Kategoriler
izlenim seçki

A Ay: Rüya Rüya İçindir…

A Ay, bir ilk film olmasına rağmen ticari kaygılardan tamamen uzak, yetkin bir bağımsız sinema örneği. 88 yapımı filminde Reha Erdem, kamerasını ve kalemini özgürce kullanmış; sonuçta yedi filmlik filmografisinde seyri en güç yapımlarından birine imza atmış daha en baştan. Siyah beyaz tercihi ile hem iletisine uygun görselliği yakalamış hem de karşıt tepki geliştirdiği hızla değişen ‘değerlere’ karşı kendi sinema anlayışını açıkça ortaya koymuş.
a ay 1
Yekta, eski bir konakta halasıyla (Nükhet Seza) ve yatalak dedesiyle birlikte yaşamaktadır. Yekta’nın hiç tanımadığı babasının ölümünden sonra annesi bir gün ansızın kayığa atlayıp gitmiş ve bir daha da  geri dönmemiştir. Dolayısıyla Yekta, annesini de hiç tanıma fırsatı bulamamıştır. Yekta, her gece saat 11’i gösterdiğinde annesini kayıkla konağın önünden geçerken gördüğünü söylemekte ama buna kimseyi inandıramamaktadır. Nükhet Seza ve Yekta, konağa ve geçmişe ne kadar bağlıysalar Yekta’nın diğer halası Nehir bir o kadar uzaktır ve amacı da Yekta’yı döküntü ve ıssız konaktan, sıkı sıkıya yapışıp kaldığı geçmişten ve annesinin hayaletinden kurtarmak için onu yanına almak ve modern bir hayat sürmesini sağlamaktır. Yekta ise bunu hiç istemez.
Açılıştaki kısa kısa planlarla etrafa, konağa ve dolayısıyla konağın içindekilere hakim olan atmosferi soluruz: kırık dökük konağın boş odaları, odalarda dolaşan martı, çevredeki ıssızlık ve terk edilmişlik duygusu, dalgalar arasında gelip giden hayvan ölüsü, durmuş saat… Konak, yaşanmışlıkların, anıların mührüyle damgalanmış ve şimdiye hükmeden geçmişin hayaletleriyle sarmalanmıştır.  Tekrarlanan görseller ve sözler, şimdinin bir anda geçmiş olmasının, geçmişin ise şimdiye karışmasının pekiştiricisidir. Siyah görüntü üzerine sesler, kaynağını göstermeden verilen sesler, bir müzeyi sergiler gibi hareket eden kamera…  Bunlar hep rüya sekansları yaratmak içindir. Belli bir zaman çizgisi olmayan rüyanın akışını gerçeğin akışıyla karıştırmak; geçmiş, şimdi ve gelecek arasında çizilen çizgilerin ne kadar ince olduğu gösterilmek istenir.
a ay 2
Yekta ve Nükhet Seza’nın, Nehir’in aksine geçmişle harmanlanmış, bugünde geçmişi yaşayan kişiler olduklarına değinmiştik. Bir sahnede Yekta, Nehir halasının kendisine zoraki ezberlettiği İngilizce şiiri okuyup bitirdiği halde şiiri ara vermeksizin tekrar eder. Bu tekrarlar Nehir’i rahatsız eder. Nehir’in modernliğin olmazsa olmazı gördüğü İngilizceyi böylelikle Yekta, halasının kulağına dahi yabancı kılar. Başka bir yerde de Yekta, annesinin kayıkla geçişini fotoğraflayan Nuray’ın fotoğraflarda hiçbir şey çıkmadığını söylemesi üzerine Nuray’a: “Peki makinenin çekemediği hiçbir şey yok mu, her gördüğünü gösterebiliyor musun, rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun…” diye söyleyerek sadece dayatılan gerçeğe tapınan hakim anlayışa karşı sitemini dile getirdiğinde, gerçeklik sorgulamasına girişmiş olur.
a ay 3
Münir Özkul’un canlandırdığı meczup görünümlü kişi, Yekta iki dünyanın arasında kaldığında -daha doğrusu geçmişinden koparılmak istendiğinde- onun karşısına çıkar ve sarf ettiği sözler ile (Rüya rüya içindir. Rüyanda gördüğün kuş, rüyanda gördüğün kuştur. Başka bir anlam arama. O kuşlar, bu kuşlara benzemezler; onlar başka bir dil konuşurlar.) Yekta’nın en başından beri içinde olduğu ama tam olarak anlamlandıramadığı başka bir dünyayı daha açık seçik kılar.

