Kategoriler
haber

Michel Gondry Kızı İçin Film Çekiyor

Sinema dünyasının en orijinal ve yetenekli yönetmenlerinden Michel Gondry, iki yıldır kızı için bir film çektiğini açıkladı. Film hakkında ayrıntılı bilgi vermeyen Gondry, gösterime girip girmeyeceği hakkında da karar vermediğini söyledi.

Fransız yönetmen, film için genelde evde çalıştığı için Covid-19 karantinasının kendisini fazla etkilemediğini söyledi. Filmin tamamıyla animasyon olması bekleniyor ancak stop motion tekniğinin kullanıp kullanılmadığı ile ilgili bir bilgi yok.

Kategoriler
haber

Kidding: Jim Carrey ve Michel Gondry’den Komedi Dizisi

Eternal Sunshine of the Spotless Mind adlı harika filme imzalarını atan yönetmen Michel Gondry’le aktör Jim Carrey bu filmden yıllar sonra aynı yapımda çalışacaklar. İkiliyi Kidding adı verilen komedi dizisi bir araya getirecek. 10 bölümden oluşacak dizi, Showtime’da 2018’de yayınlanacak. Dizinin her bölümünün süresi 30 dakika olacak. Carrey, Jeff, diğer adıyla Mr. Pickles’ı oynayacak. Jeff çocuklara yönelik televizyon kanalıyla ikon haline gelip milyoner olan birisi. Eşi, iki de çocuğu, bir kız kardeşi olan Jeff gün gelir krize girer ve ne masallar, ne fabllar, ne de kuklalar onu bu depresyondan çıkarabilir. Sonuçta kibar bir adam olan Jeff’in karakteri değişmeye başlar. Gondry’nin çekeceği bölüm sayısı açıklanmadı. Carrey yirmi yıl aradan sonra ilk kez TV’ye dönmüş olacak.

Kategoriler
haber

Michel Gondry’den Bir Dizi, Bir Film, Bir de Beyonce’li Klip

2015’te vizyona girip pek gündemde kalmayan filmi Microbe and Gasoline‘den beri film çekmeyen Fransız yönetmen Michel Gondry yeni projelerini açıkladı. Haberin başlığında da belirttiğim gibi Gondry bir dizi, bir film, bir de klip hazırlıyor. Klip, Beyonce’nin yeni klibi. Şarkıcı ikiz çocuklarıyla meşgul olduğu için klip henüz yayınlanmadı, ama Gondry klibi tamamlamış ve beğenmiş. Dizi projesinin ayrıntılarını ne yazık ki açıklamadı. Söylediği tek şey dizinin Amerikan yapımı olacağı. Ama henüz kanalı belli değil. Belki Amazon ya da Netflix haklarını satın alır.

Gelelim sinema filmine. Gondry şu sıralar kişisel bir film hazırladığını, filmin oldukça mantıksız şeyler içerdiğini söyledi. Adını açıklamadığı filmi kendisinin filmi çekerkenki haline odaklanacak. Gondry önce diziyi mi, yoksa filmi mi çekeceğini açıklamadı. Ama çok geçmeden setlere dönecek gibi görünüyor. Umarız bu kez son filmlerinden daha iyisini yapar.

Kategoriler
haber

Michel Gondry, Ubik’i Uyarlamayacak

Birkaç sene önce Fransız yönetmen Michel Gondry’nin Philip K. Dick’in kaleme aldığı “Ubik” romanını uyarlayacağı haberine sitemizde yer vermiştik. Gondry son açıklamasında öykünün inanılmaz ve fazlasıyla karmaşık olduğunu, bu yüzden işi ağırdan aldığını, uyarlamanın daha başlarında olduğunu belirtmişti. Bugün gelen haberse uyarlama filmi bekleyenleri üzecek. Zira Gondry bu etkileyici romanı uyarlamaktan vazgeçti. Bunun da nedeni Gondry’nin romanı perdeye nasıl uyarlayacağını çözememiş olması. Gondry bu uyarlamadan elini çekti, ama kariyerine ara vermeden devam etmeyi planlıyor. Yönetmen yeni filminin çekimlerine bu yaz başlayacak. “Microbes et gasoil” (mikroplar ve dizel) şeklinde adlandırılan bu film, toplumdan izole olmuş iki gencin monoton ve sıkıcı yaşamlarından uzaklaşmak amacıyla Fransa’ya bir arabayla yaptıkları yolculuğu anlatacak. Filmin oyuncu kadrosu henüz belirlenmedi.
MichelGondry

