

Notlar ve Beklentiler: Türkiye-İran ortak yapımı filmin fragmanı gayet iyi duruyor. Farklı bir mülteci hikayesini farklı bir sinema diliyle izlemek isteyenler şans vermeli…

Sinsiran: Yasak Aşk

Yönetmen: Samet Çakırtaş
Oyuncular: Yaşar Alptekin, Sebahat Adalar, Şevki Özcan, Şehmus Karta , Burak Kimyager

Notlar ve Beklentiler: Ülkemizin orta halli prodüksiyon firmaları ses ve görüntü efektleri yapabilen teçhizat aldıklarından beri cin-öcü filmleri durmuyor. Haftada bir öcülü-böcülü film izleyecek kitle var mı diye sormadan edemiyoruz.

Kategoriler
haber

Spider-Man’in Kadrosunda Değişiklik Yapıldı

Marc Webb’in yönetmenliğini üstlendiği Spider-Man serisinin ikinci filminde Mary Jane Watson rolü genç aktris Shailene Woodley’e teslim edilmiş, Woodley’nin sekansları hızla çekilmişti (zaten fazla sahnesi de yoktu. Sette sadece iki gün geçirmişti). Geçtiğimiz günlerde Woodley için üzücü bir haber geldi. Yönetmen Webb ikinci filmde Peter ile Gwen’in ilişkilerine daha iyi ve daha fazla odaklanmak için Woodley’nin sekanslarını kestiğini açıkladı (resmi açıklama bu şekilde, ama denilenlere göre Webb, Woodley’nin performansından memnun kalmamış). Yani ikinci filmde M.J. görünmeyecek.

Sarah_GadonAma yönetmen üçüncü filmde bu sekansları kullanacağını ve Woodley’e üçüncü filmde daha fazla alan açılacağını açıklamıştı. Bu haberden sonra Woodley üçüncü filmde takvimini gerekçe göstererek rol almayacağını belirtti. Dolayısıyla yapımcılar rol için başka birisini aramaya başladılar. Dedikodulara göre rol Sarah Gadon’a gitti. Ama sonradan yapılan açıklamaya göre Gadon karşımıza M.J. rolünde çıkmayacak. Gadon’ın ikinci filmde rol alacağı kesinleşmiş durumda. Oysa ki M.J.’ye ikinci filmde yer verilmeyecek. Gadon’ın kotaracağı rol ve M.J.’yi kimin canlandıracağı henüz açıklanmadı.

Kategoriler
haber

Yeni Spider-Man’in Kadrosu Güçleniyor

2012 yazında karşımıza çıkan ve kendisinden daha fazla merak edilen filmlere rağmen Sony’i tatmin edecek bir gişe elde eden yeniden çevrim “Amazing Spider-Man”in devam filmi “The Amazing Spider-Man 2″nun çekimlerine başlandı. Filmin yönetmen koltuğuna tekrar Marc Webb oturdu. Devam filminin kadrosu ilk filme göre daha da güçlendirildi. Peter’a Andrew Garfield, Gwen’e Emma Stone, May Hala’ya Sally Field ve Ben Amca’ya Martin Sheen hayat vermeye devam edecekler.The-Amazing-Spider-Man21

Sheen’in rolünün oldukça kısa olacağını belirtelim yeri gelmişken. Filmin temel kadrosu bu şekilde korunurken filme yeni isimler de dahil edilmeye devam ediliyor. Devam filminin kötü karakteri Max Dillon/Electro’ya Jamie Foxx hayat verecek. İlk filmde karşımıza çıkmayan Harry Osborn bu kez Dane DeHaan’in, Mary Jane Watson Shailene Woodley’nin bedenlerinde karşımıza çıkacaklar. Filmde ayrıca usta aktör Paul Giamatti’yi The Rhino (gergedan) rolünde görünecek. Felicity Jones da bugün itibariyle filme dahil olmuş durumda. “The Amazing Spider-Man 2” Amerika’da 2 Mayıs 2014’te gösterime girecek.

Kategoriler
haber

Only Living Boy In New York: Marc Webb’den Yine Bir Aşk Hikayesi

500 Days of Summer’la kendisini gösteren, bu başarısıyla The Amazing Spiderman’in yönetmen koltuğuna oturan Marc Webb, yeni filmine hazırlanıyor.