Kırsalda halasıyla İngilizce pratik yapan Yekta, birden ortadan kaybolur. Halası gitgide telaşlanırken bir yandan da ona İngilizce seslenmeyi bırakmaz. Halanın karşısına çıkan meczup, İtalyanca bir tirat* (Edip Cansever’in Tragedyalar’ından) söyler. Manzarada görünen ve görünmeyen bir aradadır. Bir tarafta Nehir hala, ortada da meczup vardır; görünmeyen diğer uçta ise –göremesek de- Yekta’nın olduğunu biliriz. O artık başka bir aleme aittir. İtalyanca tirat da (nasıl ki İngilizce Yekta için yabancılaştırıcı bir unsur ise Nehir için italyanca da benzeri bir işlevdedir) Nehir ve o alem arasındaki geçidi kapatan kayadır ve gerçekte Yekta’ya asla ulaşamayacaktır.
a ay 4

(*)”sonra her şey birdenbire çirkin, birdenbire çirkin, birdenbire
çirkindi
bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
eller bir soğuk el resmine girip dondular
ay çürüdü
her şey bir hizada kaldı, bütün eşyaları kaldırdılar
o kaldı
bir o kaldı: gelişen korku.

yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telaşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil.

gelişen bir korku bu yalnız
umudu, umutsuzluğu
bir anlama getiren
anlamsız bir soy olma korkusu”

Kategoriler
seçki

Dümbüllü’nün Kavuğu!

Zor zamanlarda yaşıyoruz! Kendimizi çırpındıkça batıyor gibi hissediyoruz. Umut ışıkları silik, yapraklarıyla, dallarıyla üzerimizi kaplayan, bizi gölgesinde koruyan dev çınarlar zayıf artık.

Bizi güldüren, gülmekten yerlere düşüren ama bir de sinirlenip konuşmaya başladı mı sesi gürül gürül akan, gözleri çakmak çakmak bakan, yeri-gögü titretip “Vayyy be” dedirten bir kuşağı, üzülerek uğurluyoruz yavaş yavaş. “Bir dönemin sonu” klişe manşetleri artık gerçeğimiz oldu. Dönemler birer birer kapandı, sahneler ıssızlaştı. Gelenekler bitti, yaşatılmaya çalışılan gelenekler magazinleşti, anlamsızlaştı. “Aman abi, benim siyasetle işim olmaz, ben kazandığıma bakarım, ehe ehe” diyenlerin, taşşak muhabbeti çevirenlerin çağı geldi.

Sahnede siyaset yapmaya çalışan da suyunu çıkardı. İnceden dokundurma sanatı dürtmeye, dürtmeden iteklemeye dönüştü. Kamplaşan siyaset her sanatçıyı bir tarafa itti. Kamplaşıp duran, kendi kampından öbür kampa bağırarak küfür eden “büyük sanatçı” oldu. Herkesin lafını dinlediği, ağzından ne çıkacağını merak ettiği adamlar kalmadı artık.

Ortada ciddiyet kalmadı! Hastanedeki bir insanın ölümünü ilan etmek için, doktorunun açıklamasını beklemeyi akıl edebilecek zeka kalmadı, görgü kalmadı, saygı kalmadı. “Ah be Yaşar Usta” mesajını herkesten önce yazabilmek için sahte duyarlılıkta yarışan sosyal maymunlar türedi! Edep kalmadı…

Dümbüllü’nün Kavuğu kalmıştı geriye… Yeni kuşakta o kavuğu başına geçirecek kimse kalmadı. Daha da kötüsü o kavuğa saygı duyacak seyirci kalmadı!

Artık yaşlılığımızda tekrarlarız bunak papağanlar gibi: “Bütün kibarlığıyla, ustalığıyla, dönemin devlet televizyonu yasaklarına rağmen, araya şraak diye hareketini de sıkıştırabilen bir Münir Özkul vardı. Onun kavuğu vardı, Ferhan Şensoy’a verdi. Sonrası gelmedi”

Kategoriler
izlenim

Neşeli Günler (1978)

Türkiye sinemasının kült diye tanımlanabilecek filmleri var ise eğer tam da o kategoriye ismini altın harflerle yazdırabilecek, her kitleden izleyiciye kendini sevdiren bir yapımdır Neşeli Günler. Filmin kadrosu da bunu doğrularcasına, dönemin yıldızları ile bezelidir. Münir Özkul, Adile Naşit Şener Şen, Ayşen Gruda, İhsan Yüce gibi oyuncuların bir arada olduğu filmin senaryosu Sadık Şendil’e ait. Yönetmen koltuğunda Orhan Aksoy’un oturduğu, Arzu Film yapımı filmimiz 1978 yılında gösterime girmiş.

