Kategoriler
izlenim

Michael Haneke Sinemasında Şiddet Kullanımı ve Hollywood

Usta yönetmen Michael Haneke, sinemasıyla ilgili “Kimsenin gönül rahatlığıyla izleyemeyeceği rahatsız edici filmler çekiyorum” der. Martin Scorsese ve daha birçok anaakım sinemanın kült yönetmenleri de bu görüşe katıldıklarını belirtmişlerdir. Amerikan sinemasında istismar, taciz, tecavüz, cinayet gibi suçlara maruz kalanlar genellikle sinemaya giden küçük burjuva, orta sınıf ve üst sınıf seyirciyi temsil etmez. Bu en çok Quentin Tarantino’nun kanın gövdeyi götürdüğü, bazı cinayet sahnelerini seyircinin kahkahalar atarak izleyebilmesinin nedenidir. Rahatsız olmamasının özünde filmde izlediği karakterin kendisiyle benzerlik taşımamasıdır. Ancak Haneke bundan nefret eden bir yönetmendir. Ona göre Amerikan anaakım sinemasında şiddet, meşrulaştırılan, seyirciyi rahatsız etmeyen, özdeşleşmesini sağlayan bir kavramdır. Kendi sinemasında ise üstte belirttiğim bu suçlara maruz kalan karakterler orta sınıf ve üst sınıf burjuva ailelerdir. Haneke özellikle tek tük karakterleri değil hep 3 kişilik aileleri şiddetin hedefine koyar ve filmlerinde onları öldürür. Bunların dışında Haneke’nin en büyük özelliklerinden biri de bu tarz filmlerinde asla müzik kullanmamasıdır çünkü onun gözünde şiddet filmlerinde veya sahnelerinde müzik kullanmak şiddeti meşrulaştırmaktan ve seyircinin gözünde sempatikleştirmekten başka bir şey değildir.

Özellikle 1992 yapımı Benny’s Video (Benny’nin Videosu) ve 1997 yapımı Funny Games (Ölümcül Oyunlar) adlı iki başyapıtında yönetmenin bu sinema gramerinden bölümler görebilirsiniz. Benny’s Video’da ailesinin şehir dışında olmasını fırsat bilen ergen Benny, eve kız arkadaşını çağırır. Amaç belki masum bir cinsel birlikteliktir, birlikte sohbet etmektir, eğlenmektir. Ama Benny aslında şiddet içeren video oyunlarına bağımlı, işkence ve cinayet görüntüleri izlemeyi seven sosyopat bir gençtir. Ve en önemlisi de burjuva bir aileye mensuptur. Seyirci burada normal bir Tarantino filmi veya slasher’da (örneğin kampa giden gençlerin öldüğü çerezlik filmler) hissettiği rahatlığı asla hissedemez. Çünkü filmin katıksız kötüsü kendisi gibi aile yaşantısı olan bir karakterdir. Film boyunca Benny’nin zengin ailesi bu olayın üzerini örtmeye çalışır ve buralarda seyirci de ‘ acaba benim çocuğum da böyle bir şey yapsa biz de böyle mi uğraşırız ‘ diye düşünmeden kendini alamaz ve müthiş bir strese girer.

Gelelim Funny Games’e. Funny Games’te ise 3 kişilik bir aile tatil için kırsaldaki yazlık evlerine giderler. Burada Anne’nin kocası George, bavulları arabadan çıkarmaya uğraşırken evde yalnızdır ve kapı çalınır. Gelen Paul ve Peter’dır. Ve sadece Anne’den bir çift yumurta istemektedirler. Anne onlara yumurtayı vermeye çalışırken anlamsızca aksilikler olur ve kocası ile oğluyla birlikte bu iki erkek kardeşe rehin düşerler. Film tam 1 günde geçer. Bu iki genç erkek kardeş, aileye hiçbir neden olmaksızın, onları hiç tanımadıkları halde akıl almaz işkenceler yaparlar ve sonunda hepsini öldürürler. Burada ise Benny’s Video’dan farklı olarak kötülüğe maruz kalanlar burjuva bir ailedir. Filmde iki sinema akımına göndermeler de mevcuttur.

Alman Dışavurumculuğu ve Kammerspiel

Alman Dışavurumculuğunda, stüdyo çekimleri yoktur, mekanlar gerçektir, oyuncu sayısı azdır, gölgeler ve dekorlar filmin önüne geçer ve oyunculuklar abartılıdır. Kammerspiel’de ise en fazla 3-4 oyuncu bulunur, gölge ve dekor kullanılmaz, tek mekanda geçer ve abartılı oyunculuk yoktur. Zaten almancada kammerspiel oda tiyatrosu demektir ve bu filminde sadece bir evde geçtiğini hatırlarsak bu yönüyle kammerspiel’e göz kırptığını söyleyebiliriz. Karakter sayısı olarak da 3 kişilik bir aile ve 2 erkek kardeşle birlikte 5 ana karakter vardır yani azdır. Özellikle bir sahnede ailenin küçük oğlu av tüfeğiyle acımasızca öldürülür. Vurulunca evde açık olan televizyona da korkunç bir şekilde kan fışkırır. Burada yaklaşık 1-2 dakika boyunca kanlı televizyon kadrajdadır. Bu özellikle Haneke tarafından uygulanır ki, 20.yüzyıl sonlarında televizyonda sürekli şiddet olaylarına maruz kalan seyircilere bu kanlı televizyon sekansıyla aslında şiddetin evlerinin içinde olduğunu söyler.

Bir başka sahnede de erkek kardeşler Paul ve Peter atışmaktadırlar ki aslında filmde bazı sahnelerde tartıştıklarına şahit oluruz. Buralarda hep büyük kardeş olan Paul, Peter’e Jerry, Peter’da Paul’a Tom diye hitap eder. Burada hem Tom & Jerry göndermesi vardır, hem de seyirci kardeşler arasındaki liderlik durumunu anlamış olur. Ve son olarak Funny Games müthiş bir gönderme daha vardır amerikan sinemasına. Filmin sonlarına doğru kocası ve oğlu öldürülen Anne, salonda masada duran çifte tüfeği gözüne kestirir ve birden bire onu kaparak ikisini de öldürür. Seyirci tam burada rahat bir nefes alacakken hızlı bir flashback ile silahı gördüğü ana döneriz ve tam tüfeğe uzanırken büyük kardeş Paul tüfeği kadından önce alır. Haneke burada seyircinin anaakım sinemada alışık olduğu “iyiler mutlaka kazanır” savını göz göre göre çöpe atar ve rest çeker. Buna benzer bir sahne de artık finalde kardeşler kadını alarak teknelerine giderler ve ellerini bağlarlar. Kadın teknede bir bıçak görür ancak o da aynı şekilde kardeşler tarafından farkedilerek denize atılır ve iyilerin kazanacağını uman seyirci tekrar hayal kırıklığına uğratılır. Kadın da denize atılır ve katil kardeşler başka bir ailenin evine giderler ve yine yumurta isterler ve film burada biter. Yani göz göre göre kötüler kazanmıştır ve üstüne üstlük sadistik şiddet aktivitelerine devam edeceklerdir.

Kategoriler
haber

Kelvin’s Book: Michael Haneke’den Distopya Türünde Bir Dizi

2017’de pek yankı uyandıramayan Happy End filmiyle sinemalara dönen usta yönetmen Michael Haneke yeni projesini duyurdu. Şimdiye dek hep sinema/TV filmleri ve belgesellerle meşgul olan Haneke 1979 yılında iki bölümden oluşan Lemminge adlı bir mini dizi hazırlamıştı. Bu mini dizinin senaristliğini ve yönetmenliğini üstlenen Haneke 39 yıl aradan sonra yeni bir dizi hazırlayacak. Kelvin’s Book adı verilen dizi, FremantleMedia’ya ait olan UFA Fiction’ın yapımcılığında çekilecek.

İngilizce dilinde çekilecek bu dizi 10 bölümden oluşacak, distopik bir gelecekte geçecek. Konu şöyle: Merkezde yer alacak bir grup genç bir uçuş sırasında acil iniş yapmaya zorlanırlar ve ilk kez ülkelerinin gerçek yüzüyle karşı karşıya kalırlar. Haneke “10 TV filmi ve 12 sinema filminden sonra daha uzun süreli bir öykü anlatmak istedim,” diyor yeni dizisi için. FremantleMedia’nın Paolo Sorrentino’nun kaliteli dizisi The Young Pope‘un ve Starz’da yayınlanan American Gods‘ın yapım şirketleri arasında yer aldığını da belirteyim. Kelvin’s Book‘un çekim tarihi açıklanmadı.

Kategoriler
seçki

Isabelle Huppert’ın Projeleri: Aktris 2017’de 6 Filmde Karşımıza Çıkacak

Bu yıl Paul Verhoeven’in Fransa’da çektiği Elle filminde döktüren, bu filmdeki performansıyla ödülleri toplamaya başlayıp Oscar adaylığına emin adımlarla ilerleyen Fransız aktris Isabelle Huppert her yıl olduğu gibi 2017’de de pek çok filmde karşımıza çıkacak. Her yıl en az iki filmde rol alan aktrisi 2017’de şimdilik altı filmde izleyeceğiz. Bu projelerini tanıtalım istedik.

Eva: Benoit Jacquot bir filmini tamamlar tamamlamaz diğerinin çekimlerine başlayan, Woody Allen hızında film çeken yönetmenlerden. Jacquot 24. filmi Eva‘nın oyuncu kadrosunu oluşturdu. Jacquot yeni filmi Eva‘da altıncı kez Huppert’le çalışacak. Aktrisin yanı sıra Gaspard Ulliel ve Jacquot’nun bu yılki filmi A jamais‘te rol alan Julia Roy da filmde yer alacaklar. Gilles Taurand’la Jacquot’nun beraber kaleme aldığı bu film, James Chase’in romanından uyarlandı. Filmin merkezinde genç, başarılı yazar Bertrand (Ulliel) yer alacak. Bertrand gizemli Eva’yla (Huppert) tanışacak, olaylar gelişecek. Roman 1962’de Joseph Losey tarafından perdeye ilk kez uyarlanmıştı. İkinci uyarlamanın çekimlerine ne zaman başlanacağı açıklanmadı ama yüksek ihtimalle 2017’ye yetişecek.

Barrage: Laura Schroeder’ın ikinci filmi olan Barrage bu yıl çekildi. Huppert’ın başrolünü üstlendiği film drama türünde. Ne yazık ki filmin konusu açıklanmadı.

In Another Country
In Another Country

Hang Sang-soo’nun İsimsiz Filmi: Bu yıl Elle filmiyle Cannes Film Festivali’ne katılan Huppert festival devam ederken Hang Sang-soo’nun yeni filminde de rol almıştı. Koreli yönetmen Sang-soo’yla Huppert 2012’de vizyona giren In Another Country filminde ilk kez birlikte çalışmışlardı. Bu film ikilinin ikinci filmleri olacak. Post prodüksiyonu devam eden filmde Min-hee Kim (The Handmaiden), Jang Mi Hee, Shahira Fahmy de rol aldı. Sang-soo yeni filminde bir öğretmenle bir yazar hakkında bir hikâye anlatacak. Film yüksek ihtimalle 2017’deki Cannes Film Festivali’ne yetişecek.

Marvin: Anne Fontaine bu yıl Les innocentes filmi vizyona girer girmez 15. filmi Marvin‘in çekimlerine başlamıştı. Çekimleri tamamlanan bu filmin başrollerini Huppert’la Finnegan Oldfield üstlendiler. Film, Marvin (Oldfield) adlı gencin ailesinden ve memleketinden kaçmasını, yıllar sonra Marvin’in bu kaçışını tiyatro için oyun haline getirmesini anlatacak. Huppert filmde Isabelle rolünde karşımıza çıkacak.

Amour, Cannes Film Festivali
Amour, Cannes Film Festivali

Happy End: Isabelle Huppert bu yıl Michael Haneke’yle de tekrar çalıştı. Happy End adı verilen bu film iki sinemacının üçüncü filmleri oldu. Haneke’nin önceki filmi Amour‘dan sonra emekliliğini açıklayan usta aktör Jean-Louis Trintignant emekliliğine ara verip filmin başrolünü üstlenmeyi kabul etmişti. İki oyuncuya Mathieu Kassovitz eşlik etti. Ayrıntıları açıklanmayan filmle ilgili bildiğimiz tek şey burjuva bir aile üzerinden Avrupa’nın mülteci krizindeki iki yüzlülüğüne odaklanacağı. Haneke her zamanki gibi burjuvaziyi eleştirmeye devam edecek. Bu film de Cannes’a yetişecek gibi görünüyor.

Madame Hyde: Serge Bozon’un yazıp yönettiği bu filmin başrollerini Romain Duris, Gerard Depardieu, Huppert ve Jose Garcia üstleniyorlar. Çekimleri hızla devam eden film, 1991-2001 yılları arasında Korsika ve Paris kentlerinde geçecek. On yıldır Paris’te sürgünde olan Stephane (Duris) çocukluk arkadaşının cenaze törenine katılmak için ölüm tehditlerine rağmen Korsika’ya doğru yola çıkar. Bu yolculuk ona son on yılında yaşadıklarını, siyasi radikalleşmeden mafyalaşmaya, yeraltı örgütlerine ve en nihayetinde sürgününe neden olan olaya kadar pek çok olayı tekrar düşünmesini sağlayacak. Huppert’ın bu filmi de 2017’ye yetişecek.

The Sleeping Shepherd: Frank Hudec’in kaleme alıp yöneteceği The Sleeping Shepherd‘ın çekimlerine 2017’de başlanacak. Dolayısıyla yüksek ihtimalle film 2018’den önce gösterime çıkarılamayacak. Hudec filmin başrolleri için Huppert, Imogen Poots, Willem Dafoe ve Michael Pitt’le anlaşmıştı. Drama türündeki filmin merkezinde klasik sanat eserlerini çalan bir hırsız yer alacak. Bu hırsız iki milyar dolar değerindeki eserleri çalıp saklar. Fakat bir gün hırsızın annesi eserleri alıp bahçelerinde yakar, olaylar gelişir. Kimin hangi rolde karşımıza çıkacağı henüz açıklanmadı.

Kategoriler
haber

Mathieu Kassovitz de Michael Haneke’nin Mutlu Sonunda

Her zaman merakla beklenen ve bu beklentileri boşa çıkarmayan filmleri art arda sıralayan Michael Haneke’nin yeni filmi Happy End’in oyuncularına bir yenisi eklendi.

Mathieu Kassovitz, iki usta oyuncu Isabelle Huppert, Jean-Louis Trintignant’ın yer alacağı filmde Huppert’in karakterinin erkek kardeşini oynamayı kabul etti.

