Kategoriler
seçki

2017 Türk Filmleri

Her yıl yaptığımız gibi bu yıl da 2017 Türk Filmleri dosyamızla karşınızdayız. Her geçen yıl bu listeyi yaparken moralimizin daha çok bozulduğunu ve sinemamız adına endişelendiğimizi belirtmemiz lazım.
2017’de Türkiye’de sinemalarımızda boy gösterecek yerli filmler listesini çıkarırken popüler gişe filmlerini çıkardığımızda çoğunlukta muallakta bir endüstri izlenimi alıyoruz. Yıldız isimlerin 4-5 filmi dışında gösterim tarihi belirlenmemiş, belirlense bile sallantıda olan bir takvimle karşı karşıyayız. Zaten yılın ikinci yarısı ve festival filmi olarak görebileceğimiz filmleriyle ilgili elimizde malumat yok.

İlk olarak net gösterim tarihi açıklamaları olmadığı için 2017 Türk Filmleri listemize girememiş ancak haberleri heyecan yaratmış filmlere bir göz atalım.
2016’nın sinemamız adına en heyecan veren haberlerinden biri Yavuz Turgul’un, Şener Şen’le birlikte yeniden bir film çekeceğiydi. Ancak filmin bu yıla yetişip yetişmeyeceği bilinmiyor.
Kırıp Kalpler Bankası isimli filmi vizyon için sıra bekleyen Onur Ünlü, eylül ayı içinde yeni filminin Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok olduğunu açıklamıştı.
Ezel Akay’ın Zübük’ü yeniden çekeceği ile ilgili haberler de yılın heyecanlandıran gelişmelerindendi.
Kaan Müjdeci’nin yeni filmi Iguana Tokyo da özellikle Cannes Film Atölyesi’nde dikkat çeken senaryolar arasına girdiğinden beri merakla beklediğimiz filmlerden.
Emin Alper’in yeni filmi Çukurcalı 3 Kızkardeş’in çekimleri 2017 kışında başlayacağı için bu yıla yetişmesi zor görünüyor.
Mustang ile beğenilen ve çok da tartışılan yönetmenler arasına giren Deniz Gamze Ergüven yeni filmi “Kings”te Daniel Craig ve Hale Berry ile çalışacak.
Ceylan Özgün Özçelik’in ilk filmi Kaygı da ilgiyle beklediğimiz filmler arasında…
2016’da filmleri gösterime giren Reha Erdem ve Zeki Demirkubuz’un 2017’yi pas geçeceğini tahmin ediyoruz.

İstanbul Kırmızısı
Yönetmen: Ferzan Özpetek
Oyuncular: Halit Ergenç, Tuba Büyüküstün, Nejat İşler, Mehmet Günsür, Çiğdem Selışık Onat, Serra Yılmaz, Zerrin Tekindor, Ayten Gökçer, Reha Özcan, İpek Bilgin, Cemre Ebuzziya, Selim Bayraktar, Tuğrul Çetiner, Şerif Sezer, Nergis Öztürk
Konu: Orhan travmatik bir kayıptan sonra her şeyini kaybetmiş ve vahşi bir yaşama yönelmiş eski bir yazardır. Her şeyi bırakarak Londra’ya yerleşir ve editör olarak çalışmaya başlar. Yıllar sonra İstanbul’a geri döner. Bu geri dönüşün nedeni zamanını Paris, Londra ve Berlin’de geçirmiş ünlü yönetmen Deniz Soysal ile tanışmaktır.
Notlar: Ferzan Özpetek filmi kendisinin beğenilen romanından uyarladı.

In The Fade
Yönetmen: Fatih Akın
Oyuncular: Diane Krüger, Numan Acar, Şiir Eloğlu
Konu: Fatih Akın’ın ırkçılık ve mülteci sorunlarına da değineceği, yönetmenin deyimiyle Taxi Driver’a da saygı duruşunda bulunacağı bir film olacak.
Notlar: Venedik Film Festivali’ne yetişmesi beklenen filmde Diane Krüger hayatında ilk kez “almanca” bir filmde rol alacak.

Ahlat Ağacı

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Oyuncular: Filmin oyuncu kadrosundan resmi olarak açıklanan isimler arasında henüz Hazar Ergüçlü var.
Konu: Sinan oldum olası edebiyatla ilgili bir genç adamdır ve yazar olmak istemektedir. Anadolu’da doğduğu köye dönen genç adam kitabını bastıracak parayı bulmak için tüm enerjisini harcamaya başlar ancak babasının geçmişten kalan borçları başına dert olacaktır…2017-turk-filmleri-nuri-bilge-ceylan

İşe Yarar Bir Şey

Yönetmen: Pelin Esmer
Oyuncular: Başak Köklükaya, Yiğit Özşener, Öykü Karayel
Konu: Film bir tren yolculuğu sırasında yolları kesişen bir avukat ve hemşirenin öyküsünü ve yol boyunca değişimlerini konu alıyor..
Notlar: Senaryosunda Barış Bıçakçı’nın da imzası olan filmin şu an için belli bir vizyon tarihi bulunmuyor.

Kırıp Kalpler Bankası

Yönetmen: Onur Ünlü
Oyuncular: Hazal Kaya, Taner Ölmez, Haluk Bilginer, Zerrin Tekindor, Ahmet Mümtaz Taylan
Konu ve Notlar: Galata amatör futbol takımında oynayan Enis ve Osman’ın planı takım arkadaşlarıyla birlikte bir banka soymak ve takımın ligden düşmesini engellemek için önlerindeki son maçı kazanmaktır. Takımın antrenörü imam Yusuf’un ise bu plandan haberi yoktur. Maç, çıkan kavga sebebiyle yarıda kalır. Ancak Osman maç sırasında, karşı takımın organ mafyası olan antrenörü Rüstem’in zorla alıkoyduğu Aslım’ı görür ve ona aşık olur. Zaman içinde banka soygunu planı gelişip işler karıştıkça Osman’ın Aslım’a olan aşkı da büyür.

Çalgı Çengi İkimiz

Yönetmen: Selçuk Aydemir
Oyuncular: Ahmet Kural, Murat Cemcir, Rasim Öztekin, Barış Yıldız, Tuna Orhan
Konu: Gürkan (Ahmet Kural) ve Salih (Murat Cemcir) artık mafyayla içli dışlı olmaktan, mafya düğünlerinde müzik yapmaktan bıkmışlardır. Bu nedenle mafyadan tamamen uzaklaşıp hayatlarında yepyeni bir sayfa açmaya karar verirler.
Notlar: 2017 Türk Filmleri arasında büyük gişe yapması beklenen ilk film. İlk bölümden altı yıl sonra gelen devam filminde Kural-Cemcir ikilisini yine gişe rekoru kırmaya çalışırken izleyeceğiz.

