Kategoriler
haber

Michael Mann, Ferrari Projesini 2021’de Çekecek

Blackhat‘ten sonra bir sinema filmi çekmeyen Michael Mann yıllar önce Ferrari adlı biyografik filmi kotaracağını açıklamış, başrol için Christian Bale‘le anlaşmıştı. Ama Bale daha sonra projeden ayrılmış, Mann bunun üzerine Hugh Jackman‘la anlaşmıştı. Diğer başrolse Noomi Rapace‘ye teslim edilmişti. Ama film çekilemedi, Bale de James Mangold‘un Ford v. Ferrari filmine dahil oldu. Hemen belirtelim ki Mann bu filmin yürütücü yapımcıları arasında yer almıştı.

Bugün gelen haberlere göre Mann’in projesi dirildi. Planlar değişmezse Mann bu filmini 2021’de çekecek. Başrol halen Jackman’ın. Rapace’nin rolünü üstlenecek aktris ise henüz duyurulmadı. Filmin finansmanını STX stüdyosu üstlenecek. Amazon Studios da projede yer alıyor. Film, Ferrari markasının kurucusu Enzo Ferrari‘nin evliliğinin en sancılı zamanına odaklanacak, 1957 yazında geçecek. Bu dönemde Ferrari 24 yaşındaki oğlu Dino’yu kaybetti, evliyken birlikte olduğu Lina Lardi’den Piero adlı bir oğul sahibi oldu. Filmde Lina Lardi’ye de yer verilecek ama odak, Laura’yla Enzo’nun evliliğinde olacak.

Kategoriler
haber

Michael Mann, Heat’in Öncesini ve Sonrasını Anlatacak

Michael Mann, geçen yıl daha önce Heat ile sinemaya aktardığı hikayenin öncesiyle ilgili bir roman yazdığını ve film çalışmalarının da yürüdüğünü açıklamıştı. Deadline’a konuşan usta yönetmen, hikayenin bir de sonrasıyla ilgili çalışmasının olduğunu açıkladı. Kısacası Mann, Heat’in öncesini ve sonrasını iki ayrı filmle anlatmak istiyor.

Mann gelişmeleri şu şekilde aktardı:

“Çalışıyoruz. Senaryo için zamanımı zorluyorum. Henüz size ayrıntılarından bahsedemem. Ama kesinlikle filmin öncesini ve sonrasını ele almak istiyorum.”

Kategoriler
haber

Christopher Doyle’dan Mann ve Cameron’a Ağır Sözler

Günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinden Christopher Doyle özellikle Wong Kar Wai filmlerindeki olağanüstü çalışmalarıyla bilinir. Avustralya doğumlu hong-kong’lu sinematograf Chungking Express, Happy Together, In the Mood for Love ve 2046 ile yeteneklerini tüm dünyaya kanıtlamıştı.

Doyle ,son röportajında işiyle ilgili ayrıntıları anlatırken, belirli bir yönetmen tipine olan tepkisini de dile getirmeden edemedi:

“Bu işin kaynağı, esas dürüst yönü, arkadaşlık ve iyi niyettir. Film bunların yanında sadece bir yan üründür. Beraber çalışmayı sevdiğim herkesle, senaryo veya para için değil bunun için çalıştım. Birisiyle film çekerken 6 ay, 1 yıl geçiriyorsunuz. Birbirinizin dostluğundan zevk almazsanız, niye yapasınız ki?”

“6 ay geçiriyorsunuz. Bir insan Michael Mann ve James Cameron’la niye 6 ay geçirmek ister ki? Deli misiniz? Kendileriyle tabi ki çalışmadım. Benimle ne yapacaklarını bilemezlerdi. Dünyanın kendilerinin etrafında döndüğünü düşünüyorlar. Dünya kimsenin etrafında dönmez, belki biranın etrafında dönüyordur. Kibarlık önemlidir. Duygular üstüne kurulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Fikirlerin paylaşıldığı bir dünyada… En azından benimkisi böyle”

Kategoriler
seçki

Usta Yönetmenlerin Hazırladıkları Yeni Diziler

Tong Wars – Wong Kar Wai: Son filmi The Grandmaster‘dan sonra herhangi bir film çekmeyen Wong Kar Wai’nin Tong Wars adlı bir dizi hazırladığı açıklanmıştı. Amerika’nın Çin Mahallesi’nde geçecek bu film, Vicky adlı köle kızın büyüyüp Çin Mahallesi’nin en zengini oluşuna, o dönemin gangsterlerine ve Tong Savaşları’na odaklanacak. Dizi Amazon için çekilecek. Fakat çekim tarihi halen belli değil.

The New Pope – Paolo Sorrentino: Son filmi Loro‘yu İtalya’da iki bölüm halinde, İtalya dışında tek film olarak vizyona çıkartan İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino arayı uzatmadan televizyona dönecek. Hatırlanırsa Sorrentino, Jude Law‘ın başrolünde The Young Pope mini dizisini çekmişti. Yeni dizisi The New Pope bu dizinin devamı olacak. Law, Javier Camara, Silvio Orlando, The Young Pope‘taki karakterlerini yeni dizide de oynayacaklar. Başrolse bu kez John Malkovich‘e teslim edilmiş. Aktör dizinin merkezindeki yeni papayı canlandıracak. Kadroya Sharon Stone da dahil edilmişti. Dizinin konusu henüz açıklanmadı. Yeni dizi 2019’a yetişecek. Diziyi Sky ve HBO kanalları yayınlayacak.

Cortes – Steven Spielberg: Cortes projesi ilk kez 1950’lerde yazıldı. Dalton Trumbo‘nun kaleme aldığı bu proje sinema için tasarlanmıştı ama çekilemeyip rafa kaldırılmıştı. Yıllar önce raftan indirildi, projenin dizileştirileceği açıklandı ama çekimlere gene başlanamadı. Usta aktör Javier Bardem‘in son açıklamalarına göre çekimlere 2019’da başlanması umuluyor. Sadece 4 bölümden oluşan dizi İspanyol denizci Hernan Cortes‘e odaklanacak. Karakteri Bardem oynayacak. Steven Spielberg yapımcılığı üstlenecek. Haberlere göre dizinin pilot bölümünü Spielberg çekebilir ama usta yönetmen 2019’da West Side Story‘le meşgul olacağı için pilot bölümü başkası çekebilir. Diziyi Amazon yayınlayacak.

Fordlandia – Werner Herzog: Bir süredir dişe dokunur bir filme imzasını atamayan, ama halen iyi belgeseller çekebilen Werner Herzog, Fordlandia adlı kitabı dizileştirmeye hazırlanıyor. Greg Grandin‘in kaleme aldığı kitap, Henry Ford‘un Amazon’un ormanlarında bir fabrika açmaya yeltenmesini konu alıyor. Dizinin kanalı henüz belirlenmedi. Bakalım başroller kime teslim edilecek.

The Caesars – Martin Scorsese: İki yıl boyunca hazırlanan Vinyl dizisi bir türlü reytinglerini yükseltemeyince HBO tarafından iptal edilmişti. Geçtiğimiz haftalarda Scorsese bu dizisi hakkında konuşmuş, dizinin tamamını çekseydi iptal edilmeyeceğini söylemişti. Bu diziden sonra Scorsese ekranlara The Caesars adlı diziyle dönmeyi düşünüyor. İlk haberlere göre bu dizinin de pilot bölümünü çekecek ama son açıklamalarına bakarsak tüm sezonu çekmeye yeltenir mi? Scorsese’nin çekmek istediği pek çok film olduğu için pek sanmıyorum. Vikings‘in showrunnerı Michael Hirst, The Caesars‘ı kaleme alacak. Çekimlere 2019’da başlanması planlanıyor. Dizi Julius Caesar’ın yükselişine odaklanacak. Scorsese 2019 yazında Leonardo DiCaprio‘lu Killers of the Flower Moon filminin çekimlerine başlayacak. Bakalım The Caesars‘a vakit yaratabilecek mi, yoksa pilot bölümün yönetmenliği başkasına mı gidecek.

Raised by Wolves – Ridley Scott: Her zamanki gibi pek çok sinema projesiyle meşgul olan Ridley Scott filmlerden evvel bir dizi çekecek. Bilimkurgu türündeki Raised by Wolves yönetmenin hem sıradaki projesi, hem de ilk dizisi olacak. Scott pilot bölümü çektikten sonra sinemaya dönecek. Bu dizi gizemli ve bakir bir gezegende küçük bir çocuğu yetiştirmekle görevlendirilmiş iki androide odaklanacak, TNT’de yayınlanacak. Bu arada Scott yıllar evvel Rebecca Ferguson‘lı The Vatican dizisini çekmiş ama dizi yayınlanmadan iptal edilmişti.

Kelvin’s Book – Michael Haneke: 2017’de pek yankı uyandıramayan Happy End filmiyle sinemalara dönen usta yönetmen Michael Haneke yeni projesini duyurdu. Şimdiye dek hep sinema/TV filmleri ve belgesellerle meşgul olan Haneke 1979 yılında iki bölümden oluşan Lemminge adlı bir mini dizi hazırlamıştı. Bu mini dizinin senaristliğini ve yönetmenliğini üstlenen Haneke 39 yıl aradan sonra yeni bir dizi hazırlayacak. Kelvin’s Book adı verilen dizi, FremantleMedia’ya ait olan UFA Fiction’ın yapımcılığında çekilecek. İngilizce dilinde çekilecek bu dizi 10 bölümden oluşacak, distopik bir gelecekte geçecek. Konu şöyle: Merkezde yer alacak bir grup genç bir uçuş sırasında acil iniş yapmaya zorlanırlar ve ilk kez ülkelerinin gerçek yüzüyle karşı karşıya kalırlar.

The Defective Detective – Terry Gilliam: Gilliam bahtsız yönetmenlerden. Böyle başlayınca genelde The Man Who Killed Don Quixote filmiyle devam ediliyor. Ama Gilliam sadece bu filmini çekmekte zorlanmadı, diğer pek çok projesi için de bütçe bulmakta zorlanan bir isim Gilliam. Bu projelerinden The Defective Detective on yıldan uzun bir süredir çekilmeyi bekliyor. Ama yönetmen bütçe bulamadığı için bir türlü çekimlere başlanamıyor. Son haberlere göre Gilliam bu projesini Netflix için dizileştirebilir. Henüz Netflix projeyi resmi olarak duyurmadı. Dizi bir kızın kaybolmasını, bir dedektifin bu kızı aramaya başlamasını, dedektifin kızın fantastik bir yerde kaybolduğunu, bu yerin öykülerde anlatıldığını düşünmeye başlamasını konu alıyor. Görüleceği üzere tam da Gilliam’lık bir öykü. Umarız Netflix diziyi onaylar da Gilliam arayı açmadan setlere döner.

Hue 1968 – Michael Mann: Mann de Wong Kar Wai gibi yıllardır film çekmiyor. Yönetmen en son Blackhat filmini çekmiş ama bu film hem gişede batıp hem de kötü eleştiriler alınca sinemaya ara vermişti. Gene de bu filmden sonra projelerini açıklamaya devam etmiş, lakin hiçbirinde çekim aşamasına gelememişti. En son duyurduğu FX dizisi Hue 1968‘in çekim tarihi halen belli değil. Dizi aynı adlı kitaptan uyarlanacak, Vietnam Savaşı’na odaklanacak. Bu arada Mann daha önce Luck dizisini çekmiş, çekimler sırasında üç atın ölmesinin ardından dizi kısa sürede iptal edilmişti. Hue 1968 çekilirse Mann’in 8 yıl aradan sonra TV’ye dönüş dizisi olacak.

I Know This Much Is True – Derek Cianfrance: Blue Valentine, The Place Beyond the Pines filmlerinin yönetmeni Cianfrance son filmi The Light Between Oceans gişede batınca sinemaya ara vermişti, Wong Kar Wai, Michael Mann gibi. Yönetmen sinemaya ne zaman döner bilinmez, lakin sıradaki projesi Mark Ruffalo‘lu I Know This Much Is True olacak. İki yıldır bu projeyle meşgul olan Cianfrance diziyi 2019’da çekebilir. Dizi orta yaşlı Dominik’in şizofren ikizi Thomas’la sorunlu ilişkisini, Thomas’ın akıl hastahanesinden ayrılma çabalarını konu alacak. Dizi, HBO için çekilecek.

İsimsiz Dizi – Yorgos Lanthimos: En son The Favourite filmini çeken Lanthimos’un sıradaki projesi henüz kesinleşmedi. Yönetmen birkaç yıl önce Colin Farrell‘ın başrolünde bir dizi hazırladığını açıklamıştı. Belki bu dizi onun sıradaki yapımı olur. Dizi, Iran-Kontra Skandalı’nı işleyecek. Amazon için çekilecek dizide Farrell, Amerikalı denizci (asker) Oliver North‘u oynayacak. North elindeki silahları İranlılara satmış, İran’dan kazandığı paraları Nikaragua’daki Kontralara devretmiş, Kontralar bu paralarla katliam yapmıştı.

Gösta – Lukas Moodysson: HBO’nun Avrupa’ya yayın yapan kanalı HBO Europe şu sıralar Lukas Moodysson’a Gösta adlı bir dizi çektiriyor. Sekiz bölümden oluşan Gösta komedi-drama türlerinde. Dizi 28 yaşındaki çocuk psikologu Gösta’nın küçük kırsal bir kasabada işe başlamasını konu alıyor. HBO Europe diziyi 2019 sonbaharında yayınlamayı planlıyor.

İsimsiz Dizi – Alfonso Cuaron: Memleketi Meksika’ya döndüğü ROMA filmiyle ödülleri toplayan Alfonso Cuaron’un da sıradaki projesi belli değil. Ama yönetmenin projeleri arasında bir dizi de yer alıyor. Haberlere göre Cuaron bu kez korku türünde bir dizi hazırlıyor. Yönetmen daha önce JJ Abrams‘la birlikte Believe adlı diziyi hazırlamış ama dizi kısa sürede yayından kaldırılmıştı. Cuaron’un yeni dizisi 2017’de duyurulduğunda başrolü Casey Affleck‘in üstleneceği belirtilmişti. Bu durum değişti mi, dizi çekilecek mi bilemiyoruz.

Killer Intent – Duncan Jones: Son filmi Mute‘la kötü eleştiriler alan Duncan Jones kariyerine Killer Intent dizisiyle devam edecek. Jones, Tony Kent‘in aynı adlı romanını dizileştirecek. Killer Intent, Jones’un ilk dizisi olacak. Dizi, Jack Reacher benzeri bir ajan olan Joe Dempsey’e odaklanacak. Şimdilik dizinin çekim tarihi belli değil.

The French Detective – Luc Besson: Birkaç yıl önce duyurulan bir dizi The French Detective, fakat çekim aşamasına geçilemedi. Dolayısıyla dizinin iptal edilip edilmediğini bilmiyoruz. Diziyle ilgili ilk ve tek haberde diziyi ABC kanalının yayınlayacağı, Besson’un yönetmenliği, Fransız yıldız Jean Dujardin‘in başrolü üstleneceği açıklanmıştı. Adından da anlaşılacağı üzere dizi, Fransız dedektif Moncrief’in Paris’ten New York’a taşınmasını, New York Polis Departmanı’nda çalışmaya başlamasını, hayatına sil baştan başlama çabalarını ama geçmişinin peşini bırakmamasını konu alacak. Dizi ünlü yazar James Patterson‘ın aynı adlı kitabından uyarlanacak.

Mindhunter – David Fincher/Andrew Dominik: Netflix’in seri katilleri konu alan dizisi Mindhunter‘ın 2. sezonu halen çekim aşamasında. David Fincher ilk sezonun üç bölümünü yönetmişti, bu kez iki bölümden sorumlu. Fincher 2. sezonun ilk bölümünü çektikten sonra yönetmenliği Andrew Dominik’e teslim etti. Dominik 2., 3. ve 4. bölümleri, Carl Franklin 5., 6. ve 7. bölümleri yönetecek. Fincher 8. bölümü çekip sezonu bitirecek. Bir süredir (Fincher 4, Dominik 6 yıldır) film çekmeyen iki yönetmen 2019’da en azından bu diziyle dönmüş olacaklar. Mindhunter 2. sezonunun bazı bölümlerinde katil Charles Manson’a da odaklanacak. Manson’ı Damon Herriman oynadı. Aktör aynı rolü Quentin Tarantino‘nun yeni filmi Once Upon A Time In Hollywood‘ta da oynadı. Dizi 2019’da dönecek.

Dolce Vita – Oliver Stone: Mann, Fincher, Besson, WKW, Cuaron… Herkes TV’ye geçiyor/dönüyor. Oliver Stone da dizi çekecek. Yakın zamanda gelen haberlere göre Stone, Death and the Dolce Vita adlı romandan uyarlanacak Dolce Vita adlı dizinin yönetmenliğini üstlenecek. Diziyi Emmy ödüllü senarist Tom Fontana kaleme alacak. Dönem türündeki bu dizi 1950’lerin Roma’sında geçecek, bir cinayete ve Romalıların yaşamlarına odaklanacak.