Film, avrupalı bir burjuva ailesinin mültecilerin hayatlarına girmesiyle yaşadıkları günlük histerileri Haneke’nin sert üslubuyla aktaracak.

Kategoriler
haber seçki

Usta Yönetmenlerin Sıradaki Filmleri

Twitter hesabımızda yönetmenleriyle filmleriyle ilgili gelen haberleri hemen paylaşıyoruz. Gene de sevip saydığımız, filmlerini her daim merakla beklediğimiz yönetmenlerin sıradaki filmlerine, bu filmlerle ilgili neler bildiğimize bir yazıda değinmek istedik.

Christopher Nolan: Usta yönetmen Nolan’ın yeni filmiyle ilgili bildiğimiz tek şey vizyon tarihi. Filmin türünü, castını, konusunu, kısacası pek çok şeyini bilmiyoruz. Ama tahminimizce Nolan bilim-kurgu janrından uzaklaşmayacak. Bunu da filmin 2017 yazında (21 Temmuz 2017) gösterime girecek olmasına bağlıyoruz. Biliyorsunuz, yazın genelde aksiyon/bilim-kurgu filmleri gösterime giriyor.
martin-scorsese-oscars-ipad
Martin Scorsese: “Silence”ın post prodüksiyonuyla meşgul olan Scorsese’nin sıradaki filmi netleşmedi. Robert De Niro, “Irishman” uyarlamasının gelecek sene çekileceğini belirtmiş ama ne Paramount ne de Scorsese bunu onaylamıştı. Öte yandan gelen haberlere göre Scorsese 2016’da Leonardo DiCaprio’lu “The Devil in the White City” uyarlamasını yönetebilir. Kısacası Scorsese’nin bu iki filmden bir tanesini çekeceğini söylememiz mümkün. Bakalım Scorsese hangi projeyi öne alacak. “Silence” 2016 kışında gösterime girecek.

Steven Spielberg: Scorsese’nin aksine Spielberg’in sıradaki projesi netleşti. Spielberg bilim-kurgu türündeki “Ready Player One” adlı romanı perdeye uyarlamaya hazırlanıyor. Bu proje daha önce Nolan’a teslim edilmiş ama Nolan uyarlamak istememişti. Spielberg filmin başrolünü Olivia Cooke’a teslim etti. Bir sorun ortaya çıkmazsa uyarlamayı 15 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Spielberg’in post prodüksiyonuyla meşgul olduğu aile filmi “The BFG”yi ise 1 Temmuz 2016’da izleyeceğiz.

James Cameron: Cameron’ın “Avatar” filminden sonra sadece devamlarıyla meşgul olacağı yıllar önce açıklanmıştı. Nitekim yönetmen de aradan geçen zaman zarfında başka bir projeyle ilgilenmedi. Cameron, “Avatar” serisinin tüm filmlerini arka arkaya çekmeyi planlıyor. Çekimlere yüksek ihtimalle 2016’da başlanacak. İlk filmin kadrosu korunacak (Sam Worthington, Zoe Saldana, hatta Stephen Lang ve Sigourney Weaver). Pandora’nın görmediğimiz yerlerini de gösterecek ikinci filmi 25 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Onu üçüncü ve dördüncü filmler takip edecek.

Ridley Scott: “The Martian”ını izlediğimiz Scott artık bu filmi arkasında bırakıp önüne bakmış durumda. Scott’ın sıradaki filmi “Prometheus”ın devamı olan “Alien: Covenant”. Şubatta çekimlerine başlanacak filmin başrolünde Michael Fassbender yer alacak (Noomi Rapace’nin durumu belli değil). Scott şu sıralar bu film üzerinde çalışıyor. Film 6 Ekim 2017’de gösterime girecek. Bu filmden sonra Prometheus serisine bir film daha ekleneceğini, Alien serisinin de beşinci filmle devam edeceğini, bu filmlerin hepsini Scott’ın çekmeyi planladığını belirtelim.

Peter Jackson: Hobbit serisini bitiren Peter Jackson’ın yoluna hangi filmle devam edeceği kesin olarak bilinmiyor. Ama eski planlara göre Jackson, Spielberg’in başlattığı Tintin serisinin ikincisi olan “The Adventure of Tintin: Prisoners of the Sun”ı Hobbit’i bitirdikten sonra çekecekti. Lakin henüz bu animasyonla ilgili yeni bir haber gelmediğinden Jackson’ın bu filmden önce başka bir film çekebileceğini söylememiz mümkün. Ne yazık ki yönetmenin sıradaki projesi halen açıklanmadı. Bekleyelim görelim.
Bryan-Singer
Bryan Singer: “X-Men” serisinin “Apocalypse” bölümünü tamamlayan Singer yeni projesini aylar önce açıklamıştı: “Denizler Altında 20 Bin Fersah”. Senaryoyu tamamlayan Singer, “Apocalypse” gösterime girdikten sonra Disney için bu filmin çekimlerine başlayacak. Henüz filmin castı oluşturulmadı. Bakalım bu yeni uyarlamada kimleri oynatacak. Bu uyarlamanın daha önce David Fincher ile Brad Pitt’e teslim edildiğini ama çekimlere gün sayılırken Disney’in projeyi rafa kaldırdığını belirtelim.

Robert Zemeckis: Bu yıl “The Walk” biofilmini gösterime sokan Zemeckis biraz dinlendikten sonra 2016’nın başlarında tekrar setlere dönecek. Bu kez bizleri 2.Dünya Savaşı’na götürüp bizlere “Mr. and Mrs. Smith” benzeri bir öykü anlatacak. ’42 yılında bir Nazi’yi öldürmeye çalışan iki casusun-Max ile Marianne- birbirlerine âşık olup evlenmelerini konu alacak Zemeckis’in yeni filmi. Daha sonra Max, Marianne’in çift taraflı bir ajan olduğunu öğrenecek. Üstleri Max’e eşini öldürme emrini verecekler, olaylar gelişecek. Filmin başrollerinde Brad Pitt ile Marion Cotillard yer alacaklar.

Ben Affleck: Şu sıralar “Live by Night” uyarlamasının çekimleriyle meşgul olan Affleck bu filmden sonra yüksek ihtimalle Batman filmini çekecek. Yeni Batman filminin senaryosunu Geoff Johns ile birlikte kaleme alan Affleck’in Batman’in çekimlerine 2017’de başlaması planlanıyor. Pek tabii başrol de onun. Başrolünü Zoe Saldana, Elle Fanning, Sienna Miller’la paylaştığı “Live by Night” 2017 sonbaharında gösterime girecek.

Asghar Farhadi: İranlı yönetmen Farhadi şu sıralar iki projeyle meşgul durumda. İlki Arthur Miller’ın klasik oyunundan uyarlayacağı “The Salesman”. Farhadi bu filmini İran’da bu yıl çekecek. Bu filmi erken tamamlayabilirse festivalleri dolaştıktan sonra muhtemelen kışın gösterime girecek. Bu filmden sonra ise Penelope Cruz’un başrolünü, Pedro Almodovar’ın yapımcılığını üstleneceği isimsiz İspanyol filminin çekimlerine başlayacak. 2017’de de bu filmini izleyeceğiz. Kısacası Farhadi iki yıl boyunca adından bolca söz ettirecek.
Haneke
Michael Haneke: Tıpkı Nolan gibi Haneke’nin de yeni filmiyle ilgili pek bir bilgimiz yok. Haneke’nin 2016’da çekimlerine başlayacağı isimsiz filminin başrolünü Isabelle Huppert üstlenecek. Aktris daha önce Haneke’nin “Amour” ve “La Pianiste” filmlerinde oynamıştı. İşler yolunda giderse film 2017’de gösterilecek.

Brian De Palma: En son “Passion”ı çeken De Palma üç yıllık suskunluğunu Çin yapımı “Lights Out” ile noktalayacak. Çin’in sermayesiyle çekilecek filmin merkezinde doğal olarak Çinli bir kız olacak. Film bu kör Çinlinin başından geçen aksiyon dolu maceralara odaklanacak. Bakalım nasıl olacak.

Wes Anderson: Sonunda Anderson da yeni projesini açıkladı. Yetenekli yönetmen kariyerine bir animasyon filmiyle devam edecek. Bu animasyonun merkezinde bir köpek olacak. Animasyonun seslendirme castında Edward Norton, Jeff Goldblum, Bob Balaban ve Bryan Cranston yer alacaklar. Anderson animasyonu (stop-motion tekniğini) “Fantastic Mr. Fox” filminde ilk kez denemişti.

Wim Wenders: İlk 3D filmi “Every Thing Will Be Fine” ile olumsuz eleştiriler alan Wenders kariyerine gerilim filmi “Submergence” ile devam edecek. 2016 yılında çekilecek filmin başrolünde James McAvoy yer alacak. Film, Afrika’dayken teröristlerce kaçırılan İngiliz gazeteci James Moore’u merkeze koyup romantik ve gerilimli bir öykü anlatacak.

Michael Mann: “Blackhat” faciasından sonra Mann tekrar biofilmin sularına dönüyor. Enzo Ferrari’nin kariyerini ve ilişkilerini anlatacak bu filmin çekimlerine yazın başlanacak. Mann filmin başrolünü “Public Enemies”da çalıştığı Christian Bale’e teslim etti. Ona Ferrari’nin sevgilisi rolünde Noomi Rapace eşlik edecek. 2017 kışında gösterime girecek.
Danny Boyle
Danny Boyle: Gişede çok kötü bir şekilde batan “Steve Jobs” ile olumlu eleştiriler alan Boyle kariyerine “Porno” filmiyle devam edecek. “Trainspotting”in devamı olan bu film yazın çekilecek, 2017’de gösterime girecek. “Trainspotting”in castı korunacak; Ewan McGregor, Jonny Lee Miller, Robert Carlyle ve Ewen Bremner filmin başrollerini üstlenecekler.

Jacques Audiard: “Dheepan” ile ilk Altın Palmiyesini kazanan Audiard’ın sıradaki filmi “The Sisters Brothers” olacak. ABD’de İngilizce çekilecek filmin başrolünde John C. Reilly yer alacak. Film western türünde olacak. Çekimlere 2016’da başlanacak. Bakalım Audiard ilk Amerikan filminde nasıl bir performans ortaya koyacak.

Kategoriler
haber

Haneke, Flashmob’u İptal Etti, Yeni Filme Hazırlanıyor

Uzun süredir dile getirilen dedikodular gerçeğe dönüştü ve Michael Haneke, daha önce üzerinde çalıştığını açıkladığı Flashmob isimli filmden vazgeçtiğini açıkladı. Haneke, filmi bırakma nedenleri hakkında konuşmak istemediğini belirterek sinemaseverleri merakta bıraktı ve haliyle söylentilere yöneltti. Konu hakkındaki en güçlü söylenti, programları dolu olduğu için Haneke’nin istediği oyuncu kadrosunu bir araya getirememiş olması…
Michael-Haneke-films
Haneke cephesinden bu kötü haberin yanında bir de iyi haber var. Usta yönetmen “Yakın gelecekte Fransa’ya dönerek yeni filmimin çalışmalarına başlayacağım” açıklamasında bulundu. Haneke’nin kendisi hakkında ayrıntılı bir kitabı da bulunan psikolog/yazar Sarah Chiche ile birlikte çalışacağı iddialar arasında…

Kategoriler
izlenim

Konformizm: Kadim Bir Düşman veya Bir Dost

…Şüphe eden kişi, Pascal’a neden Tanrı’nın var olduğuna bahse girmesi gerektiğini sormuş. Pascal da ‘Bu kaçınılmaz. Çoktan gemiye bindik ve yoldayız’ demiş.

            Luis Buñuel’in 1962 yapımı El Angel Exterminador (Yokedici Melek) filmini izlediğimde dehşete düşmüştüm. Bir değerler bütünü olarak burjuva kültü, tarihindeki en büyük düşünsel dekadans çağında Buñuel’in ilahi ve ironik duvarlarına hapsoluyordu. Bu durum, 72 yapımı Le charme discret de la bourgeoisie (Burjuvazinin Gizli Çekiciliği) filminde zirveye ulaşıyordu. Bir türlü basit emellerine (üstelik gündelik hayatın vazgeçilmezleri seks ve yemek gibi) ulaşamayan, çarpışık ilişkilerden peyda olan burjuva ailesi ve yaşam tarzı yönetmenin güçlü mizahi ve absürt diliyle gözler önüne serilmiş olsa da, (üstüne üstük bu filmle gelen Oscar ödülü cabası) filmin bende bıraktığı tortu farklıydı. Burjuva yaşam tarzını, ilişkilerini, ritüellerini tiye alan film, yine de arka fonda ve ulaştığı kitle (Buñuel’in Mi último suspiro -Son Nefesim- kitabında yer verilen yönetmenin tüm ilişkileri ve geçmişinden de yola çıkarak) açısından aynı tuzağa düşüyordu, belki de düşmeye mahkumdu. Yine dönüp dolaşıp sığınacak bir liman söz konusuydu: Konformizm.

Bir süredir aklımı kurcalayan Michael Haneke sineması bunun neresinde duruyor? Tam olarak derdi nedir bu sinemanın ya da bir derdi var mı bu konuda? Ben de kendime izlek olarak, yönetmenin ilk sinema filmlerini (televizyon filmleri dışında) seçtim: Der Siebente Kontinent (Yedinci Kıta)-1989, Benny’s Video (Benny’nin Videosu)-1992, 71 Fragmente Einer Chronologie Des Zufalls (Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası)-1994. Kent Üçlemesi (o da neyse!) olarak da ele alınan bu üç filme (Polanski’nin bir takım filmlerine ithaf edilen apartman üçlemesi kavramı da hep gülüncüme gitmiştir!) odaklanıp Haneke’nin filmlerinde zihnimde düğümlenen ve yutkunamama neden olan dilemmayı sorgulayacaktım. Bu sorgulamaya ilk sinema deneyimi filmlerinden başlamak bana oldukça makul göründü. Bir -kısmen- yardımcım daha oldu bu süreçte: yönetmenle röportajlardan oluşan Yakın Plan Haneke kitabı. Ancak nedense bu düğümün yanıtını kitapta bulamadım. Ya bir yanıta odaklandığımdan ya da kitaptan istediğini bulup araklama yeteneğine sahip olamadığımdan, bilemedim.

