Kategoriler
izlenim

Arif V 216: Cem Yılmaz’ın Gişe Kaygısı ve Filmin Ekibiyle Özel Gösterim

Basın gösterimlerine artık pek gidemiyorum. Sinema yazarlarının üstlerinde taşımak zorunda oldukları eleştirel auraları, daha ikramlara ulaşamadan iştahımın kaçmasına sebep oluyor. Ayrıca sinema yazarlarının da çoğunu tanımıyorum artık. Daha da ötesi, kimi zaman ses getirecek bir film ise mevzu bahis film, çıkışında haber kameraları da olabiliyor bu basın gösterimlerinde. Onlara da tahammül edemiyorum. Her şeyi geçtim, sabah uyanamıyorum. Bu sebeplerden dolayı Arif V 216 filminin Perşembe akşamı yapılan ekip gösterimine VFX süpervizörlerinden birinin daveti üzerine icap edip, filmi izlemeye karar verdim. Basın gösterimine gidemiyorsam, içim basın gösterimlerini kaldırmıyorsa, ekip gösterimi neden olmasın dedim ekipten olmamama rağmen.

Halk arasında efekçi (sonunda ‘T’ yok) olan VFX erbabı İlgi Genç (35) ile Levent Çarşı’nın metro çıkışı kısmında yer alan Sponge Bar’da buluştum. Oldukça yorucu geçen 10 haftadan sonra, oturmuş üçüncü 50’lik birasını içiyordu. Bu çirkin, okul yemekhanesi kantinini anımsatan barda, hemen yan masamızda 60’lı yaşlarının sonuna gelmiş olan yaşlı bir çiftin beyi garsona itiraz etmekteydi. “Tek rakı böyle mi olur kardeşim? Tekin de teki bu” diyerek haklı bir serzenişte bulundu. Rakı bardağının dibinden bir buçuk parmak kadar rakı ya vardı ya yoktu. “Bari 2 parmak olsaydı” dedim içimden. Garson da eliyle bardak üstündeki tek ve duble işaretlerini gösterdi yaşlı ve huysuz amcaya. Amca çıkıştı: “Bana mı sordular o çizgileri çekerken?” Solumdaki rakı sorunsalını bırakıp önümdeki İlgi sorunsalına döndüm. Fazlaca çalışmaktan yıpranmış, bir nevi süngerleşmiş bedenine iliştirilmiş gözleriyle önündeki yarısı boşalmış bira bardağına bakıyordu. Bilgisayar önünde geçen iş hayatından arta kalan zamanlarda kayaya tırmanan, dağa çıkan, kamp yapan, kayak kaymayı bilen, ekstrem sporları seven bu Ankara’da doğup-büyümüş Gümüşhane (Silvershire) orijinli genç arkadaşım daha 13 -14 yaşlarından bir Ankara bebesiyken bu mesleği merak etmiş, oldukça yakın olduğu bir ortaokul arkadaşının vasıtasıyla girmişti. Eğer bir başka VFX’çi kardeşimiz olan Alaz Soytemiz; İlgi’yi Kelebekler Vadisi’nden kaotik şehrimiz İstanbul’a çekmese her şey çok farklı olabilirdi. Kim bilir? Her neyse, IMDb profiline baktığımda İlgi’nin mesleğe ünlü pornocumuz, saygıdeğer abimiz, Aksaray’ın gururu Şahin K.’nın Günah Keçisi filmi ile başladığını gördüm. İronik…

İlgi’nin eşi Ceren de geldikten sonra Sponge Bar’dan çıkarak metro bağlantılarıyla, alttan alttan, yürüyerek Kanyon’a ulaştık. Yol boyunca İlgi’nin Mavi Jeans’ten 100 TL karşılığında aldığı ayakkabıları konuştuk. “Spor ayakkabılar çok pahalandı abi. İyi yapmışsın ucuzundan alarak” dedim. Gösterimin yapılacağı Kanyon’un sinema katına ulaştığımızda saatlerimiz 20.56’yı gösteriyordu. Ceren’in karnı açtı. Ortada ikram falan da yoktu. Halbuki basın gösterimleri öncesi açma, poğaça, çay, kahve; galalarda alkol malkol, ordövr mordövr falan olurdu. Ceren, açlığını bastırmak adına 21 Türk Lirası’na satılan Taco’dan almaya karar verdi. Yazıyla yirmi bir Türk Lirası. Taco derken Los Angeles’da ya da Meksika’nın herhangi bir ilinde yediğiniz o taze yapılmış taco’lar aklınıza gelmesin. Doritos Taco’yu plastik bir kaba boşaltmışlar, yanına da soğanlı, domatesli bir sos dayamışlar ve adına demişler Taco. Yersen. Başka bir şey de yok. Mecburiyet Tacosu.