Kategoriler
haber

Michel Gondry’nin Yeni Filmi Bir Kaçış Hikayesi

Yetenekli ve filmleri ilerledikçe artık yeteneğinin yanına ustalığı da katmayı başaran Michel Gondry, yeni filmiyle ilgili ayrıntıları yavaş yavaş açıklamaya başladı. Gondry, yeni filminin senaryosunu tamamladığını ve filmin 10 yaşlarındaki iki çocuğun kaçış öyküsüne odaklanan bir yol filmi olacağını belirtti.

Gondry filmin oyuncu seçimleri için çalışmalara başladığını, gelecek bir ay içinde seçimleri tamamladıktan sonra yaz aylarında da filmin çekimlerine başlayacağını belirtti.
56627855CA005_The_Science_O

Kategoriler
izlenim

Is The Man Who Is Tall Happy?: Bana Felsefe Yap!

“Kim demiş düşünceler filme alınamaz diye!”
(13. !F İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali Is the Man Who Is Tall Happy? Tanıtım Metni’nden)

Gündelik hayatın koşuşturmacası içinde karşımızdaki kişinin ona uygun gördüğümüz süre dışında konuşma yapması durumunda bu cümleyi kurarız: “Bana felsefe yapma!!!” Çünkü durup düşünecek zamanımız yoktur.
1
Günümüzde, sıradan insan “büyük” olarak nitelendirilebilecek sorunlarla, hiçbir çağda olmadığı kadar çok yüz yüze geliyor. Bugünün insanı daha çok düşünmek zorunda, aldığı tavuğun nasıl üretildiğinden (bilim), oy verdiği partinin durduğu siyasi zemine (felsefe-siyaset) kadar her şeyi bilmek zorunda… Çünkü tarih boyunca tavuk yemek hiç bu kadar yaşamsal önemde olmadı.

Noam Chomsky’nin Michel Gondry ile yaptığı söyleşide; modern bilime kadar kimsenin neden top yere düşer, neden kaynayan suyun buharı havaya uçar sorularını kendine sormayışını; “Bunlarla ilgilenmeyiz çünkü bize doğal gelir, kimse merak etmemiştir” diye açıklaması aslında felsefe yapma deyişimizdeki bilinçaltımızı da yansıtır. Normal gördüğümüz şeyleri sorguladıkça bir şeyleri anlamaya da başlayabiliriz. Ama çoğunlukla sorgulamak gereksiz gelir bizlere.

Gondry’nin bir kamera eşliğinde Noam Chomsky ve düşünce dünyasını kavrama çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkan “Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?” aslında başka benzerleri de olan yeni bir tür olarak bile nitelenebilecek “düşünce filmleri” kuşağının son örneği…

Yönetmen kendi yanlış anlamalarını, dil sürçmelerini, yetersiz kaldığını hissettiği durumları kurgusunda koruyarak izleyicinin ağır fikirler karşısında daha rahat olmasını sağlamış. Chomsky’nin anlattıklarından, anladığı kadarını animasyon yoluyla anlatmayı denerken, bir düşünce filmi oluşturmayı da başarıyor yönetmen. Bu tür için; belgesel demek bana nedense yanlış geliyor. Yönetmen de çalışması ile ilgili olarak; “Chomsky hakkında sıradan bir belgesel yapmak istemedim – bu zaten daha önce yapılmıştı.” diyor.

Ünlü Zeitgeist filmleri, Zizek’in sinema ve felsefeyi buluşturduğu filmleri, Gondry’nin yaptığı çalışmayla aynı kategoriye rahatlıkla sokabiliriz. Örneğin Zizek ağır felsefi sorunları sinemadan yararlanarak anlatırken, Gondry bunu çizgilerden yararlanma yoluyla yapıyor. Chomsky’nin öne sürdüğü fikirler karşısında bocalamayı Gondry’nin sözleri ile yaşarken, Zizek bunu hem felsefeciyi hem sıradan insanı kendisi üstünden yansıtarak yapıyor.
2
Film boyunca Chomsky’yi çok az görüyoruz. Sesi / fikirleri ise bizi bırakmıyor ama onu çok az görüyoruz. Bir kitap okur gibiyiz. Daha çok çocuklar için hazırlanmış, bol resimli az yazılı bir kitap gibi… Bu kitabı okuyan Chomsky, yatakta yatan ve neden diye başlayan onlarca sorusunun cevaplandığını bilerek huzur içinde uyumayı uman ise yönetmen ile birlikte biz izleyicileriz.