Michael Haneke tiyatro ve televizyon dünyasında çalışmış ilkin. Televizyon, gündelik hayatın bir parçası, evlerin davetsiz misafiri, adeta evin bir ferdi. Televizyonun bu manadaki varlığı ve işgal ettiği yer, Haneke’nin de dikkatini çekmiş. Zaten işe televizyon filmleriyle (daha niceleri gibi) başlamış, ardından da televizyonu, kameraları, videoları sinemasına taşımış. Alelade bir nesne, bir dekor olmasının ötesinde bir kimlik kazanmış. Üçüncü sayfa haberlerini, güncel gelişmeleri sinemasının mutlak bir parçası haline getirmiş.

Yedinci Kıta

Üçüncü sayfa haberlerini klişe vakalar olarak es geçmeyip sinemasının doğrudan merkezine yerleştirmeye ilk sinema filmi Yedinci Kıta’da geçiş yapılıyor. Daha sonraki Haneke filmlerine konu olan aile mevzusu da, sıradanlığı ve sırlarıyla da yerini alıyor. Mesleğinde başarılı bir baba, tek çocuklu bir middle class aile, içinde bulundukları ‘tuhaf’ açmazdan sıyrılamıyor. Film boyunca onların Avusturya’dan çok uzaklara Avustralya’ya yelken açacaklarını (özetle, 2002 yapımı Los lunes al sol –Güneşli Pazartesiler- filmindeki Santa’nın -nam-ı diğer Javier Bardem- yedinci kıtada daha kaliteli bir yaşam sürme hayallerinden çok farklı gerekçelerle) düşünürken onları kendi geçmişlerine hapsolmuş ve hesaplaşır halde buluyoruz.Adsız

Anı ve bellek düşman olarak saptanmıştır. Bu illetten kurtulma için intikam yolu seçilir. 3 yıl boyunca (ki bu yıllar, her defasında yıkattıkları araba sahneleriyle değişir) ailenin tam olarak neyle (anne-baba ve çocuk da buna dahil olmak üzere) hesaplaştıklarını anlayamadan sırayla yok ederek yok oluşlarına tanık oluruz.konfor 2

            Tüm mülkiyetini, anlarıyla birlikte yok eden bu ailenin durumu, ister istemez 1968 yapımı P.P.Pasolini’nin Teorema filmini çağrıştırıyor.

Benny’nin Videosu

            Video (90’lı yılların başı neticede) ve kameranın bir oyuncu gibi vuku bulduğu bir film Benny’nin Videosu. Film etkili bir sahne ile start alır: el kamera ile kayıt yapılan sahnede bir domuz özel bir silahla öldürülür. Onun can çekişmesi, ölmeden önceki itaatkarlığı, vurulduktan sonra gözlerinde beliren ifade, tekrar tekrar izleyiciye Benny’nin videosu sayesinde nakledilir. Aynı silahla Benny, tanımadığı ve yaşıtı bir kızı evine davet edip öldürür ve gündelik yaşamına kaldığı yerden devam eder. Bu arada televizyon bize 90’ların başında dünya olup biten tüm savaşları (Soğuk Savaş başta olmak üzere), gelişmeleri de naklen aktarmaktadır. En sonunda Benny, ailesine olup biteni anlatır. Benny ve annesi Mısır seyahatine çıkar evden, yaşananlardan uzaklaşmak için. Baba bir şekilde, arkada bir ipucu bırakmadan cinayeti örtbas edecektir. Benny’nin elinden kamera hiç düşmez, Mısır’da da tüm yaşadıklarını kayıt altına alır, tıpkı işlediği cinayet gibi. 2005 yapımı Caché (Saklı) filminin önsemesi gibidir. Benny, kameranın karşısına kendisinin geçmesinden de çekinmez ve belki de film boyunca ilk defa bu sahnede kameraya oynar, gülümser.
konfor 3
Yine middle class bir ailenin içerisindedir Haneke’nin objektifi. Kamera özellikle ortak yaşam alanı yemek salonundan hiç ayrılmaz. Objektifin yemek odasındaki varlığı, filmin başında ev ahalisinden habersiz, Benny’nin ablasının düzenlediği ev partiyle başlar. Daha sonra Haneke’nin kamerası, Benny’e ve ebeveynlerine yemek yerken eşlik eder. Odanın dört bir tarafına asılı tablolara göz gezdirilir ve özellikle de A.Warhol’un tablosuna. Belki de Haneke, sinema dilini kullanarak Batı sanatının, düşün dünyasının Aristoteles’ten bu yana cebelleştiği ve J.Baudrillard’ın sanatın siluetten de daha vahim bir konuma düştüğünü onaylamaktadır. Haneke sanat perspektifinden olmasa da Yakın Plan Haneke kitabında simulakr konusuna eğilir ve Baudrillard’ı aklar: “Ya da bugün ekranda kendini gerçek ya da kurmaca şiddet olarak dışa vuran gösterim şekillerinin benzerliği, algılayışımız ve her şeyden önce duyumuzu öylesine etkiledi ki bunların içeriklerini birbirlerinden ayırt edemez duruma geldik: Terminators’daki cesetlerin, Grozni ve Saraybosna’daki cesetlerin gerçeklik değerine benzemesi gibi”.

Elbette seçilen mekanlar (evin içi de dahil) tesadüfi değildir. Yemek salonunda (ve diğer mekanlarda da) sürekli yemek yenilir (özellikle de et), tüketilir, paradan konuşulur, onlara da ara ara evin diğer ferdi televizyon eşlik eder.
konfor 4
Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası

            Tesadüfler kozmosuna odaklanan bu film, Haneke’nin 2000’de çekeceği Code inconnu: Récit incomplet de divers voyages (Bilinmeyen Kod) filminin bir öncülü niteliğinde. Bilinmezler evreninde kesişen hayatlar, aslında başta Kieslowski ve Iñárritu olmak üzere birçok yönetmenin üzerine kafa yorduğu ve sinemasında işlediği bir muamma. Yine bir üçüncü sayfa haberinden yola çıkan Haneke, filmin sonunda bankanın içine girip etrafa rasgele ateş açan 19 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin -dolaylı/dolaysız- bu eylemiyle kesişen hayatlarından çeşitli kesitler sunuyor. Kendilerine bir evlat edinme derdine düşen ebeveynlerden, savaştan, yoksulluktan kaçıp sokaklarda bir şekilde yaşamaya çalışan göçmen çocuğa kadar birçok kişinin hayatı bu silahlı saldırı da kesişir. Devir, antihero dönemidir. Aslında yüzyıllar öncesinden benzer hikaye sürekli işlemektedir. M.Ö. IV. yüzyılda dünyanın yedi harikalarından biri olan Artemis Tapınağı’nı ateşe veren Herostratus’tan, belki çok daha evvelinden beri, yıkım, yok etme, kabul görenin aksini yaparak ölümsüzlüğe kavuşma arzusu söz konusu. Bu bitmek bilmeyen kaos, her gün kent sokaklarını arşınlamakta. Benzer bir hikaye, (yine gerçek bir olaydan yola çıkarak) Gus Van Sant’ın 2003 yapımı Elephant filmine de konu olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte yeni bir yüzyıla girerken, bu yıkım senaryosunun pek de değişikliğe uğradığını söyleyemeyiz. 9/11 İkiz kulelerin yerle bir oluşu, Temmuz 2011’de bir başına, çoğu çocuk 77 kişiyi öldürüp 242 kişiyi yaralayan Norveçli Breivik olayı belleklerdeki tazeliğini korumaktadır.

Antikahraman bir fenomen değildir, herkes bir antikahramana dönüşebilir. Yeni bir yıkım estetiğinin yanında, Haneke’nin izleyicilere sunduğu budur. Sürekli olarak yeni yıkım ve vahşet haberleri televizyon sayesinde filmin içindeki oyuncu izleyicilere ve filmin izleyicilerine sunulur (Hatta bir haberde Türkiye’de o dönem yaşanan çatışma ve katliamla ilgili bir habere de yer verilir). Sonlara doğru filmin 71 parçacığından biri olan Rumen kaçak göçmen çocuk da televizyon haberlerindeki yerini alır.

konfor 5
Bitirirken…

            Haneke’nin bir araya getirip seyirciye sunduğu argümanlar, yani form ve içerik, kendi auteur sinemasının yapı taşları elbette. Ancak bu sinema anlayışı, -konforlu- koltuğuna yaslanıp filmi izlemeye başlayan konformist seyirciyi sarsıyor. Yönetmenin izlediğim tüm filmlerinde teoloji, varoluşçuluk, medya eleştirisi, burjuva aile yaşamından öte, tüm filmlerde ortaklaşan ve sürekli gözler önüne serilen bir konformizm ve karşıtlığı söz konusu. Aile, toplum, dinler, iş dünyası, özetle modern insan yaşamı konformizme tüm benliğini teslim etmiş durumda. Bu sebeple Haneke sineması, seyirciyi bu denli rahatsız ediyor. Çünkü konforunuz bir gün hiç beklenmedik bir anda sarsılabilir diyor Haneke. Bu durum, konfora sırtını dayamış, tüm sorunlarını parayla, mülkiyetiyle çözmeye çalışan insanın fena halde canını sıkıyor, ürkütüyor. Konformist aile/hayat düzenini en keskin biçimde sarsan filmi belki de Funny Games. ‘Konforunuzun sonu gelecek!’.
Birçok sinemacının, psikanalistin, teoloğun kafa yorduğu ve bir türlü çözümleyemediği ve çözümleyemeyeceği bir fenomen rüya. Bu fenomen, Haneke’nin sinemasına da ince ince serpiştirilmiş. Karşımıza Yedinci Kıta filminde cennetten bir parça görüntü olarak ya da Amour (Aşk) filminde kabus olarak da çıkabiliyor. Yani rutinimizi alt üst eden her zaman bir antikahraman, doğal afet, trafik kazası olmayabiliyor, böyle zamanlar da benlik (intihar olarak) ya da bilinç-dışı devreye giriyor.

Kategoriler
haber

Alman Sinemacılar Merkel’e Karşı

Almanya’da birçok yapım federal yönetim tarafından “DFFF” (Deutsche Federale Filmförderfunds – Alman Federal Film Fonu ) tarafından destekleniyor. Aslında bu desteğin daha çok yatırıma dönüştüğünü de destek alan filmlerin gişede önemli başarı yakalayarak aldıkları desteği fazlasıyla geri ödemeleriyle görüyoruz. Üstüne üstlük kurum bağımsız denetleme kurumlarıyla çalışıyor, alman sinemasının nasıl ilerleyeceği ile ilgili orta ve uzun vadeli planlar yapıp uyguluyor.
DFFF-logo
Kısacası DFFF, yapılanma ve strateji bakımından Angela Merkel hükümetinden daha iyi çalışıyor diyebiliriz. Ancak bu durum Merkel’in aklı geleceğe pek ermeyen kapitalist/milliyetçi beyniyle ve “Amaaan, sanat da nedir?” yaklaşımıyla DFFF’in ödeneklerini kısmasını engellemiyor.

Bu kısıntı girişimi alman sinemacıları doğal olarak sinirlendirdi, tüm yaşananları ve DFFF’in ne kadar iyi çalıştığını nineye anlatır gibi tane tane aktaran bir mektup kaleme aldılar.

Moritz Bleibtreu, Daniel Brühl, Roland Emmerich, Bruno Ganz, Martina Gedeck, Michael Haneke, Werner Herzog, Oliver Hirschbiegel, Wolfgang Petersen, Volker Schlöndorff, Til Schweiger, Margarethe von Trotta, Tom Tykwer, Christoph Waltz, Hans Weingartner, Wim Wenders’in de aralarında bulunduğu 50 sinemacı bildiriye imza attı.

Bildiride ismi bulunan sinemacılara baktığımızda ise ülkemizde olduğu gibi “Popüler sinema yapıyorum, devletle ters düşmeyeyim, halka şirin görüneyim”, “Sansür, kesinti, benim başıma gelene kadar umrumda değil” gibi bir yaklaşımla hareket edilmediğini görüyoruz. “Keşke biraz ders alsak” diye hayıflanıyoruz.

Kategoriler
haber

Flashmob: Michael Haneke Dönüyor!

Yaşlı bir çiftin duygusal öyküsünü anlatan “Amour” filminden sonra Michael Haneke beyazperdeye dönmeye hazırlanıyor. İki senelik aranın ardından Haneke “Flashmob” adını verdiği filmiyle karşımıza çıkacak. Usta yönetmen filminin çekimlerine bu yaz başlayacak, sene sona ermeden çekimleri tamamlayacak. 2015 yılının Cannes Film Festivali’nde filminin ilk gösterimini gerçekleştirip Altın Palmiye için mücadele edecek. Haneke filmini Amerika’da çekecek. Film, internette tanışan bir grup arkadaş üzerinden medya ile gerçeklik arasındaki ilişkiye odaklanacak.
Michael Haneke

Kategoriler
haber

Jean-Louis Trintignant Emekli Oldu

1930 yılında Fransa’da dünyaya gelen, 1956 yılında ilk kez uzun metrajlı bir filmde rol alarak kariyerine başlayan usta aktör Jean-Louis Trintignant, 57 yıllık kariyerine noktayı koyduğunu açıkladı. 82 yaşındaki aktör uzun soluklu ve enfes kariyerini dört dörtlük bir performansla, Michael Haneke imzalı Amour’daki Georges performansıyla noktalamış oldu. Kendisini tanımayanlar için usta aktörün hangi yönetmenlerle çalıştığını yazalım: Bernardo Bertolucci (The Conformist), Costa Gavras (Z), Krzysztof Kieslowski (Three Colors: Red), François Truffaut (Confidentially Yours), Eric Rohmer (My Night At Maud’s), Roger Vadim (…And God Created Woman), Sergio Corbucci (The Great Silence), Claude Lelouch (A Man and A Woman: 20 Years Later), Laszlo Szabo (Sortüz egy fekete bivalyert), Andre Techine (Rendez-vous), Ettore Scala (The Night in Varennes) ve daha niceleri. Hepsi birbirinden yetenekli onca yönetmenle çalışan, rol skalasını her daim geniş ve çeşitli tutan Trintignant yaşlılıktan ve eskisi kadar kaliteli film teklifleri gelmediğinden 2000’lerde sadece dört filmde rol aldı. Aktörün 70’lerde iki film yönettiğini, üç filmin senaryosunu kaleme aldığını, Bertolucci’nin başyapıtı “Last Tango in Paris”in diyaloglarına katkıda bulunduğunu belirtelim.
AMOUR (2012) Left to Right: Jean-Louis Trintignant as Georges and Emmanuelle Riva as Anne

Kategoriler
izlenim

Wer war Edgar Allan?: Ya da Sen Kimsin?