Hep beraber Taco’yu yiyerek gösterimin yapılacağı 9 no’lu salona girdiğimizde koltukların büyük bir çoğunluğu dolmuştu. Salonun tam ortasında kalan sıra 2 görevli tarafından iki girişinden zapt edilmiş, protokole yani ayrıcalıklı konuklara ayrılmıştı. En arka sıranın sağında, 3 koltuk bulup oturduk. Saatlerimiz 21.20’e gelmişti ama gösterim henüz başlamamıştı. 21:24 gibi Cem Yılmaz konuşmaya başladı. Öncesinden daha çok reklam piyasasından bildiğim Kıvanç Baruönü hoş geldin beş gittin kabilinden kısa bir şeyler söyleyiverdi. Fakat yönetmenin söylemi çok önemli değildi çünkü bu film ne olursa olsun Cem Yılmaz’ın filmiydi. Başarıdan da başarısızlıktan da en büyük pay sahibi olacak insan Cem Yılmaz’dı.

Cem Yılmaz, en kötü filmimiz böyle olsun dedi özetle. Bir ara Coppolla’nın Youth Without Youth filminden bir örnek vermek istedi. Fakat filmin adı tam aklına gelmedi. Youth bir şeyler işte diyerek anekdotu bağladı. Her ne kadar filmin adını hatırlasam da ta arka sıradan bas bariton sesimle Youth Without Youth diye bağırmak istemedim. Karşımızda konuşan adam Cem Yılmaz’dı. Her ne kadar o an hatırlamadığı bir filmi ona hatırlatmış olsam bile neredeyse binlerce saat sahne tecrübesine sahip adamın tersine gelebilirdim. Sesimi çıkarmadım. Ne olur ne olmaz.

Tüm ünlü konuklar koltuklarına oturduktan ve Cem Yılmaz ‘Bakın, siz hepiniz filmcisiniz, filmi kameraya almayın uyarısı yapmıyorum, ona göre” diyerek gösterim öncesi son esprisini yaptıktan sonra filmi izlemeye hazırdık. Film başlamadan birkaç saniye önce İlgi’ye “Abi bu film kaç dakika yaa? diye sordum. “Evde bebek var. Hanım bekler. Saatimizi bilelim.” dedim. “Bilmiyorum ki yaa” dedi. “90 dakikadır yaa” dedim. Yanılıyordum.

Bu tür özel gösterimlerin en güzel yanı film öncesi hiç reklam ve fragman gösterilmemesidir. Film pat diye başladı. Filmin konusunu hepiniz aşağı yukarı biliyorsunuz. Arif, Gora ve Arog sonrası iyice ünlenmiştir. Zenginlere, uzaydan kelepir arazileri uygun fiyatlara sokuşturmaktadır. Tıpkı büyük konut projelerini yapan saygın inşaat şirketlerimizin zengin körfez ülkesi Araplarına 10’ar 20’şer daire sokuşturmalarını gibi… Arif’in arkadaşı Gora’dan hatırladığımız 216 isimli robot (Ozan Güven) dünyaya gelir fakat demontedir. Önce bir monte edilir. Ülkemiz zaten dünya otomotiv sanayinin önde gelen montaj ülkelerinden biridir. Hatta hatta F-16 savaş uçaklarının parçalarını üretemesek de montajını yapmakla övünürüz. Montaj işi bizim hayatımızdır desek abartmış mı oluruz?

216, insan olmak istemektedir. Fakat nasıl bir insanlığın peşinde olduğunu anlayamayız. O sırada işler karışır. Xenofobik dünya halkı uzaydan gelen misafire atarlıdır. Tıpkı bizim medyanın alttan alttan Suriyeli mültecilere karşı bir nefret söylemi oluşturması gibi… Tıpkı Ümit Özdağ’ın bu tweet’inde belirttiği gibi çoğunluk, uzaktan geleni sevmemektir. Uzaklar aslında bize çok yakın olsa bile.

Arif durumu çözmeye çalışır ama muvaffak olamaz. Çeşitli karambol olaylar sonucu Arif ve 216 geçmişe, 1969 yılı Türkiye’sine gidiverirler. 60’lı yıllar sonu İstanbul’unu CG olmadan göstermek zor. Açıkçası şehir öylesine bozduk ki CG ile bile zor. Bu bakımdan Cem Yılmaz bir kumsal ve Bankalar Caddesiyle filme girmiş. Makul bir hareket. Karambol bir şekilde gelişen olaylar devam eder ve Arif ile 216 kendilerini fakir bir mahallede bulur. Fakir mahallede girdikleri bir evde ‘Pembe Şeker’ isminde kör bir kız bulunmaktadır. Gözlerini açtırmak için 100 bin Türk lirasına ihtiyaç vardır. Arif zaten kaçın kurası biri olduğundan 100 binlik olacaklarını daha ilk saniyelerden anlar. İnsan olmanın peşine düşmüş olan 216’ın Pembe Şeker’e aşık olmasıyla işin rengi değişir. Anlaşılan 216 Türkçe’nin nezih deyimi ‘seveni s*kerler sikeni severler’i henüz bilmemektedir; fakat öğrenecektir.