The Nevers – Joss Whedon: Whedon usta bir yönetmen değil tabii ki ama yapımları merakla beklenen yönetmenlerden. Onu da listeye dahil etmek istedim, ki bu yıl duyurulan dizisi izleyicileri heyecanlandırmıştı. HBO bu yaz Whedon’ın yeni bilimkurgu dizisi The Nevers‘ın ilk sezonunu onayladığını açıklamıştı. Whedon dizinin senaristliğini, yürütücü yapımcılığını, showrunnerlığını ve yönetmenliğini üstlenecek. Dizinin merkezinde Viktoryan İngiltere’den bir grup kadının dünyayı değiştirebilecek görevlerine, acımasız düşmanlarıyla mücadelelerine ve beklenmedik yeteneklerine odaklanacak. Tahminen 2019’da ilk sezonu izleriz.

State of the Union – Stephen Frears: İngiliz yönetmen Frears dizi yapmaya devam ediyor. Yönetmenin çekimlerine devam ettiği yeni dizisi State of the Union İngiltere’nin iki yıldızı Chris O’Dowd ve Rosamund Pike‘ı buluşturdu. İki oyuncu dizinin merkezindeki çifti oynuyor. Romantik komedi türündeki dizi 10 bölümden oluşuyor ama ilginç olan şu ki bölümlerin süresi sadece 10 dk. Yani sezon sadece 100 dk/1 sa 40 dk’dan oluşacak. Diziyi SundanceTV yayınlayacak.

68 Whiskey – Ron Howard: Howard bu yaz İsrail yapımı dizi Charlie Golf One‘ın yeniden çevrim haklarını satın almıştı. Bu dizi erkekler ve kadınlardan oluşan askeriyede geçip askerlerin Afganistan’daki bir operasyona hazırlanmalarını konu alıyor. Howard dizinin pilot bölümünü çekmeyi planlıyor. Diziyi The Brink‘ten Roberto Benabib kaleme alacak. Dizi 2019’a yetişebilir. Howard daha önce Genius dizisinin 1. sezon 1. bölümünü çekmiş, diziyi başka yönetmenlere devretmişti. Yönetmen, Genius‘ın yapımcılığını üstlenmeye devam ediyor. Genius‘ın 3. sezon çekimlerine bu yıl başlanabilir.

Kategoriler
haber

Michael Mann, Comanche Adlı Bir Western Çekmeyi Planlıyor

Gişede çok kötü batan filmi Blackhat‘ten sonra setlere dönmeyen Michael Mann, Enzo Ferrari’nin hayatını konu alan Ferrari filmini çekmeye hazırlanırken Christian Bale filmde rol almaktan vazgeçince film ertelenmişti. Mann aylar önce başrolü Hugh Jackman’a teslim etti ama filmin çekim tarihi halen belli değil. Yönetmen şu sıralar Vietnam Savaşı’nı konu alan mini dizi Hue 1968‘in de hazırlıklarına devam ediyor. Projeleri arasında Comanche adlı bir westernin olduğunu da açıkladı. Mann filmin John Ford’un The Searchers‘ıyla aynı konuyu anlattığını ama daha fazla soruna odaklandığını söyledi. Comanche 10 yaşındaki bir kızın [gerçekte yaşayan Cynthia Parker] Kızılderililerce ailesinden koparılmasını, 24 yıl boyunca Kızılderililerce yaşayınca İngilizceyi unutup asimile olmasını, 34 yaşında “kurtarıldığında” beyazların yaşamına uyum sağlayamamasını, Kızılderili ailesini özlemesini, defalarca kez evden kaçmaya çalışmasını, en sonunda intihar etmesini konu alıyor. Hatırlanırsa The Searchers da Kızılderililerin genç bir kızı kaçırmalarını, kızın asimile olmasını konu alıyordu.

Mann’in projeleri arasında bilimkurgu türünde bir film de eklemiş, ama projeyle ilgili ayrıntıları açıklamadı. Yönetmenin önce diziyi mi, Comanche‘yi mi, Ferrari‘yi mi çekeceği belli değil.

Kategoriler
seçki

Michael Mann: Hollywood’un Noir-Suç Ustası

Michael Mann, Amerikan sinemasında Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, Quentin Tarantino, Steven Spielberg ve Brian De Palma gibi günümüzde halen yaşayan ve film çeken auteur yönetmenlerden biri olarak görülür. Kariyeri 70’lerde kısa filmlerle sınırlı kalan Michael Mann, 80’lerle birlikte uzun metrajlı film çekmeye başlar ve çok geçmeden kendi özgün sinemasını oluşturur. Özellikle 90’larda çektiği Heat ve Insider yönetmenimizin en büyük iki başyapıtı olarak anımsanır ve ikisi de çoktan kült mertebesine erişmiş filmlerdir. Kendisi aynı zamanda Amerika’nın en iyi suç filmi çeken yönetmeni olarak görülür. Filmlerinde bulunan öğeler şunlardır:
1.Kötü karakterlerin çok başarılı yazılması. (bkz Neil McCuley, Vincent)
2.Tüm karakterlerinin iç dünyasının ve derinliklerinin seyirciye aktarılması
3.Noir ile suç türlerini kusursuzca harmanlaması
4.Kusursuz renk sinematografileri, özellikle mavi ve gri tonları
5.Başrol oyuncuların yanına kaliteli yardımcı oyuncuların eşlik etmesi (bkz Val Kilmer – Michael Sizemore = HEAT, Christopher Plummer – Philip Baker Hall = Insider)

Thief, 1981

Thief, Michael Mann’ın ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen kariyerindeki en iyi filmlerinden biridir. Yukarıda saydığımız maddelerin neredeyse tamamı bu ilk filmde kullanılır. Özellikle renk sinematografisindeki ustalığı bu filmle ilk kez görülür sonrasında Heat, Insider ve Collateral’de devam eder.
Filmde The Godfather’ın ilk filminden hatırlayacağımız büyük oyuncu James Caan, bu filmden 3 yıl sonra 1984’te Once Upon A Time In America (Bir Zamanlar Amerika’da)’da oynayacak olan aktrist Tuesday Weld, genellikle yaptığı orjinal film şarkılarıyla tanınan ve bir en iyi orjinal şarkı dalında oscar adaylığı bulunan Willie Nelson, K-9 filmiyle tanıdığımız Jim Belushi ve geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden, Robert De Niro’nun Midnight Run filmindeki mafya babası olarak hatırlayacağımız Dennis Farina rol alır.
Film, ünlü bir elmas hırsızı olan Frank’in emekli olduktan sonra çok kazançlı bir teklif karşılığında bir soyguna daha kalkışması ve bunun devamında sevgilisini de etkileyecek olayların önüne geçememesini anlatmaktadır.

Siyahtan laciverte ve maviye uzanan renkler, film noir’ın alamet-i farikaları…

Manhunter, 1986

Manhunter (İnsan Avcısı) Michael Mann’ın Thief’ten sonraki 3.filmidir. Ve en az Thief kadar başarılı olmuştur. Bu film 1991’de sadece Amerika’da değil dünyada fırtınalar estiren The Silence of The Lambs (Kuzuların Sessizliği), onun devam filmleri Hannibal ve Red Dragon’un ilk filmidir. Aslında Manhunter’ın hikayesi birebir olarak serinin üçüncü filmi Red Dragon ile örtüşür.
Emekli dedektif Will Graham yeni bir seri katili yakalamak için geçmişte yakaladığı yamyam seri katil Hannibal Lecter’dan yardım ister. Filmde efsane Hannibal Lecter’ın gençlik dönemlerine ait sahneler de mavcuttur. Dedektif Will Graham rolünde William Petersen’ı izlerken, Hannibal Lecter rolünde ise özellikle muhteşem sesi ve ağır İngiliz aksanıyla tanınan oyuncu Brian Cox’u görürüz. Cox’un yanı sıra Joan Allen ve Kim Greist’te filmdeki diğer yıldızlar.

Hannibal Lecter rolünde oldukça etkileyici bir portre çizen Brian Cox.

The Last Of The Mohicans, 1992

The Last of The Mohicans (Son Mohikan) dünya sinemasının önemli filmlerinden sayılır. Michael Mann’ın da filmografisinin büyük işlerinden biridir kuşkusuz. Ayrıca en çok en iyi erkek oyuncu oscarı bulunan Daniel Day Lewis’in de 90’lı yıllara patlama yaparak girmesine neden olan filmdir Son Mohikan. Michael Mann yine kuvvetli bir oyuncu kadrosuyla çalışır bu filminde de. Filmde Daniel Day Lewis’in yanı sıra Madeleine Stowe, Russel Means, Wes Studi, Jodhi May gibi isimler yer alır.
Film 18.yüzyıl Kuzey Amerikasında geçer. Fransızlar ve İngilizlerin bölgeyi işgal etme çabaları esnasında çatışmaların ortasında kalan Kızılderililer ve Yerleşimciler çok zor durumdadırlar. Yerleşimcilerden olan Cora ve ailesi, Şahingöz adında bir başka bir yerleşimci tarafından kurtarılır ancak Şahingöz Kızılderililer tarafından yetiştirilmiş ve savaş sanatları üzerine eğitim almış bir savaşçıdır. Film, Şahingöz’ün Cora’nın ailesiyle yakınlaşması ve birlikte işgal güçlerine verdikleri mücadeleyi anlatır.

Heat, 1995

Geldik Michael Mann’ın kariyerinin en büyük ve kült filmine. Sene 1995, 90’larla birlikte Amerikan sinemasında peş peşe başyapıtlar çekiliyor. 1995’te bu 90’ların en bereketli yıllarından biriydi. Se7en, Braveheart, Casino, Usual Suspects, Twelve Monkeys. 95’teki bu muhteşem filmlerden biri de Heat’tir. Michael Mann, 1989’da televizyon formatına çektiği ancak benim yazımda kullanmadığım film L.A. Takedown’u görkemli bir şekilde beyazperdeye uyarlar. Bunu yaparken de sinema tarihinin gelmiş geçmiş belki de en iyi kadrosunu kurmak için kolları sıvar. Filmin kadrosunda Al Pacino, Robert De Niro, Val Kilmer, Tom Sizemore, Diane Verona, Amy Brenneman, Jon Voight, Natalie Portman, Wes Studi ve Kuzuların Sessizliği’nde Buffalo Bill olarak hatırlayacağımız Ted Levine yer alır. Ayrıca Michael Mann Thief’i çekmeden önce Heat’te Neil’in yattığı hapishane olarak bahsedilen Folsom’da bir süre vakit geçirdi. Thief ile Heat’te burada edindiği bilgiler ve kulak misafiri olduğu sohbetlerden yararlandı.
Film sadece en iyi polisiye dram olarak gösterilmez, gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olarak görülür. Günümüzde halen suç – polisiye türünde film çekecek tüm yönetmenler için Heat en büyük referanstır. Ayrıca günümüzde efsane haline gelen yönetmen Chrsitopher Nolan da Heat’in büyük hayranıdır ve 2008’de çektiği başyapıt filmi The Dark Knight, sahneleri, çekimleri, noir öğeleri ve renk kullanımlarıyla Heat’e saygı duruşu niteliğindedir. Ve filmin en büyük özelliği de çağımızın en büyük iki oyuncusu Al Pacino ve Robert De Niro’nun birlikte aynı sahneyi paylaştığı ilk film olmasıdır. Efsane ikili bu filmden yıllar önce 1974’te Coppola’nın ikinci İtalyan sofrası olan The Godfather Part II’de de rol almışlardır ancak sahnelerinin tamamı ayrıdır. Malumunuz üzere Baba 2’de Robert De Niro genç Vito Corleone’yi Al Pacino’ise Vito’nun oğlu Michael Corleone’yi canlandırıyordu ve iki karakter birbirinden farklı yıllarda yaşamışlardı.

Filmin sinema tarihine geçmiş restoran sahnesinde Michael Mann, Pacino ve De Niro’ya direktifler verirken.

Film, işlerine aşık olan iki adamı anlatır. Karizmatik soyguncu Neil McCuley, tecrübeli polis memuru Vincent Hanna. Neil’i Robert De Niro, Hanna’yı Pacino canlandırır. Filmin sinemaseverler ve oyuncuların fanları tarafından bu kadar sevilmesinin en büyük nedeni de burada yatıyor aslında. Biraz önce söylediğim işlerine aşık iki adam. Vincent ve Neil, aralarında geçen kovalamacadan sonra bir restoranda kahve içmeye otururlar ve sinema tarihine geçen o sahne başlar. Sahne tam olarak 8 dakika ve diyalog yazımlarının kusursuzluğu seyircinin de kafedeki o tatlı ortama kendini kaptırmasını sağlar. Genellikle sinemaseverler arasında The Dark Knight’taki Joker’den sonra kullanılmaya başlanan bir cümle, bir anekdot vardır:

“Bir filmi iyi yapmak istiyorsan muhteşem bir kötü karakter yarat” İşte Heat kesinlikle bu cümlenin aynası niteliğinde bir film. Neil, filmi izleyenlerin de bileceği üzere asla keyfi insan öldürmeyen, dakik, disiplinli ve aslında cani olmayan bir kötü adam. Restoran sahnesinde Vincent ile aralarında geçen diyaloglar iki karşı tarafta olan kişinin bir süreliğine de olsa nasıl dost olabileceğini çok iyi özetler:
Vincent: Hiç normal bir hayat istemedin mi?
Neil: Neymiş o mangal ve futbol mu?
Vincent: Evet.
Bu esnada Vincent evet derken yüzünde Neil’in normal hayat görüşüne katılır nitelikte bir tebessüm eder ve dostça sohbetleri devam eder. Şimdi yazacağım kısa diyalogda da işlerine olan sevgilerini ve başka bir şey bilmediklerini onaylamalarını göreceğiz.
Neil: Ben en iyi bildiğim işi yaparım, soygun yaparım. Sen en iyi yaptığın şeyi yaparsın benim gibileri yakalarsın.
Vincent: Ben başka bir iş bilmiyorum.
Neil: Ben de.
Vincent: Başka bir iş yapmak istediğimi de sanmıyorum.
Neil: Katılıyorum.
Şimdi gelelim filmi kara film yapan özelliklere. Özellikle Vincent’in özel hayatı tepetaklak olmuş durumda, 3.evliliği, sorunlu bir üvey kızı var. Filmde kara film özelliklerine uyan bir diğer önemli karakter de Val Kilmer’ın canlandırdığı Chris. Chris, Neil’in ekibinde en değer verdiği kişi konumunda. Chris, karısıyla kavga ettiğinde soluğu Neil’in evinde alıyor, Neil birkaç defa onları barıştırıyor. Neil ise hayatına kimseyi sokmamış ve hep :
“Hayatına ilişki sokma ki polis baskını olacağını anladığında 30 saniye içinde her şeyi bırakıp gidebilesin” cümlesini kendine felsefe edinmiş bir karakter ve filmde birkaç kez bu cümleyi tekrarlıyor. Oturduğu ev bile bu felsefeye göre kurulmuş, göl kıyısında, hiç eşya olmayan büyük bir ev.

Yine muhteşem bir sahne ve maviden siyaha “noir” geçiş

Neil’in yaşam disiplini kendine ilke edinmesi ve çalışmasından ödün vermeyişini Chris ile arasında geçen şu diyalogla anlıyoruz :
Chris: Ne zaman mobilya alacaksın?
Neil: Zamanım olduğunda.
Ardından Neil, Amy adında bir kadınla tanışıyor ve ilişki yaşamaya başlıyorlar. Burada ilişki sokmama ilkesini esnetir ancak cümlenin geri kalanını tam anlamıyla uygular. İkisinin arasında geçen bir diyalog Neil’in dışardan görünen biri gibi olmadığını, çetesindeki herkesin ailesi olup onun olmamasını dert etmediğini hatta kendisine göre yalnız olmadığını kanıtlar nitelikte. Ayrıca filmin de en unutulmaz repliklerinden biri.
Eady: Kendini yalnız hissettiğin olur mu?
Neil: Tek başımayım, yalnız değilim.

https://www.youtube.com/watch?v=rsIujHJpKIc&t=277s

Şimdi gelelim filmin fanatikleri tarafından en çok dile getirilen ayrıntıya. Neil ve çetesinin giydikleri takım elbiseler. Neil neredeyse filmin tamamı boyuncu gri pantolon üstüne beyaz gömlek ve onun üstüne gri ceket giyer. Burada ilginç bir ayrıntı var çünkü bu filmden 9 yıl sonra 2004’teki Collateral’de Tom Cruise’un canlandırdığı kiralık katil Vincent’ta tam olarak böyle giyinir. Michael Mann hem bu kıyafet modasına bu iki filminde uyuyor hem de iki filmde de ana karakterlerden birine Vincent ismini verir.

Solda Robert De Niro Heat filminde. Sağda Tom Cruise 2004’te Collateral’de.