The Only Living Boy in New York ismini taşıyan film, New York’ta yaşayan ve babasının metresiyle aşk yaşayan bir gencin hikayesini anlatıyor. Filmde yardımcı roller için şimdilik Seth Gordon ve Logan Lerman’ın ismi geçiyor. Webb’in filme başlamak için “The Amazing Spider-Man 2″yi yönetip yönetmeyeceğinin kesinleşmesini bekliyor.

Kategoriler
izlenim

500 Days of Summer: Bağımlı Bağımsız

Pek bir rastlantısal gerçektir; şaşkın görünümlü, birazca çekingen, çokça kendine has film karakterlerini kendimizle özdeşleştirmeye bayılmamız. Bu karakterlerin çok da dikkat çekmeyen entelektüel zevkleri, onlarla hemen bir bağ kurmamızı sağlar. Herkes hayatında bir şeyler yaşamış, herkes bir şeyler hissetmiştir ve “hemen” herkes hayatının bir köşesinde kaybetmiştir. Hiçbirimiz Jude Law olmadığımıza göre (ki son duyumlarıma göre dünyada bir tane varmış ondan) şaşkın bir film karakteri bizim için iyi seçim olabilir. Bundan dolayı, Sideways’teki Paul Giamatti’ye özeniriz ya da Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki Jim Carrey’yizdir. Evet, biz de severiz, evet biz de tutkuluyuzdur ve evet biz de eninde sonunda elimizden kaçırırız…

500 days of summer

Şimdi önümüzde yeni bir parça var kaçırdıklarımıza dair. Mevzu, 500 Days of Summer ve biz pek de şaşırılmaması gereken şekilde filmin kaybedeni mi yoksa kazananı mı olduğu belli olmayan başkarakteri yerine koyacağız kendimizi. İleri geri giden senaryo aklımızı çelecek. Hayattaki ufak ayrıntılara sadece kendimiz dikkat ediyormuş gibi davranacağız. Belki derinlemesine yaşamışızdır, belki de hayalini kurmuşuzdur ama hayatımızın kadını/erkeğinin kenarlarından mutlaka geçmiş olduğumuzu hatırlayacağız.

Bu filmde de her şey çok güzel başlıyor. Zira kız alımlı, erkek nevi şahsına münhasır (ki Jude Law olamayanlar için de kesinlikle olabileceklerin en iyisi bu). Adamımız aslında mimar ama saçma sapan bir işte çalışmaktadır. Saçma sapan işinde saçma sapan bir şekilde yaratıcı olabilmeyi başarmaktadır ve birisi ortaya çıkıp da her şeyi altüst etmediği sürece hayatından memnun olacak kadar da rutine bağlıdır. Kısaca elde her türlü klişe vardır. Tek eksik nokta olan alımlı ve bir o kadar sorunlu güzel, sahneye girer. Önce hayatımızı derinden sarsar, yaşadıklarınızın sizi dünyada “tek” kıldığına inandırır. Ondan sonra da rutine sarılmış hayatlar fazlasıyla hareketlenmeye başlar.

500 Days of Summer hayatının aşkını arayan bir kişi üzerine kuruyor hikâyesini. Bu bir aşk hikâyesi değil, tanışma öyküsü diye de üstüne basa basa söylüyor baştan. Film boyunca da sürekli kuruyor ve bozuyor. Amaçladığı şey izleyenlerin de zihinlerini sürekli kurup-yıkması ve böylece filmin içine daha fazla girmelerinin sağlanması. Her şey ileri ve geri sardıkça biz de yaşadıklarımızı ileri-geri alıyoruz. Filmin en iyi yaptığı şey olan ayrıntılara odaklanmasında da bu anlatım biçimi başrol üstleniyor. Bu ayrıntılar kahramanı özel kıldıkça biz de kendimizi daha farklı hissediyoruz. Dünyada milyonlarca aynı şeyleri hisseden insanın yaşadığı bu farklı olma hissinin garipliğini anlayamadan daha filmin içine batıyoruz. Bir zamanlar bizi o’na hayran bıraktıran o küçücük ama sıcacık şeylerin zamanı geldiğinde nasıl da dayananılmaz nüanslara dönüşebileceğini görürken hem filmin ince noktaları yakalamada ne kadar başarılı olabileceğini anlıyor hem de içimizden işte olay budur! diyoruz. Tüm bunlarla beraber kabul etmek gerekir ki filmin kurgu olarak da özgün bir anlatıma sahip olduğunun söylenmesi gerekiyor. Karakterlerin gerçekçiliği tartışılır ama komik ve eğlendirici oldukları şüphe götürmez. Laf oyunları ilgi çekici ve güzel müzikler filmi daha iyi hissedebilmemizi sağlıyor.