Filmin bundan sonrası aşırı hızlı bir kurguyla ve Yeşilçam’ın sevilen oyuncularına atıfla geçiyor. Turist Ömer’in karakterine ilham veren o eski Türkiye vatandaşını Kerem Alışık canlandırıyor. Mert Fırat’a Sadri Alışık’ı uygun görmüşler. Bence yanlış seçim ama tabi bana soran yok. Niye sorsunlar Mert Fırat denen popüler kültür aktörü dururken? Farah Abdullah, Ajda Pekkan rolüne cuk oturmuş. Çağlar Çorumlu, Zeki Müren performansı ile destan yazmış. Zafer Algöz her zamanki gibi bekleneni fazlasıyla veriyor. Cem Yılmaz eski eşi Ahu Yağtu ise Zafer Algöz’ün Karakteri Besim’in kardeşi Pervin karakterini canlandırırken gözlerden kaçmıyor. “Güzel kadın bee Cem abi” dedirtiyor. Arif V 2016 filminde bazı ince ötesi espriler var. Bu espriler Cem Yılmaz bir mizah zanaatkarının elinden çıktığı için oldukça güzel. Hele sonlara doğru bir seri Barış Manço’lu espriler var ki koltuktan düşene kadar seyirciyi güldürmesi muhtemel.

Filmin genel olarak güzelliği ise çeşitli tartışmalar açık. Dediğim gibi ben artık film eleştirmeyi bıraktım. Ortam eleştirisine geçtim. Bu bakımdan filme dair eleştirileri merak edenler Halil İbrahim Sağlam ve Haktan Kaan İçel’in sinefil kafası videosunun ilk yarısına bakabilirler. Sonuç olarak şarkı söylemeyi seven, müzikten fazlasıyla keyif alan, eski Yeşilçam oyuncularını idol olarak gören Cem Yılmaz, kendine son derece kişisel ve eğlencelik bir film yapmış. Yönetmenliğini de Kıvanç Baruönü’ne yaptırmış. Ana sponsor olarak Arçelik’i almış ve filmin hem başında hem ortasında hem sonunda ürün yerleştirme işini tabiri caize ise beynimizin derinliklerine kadar sokmuş. Kapitalizm görünmeyen eli belki her yerde ama mevzubahis ürün ana akım sinemanın bir filmi olunca kapitalizmin değil görünmeyen eli, görünen kolu, bacağı hatta s*ki ve ta**ağı bile bu gişe filmlerinin içine giriyor. İnsan üzülmeden edemiyor.

Film uzunmuş biraz affedersiniz. Bunu filmin bitimiyle anlayabildik. Film gösteriminden sonra Cem Yılmaz yine günahıyla sevabıyla en kötü filmimiz böyle olsun dedi. Seyirciler arasında bulunan Yavuz Turgul’a ve filmde ufak bir rolde yer alan Mustafa Sandal’a daha sonra tüm ekibe ve diğer izleyicilere teşekkür etti. Kibar adam.

Salondan ayrılıp İlgi ve Ceren’i sinema çıkışında beklerken Yavuz Turgul’u ve yanındaki orta yaşlı eşlikçisini gördüm. Yaşı biraz ilerlemiş kadını tanıyamadım. “Yoksa Itır Esen miydi bu hanım; yok o değildir onlar yıllar evvel ayrıldılar” diye düşünürken Türk sinemasının ünlü yönetmeninin bir sağa bir sola doğru gitmesi dikkatimi çekti. Yavuz Turgul nereye gideceğini mi biliyordu? Otoparka doğru giden yolu hanımefendi belirledi ve çıkışa doğru yöneldiler. Yavuz Turgul ‘Buradan da gidiliyordu ama’ dedi. Yaşlı hanımın ona açtığı yoldan ilerlemeye devam etti.

İlgi ve Ceren geldikten sonra biz de çıkışa doğru giden yolumuza devam ettik. Sinemayı, Kanyon alışveriş merkezine bağlayan köprünün hemen bitiminde bulunan pahalı ve lezzetsiz Numnum’da oturan genç bir çift tabiri caizse ışık saçıyordu. Dikkatimi çektiler. 20’li yaşlarının başında olan oldukça güzel, pembe kazaklı bir zengin kızı önündeki roze şarabı yudumlamaktaydı. “Pembe Şeker gerçekmiş. Buraya kadar gelmiş” dedim. Karşısında oturan tip ise daha da şaşırtıcı ve cazibeliydi. Sürmeli gözleri, aşırı özenle kesilmiş, şekil verilmiş saçları ve sakallarıyla yine 20’li yaşlarının başında efemine bir kardeşimizin oturuyordu Pembe Şeker’in karşısında. O da kırmızı şarabını yudumlamaktaydı. Yavru ağzı renginde ruj sürülmüş ve yine en kaliteli şekilde manikürü yapılmış uzun tırnakları, hayatımda gördüğüm en güzel tırnaklardı. Zeki Müren ölmedi bu gencin tırnaklarında yaşıyor diye düşünerek Türkiye’nin en soğuk ve rüzgarlı alışveriş merkezinden ayrıldım.