The Insider, 1999

Michael Mann, Heat ile adeta kariyerinde zirveye çıkar. Çok büyük sükse yapmıştır. Artık o sakallı olmadığı halde Hollywood’un sakallıları arasında anılan bir yönetmendir. Hollywood’un sakallıları çok fazla kişi tarafından bilinmeyen bir tanımdır. 1957 yılında Amerika’da sona eren ikinci ve son Red Scare (Kızıl Tehlike) döneminden sonra sinema çöküş noktasına gelmişti. Kızıl Tehlile, ilki 1917 – 1920 arasında olan ve sonuncusu 1947 – 1957 arasında gerçekleşen Hollywood sinemasındaki cadı avları dönemlerine verilen addır. İlki 1917 Ekim Devrimi’yle oluşan komünizm korkusu ve ardından yaşanan olaylardır ancak ikincisi 10 yıl sürmüştür ve Amerikan sinemasını ciddi zararlara uğratmıştır. Komünist olsun olmasın yüzlerce sektör çalışanı hapise atılmış, sürgün edilmiş ve fişlenmiştir. Bu sakallılar ise 1970’den itibaren üst üste kült filmler çeken Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, Steven Spielberg, Brian De Palma ve George Lucas’tır. Hepsi birbirinden hasılat fırtınası yaratan filmler çekerek kendi sinemalarını ikinci kızıl tehlike döneminden kurtarmışlardır. Ve tabi ‘sakallılar’ olarak anılmalarının sebebi de bu yönetmenlerin gençliklerinde hippi tarzını andıracak şekilde uzun sakallı olmalarıdır. Michael Mann’da 80’ler ve 90’lardaki işleriyle bu akımın dış fiziki görünüş olarak olmasa da son temsilcisi olarak görülür.

Gelelim Insider’a. Insider gerçek olaylardan alınmaktadır ve Mann’ın gerçek olaylardan alıntı yaparak çektiği ilk filmdir. İkincisi 2001’deki Ali’dir. Insider’ın oyuncu kadrosu da göz kamaştırıcıdır. Heat’ten Al Pacino, 97’deki yine bir kara film polisiye olan L.A. Confidential (Los Angeles Sırları)’ndan Russel Crowe, 1929 doğumlu yaşayan efsane olan ve Hollywood’da genellikle sinsi kötü adamlara hayat veren, son olarak 2015’te festival filmi The Remember’daki performansı ile hatırlayacağımız Christopher Plummer, 96’daki Coen kardeşler harikası Sydney’den Philip Baker Hall ve yine Heat’ten Diane Verona rol alırlar. Ayrıca gerçek Jeffrey Wigand ve Lowell Bergman film boyunca Pacino ve Crowe’a danışmanlık yaparlar.

Film dünyaca ünlü bir sigara şirketinin üst düzey yöneticiliğini yürüten Jeffrey Wigand (Crowe)’ın aniden işten çıkarılmasıyla Wigand’ın saygın gazeteci Lowell Bergman (Pacino)’dan yardım istemesini ve gelişen olayları anlatır. Özellikle Russel Crowe’un bu filmdeki performansı olağanüstüdür. Film özellikle Wigand ile Bergman’ın farklı şehirlerden birbirleriyle yaptıkları telefon konuşma sekanslarıyla hatırlanır. Wigand’ın şirket tarafından tehdit edilmesiyle birlikte korkmaya başlaması, paranoyaklaşması gibi psikolojik yıpranmaları Crowe çok başarılı şekilde perdeye yansıtır. Bazı sahnelerde ani jest ve mimik değişikleri ve çığlık atmalarıyla hatırlarda yer eder ki bu performansı ona en iyi erkek oyuncu dalında oscar adaylığı kazandırır. Film aynı Heat’teki gibi müthiş noir öğeleri içerir özellikle Wigand’ın karakterinin içinde yaşadığı psikolojik çöküşler ve gene kusursuzca kullanılan renk kullanımları bu öğelerden sadece ikisidir.

Ali, 2001

Ali, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi boksörü sayılan Muhammed Ali’nin akıllara durgunluk veren hayat hikayesinin anlatır. Michael Mann’ın Insider’dan sonraki ikinci biyografik filmi olma özelliğini taşıyan yapım, yönetmenin 2000’li yıllardaki ilk filmi ve önemli işidir. Film boyunca gerçek Muhammed Ali ile de toplantılar yapan Mann, hatırı sayılır bir Muhammed Ali filmi çeker. Ali’yi siyahi aktör Will Smith, Ali’nin yakın dostu, menejeri ve söz yazarı Drew Bundini Brown’ı 3 yıl sonra 2004’te Ray Charles’ı canlandırarak en iyi erkek oyuncu oscarını kazanacak olan Jamie Foxx, Jon Voight ve Ali’nin en önemli dostlarından olan devrimci siyah hareketin liderlerinden Malcolm X’i Mario Van Peebles canlandırır.
Film en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu dalları olmak üzere 2 dalda oscar adayı olur. Ancak film hep Heat ve Insider’a göre sönük kalır.

Collateral, 2004

Collateral, Michael Mann’ın Ali’den sonra yeniden en iyi olduğu suç türüne dönüşünü simgeleyen filmdir. Aynı Heat’te Robert De Niro’nun Neil’i gibi bu filmde de yine Vincent ismiyle muhteşem bir kötü adam vardır. Gri renk takım elbisesi ve gri beyaz saçlarıyla Vincent sinemanın en karizmatik kötüleri arasına girer Tom Cruise’un müthiş oyunculuğuyla. Filmde Cruise’un yanı sıra Ali filminden Jamie Foxx, Will Smith’in karısı Jade Pinkett Smith, Mark Ruffalo rol alırlar. Kısa bir süreliğine filmde Javier Bardem’de oynar. Film özellikle Vincent’ın dünyadaki yabancılaşma ve insanların psikolojik olarak içlerine kapanıklıklarına replikleriyle yaptığı vurgular çok dikkat çeker. Öte yandan en hatırlanan sahnelerden biri kuşkusuz gece kulübündeki çatışma sahnesidir. Ve tabiki şehir yine Michael Mann’ın filmlerinde en çok kullandığı şehir olan Los Angeles’tır.
Film, kiralık katil Vincent’ın kendisine verilen hedefleri temizlemek için Max’in (Foxx) taksisine binmesini ve aralarında gelişen dostluğun ardından Max’in Vincent’ın gerçek mesleğini öğrenmesinin ardından aralarında başlayan kedi fare oyununu anlatır.

Public Enemies, 2009

Public Enemies, Michael Mann’ın son iyi filmidir. Aslında filmin Amerika tarihinin en ünlü banka soyguncusu John Dilinger’ın ve en az onun kadar ünlü olan Baby Face Nelson’ın suç kariyerlerini anlatacağı açıklandığında sinemaseverler tarafından beklenti çok üst yerlere çıkmıştır. Ancak film seyircinin beklediği gibi kült veya hit bir film olamamıştır doğru kişi tarafından yönetilmiş olmasına rağmen. Kadroda Johnny Depp, Christian Bale gibi iki ağır topun yanı sıra Jason Clarke, İngiliz sinemasının yükselen isimlerinden olan, This Is England, Snatch gibi filmlerden ve Boardwalk Empire dizisindeki çok başarılı Al Capone performansıyla hatırlayacağımız Stephan Graham yer alır.
Film, John Dilinger ve çetesinin ortaya çıkışını, ünlenmelerini, halkın sempatisini kazanırken devletin düşmanlığını kazanmalarını ve devlet tarafından halk düşmanı ilan edilmelerini anlatır. Ayrıca dönemin efsane FBI şefi Edgar Hoover’ın Dilinger’ı bizzat öldüren polis Melvin Purvis’e nasıl komplolar kurduğunu ve başarısını kendi başarısıymış gibi göstermesini de anlatır. Bunların dışında 30’lar Amerikası arka planı son derece başarılıdır. Johnny Depp ve Christian Bale’de rollerini gayet başarılı oynarlar.

Bonus:

Michael Mann, en erken 2018’de çekimlerine başlayacağı yeni bir suç klasiği çekme planları yapmakta. Filmin Amerikalı ünlü gangsterler Tony Accardo ve Sam Giancana’nın anlatması planlanıyor ve Mann filmin senaristliğini de üstlenmiş. Bize de sadece filmi beklemek düşüyor.

Kategoriler
seçki

11 Usta Yönetmenin Dizileri

Michael Mann, David Fincher, Morten Tyldum, Nicolas Winding Refn gibi 11 usta yönetmenin dizileri, 2017-18 yıllarında gösterim tarihlerini bekliyor.

DANNY BOYLE: İngiliz yönetmen Boyle televizyona uzak bir yönetmen değil. Boyle 2014’te Babylon mini dizisinin pilot bölümünü çekmişti. Üç yıl aradan sonra Trust adlı antoloji diziyle ekranlara dönecek. Yönetmen 2018’de FX kanalında yayınlanacak bu dizinin çekimlerine başladı. Suç-gerilim türündeki dizide Hilary Swank, Donald Sutherland ve Brendan Fraser başrolleri üstlendiler. Dizi, 1970’lerde milyoner John Getty’nin kendisiyle aynı adı taşıyan torununun kaçırılmasına, Getty’nin istenen fidyeyi ödemek istememesine odaklanacak. Ridley Scott’ın da bu olayları odaklanan filmi All the Money in the World‘ün çekimlerine başladığını belirtelim.

YORGOS LANTHIMOS: The Killing of a Sacred Deer‘le Cannes’dan ödülle dönen, şu sıralar dönem draması The Favourite‘in prodüksiyonuyla meşgul olan Yorgos Lanthimos’un projeleri arasında iki adet dizi de yer alıyor. İlki Kirsten Dunst’ın başrolünü üstleneceği On Becoming a God in Central Florida mini dizisi. AMC kanalının hazırladığı bu dizi kara komedi türünde olacak, Orlando’da bir su parkında çalışan, dul Krystal Gill’in 90’larda Amerikan rüyasını gerçekleştirme çabalarını, bir tarikata dahil olmasından sonra hayatının değişmesini anlatacak. Lanthimos’un hazırladığı diğer dizinin adıysa açıklanmadı. Bu dizinin başrolünü Colin Farrell üstlenecek. Reagan döneminde, Kasım 1986’da ABD’nin İran’a silah sattığı, bu satıştan elde ettiği gelirleri yasa dışı bir şekilde anti-komunist kontralara aktardığı, bu kontralar üzerinden Nikaragua’daki solcu yönetimi devirmeye çalıştığı ortaya çıkmıştı. Dizi bu skandala odaklanacak, Farrell İran’a silah satan, sonra Nikaragua yönetimini devirmeleri için paraları kontralara veren Amerikalı deniz piyadesi yarbayı Oliver North’u oynayacak. İki dizinin çekim tarihleri açıklanmadı, hazırlıkları devam ediyor.

PAOLO SORRENTINO: İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino 2016’da The Young Pope dizisini çekmiş, dizi başarılı olunca 2. sezonu hazırlayacağını açıklamıştı ama sonra planlarını değiştirdi. Sorrentino gene papalıkla ilgili bir dizi yapacak. Adı The New Pope olan dizinin çekimlerine 2018’in sonlarına doğru başlayacak. Ne yazık ki diziyi 2019’dan önce izleyemeyeceğiz. The New Pope, İtalya’da Sky, Amerika’da HBO kanallarında yayınlanacak. Sorrentino bu yaz Loro adlı Berlusconi biofilmini çekecek.

JEAN-MARC VALLEE: Kanadalı yönetmen Jean-Marc Vallee sinemadaki başarılarından sonra TV’ye HBO dizisi Big Little Lies‘la geçti ve bu diziyle de başarısını devam ettirdi. Dizi başarılı olunca HBO ikinci sezonunun çekilmesini istedi ama Vallee ikinci sezonunun çekilmemesi gerektiğini, çünkü dizinin tek sezonluk planlandığını belirtti. Dolayısıyla ikinci sezonu çekmeyebilir. Yönetmen şu sıralar Amy Adams’lı HBO dizisi Sharp Objects‘i çekiyor. Bu dizi 2018’in ilkbaharında yayınlanacak.

MICHAEL MANN: Sorunlu prodüksiyonlu Luck dizisinden sonra Michael Mann yakın zamanda TV’ye dönecek gibi görünüyor. Usta yönetmen TV’ye kitap uyarlaması Hue 1968 mini dizisiyle dönecek. Mann’in hazırlıklarına devam ettiği bu dizi, Vietnam Savaşı zamanında geçip Vietnamlıların sürpriz saldırılarına odaklanacak. Dizinin çekim tarihi bilinmiyor. Mann bir ihtimal diziden önce Hugh Jackman ve Noomi Rapace’li Enzo Ferrari biofilmini çekebilir.

SUSANNE BIER: Danimarkalı yönetmen Susanne Bier’in de çekim takvimi yoğun. Bier ilk sezonuyla iyi eleştiriler alan The Night Manager‘ın ikinci sezonunu da yönetecek. Bier, Out of Africa romanını da dizileştirecek. Daha önce Meryl Streep ve Robert Redford’un başrollerinde sinemaya uyarlanan bu roman bu kez TV’ye taşınacak. Bier’in iki diziyi de ne zaman çekeceği bilinmiyor. İki dizinin de ayrıntıları açıklanmadı; Hugh Laurie’yle Tom Hiddleston’ın ikinci sezonda rol alıp almayacakları, başka karakterlere mi odaklanılacağı belli değil.

NICOLAS WINDING REFN: Danimarkalı yönetmen Nicolas Refn de uygun bir proje bulunca TV’ye geçmeye karar verdi. Too Old to Die Young adlı dizinin çekimlerine bu yaz başlanacak. Miles Teller’ın başrolünü üstleneceği dizi on bölümden oluşacak. Refn on bölümü de çekecek. Los Angeles’ta çekilecek dizi merkezdeki karakterlerin katilden samuraya dönüşümlerini anlatacak. Dizi 2018’de Amazon’da yayınlanacak.

MORTEN TYLDUM: En son Passengers filmini çeken Morten Tyldum iki diziyle meşgul durumda. İlki Counterpart. Bu yıl izleyeceğimiz bu dizinin çekimlerini çoktan tamamladı Tyldum. Starz’da yayınlanacak dizide JK Simmons, Kenneth Choi, Nazanin Boniadi, Ulrich Thomsen rol aldılar. Yönetmenin diğer dizisi ise Jack Ryan. Amerikalı ajan Jack Ryan’ın görevlerine odaklanan bu dizinin çekimlerine devam ediliyor. Dizinin başrollerini John Krasinski ve Abbie Cornish üstleniyorlar. Amazon bu diziyi bu yıl yayınlayabilir.

ALEJANDRO G. INARRITU: The Revenant‘tan sonra 6 dakikalık kısa filmi Carne y Arena‘yı çeken Alejandro Inarritu kariyerine The One Percent dizisiyle devam edebilir. Revenant’ı çekerken duyurduğu bu dizinin çekimlerine başlayacağı tarihse meçhul, zira diziye halen finansman aranıyor. On bölümden oluşacak dizide Greg Kinnear ve Hilary Swank rol alacak. Ed Harris dizide rol alabilir. Inarritu’nun yanından ayırmadığı 3 Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki bu yapımda da Inarritu’yla çalışacak.

DAVID FINCHER: Bir yıldan uzun bir süredir David Fincher, Mindhunter‘ın üzerinde çalışıyor. 70’lerde geçen bu polisiye-gerilim dizisi FBI ajanlarının seri katil ve tecavüzcülerin profillerini oluşturmalarını konu alıyor. Charlize Theron’ın yapımcılar arasında yer aldığı dizinin ilk iki bölümünü ve sezon finalini Fincher çekti. Diğer bölümleri Asaf Kapadia’yla Andrew Douglas çektiler. Dizide Anna Torv, Jonathan Groff ve Holt McCallany rol aldılar. Netflix diziyi kasım ayında yayınlayacak.

CARY FUKUNAGA: True Detective‘le ünlenen Cary Fukunaga kariyerine Maniac dizisiyle devam edecek. Çekimlerine bu yaz başlanacak dizide Jonah Hill ve Emma Stone rol alacaklar. Fukunaga bu diziyi aynı adlı Norveç dizisinden uyarlayacak. Yönetmenin tüm sezonu çekip çekmeyeceği belli değil. Dizi akıl hastanesinde tedavi olan iki gencin komik maceralarına odaklanacak. Fukunaga’nın dönem dizisi The Alienist‘i kaleme aldığını, bu dizinin bu sonbaharda yayınlanacağını belirtelim. Yönetmenin projeleri arasında Napoleon dizisi de yer alıyor.