Beginner (Başlangıç)
Yönetmen: Burçak Açık Üzen
Oyuncular: Güven Kıraç, Birsen Dürülü, Ali Uyandıran, Bülent Çolak, Cengiz Okuyucu, Cenk Doğar, Bülent Ergün, Paul Dwyer
Konu: Güven Kıraç’ın emekli olmuş ama geçimini sağlamak için çalışmaya devam eden, tekdüze bir hayat süren taksi şoförünü canlandırdığı Beginner yalnızlık ve dostluk üzerine bir film. Yıllar önce dul kalmış olan Faruk’un taksi durağındaki arkadaşları ve şen şakrak komşusu dışındaki tek yakını, İngiltere’deki torunudur. Onun velayetini alabilmek için umutsuzca İngilizce öğrenmeye çabalar.

https://www.youtube.com/watch?v=_jNVdLTEVNE

Gölge
Yönetmen: Burak Donay
Oyuncular: Deniz Gönen Türkcan, Şenol İpek, Erol Koçan, Yüksel Molla, Funda Dönmez
Konu: Yeni evli Tarık ve Gülay çifti, Gülay’ın bir türlü istediği gibi bir iş bulamaması dışında büyük bir sorunları olmayan mütevazı bir çifttir. İkili arasında yaşanan aşk farklı olaylarla gerilime döner.
Notlar: Ocak’ta vizyona girmesi bekleniyor.

Kötü Çocuk

Yönetmen: Yağız Alp Akaydın
Oyuncular: Tolga Sarıtaş, Afra Saraçoğlu
Konu: 2017 Türk Filmleri arasında en çok ilgi çeken gençlik filmi. Hamile olduğunu anladığında annesinin yanından ayrılıp babasının yanına taşınan Kayla ve aile travmalarıyla büyüyen Meriç’in arasında yaşananlar.
Notlar: Çok satan 3 kitaplık serinin sinema uyarlaması. Ocak sonuna doğru vizyona girecek.

https://www.youtube.com/watch?v=5ir55hJhhoc

Perde: Ayn-ı Cin
Yönetmen: Ediz Günay
Oyuncular : Orkun Özen, Uğur Dönmez, Burcu Ayhan, Remzi Ariz, Melis Çolak, Nurhayat Ertetik
Konu: 2017 Türk Filmleri yine bir dolu cinli korku filmiyle dolu. Korku türünde kitaplar yazan tanınmış bir yazar olan Okan, son kitabını yazmak için memleketi Antalya’ya gider. Hiçbir zaman gözlüklerine alışamamıştır ve bu nedenle burada göz doktoru arkadaşı Levent’in teklifiyle lazer ameliyatı olmayı kabul eder.
Notlar: Filmle ilgili bilgilere buradan ulaşabilirsiniz
https://www.youtube.com/watch?v=dkBpJ6hexU4

Olanlar Oldu
Yönetmen: Hakan Algül
Oyuncular: Ata Demirer, Tuvana Türkay, Ülkü Duru, Salih Kalyon, Recep Renan Bilek
Konu: Zafer ve annesi Döndü hanım, Ege’nin bir kıyı kasabasında birlikte yaşamaktadır. Yaşı geçmekte olan oğlunun kasabanın güzeli Mehtap’tan ayrılmış olmasına ve hala evlenmemiş olmasına üzülen Döndü, bu gidişata son vermek için harekete geçer.
Notlar: BKM yapımı komedi filminin senaryosunda da Ata Demirer’in imzası var. Ocak ayında gösterime girmesi bekleniyor.

Vezir Parmağı

Yönetmen: Mahsun Kırmızıgül
Oyuncular: Ali Sürmeli, Selim Bayraktar, Peker Açıkalın, Orçun Kaptan, Levent Sülün, Rana Cabbar, Metin Yıldız, Talat Bulut, Altan Erkekli, Cihat Tamer, Nuri Alço, Muhammed Cangören, Hayrettin Karaoğuz, Yasemin Yalçın, Gülben Ergen, Ece Uslu, Derya Şensoy, Meral Çetinkaya, Aydan Burhan, Güner Özkul, Fatoş Seymen, Suna Selen, Defne Yalnız
Konu: Mahsun Kırmızıgül’den tarihi ve bir çok mesaj içeren bir film geliyor. Renkli fragmanından anlayabildiğimiz kadarıyla evlilik ve savaşın iç içe geçtiği bir dönem filmi olacak. Mahsun Kırmızıgül filmde Diyarbakırlı bir hamalı canlandırıyor.
Notlar: Film 25 Ocak 2017’de gösterime girecek.

Kervan 1915
Yönetmen: İsmail Güneş
Oyuncular: İbrahim Kendirci, İpek Tuzcuoğlu, Murat Han, Mehmet Usta, Meriç Başaran
Konu: 1915 yılının Haziran ayında Giresun’un meydanında 200 kişiden oluşan bir kafile eşyaları ortada bekleşmektedir. Ermeni kadınlar ve çocuklardan bu oluşan kafileyi, göç ettirmek için bir ihale düzenlenmiştir ve Katırcı Salim, Murat’ın önüne geçerek bu işi üstlenir. Topluluk bir kervan şeklinde Halep’e doğru yola çıkar. Kafilede yer alan Hayganuş adında orta yaşlarını süren bir kadınsa geride eşini bıraktığı Karadeniz’in bir avuç suyunu yanında götürmek ister ve kızı Suzan’a emanet etmiştir.
Notlar: Yönetmenliğini ve senaristliğini İsmail Güneş’in üstlendiği film I. Dünya Savaşı sırasında yaşanan Ermeni tehcirini insan öyküleri eşliğinde beyazperdeye taşımayı amaçlıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=3yjwU_2HQtA

Haybeden Gerçeküstü Aşk

Yönetmen: Yılmaz Erdoğan
Oyuncular: Büşra Pekin, Serkan Keskin, Bülent Emrah Parlak, Fatih Artman, Şebnem Bozoklu
Konu: Film, bir çiftin tanışmalarından ayrılıklarına kadar olası evreyi mizahi bir dille anlatıyor.
Notlar: Yılmaz Erdoğan imzalı, üç yıl boyunca kapalı gişe oynanan tiyatro oyunu “Haybeden Gerçeküstü Aşk” beyazperdeye uyarlandı.

Recep İvedik 5
Yönetmen: Şahan Gökbakar, Togan Gökbakar
Oyuncular : Şahan Gökbakar
Konu: Artık herkesin düzeyini ve muhtemel senaryosunu bildiği serinin devamı…
Notlar: Şubat ayı içinde gösterime girmesi bekleniyor.

Sarıkamış Çocukları

Yönetmen: Mutlu Karadoğan
Notlar: Filmin fragmanı dışında hakkında henüz detaylı bir bilgi yok. Şubat ayında gösterime gireceği açıklanmıştı.