Son söz: Bu yazı başta İlgi Genç ve eşi Ceren Atlı’ya ve daha sonra Arif V 216 filminin post prodüksiyon sürecinde emek veren tüm VFX emekçilerine ithaf edilmiştir. Bir filmi anca çekildikten sonra gören, post sürecinden yazarın, yönetmenin, yapımcının hayal ettiğini zanaatlarıyla gerçek kılmaya çalışan, sekans-sekans, frame-frame ve ilmik-ilmik film dokuyan, tüm VFX’çilere selam olsun.

Kategoriler
seçki

Türkiye Sinemasında Yakın Gelecek

ÖZCAN ALPER: Onur Saylak’ın başrolünü üstlendiği “Sonbahar” filmiyle yürek dağlayan, etkileyici bir filme imzasını atan Özcan Alper başarısını ikinci filmi olan “Gelecek Uzun Sürer” ile devam ettirememiş; ama çok da kötü bir performansa imzasını atmamıştı. Pek yankı uyandırmayan ikinci filmden kısa bir süre sonra Alper setlere döndü. “Rüzgarın Hatıraları” adını verdiği filminde Alper bir kez daha Saylak ile çalışıyor. Çekimlere başlayan yönetmen ayrıca Tuba Büyüküstün, Murat Daltaban ve Mustafa Uğurlu ile de çalışıyor. Film, ’40’lı yıllarda iktidarın zulmünden kaçan bir sanatçıya odaklanacak. [Arka Pencere]
Rüzgarın Hatıraları
SEMİH KAPLANOĞLU: “Bal” ile üçlemesini tamamlayan Semih Kaplanoğlu kariyerine “Buğday” ile devam etmeye hazırlanıyor. Dört senedir film çekmeyen Kaplanoğlu’nun bu sene setlere döneceği söyleniyor. Ne yazık ki “Buğday”ın konusuyla ilgili bir bilgimiz yok. Sadece distopya türünde olacağını biliyoruz.

ÇİĞDEM VİTRİNEL: “Behzat Ç.” dizisinin son bölümlerinde karşımıza çıkan Sezin Akbaşoğulları dizideki rol arkadaşı Erdal Beşikçioğlu ile ikinci kez çalışıyor. İki oyuncunun başrolü paylaştığı “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” adlı filmi “Geriye Kalan” ile dikkatleri çeken Çiğdem Vitrinel yönetiyor. Müziklerse Harun Tekin’e emanet. Film, İlhami Algor’un aynı adlı romanından uyarlanıyor. İki yetenekli oyuncuya Derya Alabora, Ege Aydan, Harun Tekin’in de eşlik ettiklerini belirtelim.
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

İLKSEN BAŞARIR: “Atlıkarınca”, “Başka Dilde Aşk” ve “Testosteron” filmleriyle türden türe atlayan yetenekli yönetmen İlksen Başarır ikinci kez uyarlama bir filme imzasını atacak. Başarır bu kez edebiyatımızın en önemli eserlerinden olan “Kürk Mantolu Madonna”yı uyarlayacak. Filmin çekimlerine bu sene başlanması planlanıyor. Henüz oyuncu kadrosunun oluşturulmadığını da belirtelim.

ERDEN KIRAL: Yeşilçam döneminden beri filmler çeken Erden Kıral kariyerine “Gece” ile devam edecek. Kıral filminin başrolünü “Vicdan”da çalıştığı Nurgül Yeşilçay’a teslim etti. Aktrise İlyas Salman, Mert Fırat, Teoman Kumbaracıbaşı, Hakan Karahan, Nur Sürer, Ayça Damgacı ve Vildan Atasever eşlik edecekler. Film, kocasıyla (Fırat) sorunlu evliliğini bitiremeyen bir konsomatrisin (Yeşilçay) öyküsünü anlatacak. Atasever, konsomatris Süsen’in kardeşi rolünde karşımıza çıkacak. Filmin çekimlerine temmuzda İzmir’de başlanacak.