Kategoriler
haber

Hue 1968: Michael Mann’dan Vietnam Savaşı Üzerine Bir Dizi

Gişede kötü bir şekilde batan Blackhat filminden sonra sinemaya ara veren Michael Mann önümüzdeki dönemlerde hem bir diziyle, hem de bir filmle dönecek. Mann iki yıldır hazırlıklarına devam ettiği, Hugh Jackman ve Noomi Rapace’nin başrolde yer alacakları biyografik film Enzo Ferrari‘yle sinemalara dönecek. TV’ye ise Hue 1968 adlı uyarlama mini diziyle dönmeyi planlıyor. Önce hangi yapımı çekeceği ise şimdilik belli değil.

Hue 1968 mini dizisi yazar Mark Bowden’ın aynı adlı kitabından uyarlanacak. Kitabın haklarını Michael Mann ve Michael De Luca satın aldılar. İkili, dizinin yapımcılığını üstlenecekler. Mann 8-10 bölümden oluşacak bu mini dizinin birden fazla bölümünü çekecek. Bowden’ın 6 haziranda satış çıkacak kitabı, Vietnam Savaşı’na, Vietnamlıların sürpriz saldırılarına odaklanıyor.

Kategoriler
haber

Hugh Jackman, Michael Mann’in Filminde Enzo Ferrari’yi Oynayabilir

Michael Mann iki yıl önce Enzo Ferrari’yi konu alan, Ferrari adlı bir filmin hazırlıklarına başladığını, başrolleri de Christian Bale’le Noomi Rapace’ye teslim ettiğini açıklamıştı. 2016 yazına doğru çekimlere birkaç ay kalmışken Bale sağlığını gerekçe göstererek filmden çekilmişti. Mann de yeni başrol için acele etmemişti. Aradan bir yıl geçti ve Mann başrol için başka bir aktörle, Hugh Jackman’la görüşmelere başladı. Aktör teklifi kabul ederse Ferrari’yi oynayacak. Haberlere göre Rapace hâlâ kadroda yer alıyor. Aktris, Ferrari’nin eşini oynayacak.

Film, Ferrari’nin araba tutkusuna ve Maserati’yle rekabetine, bu markayı alt etmeye çalışmasına odaklanacak. Mann aradan geçen bir yıla rağmen filmi çekmede acele etmeyecek. Çekimlere 2018’in yazında başlanacağı açıklandı. Dolayısıyla film 2019 kışından önce vizyona girmeyecektir. Jackman geçtiğimiz haftalarda müzikal filmi The Greatest Showman‘in çekimlerini tamamladı. Bu yıl başka bir filmde oynayıp oynamayacağı bilinmiyor. Aktörün seslendirme kadrosunda yer aldığı The Larrikins adlı animasyon bu hafta iptal edildi.

Kategoriler
haber

Michael Mann’den Heat Romanı ve Filmi

Bu yıl “Enzo Ferrari” biofilmini çekmeyi planlayan Michael Mann projeleri arasına yeni “Heat” filmi/dizisi ve kitabını da dahil etti. Al Pacino ve Robert De Niro’yu buluşturan bu klasik suç filminin öncesini anlatan bir kitabın hazırlığına başladığını duyurdu. Kitap, Pacino’nun canlandırdığı polis Vincent Hanna’yı merkeze koyacak. De Niro’nun oynadığı hırsız Neil McCauley’e de, filmdeki diğer karakterlere de kitapta yer verilecek. Kitabı kimin yazacağı açıklanmadı ama haberlere göre Mann’in öncülüğünde yazılacak tek kitap olmayacak. Öte yandan kitap yazıldıktan sonra perdeye veya ekrana uyarlanacak. Tabii olası yapım bir “prequel” olduğu için iki usta aktörü bu yapımda göremeyeceğiz. Mann’in uyarlama film veya diziyi çekip çekmeyeceği ise bilinmiyor.Heat

Kategoriler
seçki

Johnny Depp’in Suç Filmleri

Sinemada çok sık izlediğimiz aktörlerden Johnny Depp karşımıza en son “Black Mass” ile çıkmıştı. Bu filmde FBI muhbiri bir gangsteri canlandıran Depp’in filmografisine baktığımızda çok sık olmasa da suç türündeki filmlerde oynadığını görüyoruz. Aktörün daha önce oynadığı karakterleri ve filmlerini derleyelim istedik.

bg

Black Mass (2015): Scott Cooper’ın yönettiği “Black Mass” ne yazık ki yılın kötü filmlerindendi. Cooper türün ustaları Martin Scorsese ve Brian De Palma’nın izinden giderken ustaların kalitesine bir an olsun yaklaşamıyor. Film, FBI’ya muhbirlik yapan Whitey Bulger’ın hayatına odaklanıyor, odaklanmaya çalışıyor dersek daha doğru olur galiba. Zira Bulger’ın ne motivasyonlarını, ne ailesiyle ilişkilerini, ne düşmanlarını, ne düşmanlarıyla mücadelesini, ne yükselişini, ne de düşüşünü anlatabiliyor. İki saatlik süresini hiçbir şey anlatamadan, epey kötü bir kurguyla tüketiyor. Scorsese kaliteli filmi “The Departed”ta Bulger’ın hayatını daha iyi anlatmıştı (filmde Bulger’ı Jack Nicholson oynar, karakterin adı Bulger değildi, ama Bulger’dan yola çıkıldığı sonradan açıklanmıştı). Depp her yeri dökülen bu filmde berbat bir makyaj ve insanı filmden koparan lenslerle karşımıza çıkar ve hayır, pek de iyi bir performans ortaya koymaz. Bulger’ın dostu FBI ajanı rolündeki Joel Edgerton fena değildir.

Donnie Brasco

Donnie Brasco (1997): Mike Newell’ın yönettiği “Donnie Brasco” mafya ve köstebek klişelerinin tamamından nemalansa da eli yüzü düzgün bir film. Filme adını veren FBI ajanı Donnie (Depp) büronun isteği ile mafyaya sızar. Diğer gangster filmlerinden farklı olarak işini yapmaya çalışan ajan Donnie ile yükselmeye çalışan ama bir türlü yükselemeyen, hep görmezden gelinen Lefty (Al Pacino) arasındaki dostluğa epey alan açılır. Gerisi bilindik, onlarca gangster filminde karşımıza çıkan olaylar. Donnie’nin gerçek kimliğinin belli olması üzerinden ortaya çıkan gerilim, mafyalar arası kanlı çatışmalar, FBI’nın Donnie’ye baskısı, Donnie ile bu hayata katlanamayan eşi (Anne Heche) arasındaki tartışmalar ve Donnie’nin Lefty ile dost olmasından sonra içindeki köstebek/ajan çatışması… Bunlar önceki ve sonraki pek çok filmde gördüğümüz klişeler. Fakat bu ortalama senaryoyu Newell iyi bir rejiyle az biraz adam etmiş. Depp’i köstebek Donnie, Pacino’yu da Michael Carleone, Tony Montana gibi gangster/mafya babalarından sonra görmezden gelinen, umursanmayan bir mafya üyesi Lefty rolünde izlemek epey ilginç ve güzeldi. Pacino burada da döktürüyordu. Depp ise “Black Mass”deki performansından daha iyisini ortaya koymuştu. Özetle, “Donnie Brasco” Depp’in fena olmayan, klişe tabirle eli yüzü düzgün suç filmlerinden.

public-enemies-1024
Public Enemies (2009): Bir Michael Mann filmi. Ama iyi bir Michael Mann filmi değil ne yazık ki. Ustanın “Heat”ini sıkça hatırlatsa da, hatta bazı sahnelerle “Heat”e göndermeler yapılsa da bu klasik filmin kalitesine kesinlikle erişilememiş. Öte yandan Mann hırsız John Dillinger’ı (Depp) kahramanlaştırırken realizmi ıskalayıp abartıya meylediyor (Dillinger’ın ülke çapında aranırken karakolda elini kolunu sallayarak gezmesi, sinemaya gitmesi). Ayrıca Christian Bale’in karakteri Ajan Melvin, Marion Cotillard’ın karakteri Billie dahil pek çok karakter Dillinger’ın gölgesinde bırakılmış, derinleştirilememiş. Billie ile Dillinger’ın, Dillinger ile diğer suçluların ilişkisi de iyi işlenmemiş, sağlam olabilecek karakterler harcanmış. Sadece karakterlerde değil, öyküde de sıkıntılar var. Asıl sorunsa Dillinger’ın hayatını anlatırken türün tüm klişelerinden yararlanılması. Fakat Mann’in çatışma sahnelerinde döktürdüğünü, filmin kaliteli bir soundtrackinin olduğunu (Ten Million Slaves şarkısını tekrar popüler hale getirmişti), set tasarımının ve kostümlerin başarılı olduğunu belirtmek gerek. Dijital kamerayla çok iyi bir şekilde çekilip kurgulanmış çatışma sahneleri seyir zevkini artırmış. Depp beklentileri karşılayamamış, yeni bir “Heat” olamamış bu filmin iyi taraflarındandı.

Blow

Blow (2001): Ted Demme’nin yönettiği, Depp ile daha sonra onunla Karayip Korsanları 4’te de çalışan Penelope Cruz’un başrollerini üstlendikleri bu suç filmi, 70’lerde uyuşturucu kaçakçılığı yaparak kariyerinin zirvesine çıkan George Jung’un (Depp) hayatını anlatıyor. Jung’un çocukluğuyla başlayan film, ailesiyle ilişkisini, gençliğini, suç dünyasına girişini, yükselişini, Pablo Escobar’la bağını ve tutuklanıp hapse atılışını kronolojiyi bozmadan anlatıyor. Depp, Jung rolünde de iyi oynar, karakterin hakkını verir. Cruz ise fena değildir, fakat ekran süresinin kısa olduğunu, öyküye bir buçuk saat sonra dahil olduğunu belirtmek gerek. “Blow” bazen etkileyici diyalog ve monologlar içerse de Depp’in ve türünün iyi olamamış filmlerinden. Uyuşturucu kaçakçılığı yapan karakterin hayatı fazla ajite edilmiş, filmin asıl sorunu buydu kanımca. Mann, Dillenger’ı kahramanlaştırırken Demme de Jung’un hayatını ajite ediyor. Filmin gerilimsiz ve sürprizsiz olduğunu, formüllere sıklıkla yaslandığını, karakterler arası ilişkilerin iyi işlenmediğini belirtmek gerek.

Kategoriler
haber

Christian Bale Yönetmen Scott Cooper’la Tekrar Çalışacak

Michael Mann’le “Enzo Ferrari” biofilminde ikinci kez çalışmaktan sağlık sorunları nedeniyle vazgeçen Christian Bale bu yıl oynayacağı filmi belirledi. Bale, “Out of the Furnace”nin yönetmeni Scott Cooper’la ikinci kez çalışacak. İkiliyi buluşturacak proje ise “The Revenant”ı hatırlatan, western türündeki “Hostiles”. Çekimlerine temmuzda başlanacak bu filmin merkezinde 1892’de askerlikten emekli olmaya hazırlanan bir adam (Bale) yer alacak. Bu askere son bir görev verilir: Bir Kızılderiliye evi Montana’ya kadar eskortluk yapmak. Bu uzun yolda bu iki kişi birbirlerinden çok şey öğreneceklerdir. Bakalım Cooper’ın yeni filmi “Revenant”ın bir taklidi mi olacak, yoksa bu filmden farklı olabilecek mi.Christian Bale

Kategoriler
haber seçki

Usta Yönetmenlerin Sıradaki Filmleri

Twitter hesabımızda yönetmenleriyle filmleriyle ilgili gelen haberleri hemen paylaşıyoruz. Gene de sevip saydığımız, filmlerini her daim merakla beklediğimiz yönetmenlerin sıradaki filmlerine, bu filmlerle ilgili neler bildiğimize bir yazıda değinmek istedik.

Christopher Nolan: Usta yönetmen Nolan’ın yeni filmiyle ilgili bildiğimiz tek şey vizyon tarihi. Filmin türünü, castını, konusunu, kısacası pek çok şeyini bilmiyoruz. Ama tahminimizce Nolan bilim-kurgu janrından uzaklaşmayacak. Bunu da filmin 2017 yazında (21 Temmuz 2017) gösterime girecek olmasına bağlıyoruz. Biliyorsunuz, yazın genelde aksiyon/bilim-kurgu filmleri gösterime giriyor.
martin-scorsese-oscars-ipad
Martin Scorsese: “Silence”ın post prodüksiyonuyla meşgul olan Scorsese’nin sıradaki filmi netleşmedi. Robert De Niro, “Irishman” uyarlamasının gelecek sene çekileceğini belirtmiş ama ne Paramount ne de Scorsese bunu onaylamıştı. Öte yandan gelen haberlere göre Scorsese 2016’da Leonardo DiCaprio’lu “The Devil in the White City” uyarlamasını yönetebilir. Kısacası Scorsese’nin bu iki filmden bir tanesini çekeceğini söylememiz mümkün. Bakalım Scorsese hangi projeyi öne alacak. “Silence” 2016 kışında gösterime girecek.

Steven Spielberg: Scorsese’nin aksine Spielberg’in sıradaki projesi netleşti. Spielberg bilim-kurgu türündeki “Ready Player One” adlı romanı perdeye uyarlamaya hazırlanıyor. Bu proje daha önce Nolan’a teslim edilmiş ama Nolan uyarlamak istememişti. Spielberg filmin başrolünü Olivia Cooke’a teslim etti. Bir sorun ortaya çıkmazsa uyarlamayı 15 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Spielberg’in post prodüksiyonuyla meşgul olduğu aile filmi “The BFG”yi ise 1 Temmuz 2016’da izleyeceğiz.

James Cameron: Cameron’ın “Avatar” filminden sonra sadece devamlarıyla meşgul olacağı yıllar önce açıklanmıştı. Nitekim yönetmen de aradan geçen zaman zarfında başka bir projeyle ilgilenmedi. Cameron, “Avatar” serisinin tüm filmlerini arka arkaya çekmeyi planlıyor. Çekimlere yüksek ihtimalle 2016’da başlanacak. İlk filmin kadrosu korunacak (Sam Worthington, Zoe Saldana, hatta Stephen Lang ve Sigourney Weaver). Pandora’nın görmediğimiz yerlerini de gösterecek ikinci filmi 25 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Onu üçüncü ve dördüncü filmler takip edecek.

Ridley Scott: “The Martian”ını izlediğimiz Scott artık bu filmi arkasında bırakıp önüne bakmış durumda. Scott’ın sıradaki filmi “Prometheus”ın devamı olan “Alien: Covenant”. Şubatta çekimlerine başlanacak filmin başrolünde Michael Fassbender yer alacak (Noomi Rapace’nin durumu belli değil). Scott şu sıralar bu film üzerinde çalışıyor. Film 6 Ekim 2017’de gösterime girecek. Bu filmden sonra Prometheus serisine bir film daha ekleneceğini, Alien serisinin de beşinci filmle devam edeceğini, bu filmlerin hepsini Scott’ın çekmeyi planladığını belirtelim.

Peter Jackson: Hobbit serisini bitiren Peter Jackson’ın yoluna hangi filmle devam edeceği kesin olarak bilinmiyor. Ama eski planlara göre Jackson, Spielberg’in başlattığı Tintin serisinin ikincisi olan “The Adventure of Tintin: Prisoners of the Sun”ı Hobbit’i bitirdikten sonra çekecekti. Lakin henüz bu animasyonla ilgili yeni bir haber gelmediğinden Jackson’ın bu filmden önce başka bir film çekebileceğini söylememiz mümkün. Ne yazık ki yönetmenin sıradaki projesi halen açıklanmadı. Bekleyelim görelim.
Bryan-Singer
Bryan Singer: “X-Men” serisinin “Apocalypse” bölümünü tamamlayan Singer yeni projesini aylar önce açıklamıştı: “Denizler Altında 20 Bin Fersah”. Senaryoyu tamamlayan Singer, “Apocalypse” gösterime girdikten sonra Disney için bu filmin çekimlerine başlayacak. Henüz filmin castı oluşturulmadı. Bakalım bu yeni uyarlamada kimleri oynatacak. Bu uyarlamanın daha önce David Fincher ile Brad Pitt’e teslim edildiğini ama çekimlere gün sayılırken Disney’in projeyi rafa kaldırdığını belirtelim.

Robert Zemeckis: Bu yıl “The Walk” biofilmini gösterime sokan Zemeckis biraz dinlendikten sonra 2016’nın başlarında tekrar setlere dönecek. Bu kez bizleri 2.Dünya Savaşı’na götürüp bizlere “Mr. and Mrs. Smith” benzeri bir öykü anlatacak. ’42 yılında bir Nazi’yi öldürmeye çalışan iki casusun-Max ile Marianne- birbirlerine âşık olup evlenmelerini konu alacak Zemeckis’in yeni filmi. Daha sonra Max, Marianne’in çift taraflı bir ajan olduğunu öğrenecek. Üstleri Max’e eşini öldürme emrini verecekler, olaylar gelişecek. Filmin başrollerinde Brad Pitt ile Marion Cotillard yer alacaklar.