6 çocuğu olan bir turşucu ailesinin hikayesidir bu. Nereden başladığı belli olmayan, hatta belirli bir sebebi bile olmayan bir kavganın sonucunda aile ikiye ayrılır. Görünen sebep turşu suyunun iyisinin sirkeyle mi limonla mı yapıldığı olsa da, yıllarca aynı yatağa girmiş her çiftin başına gelen bir enerji boşalımından öte bir tartışma da değildir. Gelgelim iki inatçı keçiyi pek güzel oynayan Adile Naşit ve Münir Özkul evleri ve çocukları birbirinden ayırıp bir daha görüşmemek üzere ayrılırlar. Adile Naşit bulunduğu evi de, semti de değiştirir; izini kaybettirir.

Sonraki sahnede yıllar geçmiştir. Çocukların hepsi kazık kadar olmuş, herkes kendi işinde gücünde takılmakta ama şimdilerin aksine hayat değişmemektedir. Evet, eskiden insanların hayatı pek değişmezmiş. Herkes aynı işi yıllarca yapar, aynı mahallede oturup, aynı kahveye / komşuya yıllarca gider, yıllarca birbirlerine destek olurlarmış. Filmin en renkli karakteri olan ve iki lafından üçü palavra olan Ziya, Münir Özkul’un kardeşi olmasına rağmen, hem yengesini hem de abisini elde tutmasını bilmiş, ikisini de fazla sıkmadan yıllarca sırtlarından geçinmiştir. Sırtlarından geçinmek biraz ağır bir kavram olabilir gerçi; çünkü tüm palavrasına ve zibidiliğine, iş tutmazlığına ve tembelliğine rağmen o da iyi biridir ve asla kimseye fazla yüklenmeden, suyunu çıkarmadan yaşar. Zaman zaman girişimleri yok değildir. İtfaiyeye girmek, Almanya’da çalışmak gibi düzenli iş girişimleri olsa da aslen yırtmanın peşindedir. İşporta jilet satmak ya da nikahlara gidip şekerleri tatlılıkla alarak (çalmadan), satmak bu girişimlerdendir. Fakat zamanın ruhu, sinemada da vardır ve yırtma çabası o zamanlar genel nüfus için komik bir çabadır. Başarısız olanlara gülünür geçilir, bunu başaranlara ise iyi gözle bakılmaz (bugünün aksine).

Filmimize dönecek olursak; yıllarca üçer çocuğunu yalnız başına büyüten çiftimiz, birbirlerinden ve ayrı kaldıkları çocuklarından bihaber, hayat gailesine devam ederler. Ve bir gün tesadüf eseri, birbirlerinden ayrı kalan erkek kardeşlerin aynı kızın hayatında buluşmaları ile beklenmedik bir vuslat gerçekleşir. Üniversitesi boykotta olduğu için taksi şöförlüğü yapan kardeş Ziya amcası ile bir akşam eve dönerken, hem üniversite sınavına hazırlanıp, hem de çalışan kardeşini yolda kendi sevgilisi ile görür. Kardeşi olduğunu bilmediği adama arabasını durdurup yetişir ve önce kızdan hesap sorar. Sonra da öz kardeşi ile kavgaya tutuşur. Burada, sözkonusu hanım kızımız için bir parantez şart. Bu güzel kızımız, kuaförde çalışıp renkli hayatların düşleri ile yaşar ve birlikte olduğu her erkekten o zenginliğin sözünü ister. Bir nevi kendi kadınlığının bedelini net bir şekilde söyler. Günümüzde yavaş yavaş kırılsa da, o zamanlar çok ayıplanan bir kişiliktir bu da; ancak tıpkı Ziya gibi, artık sınıf atlama hayalleri bu ülkenin bir gerçeğidir ve ayıplansa da, varolduğu gerçeği değişmemektedir. Tabii filmimiz bu noktada çok güzel bir ironi yaparak, bu iki kardeş birbirini tanımazken, her ikisini de sürekli görebilen ve her iki aileyi de idare eden Ziya amcamız, tanışmalarına önayak olur. Ziya’nın bu dolandırıcılığı aslında filmin kilit noktasıdır da.