Film boyunca Chomsky’nin siyasi fikirlerinden çok dilbilim üstünden yaptıklarına odaklanıyor yönetmen. Peki, söz konusu olan Chomsky olduğunda dilbilim ile siyaset birbirinden ayrı kavramlar mıdır?

Aktivist yanı, dünyanın her yanına yetişen, her konuda demokrasiden yana tavır alabilen Chomsky başka başka yazılara da elbette konu olacaktır. Filmde anlattığı bir olay aslında onun dünyayla neden barışık olduğunun da göstergesi: Ölen eşinin adını Kolombiya’da bir ormana vermişler. “O kadar gösterişsizdiler ki yoksul köylüler ama o kadar da samimilerdi ki bizim burada böyle iyiliklere pek rastlanılmıyor” diyor.

Bertrand Russel ile Einstein’ı karşılaştırdığı cümleleri onun hayata bakışını da anlatıyor aslında: “İnsanlığın karşısındaki ciddi tehlikeler konusunda hemfikirdiler, ancak tepki vermek için farklı yollar seçtiler. Einstein’ın tepkisi Princeton’da oldukça rahat bir yaşam sürüp kendisini çok sevdiği araştırmalarına adamak ve ara sıra birkaç dakika ara verip bir kehanette bulunmaktı. Russel’ın tepkisiyse gösterilere öncülük edip polisler tarafından götürülmek, güncel sorunlar hakkında geniş kapsamlı yazılar yazmak, savaş suçları mahkemeleri düzenlemek vb. şekillerde oldu. Sonuç? Russel o zaman da şimdi de kötülenip suçlandı, Einstein ise bir aziz olarak yüceltildi. Bu bizi şaşırtmalı mı? Hiç de değil?”

Chomsky torunlarına anlattığı bir masaldan söz ediyor filmde; bir eşek taşa dönüşür sonra kendisinin eşek olduğunu ailesine anlatamaz ama o taşken de kitabı okuyan çocuklar onun taş değil eşek olduğunu kabul ederler. Ve masal (tüm masallar gibi) mutlu sonla biter taş tekrar eşek olur. Dünyanın bütün çocuklarının o taşın eşek olduğunu kabul etmesidir ilginç olan…

İlk anısı 16-17 aylıkken reddettiği yulaf ezmesi ile ilgili olan düşünürün, her haliyle anlattığı budur kanımca; Dünyanın iyi yanlarını (kaldığı kadarıyla) görebilmektir aslolan… Tıpkı fransız Gondry’nin amerikalı düşünürün sesini duyuşu gibi… Tıpkı Chomsky’nin ülkemizdeki çığlığı duyuşu gibi…
3
Kabullerini tekrar gözden geçirmek isteyen herkesin “düşünce filmleri”ni izlemeleri gerekiyor. Elbette hepsi doğru çıkarımlara sahip değil ama en azından bugünü anlamak için doğru düşünebilmek için daha fazla düşünce filmine ihtiyacımız var.

Bu amaçla meraklıları için küçük bir liste vermek istiyorum;

Is the Man Who Is Tall Happy?: An Animated Conversation with Noam Chomsky :
Yönetmen: Michel Gondry

!Women Art Revolution
Yönetmen: Lynn Hershman Leeson

Koch
Yönetmen: Neil Barsky

The Pervert’s Guide to Cinema
Yönetmen: Sophie Fiennes

The Pervert’s Guide to Ideology
Yönetmen: Sophie Fiennes

Etgar Keret: What Animal Are You?
Yönetmen: Gur Bentwich

Payback
Yönetmen: Jennifer Baichwal

Great Minds: 20 Years of Thinkers on Film (6 filmlik set)
Disc 1: Manufacturing Consent: Noam Chomsky and the Media
Yönetmenler: Mark Achbar and Peter Wintonick

Disc 2: Wittgenstein
Yönetmen: Derek Jarman

Disc 3: Derrida
Yönetmenler: Kirby Dick & Amy Ziering Kofman

Disc 4: Žižek!
Yönetmen: Astra Taylor

Disc 5: Examined Life
Yönetmen: Astra Taylor

Disc 6: Paul Goodman Changed My Life
Yönetmen: Jonathan Lee

Daha detaylı bir “düşünce filmleri” listesi için;
http://www.zeitgeistfilms.com adresine bakılabilir.