Cereyan
Yönetmen: Mert Dikmen
Oyuncular: Salih Bademci, Murat Yatman, Pınar Bibin
Konu: Üniversitede psikoloji bölümünün 2. sınıfında okuyan Aylin (Pınar Bibin), geceleri sorunlu insanlara internet üzerinde terapi hizmeti sağlayarak insanlara yardımcı olmaya çalışmakta ve derslerde öğrendiklerini pekiştirmektedir. Yine böyle bir akşam Cavit Demir (Murat Yatman) adında bir adam tarafından aranır. 7 yaşındaki kanser hastası oğlunun ölümüne neden olduğu için büyük bir bunalım içindedir.
Notlar: 2017 Türk Filmleri arasında Senaryosu itibariyle ülkemizde pek rastlanılmayan ilginç bir gerilim filmine benziyor. Şubat ayında gösterimde…

https://www.youtube.com/watch?v=LitAYzwM7jc

Reis

Yönetmen: Hüdaverdi Yavuz
Oyuncular: Reha Beyoğlu, Ufuk Bayraktar, Orhan Aydın, Abidin Yerebakan, Ali Yaylı, İsmail Hakkı Ürün
Konu ve Notlar: Filmde Recep Tayyip Erdoğan’ın hayatından bazı kesitler sunuluyor. Erdoğan’ı Reha Beyoğlu canlandırıyor.

Ay Lav Yu Tuu
Yönetmen : Sermiyan Midyat
Oyuncular : Sermiyan Midyat, Nikki Leigh, Josh Folan, Ayça Damgacı, Kevork Malikyan
Konu ve Notlar: 2010 yılında gösterime giren ilk filmin devamı… Mart ayında gösterimde olması bekleniyor.

Deli Aşk
Yönetmen: Murat Kaman, Emrah Kaman
Oyuncular: Emrah Kaman, Pelin Akil, Toygan Avanoğlu, Şafak Pekdemir, Nilperi Şahinkaya
Konu ve Notlar: Cem Yılmaz’ın yapımcılığını üstlendiği ve küçük de bir rol aldığı filmin çekimleri başladı ancak henüz hakkında ayrıntılı bir bilgi yok.

Kolonya Cumhuriyeti
Yönetmen: Murat Kepez
Oyuncular: Ersin Korkut, Mahir İpek, Çağlar Çorumlu, Uğur Bilgin, Patrycja Widlak
Konu ve Notlar: 2017 Türk Filmleri arasında 5’in üzerinde filmle dikkat çeken BKM’nin yapımcılığında hayata geçen Kolonya Cumhuriyeti, Dedemin Fişi, Çarşı Pazar sinema filmlerinin senaristi olarak tanınan Murat Kepez’in de ilk uzun metraj sinema filmi. Filmin çekimleri ise Muğla Dalaman, Akyaka ve Köyceğiz gibi tatil beldelerinde gerçekleştirildi.

Aşk Uykusu
Yönetmen: Nisan Akman
Oyuncular: Cansel Elçin, Aslıhan Gürbüz, Gökçe Bahadır, Alican Yücesoy, Çağdaş Onur Öztürk
Konu ve Notlar: Mehmet Coşkundeniz’in aynı adlı romanından uyarlanacak olan Aşk Uykusu intikamla harmanlanmış olan bir aşk hikayesini beyazperdeye taşıyacak.

Sümela’nın Şifresi 2: Temel

Yönetmen : Adem Kılıç
Oyuncular : Alper Kul, Aslıhan Güler, Ruhi Sarı, Salih Kalyon, Tarık Ünlüoğlu

Biz Size Döneriz

Yönetmen: Doğa Can Anafarta
Oyuncular: Hande Soral, Çağlar Ertuğrul, Bestemsu Özdemir, Tarık Ündüz, Tuğçe Kurşunoğlu
Konu: Üniversiteden yeni mezun olmuş altı gencin iş ararken hayata tutunma ve kendilerini bulma çabasını ele alıyor.
Notlar: Fragmandan anladığımız kadarıyla gençlere göre bir film.

https://www.youtube.com/watch?v=T57aq-kQ7zA

Atçalı Kel Mehmet

Yönetmen: Hakan Şahin
Oyuncular: Cemal Hünal, Gökhan Keser, Hasan Yalnızoğlu, Ümit Acar, Emin Gümüşkaya
Konu: Atça’nın ağası Şerif Hüseyin’in kazandığı güreşin mükâfatı olarak “dile benden ne dilersen” cömertliğine, ağanın kızına talip olarak cevap veren ırgat oğlu Mehmet, barınamadığı köyden kaçıp dağlara sığınarak, hayatını kurtarır. Efeliğin geçerli kurallarını öğrenmesiyle, hayatına yön verecek gelişmelerin önü açılır.
Notlar: Daha önce Kartal Tibet tarafından sinemaya uyarlanan halk kahramanının hayatı. 2017 Türk Filmleri arasında dikkat çeken ender tarihi filmlerden, geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız tarihi film bolluğu bu yıl yok.

Baş Belası
Yönetmen: Tolga Baş
Oyuncular: Selen Seyven, Çetin Altay, Yakup Yavru, Mesut Yar, Ender Gülçiçek
Konu ve Notlar: Mart ayında gösterime girecek olan filmin konusuyla ilgili henüz bir bilgi yok. Komedi olduğu biliniyor.

4N1K

Konu ve Notlar: Yönetmen ve oyuncuların isminin saklandığı söyleniyor. Film, genç yazar Büşra Yılmaz’ın satış rekorları kıran gençlik kitabı 4N1K ‘nın beyazperde uyarlaması.

Katre

Yönetmen: Berkay Berkman
Oyuncular: Berkay Berkman, Atakan Şatıroğlu, Ahmet Süha Çağrıcı, Halil Kırkayak, Dalya Kilimci, Reyhan Nur Çalıkoğlu
Konu ve Notlar: Film, psikopat bir emlakçı olan Savaş’ın hayatını ele alıyor. Savaş, yaşadığı mahallenin insanları tarafından çok sevilen, saygı duyulan, güvenilir biridir. Fakat Savaş’ın kardeşi Umar ise, çocukken bir böcekten kaptığı hastalık sebebiyle havale geçirerek yatalak kalmıştır. Dini motifleri yüksek bir yapım…

Bambaşka

Yönetmen: Bahadır Abşin
Oyuncular: Birgül Ulusoy, Caner Tanrıverdi, Buse Sevindik, Cansu Taşkın, Tayfun Sav, Fatih Paşalı, Şenol İpek, Müşerref Göksever, Hakan Nevzat Dönmez, Şenol Avcı
Konu ve Notlar: Doğa, hayat dolu, üniversiteli genç bir kızdır ve başına gelen trajik kaza sonucu; omurilik felci geçirerek belden aşağısının hissini kaybeder. Bu travma sonrası yaşamı tamamen değişen ve hayata olan heyecanını kaybeden Doğa, Yiğit ile tanışır ve onun sayesinde hayata tekrar tutunmayı dener.
Notlar: 2017 Türk Filmleri arasındaki ender trajik filmlerden.

https://www.youtube.com/watch?v=QU2v-EFM-o8

Yarının Adı Başka

Yönetmen: Mustafa Delazy, Moharram Zeinalzadeh
Oyuncular: Moharram Zeinalzadeh, Volkan Keskin, Zelal Dere, Fırat Tanış, Metin Keçeci
Konu: Yaşlı bir Afgan bisiklet tamircisi, Nesim (Muharrem Zeynelzade), uzun zaman önce İstanbul’a yerleşmiş oğlunun kaybolduğu haberini alınca Türkiye’ye gitmeye karar verir. Yasadışı ve zorlu yollardan Türkiye’ye girmeyi başaran Nesim, birlikte geldiği diğer kaçakları kaybedince bir sınır kasabasına sığınır.
Notlar: 2017 Türk Filmleri arasında yer verdiğimiz bu film Türk-İran ortak yapımı. Yarının Adı Başka filminin çekimleri, Van’ın Edremit ilçesinde yapıldı.