[flashvideo file=http://www.youtube.com/watch?v=nwiUJbtpvVs /]

Bundan sonrası çorap söküğü gibi ilerler ve kardeşler, ailelerinden gizli olarak topluca buluşmaya başlarlar. Tabii sonrasında aileleri birleştirme fikri de doğal olarak belirir herkesin zihninde. Fakat Adile Naşit de inatçıdır, Münir Özkul da. İkisi de birbirinin ayağına gitmeyi kendine yedirmez. Her ikisini de Samatya ile Sarıyer’in tam ortasında buluşmaya ikna ederler. Bu buluşma beklenildiği gibi kavga ile noktalanır, yıllar sonra birbirlerini görmelerine rağmen aslında şevkle birbirlerinin damarına basmaları, kabul edilmeyecek istekler öne sürmeleri bir nevi flörttür ve kendileri dahil kimse anlamaz bunu, anlaşılmaz bir türlü.

Ancak bu dans bitmez. Çocuklar birbiri ardına argümanlar öne sürerek bu iki ihtiyar gencin inatlarını kırmaya çalışır. Anne isterler, baba isterler, kardeşlerin bir arada olmasını isterler. Bunun üzerine Adile Naşit, bir sarhoş ile, Münir Özkul ise alt komşusu olan bir karadul ile (hayatını koca yiyerek geçiren bir tür örümcek) evleneceğini belirtir. Aslında yapılan seçimler bile flörtün bir sonraki aşamasıdır. İkisi de birbirlerini kıskandırmak için, hiç olmayacak kişilerle evlenebilir ve pişman olsalar bile tereddüte düşmeyecek iradeye sahiptirler.

Diğer yandan aşamada, tek kızları olan Oya Aydoğan’ın çalıştığı fabrikanın sahibinin oğlu ile bir ilişkisi vardır. İşler ciddidir (o zamanlar gönül eğlendirmek de çok ayıptır). Fabrikatör oğlu da olsa, bir işçi sınıfı ile aynı dili konuşabilecek, aynı belediye otobüsüne binebilecek kadar çok ortaklığı vardır; gerçi işin bu kısmına filmdir deyip geçiyorum ben bile. Bir günlüğüne de olsa Adile Naşit ve Münir Özkul’dan berabermiş rolü oynamaları istenir; bir kız isteme müsameresi yapılıp sonrasınra herkes kendi yoluna gidebilecektir. Ancak komedi filminde olduğu gibi burada da işler yolunda gitmez ve yine Ziya (Şener Şen) abisinin evleneceği kadının kızı ile onların evinde müstakbel yengesine basılır. Bu arada basılma derken gerçek bir şey değil, sadece Ziya’nın o evde olmasıdır sorun olan. Ziya eski yengesinin evine kadar kaçar, ancak tam o sırada orada olan kız isteme merasiminin de içine etmiş olur. Münir Özkul kendi nişanlısına basılır, derken Adile Naşit’in nişanlısı da gelerek ortamı şenlendirir ve müsamere kötü bir şekilde son bulur.

[flashvideo file=http://www.youtube.com/watch?v=2bq7GSK0H2Y /]

Artık çocuklarımızın canına tak etmiştir ve ertesi gün Taksim meydanına pankartları ile giderek açlık grevine başlarlar. O yıllarda bu tür eylemlere şimdikinden daha çok tahammül vardır sanıldığının aksine. Velhasıl, bir gün boyunca eve gelmeyen çocuklarını merak eden Adile Naşit inadını kırar ve Münir Özkul’un yanına gider oradalar mı diye – o yıllarda cep telefonu olmadığı için, karşı karşıya gelen çiftimiz daha iyi diyaloglara imza atarlar. Birlikte çıkar, hastaneleri karakolları araştırır ve eli boş olarak eve gelirler; biçare. Ve yine kahramanımız Ziya, senaryonun kilit ismi, elinde gazetesi ile çıkagelir ve çocukların yerini gösterir. Çocukları ilk başta ikna edemezler, taleplerini kabul edemez ve sinirle ayrılırlar. Ancak akşam olur, yağmur yağmaya başlar ve Adile Naşit çıkagelir. Birlikte buraya nasıl geldiklerini konuşurlar toplamda dört cümle ile – daha fazlası değil. Sabahına çocuklarının yanına gidip, tüm isteklerini kabul ederler ve filmi mutlu ve neşeli bir biçimde bitirirler.