Tüm bu ilgi çekici güzellikler yaşanırken, ileri-geri sahnelerle dolu filmin kendi mantığı içinde de gelgitler başgöstermeye başlıyor. Tıpkı başkarakterin, filmin sonlarına doğru istifa sahnesinde, hayatımızı bizim yerimize yönlendirmeye çalışan tüm klişelere sayıp dökerken yaptığı gibi. Fakat başkarakterin kaçırdığı ya da bilinçli bir şekilde kaşıdığı bir nokta var. Bizim yerimize düşünen tonlarca dış uyarıcı; bizim hayatımıza ne yapıyorsa bu film de aynısını yapıyor. Her şey biraz olsun gerçeğe kaymaya başladığı noktada, Raskolnikovvari bir dönüşümle hiç olamadığı kadar güçlü bir karaktere dönüşen Tom Hansen, Summer’ın karşısına çıktığı son sahnesinde ezilip büzülmüyor. Neden bilinmez bir anda tüm o 70leri andıran kıyafetlerinden ve aslında bizim kendisini o şekilde sevdiğimiz saç şeklinden kurtuluyor. Ve günümüzün şık giyimli genç yuppie imajına bürünüyor. Oysa o, ne rutinini yaşarken böyleydi ne de dibe çöktüğü anlarında. Bunun sonrasında kötüye giden her şey tersine dönemeye başlıyor. Adamımız Tom tam anlamıyla varolan çizgisinden çıkarak küçük bir kahramana dönüşmeye başlıyor. Eh tabi ki biz izleyenlere de -ki keşke yapmasa- bir ışık çakıyor. Sen de yapabilirsin! (tıpkı karpostallardaki gibi di mi.) Oysa bizim Tom’un kaportayı düzeltmesine bir itirazımız yok. Tek hayıflanmamız sonlarına doğru kaybettiğimiz -gerçek- bir filme oluyor.

Filmin sonlarına doğru tüm kara bulutlar dağılmaya başlamışken, belki de yönetmen güzel bir tekila yuvarlıyor ya da bir sigara yakıyor ve dumanını derin bir şekilde içine çekiyor ve aklı biraz da olsun başına geliyor. Böylece şükür ki filmin sonunda her şey düzelmiş, film de tam anlamıyla bir (amerikan) başarı hikâyesine dönüşmüş olmuyor. Böylece bu bağımsız film de güzel götürdüğü her şeyi amerikanvari iyimserliğiyle mağfetmekten bir nebze olsun kurtuluyor. Önümüzde ise farklı kurgusu, akıcı anlatımıyla özgün olmaya yakın bir film kalıyor. Biz de anlıyoruz ki bir film ne kadar bağımsız olursa olsun, kimyasında romantizm ve komediyi barındırıyorsa kendini popüler eğilimli olma sıkıntısından kurtarmayı başaramıyor. Yönetmen de bunun farkında olacak ki, izleyenin ama içeriğini kurcalamayanın zihninde son bir gülücük bırakacak bir parmak balı ağzımıza çalıyor ve filmini noktalıyor.

Evet, güzel kotarılmış bir amerikan filmi bu. Muhtemelen pek beğenilir, pek bağ kurulur. Belli ölçülerde pek çok insan için kült olur. Ama aynı zamanda son deminde elindeki çoğu şeyi seyircisine bir tebessüm bırakmak uğruna feda etmiş bir film. Sanırım karafilm olamamanın da trajedisi bu olsa gerek, yeterince iyi olabilecek kadar kötümser olamamak. Tıpkı, Stranger Than Fiction’un son anda tüm ihtişamını bir parça iyimserlik adına çöpe atması gibi… Tıpkı sinema tarihinde yerini alabilecek gerçek bir anti-kahramanın bir anda sıradan bir yuppieye dönüşmesi gibi…

Son olarak, yanılmış olabilirim ama kimse filmde sigara içmiyor…