Kategoriler
haber

Michel Gondry/Noam Chomsky Belgeselinden Yeni Fragman

Michel Gondry, çağımızın önemli düşünür ve aktivistlerinden Noam Chomsky’ye merak ettiklerini sordu ve doğal olarak dolu dolu yanıtlar aldı. Yetenekli yönetmen, bu sözleri farklı animasyon teknikleriyle görselleştirerek son yılların en ilginç belgesellerinden birini ortaya çıkardı.

“Is the Man Who is Tall Happy?” ismini taşıyan film ilk gösterimini 21 kasım’da New York’ta yapacak.

Kategoriler
haber

Mood Indigo Gelecek Mayıs’ta Vizyonda

Michel Gondry’nin Boris Vian’ın kült romanı “Günlerin Köpüğü”nden uyarladığı ve “Mood Indigo” ismini taşıyacak filmle ilgili haberleri sık sık veriyoruz.

Bugün de filmin gösterim tarihini bildirelim istedik. Mood Indigo’nun gösterim tarihi 15 mayıs 2013 olarak belirlendi. Bu tarih filmin öngösteriminin de Cannes’a yetişebileceğini gösteriyor.

Başrollerinre Romain Duris, Audrey Tautou, Omar Sy, Gad Elmaleh, Charlotte Lebon, Alain Chabat, Aissa Maiga, Philipe Torrenton ve Natacha Regnier’i izleyeceğimiz filmin Cannes’ın açılış filmi olma ihtimali de yüksek görünüyor.

Kategoriler
haber

Michel Gondry Günlerin Köpüğü’nün Çekimlerine Başlıyor

Michel Gondry, edebiyat tarihinin önemli yapıtlarından “L’ Ecume des jours”un sinema uyarlaması için önçalışmalarını tamamladı. Gondry başrollerde Audrey Tatou ve Romain Duruis’ye yer vereceği filmin yardımcı oyuncu kadrosunu da tamamladı.

Daha önce Omar Sy ve Gad Elmaleh’i ikna eden Gondry, son olarak Alain Chabat, Philipe Torrenton ve Aissa Maiga’ya da filmde yer verecek. Chabat ile daha önce Science of Sleep’te birlikte çalışan Gondry, böylece usta oyuncunun yeteneğini de bir kez daha onaylamış oldu.

Kategoriler
haber

Lea Seydoux, Kechiche’in Yeni Filminde

Arka arkaya rol aldığı “Inglorious Basterds”, “Robin Hood”, “Mission Impossible: Ghost Protocol” ve “Midnight in Paris” ile Hollywood’ta iyice ünlenen Fransız aktris Lea Seydoux, Abdellatif Kechiche’in Julie Maroh’un “Blue” adlı romanından perdeye taşıyacağı “Blue Is A Hot Color” filminde rol alacak. Film dram ve komedi karışımı olacak ve bir kadının başka bir kadına olan aşkını anlatacak. Seydoux ayrıca Fransız yönetmen Michel Gondry’nin “Mood Indigo”sunda, Tahar Rahim’le beraber “Grand Central”, Vincent Casell’la beraber “Beauty & the Beast” filmlerinde de rol alacak.

Kategoriler
haber

Günlerin Köpüğü’nde Oyuncu Değişikliği

Son yılların en heyecan verici projesi kuşkusuz Michel Gondry’nin Boris Vian’ın en sevilen romanlarından “L’ecume Des Jours”u (Günlerin Köpüğü) sinemaya uyarlaması olacak. Colin ve Chloe’yu Romain Duris ve Audrey Tautou’nun canlandırıcağı filmde Lea Seydoux ve Gad Elmaleh gibi önemli oyuncular da yer alacak.