Kuyu

Yönetmen: Serdar Bardakçı
Oyuncular: Murat Ercanlı, Oğuzhan Yücel, Dilara Duman, Neman Asgari
Konu ve Notlar: Melahat Hanım eşinin genç yaşta ölümünden sonra, her şeyini oğlu Ömer’e adar. Ömer küçük yaşta babasını kaybetmiş olmanın vermiş olduğu acıyı yüklenir. Cesur biridir ve gizemli olayları merak etmektedir. Kambur Ali’nin gizemli hayatını öğrenmek ister ancak yaşından büyük korkular O’nu bekler.

Hep Yek 2

Yönetmen: Orçun Benli
Oyuncular: Gökhan Yıkılkan, İnan Ulaş Torun, Gürkan Uygun, Ali Çatalbaş, Tuna Orhan
Konu: Orçun Benli’nin Hep Yek serisinin devam filmi
Notlar: Ocakta vizyona girecek.
https://www.youtube.com/watch?v=DEi9-lAVNyU

Kategoriler
haber

Ferzan Özpetek Yeni Filminin Çekimlerine Başladı

Ferzan Özpetek, 2014 yapımı Kemerlerinizi Bağlayın‘ın ardından, aynı adlı kendi romanından uyarladığı İstanbul Kırmızısı‘nın çekimlerine 12 Nisan 2016 itibariyle başladı. Duyuruyu Instagram profilinden paylaştığı bir fotoğraf aracılığıyla yapan Özpetek’in yeni filminin kadrosunda Nejat İşler, Tuba Büyüküstün, Halit Ergenç ve Mehmet Günsür yer alıyor.

Adddsız

İstanbul Kırmızısı‘nın görüntü yönetmenliğini Özpetek’le “Kemerlerinizi Bağlayın”da da beraber çalışan Gian Filippo Corticelli üstleniyor. Filmin uyarlandığı romanı incelemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

Kategoriler
izlenim

Kış Uykusu: Yanıbaşındakilerden Nefret Edenlerin Ülkesi Türkiye

Yılmaz Güney’in, 1982 yılında Altın Palmiye’yi kazandığı ‘Yol’ filminde, Türkiye’nin o dönemki kavgasını gerçekçi ve doğrudan bir anlatımla gözler önüne sermişti. ‘Yol’dan 32 yıl sonra Nuri Bilge Ceylan, Türkiye’nin günümüzdeki adaletsizliğini ve tahamüllsüzlüğünü dolaylı bir anlatımla sinemaya taşıdığı ‘Kış Uykusu’ ile ‘güzel ama yalnız’ ülkesine, bir uluslararası büyük ödül daha kazandırmanın haklı huzursuzluğunu yaşıyor.ku1

Bir Zamanlar Anadolu filmiyle 2 sene önce büyük ödülü yoklayan Nuri Bilge Ceylan, Kış Uykusu filmiyle yıllar sonra Türkiye’ye bir Palm d’or daha getirdi. Yaşayan en büyük yönetmenimiz (şahsi fikrim elbet ama aslında NBC yerine *NB’yi daha çok severim ama yok işte bir NB), ‘Bir Zamanlar Anadolu’ kadrosunda yer verdiği, Yılmaz Erdoğan’ın Cannes Film Festivali’nin koltuk kabartan havasını solumasını sağlamıştı. Yılmaz Erdoğan, Komiser Naci karakterinden aldığı gazla bilmediği bir coğrafyada tam olarak haiz olamadığı duygularının ve hissiyatların peşine düştüğü filmi ‘Kelebeğin Rüyası’ ile Cannes’da yer almak rüyası da kurmuştu muhtemelen. Yetersiz ve yanlış çabasına belki de bir cevap olabilecek ‘Kış Uykusu’, (doğrudan değil dolaylı tabi) gerek senaryo olsun, gerekse oyunculuk tam da Cannes jürisinin bayıla bayıla ödül vereceği bir eser.

Sinema yazarlarının çocuğun dile getirdiği Çehovyan edebi hava, Kış Uykusu’nun en belirgin özellikleri arasında yer alıyor. 20 dakikaya yaklaşan kesintisiz, bol diyaloglu sahneler ile daha önceki filmlerinde yapmadığı bir eylemi denemiş. Filmin, ağır ama bir o kadar akıcı diyaloglarının başarısındaki sihir, yönetmen NBC’nin eşi Ebru Ceylan ile birlikte filmin senaryosunu yazmış olmalarından kaynaklanıyor. Hem kadın hem erkek doğasının derinliklerine inebilen ‘Kış Uykusu’ bir insanın kendi hayat arkadaşı ile beraber çalışmasının ardında yatan büyük zorluğu aslında büyük bir avantaja dönüştürülebileceğinin de bir göstergesi.ku2
Memleketimden insan betimlemeleri
Nuri Bilge Ceylan’ın filmin çekim yeri olarak Kapadokya’yı baş karakter olarak ise Haluk Bilginer tarafından canlandırlan Aydın’ı seçmiş olmasının, Türkiye’nin tarihsel gerçekleri ile dolaylı yoldan ilişkisi var. Baş karakterine Aydın ismini vererek biraz pişman olduğu Altyazı’ya belirten NBC’nin bu esas karakteri; eski tiyatro oyuncusu, babadan kalma miras ile varlıklı bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Karısı Nihal ve kız kardeşi Necla ile Ürgüp’deki dopdoğal hotellerinde yöre halkından çok japon tursitlerle haşır neşir olarak, toplumdan kopmuş bir şekilde yaşayan Aydın’ın aslında herkesle ve herşeyle ilişkisi oldukça düşük seviyede. Görünürde sevecen saygılı ve beyefendi tavırları olan Aydın’ın insanlara uyguladığı kibarlık faşizminden fazlasıyla nasibini almış genç karısı Nihal, Aydın’dan daha da yaşlı görünüyor. Kahverengi ve koyu tonlu, ağırbaşlı bir hava veren kıyafetleriyle dışı genç kalmış ama içi karalar, örümcek ağları bağlamış Nihal, varoluşal açmazlarından köy okullarını onartan bir hayırsever kimliği ile uzaklaşmaya çalışıyor. Aydın’ın öz kardeşi Necla’nın durumu herkesten daha vahim. Diğerleri kadar mutsuz ve husursuz olmasına rağmen dul ve yalnız bir kadın olmanın huysuzluğunu da omuzlarında taşıyor. ‘Kötülüğe karşı koymamak’ gibi “derin!” ama uçarı düşüncülere kapılıyor.ku4
Yan rollerdeki oyuncuların performansı da her Nuri Bilge Ceylan filminde olduğu gibi göz kamaştırıyor. Ayberk Pekcan tarafından canlandırılan Aydın’ın kahyası Hidayet, küçük kurnazlıklarla ve küçük kötülüklerin peşine düşmüş şark kurnazı karakteriyle kusursuza yakın bir oyunculuk sergiliyor. Seksenler dizisinden kasetçi rolüyle hatırlanan Serhat Mustafa Kılıç, Hamdi Hoca rolüyle yine harikalar yaratıyor. Türkiye’nin gerçek muhafazakar, vicdanlı, saf, çekingen, utangaç ama ‘vur sırtına semeri al ağzında lokmasını’ derecesinden sebatkar bir saflığa sahip kesim, din adam Hamdi Hoca karakteri ile temsil ediliyor. Hamdi Hoca, fakirlikten değil açlık sınırında yaşayan bu inançlı halkın imamı olarak filmde üstüne düşen tüm görevleri yapmak için kendini paralıyor.