REİS ÇELİK: En son pedofiliye odaklanan “Lal Gece” filmiyle karşımıza çıkan deneyimli yönetmen Reis Çelik, “Orkestra” ve “Kerbela Orkestrası” isimleriyle anılan yeni filminin hazırlıklarını tamamlamak üzere. Çelik, Körfez Savaşı devam ederken Kerbela Çölü’nü geçmeye çalışan Berlin Senfoni Orkestrası’nın öyküsünü anlatacak bu filminde. Filmin oyuncu kadrosu ve çekim takvimi henüz netleşmedi.

AYDIN SAYMAN: “İçimdeki İnsan” adı verilen filmin çekimlerine başlandı. Aydın Sayman’ın yönettiği filmde Şebnem Bozoklu, Füsun Demirel, Menderes Samancılar ve Vedat Erincin başrolleri paylaşmaktalar. Film, İrfan Yalçın’ın kaleme aldığı “Fareyi Öldürmek” adlı romandan uyarlanıyor ve çektiği acılara rağmen içindeki “iyi”yi öldürmeyen, hep iyi kalmaya çalışan bir adamın dramına odaklanıyor.
İçimdeki İnsan

PELİN ESMER: Yetenekli yönetmen Pelin Esmer de suskunluğunu bozmaya hazırlanıyor. Esmer, “İşe Yarar Bir Şey” adını verdiği filmini bu sene çekecek. Ne yazık ki filmin oyuncu kadrosu ve konusuyla ilgili ayrıntılar henüz basına yansımadı. Esmer bu filmi için bakanlıktan 500 bin TL maddi destek almıştı.

YEŞİM USTAOĞLU: “Araf” ile son dönemlerin en iyi yerli filmlerinden bir tanesine imzasını atan Yeşim Ustaoğlu da setlere dönmeye hazırlanıyor. Ustaoğlu kariyerine “Tereddüt” adını verdiği filmiyle devam edecek. Kültür Bakanlığı’ndan 500 bin TL destek alan Ustaoğlu da filmiyle ilgili ayrıntıları ve filminin oyuncu kadrosunu açıklamadı ne yazık ki. Filmin 2015’te gösterime girmesi planlanıyor.

ORHAN ESKİKÖY: “Babamın Sesi” adlı filmden hatırlayabileceğimiz Orhan Eskiköy iki buçuk senedir “Bir Hayalin Ayrıntıları” adını verdiği filmini çekmeye çalışıyor. Bakanlıktan destek alan Eskiköy filmini bu sene çekecek gibi görünüyor. Senaryosunu Murat Gülsoy ile birlikte kaleme alan yönetmen filminin ayrıntılarını henüz basınla paylaşmadı.

ZEKİ DEMİRKUBUZ: Dostoyevski’den uyarladığı “Yeraltı”ndan sonra sessizliğe bürünen Zeki Demirkubuz yakın zamanda karşımıza “Kor” (“Ember” adıyla da anılıyor) filmiyle çıkacak gibi görünüyor. Hazırlıkları devam eden “Kor”un çekim takvimi henüz netleşmedi. Film, kocasının Romanya’ya çalışmak için gittikten sonra geride kalıp geçimini sağlamaya çalışan Emine’nin giyim atölyesinde eski patronuyla Ziya’yla karşılaştıktan sonra Ziya’nın yardımları geri çevirmemesi sonucunda kocasının, patronunun ve kendisinin hayatlarının sonsuza dek değişmesini anlatacak.

TUNÇ ŞAHİN: Eleştirmen, senarist, yazar Uygar Şirin geçtiğimiz sene “Karışık Kaset” adını verdiği romanını yayınlatmıştı. Bir çiftin yirmi yıla yayılan ilişkilerine odaklanan “Karışık Kaset” okura geçmişi yad ettiriyordu. Sevdiği kıza açılamayan bir gencin babasının tavsiyesiyle en sevdiği şarkılardan oluşan bir kaset oluşturmasını ve kızı tavlamaya çalışmasını konu alan “Karışık Kaset” sinemaya taşınıyor şu sıralar. Daha önce uzun metrajlı film çekmemiş olan genç yönetmen Tunç Şahin filmin yönetmenliğini; Özge Özpirinçci ile Sarp Apak başrollerini üstlenmekteler. Filmde Bülent Emin Yarar, Sevinç Erbulak, Burak Sarımola da kadroda yer alıyor. Kitabın yazarı Şirin de cameo olarak filmde şöyle bir gözükecek.

Karışık Kaset

Kategoriler
izlenim

Kelebeğin Rüyası: “Aynı Hollywood filmi gibi olmuş”

Biz yapalım da aynı Hollywood işi gibi olsun. Halk da bunu istiyor zaten. Fazlasını aramak ise sadece “Kelebeğin Rüyası” olabilir.