Filmin yardımcı oyuncu kadrosunda küçük ama önemli bir değişiklik yaşandı. Fas asıllı fransız aktör Jamel Debbouze’un kendi projeleri için rolünden ayrılması üzerine yerine fransız sinemasının yükselen isimlerinden biri seçildi. Özellikle geçen yılın gişe rekortmeni “L’Intouchables” ile dikkat çeken Omar Sy filmde yer alacak.

Kategoriler
haber

Michel Gondry’den Günlerin Köpüğü

Boris Vian’ın klasik romanı “L’Ecume des jours” (Günlerin Köpüğü) Michel Gondry’nin elinde hayat bulacak. Colin ile Chloe’nun trajik aşkını anlatan roman, birçok özelliğiyle “sinemaya aktarılması olanaksız” bir yapıt olarak biliniyor.
Ancak Gondry’nin farklı teknikleri ustalıkla kullandığını düşündüğümüzde “Yaparsa Gondry Yapar!” demekten kendimizi alamıyoruz.

Filmle ilgili tek gelişme Gondry değil. 2012 mart ayında çekimlerine başlanacak filmin başrolleri de belli oldu. Filmde Colin ve Chloe’yu Romain Duris ve Audrey Tautou canlandıracak.

Kategoriler
haber

Michel Gondry, Björk ve Crystalline


Daha önce birçok Björk şarkısını görsel/işitsel başyapıtlar haline getiren Michel Gondry, Crystalline ile karşımızda…

Kategoriler
haber

Spike Jonze’dan Where The Wild Things Are…

where-the-wild-things-are-resim.jpg

1990’ların sonuna doğru Michel Gondry, Spike Jonze ve Mark Romanek, video klip dünyasında mahşerin üç atlısı konumundaydı. Özellikle Radiohead, Björk, Beastie Boys, R.E.M.’in müzik tarihine geçen kliplerini yönetip sinema dünyasının da ilgisini çektiler.

Michel Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Science of Sleep ve son olarak Be Kind Rewind’la başarılarına başarı kattı. Mark Romanek, sinemaya pek ilgi göstermedi ve One Hour Photo ile vasat bir sınav verdi.

Spike Jonze ise zor işlerin adamı olduğunu iki önemli filmle gösterdi: Adaptation ve Being John Malkovich. Çok zor iki senaryonun altından başarıyla kalkan Jonze, şu sıralar yönetmenlik hayatının belki de en zor dönemini yaşıyor. Maurice Sendak’ın tüm dünyada en çok satan çocuk romanları arasında yer alan Where The Wild Things Are’ını “sinema dünyasında yönetmenin işine en çok karışan stüdyo” olarak bilinen Warner Bros ile iki yıl önce çekmeye başlayan Jonze cehennemi yaşıyor. Geçtiğimiz kasım ayında gösterime girmesi beklenen yapım, WB’nin Jonze’dan neredeyse tüm sahneleri yeniden çekmesini istemesiyle 2009 ekimine kaldı. Jonze ve Warner Bros’un kavgaları, basının artık bir fotoroman gibi takip ettiği bir haberler silsilesi haline geldi.

[dailymotion x8sm84_where-the-wild-things-are-trailer_shortfilms]

Filmin yapımı tüm bu karmaşaya rağmen ilerliyor. Dün itibariyle ilk posteri de yayınlandı. Poster, Jonze’un sinema tarzını çok iyi yansıtmış.

Kategoriler
izlenim

Metropol, I Love You

Sinema dünyasının yapmayı, seyircilerin görmeyi, eleştirmenlerin ise hakkında bölünmeyi sevdiği film türlerini şöyle bir sıralayacak olursak, birkaç yönetmenin bir araya gelerek yaptığı toplama filmler muhtemelen ilk sıralarda olacaktır. Ünlü yönetmenlerin kendilerinden de ünlü oyuncularla çektiği kısa ya da orta metrajlı filmler, belli bir konsepte de bağlanırsa sevdiği herkesi perdede görmek isteyen doymak bilmez seyirci için tadından yenmez olur. Bu tarz yapımların gözdesi ise dünyanın farklı köşelerindeki metropol şehirlere yapılan güzellemelerdir.