ku5

#SOMA ve #direngezi
Gezi sürecindeki davranışlarıyla kendisine duyulan sempatiyi katlayan, yaşadığı hastalık ile sevenlerinin yüreğini ağzına getiren Nejat İşler ise Kış Uykusu’nun isyankar ve sarhoş İsmail karakteriyle ülkenin haksızlıklara ses çıkartmaya çalışan kesimini canlandırıyor. Rolü kısa ama oldukça etkili. Ses çıkarmaya çalıştığı haksızlıklara kendisi de fazlasıyla maruz kalmış gururlu İsmail’in mesleğinin, Soma Maden Kazası’ndan aylar önce filmin senaryosunda maden işçisi olarak belirlenmiş olması, Nuri Bilge Ceylan ve eşinin öngörüsünden çok ve malumun ilanı olarak algılanması gayet mümkün. Karısının donunu çalan kırsal kesimin bastırılımış fetişist bir bireyini bıçakladığı için hapse düşen, işten atılan İsmail karakteri; ustabaşısıyla kavga ettiği için ya da maden kazasında yaralandığı için işinden olmuş, ekonomisi bozulmuş biri olabilirdi.ku3
Aydın’ın kankası Suavi ve köy öğretmeni Levent’i canlandıran Tamer Levent’in ve Nadir Sarıbacak’ın oyunculuklarına kusur bulmak yine çok zor. Az diyaloglu iyi film çektiği kadar uzun ve edebi bir metne sahip bir baş yapıt çekebileceğini de kanıtlayan Nuri Bilge Ceylan’ın ödül almasında büyük katkısı olan eşini ön plana taşıması ve hakkını vermesi, ülkecek örnek almamız gereken bir davranış. Her allahın günü bir kadın cinayetinin ve türlü türlü cincel istismarın yaşandığı hatta arttığı günümüz Türkiye’sinde, kadının hakkını verecek rol modellerine daha çok ihtiyacımız var. Pozitif ayrımcılığa değil hümanist kucaklayıcılığa muhtacız.
Bahar temizliğine duyulan özlem
Kış Uykusu’nun tam olarak 198 dakika boyunca sürükleyici akıcı ve kendi izlettiren bir film olmasının yanında filmin bütün bölümlerine dağılmış olan bir dolu güçlü an seyircinin dikkatini celbediyor. (bkz: Cem Altınsaray’ın nabız yoklayan sorusu) Türkiye’nin tüm kesimleri gayet edebi bir anlatımla filmde yer alıyor. İsmail’in gururlu oğlu, ileride meydanlarda çapulcu dağıtan bir çevik kuvvet polisi olmayı hayal ederken, Aydın ise o meydanlarda protesto eylemleri yapmaktan ecdadının zenginliği ile kurtulmuş geçkin oyuncuyu temsil ediyor. Haluk Bilginer’in çeşitli nedenlerden rolü üç kez reddetmesi, fakat Nuri Bilge Ceylan’ın onu ısrarla beklemesinin ardında bir ikna süreci mi vardı acaba diye demeden yapamıyor insan. Bu bağlamda Fatih Özgüven’in de yazısında altını çizdiği Polis Karakolu haline gelen AKM metaforundan tutun, donu elin fetişisti tarafından çalınan masum kadının kocasından dayak yemesi ile simgelenen kadın cinayetleri ve aile için şiddet metaforuna kadar tüm Türkiye gerçekleri, Kış Uykusu’nun içinde saklı. Eksik olan şey ise bu huzursuzluk, nefret, tükemişlik düzeninin nasıl değiştirileceği…
Kış Uykusu’nda olduğumuzun herkes farkında önemli olan baharın gelip bahar temizliğinin başlaması.
*NB: Natuk Baytan

Kategoriler
haber

Bir Behzat Ç. İzleyicisi’nin İtirafları

ÖYS:Uzun süredir Türk dizisi izlemediğini tespit ettik.Neden şimdi Behzat Ç.?

İtirafçı: Doğrudur; fakat yanlış anlaşılmasın, yabancı dizilere de aynı mesafe de duruyorum. Sırf, Cnbc-e dizileri izledikleri için kendilerini çağdaş zanneden tiplere de delleniyorum. Yerli dizi izleyenlerden bir gömlek daha üstünler akılları sıra. Ulan, senin ne farkın var ki, sen de önüne koyulandan ayırt etmeden yiyorsun, sen de bilmem kaç sezon peşinden gidiyorsun bir dizinin. Bana, ‘ama onlar daha kaliteli ayağı’ yapmasınlar şimdi! Tamam, bir kıyaslamaya gittiğimizde onlar birçok yönden daha baskın çıkacaklardır; ancak hepsi mi çok iyi be kardeşim! Ha, bir de şu var: Adamlar, işlerini o kadar iyi makyajlıyorlar ki o makyajı temizleyip gerçeği görmek daha zorlaşıyor.

Ö:Kes traşı, anladık! ”Neden Behzat Ç.?” soruma gel.

İ: İlk bölümüydü sanırım, baktım bir adam delleniyor, bağırıyor-çağırıyor… Yine bilindik bir Türk dizisi (acı, keder, ızdırap, beylik laflar, toplumun hangi tabakasından olursa olsun inanılmaz şeyler yaşayan insanlar…) ile karşı karşıya olduğumu düşündüm ve kanal değiştirdim. Sonra üzerinden bir on bölüm rahat geçmiştir ki yine rastladım ve bu kez ekranda sahici bir şeylerin döndüğünü gördüm. En başta dili öyle geldi ve çekti beni ve o gün bugündür de izliyorum işte.

Ö:Adamlar sürekli küfrediyor ve kafayı çekiyorlar, buna mı sahici diyorsun?