Bundan 10-15 yıl önce Türkiye yapımı filmlerden söz ederken “Memlekette sinema sektörü yok ki” cümlesi sıklıkla başvurulan bir klişeydi. Şimdilerde böyle bir sektörün olduğundan hiçbir şüphe yok. Geçen haftasonu Kelebeğin Rüyası’nı izlemeye karar verip sinemalara bakarken, bazı sinemaların tüm salonlarında sadece yerli yapımların olduğunu görüp şaşırdık. Bizde de bir ayarsızlık var tabii ama Hollywood’a karşı yerel yapımcılar için bir “zafer haftası” yaşanıyor.

Peki yapımcı ve dağıtımcılar açısından “zafer haftası” yaşamak, gerçek bir zaferin yaşanmasını sağlıyor mu? Gerçek zafer ne olabilir? Hollywood filmi gibi film yapmak nedir mesela?

Kelebeğin Rüyası’yla ilgili tartışmaya çalışacağım, Türkiye’ye özgü hastalık, son yıllarda iyi gişe yapan birçok film için geçerli. Önce film için bir tanıtım videosu hazırlanıyor, dolaşıma sokuluyor ve film hakkında konuşulmaya başlanıyor. Eğer filmle ilgili çıkan dedikoduların ilk sırasında “Aynı Hollywood filmi gibi olmuş” klişesi yer alıyorsa gişe garantiniz var demek. Geçen yıl bu zamanlar, Fetih 1453 için de böyle şeyler söyleniyordu.

Kelebeğin Rüyası’nın görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki hakikaten şahane bir iş çıkarmış; filmde hiçbir şey olmasa, 128 dakikalık görüntü akışını klip gibi izlemek de mümkün. Sanıyorum ki “Aynı Hollywood filmi gibi olmuş” cümlesinin kökeninde bu durum var: Görüntü, ışık, sanat yönetimi vesaire, çok güzel olmuş denmek isteniyor olabilir.

Şimdi esas meseleye gelelim. Acaba dünyanın hangi ülkesindeki sinemaseverler, film eleştirmenleri ya da sadece seyirciler, ABD yapımı gibi film yaptık diye sevinir? Bu konu hakkında bir araştırmam olmadı ama çok fazla bize özgü bir durum gibi görünüyor.

Bizim kültür alanına ilişkin algımız bu; onlar gibi olursan iyi olursun. Peki belirgin bir “onlar gibi olmak” anlayışı var mı? Yok. Kafamızdaki Hollywood algısına (evet öznel bir algıdan söz ediyoruz) uygun bir şey ama herhangi bir şey gözümüzün önüne geliyorsa temel başarı eşiğinin üzerine çıkılmış oluyor.

Konuyu dağıtmak gibi olmasın ama Hollywood gibi olmak konusunda da oldukça geç kaldık. Yıldızlık müessesesi, eğlence tarihi boyunca hiç bu kadar zayıf olduğu bir dönemi yaşamamıştı. Yüksek prodüksiyon ve teknoloji gerektiren gereçlere sahip olmak için de dünyanın en güçlü ekonomisine sahip olan ülkede yaşamaya gerek kalmadı. Eğer bir de araç-gereç kullanımı konusunda yaratıcılığı olan insanlar ekibinizde varsa, bazı Zihni Sinir projeleri üreterek üst düzey teknolojik imkanları görsel olarak yakalamak çok ucuza gelebiliyor. Dolayısıyla görsel üstünlük sağlayarak Hollywood olmak, milletçek bir filmle gurur duymamız için yeterli olmamalı.

Bizdeki temel problem vasatlık sorunu. Vasat bir sanat nesnesi, birkaç küçük cilayla, iyi bir tanıtımla büyük iş sıfatına bürünebiliyor.

Bence Kelebeğin Rüyası tam olarak bu kategoride yer alıyor. Acı dozu yüksek, ilginç biyografiler, şahane görseller, nefis tanıtım aktiviteleri, Türkiye’nin en ünlü aktristleri ve aktörleri biraraya geliyor. Çok ünlü bir yönetmen işin direksiyonuna geçiyor. “Belçim Bilgin’den lise öğrencisi olur mu”, “Yakışıklı adamdan şair olur mu”, “Hikayede intihal var mı” gibi spekülatif üç adet de şahane viral konu başlığı buluyorsunuz ve formül tamamlanıyor.

Ama işte bir sinema filminin ana malzemesi asla bunlar değil, olamaz. Eldeki bu malzemeden (spekülasyon kısmını katmazsak) hakikaten dünyayı konuşturacak bir iş çıkarma potansiyeliniz var. Kelebeğin Rüyası’nda olmayan şey, bu potansiyelin hakkıyla kullanılamamış olma durumudur. Mert Fırat, Kıvanç Tatlıtuğ ve Yılmaz Erdoğan’ın oyunculukları ne kadar zayıf olabilir? İki veremli şairin zorlu yaşam öykülerinden ne kadar kötü bir senaryo çıkabilir? Kelebeğin Rüyası, bu kadar güçlü bir hammaddeyi, hammadde olarak bırakmış bir film. Senaryosuna derinlik katmak, karakterlere hastalık ve şiir dışında kalan yan öğeler ekleyebilmek, dönemin ruhunu İnönü ve CHP pankartlarının sınırında bırakmayarak gerçek anlamda uluslararası bir yapım ortaya çıkabilirdi.