1984 yapımı Wer War Edgar Allan?(Edgar Allan Kimdi?), Michael Haneke’nin izleyebildiğim birkaç tv filminden biri. Senaryo Peter Rosei’nin aynı adlı romanından Haneke ve Hans Brockzyner tarafından kotarılmış. Başrollerde ise Edgar Allan’ı canlandıran Rolf Hoppe ve üniversite öğrencisi rolündeki Paulus Manker var.

wer war edgar allan
Venedik’te sanat tarihi okuyan alman uyruklu üniversite öğrencisinin (filmde ismi geçmiyor) babası ölmüştür. Babasının avukatı, hem miras işlemleri için hem de gence vermek üzere yanında bir mektupla Venedik’e gelmiştir. Avukatla konuşmalarından ve mektuptan da anladığımız üzere öğrencinin babasıyla arası iyi değildir. Babası, mektupta onun kendisini bile-isteye uzaklaştırdığından sitem eder. Öğrencinin Venedik’te okumayı tercih ederek kendisini sadece köklerinden ve babasından uzaklaştırmadığını aynı zamanda tercih ettiği yaşam biçimiyle toplumdan da izole olmaya çalıştığını görürüz: Sefil bir evde sefil bir biçimde yaşaması, babasının düzenli olarak gönderdiği paraları reddetmesi, saatlerce durup aynı heykeli farklı biçimlerde sürekli resmetmesi, kokain kullanması, hiçbir arkadaşının olmaması…

Sonradan adının Edgar Allan olduğunu öğrendiğimiz şahsı Haneke’nin, ilkin avukat ve öğrencinin etrafında göstererek sonra da birden konuya dahil etmesi dikkate değer bir nokta teşkil ediyor. Öğrenci, kafede oturmakta ve gazetede kontesin intiharıyla ilgili ‘Kokain: Venedik’te Ölüm’ başlıklı haberi okumaktadır. Yan masada oturan Edgar, “ilginç başlık değil mi?” der; böylelikle ikilimiz tanışmış olur. Edgar Allan, isminin Poe’yu anımsattığını söyler ki zaten kendisi de Poe gibi amerikalıdır. Edgar içkiye, kumara düşkün ve gizemli olaylara karşı merakı yüksek olan birisidir; tıpkı Poe gibi.

Bir süre sonra Edgar, öğrencinin gözünde esrarlı bir kişiliğe dönüşür ve gittikçe kafası karışan öğrencinin kafasında gerçekte Edgar’ın kim olduğuyla ilgili sorular oluşmaya başlar. En sonunda da Edgar’ın bir anda ortaya çıkması gibi bir anda da tamamen kaybolması onunla ilgili soru işaretini daha da derinleştirir. Edgar, gizemli varlığı, sınıflanamaz pozisyonu ve tanımlanamaz kişiliğiyle öğrenci için nasıl ki bir soru işareti oluşturuyorsa izleyici için öğrenci’nin kendisi de eksiltili sahneler nedeniyle dünyasına yeterince nüfuz edemediğimiz için bir soru işareti olarak varlık gösterir. Bu iki bilinemez, kendi konumunun belirginliğine ve sarsılmazlığına olanca güveniyle oturan izleyiciyi hazırlıksız yakalamak için yem olarak kullanılır.

edgar allan haneke
Poe gibi Kontes gibi arkalarında soru işaretleri bırakan kişileri anlamak ve sınıflamak zorluk içerdiğinden onları apayrı bir dünyanın insanlarıymışçasına addedip bulundukları ortamdan soyutlamak yanılgısına düşmek ya da kolaylığına kaçmak Edgar Allan gibi ömrünün son kertesinde bir bilinmeze dönüşmüş yanı başımızdaki herhangi biri görünümündeki bir insanı da öğrencinin gördüğü şekilde bir muammaya dönüştürmek aslında konumu sandığımız kadar net olmayan varlıklarımızı konunun dışında görmek için en kolay yol olsa gerek. Öğrenci tarafından kinik(Yakın Plan Haneke kitabında her fırsatta kinizme olan nefretini dile getirir Haneke)olmakla suçlanan Edgar’ın öğrenciye ‘’benim gençliğimi andırıyorsun’’ demesi film boyunca kendi gidişatını sorgulamaya yöneltilen izleyicinin öğrencinin nezdinde tokatlanmasının sözlü ifadesi olarak yer alır.

Edgar Allan Poe üzerinden Edgar Allan’ı, Edgar Allan üzerinden ‘öğrenci’yi ve ‘öğrenci’ üzerinden de izleyiciyi hedef alıp sorgulamayı herkesin kendi üzerinde yapmasını salık veren bir yapım Wer War Edgar Allan?

Edgar’ı bulamayan öğrenci yerde bir cüzdan bulup görüntüden çıkınca son karede Edgar’ın evi kalır ve ev küçülerek tv formatına hapsedilir. Böylelikle Haneke, sonraki filmlerinde de sürekli yapacağı gibi görüntünün(ya da daha genelleştirirsek medyanın) sunduğu gerçekliği Edgar Allan imajı üzerinden sorgulamaya ve sorgulatmaya girişir.

‘’Ben bütün filmlerimi anlaşılır buluyorum. İzleyici filmin anlatmak istediğini anlamakta zorlanmıyor. Bazıları bunun anlaşılırlıkla ilgisi olmadığını kabul etmiyorlar.’’

‘’İzleyiciye en ufak bir kaçış yolunu açık bıraksam o bu yolu kullanacak ve filmden kaçmak isteyecek. İzleyiciye kurtarıcı bir fırsat verirsem bu fırsata bel bağlayacak ve filmde esas söylenen ve gösterilen şeye yüz çevirecek.’’

‘’Sanatçının ‘ben’i bir ‘sen’, bir alıcı anlamına gelmeli.’’

Yukarıda tırnak içindeki satırlar yakın tarihte ülkemizde de yayınlanan ‘’Yakın Plan Haneke’’ adlı söyleşi kitabından Haneke’’ye ait. Bu satırlar, incelediğimiz bu film de dahil olmak üzere Haneke’nin filmlerinde doğrudan izleyiciyi hedef aldığının gayet açık ifadeleri…

Kategoriler
bakınıztv haber

Michael Haneke İle İlgili Belgeselin Fragmanı Yayınlandı

Avusturyalı usta sinemacı Michael Haneke bu kez yönetmedi, yönetildi. Kendisinin sinemasına ve sinemaya bakışına odaklanan “Michael H. Profession: Director” belgeselinin yönetmenliğini sıkça belgeseller çeken senarist/yönetmen Yves Montmayeur üstlendi. Belgeselde sadece Haneke’ye yer verilmedi. Haneke ile sıkça çalışan Isabelle Huppert, yönetmenin “Amour”unda rol alan Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva, Juliette Binoche gibi isimlere de yer verildi. Belgesel 17 şubatta Avusturya’da gösterilmişti. Belgeselin Robert De Niro’nun başkanlığını üstlendiği Tribeca Film Festivali’nde gösterileceğini belirtelim.

Kategoriler
haber

ABD Ulusal Film Eleştirmenler Birliği Amour Dedi

Micheal Haneke’nin yönettiği Amour, ABD Ulusal Film Eleştirmenleri Birliği (NSFC) tarafından da 2012’nin en iyisi olarak değerlendirildi. Amour En İyi Film ödülünü alırken Haneke en iyi yönetmen, Emmanuelle Riva da en iyi kadın oyuncu ödüllerine layık görüldü. Amerika’daki 60 eleştirmenin oyladığı filmlerin listesi:National Society of Film Critics

En İyi Film:

1-Amour

2- The Master

3- Zero Dark Thirty

En İyi Yönetmen:

1- Michael Haneke / Amour

2- Kathryn Bigelow / Zero Dark Thirty

3- Paul Thomas Anderson / The Master

En İyi Senaryo:

1- Tony Kushner / Lincoln

2- Paul Thomas Anderson / The Master

3- David O. Russell / Silver Linings Playbook

En İyi Erkek Oyuncu

1- Daniel Day-Lewis / Lincoln

2- Denis Lavant / The Master

3- Joaquin Phoenix / The Master

En İyi Kadın Oyuncu

1- Emmanuelle Riva / Amour

2- Jennifer Lawrence / Silver Lining Playbook

3- Jessica Chastain / Zero Dark Thirty

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

1-     Matthew McConaughey / Magic Mike, Bernie

2-     Tommy Lee Jones / Lincoln

3-     Philip Seymour Hoffman / The Master

En İyi Görüntü Yönetmeni

1- Master

2- Skyfall

3- Zero Dark Thirty

En İyi Belgesel

1-     The Gatekeepers

2-     This Is Not a Film

3-     Searching for Sugar Man

En İyi Deneysel Film

In Film Nist (This is not a Film) / Jafar Panahi

 

Kategoriler
izlenim

Michael Haneke: Yok Edenleri Yok Ederken!

Michael Haneke Der Siebente Kontinent’i bir alman deyişiyle özetler: “Macht Kaputt, Was Euch Kaputt Macht”: “Sizi Yok Edeni, Siz Yok Edin!”

Üstadın teker teker filmleri üzerine çok şey söylenebilir. Ama filmlerin tamamına baktığımızda bizleri yok etmeye çalışanlara karşı duran ve bu duruşundan asla taviz vermeyen bir sanatçı görüyoruz.

Haneke, Hollywood’un veya genel olarak ticari sinemanın “her hikayeyi bir çözüme bağlamak”, “insanların kendilerini iyi hissetmesi için filmler yapmak”, “insanların kendilerini özdeşleştirebileceği kahramanlar yaratmak” gibi zararsız gibi görünen ancak derinine inildiğinde insanların ruhunu zehirleyen alışkanlıklarının panzehiri olarak karşımıza çıkıyor. Onun sinema dili, yalanlar değil, gerçekler üzerine kurulu. Haneke sineması, beyaz yalanlar söylemeyi seven, egomuzu okşayarak sevgimizi kazanan arkadaşlar gibi değil. Onun sineması, acıtsa bile gerçeği söyleyen, doğru olanı gösteren iyi bir dost…
haneke_lg
Sinemasını, yerküremiz üzerinde yaşananları unutturmak yerine tarihin en kanlı ve karanlık çağında yaşamamıza rağmen, bu gerçeklerden kaçmaya çalışan küçük burjuva zihinlerine büyük soru işaretleri bırakmak için kullanıyor. Sinema sanatını manipülasyon, ajitasyon için kullanmayan, hikayeleri olduğu veya olabileceği gibi göstermeyi seçen, insanı hayallere, illüzyonlara sürükleyen hikayeler anlatmak yerine rasyonel düşüncenin bayrağını taşımayı tercih eden, bunu da hakkıyla yapan bir yönetmen.

Haneke’yi yazmak zor, çünkü Haneke yazmak için bilgisayarın başına oturduğunuzda, üstadın size söylenecek çok söz bırakmadığını görüyorsunuz. “Yönetmen burada bunu anlatmak istemiş” gibi cümleler kullanmanıza izin vermiyor. Söylemek istediğini zaten doğrudan ve dolaysız yoldan söylüyor. Haneke, kendi görüşlerini, kendi hissettiğini izleyiciye dikte eden değil, izleyiciye gerçeği gösterip, hissettiklerini kendilerinin bulmalarını sağlayan bir yaratıcı…

İşte bu yüzden Haneke’nin hakkında yazdığımız filmlerini okurken, genel olarak bizlere hissettirdiklerini okuyacaksınız. Haneke’nin size neler hissettireceğini öğrenebilmek için sizi filmlerini baştan sona izlemenizi salık veriyoruz.

Haneke dosyamız için özel olarak teşekkür etmemiz gereken bir isim var. Sevgili dostumuz Turgay Kaplan, Haneke sinemasına olan özel ilgisini ve engin bilgisini Cache ve Benny’s Video yazılarıyla aktarmıştı. Bu yazılara son olarak Code Inconnu ve Haneke’nin son filmi Amour‘u ekledi.
Simge Üngör, Amour‘u farklı ve çarpıcı bir şekilde ele alan bir diğer yazarımız oldu,
Gültekin Turgut, Das Weisse Band‘ı kendine has üslubuyla değerlendirdi,
Onur Ertuğrul, La Pianiste‘i kaleme aldı,
Edip Can Rende La Temps De Loup‘ta Haneke’nin post-apokaliptik kodlarını çözdü,
Fırat Türkoğlu Haneke’nin TV dönemine eğildi ve Lemminge 1, Lemminge 2 ve 71 Fragmante Einer Chronologie Des Zufalls‘ı yazdı.

Kategoriler
izlenim

Lemminge, Bölüm 2, Verletzungen: Sakat Ruhların Acıklı Öyküleri

Lemminge’nin ikinci bölümünde, birinci bölümünde gençliklerini izlediğimiz karakterleri 19 yıl sonra ilk kez  yeniden bir araya geldiklerinde izliyoruz.
Haneke, ilk filmde yaşananlarla ilgili hiçbir ipucu vermeden, ilk bölümde yaşanan ağır travmalardan hiç  bahsetmeden bir hikaye anlatmaya başlıyor. İzleyiciyi ticari sinemanın çok sık kullandığı “Gençlerin  yaşadığı travmalar geleceklerini şekillendirdi. Hayatları mahvoldu” yalanına inandırmaya çalışmıyor.

Filmin ilk sahnesi birinci bölümde olduğu gibi yine arabalar. Bir kazası sahnesi görüyoruz. Arabanın uçsuz bucaksız bir düzlük içinde tek bir ağaca çarpması “intihar” şüphesi de oluşturmuyor değil ama Haneke ilk filmde olduğu gibi arabalarla kurguladığı bu sahneyi geride bırakarak hikayeyi anlatmaya devam ediyor.

Karakterlerimiz 19 yıllık aranın artık birer yetişkinler ve yaşadıkları travmaları unutarak iyi-kötü birer  iş sahibi olmuşlardır. En ilginç meslek seçimi ilk filmde Bergman’dan bahseden, müzikle ve sanatla ilgilenen Christian’ındır. Sanata meraklı gencimiz artık askerdir ve teğmenliğe kadar yükselmiştir.1

İlk filmin sonunda kardeşi Sigi’nin intiharı sonucunda şehri terk edip Viyana’ya yerleşen Sigrid engelli babasının ölümüyle Neustadt’a geri döner. Amacı cenazeyi kaldırıp, kendisine ağırlık verdiği her halinden belli olan  anılarını unutmak ve yaşantısına geri dönmektir. Karnında bir de çocuk taşıyordur. Hastanede karşısına kendisini ilk filmde profesörünün karısıyla yaşadığı yasak aşkla tanıdığımız Fritz, doktor olarak çıkar. Babasının ölümü karşısında hissizleşen  Sigrid’e yardımcı olur, Christian ve Evi’nin de evliliklerini sürdürdüklerini, kentte olduklarını anlatır.  Kendisi de ilk filmde trajik olaylara yol açan daveti veren zengin adamın kızı Bettina ile evlenmiş ancak  mutsuz bir evlilik sürdürmektedir.