Bu minvalde akıllara Coen Biraderler, Gus Van Sant, Wes Craven, Alfonso Cuarón ve Tom Tykwer gibi önemli isimleri kadrosunda barındıran 2006 yapımı Paris, je t’aime gelse de, şöyle bir yirmi sene kadar geriye gitmezsek ayıp olur. Zira Francis Ford Coppola, Woody Allen ve Martin Scorsese biraraya gelip de New York Stories’i yaptıklarında sene 1989dur. Bir New York aşığı olarak nam salmış ve son filmleri dışında şehrinden çıkmayı pek sevmeyen Allen, annesinden bir türlü kurtulamayan, ödip karmaşası içindeki New Yorklu bir avukatın hikâyesini anlatır filmin kendine ait bölümünde. Yine Allen’ın nev-i şahsına münhasır mizahı ön plandadır. Francis Ford Coppola ise adını sinema tarihine kazıyan Baba üçlemesinin sonuncusunu çekmeden bir yıl önce başladığı New York Stories’te bir New York peri masalı anlatır. Senaryosunu kızı Sofia Coppola ile yazdığı filmde, oscarlı piyanistimiz Adrien Brody de ilk kez perdede gözükür. Filmin üçüncü bölümü, The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı) filminin çekimlerini henüz bitirmiş Martin Scorsese’nin anlattığı New Yorklu bir ressam ve asistanı arasındaki açıklanması zor ilişkidir. Zamanında Coppola’nın filmi bu çalışmanın en zayıf halkası olarak görülmüş, eleştirmenlerce de yerden yere vurulmuştur.

Günümüze dönecek olursak, yukarıda bahsettiğimiz Paris, je t’aime, aslında yapımcı Emmanuel Benbihy’nin “Cities of Love” diye adlandırdığı ve önümüzdeki yıllarda çekilmesi planlanan bir dizi filmi de içinde barındıran projenin ilk adımıdır. Paris’ten sonra ise gözler -yine- New York’a döner. Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan New York, I love You, bu sefer de yönetmen koltuğuna Park Chan-Wook, Fatih Akın, Natalie Portman, Zach Braff ve Scarlett Johansson gibi isimleri oturtan Benhiby’nin ikinci ‘aşk şehri’dir. Her biri yaklaşık 5 dakika olan 12 kısafilmden meydana gelen filmin başrolünde, Orlando Bloom, Christina Ricci, Hayden Christensen ve Uğur Yücel gibi isimlerin yanısıra, tabii ki New York vardır. Serinin daha sonra Şangay, Kudüs, İstanbul ve Güney Afrika olarak devam etmesi de öngörülmüştür. İstanbul demişken, bu kervanın ülkemizdeki ucu olan Anlat İstanbul’dan da bahsetmemek olmaz. Yücel Yolcu, Ümit Ünal, Selim Demirdelen, Ömür Atay ve Kudret Sabancı’yı bir araya getiren film, İstanbul’da bir gece içinde geçen 5 farklı hikâyeyi anlatıyordu. Filmin öne çıkan yanıysa, her hikâyenin bir masala benzemesiydi.

Önümüzdeki günlerde ise, başka bir şehirde 3 yönetmen buluşacak: Tokyo! ‘Şehirler mi bizi şekillendirir, biz mi onları şekillendiririz?’ sorusunu hem soran hem cevaplayan Tokyo!’yu, 3 yönetmenin gözünden izliyoruz: Michel Gondry, Leos Carax ve Bong Joon-Ho. Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen ve genel olarak olumlu eleştiriler alan Tokyo!, ülkemizde de gösterime girmeden önce, !f Istanbul 2009’un Hit Filmler bölümünde festival izleyicisi ile buluştu.