Ben Affleck: Şu sıralar “Live by Night” uyarlamasının çekimleriyle meşgul olan Affleck bu filmden sonra yüksek ihtimalle Batman filmini çekecek. Yeni Batman filminin senaryosunu Geoff Johns ile birlikte kaleme alan Affleck’in Batman’in çekimlerine 2017’de başlaması planlanıyor. Pek tabii başrol de onun. Başrolünü Zoe Saldana, Elle Fanning, Sienna Miller’la paylaştığı “Live by Night” 2017 sonbaharında gösterime girecek.

Asghar Farhadi: İranlı yönetmen Farhadi şu sıralar iki projeyle meşgul durumda. İlki Arthur Miller’ın klasik oyunundan uyarlayacağı “The Salesman”. Farhadi bu filmini İran’da bu yıl çekecek. Bu filmi erken tamamlayabilirse festivalleri dolaştıktan sonra muhtemelen kışın gösterime girecek. Bu filmden sonra ise Penelope Cruz’un başrolünü, Pedro Almodovar’ın yapımcılığını üstleneceği isimsiz İspanyol filminin çekimlerine başlayacak. 2017’de de bu filmini izleyeceğiz. Kısacası Farhadi iki yıl boyunca adından bolca söz ettirecek.
Haneke
Michael Haneke: Tıpkı Nolan gibi Haneke’nin de yeni filmiyle ilgili pek bir bilgimiz yok. Haneke’nin 2016’da çekimlerine başlayacağı isimsiz filminin başrolünü Isabelle Huppert üstlenecek. Aktris daha önce Haneke’nin “Amour” ve “La Pianiste” filmlerinde oynamıştı. İşler yolunda giderse film 2017’de gösterilecek.

Brian De Palma: En son “Passion”ı çeken De Palma üç yıllık suskunluğunu Çin yapımı “Lights Out” ile noktalayacak. Çin’in sermayesiyle çekilecek filmin merkezinde doğal olarak Çinli bir kız olacak. Film bu kör Çinlinin başından geçen aksiyon dolu maceralara odaklanacak. Bakalım nasıl olacak.

Wes Anderson: Sonunda Anderson da yeni projesini açıkladı. Yetenekli yönetmen kariyerine bir animasyon filmiyle devam edecek. Bu animasyonun merkezinde bir köpek olacak. Animasyonun seslendirme castında Edward Norton, Jeff Goldblum, Bob Balaban ve Bryan Cranston yer alacaklar. Anderson animasyonu (stop-motion tekniğini) “Fantastic Mr. Fox” filminde ilk kez denemişti.

Wim Wenders: İlk 3D filmi “Every Thing Will Be Fine” ile olumsuz eleştiriler alan Wenders kariyerine gerilim filmi “Submergence” ile devam edecek. 2016 yılında çekilecek filmin başrolünde James McAvoy yer alacak. Film, Afrika’dayken teröristlerce kaçırılan İngiliz gazeteci James Moore’u merkeze koyup romantik ve gerilimli bir öykü anlatacak.

Michael Mann: “Blackhat” faciasından sonra Mann tekrar biofilmin sularına dönüyor. Enzo Ferrari’nin kariyerini ve ilişkilerini anlatacak bu filmin çekimlerine yazın başlanacak. Mann filmin başrolünü “Public Enemies”da çalıştığı Christian Bale’e teslim etti. Ona Ferrari’nin sevgilisi rolünde Noomi Rapace eşlik edecek. 2017 kışında gösterime girecek.
Danny Boyle
Danny Boyle: Gişede çok kötü bir şekilde batan “Steve Jobs” ile olumlu eleştiriler alan Boyle kariyerine “Porno” filmiyle devam edecek. “Trainspotting”in devamı olan bu film yazın çekilecek, 2017’de gösterime girecek. “Trainspotting”in castı korunacak; Ewan McGregor, Jonny Lee Miller, Robert Carlyle ve Ewen Bremner filmin başrollerini üstlenecekler.

Jacques Audiard: “Dheepan” ile ilk Altın Palmiyesini kazanan Audiard’ın sıradaki filmi “The Sisters Brothers” olacak. ABD’de İngilizce çekilecek filmin başrolünde John C. Reilly yer alacak. Film western türünde olacak. Çekimlere 2016’da başlanacak. Bakalım Audiard ilk Amerikan filminde nasıl bir performans ortaya koyacak.

Kategoriler
seçki

Bu Yıl Gişede Batan Filmler

Her sene muhakkak büyük bütçeli bir veya birkaç film beklenen ilgiyi (meali parayı) toplayamıyor ve gişede batıveriyor. Bu durum sinemaya ticari olarak yaklaşan ve birkaç yüz milyon doları filmler için harcayan stüdyoların sinemaya ve oyunculara bakışını da değiştiriyor. Mesela başroldeki oyuncunun yüksek bütçeli filmi gişede batarsa o oyuncu büyük bütçeli bir filmde bir süreliğine yer alamayabiliyor, yani kara listeye girebiliyor. Aynı şey yönetmen için de geçerli. Dolayısıyla Gişede Batan Filmler bazen oyuncuları da etkileyebiliyor; yönetmenleri ise sıklıkla etkiliyor. Bu yazıda bu sene gişede çuvallayan filmleri irdeliyoruz. Dileyenler yazıya eklediğimiz linklere tıklayarak Haktan Kaan İçel’in ve benim eleştirilerimizi (çoğunlukla Haktan’ın eleştirilerini; maşallah bütün filmleri yazmış) okuyabilirler.

pan-movie-images

Pan (Warner Bros.): Joe Wright’ın çizgisinin dışına çıktığı, Peter Pan öyküsünün öncesini konu alan bu film bu hafta gösterime girdi. Pazarlamaya harcanan miktar dahil edilmeden film 150 milyon dolara mal olmuş. Şimdiye dek kazancı sadece 15 milyon dolar! Dünyada gösterime girdiğinde bir ihtimal bütçesini çıkarır. Şimdilik filmin feci bir şekilde battığını söyleyebiliriz. Hugh Jackman gibi bir starın varlığına rağmen Amerikan izleyicisi bu filme ilgi göstermemiş. Belli ki Peter Pan’den sıkılmışlar. Tabii filmin sonbaharda gösterilmesi de batmasının nedenlerinden olabilir. Belki planlandığı gibi yazın gösterime sokulsaydı batmayacaktı. Bunun yönetmen ve oyunculara etkisinin olup olmadığını ilerleyen zamanlarda görebileceğiz.

the-man-from-u-n-c-l-e

The Man From U.N.C.L.E. (Warner Bros.): Büyük umutlarla çekilen, iyi bir gişe elde etmesi halinde devam ettirilmesi planlanan bir filmdi. 80’lerde yayınlanan aynı adlı çok izlenen diziden Guy Ritchie tarafından uyarlanan bu film de gösterime girdiği haftalarda gişede batıverdi. Aradan geçen zamanda dünyada da gösterilmesiyle bütçesini çıkarabilmiş gibi gözüküyor. Film 75 milyon dolara mal oldu (muhtemelen pazarlamayla bu sayı daha yüksektir). ABD’de 45 ve dünyada 55, toplamda 100 küsur milyon dolar kazandırdı. Kâğıt üzerinde az da olsa kâra girmiş gibi gözüküyor. Ama yapımcıların beklentilerinin sadakadan farksız(!) 10 milyon dolar değil, 100-200 milyon dolar kâr olduğunu, dolayısıyla filmin beklentilerin altında kaldığını belirtmek gerek. İkinci filmi bekleyen varsa, şu sayılardan sonra beklememeli. Peki bunun oyunculara etkisi ne oldu? WB bu batıştan sonra Henry Cavill’in Batman v Superman’deki ekran süresinin azaltıldığını, Ben Affleck’e ağırlık verdiğini açıkladı. İlk etkisi bu oldu. Bu batışlardan sonra WB muhtemelen büyük bütçeli filmlerine daha az tanınan oyuncuları başrol kontenjanından dahil etmeyecektir. Tabii bir zamanlar çok izlenen her dizinin sinema uyarlamasının tutmayacağını da anlamıştır sanırız.

character-banner

Fantastic Four (20th Century Fox): F4 filmi gösterime girmeden önce eleştirmenlerden ağır darbeler almıştı. Rotten Tomatoes’daki notu yüzde sekize kadar gerilemişti. Negatif eleştirilerden sonra yönetmen Josh Trank suçu stüdyoya yükledi, stüdyo Trank’i suçladı (Trank’in kurgusunu beğenmeyen Fox filmin son düzlüğünü Matthew Vaughn’a yaptırmış). Hâl böyle olunca film gösterime girer girmez batıverdi. Amerikan seyircisi de filmi desteklemedi. “Fantastic flop” (fantastik düşüş) başlıklarıyla film dalga konusu oldu. Ama aradan geçen zamanda film çok az bir kâra girmiş gibi gözüküyor. Filmin bütçesi 120 milyon dolar. Toplam kazancı ise 167 milyon dolar. Bu kazanç beklenenin çok altında. Bu arada yapımcıların ilk hedeflerinin bütçeyi ABD pazarından (Kuzey Amerika) çıkarmak olduğunu belirtelim. Dolayısıyla dünyada kazandıran ama ABD’de para kazandırmayan filme genelde batmış gözüyle bakılıyor. F4 bir süreliğine batmış göründü ama devamı çekilecek gibi görünüyor. Henüz ikinci film onaylanmadı ama senarist/yapımcı Simon Kinberg yönetmen ve oyuncularla tekrar çalışmak istediğini dillendirdi. Yüksek ihtimalle yola Trank’siz devam edilecek. Trank bu batıştan zarar görür mü? Bir ihtimal. Muhtemelen bir süreliğine büyük bütçeli filmler çekemeyecek. Oyunculara pek bir şey olmayacak gibi görünüyor.

13836-jupiter_ascending_2015_movie-wide.1200w.tn

Jupiter Ascending (Warner Bros.): Bir zamanlar stüdyoya “Matrix” üçlemesiyle tonlarca para kazandıran Wachowskiler son filmleriyle gişede çakıldılar. Kardeşlerin önceki filmleri “Cloud Atlas” kasırga felaketi yüzünden gişede batmıştı. Son filmleri “Jupiter Ascending” de bekleneni veremedi. Şuradaki listede 2000’lerde batan filmlerde 16. sırada. 176 milyon dolara mal olan film toplamda 183 milyon dolar kazandırmış. ABD’de elde ettiği kazanç ise sadece 47 milyon dolar. Dolayısıyla bunun büyük bir batış olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum oyuncuları etkilemedi ama ikidir filmleri batan Wachowskileri etkilemişolabilir. WB bir daha bu kadar büyük bütçeyi kardeşlere verecek mi göreceğiz.

24eolef

Tomorrowland (Disney): Büyük bir gizlilikle çekilen, konusu sır gibi saklanan Brad Bird filmi “Tomorrowland” de batan filmlerden. George Clooney’e rağmen battı. Brad Bird bu filmin batışından sonra kendisini ünlendiren alana, daha güvenli bir alan olan animasyona (Incredibles 2) döndü. 190 milyon dolara mal olan, büyük umutlarla çekilen film sadece 208 milyon dolar kazandırarak Disney’i hiç mutlu etmedi. Ama Disney; Lucasfilm, Pixar ve Marvel filmlerinden tonlarca para kaldırdığı/kaldıracağı için bu batıştan da etkilenmeyecek.

maxresdefault

We Are Your Friends (Warner Bros.): Zac Efron’un DJ’i oynadığı bu müzikli partili, bir de Victoria’s Secret mankenli (Emily Ratajkowski) film bir milyon dolarlık bütçesini çıkardı tabii ki. Ama film o denli az izlendi ki hayal kırıklığı yarattı. Film sadece 3,5 milyon dolar kazandırdı. Evet, aradan geçen sürede film bütçesini çıkarmış gibi gözüküyor ama bir şeyi es geçmeyelim. Bu film iki binden fazla sinemada gösterildi. Dolayısıyla bunca yerde (her yerde) gösterilmesine rağmen 3,5 milyon dolar kazandırması aslında filmin battığının göstergesi. Yukarıda bütçesini çıkartmış “gözüken” filmler için de bunu söyleyebiliriz. Efron bu filmin batışından zarar görebilir.

entourage-banner

Entourage (Warner Bros.): Popüler bir dizinin devamı olan bu film sadece 30 milyon dolara mal oldu. Fakat film sadece 44 milyon dolar kazandırdı. Filmin üç bin sinemada gösterime çıkarıldığını belirtelim. Dolayısıyla bu batış da epey büyük. Bu batıştan çıkarılacak sonuç, “yapımcılar diziyi sinemada devam ettireceklerse bunu yıllar sonra yapmamalılar” olmalı. Bir zamanlar popüler olan dizi belli ki aradan geçen zamanda unutuldu.

aloha-movie-poster-2015 (1)

Aloha (Sony Pictures): Cameron Crowe’un Hawai’de çektiği film Bradley Cooper, Rachel McAdams, Emma Stone, Bill Murray gibi sevilen oyuncuları barındırmasına rağmen gişede batıverdi. Tıpkı F4 gibi gösterime girmeden önce olumsuz bir şekilde eleştirilen film 37 milyon dolarlık bütçesini çıkartamadı. Kazancı sadece 26 milyon dolar. Bu film 2815 sinemada gösterildi. Crowe bu batıştan sonra dizi sektörüne geçti. Bir süreliğine sinemaya ara verebilir. Dileriz yeni filmi, “Aloha” kadar kötü olmaz ve gişede çakılmaz.

2po4fix

Mortdecai (Lionsgate): Johnny Depp’in son zamanlarda birçok filmi gişede batmaya başladı ve bu durum aktörün eskisi kadar sevilip sevilmediğinin sorgulanmasına neden oldu. Londra’da geçen bu komedi filmi 60 milyon dolarlık bütçesini çıkaramadı. Film toplamda 30 milyon dolar kazandırdı. ABD’de 2648 sinemada gösterime başlayan film sadece 7 milyon dolar toplayabildi. Sonra dünya gösterimleri sayesinde en fazla 30’a kadar çıkabildi.

Blackhat-movie-poster-Chris-Hemsworth

Blackhat (Universal): Michael Mann’in en kötü filmi olan “Blackhat” artık yanlış gösterim tarihinden midir, pazarlama yanlışlığından mıdır nedir izleyicinin ilgisini zerre çekemedi. 70 milyon dolarlık bu hacker gerilimi (!) stüdyoya sadece ve sadece 17 milyon dolar kazandırarak sağlam bir batışa imza attı. Thor’u oynayan ve sevilen aktör Chris Hemsworth bile filmi izlettirememiş. Bakalım Mann’in 2016’da çekeceği biofilmi “Ferrari” (başrol başka bir Chris’in, Christian Bale’in) filmi nasıl olacak.

Chappie

Chappie (Sony Pictures): Neill Blomkamp’ın bence en kötü filmi “Chappie” de beklenenleri veremedi. 3201 sinemada gösterime giren 49 milyon dolarlık film, ABD’de sadece 31 milyon dolar kazandırabildi. Tabii sinema sayısı ve bütçeyi düşününce filmin ilk haftasında ve sonrasında ABD’de battığını söyleyebiliriz. Fakat yine dünya geneli sayesinde bütçesini çıkarıp kâra girebildi. Film toplamda Sony’e 102 milyon dolar kazandırdı. Tabii ki beklentiler en azından 100 milyon dolar kazandırması yönündeydi. Gene de gişesi yukarıdaki filmlerden daha iyi durumda. Dolayısıyla Sony ile Blomkamp’in işbirliği önümüzdeki yıllarda devam edebilir. Blomkamp şu sıralar Fox için “Alien 5” filmini kaleme alıyor. Bu film gişede batmazsa yönetmenin önü açık. Batarsa alarm zili çalmaya başlayabilir.