İ:Evet, küfrediyorlar; çünkü küfürleri oraya koyan senarist de, ağzından savuran oyuncular da küfrün aslında hayatımızın bir parçası olduğunu gösteriyorlar. Sorabilirsiniz, ”Hayatımızın her parçasını koyabilir miyiz kurmaca dünyasına?”, bu mümkün aslında, ancak neye ve niçin hizmet ettiğinin bilincinde olmamız gerekir. Üstelik küfürlerden rahatsız olan Eda (Seda Bakan) ve Savcı Esra (Canan Ergüder) var. İsteyen pek ala onlarla özdeşim kurabilir. Ergenlere kötü örnek oluyor, ağızlarına pelesenk oluyor derseniz; o zaman ben de sorunun toplumsal bazda ele alınması gerektiğini söylerim. Biz, bireyler olarak karşımızdakilerini model olarak görmekten vazgeçip kendi şahıslarına münhasır bireyler olarak gördüğümüzde onların ağızlarındakileri de kopyala yapıştır yapmaktan vazgeçeriz. Kötü örnek oluyor, emniyet güçlerinin imajını zedeliyorlar diye sürekli alkol tüketmelerinden de rahatsız oluyorsunuz. Benim gördüğüm ise; alkolün, dizideki karakterlerin benliklerini tamamlayan bir parça olduğu, o kadar. Hatta bir bölümde Behzat (Erdal Beşikçioğlu) bir çok ülkede yasaklı bir içki olan absent içer; sinema filminde de esrar çeker. Şimdi soruyorum size, bu sahneler sırf süs olsun diye mi koyulmuşlardır? Ayrıca sahicilik derken, sadece küfürlerini ve sık alkol tüketimlerini anlamanız bence çok yetersiz kalır. Dizideki neredeyse her karakterin Ankara ağzını kullanmasının yanında bir de kendine özgü bir konuşma üslubu var. Tabi burada oyunculuk güçlerinin de önemli bir yeri var. Dizideki kişiliklerini yansıtır bir biçimde konuşuyorlar. Sözgelimi Harun (Fatih Artman)’un panik halde konuşmaları, Behzat’ın direk konuya geçilmesi için ”saçmasapan konuşma” demesi, Selim (Hakan Hatipoğlu)’in sinsiliğini belli edecek şekilde sinik ve kesik konuşmaları, Hayalet (İnanç Konukçu)’in düpedüz halkın göbeğinden geldiğini gösterir şekilde figüranlarla girdiği diyaloglar, Akbaba (Berkan Şal)’nın, yaralı geçmişinin bünyesinde bıraktığı izlerden dolayı atarlı lafları…

Ö: Mükemmel bir kadro diyorsun yani!

İ: Yok, öyle değil. Romanı da okumuş biri olarak bir çok kusur da buluyorum aslında. Ancak benim gibi düşündüğünü bildiğim bir kitle var ve bu kitle yerli dizilerimizdeki yapay oyunculuklardan, dilden; ajite edici senaryolardan, duygu patlamalarından, bıçkın delikanlılardan, her oyuncunun maymun gibi şebekliklere girdiği komedi bozuntularından, sıradan hayatlara sıradışı maceralar yaşatarak sınıfsal çöplüğe neden olan anlayıştan tiksinmiş ve kendini bu yüzden soyutlamış durumdayken Behzat Ç.’yi bir anlamda da iyi bir tepki olarak izlemeye başladı.

Ö:Yavvv, az önce yabancı dizi izleyenleri de aynı kefeye koyup savurmuştun; şimdi sadece bizimkilere bindiriyorsun.

İ: Dedim ya! Yabancı diziler makyajlı… Onları adamakıllı eleştirmek için ayrı bir soruşturma gerekir. Bizim dizilerin ne olduğu bir kilometreden farkediliyor. Ayrıca eleştirdim ama öyle ayrıntıya falan da girmedim; herkesin bildiği şeyleri tekrar ettim. Yoksa Okan Bayülgen’in yaptığı gibi zaten kendinden defolu olan bazı mankenleri, şarkıcıları, tv programlarını eleştirerek yeni yetmelere “Vay!!! çok zeki adam” dedirtmem kendime.

Ö: Oğlum sen şizofren misin?Ne yeni yetmesi, burda biz bizeyiz.

İ: Ha, pardon!

Ö:Kusur musur bişeyler diyordun, öt bakalım.

İ:Evet, Behzat ve ekibinden bahsediyorduk.Ekibi için Behzat bir baba figürü.Onun bu temsili durumu diğerlerinin (Harun, Akbaba, Hayalet, Eda ve Cevdet) işlerini icra etmesi açısından dizi başladığından beri statik halde kalmalarına neden oluyor. Behzat’a kıvraklıklar bahşedilirken mesela Harun; cinayet mahallinde veya cinayetlerin çözümünde aynı söylemleri tekrar ediyor, Akbaba; ceset analiz ediyor, Hayalet; bulunmak istenmeyenleri buluyor. Oysa ki bu karakterlerin sivil kişilikleri olabildiğince gerçekçi çizilmiş. Sivil ve resmi kişilikleri arasındaki üç boyutlu-tek boyutlu farktan dolayı dizinin polisiye yapısının kısmen de olsa zedelendiğini düşünüyorum. Bir diğer husus da Behzat ve ekibinin bir klan gibi olması… Aralarındaki samimiyete kimseyi dahil etmiyorlar ve dışarıda kalanların bakışları da yansıtılmadığında izleyici tek yönlü bir açıya hapsedilebiliyor çoğu kez. Ercüment Çözer(Nejat İşler)’in olduğu bölümler, ikinci sezon da Ahmet Uğurlu’nun oldukça farklı bir başkomiser karakteriyle diziye dahil edilmesi ve Cevdet (Berke Üzrek)’in bakışından Behzat ve ekibini görmemiz bahsettiğim kısır durumu ara ara da olsa değiştiren etmenler olarak mevcutlar. Yalnız, yiğidi öldürüp hakkını verelim. Hepsi de piyasanın üfürükten kahramanlar yarattığı bir dönemde gerçek birer anti-kahraman olmayı başarabiliyor. Öncelikle, gereksiz yere değerlerin yüceltilmesi işine soyunmuyorlar, cinayetlerin failleri karşısında üstten konuşmalar yapmıyorlar, kendi kişilikleri, algıları nasılsa o kadarını yansıtıyorlar.

Ö: Adam, o kadar derin devlete, amirlerine, mafyaya posta koyuyor. Nasıl da kahramanlık yapmıyormuş?