Tokyo!’nun açılışını, Interior Design (İç Mimari) adlı filmiyle Michel Gondry yapıyor. Jim Carrey ve Kate Winslet’ın başrollerini üstlendiği, senaryosunda Charlie Kaufman’ın da parmağı olan The Eternal Sunshine of The Spotless Mind (Sil Baştan) ile takip edilecekler listemize giren bu çılgın fransız, bir anda zekâsı ve bunu ortaya çıkarma noktasında devreye giren hayalgücüyle herkesi bir anda büyüledi. Arkasından gelen La Science des rêves (Rüya Bilmecesi) ile kendine özgü bir sinema dili oluşturduğu konusunda akıllarda şüphe bırakmayan Gondry, Sil Baştan’daki kadar can yakıcı olmasa da bir aşk hikâyesi anlatıyordu. Aşk hikâyesi denince aklınıza gelen hiçbir şeye benzemeyen bu filmler, Gondry’nin hayallerinden, komik bulduğu ayrıntılardan, garip, çocuksu ve bir o kadar naif karakterlerinden ve en önemlisi de yönetmenin rüyalarından besleniyordu. Tokyo!’dan önceki son filmi Be Kind Rewind (Lütfen Başa Sarın) ise, Gondry’nin dünyasını sevenlerin büyük bir çoğunluğu için hayalkırıklığı yarattı. Filmin konusu oldukça yaratıcı ve heyecan verici olsa da, perdede izlediğimizde o Gondry dokunuşunun eksikliğini hissettik. Jack Black ise bir Michel Gondry oyuncusu olmaktan çok uzaktı benim gözümde.

Gelelim İç Mimari’ye. Filmimiz, Tokyo’ya yerleşmeye gelen genç bir çiftin, Akira ve Hiroko’nun hikâyesi ile başlıyor. Ev bulana kadar, geçici bir süreliğine arkadaşlarının evinde kalan çiftin birbirleriyle ve kentle olan ilişkilerinin gelişimine tanık oluruz. Akira, çok başarılı olmasa da ilk filmi şehirde gösterilecek olan, hayalgücü oldukça geniş genç bir yönetmen adayıdır fakat filmleri ve kendisi biraz gariptir (biraz Gondry’yi mi hatırlattı ne?). Hiroko ise sevgilisine koşulsuz destek veren, bir yandan da kendilerine uygun bir ev ararken bu koca şehir tarafından yutulmamaya çalışan genç bir kadındır. Kendisini yavaş yavaş yalnız ve işe yaramaz hissetmeye başlamışken bir sabah göğsünde bir delikle uyanır. Sonrası spoiler kurşununa kurban gitmemek adına saklı tutulsa da, tam da Gondry’den beklenecek şeyler olduğunu söyleyebilirim. Filmde her bölümün bir teması olduğunu kabul edersek, İç Mimari, değişim ve dönüşüme göz kırpmaktadır. Karakterlerin -en çok da kadın karakterin- iç dünyalarındaki değişim daha sonra elle tutulur bir dönüşüme evrilir. Hem de en uçuğundan! Şehirleri ve sokakları düzenli, genel olarak kargaşadan uzak bir Avrupa ülkesinden gelen Gondry’nin, Tokyo’nun kalabalığını, düzenin kendine has düzensizliğini filmine yansıtma isteğini de açıkça görüyoruz: Akira’nın bulduğu hediye paketleme işi, film boyunca sorun olan park yeri, binlerce araba, insan, nüfusu şehre sığdırabilmek için tasarlanmış küçücük evler, iki apartman arasındaki daracık geçişler vs. Son tahlilde Gondry, Tokyo!’nun payına düşen kısmında izlemesi keyifli, görsel tasarımı titizlikle yapılmış, yine gerçekle rüyanın sınırlarında dolaşan bir iş çıkarmış diyebiliriz.

Bir fransızdan başka bir fransıza, Leos Carax’a geçiyoruz. Filmin ikinci bölümü olan Merde (Bok)’de, Mauvais Sang (Kötü Kan) ve Les Amants du Pont Neuf (Köprüüstü Aşıkları) ile tanıdığımız Carax, kanalizasyonda yaşayan ve bir anda yeryüzüne çıkarak Tokyo sokaklarında insanları korkutup kargaşa çıkartan insan-yaratığın hikayesini anlatıyor. Şehirde kaos yaratan, medya tarafından bir fenomene dönüştürülen Merde’i, yönetmenin nerdeyse bütün filmlerinde beraber çalıştığı oyuncusu Denis Lavant canlandırıyor. Yeşil takım elbisesi, garip ve pis görüntüsüyle korku salan karakterimiz, kanalizasyonda bulduğu İkinci Dünya Savaşı’na ait bir silah deposu yardımıyla şehre saldırılar düzenlemeye başladığındaysa bir teröriste dönüşüyor ve yakalanıyor. Kimsenin anlamadığı bir dil konuşan bu kanalizasyon yaratığını sorgulamak içinse, Fransa’dan, dili anlayan tek kişi olan garip bir avukat geliyor. Tokyo!’nun ikinci bölümü olan Merde, bu üçlü içinde bence en zayıf olan kısım. Oldukça itici olan bu karakter, filmin ilk yarısında seyirciyi güldürmeyi başarıyor ve filmin nereye gideceği konusunda insanı meraklandırıyor. Ancak yaratığın yakalanıp sorgulanması kısmında düşülen tekrarlar ve sonu gelmeyen – tabii ki altyazının da olmadığı- bilinmeyen bir dildeki konuşmalar, seyircinin filmden kopmasına ve daha da kötüsü sıkılmasına neden oluyor. Tokyo ile ilgili de çok fazla öğenin bulunmadığı bu bölümün bitmesine sevindiğimi inkâr etmeyeceğim.