Filmin atmosferi ile ilgili benim en çok dikkatimi çeken küçük detaylardan biri de insanların dışarı çıktıkları zamanlardaki giyim kuşamlarıdır. Ne kadar yoksul olsalar da, ütülü bir takım elbise giyilir ve kravat takılır; saçlar taranır. Yıllardır görmeseler de kardeşleri ile buluşmaya giderken bile jilet gibi olmaya gayret ederler. Takım elbise şimdikilerde olduğu gibi, kravatını uçuştura uçuştura sağa sola koşturup bir yandan da elindeki cep telefonu ile bağıra bağıra “r”leri anglosakson bir dilden alan garip hırslı adamların üniforması değil, herkesin, kıyafetidir. Bir saygı nişanesidir. Giyinip pastanelerde buluşulan, sinemaya giderken, Taksim’e çıkılırken kravatın düzeltildiği yıllar. Benzer sahneler aynı dönemde çekilen diğer filmlerde, hatta Hababam sınıfında bile mevcuttur.

Filmin bir diğer parantez açılması gereken karakteri Ziya’dır. Tüm palavrasına, atıp tutmasına, havasına rağmen, her yerden kovulur Ziya. Filmin başında Almanya’dan, kaçak olduğu için sınırdışı edilir gelir. İzmit itfaiyesinden kovulur gelir. Jilet satar karakolluk olur, şeker araklar tutturamaz. Abisi ile yengesi görüşmeye başlar, her ikisini de idare ettiği için kovulur her ikisi tarafından. Sevgilisinin evine sığınır, kızın annesi yakalar; yine kovulur. Ancak filmin senaryosunda çözülen her düğümde, bilerek veya bilmeyerek parmağı vardır her zaman. Ve tüm palavrasına rağmen ait olduğu insanlardan asla kopamaz.

70lerden bir ortasınıf hikayesidir Neşeli Günler. O yıllarda ortasınıf çok yukarıda değil, yoksullar da bugünkü kadar dipte değildir. Bu nedenle neşesi fazladır belki de.

Kategoriler
seçki

Dokunsalar Ağlarız!

Anadolu’nun, Trakya’nın insanıyız, birbirimizi biliriz…
Garip bir ülkede, garip bir sistemde, pek devlet gibi durmayan bir devletle, çözümsüzlüklerle, gelecek kaygısıyla, sevginin de nefretin de en aşırısıyla yaşıyoruz. Niye burada yaşıyorsun deyince romantikleşiyoruz, durmadan acı çektiren sevgiliden bahseder gibi “Seviyorum be abi” tadında yanıtlar veriyoruz. Mütemadiyen duygusallaşıyoruz, siyaseti hiddetlenerek yapıyor, işlerimizi sererek hallediyor, çok az işi gerçekten severek yapıyoruz…

Önceliklerimiz dünyanın geri kalanından farklı, sanata/sinemaya bakışımız da pek normal değil! Film satan yerlere gidip “Ağlatmalı film var mı?” diyen bir milletin çocuklarıyız. Gerçekçi filmleri seyrederken sıkılırız, her sahneyi biraz soslu ve süslü severiz. Patronumuza karşı çıkamayız ama Yaşar Usta’nın tiradıyla kendimizden geçeriz… Hepimizin babası Münir Özkul, dedesi Hulusi Kentmen, dayısı Tarık Akan olsun diye bekleriz…

Dediğimiz gibi biz birbirimizi biliriz, birbirimize benzeriz…
Hemen hemen aynı şeyleri severiz. Bizim gönlümüze girmek biraz zordur. Çünkü perdenin, ekranların önüne biriken kalabalıklar duyguları yoğun yaşamak isterler. Yapmacıklığa düşmeden güldürebilmek, ağlatabilmek maharet ister. Bu duygu yoğunluğundan çok büyük oyuncular ortaya çıkar. Bazı sahneler bin kere seyredilse de eskimez…

Peki bu sanatımızı ve sinemamızı nasıl etkiliyor? Doğruya doğru, belki de dünyadaki hiçbir millet sinemaya bizim kadar duygusal bakmıyor. Ağlamayı ve ağlatmayı seven Bollywood bile iki-üç klasik dışında yeri geldiğinde hoplayarak, zıplayarak dansediyor. Hollywood’da ise “ağlatmalı” filmler genel olarak “gerçek hikayelere” dayanıyor.