Kategoriler
seçki

Düşüşe Geçen Yönetmenler – 1. Bölüm

”Bana yalnız başyapıtlar çevirmiş bir aktör göstersenize! Öyle olmasını beklerseniz, bir odada beklerken yaşlanabilirsiniz. Ya da James Dean olmanız gerekir: Üç film yapar ve ölürsünüz.”
Jean-Paul Belmondo

Sinemada muazzam bir kariyer yapmak kolay bir şey değil. Ama daha zoru bu kariyeri başarıyla devam ettirmek. Yazıyı başlatan Belmondo’nun sözü de bu durumu çok iyi bir şekilde ifade ediyor. Hemen hemen her yönetmenin kariyerinde çok kötü olan filmler mevcut. Kimileri bu kötü filmlerinden ders çıkarıp sonraki filmlerinde çıtayı bu denli düşürmemeye özen gösteriyorlar, kimileri de ne yazık ki kötü filmler çekmeye ister istemez devam ediyorlar. Bu yazımda düşüşe geçen, arka arkaya vasat/vasat altı filmler çeken, kariyerleri için endişelendiğimiz yönetmenlerden altısının kariyerlerine derine dalmadan bakıyoruz. Dileğim yönetmenlerin kötü film çekmeye nokta koyup tekrar yükselişe geçmeleri.

clint-eastwood

Clint Eastwood: Herkesin adını hayranlıkla andığı birisi Eastwood. Yaşı 80’i aşan usta aktör/yönetmen Eastwood kariyerine hızla, hatta bazen kendisinden küçük olan Woody Allen’ın da hızını aşarak devam ediyor. Peki niceliğin artışı niteliği de doğru oranda artırıyor mu? Bence hayır. Evet, Eastwood hâlâ iştahla filmler çekiyor ama ne yazık ki çektiği filmlerin tatmin edici tarafları çok az. Kanımca Eastwood’un son kaliteli filmi “Gran Torino” (2008) oldu. Merkeze gene milliyetçi birisini koyan Eastwood bu filminde karakterinin, bütün çekik gözlüleri Çinli sanıp bunlardan nefret eden karakterinin, bir süre sonra bu kişiler için canını verecek duruma gelmesine odaklanıyordu. Bunu da gayet etkili bir şekilde anlatıyordu Eastwood. Öncesinde çektiği “Changeling” (2008) filminin de ortalamanın üstünde olduğunu belirtmek gerek. Ne yazık ki bu iki filmdeki başarısını sonraki filmlerinde koruyamadı. Spor türündeki “Invictus” (2009) formüllere fazlasıyla saplanıp kalan bir filmdi. “Hereafter” ise yönetmenin -yaşından ötürü müdür nedir- öteki tarafı kurcaladığı ama bunu yüzeysel kalmış, “kesişen hayatlar” temasının hakkını verememiş bir öyküyle yaptığı bir filmdi. Yer yer epey boğucu idi. “J. Edgar” ise başroldeki Leonardo DiCaprio’dan ötürü de merakla beklenmişti. Eastwood’un “Gran Torino”da kabarmayan milliyetçilik damarının burada tekrar kabardığını belirtmeliyim. Pek de iyi anmayacağımız Hoover’ı “iyileştirerek”, onun yaptığı kötülükleri seyirciden gizleyerek, tüm suçu annesine atarak yansıtıyor. Eastwood bu filmden sonra kariyerine müzikli bir dönem filmiyle çıktı: “Jersey Boys” (2014). Fakat gene senaryodan darbe yiyordu. Zira kaleme alınan senaryo dağınıktı. Jersey Boys grubunun kuruluşu, şarkıları, yükseliş ve çöküşüne de, İtalyan mafyasına da odaklanmaya çalışırken filmin öyküsü bir süre sonra dağılıyordu. Pek de dikkatleri çekmeyen bu filmden sonra Eastwood, Steven Spielberg’in çekmekten vazgeçtiği “American Sniper” (2014) uyarlamasına el atar. Sonuç ise facia. “J. Edgar”da milliyetçilik damarı kabaran Eastwood yeni filminde milliyetçiliği o denli yoğun kullanır ki film bir süre sonra propaganda türüne kayar. “J. Edgar” ile beraber hiçbir şeyi doğru yapamayan, en kötü filmlerinden birisi olur. Iraklı çocukların ölümünü haklılaştıran, Iraklıların hepsini aynı şekilde gösteren, Chris’in iki yüz kişiyi öldürmesini kahramanlıkla eşleştiren, iki yüz kişiyi öldüren bu karakterin psikolojisine sadece iki kısa sekansta değinen, bunun yerine filmin son on dakikasını Chris’in cenazesine ayırıp bol bol Amerika şovu yapan bir film. “Gran Torino”dan sonra çektiği tüm filmlerinde güçlü sahneler, anlar bulmak mümkün. Lakin bütüne baktığımızda hepsi fazlasıyla sorunlu filmler. Dolayısıyla -benim penceremden- Eastwood, “Gran Torino”dan beri iyi bir filme imzasını atamıyor. Umarım “American Sniper”ının sağlam gişesi yüzünden Eastwood kariyerine milliyetçilik ve hamaset dolu filmlerle devam etmez.

23461581

Ferzan Özpetek: İtalya’da filmler çeken bizden bir yönetmenle devam edelim. “Hamam” (1997) ile başladığı, “Harem Suare” (1999) ile devam ettirdiği kariyerini İtalya’ya taşıyan Özpetek en iyi ve kötü işlerini burada çekti. Özpetek, Türkiye’de çektiği ilk iki filmden sonra 2001’de gösterilen “Le fate ignoranti”, “La finestra di fronte” (2003), “Saturno contro” (2007) filmleriyle kariyerine devam eder. “Le fate ignoranti”yi pek başarılı bulmuyorum ama “La finestra di fronte”nin yönetmenin en iyi filmi olduğunu söyleyebilirim. 2005’te gösterime giren “Cuore sacro”daysa yönetmen alışılmış tarzının dışına çıkarak bir kadının ruhani yolculuğunu yavaş bir tempoyla anlatır. Kadın karakteri başarıyla derinleştirir ama aynı şeyi filmin tamamı için söylemek zor. Kanımca en Özpetek olmayan Özpetek filmi oluverir. Sinemasını oluşturan, İtalyanlarca kabul görmesini ve önemsenmesini sağlayan bu filmlerden sonra Özpetek düşüşüne “Un giorno perfetto” (2008) ile başlar. Yönetmen bu filminde aşkın hastalıklı tarafına odaklanmak istemiş. Ama bunu yaparken merkezdeki fakir aileyi de, zengin aileyi de derinleştirememiş. Özpetek’in en karanlık filmi olduğunu, içinde (saniyelik rolle) Serra Yılmaz ve Sezen Aksu şarkılarından bir tanesini barındırsa da Özpetek sinemasının önemli taraflarından olan sıcaklık, samimiyet, mizahın bu filme taşınmadığını belirtmek gerek. Filmin karakterlerinde bolca sorunlar mevcut. Özpetek’in en karanlık ve şiddet dolu filmi aynı zamanda en sorunlu filmi de. Bu filmden sonra gelen “Mine vaganti” (2010) ile düşen çıtayı yükseltiyor, eski filmlerinin tadını ve mizahını yakalıyor. Lakin Serra Yılmaz’ın yerini alan Cem Yılmaz’lı “Magnifica presenza” (2012) ve kanser dramına odaklanan “Allacciate le cinture” (2014) ile düşüşüne devam eder ne yazık ki. Yılmaz’lı filmde Özpetek korkudan gerilime (hayalet gerilimlerine), komediye, dram ve trajediye kadar bir sürü türü kendi sineması üzerinden birleştirmeyi dener ama bu istek, perdede karşılığını bulamaz. Ortaya dağınık bir film çıkar. Korkutmaya/germeye çalışırken güldürür, güldürmeye çalışırken güldüremez. “Allacciate le cinture” ise “Magnifica presenza” kadar sıkmasa da odaklandığı konuya yeni açılımlar getirmekten uzak, bilinen klişeleri tekrar tekrar kullanan bir film olur. Özpetek’in bu filmlerle hızlanan düşüşünün son bulmasını ve “Mine vaganti” gibi mizahla dramı iyi bir senaryoda harmanladığı başarılar filmler çekmesini umuyorum.

The_Wachowskis

Wachowskiler: “Bound” (1996) filmiyle noir türüne yeni açılımlar getiren kardeşler, “The Matrix” (1999-2003) serisiyle yeri göğü inletmişlerdi. Onlarca kaynaktan beslendikleri “The Matrix” serisinden sonra kardeşler düşüşlerine “Speed Racer” (2008) ile başlarlar. Kimsenin beklemediği bir filmdir bu. Matrix efsanesini yaratan kardeşlerden böylesine vasat bir film beklenmemiştir. Kardeşler bu filmden sonra dört sene ara verirler kariyerlerine. Daha sonra yanlarına Alman yönetmen Tom Tykwer’ı alarak David Mitchell’ın “Cloud Atlas”ını uyarlamaya girişirler. Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Doona Bae, Ben Whishaw, Susan Sarandon, Hugh Grant, Jim Sturgess, James D’Arcy gibi usta aktörleri bir araya getiren “Cloud Atlas” (2012) bütün zamanlar arasında dolanırken türden türe de atlayan bir yapıya sahiptir. Bahisleri geçen bu aktörleri çeşitli rollerde görürüz. Neticede büyük beklentilerle beklenen film gösterime girdiği zamanda ülkenin kasırgaya teslim olmasından ötürü gişede çakılır, eleştirmenlerden de olumsuz eleştiriler alır. “Cloud Atlas”, “Speed Racer” kadar kötü bir film değil. Lakin epey hacimli olan senaryosunda sorunların olduğu bir gerçek. Gişede çakılan bu filmden sonra Wachowskiler senaristlik-yönetmenlik kariyerlerinin en kötü filminin, “Jupiter Ascending”in (2015) hazırlıklarına girişirler. Mila Kunis ile Channing Tatum’lı filmin her açıdan sorunları vardır. Evet, kardeşler gene muhteşem bir evren/uzay oluştururlar. Ama o kadar kötü bir öyküye imza atarlar ki filmde rol alan hiçbir oyuncu bu öyküye inanamaz ve bu durum onların performanslarına da sirayet eder. Kunis-Tatum epey kötü performanslar ortaya koyarlar. Romantizmi kof, aksiyonu sıkıcı, karakterleri karikatür, öyküsü delik değişik ve inandırıcılıktan çok uzak… Neticede “Cloud Atlas”ın, hatta “Speed Racer”ın da gerisine düşerler. Wachowskiler bilim-kurguyu sevdiklerinden kariyerlerine muhtemelen gene bu türde bir filmle devam edeceklerdir. Bakalım dibi gördükleri “Jupiter Ascending”ten sonra yükselişe geçebilecekler mi, yoksa o dipte mi kalacaklar…

Michael-Mann-Foto-ASAC1

Michael Mann: “Ne oldu sana, ne oldu böyle?” sorusunu yöneltebileceğimiz diğer yönetmense erkek öyküleri anlatmaktan hoşlanan, suçluların dünyasına son derece hakim olan büyük yönetmen Mann. Aslında Mann kariyerinin başından beri iyi ve kötü filmler çekmiş birisi. Mesela ikinci filmi “The Keep” (1983) o kadar da iyi değil. Hannibal’ın en az göründüğü Hannibal filmlerinden “Manhunter” (1986) başarılı bir gerilimken “The Last of the Mohicans” (1992) kanımca fazlasıyla abartılmış, ortalama bir film. Arka arkaya çektiği “Heat” (1995) ve “The Insider” (1999) filmlerinin “Collateral” (2004) ile birlikte kariyerinin en iyi filmlerinden olduğu konusunda herkes hemfikir. 2001’de gösterilen “Ali” biofilmi ise fazlasıyla dağınık, diğer filmlerinden epey geride olan bir film. Zig-zaglı kariyerinde düşüşe geçmeye başladığı filmse “Miami Vice” (2006). Wachowskilerin “Jupiter Ascending” onların kariyerlerin nasıl ki dip noktasıysa bu film de Mann’in kariyerinin dip noktası. Daha kötüsünü çekmedi. Her açıdan sorunlu bir filmdi. Yerden yere vurulan bu filmden sonra Mann çıtayı birazcık yükseltir “Public Enemies” (2009) ile. Çıtasını yükseltir yükseltmesine de yeni “Heat” bekleyenleri üzer. Yıldızlarla (Johnny Depp, Christian Bale, Marion Cotillard) dolu kadrosu da filmi kurtaramaz. Gene de “Miami Vice” kadar sıkıcı bir erkek öyküsü anlatmaz. Çatışma sekansları başarılıdır ama bu filmi de fazlasıyla formüllere bağlı kalmıştır. Tıpkı son filmi “Blackhat” (2015) gibi. Yıllardır film çekmeyen Mann, “Blackhat” projesini açıkladığında her zamanki gibi heyecanlanmıştık. Mann gene merkeze bir erkeği yerleştirecek, gene suçlulara odaklanacak. Bu kez ise teknolojiyi, hacker’lığı merkeze koyacaktı. Koydu da. Ama ortaya çıkan filmin “Miami Vice” seviyesinde olduğunu görünce üzülmemek zordu. Mann’in düşüşü “Miami Vice” ile başlamıştı. Şimdi ise gene her açıdan dökülen, fazlasıyla uzatılmış, kendisinin çektiğine ikna olmak istemeyeceğimiz “Blackhat” ile bu düşüşünü devam ettiriyor. Peki bu düşüş sona erecek mi, umudu kesmeli miyiz? Belki ileride dişe dokunur bir film çeker. Fakat Mann’in kariyerinin bu son dönemini (malum, Mann de yaşlandı) pek hatırlamak istemeyeceğiz gibi görünüyor. Bu da üzücü.

19834957

Serdar Akar: Yetenek kaybına uğrayan bir diğer isimse bizden Serdar Akar. “Gemide” (1998), “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” (2000), “Maruf” (2001) ile yönetmenlik kariyerine iyi bir şekilde başlayan Akar bir süre sonra dizi yönetmenliğe geçip “Koçum Benim” (2002), “Kurtlar Vadisi” (2003) gibi dizilerin yönetmenliklerini üstlenmişti. Yetenekli bir yönetmen olduğunu daha ilk filminden belli eden Akar bir süre dizilerle oyalandıktan sonra sinemaya “Kurtlar Vadisi Irak” (2006) ile dönmüştü. Ne yazık ki kaliteli bir film değildi ve Akar için alarm zilinin çalmasına neden oldu. Popüler dizinin ekmeğini yiyen, klasik bir kahraman öyküsü anlatan bu filmden sonra Akar kariyerine daha başarılı, ama sorunları da olan, alt sınıf-üst sınıf farkını bazen fazlasıyla yüzeyselleştiren, gene de içindeki şiddetle etkileyen “Barda” (2007) ile devam etti. Kimilerinden iyi, kimilerinden kötü eleştiriler alan bu filmden sonra Akar’ın düşüşü başladı. Akar her zamanki gibi TV’yi de boşlamıyor, yapımcılığını üstlendiği dizilerin bazı bölümlerini de çekiyordu. “Barda”dan sonra “Elveda Rumeli”yi (2007-2008) yapan Akar kariyerine facia olarak niteleyebileceğimiz bir filmle, “Gecenin Kanatları” (2009) ile devam edecekti. Bir süredir filmler yapan, bu filmleri çokça izlenen Mahsun Kırmızıgül’ün senaryosunu yazdığını duyduğumuz anda nasıl bir filmle karşılaşacağımızı zaten tahmin edebiliyoruz. Dolayısıyla film gösterime girmeden Akar’ın bu filmi çekecek olmasına üzülmüştük. Nitekim filmi görünce daha da üzüldük. Canlı bomba olmaya karar veren bir kadınla bir yarışçının aşkını konu alan filmi neresinden tutsak elimizde kalıyor. Oyunculukların yerlerde süründüğü, her zamanki gibi kör gözüm mesaj-mesaj-mesaj diye kasmaktan dandik öykünün anlatılamadığı, iki karakter arasındaki aşka inanamadığımız, kof bir romantizme sahip olan, kötü kurgulanmış ve epey kötü yönetilmiş bir film… Bu facia filmden sonra Akar kariyerine epey sevilen Behzat Ç. dizisinin iki filmiyle devam etti: “Seni Kalbime Gömdüm” (2011) ve “Ankara Yanıyor” (2013). İki filmde de Akar’ın düşüşünü gözlemliyoruz. “Seni Kalbime Gömdüm” de en az “Gecenin Kanatları” kadar kötü bir filmdi. Ne kitabın hakkı veriliyordu, ne polisiye türünün… Dizinin alelade bölümlerinden bir tanesi gibiydi. Bir sinema filmi olduğunu düşünmek çok zor. Keza ikinci Behzat Ç. filmi de öyleydi. Kısacası Akar arka arkaya facia filmler kotarmış, o ilk dönemlerdeki halini fazlasıyla aratmış yönetmenlerden. Onu da yazımıza dahil etmesek olmazdı. Tabii burada durup ilk filmlerindeki başarıyı sadece ona mal etmemek de gerekiyor. Oyuncuları ve Yeni Sinemacılar’ın da bu başarıda çokça emekleri mevcut. Zaten Yeni Sinemacılar’dan koptuktan sonra düşüşe geçmiş olması da ayrıca dikkatleri çekiyor.