Ama bize “Hollywood gibi olması” yetiyor. Türkiye’de kültür ve sanat üretimi bu nedenle kısıtlı bir alanda kalıyor. Yüksek beklenti üretmek de hata olabilir tabi. Bizimki de “Kelebeğin Rüyası” işte.

Kategoriler
seçki

Sinema Eleştirmenlerinden Sosyal Medyada “Kelebeğin Rüyası” Yorumları

Yılmaz Erdoğan’ın Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin ve Mert Fırat’lı yeni filmi “Kelebeğin Rüyası” 22 Şubat Cuma günü vizyona girecek. Hayli iddialı görünen bu şiirsel dönem filminin basın gösterimi 19 Şubat sabahı gerçekleşti ve sosyal medyada sinema eleştirmenlerimiz filmle ilgili kısa yorumlarını paylaştılar.kelebegin-ruyasi-620x320

Seçil Toprak (Ekşi Sinema)
“Kelebeğin Rüyası şiiri yakalamaksa o değil ama iyi bir dönem filmi olarak dostluk anlatmaksa o. Film her şeyden öte görüntüleriyle akılda kalacak. Gökhan Tiryaki bunun haklı müsebbibi. İkinci akılda kalacak kişi de Tatlıtuğ.”

Müjde Işıl (Sinema, Arka Pencere)
“Yılmaz Erdoğan, Kelebeğin Rüyası’nda şiirin filmini yapmayı hedeflemiş. İyi çekilmiş bir dönem filmi ama ruhunu tam bulamamış bir yapım. Kelebeğin Rüyası parçalara bölünmüş gibi. Açılış sekansı muhteşem, sonrası ortalama. Kıvanç Tatlıtuğ ne kadar iyiyse diğerleri o kadar sönük.”

Banu Bozdemir (Cinedergi, Öteki Sinema)
“Yılmaz Erdoğan, Kelebeğin Rüyası’nda en azından şiire güzelleme yapıyor…”

Güzin Tekeş (Ekşi Sinema)
“Kelebeğin Rüyası görsel olarak nefis bir film. Zaten görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki mutlaka akılda tutulması gereken bir isim. Görselliğini bir kenara bırakırsak, Kelebeğin Rüyası biraz fazla ‘Yılmaz Erdoğan’ filmi. Bir de unutmadan, Kıvanç Tatlıtuğ olmuş artık. Yakışıklı ama gerisi boş önyargısından kurtulmak lazım.”

Ömür Gedik (Hürriyet, Popüler Sinema)
“Kelebeğin Rüyası iyi çekilmiş bir dönem filmi. Açılışı muhteşem. Draması etkileyici. Biraz uzun ama. Altın makas gerekirmiş. Kıvanç tatlıtuğ diyorum. Filmde tek kelimeyle döktürmüş. Mankenden oyuncu olmaz diyenlere cevabı tokat gibi. ”

Mutlu Sorgu (AHaber)
“Kelebeğin Rüyası dokunaklı bir film olmuş, Kıvanç çok iyi oynuyor ve Mert Fırat her zamanki gibi muhteşem! İçinden şiir geçen filmi izleyin.”

Murat Özer (Sinema, Arka Pencere)
“Yılmaz Erdoğan, unutulmaya yüz tutmuş ‘şiir’i hatırlatmaya çalışıyor ‘Kelebeğin Rüyası’yla… Bu devirde zor ama imkânsız değil!”

Murat Başaran (Türkiye Gazetesi)
“Kelebeğin Rüyası mükemmel bir film. Ah bir de on beş dakika yönetmen fazlalığı geçirmeseymiş filme Yılmaz Erdoğan, akıllara zarar olacakmış. Kelebeğin Rüyası, şiirin Filmi olmuş. Kıvanç Tatlıtuğ’un oyunculuğu kariyerinin dönüm noktası olacak muhtemelen. Yakışıklılığını ezmiş geçmiş. Film tek parti ve şapka gerçeğini olduğu gibi servis etmiş. Eğip bükmeden, sövmeden.”

Hande Kara (Beyazperde)
“Kelebeğin Rüyası başarılı bir film, ama fragmanı kadar büyüleyici değil. Kıvanç’ın oyunculuğu iyi, ama beklediğim kadar değil.”