İ: Tamam, doğru. Derin devlete, siyasetçilere ve mafyaya atarlanıyor ama sadece o kadar. Şu ana kadar bu mecralarda yaşanan herhangi bir olayı çözebilmiş mi ya da çözse de istediği gibi neticelendirebilmiş mi? Hayır! Adaletin kucağına teslim edebildikleri ise sadece adi cinayetlerin faillerinden oluşuyor (Polat Alemdar’ın yaptığı gibi seyirciye suni katharsisler yaşatarak seyircinin gazını almıyor). Böylesi ülkemiz açısından daha gerçekçi değil mi sizce? ”Karanlık güçlere bu denli sataşıp da hala nasıl sağ kalabiliyor?” şeklinde bir sorunuz olsaydı sorunuzu gayet yerinde bulurdum. Söz konusu olan bir senaryo zaafıdır. Karanlık güç odaklarını vurgulamak için ille de Behzat’ın onlarla yüz göz olması gerekmez. Akıllarda artık iyice yer eden ”Behzat’a neden kimse bir şey yapmıyor-yapamıyor” soru işaretinin yarattığı önemli gediği kapayabilmek için Behzat’ın annesi Büyük Patron-Hanımefendi devreye sokuldu Behzat’ı en baştan beri koruyup kollayan kişi olarak. Belki de Emrah Serbes ve Ercan Mehmet Erdem’in en baştan beri düşündükleri şeydi; ancak Hanımefendi’nin birdenbire  seyircinin önüne atılmasını bahsi geçen gediği kapatmak için yapılmış bir kurgu oyunu olarak görüyorum. İlk sezon, romanın sağlam kurgusundan  hareket ettiği için son bölümde Şule’nin katil çıkmasının yadırgatıcı hiç bir yanı yoktu. Ercüment ve Behzat’ın (Habil ile Kabil) kardeş olma, Akbaba’nın ‘kesik parmak cinayetleri’ zanlısı olma ihtimalleri gibi sürprizlere  millet ayılıyor bayılıyor. Bense; bunları, temelleri sağlam olmadığı için masa başı manevraları olarak görüyorum. 3.sezonda kurgu oyunlarına çok bel bağlamamalarını temenni ediyorum; yoksa buz gibi soğurum.

Ö:Kurgu oyunları bu kadar çoksa eğer sen ve senin gibilerin ”bize özgü bir polisiye” lafı havada kalmıyor mu? Sonuçta adamakıllı bir seri katili olmayan bir ülkedeyiz ve cinayet nedenlerimiz de çoğunlukla töre, namus, alacak-verecek meselesi, cinnet geçirme vs.

İ:Haklısınız, ancak bardağın dolu tarafı da var ve o kısım bir dizi film için bence yeterli bir doluluğa sahip; üstelik de polisiye türünde zayıf kalmış bir ülkede yaşıyorsak… Dizide geçen bir çok cinayeti çözebilmek için bırakın çok zeki olmayı dedektif bile olmak gerekmiyor. Malum, cinayet sebeblerimiz adi olunca doğal olarak cinayetlerin çözümü de son derece sıradan olabiliyor. Cinayetlerden birinin soruşturmasında, bilgisine başvurmak için gidilen şahsın evinde, Harun’un gördüğü bir fotoğrafla ilgili kel alaka bir bağlantı kurup ”ahanda katili buldum” demesi ve buna benzer bir çok ayrıntı o bize özgülüğün verileri olarak dizide yer alıyor. Bir de Ankara faktörünü hem bir bürokrasi şehri hem de bir İç Anadolu şehri olarak iyi değerlendiriyorlar. Ayrıca birileri veya bazı çevreler rahatsız olur diye suya sabuna dokunmayan dizilerimiz gibi yapmayarak elini taşın altına koyması, sosyal sorunlarımızı  kurgusunun içine ustalıkla yedirmesi, adli sistemi, emniyet kurumunu ve o kurumdaki şahısları korkmadan eleştirebilmesini dizinin artı değerleri olarak görüyorum.Vatandaş olarak çok bayıldığımız, devlet kurumlarını ve o kurumların başındakileri yüceltme anlayışımıza karşı set çekiyor ve yüceltme mekanizmasının yapılan işle doğrudan bağlantılı olması gerektiğini belirtiyor. Dizideki Emniyet Müdürü’nü kirli ilişkilere girmiş ve makamını bu ilişkiler için kullanan birisi olarak tanıyoruz. Eğer ki ‘müdür’ün özel hayatı gösterilmiş olsaydı yozlaşmış olması kişisel bir nedene bağlanabilir ve kurumu işin içinden sıyrılabilirdi. Aynı şekilde özel yetkili savcının da sadece resmi kişiliğiyle dizide yer alması dizinin sadece şahışlara yüklenmek yerine bir anlayışa ve doğrudan devlet kurumlarına cesurca eleştirisini gösteriyor.

Ö:Şimdilik bu kadar yeter, sonraki sezona kadar tanık koruma programına alındın.

İ:Teşekkür ederim.

Kategoriler
haber

Adana Altın Koza Film Festivali’nin Jüri Üyeleri Belirlendi

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen, bu yıl 17-23 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek 19. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin  jüri üyeleri belli oldu. Başkanlığını yönetmen Ferzan Özpetek’in yapacağı 7 kişilik jüriye katılan en son isim oyuncu Nejat İşler oldu. Jürideki diğer isimler ise  yapımcı Zeynep Özbatur Atakan, oyuncu Nurgül Yeşilçay, müzik yapımcısı Hasan Saltık, akademisyen Hülya Uğur Tanrıöver ve görüntü yönetmeni Eyüp Boz.

Kategoriler
izlenim

Kaybedenler Kulübü: Niye Kaybettiğini Sor?

Kaybedenler Kulübü, özetle 1994 yılında Kent FM’de haftanın 3 günü, resmi olarak 22:00’de, gerçekte ise Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk’in arzu ettikleri bir saatte başlayan, keyfekeder bir radyo programının (aslında neden 7 sene sürüp bir fenomene dönüştüğünün) hikayesi.

Filmin konusu şöyle;
‘Asla okunmayacak’ kitaplar basan bir yayınevinin sahibi olan Kaan (Nejat İşler) ile Kadıköy’de barı olan, plak ve efemera koleksiyoncusu Mete (Yiğit Özşener), Kent FM’de “kendi aralarında konuşuyorlarmış” gibi bir radyo programı yapmaktadırlar. Programdan maddi manevi bir beklentileri olmadığı gibi aslında programın belli bir konsepti de yoktur. Arayan kadınlara “Sizinle yatmış mıydık?” diye sormaları, programda bazen susup oturmaları, yayında küfretmeleri, içki içmeleri, yalnızlık, din, ölüm, seks gibi konular hakkında konuşmaları, 90’ların yaygın rekabetçi kazanma kültüründe- var olmayan- samimiyeti getirdiğinden olsa gerek, programı bir anda popülerleştirir.

Şöhretin getirdiği maddi getirileri ellerinin tersiyle iten ikili, manevi getirilerini ise geri çevirmezler. (İkili mütemadiyen kadınlarla geçici ilişkiler yaşamaktadır.) Bu şekilde geçen çok eşli bir sürecin ardından Kaan’ın kalbi mimar Zeynep’e(Ahu Türkpençe) takılır ve ikisi de bu aşkı -hayata bakış farklılıklarına karşı- sürdürmeye çalışırlar.

Filmin başrollerinde; Nejat İşler ve Yiğit Özşener, oldukça başarılılar. Ahu Türkpençe, sonunda süregelen ağırbaşlı-cici kız formatının dışına çıkarak oyunculuk çizgisini bir üst basamağa taşımış. Serra Yılmaz, Mete’nin güçlü aristokrat annesi rolünde gayet başarılı. Bunlar dışında diğer genç kadın oyuncuların oyunlarını ise pek beğenmedim. L afları anlaşılmadığından, konuşmaları altyazı geçen Murat karakteri muhteşem. (yazı karakteri hiç olmamış olmasa da)

Kaan’ın zorunlu ev arkadaşı rolünü üstlenen Rıza Kocaoğlu, nedense her filme konan ‘esas adamın komik arkadaşı’ olarak filmde de bulunuyor ve filmin dramatik yanını hafifletmek suretiyle üzerine düşeni yapıyor. (kız arkadaşı için aynı şeyi söyleyemeyiz)

Tolga Örnek, filminde söylenmesi bile zor olan konuların üzerine cesaretle gidebilen, yalnızlık, din, ölüm gibi konuları tartışmaya açan, toplumda köşede kalmış bireylere -bir şekilde- ulaşabilmeyi başarmış ve nihayetinde de kitlelere yayılmış bu iki radyocunun unutulan programını tekrar hatırlatmayı amaçlamış görünüyor.