Haneke’nin araba kazasının ardından yarattığı ilk garip durum Sigrid’in babasının “ölüm maskesi” ile ilgilidir. Aristokrat babası geleneklere uygun olarak öldükten sonra yüzünün kalıbının alınarak maskesinin çıkarılmasını istemiştir. Sigrid’in yine hastanede karşılaştığı papaz, kazayla maskeyi kırar. Sigrid, babasının ölümüne ilk kez burada tepki verir ve maskenin parçalarını gördüğünde ağlamaya başlar.

Kısa sahnelerle karakterlerin mutsuzluk anlarını ve küçük burjuva sıkıntılarını izleriz. Evi, kapısına gelen bir evsiz adamdan korkarak  panik yapar ve adamın elini kapıya sıkıştırır. Peter isimli biriyle yasak aşk yaşamaktadır. Christian ve Evi’nin uyumadan önceki konuşmalarına tanık olur ve küçük önemsiz şeyler sonucunda yaşadıkları büyük ve anlamsız depresyonlarını  izleriz. 2

İlk yarım saatte belirli bir seviyede tutulan mutsuzluk seviyesi Sigrid’in verdiği yemekte patlamaya  dönüşür. 5 arkadaş ilk kez birbirleriyle gerçek anlamda yüzleşir. Bettina patlar ve herkesin yüzüne  gerçekleri haykırdıktan sonra ancak Sigrid’in tokatıyla sakinleşir. Fritz karısını alıp gidince başbaşa kalan, Christian, Evi ve Sigrid konuşmaya başlarlar. Sigrid babasının ilk filmde yaptığı Lemming  benzetmesini tekrarlar. Kısa konuşmalarla hayatlarını gözden geçirirler ve tespiti kabullenmekten başka bir  şansları kalmadığını anlarlar. Yemek biter, karakterlerimiz hayatlarına devam etmeye çalışırlar.

Evi, yasak aşkı Peter’ın kendisini terk ettiğini öğrenince sinir krizine girer ve hastaneye kaldırılır. Sigrid  babasının avukatıyla yaptığı görüşmede eski aristokrat değerlerle, kendi küçük burjuva yaşamı arasındaki farklılıkları acı biçimde öğrenir. Aristokrasinin görünmez kurallarına uymamayı tercih ettiğinde bunun  sonuçlarının ne olduğunu anlar. Babası tüm malvarlıklarını, annenin de Sigrid’in kenti terk etmesinden bir  yıl sonra ölmesiyle “Nasıl olsa isteyen yok” diyerek elden çıkarmıştır. Aristokrasinin değerler sistemine göre,  halef-selef-miras çarkında yer almayı reddedince, zenginliklerin de bir parçası olamayacağınızı net bir şekilde  anlatır Haneke.

Fritz, geçirdiği sinir krizinden sonra iki haftadır hastanede yatan Evi’yi ziyaret eder. Kısa bir  merhabalaşmadan sonra Evi beklenildiği gibi yine ağlama krizine girer. Kendisini çabuk toparlar, Fritz’ten aynı odada kalan kadını sinirini bozduğu için başka yere nakletmesini ister. Bu kısa ziyaret filmin kilit sahnelerinden biri için hazırlıktır. Evi, hastaneden çıkınca Fritz’i muayenehanesinde ziyaret eder. Tüm yaşadıklarını tüm açıklığıyla anlatır. Aşığı kendisini terk ettiği için sinir krizine girdiğini, Christian’la aralarında buz gibi bir ilişki olduğunu söyler. Biraz cesur bir şekilde, Fritz’in kısa ziyaretinin onu çok etkilediğini belirterek artık kendisiyle aşk yaşamasını talep eder. Fritz’in sözleri ilişkiyi reddetse de, hareketleri hiç öyle değildir. Bu arada Evi bu diyalogda ilk filmde yaşananların tümünü özetler: “Çocuklar gibiyiz, ailelerimiz önümüze bir dolu pahalı oyuncak koymuş ama nasıl oynanacağını göstermemiş. Oynayamadığımız için mutsuz oluyoruz. Onları kırmaktan başka çaremiz yok.”

Sigrid’in yalnızlığı ve hamileliğinin ilerlemesiyle yaşadığı dengesizliğine de tanık oluruz geçiş sahnelerinde… Sokakta gördüğü çocukların kavgasını, ölü bir kediyi, bir kadının kafasına düşmek üzere olan inşaat malzemelerinden kılpayı kurtulmasını üst üste görünce hayatın ve ölümün rastlantısallığı kendisine ağır gelmeye başlar. Evi, Fritz’le olan ilk gecesine hazırlanırken kocası Christian’ın eve erken gelmesiyle yakalanır. Christian küçük bir sorgulamanın ardından Evi’yi çözer. Önce sözlü tartışma, sonra anlamsız bir kefaret seksi girişimi, ardından fiziksel şiddet ve son olarak “Ne yapıyoruz biz? Nasıl böyle olduk?” sorularıyla devam eden tartışma Evi’nin evi terkedip Fritz’in yanına gitmesiyle son bulur.

3

Fritz ve Evi’nin aşk, dostluk, cehaletin mutluluğu üzerine kısa konuşması yatakta son bulur. Evi, yine ağlamaya başlasa da Fritz “Mutlu olabilmek için vicdanını dinlememeyi öğrenmelisin” sözlerini bir de 8 yaşındaki bir sadistliğinden örnek vererek anlatınca Evi ikna olur ve hedonist yaşamına temel kurmayı başarır.

Hamilelikle artan varoluş sancıları artan Sigrid ise çözümü ilk sahnelerde gördüğümüz papaza gitmekte bulur. “İnsanların gözündeki nefreti görünce korkuyorum. Haber spikerleri haberlerini nasıl bağırmadan, ağlamadan sunabiliyorlar. Bu dünyaya nasıl çocuk getireceğim ben” şeklindeki hezeyanları, gerçekçi papazımızdan “Ortaçağ’ın Kilisesi’ne, modern çağın açmazlarını nasıl çözeceğini sormak pek mantıklı değil” yanıtını alınca biraz kendine gelir. Haneke hemen bir sahne sonra mükemmel bir planla Sigrid’in yalnızlığını anlatır. Elinde dürbün, karşı apartmanlardaki aileleri izleyen Sigrid’in evine odaklandığımızda kocaman malikanede tek bir ışığın yandığını görürüz. Haneke filmin final sahnelerinden birinde Sigrid’in daha ilk filminden ilan ettiği yalnızlığın sonucunu gösterir. Doğum sancılarını yaşadığı hastanede tek başınadır. Kendisine yardım edecek, acısına ortak olacak kimse yoktur.

4
Haneke kapanışı, Fritz, Christian, Evi üçgeniyle yapar. Christian, karısı Evi’ye ölümcül bir hastalığa yakalandığını, evliliklerine ve çocuklarına son bir şans vermesini ve iki haftalık bir tatile çıkmayı ister. Evi kararsız kalır, bir yemekte bir araya geldikleri Fritz’e ne yapması gerektiğini danışır. Fritz’in, “Ben senin vicdanının yerini alamam, kararlarını kendin al” çıkışı üzerine Evi, Fritz’in şaşkın bakışları arasında ölmek üzere olan eşinin tatil teklifini telefonla soğuk bir şekilde reddeder.

Bir sonraki sahnede bu reddedişe rağmen Christian ve Evi’yi arabayla yolculuğa çıkarken görürüz. Çok geçmeden bu yolculuk filmin ilk sahnesine bağlanır. Christian biraz ilerledikten sonra aracı bir ağaca doğru sürer. Bilinçli olarak Evi’nin olduğu tarafı ağaca çarptırır. Evi olay yerinde ölür, Christian kurtulur.

Filmin ve ikilemenin son sahnesi Christian’ındır. Kolu alçılı bir şekilde geri döndüğü kışlada kendisine selam vermeyen bir bölüğe, karısını daha yeni öldürdüğü halde onur, şeref, haysiyet üzerine bir konuşma yapar. Haneke iki film boyunca yaşanan onca ölümün üzerine son olarak Christian’ın ruhunun ölümünü gösterir.Digital Fusion Image Library TIFF File

Haneke, Avusturya TV’leri için çektiği ilk filmlerinde yine sözünü sakınmayan ancak sinema yaşamındaki kadar sert ve acımasız bir şekilde söylemeyen bir görüntü çizer. Lemminge’nin, bir başka filozof-yönetmen Dennys Arcand filmlerini andırdığını söyleyebiliriz. Haneke’nin daha sonra birçok filminde kullanacağı karakterlerin prototiplerini de bu filmlerde bulmak, bir yönetmen arkeolojisini yapmayı mümkün kılıyor. İki filmde de öldürme veya şiddet gösterileri yok. Ama karakterlerin birbirlerine ve en çok da kendilerine uyguladıkları psikolojik şiddet en az Funny Games’teki kadar soğuk ve sert sahnelerin oluşmasına yol açabiliyor. İkinci filme ismini veren “Verletzungen” (sakatlanma, yaralanma) tanımı insanların yaralanan ve aşırı kan kaybeden ruhlarının yavaş yavaş ölümünü anlatıyor.

Kategoriler
izlenim

Lemminge, Bölüm 1, Arcadia: İntihara Doğru, İleri Veya Geri

Filmle ilgili görüşlerimizi aktarmaya girmeden önce Haneke’nin filmin ismini neden seçtiğini aktaralım. Zaten filmin ismi daha izlemeden filmle ilgili görüşlerinizi de etkiliyor.
Lemming, arktik bölgelerde yaşayan bir tür kemirgen. Yiyecekleri kalmadığında veya habitatlarında önemli değişiklikler yaşandığında toplu şekilde intihar etme alışkanlıkları var. Son bilimsel araştırmalar bunun yanlış bir inanış olduğunu gösteriyor ama Haneke’nin 1979’da filme ismini koyma nedeni bu intihar alışkanlığı. Zaten Lemminglerin bu özelliğini filmin hemen başında, ismini yazdıktan sonra ansiklopedi maddesini koyarak aktarmış.1

Arcadia ise yunan mitolojisinde doğanın kurallarıyla uyumlu yaşamı, vahşilikten gelen mutluluğu, sınırsız özgürlüğü, özgürce ortaya konan cinsel güdüleri kapsayan bir tanım. Haneke, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avusturya gençliğinin yaşadığı atmosferi Arcadia tanımıyla aktarıyor.

Film parçalanmış araba görüntüleri ile başlıyor. Haneke’nin sonraki filmlerinde pek tercih etmediği  farklı müzik kullanımını bu sahnede ve daha sonraki iki-üç sahnede görüyoruz. Özellikle filmin ilerleyen bölümünde üç genç kız kahramanının Brenda Lee’nin eşsiz I’m Sorry’si eşliğinde birbirlerine sarılmaları Haneke filmlerinde çok rastlamadığımız sahnelerden.

Lemmingler’in ilk dakikalarından itibaren İkinci Dünya Savaşı’nın ardından toparlanmaya başlayan 1950’lerin Avusturya’sına konuk oluyoruz. Gençlerin ve anne-babaların hayatlarına sert bir şekilde dahil oluyoruz. İlk gözlemimiz gençlerin daha yetişkin gibi hareket ettikleri, sanata-kültüre daha çok önem verdikleri, özgür ve rasyonel düşünceye daha yatkın davrandıkları oluyor. İlk sahnelerden birinde iki genç kızın 10 Emir’i çalışırken yüz ifadeleri ve küçük takılmalarla verdikleri tepkiler ergenlikten çok 30’lu yaşlarda birçok şeyi yaşayarak öğrenmiş insanları andırıyor.

Filmde öne çıkan ilk ciddi öykü, Schaefer isimli bir latince profesörünün karısı ile öğrencisi Fritz arasında yaşanan yasak ilişki… Kadını bu yasak aşkı ergen genç kızlar gibi kararsız ve duygu patlamalarıyla yaşarken izliyoruz. Kadının ilgisine mazhar olan genç öğrenci Fritz ise daha soğukkanlı ve olgun davranıyor. Profesörümüz, karısının yaşadığı ilişkiyi ders verdiği sınıfın tahtasına çizilmiş bir karikatürle öğrenince filmdeki ilk hesaplaşmaya da tanık oluyoruz. Profesör ve karısı arasındaki sert tartışma Haneke filmlerinden alıştığımız soğukkanlı yetişkin tavırlarından çok, ergen yaşlara özgü gözyaşları ve pişmanlıklarla sonuçlanıyor. Profesörün gencin ailesine yolladığı mektup ise ilerleyen bölümlerde bir başka ailenin resmine odaklanmamızı sağlıyor. Bu bölümde de mektubu okuyarak kendini kaybeden babanın oğlunun kişiliği altında ezilmesini izliyoruz.

Filmdeki ikinci baskın ergen, hasta annesi, sakat babası ve kızkardeşiyle yaşayan aristokrat Leuwen ailesinin oğlu Sigi… Yatalak annesine temiz ve masum bir genç rolü yapsa da annesinin bakıcısına uyguladığı psikolojik ve fiziksel şiddet, evi ve evin içindeki herkesi ajite edecek zekaya sahip olduğunu gösteriyor. Yatalak anne oğlunun bir melek olduğuna inanmak isterken, sakat baba birşeyler döndüğünün farkında ama sakatlığının olaylara el koymasını engellemesi yüzünden fevri bir görüntü sergiliyor.

Film, gençler ve yetişkinler arasındaki ilişkileri anlatmaktan sadece belli bölümlerde, Evi ve Christian’ın aşkını anlatırken aktarırken sıyrılıyor. Filmin geçtiği zamanın Haneke’nin de gençliğine denk gelmesi ve genç oğlan karakterimizin filmin hemen başındaki “Bergman’ın Virgin Spring”ini izlediniz mi sorusu “Acaba bu karakterde otobiyografik öğeler var mı?” sorusunu da akla getiriyor (Haneke, en sevdiği ve etkilendiği yönetmenler arasında Ingmar Bergman’ı listenin başlarına koyar)

Filmin büyük bir bölümünde hep gençleri, yetişkinlere karşı baskın karakter olarak görürken, sevişmek için bir araya gelen genç çiftimiz birbirlerine karşı ürkek, çekingen ve kolay incinebilecek kişilikler sergiliyor. Evi’nin ilk seksin ardından ağlama krizine girmesi, kendine olan saygısının yerlebir olması film boyunca gençleri güçsüz olarak gördüğümüz ilk sahne oluyor.