movies-terrence-malick

Terrence Malick: 2005’te gösterime giren “The New World”te Malick son kez bir öykü anlatmıştı bizlere. Bu filmden sonra Malick her zaman yaptığı gibi ara verdi. Altı senelik uzun arasından sonra Brad Pitt-Sean Penn ve tanınmamış Jessica Chastain’li kadrosuyla çokça heyecanlandıran “Tree of Life” (2011) ile çıktı karşımıza. Çoğunluğun sevmediği bu filmden anlaşılacağı üzere bu altı senede Malick öykü anlatmaktan, oyunculara odaklanmaktan vazgeçmiş; doğayı ve Tanrı’yı daha fazla önemser hâle gelmişti. Evet, doğa ve Tanrı ikilisi, Malick’in sinemasında her daim yer bulmuşlardı. Ama ilk filmlerinde Malick doğayı ana karakter haline getirse bile bizlere başı ve sonu olan öyküler anlatmaktan feragat etmiyordu. Mesela “Badlands” (1973) birlikte suç işleyen iki sevgilinin mutsuzluğa yürüyen öyküsünü başarıyla anlatmıştı. Ya da “Days of Heaven” (1978) hayatta kalabilmek amacıyla eşini zengin bir adama peşkeş çeken bir adamın kıskançlığını, buhranını da gayet iyi anlatıyordu. Tabii Malick bu filminde doğaya fazlasıyla odaklanıyor, onu ana karakterler kadar önemsiyor, karakterlerin hayatlarındaki etkisini de ele alıyordu. Diğer iki filminde de öyküler anlatan Malick, “Tree of Life”ta sinemasını değiştirir. Artık Malick dış sese (anlatıcı) daha çok önem verecek, diyalogları ve replikleri epey azaltacak, oyuncuları doğanın bağrına yerleştirirken o oyuncu ister Sean Penn olsun, ister Brad Pitt olsun, isterse Ben Affleck olsun (olmasa iyiydi ya neyse!) doğa kadar önemsenmeyecek, bazen ekranda doğru dürüst bile görünmeyecek, uçan kamera (flycam) sıklıkla kullanılacak, dört mevsime muhakkak yer verilecek (gereksiz de olsa yağmur da yağacak, güneş de çıkacak), tabii Tanrı da es geçilmeyecek ve karakterlerin Tanrı ile ilişkisi de irdelenecek, filmde muhakkak bir rahip yer alacak, kilise görünmezse olmayacak, tek zamana hapsolunmayacak, zamanlar arasında dolaşılabilecek. “Tree of Life” ile başlayan, insanları şaşırtan bu değişim “Tree of Life”ın kalitesine ulaşamayan ve daha ikinci filmden (değişimden sonraki ikinci film) sıkan “To the Wonder” (2012) ve “Knight of Cups” (2015) ile devam edecekti. Affleck-Olga Kurylenko-Rachel McAdams’lı “To the Wonder”da bu değişim kötü bir şekilde devam etti. Yazılan eleştirilere göre “Knight of Cups”ın da bu iki filmden farkı yok. Orta yaş bunalımındaki Rick’in öyküsü(?) “To the Wonder”daki kadın karakterin öyküsü nasıl anlatıldıysa öyle anlatılmış, Malick gene doğayı karakterlerden ve öyküden daha çok önemsemiş. Malick senaryosuz/öyküsüz filmler çekmeye devam edecek gibi görünüyor. Fakat bunu yaparken düşüşe geçtiğinin de farkında değil. “To the Wonder” ortalama bir filmdi. Görünüşe göre düşüş “Knight of Cups” ile de devam etmiş. Bu filmle aynı zamanda çekilen “Weightless”ın da (muhtemelen 2016) öncekilerden farklı olmayacağını tahmin etmek zor değil. Malick Tanrı’yı filmlerde ararken sıkıcılaşıyor ve kariyerine kötü filmlerle devam ediyor ne yazık ki.

Kategoriler
haber

Michael Mann’in “Go Like Hell”i Joseph Kosinski-Tom Cruise’a Teslim Edildi

Michael Mann iki-üç sene önce çekmeyi planladığı dört projeden bahsetmişti. “Go Like Hell” projesi de Mann’e teslim edilenlerden idi. Ama Mann bu filmi uzunca bir süre çekmeyince stüdyo da projeyi Joseph Kosinski’ye pasladı. Film, A.J. Baime’nin “Go Like Hell: Ford, Ferrari, and Their Battle for Speed and Glory at Le Mans” adlı kitabından uyarlanacak. 1960’larda geçecek film, Ford markasının hızlı, çekici, rahat yarış otomobilleri üretmesini anlatacak. Tabi filmin esas meselesi Henry Ford II ile Enzo Ferrari arasındaki rekabet. Kosinski filmin başrolü için “Oblivion”da çalıştığı Tom Cruise ile iletişime geçti. Cruise yüksek ihtimalle filmde yer alacak ve yarış şampiyonu Carroll Shelby’e hayat verecek. Cruise’un yıllar önce Tony Scott’ın “Days of Thunders”ında da bir araba yarışçısına hayat verdiğini belirtelim. Filmin çekimlerine ne zaman başlanacağı açıklanmadı.Joseph Kosinski-Tom Cruise

Kategoriler
izlenim

Hannibal Lecter Tarihi ve Geleceği

Acaba yazar Thomas Harris “Red Dragon” adlı romanını kaleme alırken başkarakteri Doktor Hannibal Lector’ın bu derece fenomen haline geleceğini, kitabını yazdıktan sonra yıllar boyunca hem kitabının, hem de Hannibal adlı karakterin gündemde kalacağını tahmin etmiş miydi? Bunu bilmiyorum, ama şu bir gerçek ki Harris unutulmayan karakterler yaratmayı başarmıştı. Hannibal öyle birisi ki sevilecek tarafı yok, nefret edilesi biri ama buna rağmen fazlasıyla “fan”ı olan biri. Tabi ki yaptıklarını onayladığımı söylemiyorum, sadece Hannibal’ın etkileyici olduğunu dile getiriyorum. Aklı başında olan biri Hannibal’ın yaptıklarından tiksinir zaten. İnsanları acı çektirerek öldüren, yetmeyip bir de bu insanları kesip pişirip yiyen, psikolog olduğu için de insanın o an ne düşündüğünü, neler hissettiğini çok iyi tahmin edebilen birisi Hannibal (burada parantez açmakta yarar var. Evet, kitapta Hannibal’ın psikopatlığından bahsedilir ama yamyam oluşundan bahsedilmez. Aslında Harris, Hannibal’a fazla yer vermez ilk kitabında). Egosu yüksek, kibirli, yamyam, katil, epey zeki. Düşmanı olmak istemeyeceğiniz kişilerden özetle. Hannibal’ın bu derece etkileyici olmasının (sevilen demiyorum, etkileyici diyorum) asıl nedeni zekası. Defalarca yakalansa da hep bir yolunu bulup kaçmayı başarmış birisi. Uzatmayayım Harris sağlam bir karakter yaratmıştı yıllar önce. Tabi Harris’in yapıtında sadece Hannibal yoktu. Hannibal kadar önemli karakterler de yaratmıştı. Bu ruh hastasını yakalamaya çalışan Will Graham ve Jack Crawford’u unutmamak gerek. Bu yazıda Hannibal külliyatının tümüne değineceğim.
Hannibal_2_13_13
“Red Dragon” adlı roman ilk kez 1986’da Michael Mann tarafından “Manhunter” ismiyle perdeye taşındı. Bu filmden beş sene sonra Hannibal’ın maceraları farklı bir ekiple “The Silence of the Lambs” adıyla perdeye taşındı. Hannibal karakteri sevilmiş, filmler de ilgi çekmiş olsalar da uyarlamalar arasında hep uzun süreler mevcut. 1991’de gösterime giren “The Silence of the Lambs”ten sonra tekrar bu karaktere dönülmesi için bir on sene geçmesi gerekmişti. Bu kez karakterle ilgili farklı bir hikaye anlatan isimse Ridley Scott’tı. “Hannibal” önceki filmin devamı niteliğindeydi. Sonra Hannibal serisi 2002’de “Manhunter”ın yeniden çevrimi olan “Red Dragon”, 2007’de hikayeye sil baştan başlayan “Hannibal Rising” ve 2013’te “The Silence of the Lambs”in ‘prequel’i  “Hannibal” dizisi ile devam etti. Şimdi bu yapımlara değinelim.

MANHUNTER (1986): Filmi henüz tam anlamıyla ünlenmemiş, bu filmden önce sadece iki film kotarmış Michael Mann yönetmişti. Film Harris’in “Red Dragon”da anlattığı hikayeyi anlatıyordu. Will Graham, Hannibal’ı (filmde soyadı Lecktor olarak geçer) yakalamış, adalete teslim etmiştir. Hannibal’ı yakalamaya çalışırken psikolojisi bozulmuş, bu katili adalete teslim edince de ceketini alıp FBI’yı terk etmiştir. Ailesiyle uzakta, deniz kıyısında bir yerde yaşamına devam ederken Jack yanına gelir ve başka bir katili yakalamak için ondan yardım ister. Will dayanamaz ve olaylara dahil olur. Michael Mann ilk filmi “Thief”te aksiyon sekanslarının ve gerilimin altından başarıyla kalkabileceğini kanıtlamıştı. Bu filmde de başarısını devam ettirmiş. İki gerilimli sekansta yeteneğini konuşturuyor Mann. Fakat iki saat süren filmde ortaya çıkması normal olan tempo sorununun önüne geçemiyor. Bunu geçersek bence başarılı bir uyarlama. Will Graham’in psikolojisine başarıyla odaklanırken Hannibal’ın psikopatlığını bir kaç sekansta ifade etmeyi başarıyor Mann. Özellikle Graham ile Hannibal’ın filmde ilk kez görüştükleri sekansta Mann karakterleri derinleştirmesi açısından pek başarılıydı. Kitaptaki karakterlerin hakkını veriyor Mann. Yavaş ilerleyen, neredeyse aksiyonsuz ve gerilimsiz ama başarılı bir film ortaya koyuyor. Evet, Hannibal derinleştirilir ama ne yazık ki Hannibal’a pek yer verilmez filmde. İkinci yarıda bu karakter tamamen unutulur, esas psikopata odaklanılır. “Manhunter”ın önemli tarafı Mann’in takıntılarını öğrenmemizi sağlaması. Erkeklerin işkolik oluşu, eşleriyle sorunlar yaşamaları ama epey de başarılı oluşları diğer Mann filmlerinde de karşımıza çıkar. Mann’in kadın karakter yaratamama sorunu burada da mevcut. Ne yazık ki Mann ilk filminden son filmi “Public Enemies”a kadarki filmografisinde doğru dürüst bir kadın karakter yarattığına tanık olamadık. Bu filmde de bu sorun mevcut.

RED DRAGON (2002): Brett Ratner’ın çektiği “Red Dragon” için “Manhunter”ın yap/a/madıklarını da yapmaya, anlat/a/madıklarını anlatmaya çalışan bir film diyebiliriz. Örnek vermek gerekirse… Mann “Manhunter”da Will’in Hannibal tarafından öldürülmeye çalışılmasını göstermemiş, sadece bir monolog ve iki diyalogla anlatmıştı. “Red Dragon” ise tam da bu mücadele, yani Hannibal ile Will arasındaki kapışma ile başlıyor. Örnekler arttırılabilir. Mesela Hannibal ile ona hayran olan Francis arasındaki ilişkiye ve pek tabi Hannibal’a daha fazla değiniyor Ratner. Ayrıca önceki filmde ihmal edilen Francis’in psikopatlığının nedenlerine ve Kızıl Ejder hikayesine de değinme şansı elde eder (Kızıl Ejder’e Mann pek iyi değinememişti “Manhunter”da). Uzatmayalım, kısacası Ratner bu filmde “Manhunter”ın yapmadıklarını yapar. Bu da “Red Dragon”ı önemli bir hale getirir. Evet, senaryo neredeyse satırı satırına önceki ile aynı (aynı eserin uyarlamaları olmaları da bunda etken şüphesiz). Ama önceki filmde önemsenmeyen şeylerin önemsenmesi bu filmi “sadece bir yeniden çevrim” olmaktan kurtarıyor. O yüzden iki filmin de izlenmesi tavsiyemizdir. Böylelikle “Manhunter”daki hikaye açıkları bu filmle giderilir. Gelelim kadroya. Will rolünde sarışın Edward Norton, Hannibal rolünde her zamanki gibi Anthony Hopkins, psikopat katil Francis rolünde Ralp Fiennes, Jack rolünde Harvey Keitel, Freddy rolünde Philip Seymour Hoffman, Reba rolünde Emily Watson ve Will’in eşi rolünde Mary-Louise Parker’ı izliyoruz. Kadro sağlam, lakin önceki filmin oyuncu kadrosunun performansları daha iyiydi. Mesela Francis’i oynayan Tom Noonan, Ralph Fiennes’tan fazlasıyla etkileyici idi. Keza William Petersen da Edward Norton’dan. Ama tabi ki Anthony Hopkins, Brian Cox’tan daha ürkütücü bir performans ortaya koymayı başarıyor önceki filmlerde rol almasının da etkisi ile. “Red Dragon” son on yılda yapılan başarılı yeniden çevrimlerden birisi olarak göze çarpıyor. En azından “Hannibal”ın yarattığı hayal kırıklığını unutturabiliyor.

THE SILENCE OF THE LAMBS (1991): “Manhunter”dan beş sene sonra çekilen “The Silence of the Lambs”in ilk filmle hiçbir alakası bulunmamakta. İlk filmdeki Will Graham yerini çaylak bir FBI ajanına bırakır. Dolayısıyla Will’in o benzersiz saptamalarına, katille empati kurduğu sekanslara bu filmde yer verilmez. Ama önceki filmden çok da uzaklaşılmaz. Gene manyak ötesi birisi katliam üstüne katliam yapmakta, şehre korku salmaktadır. Gene birisi (bu filmde Starling), Hannibal’a danışmak ister, gene Hannibal bu kişiyi kullanır vs. Evet, önceki filmin izinden gidiliyor ama kesinlikle önceki film her anlamda aşılıyor. Yönetmen Jonathan Demme ortaya sinirleri bozacak kadar gerilimli, zaman zaman bir hayli ürkütücü, soluksuz izlenen bir film koyuyor. Atmosferin yanı sıra karakterler de oya gibi işleniyor, önceki filmde es geçilen Hannibal’ın ve Hannibal’dan eksiği olmayan Buffalo Bill’in hakkı veriliyor. Önceki filmde sadece seri katil olarak tanıtılan ve üstünde durulmayan Hannibal’a eklemeler yapılır. Hannibal yamyam haline getirilir ve zekası daha da parlatılır, daha da korkunç bir hale getirilir. Psikolog olan Hannibal’ın terapi seanslarına da değinilir, böylelikle “doktor” kimliği de derinleştirilir. “Manhunter”da Hannibal’la ilgili yapılmayan şeyler bu filmde yapılır ve dört dörtlük bir karakter yazılır. “Manhunter”da bu rolü kabul etmeyen Anthony Hopkins bu kez rolü geri çevirmez ve kariyerinin en ürkütücü ve başarılı performansını ortaya koyar, Brian Cox’ı unutturur. Kamera onun yüzüne yaklaştığında hangimiz Hopkins’ten korkmadık ki? Jodie Foster da çaylak ajan rolünde döktürür. Julianne Moore’dan daha etkileyici bir şekilde karakteri canlandırmayı başarmıştı (ya da şöyle demek daha doğru: Moore, Foster’ın yarattığı etkiyi yaratamamıştı). “The Silence of the Lambs” iki müthiş kötü karakteri başarıyla işler dediğimiz gibi. Bir yandan Hannibal’ın ürkütücülüğü üzerinden yavaş tempolu bir gerilim ortaya konurken, diğer yandan kafayı yemiş Bill’in bu katliamları yapmasının nedenini ustaca gizleyip gerilimi katmerler. Kısacası “The Silence of the Lambs” hem önceki filmden, hem de kendisinden sonra çekilen üç filmden daha kaliteli, daha gerilimli, daha etkileyici bir film. Yönetmenin kamera hareketlerine ve açılarına da hayran kalmamak zor doğrusu.