Murat Erşahin ‏(Sinema)
“Şiirin, dolayısıyla anlamın yok olduğu günümüzde, değerli bir çaba ‘Kelebeğin Rüyası’. Şairlerin erken ölümü kadar erkeni yok belki de!”

Selin Gürel (Milliyet Sanat)
“Kelebeğin Rüyası fragmanında vaat ettiği her şeyi rahatça karşılıyor. Türk popüler sinemasının çıtasını yükseltmesi sevindirici. Türk sinemasında teknik açıdan bu kadar üst düzey bir popüler sinema örneği izlemek harika bir deneyimdi.”

Ali Ulvi Uyanık (Milliyet Sanat)
“Bugüne dek ilk kez seyrettiğim Kıvanç Tatlıtuğ ‘Kelebeğin Rüyası’na damga vurmuş. Onda, Slav oyuncuların havası var: Bakışları derin…”

Hilal Çetinder (Film Makarası)
“Yılmaz Erdoğan kişisel ve çok keyif aldığı bir iş yapmış belli ki ‘Kelebeğin Rüyası’ ile.”

Yekta Kopan ‏(Milliyet Sanat)
“Kelebeğin Rüyası deyince Yılmaz Erdoğan, Kıvanç Tatlıtuğ, Mert Fırat adlarını herkes anacak. Ama Gökhan Tiryaki ve Bora Gökşingöl demeyi de unutmayalım… Kelebeğin Rüyası, Kıvanç Tatlıtuğ’u sinemaya hediye eden film olarak anılacaktır. Güzel bir hediye.”

Ayhan Hülagü (Zaman)
“Kelebeğin Rüyası’nı gördük. Erdoğan’ın ellerine sağlık. Şiir gibi bir film olmuş. Ne demişler, aşk filmin bahanesidir.”

Fırat Sayıcı (Cinedergi)
“Kelebeğin Rüyası olmuş. Belçim Bilgin olmamış. Bir de süresi gereksiz uzun… Kıvanç ve Mert döktürmüşler :)”

Kerem Akça (Habertürk)
“Mahsun Kırmızıgül’ün sinemamıza getirdigi ‘sinemaskopta Hollywood estetiği’ atılımını takip eden filmler görmek sevindirici.”

M. Nedim Hazar (Zaman)
“Kelebeğin Rüyası sadece açılış sahnesiyle bile saygıyı ve izlenmeyi hak ediyor. Muazzam bir emek, işçilik ve ustalıkla açılıyor film. Kıvanç Tatlıtuğ da fiziksel avantajlarını tepelercesine müthiş bir oyun çıkarıyor.”

Serdar Akbıyık (Star, Cinedergi)
“Kelebeğin Rüyası çok iyi bir film. Kıvanç Tatlıtuğ beni şaşırttı, gerçek bir oyuncu performansı.”

Hasan Cömert (Yer Gösterici)
“Kelebeğin Rüyası, iki şairin hikayesi olarak kalsaymış keşke, fazla uzun, fazla şiir, fazla gösterişli, fazla altı çizilen cümle… Yılmaz Erdoğan, iki şairin dostluğunu iyi yazmış sadece gerisi fazlalık olmuş. Filmin en iyisi ise Kıvanç Tatlıtuğ. Resmen döktürmüş.”

Ali Koca (Zaman)
“Kelebeğin Rüyası, -sanırım- tek plan olan açılış sahnesiyle bile Türk sinema tarihine şimdiden geçmiştir; hayırlı olsun. Bu film, sadece Yılmaz Erdoğan’ın titizliğini ve yönetmenliğini değil; Kıvanç Tatlıtuğ’un oyunculuğunu da tartışma dışı bırakmıştır.”

Burak Göral (Arka Pencere)
‎”Kelebeğin Rüyası”nda bir hikaye sorunu var ama nefis bir sinematografi, şahane müzikler ve Kıvanç Tatlıtuğ’un akıllara nakşeden performansı da var…

Olkan Özyurt (Sabah)
“Kelebeğin Rüyası, şairler üzerine yapılmış destansı bir güzelleme. Yılmaz Erdoğan, şapka çıkartacak bir yönetmenlik yapıyor.”

Sadi Çilingir (sadibey.com)
“Kelebeğin Rüyası’nın her karesi tablo gibi.”

Barış Saydam (Altyazı, Hayal Perdesi)
“Kelebeğin Rüyası’nda şairlerin hikâyesi bir yere kadar güzel de, filmde her şey fazlasıyla abartılı… Evler, arabalar, insanlar, aşklar, acılar… Hal böyle olunca, şairlerin hikâyesi de bunların altında ezilip gidiyor.”

Numan Serteli ‏(Kültür Mafyası)
“Kelebeğin Rüyası bir başka yönetmenin olsaydı, şu an yere göğe sığdırılamıyor olurdu. Oysa şimdi beğeniler çekingen, övgüler törpülü gibi.”