Haneke’nin alışılmış sert tokatlarını ilk bir saat dolduktan sonra yemeye başlıyoruz. Profesörün karısı Gisela’nın genç öğrenciyle yaşadığı ilişkiden hamile kalması ve yaşadığı utanç, bir intihar girişimiyle kendini gösteriyor. Kadının bebeği düşürmek için masaların üzerine çıkarak atlaması, kendi göbeğini yumruklaması ve son olarak gardrobun üzerine çıkıp düşük girişimini sonlandıracakken yeterli gücü kendinde bulamayıp ağlama krizine girmesi filmin en çarpıcı sahnelerinden biri…3

Giderek daha da sertleşen filmde temiz ve masum çocuk maskesini daha fazla taşıyamayan Sigi’nin trajik bir olayla sonuçlanacak garip saplantısını bir partide fark ederiz. Konuk olduğu partinin  zengin ev sahibinin Mercedes’inin yıldızını çalan Sigi, arkadaşlarının durumu fark etmesiyle hızla evine kaçar. Eve girdiğinde tavan arasına çıkar (bu arada evin garajında da bir Mercedes olduğunu da fark ederiz) ve içinde birçok araba parçasının bulunduğu dolabı açarak daha önceki ganimetlerini ortadan kaldırmaya çalışır. Bu arada hep silik kişiliğiyle izlediğimiz kız kardeşi zengin adamdan özür dilemiş ve kendisini de eve bırakmasını sağlamıştır. Arabayı kapının önünde gören genç panikle çatıya çıkar ve kendini boşluğa bırakır. Geride kalan hasta anne, sakat baba ve evden bir an önce uzaklaşmak isteyen kız kardeşin konuşmaları filmin de en “Hanekevari” sahnelerdir. Sakat baba “Hepiniz Lemming’lersiniz” sözleriyle ölen oğlunun ve evi terk etmek isteyen kızına saldırır. Kızın yanıtı daha şiddetli ve acımasız olur: “Sigi yere düşünce hemen ölmedi, son sözleri -eve bir sakat daha geldi- oldu” olur.

Filmin son bölümünde ise dengelerin hızla gençlerin aleyhine değiştiğini görürüz. İlk bölüm boyunca gençlerle özdeşleşmemizi sağlayan Haneke, son bölümde tokatlarını daha sert savurur ve bir Hollywood gençlik filmi izlemediğimizi hatırlatır. Christian ve Evi’nin yaşadıkları tek gecelik ilişki hamilelikle sonuçlanır. Evi’nin intihar girişimi ve ardından ikisinin de erken yaşta evlenip okulu bırakmak zorunda oldukları gerçeği yüzlerine çarpar. Fritz, Profesör ve karısı arasındaki evliliğin bozulmadığını, çocuğunun Gisela tarafından düşürüldüğünü öğrenerek anlar. 4

Ve Sigi’nin sakat ailesinin niye bu durumda olduğunu da Evi’nin babasından öğreniriz: Savaşın sonunda Avusturya’ya giren Sovyet uçaklarının makineli tüfek ateşinden korumak için çocuklarının üstüne yatarak siper olmuşlardır. Filmde gençler ile ilgili edindiğimiz tüm yargılar 10 dakika içinde yerlebir edilir.
Film, Christian ve Sigi’nin şehri terk eden kızkardeşi Sigrid’in Haneke’nin tüm ustalığını konuşturduğu bir tren sahnesiyle sona erer…

Lemminge, Bölüm 1: Arcadia, gençler ve yetişkinler arasında bir karşılaşma olarak okunmaya çok müsait olsa da altmetinleriyle bir kuşakla empati kurmamızı sağlıyor. Sadece Dünya Savaşı’nı değil, çocukları üzerindeki kontrollerini ve saygılarını kaybetmiş anne-babalar, yaşadıkları içi boş ve sahte özgürleşmenin sarhoşluğuyla Lemming’ler gibi intiharlarına koşan gençler. Lemminge: Bölüm 1, James Dean ile sembolleşmiş asi genç ikonlarının önüne gerçekçi bir hikaye ile çıkıyor. Haneke daha kariyerinin başında TV için çektiği bir filmde bile ders vermek yerine yine önümüze bir fotoğraf koyup, resimdeki ayrıntıları bizlerin görmesini istiyor.

Kategoriler
izlenim

Das Weisse Band: Sizlere Huzursuz Seyirler Dilerim

“Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.”
(Karl Marx / Alman İdeolojisi – Feuerbach s. 24)

Her film sadece bir hikaye anlatmaz, dünyaya dair bir cümle de söyler. “Beyaz Bant” yukarıdaki cümlede, 3 farklı Almanı bir araya getiriyor; İlki 1818 Trier doğumlu Marx, ikincisi 1889 Braunauam Inn (yukarı Avusturya) doğumlu Hitler ile 1942 doğumlu Michael Haneke…
Üçü de Marx’ın sözünü ettiği gibi dünyayı farklı farklı yorumladılar ve onu değiştirmeye çalıştılar, Haneke hala çalışıyor. Beyaz Bant tüm filmografisi “şiddet ve tezahürleri” diye nitelenebilecek Haneke’nin sondan bir önceki filmi… Film hem tartışmalara yol açtı, hem de Oscar adaylığından, Cannes’da Altın Palmiye zaferine dek birçok başarıya imza attı. Evet, bazı yönetmenler aynı zamanda filozoftur da, Haneke işte o filozof yönetmenlerin en önemlilerinden biridir…weisse 1

“Kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler” yaptığını söyleyen Haneke sineması ile tesadüfen 1997’de “Funny Games” (Ölümcül Oyunlar) adlı filmiyle tanıştım. Şiddetin ironisi denebilecek filmi, müthiş göndermeleri, öyküleme ve sinemasal dile getirdiği farklılıkları ile büyük bir ilgiyle izlemiş, yönetmenin takipçilerinden olmuştum. Sonrasında filmografisine eklediği birçok film oldu.

Tarz olarak müthiş bir biçemci (Antonioni/Bergman) olmayan yönetmen, sanki izleyiciyi sarsmak için filmler yapıyor. İzleyicisindeki etkiyi -ki bunda film eleştirmeni, Tv editör-yönetmeni olarak çalışmasının katkısı olduğunu düşünüyorum- daima düşünerek çekti sahnelerini… “Hedef kitle” kaygılı bir ortamdan gelmek, Haneke sinemasının; ilk flmlerinden “Benny’s Video”dan beri izinin takip edilebileceği izleklerinden biri olmuştur. Filmlerinde hemen hemen her zaman TV ile ilgili bir sahne muhakkak bulunur.

Stanley Kubrick bir röportajda: “Şiddet çoğu zaman filmin eylem çatısını sürükler ve ona katkıda bulunur. Naziler hakkında kitapları okuyan insanların sayısı, Birleşmiş Milletler hakkındaki yazıları okuyanlardan çok daha fazladır. Bir öykünün kötü karakterleri, çoğu zaman dürüst, iyi karakterlerden çok daha ilginç gelmektedir” diyerek şiddetin sinemadaki yerini tanımlar.weisse 7

Bugüne kadar şiddeti betimleyen Haneke “Beyaz Bant” ile birlikte onun kökenine, toplumsal temeline yöneliyor. Bu anlamda “Führer” ve halkının uğursuz ilişkisine, iktidar ile bağımlılığın, terör ve hayranlığın etkileşimine dair bir manifestoya ulaşma çabası oluyor “Beyaz Bant”… Filmin Almanca orjinal adı “Das Weisse Band – Eine Deutche Kindergeschicte” (Beyaz Bant – Bir Alman Çocukluk Öyküsü) herşeyin temelinin atıldığı çocukluk dönemine gidildiğini vurguluyor. Gerçekten de filmin geçtiği 1. Dünya Savaşı öncesi aslında bugünün tüm kavgalarının öncesi olan zamanı işaretliyor. Tüm emperyal kavgaların temelinin atıldığı günler, Zweig’ın “Dünün Dünyası’nda” anlattığı o dünyanın patlamadan önceki son günleri…

Auschwitz’den kurtulan İtalyan yazar Primo Levi aslında olayı özetler cümlesinde: ” Canavarlar var, ama tehlikeli olamayacak denli azlar. Asıl tehlikeli olanlar sıradan insanlar.”
Haneke’nin cermen kökeni ve şiddetin kaynağının peşinden gidişi. filmi çoğu eleştirmen ve izleyicinin gözünde Nazizmin doğuşunun araştırması gibi kısır bir noktaya itelese de, yönetmen daha evrensel bir cadı kazanını deviriyor.

weisse 6

“İnsanı suç işlemeye iten koşullardır” cümlesine sığınarak 3. Reich’ın çökmesinden bir gün sonra binlerce katil normal vatandaşa dönüştü Almanya’da; işte bu toplu bilinç kaybı suç işleme potansiyeli yönetmeni bir köye yönlendirdi. Aynasını çocuklara ve aslında geçmişten geleceğe de tutmuş oldu. Günümüz insanının hemen herşeyi TV, medya vb. araçların filtresinden geçirerek deneyimlemesi, Haneke filmlerinin teorik altyapısını oluşturur. Kitle iletişim araçları ile hakikate eriştiklerini zannedenler onun filmlerinin konusu olmuştur.

Modern dünyaya getirdiği bakış tarzı Baudrillard ve Paul Virilio ile benzeşen yönetmen, filozofluk payesini boşuna taşımıyor. TV döneminde Kafka’nın Şato’sunu filme alması da Haneke’nin hayatımıza dair endişelerinin çok eskiye dayandığını gösteriyor.
Bu yüzdendir ki Haneke filmleri, televizyon görüntüleri, güvenlik monitörleri, kamera kayıtları, bilgisayar oyunları vb.nin yarattığı zihinsel bulanıklık hali kadar, temel iletişim ve anlaşma sistemleri üzerine de bir şeyler söyler. Gelişmiş iletişim teknolojilerinin çıkmazlarıyla, dilin çıkmazları arasında bir bağ olduğunu sezdirir.

Haneke filmlerinin temel temalarından söz etmek Beyaz Bant’ı oluşturan görsel dili anlamamızı kolaylaştıracaktır.
Haneke sinemasında görülen en önemli yanlardan biri yabancılaşmadır. Burjuvanın sıkıntılı hali vizörünün her daim önünde olmuştur. Beyaz Bant daha arketip bir döneme dönüyor. Daha feodal bir toplum var. O yüzden sınıf temsilcilerinin adı söylenmiyor. Onları rahip, doktor, baron olarak tanıyoruz.

weisse 5

Haneke ile aynı coğrafya ve kültürde doğan Marx’ın Feuerbach-Alman İdeolojisi’nde betimlediği dünya bugünü de anlatıyor. “Çağımızın, tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır.” Evet, Ezra Pound deyişiyle “teknik içtenliğin yoklamasıdır” ve Haneke teknikle oynayarak yabancılaştırır izleyicisini… Ayrıca aynı anda birçok hikaye ve olay anlatmayı seven parçalı bir anlatım tarzı vardır. Sinemada anlatmaktan çok göstermeyi tercih eder. Sıkıntı, Haneke filmlerinin temel unsurlarındandır.

“Ben kötümser değilim. Kötümser olanlar eğlencelik filmler yapar. İyimser kişi, insanları sarsıp kayıtsızlıktan kurtarmaya çalışır.” diyen yönetmenin Beyaz Bant’ta ortaya koyduğu görselliğin kodlarını yönetmenin sinemaya bakışını kısaca anlattıktan sonra artık değerlendirebiliriz..

Haneke filmin formatını belirlerken yaptığı tercihle kotaracağı görsellik konusunda ilk tavrını belirlemiş. Renkli yerine siyah beyaz tercihi (tüm pahalılığıyla) filmin öncelikle en belirgin görsel yanını oluşturmuş. Siyah-beyaz pelikül tercihi, auteur diye nitelenebilecek yönetmenin TV formatını andıran görselliğinin içinde oldukça farklı bir durum yaratıyor. Siyah – beyaz tercihini açıklarken şunları söylüyor Haneke: “Bu filmi çekerken o dönemde insanların nasıl yaşadığını, nasıl davrandıklarını bildiğimi iddia edemezdim. Filmin ele aldığı dönemin kollektif bilinçte siyah/beyaz olarak kaydedilmiş olması bir şans aslında… Böylece seyircinin filme dahil olması zorlaşmıyor. Öte yandan siyah beyaz görüntü yönetimi stilize haliyle yabancılaştırma efekti görevi de üstleniyor.”

weisse 4
Alışageldiğimiz sinema dilinin dışında bir eserle karşı karşıya olduğumuzu pelikül tercihi ile ortaya koyuyor  yönetmen… Ama bunu yaparken; “The Good German”ın 1.37:11 ekran formatı gibi veya Dogville’in yaratıcı bakış açısını getirmiyor. Sadece 40’lı yılların renk tercihini değil film gramerini de kullanıyor.

Film boyunca kurgu, anlatımı destekliyor, geçişler farkedilmiyor bile… Öyle bir görsel çekicilik hakim ki filme, Haneke gibi bir yönetmen, kurguda ve geçişlerde elini oynatmamış. Sadece çekilenler büyük sadelikle birbirine bağlanmış. Bazı eleştirmenlerin dediği gibi en iyi kurgu farkedilmeyendir. Filmin güçlü görselliği ayrıca geçiş cambazlıkları yapılmasına gerek bırakmamış. Cut ve zincirleme geçişlerin sağladığı sadelikle, akan, sıkmayan bir film olmuş. Öyleki film 144 dakika gibi uzun bir sürede bunu başarıyor. Ayrıca ışık-gölge oyunlarıda siyah beyaz film olma avantajıyla geçişlerde yararlı oluyor yönetmene…
Kendisi TV yönetmenliğinden gelen ve izleyiciyi rahatsız etmeyi seven Haneke oldukça uslu bir kurgu dili kullanıyor. Filmin ait olduğu zamanın ve öykündüğü 40’lı yıllar film gramerini birebir uygulamaya çalışırken kurguyu da kurgucuyu da farketmiyoruz. Oscar adayı Christian Berger’in plan sekansları hiçbir kesmeye gerek kalmadan anlatılmak istenen her şeyi bir seferde anlatmayı başarıyor.