Bu konuda kafası karışık bir sinema izleyicisi olduğum için işe sorular sorarak devam edeyim…
Türk sinemasının uluslararası başarısının önündeki engel, biraz da Türk insanının beğenileri değil mi? Yurtiçindeki seyircilerin hassasiyetleri dikkate alınarak çekilen bir filmin, yurtdışında başarılı olma ihtimali var mı? Hem türk insanının hassasiyetlerine yönelik film çeken, hem de uluslararası alanda saygı gören Yılmaz Güney’in sırrı ne?

Bu Türkiye’ye özel ayrım sadece ticari sinema ile sanat sineması arasında farktan oluşmuyor. Örneğin geniş kitlelere ulaşmak gibi bir derdi olmayan ve kendi sinema dillerini yaratan Zeki Demirkubuz ile Nuri Bilge Ceylan arasındaki farkta bile bu ayrım gizli… Duygusallığımıza daha çok hitap eden Demirkubuz ve geniş kitlelere soğuk gelmesine rağmen uluslararası alanda daha başarılı Bilge Ceylan… Örneğin Masumiyet’in içinden ayrı bir film çıkan sahnesini başka bir dile çevirdiğiniz anda anlamı kalıyor mu?

Yazıya tespitlerle başlamaya çalışıp, sonra soruların içinde boğulduğumun farkındayım. Bu soruların mutlaka yanıtlanması gerektiğini de düşünmüyorum. Yazının arasına serpiştirilen 4 sahneyi de izleyebildiğim ve bu ülkede yaşayıp gerçekten anlayabildiğim için çok mutluyum… Sinemaya “Avrupa Avrupa, duy sesimizi” mantığıyla yaklaşmanın gereksiz olduğunu da düşünüyorum.

Benim sorunum biraz bu zengin ve kendimize has sinema mirasımızın yeni yönetmenlerimize olan etkisiyle alakalı… Handan İpekçi’nin yeni filmi Çınar Ağacı’nın trailer’ını gördüğümde yukarıda hatırlattığımız örneklerin hiçbirinde aşılmayan “duygusal görünmeye çalışırken yapmacıklaşma” çizgisinin üstünden hunharca geçildiğine üzülerek tanık oldum. Büyük Adam, Küçük Aşk gibi türk sineması adına başyapıt sayılabilecek bir filmin yönetmeninin, dizi tadında bir film yapmasına üzüldüm.


Çınar Ağacı – Fragman BoxOfficeTurkiye

Sanırım bu biraz da eldeki oyuncu malzemesiyle ilgili bir durum… Münir Özkul, Yılmaz Güney, Sadri Alışık gibi büyük ustalar izleyiciye duygusallığı aktarabilmek için kabak kemane nağmelerine, buğulu kamera lenslerine, kısacası kamera arkasındakilerin desteğine pek ihtiyaç duymuyor gibiydi. Her ne kadar sinema mirasımızın bir bölümünü Sezercik filmleri oluştursa da izleyiciyi ağlatmak için durmadan “üzgün çocuk” göstermenin gerekli olduğunu da düşünmüyorlardı.

Yazının tam da burasında, Çınar Ağacı ile ilk izlenimim üzerinden sinemamızın dizi estetiği ile yeşilçam sinemasının duygusallığını birbirine karıştırmamasını dileyebiliyorum sadece… Diziler ratinge hizmet eden sahnelerin, oyunculuk yeteneğinden çok fiziksel güzelliğin, zaman doldurmak için müzik eşliğinde uzun ve boş bakışların hakim olduğu bir estetiğe sahip. Hepimizin özlediği Yeşilçam sineması ise insanımızı çok iyi tanıyan yönetmenlerin, en basit tanımıyla halkın içinden yetişen oyuncularla bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir bütünselliğin oluşturduğu bir miras… Yeni yönetmenlerimizin kendilerini dizi estetiğiyle zehirlememeleri için hala zaman var!
Kısacası Çağan Irmak için belki çok geç ama Handan İpekçi gibi yönetmenler için hala bir umut var…