HANNIBAL (2001): Brett Ratner’ın yeniden çevrimininden sadece bir sene önce gösterime girmişti “Hannibal”. Film, “The Silence of the Lambs”in devamı niteliğindeydi. Tabi ki kadro değişmişti, her zamanki gibi. Bu devam filmini usta yönetmen Ridley Scott çekmişti. Başrolleri de Anthony Hopkins (aksi mümkün mü!), Julianne Moore, Ray Liotta, Gary Oldman üstlenmiş, senaryoyu usta senaristler David Mamet ile Steve Zaillian kaleme almışlardı. Film “The Silence of the Lambs”in yedi yıl sonrasını anlatır. Jodie Foster’ın ajan Starling rolü bu filmde Moore’a teslim edilir. Özetle “Hannibal”, sevgili yamyamın kaçışından yedi sene sonra Starling’in hala onu bulmaya çalışmasını (Kuzuların Sessizliği’nde Starling, Hannibal’a onu aramaktan vazgeçmeyeceğini söylemişti), yamyamın da bu sıralarda İtalya’da tatil yapıp kafa dinlemesini anlatır. Filmi sevdiğimi söyleyemem. Zira Hannibal külliyatının en zayıf örneklerinden bu film. Bunu filmin başındaki aksiyon sekansından anlamak mümkün. Slow motion’ın yoğun kullanıldığı bu sekans, 70’lerin dandik aksiyon filmlerinden birisini izlediğimizi hissettiriyor. Zira gerek “Manhunter”da gerekse onu takip eden diğer filmlerde böylesi kötü aksiyonlar yoktu. Bunun yerine hapishanede gözetim altındaki bir Hannibal (ki epey zekidir), dışarıda ölüm saçan psikopat bir katil ve bu katilin peşindeki ajanlar anlatılırdı. Bu filmdeyse aksiyonun dozu arttırılıyor, psikolojik çözümlemeler, gerilimli sekanslar ve Hannibal’ın zekası güme gidiyor, ortaya klişelerle dolu bir Hollywood korku-gerilim filmi çıkıyor. Hani yamyamı tanımayan, seriyi bilmeyen birisine izletsen mide bulandırıcı korku filmlerinden birisi olarak tanımlar, geçer. Evet, diğer filmlerin aksine bu filmde Hannibal daha fazla görünüyor. Ama zekası törpülenmiş olarak. Nerede önceki filmlerdeki Hannibal, nerede buradaki. Buradaki Hannibal saçma sapan hatalar yapıyor (elini kesiyor yahu. Hannibal öyle bir şey yapar mı? Starling’e saygı duysa da kendi elini kesmez Hannibal, zaten ondan önce Starling’in kendisini kelepçelemesine fırsat vermez), zekasını hiç kullanmıyor ve sadece insanları ve kendisini kesip biçiyor. Sanki Testere filmi izliyoruz. Sorun hem senaryoda, hem de Scott’ın yönetmenliğinde. Slow motion’ın birden fazla kez kullanılması da filmin gerilimini arttırmak yerine azaltıyor, tempoyu düşürüyor. Karakterler çok zayıf, senaryo kötü, yönetmenlik kötü. Sonuçta kötü bir film.

HANNIBAL (2013): Bryan Fuller’ın showrunner’lığını üstlendiği “Hannibal” dizisi, “The Silence of the Lambs”in “prequel”i. Yani “Kuzuların Sessizliği”nde anlatılan hikayenin öncesine gidiliyor ve Dedektif Will Graham’in psikopat psikiyatr Hannibal Lecter ile dostluğuna ve Hannibal’dan eksiği olmayan katil Garret Jacob Hobbs’ı öldürdükten sonra yavaşça psikolojisinin bozulmasına odaklanıyor. Hatırlanacağı üzere “Manhunter” ve “Red Dragon”da Hobbs’tan sadece bir kez bahsedilir, Hannibal ile Will’in arkadaşlıklarına ise hiçbir filmde değinilmez. “Manhunter” ve “Red Dragon”, Hannibal’ın hapse girişinden sonrasını anlatır, diğer filmlerdeyse Will’e yer verilmediğinden bu arkadaşlığa tanık olma şansına sahip olamamıştık. “Hannibal” dizisi bu açığı kapatan bir işlev görüyor. Will’in Hannibal’ı hapse tıkma sürecindeki psikolojisine, adım adım kafayı yiyişine ve Hannibal’ın manipülasyonlarına odaklanır dizi. Tabi usta dedektif Jack Crawford da es geçilmez ve onun hikayesi de anlatılır, filmlerde pek derinleştirilemeyen bu karakter bu dizide derinleştirilmeye çalışılır, ailevi ve işle ilgili sorunlarına değinilir. “Hannibal” kaliteli bir dizi. Filmlerin izinden gidip zaman zaman bu filmlere hoş göndermeler yapar ama asıl önemli noktayı, yani karakterlerin psikolojisini yansıtmayı asla aksatmaz. Hobbs’lardan Hannibal’a, Graham’e ve Crawford’a kadar herkes derinleştirilir, karakterlerin birbirleriyle ilişkileri başarıyla anlatılır. Kimlik sorunsalına da bir o denli iyi değinir senaristler. Will’in kimliğini yitirip kimliksizleşmeye başlaması ve kaybettiği kimliğini finalde tekrar bulması, katil Hobbs’ın katil kızı Abigail’in de gerçek kimliğini yitirmesi (bir çocuktan bir katil yaratmak şeklinde özetleyebiliriz Abigail’in dönüşümünü) odak noktalarından bir tanesi. Fakat ne yazık ki dizinin kalitesini düşüren yönler de var. Mesela “haftanın olayı” şeklinde adlandırabileceğimiz farklı farklı cinayetler. Evet, bu cinayetler epey orijinal (bazı cinayetlerde filmlere göndermeler de mevcut, mesela insanların derilerini kesip o insanları meleğe benzeten katil, Kuzuların Sessizliği’ndeki Hannibal’ın bu cinayetini akla getiriyor hemen), katiller de ürkütücü ama yayınlanan 12 bölüm içerisinde Hobbs dışındaki seri katiller ve katiller derinleştirilmediler. Cinayetler de karakterlerin psikolojilerine değinilmekten fırsat bulunulmadığı için çabucak çözüldü. Genel işleyiş şu şekilde: Cinayet işlenir. Will ve Jack mekana teşrif ederler. Will katille empati kurar (filmlerin aksine burada Will sadece “şunu yaptın değil mi, o. çocuğu?” demekle kalmaz, cinayetleri aklında katilin kimliği ile işler ve böylelikle katilin neler düşündüğünü öğrenir). Katili çabucak çözer. Üç doktor aralarında saçma sapan bir konuda tartışırlar. Sonra Hannibal’a danışılır ve hop katil yakalanır. Çok basit, çok yüzeysel ve çok klasik. Aslına bakarsanız bu dizi bu haftanın olayları/cinayeti olmadan da zevk verebilir. Dileğimiz ikinci sezonun tamamı Hannibal ve başka seri katilin yakalanmaya çalışılması üzerine kurulması… Tıpkı filmlerdeki gibi. Bunlar dışında Hannibal’ın psikopatlığının, salon adamlığının, entelektüelliğinin ve insanları elinde oynatma yeteneğinin hakkı da bölümler ilerledikçe verilir. Gelelim dizinin farklı yönlerine. İlk farklılık Will’de göze çarpıyor. Filmlerde Hannibal’ın elinden ölmeden kurtulmayı başaran Will ruh sağlığında benzer bir başarıya imza atamıyordu ve kendisinin psikolojisi hızla bozuluyordu. Burada ise Will adeta delirme noktasına geliyor. 11.bölümde iyice kafayı kırıyor. Will’in bu derece sorunlu hale getirilmesi, haftanın olaylarının başarısızca işlenmesi, çok yavaş temposu ve fazla karanlık olması ile birleşince dizinin kalitesini düşürüyor kanımca. Will’in bu denli şizofrenik hale getirilmesi diziye yaramıyor. Diğer farksa gazetecinin cinsiyeti. Önceki filmlerde erkek olarak karşımıza çıkan gazeteci Lounds burada kadın olarak karşımıza çıkıyor. Bu şekilde ufak tefek değişiklikler mevcut. Özetle “Hannibal” dizisinin olumlu yönleri de var, olumsuz yönleri de. Dileğimiz ikinci sezonda olumsuz yönlerin azaltılması. Performanslara da değinelim. Will rolünde Hugh Dancy oldukça iyi. Lakin çoğu zaman fazla iyi oynuyor, abartılı bir oyunculuk ortaya koyuyor. Bu da kimilerini rahatsız edebilir. Mads Mikkelsen de rolünün hakkını veriyor ve Hopkins’ten devraldığı Hannibal rolünde o da sağlam bir performans ortaya koyuyor. Ama tabi ki kimse Hopkins kadar ürkütücü olamaz. Gerçi henüz Hannibal’ın ürkütücü tarafına pek değinilmiyor.

HANNIBAL RISING: 2007 yılında gösterime giren film ne yazık ki pek de iyi eleştiriler alamamış, hatta yanlış cast seçimi yüzünden epey eleştirilmişti. Filmi bu filmden önce 2003 yılında “Girl with a Pearl Earring” filmini kotarıp sinemaya ara veren ve bu filmiyle olumlu eleştirileri toplayan İngiliz sinemacı Peter Webber yönetmişti. Senaryoyu ise “Hannibal Rising” romanının yazarı Thomas Harris kaleme almış, Hannibal rolünde Fransız aktör Gaspard Ulliel karşımıza çıkmıştı. Ona İngiliz sinemasının tanıdık isimlerinden Rhys Ifans ve Dominic West ile Çinli aktris Li Gong eşlik etmişlerdi. “Hannibal Rising”i önemli kılan en önemli şey filmin sadece Hannibal’a odaklanması. Bildiğiniz ve yukarıda sıkça belirttiğimiz üzere gerek dizide, gerekse filmlerde bu yamyam filmin merkezinde yer almaz, çocukluğu ve gençliği ise geçiştirilir. Bu filmin çıkış noktası tam da bu oluyordu. Hannibal’ı yamyam, seri katil ve psikopat yapan nedenlere değinilir. Adeta Hannibal psikolog koltuğuna yatırılır ve neden böyle bir herif haline geldiği anlaşılmaya çalışılır. Hannibal kaldığı yetimhaneden kaçıp amcasının şatosuna gelir ama amcasının vefat ettiğini öğrenir. Asyalı yengesi, Hannibal’a bakar ve ona dövüşmeyi öğretir. Artık Hannibal’ın tek bir amacı vardır. O da yıllar önce açlıktan kardeşini öldürüp yiyenlerden intikam almak. Filmi izlerken akla Batman’in gelmesi olası. Benzerliklere değinelim: Hannibal da annesini ve babasını gözlerinin önünde yitiriyor. Hannibal da büyüdükten sonra Asyalı birisinden kendisini savunmayı ve dövüşmeyi öğreniyor. Hannibal da adalet/intikam istiyor. Bunun gibi bazı benzerlikler mevcut ve film akla özellikle Christopher Nolan’ın “Batman Begins”ini getiriyor. Hannibal da “aslında gençliğine gittiğimizde Hannibal’ı sevmek ve onun bu halini kabullenmek mümkün” denilerek seyirciye benimsetilmeye çalışılıyor. Asıl sorun da burada başlıyor. Öncelikle seyircinin yıllar yılı sevmediği, hatta tiksindiği (tiksindiren birisi de etkileyici olabilir bazı yönleriyle, etkileyicilikle sevmeyi karıştırmamak gerek) bu karakter seyirciye sevdirilmeye çalışılıyor. İşlediği cinayetler, insanları vahşice öldürmesi, işkenceleri ve yamyamlığı “normalleştiriliyor”, ki bence fazlasıyla hastalıklı bir yaklaşım, ne yazık ki günümüzde kabul gören bir yaklaşım. Önceki filmlere ve diziye baktığımızda Hannibal’ın asla bu şekilde sevdirilmeye çalışılmadığını fark etmek mümkün. Ali Ercivan Beyazperde’deki(*) yazısında bu duruma değiniyor ve senarist ve yapımcıların Hannibal’a yaklaşımlarının miti parçaladığını iddia ediyor, ki kendisine katılmamak zor. Karşımızda yıllar boyunca izlediğimiz Hannibal yok, onun yerini neredeyse kutsanma noktasına getirilen birisi var. Hani biraz daha uğraşsalar Hannibal’dan gerçekten de bir “hero” çıkaracaklar. Yapılmayan bir şey mi kötü karakterin izleyene sevdirilmeye çalışılması? Ama “cani” sıfatının dahi üstünde hafif kaldığı Hannibal’da işe yaramaz. Karakterin anlaşılmaya çalışılması gerekli mi tartışılır ama “karakter neden psikopat oldu?” diye düşünürken onu haklı çıkarmaya çalışmak yanlış. Filmin diğer karakterlerinde de sorunlar var tabi ki. Hannibal’daki yüzeysellikten herkes nasibini alıyor. Önceki filmleri başarılı kılan ögeler bu filme taşınamıyor, sonuçta ortaya külliyatın en zayıf, en gereksiz ve en yanlış yapılandırılmış filmi çıkıyor. “Hannibal” filmi dahi bundan kalitelidir. Hannibal Lecter’ı kotaran Gaspard Ulliel ise kesinlikle yanlış bir seçim olarak göze çarpıyor. Adeta cast faciası…

Kategoriler
haber

Michael Mann’in Gold’u Spike Lee’ye Emanet

Şu sıralar Hong Kong’ta yeni filmi için mekan arayan Michael Mann’in adı iki sene önce “Gold” ile anılmış, hatta anılmaktan öte Mann’in bu filmi kotaracağı açıklanmıştı. Lakin geçen iki senede Mann’in filmi bir türlü çekmemesi ve şu sıralar bambaşka bir filmle meşgul olması yapımcıları başka bir yönetmen aramaya yöneltti. Spike Lee

“Gold”un yapımcıları söz konusu filmi bu sene karşımıza “Oldboy”un yeniden çevrimiyle çıkmaya hazırlanan Spike Lee’ye emanet ettiler. Filmin senaryosunu Patrick Massett ile John Zinman’ın gerçeklerden yola çıkarak kaleme almışlar. “Gold” 1993 yılında ortaya çıkan altın dolandırıcılığını anlatacak. 1993 yılında Filipinli bir jeolog olan Michael de Guzman zengin olmak için Endonezya’nın bir adasında altın bulunduğunu iddia etti. Oysa ki altın falan yoktu. Kendisine bir ortak bulan bu jeolog hemen sonrasında parası bol yatırımcılardan para alıp Endonezya’nın ormanlarına gider ve burada bir şantiye kurup topraktan kömür çıkarmaya başlar. Bu kömürlere çok az miktarda altın serpti, laboratuvarlardan onay aldı ve “çakma” altınları piyasaya sürmeye başladı. Neticede bu işe ortak olan herkes zenginleştikçe zenginleşti, jeolog herkesi kandırdı, kandırmaya devam etti, hükümetle işbirliğine dahi gitti. Ama sonra bu jeolog kayıtları dahil her şeyi yakıp buna kaza süsü verdi. Bu “kaza”dan sonra jeologun dolandırıcılığı ortaya çıktı. Olayı açıklaması için helikopterle ormana götürülürken Guzman helikopterden atlayıp intihar etti. “Gold”un çekimlerine sene bitmeden başlanacak.

Kaynak: http://onedio.com/haber/6-milyar-dolarlik-altin-madeni-dolandiriciligi-hikayesi–14573

Kategoriler
haber

“Se, jie”nin İki Başrol Oyuncusu Michael Mann’le Çalışacak

Usta yönetmen Michael Mann nihayet setlere dönüyor. “Public Enemies”tan beri bir sinema filmi kotarmayan, bu süre zarfında ne yazık ki hayvanlara yapılan kötü muamele yüzünden (çekimler sırasında üç at ölmüştü) haklı bir şekilde yayından kaldırılan Dustin Hoffman’lı HBO dizisi “Luck”ın pilot bölümlerini yöneten Mann şu sıralar kariyerinin ilk bilim-kurgu filminin hazırlıklarına devam ediyor. tang wei2
Hong-Kong’ta filmi için mekanları araştıran Mann ekibine Çinli oyuncuları dahil etmeye devam ediyor. Geçen ay yaptığımız bir haberde filme Nick Cheung Ka-Fai, Shawn Yue Man-lok, Wei Tang’ın dahil olduğunu belirtmiştik. Ang Lee gösterime girer girmez olay yaratan, Oscar’a kadar yürüyen ve içindeki sert seks sahneleri yüzünden sansürden kurtulamayan “Se, jie”nin başrol oyuncularından Leehom Wang da filmde rol alacak. Böylelikle Tang ile Wang bu filmden sonra ikinci kez aynı filmde rol almış olacaklar. Tang ile Wang bu kez abi-kardeş rollerinde karşımıza çıkacaklar (Tang’ın canlandıracağı karakter, Liam Hemsworth’ün karakteriyle aşk yaşayacak). Filmde Viola Davis’in de rol alacağını son kertede belirtelim. Çekimler Hong-Kong’ta başlayacak, Los Angeles’ta devam edecek.

Kategoriler
haber

Michael Mann “Agincourt” Filmini Çekebilir

“Public Enemies” filminden sonra sinemaya ara veren ve bu süre boyunca adı beş projeyle anılan Michael Mann’ın sinemaya dönüş filmi belli olmuştu geçtiğimiz ay. Mann şu sıralar isimsiz bilim-kurgu türündeki filmi için mekan aramaya devam etmekte. Chris Hemsworth ve Viola Davis’in başrolünü üstleneceği bu isimsiz filmin çekimlerine bu sene başlanacak. “Agincourt” projesine gelirsek…
Michael Mann
Mann bu projeyi 2010’da hayata geçirmeye çalışmış, ama sonradan projenin çekilmeyeceğini açıklamıştı. Şimdi ise Mann’ın bu projeye tekrar döndüğü ve eldeki senaryoyu Stuart Hazeldine’a tekrar yazdırttığı haberi geldi. Eldeki senaryoyu “Elizabeth” filminin ve “The Tudors” dizisinin senaristi Michael Hirst’ün kaleme aldığını da belirtelim. Olur da Mann, Hazeldine’ın senaryosunu beğenirse önümüzdeki senelerde bu filmi yönetebilir. Film V.Henry’nin Fransa ile savaşına odaklanacak.