Burada Haneke’nin anlatmak üzerine söylediği cümleler yol gösterici olacaktır. “TV, görme alışkanlığımızı hızlandırır. Bir şey daha hızlı gösterildikçe, sizin gösterilen şeyi fiziksel gerçeklikte yer kaplayan bir nesne olarak algılama yeteneğiniz azalır. Ve böylece o nesne daha baştan çıkarıcı bir şeye dönüşür. O zaman işaret edilen malı daha çabuk satın alırsınız… Elbette bu tip bir estetik ticari sinemada da üstünlüğü ele geçirmiş durumda… Oysa insan gördüğü şeyi anlamak için zamana ihtiyaç duyar. Günümüz medyası buna izin vermemektedir. Sadece entelektüel bir düzeyde anlamaktan söz etmiyorum, duygusal anlamda da izin vermez.”

weisse 3

Kamera kullanımı ders niteliğinde okutulabilecek film, bir görsellik harikası… İnanılmaz kamera hareketleri yok filmde… Tutarlı, planlı genelde küçük yavaş hareketlerle kurguya gerek kalmadan kaydırmalarla, pan veya tiltle konudan konuya geçmeyi başarıyor film… Filmde son yılların en iyi plan-sekans sahneleri yer alıyor. 1. Dünya Savaşı’nın çıkışı ile biten suçluyu arama faaliyetini anlatırken, Protestan Köy’ün geleneksel devamlılığına da plan sekansların süreğenliğiyle göndermeler yapılıyor…

Film bir hiyerarşi- feodal yapı öyküsü..Bu nedenle gücü temsil edenler daha ferah , daha üst açılarla yansıtılırken, çocuklar, otorite karşısında ezilenler daha sıkışık daha alt açılarla yansıtılıyor. Ayrıca doğa, sokak, dış mekanlar söz konusu olduğunda daha geniş açılar tercih edilirken, ev söz konusu olduğunda sıkışıklık duygusunu verecek açılar tercih ediliyor. Yemek sahneleri kişilerin sınıfsal durumlarını da yansıtıyor.

Haneke’nin Beyaz Bant’ı filmografisinin, en biçimci, en stilize filmi olmayı başarıyor. Bergman filmlerini hatırlatan, film noir’dan 40’ların estetize işlerine uzanan bir genişlikte insanda çağrışımlara yol açıyor. Beyaz kurdelanın allegorik yapısından köyün içinde toplu geziler yapan çocukların yüzlerinden yansıyan ruh halinin verilişi, genelden yakına uzanan kadrajlar hiçbir fazlalık duygusu yaratmıyor.
Hikayenin lokallikten zaman ilerledikçe daha genel bir duruma dönüşmesini ölçeklerin genişlemesinden de takip edebiliyoruz. Şiddet tarihçesinde köy bir metafora ve prototipe dönüşüyor böylece… 1940’lı yılların o sansürcü anlayışının da birebir taklit edildiğini görüyoruz. Şiddet, seks ve rahatsız edici sahneler özellikle gösterilmiyor. Bu ölçeklendirmeden de amacın şiddeti sergilemek değil nedenleri üzerine düşünmek olduğunu anlıyoruz.

Kamera kullanımını öyle rafine ve başarıyla kotarmış ki korku gerilim türünün sınırlarında gezinip dramatik bir film çekmeyi başarmış. Finalde giderek uzaklaşan görüntüler öylesine sakin ve pastoral ki, daha önce tanık olduklarımızın doğruluğundan şüphe etmenizi sağlıyor. Dışarısının evlerden daha güvenli olduğunu da çekim ölçekleri oldukça başarıyla biçimlendiriyor.

Filmin siyah beyaz olması birçok dertten yönetmeni kurtarsa da sanat yönetmeni sayesinde oldukça başarıyla yaşanan dönem canlandırılıyor. Filmin, aksesuarların – filme adını veren- bu kadar önemli olduğu nadir yapımlardan biri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Beyaz bant masumiyetten şiddete uzanan yolda filmin temel metaforu olmayı başarıyor. İç mekan ve dış mekan düzenlemeleri çok başarılı, hiyerarşiyi olduğu gibi yansıtmayı başarıyor. Örneğin kilisede güçlüler önde otururken güçsüzler gerideler ve aralarında kilisenin tahta dikmeleri var. Bu iki taraf arasındaki efendi – köle ilişkisinin bir mahkumiyet olduğunu da vurguluyor. Anlatımın başarısında bu detaylar da büyük önem taşıyor.
Makyaj ve kostüm kullanımını da siyah beyaz tercih gibi işleri kolaylaştırıyor. Makyajlar genellikle ruh durumlarına göre beyazlığın artışı veya azalışı şeklinde görülürken özellikle çocuklarda başarıyla uygulanıyor. Kostümler de dönemi yansıtmayı başarıyor.

Film bir aydınlatma klasiği olmayı hakediyor. Chirascouro’nun bir çok güzel örneği sahneleri süslerken, doğal ışık kaynakları iç mekanlarda derinlikli çerçeveler yaratılmasını sağlıyor. Ayrıca dış mekanda kar olağanüstü bir etki yaratıyor ki Yurttaş Kane’de Welles de karı kullanır. Yüksek ve düşük kontrast şovuı olarak nitelenecek film bir nevi estetik harikası olmayı başarıyor.
Filmin siyah beyaz oluşu diğer renklerin yerini siyahın tonlarının almasını sağlarken yönetmen göstermek istemediği yerleri karanlıkta bırakarak farklı bir yöntem izliyor. Filmin içindeki oral seks sahnesinde karanlıkta bırakarak göstermemeyi düşünen yönetmen tonları kullanarak hiyerarşik bir yapının anlatımını güçlendirmeyi başarıyor. Neredeyse kusursuz bir resim sanatı hakim film boyunca… “Third Man”, Yurttaş Kane” tadında bir sinema filmi ortaya çıkmış…weisse 2

Filmde ayrıca renkler değil müzik de yok… Müziğe sadece doğal ses olarak (piyano vb. kullanılırken) rastlıyoruz. O yüzden ses olarak, doğal sesler ve sessizlik ön planda… Karakterlerin çok fazla konuştuğu bir film değil Beyaz Bant… Bunun yerine bir anlatıcı var. Olayları iç ses bağlıyor birbirine… Ses aynı zamanda olan biteni göstermediğinde yönetmen, tanımlayıcı olarak kullanıyor… çocukların dayak yediğini seslerden anlıyoruz.. Müziğin boşluğu alışınca hissedilmiyor. Ses açısından da oldukça başarılı olan film sınıfı geçiyor. Yönetmen özellikle anlatıcının, biçimi ve varlığıyla seyirciye izlediği şeyin gerçek değil, yapay olduğunu hatırlatmayı hedeflediğini söylüyor.

Filmdeki sıkıntılı hava dikine çizgilerle, dar perspektiflerle dengesiz resimlerle güçlendiriliyor. Her karede  derinlik duygusu sizi bırakmıyor. Bunda ışık – gölge aydınlatmasının büyük katkısı var. İçerde yemek masası, kapalı pencere, koridor gibi yerlere sıkışan çizgisel perspektif seyirciyi daraltırken, dışarı çıkınca atmosferik perspektif ile izleyici rahatlıyor…

Sonuçta izleyicisini pek rahatlatmayı sevmeyen bir yönetmen olan Haneke şiddete  dair bir senfoni sunuyor. İçinde ister politik, ister dinsel kaynaklı olsun, terörizmin, şiddetin nasıl doğduğuna dair -aklımıza sadece naziler gelmesin- bir araştırma sunuyor. Başarılı oyuncu seçimleriyle bizi inandırmayı başarıyor. Kendi klasik anlatımının dışına çıkarak başka bir şiddet öyküsü anlatmayı başarıyor Haneke…

Çocukların suçlu göründüğü, kapalı bir toplumda geçen, bir an polisiye havasına bürünen film modern zamanlara dair bir soru souyor aslında… Sizin de beyaz kurdelanız yok mu?
” Sizlere huzursuz seyirler dilerim” Michael Haneke

Kategoriler
izlenim

La Pianiste: Normalde İyi Biriyimdir

Göz görmeyince gönül katlanır diye bir laf vardır. Modern toplumların da alamet-i farikasının bu olduğuna dair güçlü hislerim var. Her tarafa yerleştirilen kameralar sayesinde suç işlenmesi engellenmez ancak suçun yeri değiştirilir. Yani suçun neden işlendiği, nasıl işlendiği hatta suç olup olmadığı bile önemli değildir; sadece nerede işlendiği önemlidir. Ancak bu şekilde suç, “gönül” için katlanılabilir bir hal alır.pianiste 1

La Pianiste filminin anti-kahramanı Erika, kabul edegeldiğimiz normların dışında bir kadın. Sosyal hayattaki personası onu kırklı yaşlara kadar sorunsuz getirmiş. Fakat kendisine karşı ilgi duyan genç Walter sayesinde/yüzünden Erika özel yaşantısını dışarıya taşırıyor, yani kameraların önüne geçiyor ve devamı herkes için bir hayal kırıklığı.

Seyircisini tokat manyağı yapmayı seven Haneke, Le Pianiste filminde de tokatlarını fütursuzca savuruyor. Bundan yıllar önce filmi ilk seyrettiğimde nutkum tutulmuş, ağzım açık kalmıştı. En sıkı gerilim filmi, Haneke filmi kadar geremez insanı. Erika’nın hikayesi de hem münferit olarak, hem toplumsal genellemesiyle muazzam bir yapıt; bir başyapıt. Filmi henüz seyretmemiş olanlara yazıyı okumalarından ziyade, acilen filmi seyretmelerini tavsiye ederim. Öyle bir film ki hakkında farklı açılardan birkaç tez çıkar. Belki bu sebepten, belki de uzun süredir yazmadığım için beni de epey hırpaladı Le Pianiste.pianiste 5

Viyana konservatuvarında Schubert uzmanı bir piyano öğretmeni olan profesör Erika Kohut, annesiyle birlikte yaşayan bir kadın. Garip görünen bazı etmenler olsa da, sıradan ya da normal diyebileceğimiz bir yaşantıya sahip görünüyor. İlk başta! Sonra sonra görüyoruz ki, Erika normal görünen hayatının alt kademelerinde pek çok sapkınlığı (normlar çerçevesince) barındıran problemli bir karakter.

Hikayenin kırılma noktası olan, genç ve yetenekli Walter’ın Erika’ya ilgi duymasına kadar her şey gayet normal bir şekilde sürmektedir. Erika dışarıdan, medeni duruşunu sergileyen, prestijli bir profesör olarak hayatını sürdürmekte; özel yaşantısında  ise narsist ve mazoşist pek çok açıdan kendini doyurmayı bir şekilde başarmaktadır. Fakat bu Walter konusuna girişmeden önce Erika’nın annesiyle olan ilişkisine dair birkaç söz daha söylemek gerekiyor sanırım.

pianiste 3

Annesiyle birlikte yaşayan ve aynı odada uyuyan Erika’nın, annesiyle çok eski yıllara dayanan bir savaşı olduğunu ve bu savaşta hep yenildiğini görüyoruz. Aşırı korumacı ve otoriter anne, halen Erika’nın tüm hayatını kontrol etmeye çalışıyor ve çoğu zaman da bunu başarıyor. Erika’nın problemlerinin bir kaynağı olması gerektiğini düşünenler için, anne ideal bir nedensel kaynak gibi duruyor. Gerçi, Haneke bu kaçamağa pek göz yummuyor. Hatta Erika’nın öğrencileri üzerinden bu durumun Erika’ya özel olmadığını da yer yer vurguluyor.

Walter’a geri dönecek olursak; Erika, yılların getirdiği tecrübeyle Walter’ın yaklaşma girişimlerini şiddetle reddediyor başta. Fakat yakışıklı, yetenekli Walter aynı zamanda inatçı da olduğundan Erika’nın setlerini yıkmayı başarıyor. Fakat setler yıkıldığında görmeyi düşlediği şeyle karşılaştığı söylenemez.

Walter’a kendi mazoşist fantezilerini madde madde listeleyen Erika –ki bu maddelerde annesine de yer ayrılmış- karşısında Walter ne yapacağını ya da ne yapması gerektiğini şaşırıyor. Burjuva bir ailede yetişmiş, sporla uğraşan, müzikte yetenekli genç mühendis afallıyor. Başta Walter’a karşı kuralcı ve otoriter takılan Erika, Walter geri adım attığında tüm kurallarını bir tarafa atıp Walter’a gidiyor. Erika için Walter öyle ya da böyle bir özgürleşme umudu. Başta cekedini alta astırmadan kendi normlarını dikte etmeye çalışsa da Walter’ı kaybetme korkusuyla her şeyden taviz vererek yeniden zorluyor ve sonunda Walter Erika’nın fantezilerini fazlasıyla yerine getiriyor; annesi yan odadayken Erika’ya tecavüz ediyor.

pianiste 2

Yukarıda Walter’dan bahsederken bir dolu sıfat saydım. Genç, karizmatik, hem sporla ilgileniyor, hem mühendis, hem müzikte yetenekli, hem burjuva bir ailenin yakışıklı çocuğu. Bunları tekrar etmemin sebebi, film boyunca normların dışında alışkanlıkları olan Erika’ya odaklanıyoruz ve seyirci olarak bazı aşırılıklarda ister istemez onu yargılıyoruz.  Onu anormal olarak etiketliyoruz ve hikaye bir anda münferit ve minimal bir hal alıyor derken, normalliğin idea’sı olan Walter’ın dönüşümüne (?) şahit oluveriyoruz. Filmin başlarında Erika’yı anlamaya, tanımlamaya çalışan seyirci olarak Walter’ın şaşkınlığını taşıyan bizler, farkında olmadan Walter’ın safında yer alıyoruz ve Erika’ya hep birlikte tecavüz ediyoruz. Sahi, Erika’nın da istediği bu değil miydi zaten!

Öğrencisinin cebine kırık camlar koyan Erika, eline geçirdiği bıçakla konser salonuna gidiyor filmin finalinde. Walter’ı görüyor. Walter ise normal hayatına hemen adapte olmuş şen kahkahalarla salonu inletiyor; herkesin gözdesi Walter. İkiyüzlü Walter. Hiçbir şey olmamış gibi Erika’nın yanına geliyor; ne bir utanma, ne bir tedirginlik. Göz görmeyince gönül katlanıyor; şimdi kameraların önünde Walter. Herkes salona giderken Erika elindeki bıçağı kendi omzuna saplıyor.

pianiste 4

Haneke bizi Erika’dan vuracak sanırken Walter’dan çakıyor tokadı yüzümüze.
Hiçbirimiz, birbirimize itiraf edecek kadar salak değiliz tabii. Ben de bir şey itiraf edecek değilim, sonuçta son derece sağlıklı ve normal bir toplum ferdiyim… kameraların önünde.  Ancak Haneke bizim samimiyetimize pek inanmıyor sanırım.