Filmin son bölümü, güney koreli yönetmen Bong Joon-Ho imzalı Tokyo Sallanıyor (Shaking Tokyo). Filmin baş karakteri, bir hikikomori ; yani sosyal yaşamdan elini eteğini çekip, kendi evinde gönüllü bir inzivaya çekilen, insanlarla göz teması dahil her türlü iletişimden kaçınan bir insan. Evinden hiç çıkmadığı için içerisi yüzlerce su şişesi, tuvalet kağıdı rulosu ve boş pizza kutusuyla dolu. Karakterimiz bir tek pizzacılara kapısını açıyor ama tabii ki yüzlerine bile bakmadan para verip kapıyı kapatıyor. Ancak bir gün olanlar oluyor ve aniden gelen bir deprem sonucu kapısının önünde baygın yatan pizzacı kıza aşık oluyor. Uluslararası festivallerde aldığı ödüllerle ülkesi dışında da tanınan ve Gwoemul (Yaratık) , Salinui Chueok (Cinayet Günlüğü) gibi filmleriyle hatırlayabileceğimiz Bong Joon-Ho, bizi Tokyo’nun kalabalığından çıkarıp kimsenin olmadığı sokaklara, bir aşk öyküsünün içine çekiyor. Aşkı aramak için kendisini sokağa vurup yeniden doğan bir hikikomorinin gerçeküstü hikâyesinde yönetmen, konusu kadar, sakin ve hesaplanmış görüntüleri ile de takdir toplayarak Tokyo!’yu kapatıyor.

Yaklaşık 26 milyon kişinin yaşadığı dünyanın en büyük şehri Tokyo’yu her yönetmen farklı görüyor, farklı gösteriyor. Biz de, karmakarışık duygular ve düşüncelerle sinemadan çıkıp bir kez daha yönetmenler buluşması kıvamındaki filmleri sevip sevmediğimizi düşünüyoruz. Farklı filmlerden bir bütünlük ortaya çıkar mı, hatta çıkmasına gerek var mı gibi sorular kafamızı kurcalarken, beyazperdede bir başka büyük şehirle buluşmayı bekliyoruz.

Kategoriler
haber

Michel Gondry, Green Hornet’i Çekecek

green-hornet.jpg

Kanadalı aktör, senarist, prodüktör Seth Rogen’in en büyük hayallerinden birisi TV Dizisi “The Green Hornet”i hayata geçirmekti. Bu proje için yönetmen olarak Stephen Chow’u seçmiş ve 2 yıldır çalışmalarını sürdürüyordu.

Chow ile Rogen arasında yaşanan bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar en sonunda ayrılığa yol açtı ve projenin çok farklı bir yöne doğru gitmesine neden oldu. Rogen, Chow’un yerine zamanımızın en yaratıcı yönetmenlerinden Michel Gondry ile anlaştı.

Michel Gondry ilk kez bu tip büyük bütçeli bir yapımda yönetmenlik yapacak. Filmin yapımcı şirketi Sony, 2010’da başka bir büyük bütçeli süper kahraman filmi planlamıyor. Dolayısıyla Green Hornet’e büyük ağırlık verecek. Genelde senaryolarını kendi yazan ve filmlerini kendi görsel zevkine uygun bir şekilde çeken Gondry’nin Seth Rogen gibi işine çok karışacak bir prodüktörle nasıl anlaşacağı şimdilik bilinmiyor.