Kategoriler
izlenim

Code Inconnu- Récit Incomplet de Divers Voyages : Toplumsal Kodlar, Hatalı Girişler

Bir çocuğun sessiz sinema oyunundaki gibi beden dilini kullanarak bir şey anlatmaya girişmesiyle başlıyor film.Çocuk, arkasındaki duvara doğru gidiyor, çömeliyor ve sinmiş bir vaziyette bir süre öyle kalıyor.Diğer çocuklar da neyi anlatmaya çalıştığını söylüyorlar: yalnız, gangster, üzgün, vicdan azabı… cevapları geliyor; fakat hiçbirini doğrulamıyor çocuk. Filmin geneline gönderme yapan bu küçük mizansenden sonra Juliette Binoche ve Michael Haneke’nin ilk ortak çalışması, esas kahramanlarıyla başlıyor.

Anne Laurent (Juliette Binoche), gazete almak için dışarı çıkmıştır. Arkasından, sevgilisinin erkek kardeşi gelir. Anne’e kalacak yeri olmadığını, köye-babasının yanına- dönmek istemediğini söyler. Bunun üzerine Anne, ona evin anahtarını verir. Çocuk geri dönerken elinde buruşturduğu kağıdı, köşebaşında dilenen kadının kucağına atar. Durumu gören zenci bir genç, çocuğu alıkoyarak dilenci kadından özür dilemesini ister. Tartışmaydı, kavgaydı derken polisler gelir ve zenci gence yaptıkları potansiyel suçlu muamelesinden sonra tarafları ve tanıkları karakola götürürler. Yaklaşık on dakikalık bu mükemmel tek plan sahne (usta görüntü yönetmeni Jürgen Jürges’in de hakkını teslim etmek gerekir) ile izleyici gösterilenlere inandırılır.Yani; çocuk o kağıdı atarak gerçekten dilenci kadını aşağılamak istemiştir, zenci gencin çıkışı ise kadının iyiliğine olmuştur… Aslında ise algıladıklarımızın temelsiz olduğunu, kişileri kafamızdaki stereotiplere denk getirdiğimizi ve çoğu kez de yansıtma yaptığımızı filmin en başındaki  sahneyi referans alarak ve bu noktadan sonra filmin parçalı anlatımındaki her bir parçaya mercek tutarak rahatlıkla söyleyebiliriz.

code-inconnu-2000-03-g

Zenci gencin taksi şoförü olan babasına karakola gelmesi söylenir. Adam, müşterisine acelesi olduğunu ve kendisini en yakın taksi durağında indireceğini söyler. Müşteri, durumu saçmalık olarak niteler. Çünkü o, müşterinin gözünde ataları kölelikten gelme bir neslin ferdidir; gerçekten özel işi olamaz.

Fransız vatandaşı olmayan dilenci kadını uçağa bindirilip sınırdışı edilirken görürüz. Zencinin onun lehine yaptığı çıkış aleyhine sonuçlanmıştır. Dilenci kadını aşağılamak için kağıt attığını sandığımız Jean’ı ise köyünde babası ile birlikte, eğreti duruşu ve mutsuz haliyle görürüz. Anlarız ki attığı o kağıt, dilenciyi aşağılamak için değildir;kendi durumuna olan öfkesinin patlamasıdır.

Amadou (zenci genç)’nun annesini oğlunun başına gelenlerden dolayı ağlar ve sitem ederken görürüz. Oğlunun sınırdışı edilme ihtimalinden dolayı korkmaktadır. Amadou ve annesi için vatan Fransa iken onlara bakan gözler için ait oldukları yer Afrika’dır. Ardından gelen sahnede ise dilenci kadını memleketinde kimliği ve aidiyetiyle gördüğümüzde o, gözümüzde dilenci kadın olmaktan çıkar. Sonraki parçalarda da biz dilenci kadını memleketinde kendine özgü bir bütünlüğün parçası olarak görsek bile o hiç de bizim gördüğümüz gibi değildir artık; aşağılanmış ve başkalarının bakışları kimliğine sinmiştir.

code-inconnu-2000-02-g

Anne’in sevgilisi Georges savaş fotoğrafçısıdır. Kabil’den yeni dönmüştür.Bir restorandaki sohbet esnasında kendisine sorulması üzerine oradaki hayatın basit ve net olduğunu, buranınsa karmaşık olduğunu söyler.Aynı restoranda Amadou’yu beyaz bir kızla beraber görürüz. Amadou pencere kenarından masa ayırttığını garsona söyler; garson da rezerv süresinin dolduğunu ve pencere kenarından yer veremeyeceğini kibarlıkla söyler. Beyaz kızın da isteğiyle gösterilen yere otururlar. Başta gördüğümüz Amadou ile bu Amadou arasında çok fark vardır. Bir beyaz kızla birlikte olması kendisini dışlanmış hissetmesine mani olmuş ve bu yeni his davranışına da yansımıştır. İşte bu parça, Georges’un sarfettiği ‘burada hayat karmaşık’ sözünün altını doldurmuştur.

Yine aynı masada biri Georges’e ‘’savaşı fotoğraflarla anlatamazsın’’ der. Fotoğraflarıyla insanları savaşa karşı duyarlı kılmak isteyen Georges, Anne’in apartmanlarındaki bir çocuğun, ailesi tarafından şiddete maruz kaldığından şüphelendiğini ve bir şeyler yapmaları gerektiğini söylediğinde aynı duyarlılığı gösterip harekete geçmez. Hemencecik, duyarlı bir insan olduğuna dair yargıya vardığımız Georges’e karşı bakışımızı parçalayan bir parçadır izlediğimiz-tıpkı diğer parçalar gibi…code-inconnu-2000-07-g

Sona gelmeden önce ‘havuzlu sahne’ ile ‘metrodaki sahne’yi birleştirerek okuyalım: Havuzlu sahnedeki film çekimiyle kurmacanın-kurgunun, basbayağı gerçek kadar etkili ve inandırıcı olabileceği vurgulanmıştır. Buradan metrodaki sahneye geçiş yaptığımızda Arap gencin Anne’i -aslında hiç öyle olmadığı halde- yüksek sosyetenin tuzu kuru bir üyesi olarak neden algıladığını ve neden elinden geldiğince onu rahatsız ettiğini anlayabiliriz. Toplumsal kodlar onu bize nasıl bir pislik olarak gösteriyorsa Anne’i de ona kağıttan bir bebek olarak gösteriyor.

Sonda; farklı ırklara mensup çocuk ve gençlerden oluşan bir bando takımının aynı ritmi sürekli tekrarlaması eşliğinde dilenci kadını Paris sokaklarında, metrodan çıkmış Anne’i üzgün bir biçimde evine girerken, Georges’i de dış kapının kodunun değiştirilmesinden dolayı Anne’nin evine giremeyip ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette görürüz.Bando takımının çıkardığı ortak ses; dilenci kadın, Anne ve Georges’in farklı yerlere savrulmuşluklarının altını çizerken bir yandan da kolektif amaçlar fukarası çağımızda aslında herkesin birbiri için, bir ‘bilinmeyen’ olduğuna işaret eder.

Kategoriler
izlenim

Le Temps Du Loup: İnsan İnsanın Kurdudur

Film başlar. Michael Haneke’nin alıştığımız jeneriğini görürüz. Siyah fon üzerine beyaz renkte oyuncuların ve ekibin isimleri. Müzik yok. Jenerik biter. Bir araç ormanlık bir yolda ilerlemektedir. Bir evin karşısında durur. Anne-baba-iki çocuktan oluşan bir aile araçtan iner. Evin kapısını açıp içeri girerler. Girdikleri an bir adam silahını onlara doğrultur. Belli ki adam, eşi ve iki çocuğuyla bu evde bir süredir yaşamaktadır. Hem biz, hem de evin sahipleri olayı anlamaya çalışırken silahı elinde tutan adam silahını ateşler. O an bir Michael Haneke filmiyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlarız. Haneke post-apokaliptik dönemi anlatan bu filminde tıpkı Cache’de de yapacağı gibi burjuva bir aileyi merkeze koyar. Önce erkeği öldürürek anne ve çocukları dayanaksız bırakır. Ardından aileyi doğanın içine atar. Hemen sonrasında şiddetin, hakaretlerin, tecavüzlerin olduğu bir topluluğun ortasına bırakır aileyi. Film boyunca bu ailenin gerçek hayatı tanımalarına, birbirleri arasındaki bağların yavaş yavaş kopmasına, bu ailenin değişimine odaklanır.

Le Temps Du Loup 1

Haneke neden ve sonuçlarla ilgilenmeyen bir film ortaya koyar. Dünyada bir şeyler olmuş, hükümetler düşmüş, insanlık iktidarsız/hükümetsiz kalmıştır. Şiddetin dozu kat kat artmış, insanlar kabuklarına (evlerine) çekilmek ve dışarıdaki dünyayla bütün iletişimleri kesmek zorunda kalmışlardır. Açlık ve sefaletle dolu bu dünyada yiyecekleri olmayanlar, olanlar için bir tehdit haline gelmişlerdir. Haneke bize bunların nedenlerini açıklamaz. İnsanlık neden bu hale gelmiştir, sonrasında ne olacaktır? Bunları cevaplamaz Haneke. Aslında bu sorular önemsizdir. Önemli olan Haneke’nin filminde irdelediği sorunlardır. Haliyle Haneke sorunlar üzerinde düşündürtürken toplumların hükümetsiz kalmasının nedenleri önemsizleşir. Gerçek hayatta da öyle değil midir zaten? Hayatta kalmaya çabalarken insan hükümetin neden düştüğüyle ilgilenebilir mi? Yiyecek bir lokması, içecek bir bardak suyu yokken başka şeyler için endişelenir mi insan? Haneke’nin yaptığı kıyametten sonraki hayattan bir kesit alıp nedenleri ve sonuçları irdelemeden insanın hayatını idame ettirmesine odaklanmaktır. Ayrıca Haneke bu filminde bir kaç eleştiri getirir, bunlara değinelim kısaca.

Filmdeki esas aile, yani Anne ve çocuklarının oluşturduğu burjuvazi aile üzerine eleştiriler getirilir. Konfora alışkın olan, en küçük bir sorun karşısında çareyi başka bir yere tüymekte bulan bu ailenin başındaki kişi (baba) öldürüldükten (yani artık güvende olmadıklarını anladıktan) sonra ailenin arasındaki bağlar yavaş yavaş kopmaya başlar. Filmin bir sahnesi bu açıdan önemlidir: Baba öldürüldükten sonra anne bir adamdan yardım ister. “(Bize yardım etmek) Sizin göreviniz” diye de ekler. Adam “Neden şehirde kalmadınız? Neler olduğunun farkında değil misiniz yoksa aptal rolü mü yapıyorsunuz?” diye sorar. Şehirde kalmak yerine en güvensiz yere, taşraya gelir bu aile. O küçük(?) sorundan bu şekilde kurtulacaklarını sanırlarken daha büyük sorunlarla karşılaşırlar. Özellikle Anne bu sorunlarla başa çıkmakta çok zorlanır. Aslında bu sahne iki şekilde okunabilir. Biri belirttiğim şekilde. Diğeri ise köylünün/taşralının şehirliye bakışı üzerinden gerçekleştirilebilecek okumadır. “Neden şehirde kalmadınız?” diyen adamın tüm bu olanlardan şehirlileri suçlar gibi bir hali var. Taşradaki hayatın sona erdiğini gösteren Haneke aynı şeyi şehir için yapmıyor. Şehrin düşüp düşmediğini, aynı sorunlara orada da rastlamanın mümkün olup olmadığını bilemiyoruz. Bu da filmin bazı taraflarını okumayı zorlaştırıyor.

Le Temps Du Loup 3

Haneke’nin bir diğer meselesi Fransızların yabancılara bakışıyla alakalı. Fransızların sorunların kaynağı olarak yabancıları işaret etmelerine ve yabancılara yönelik baskılarına bu filmde de değinir. Sadece Fransa’da değil aslında, batının tümünde doğulular sorunların kaynağı olarak görülmekteler. Doğudan gelen bu insanlar batıdan uzaklaştırılırlarsa bütün sorunlar çözüme kavuşacaktır anlayışı hakimdir bu coğrafyaya. Filmde de bir hırsızlık olayından sonra yakasına yapışılan yabancı olduğu lisanından belli olan kişi oluyor. “Bu arkadaş canlısı yabancılar ve kardeşleri birer pislik hırsızlar ve hep öyle oldular” repliğiyle Fransızların yabancılara yönelik nefretleri özetlenmiş oluyor.  Haneke’nin eleştirilerinden devlet mekanizması, din ve sözde peygamberler, sorunlar karşısında vurdum duymaz hale gelen toplum da nasibini alır.

Le Temps Du Loup

Haneke’nin kıyametten sonraki insanlık için söyledikleri aslında daha önce başka yönetmenlerin söylediklerinden pek de farklı değil. Böyle bir dünyada insan modernliğini, kibarlığını bırakmış, içindeki hayvanı kontrol edemez noktaya gelmiştir. Silahı olanlar iktidarı ele geçirmiş, güçlüler güçsüzlere tecavüz etmeye, haklarını gasp etmeye başlamışlardır. Bencillik herkesi sarmıştır. Para önemini yitirmiş, paranın yerini takas almıştır. Takas edecek şeyleri olmayan kişilerse Allah’a havale edilmiştir. İnsan tek bir şey için mücadele etmeye başlamıştır. O da yaşamını devam ettirmek için. Sonuçta her zamanki gibi bu distopik zamanlarda da insan insanın kurdu haline gelir. Çekilen onlarca distopik filmden bu açılardan farkı yoktur filmin. Ama diğer filmler gibi nedenler ve sonuçlar üzerinde durmaması, felaketten çok insana odaklanması, bunu yaparken insanı asıl sorulardan ve sorunlardan koparmaması, hikayenin başını ve finalini önemsemeyip izleyiciye ilerisi adına kendi kurgusunu oluşturma fırsatını vermesi, izleyiciyi olayların ortasına atıp duygularıyla oynamak yerine uzaktan olayları izlemesini sağlaması (ki bu durum Haneke’nin tüm filmlerinde mevcuttur. İzleyici olaylara dahil edilmez) ve çocuk karakterlere epey önem vermesi (finalde çocuğun kendisini ateşe atıp “insanlık için kendisini feda etmek istemesi)  bu filmi diğerlerinden farklılaştırıyor. Sonuçta Michael Haneke’nin post-apokaliptik “Le temps du loup”unu farklı ve başarılı bir bilim-kurgu izlemek isteyenlere öneririz.