Filmin eleştiri getirebilecek tek yönü, yönetmenin filmi biraz erkek gözlüğüyle çekmiş olması olabilir. Hikaye belki de bunu gerektiriyordu ancak ibreyi az biraz daha ortalasaymış, daha iyi olurmuş gibime geliyor.

Neler eksik, Neler tam?
Filmi 2011 senesinden ayıran hiçbir şey yok. Programın 94 senesinde olduğunu bilmesek izlerken fark edebilir miydik bilemiyorum. Ne kıyafetler, ne o ruh… 90’lar Türkiye’si olmadığı gibi filmde köprünün -bugünkü ışıklandırılmış- hali dahil, pek çok güncel manzara filmin hızlı geçen İstanbul karelerinde mevcut. Ülkemize 2005 de giren Ikea çarşafları, 2002’de kurulan GFB grafitiler filmin fonunda dikkatten kaçmayan detaylar.

Özellikle Kaan’ın (Nejat İşler) alıntılar yaptığı kitaplar, şairler, felsefi konuşmalar, içi dolu muhabbetler, hep ‘erkeklere atfedilen’ bir derinlik. Kadınlara ise “sizinle yattık mı?” “ilk açılışı ne zaman yaptınız?” pompaya gidelim, pompadan gelelim… cümleleri kalıyor. Bu iki radyocunun -eğer öyle ise – toplumla olan zıtlıkları, yalnızlıkları, derinlikleri, bulundukları halet-i ruhiye anlaşılmıyor. Neden kendilerini kaybeden olarak konumlandırdıklarını bilemiyoruz. Neden kadınlarla doğru iletişim kuramıyorlar. Bilemiyoruz. Akıllarda, adlarını bile bilmedikleri kadınlarla düşüp kalkan, bir yandan toplumun ‘yalnızlarını’ kucaklarken bir yandan da kadınlara karşı süper saygısız tutum sergileyen halleri kalıyor. Bu nedenle de – muhtemelen programın hitap ettiği insan katmanını simgeleyen – başörtülü kızın, radyo programını güle eğlene dinlemesi inandırıcı gelmiyor. Kaan karakteri, zaman zaman yönetmenin elinde anti hero olmak adına seyircinin empatisini yitiriyor, gerçekten aşık olduğu Zeynep’e olan samimi duyguları bile onu kurtarmıyor.


Sözün özüne gelince,
Bu iki radyocunun yaptığı, 90’ların tatsız ruh halinde bir ezber bozarak ülkeye samimiyeti hatırlatmaktı. Her ne olurlarsa olsun, herkesin özlediği dürüstlüğü ve cesareti canlı yayında yanı başımıza getirdiler. Kimse yedi senelik – karşılıklı- paylaşımı başka türlü açıklayamaz.
Dönem dayatmasına uyup “En iyisi şunun gibi olmak” ya da “bizim gibi olmak” değil,
“kendileri gibi” olmakta direttiler. Benim gibi kadın erkek arasındaki saygıyı yek tutan birini bu akılları pompada olan iki beyefendiyle aynı frekansta buluşturan duygu da bundan ibaret.

Kaybedenler Kulübü, başka bir yönetmenin elinde kolaylıkla kadın düşkünü iki radyocunun hayat kesiti gibi algılanabilecekken, başrollerdeki isabet ve diyalogların iyi yazılması sonucu derli toplu bir film olarak değer kazanıyor. Konusu edilen karakterlerin öyküsü sizi sarar sarmaz ayrı konu ama Tolga Örnek seyircisini -dikkatiyle birlikte- filminde tutmayı başarıyor. Uzun zamandır ilk kez bir yerli filmde, diyalogların ve sahnelerin bütünlüğünün keyfine varabildim. Müzikler de cilası oldu.

Filmde yer alan diğer şarkılar, ‘Kaybedenler Kulübü’nün orijinal playlist’inden seçilmiş.
Ferdi Özbeğen’den, Moody Blues’a Mazhar Fuat Özkan’dan, Asu Maralman ve Otis Redding’e uzanan müzikler bir harika. Çıktığında filmin sountrack’ini kaçırmayın.

Kategoriler
izlenim

Kazanmamayı Tercih Eden 90ların Kulübü

Kaybedenler Kulübü Nejat İşler

Duygusal bir yaşanmışlıklar bütünü nedeniyle; filmi değil; anlattıklarını yazacağım sanırım…

Tolga Örnek’in Kaybedenler Kulübü filmi, uzun zamandır beklenen bir filmdi. En azından belirli bir kitle tarafından… Film, 1990ların kült radyo programı Kaybedenler Kulübü’nü konu alıyor. Şu anda olmayan Kent Fm 101.1 frekansında haftanın üç gecesi yayınlanmaktaydı. Üstelik bu radyo, Türkiye’nin ilk özel radyo kanalıydı. Birkaç yıl önce kapanmış olmalı. Herşeyin ilki güzeldir diye düşündürmüyor değil.

Kaybedenler Kulübü, Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı ikilisinin sunduğu sıradışı bir programdı. Kendi deyimleriyle, “aralarındaki doğaçlama sohbetten doğan bir radyo programıydı”. Gecenin ilerleyen saatlerinde başlayan, güzel rock parçaları çalan, bol bol dinleyiciler tarafından renklendirilen, RTÜK’ten kullanılan cinsellik öğeleri nedeniyle bol bol uyarı ve ceza alan ama aynı zamanda da dinlenme rekorları kıran bir programdı. Çok fazla şey konuşuyorlardı, sadece cinsellik değil elbet; kitaplar, şiirler, sokaklar, aşk, müzik, siyaset. Kısacası sanki iki arkadaş oturmuş karşılıklı hayattan ve zaman mekan kaygısı olmayan bir düzlemden konuşuyordu. Tabi bir de kitlelerini biliyorlardı; Montana çetesi ve Kadıköy sokakları…

Peki neden çok dinleniliyordu ya da eleştiriliyordu? Az çok bana katılır mısınız bilmiyorum ama; Türkiye’de birşey ya çok sahiplenilir ya da yerin dibine vurulur. Çünkü genelde “Ben güzele güzel demem, o benim olmadıkça” fikri vardır. İşte bu program, bunun her zaman şart olmadığını, arada da kalınabileceğini asabileşmeden sunuyordu. 1980 sonrası a-politik ve a-sosyal gençliğinin, 1990ların ikinci yarısında nasıl kendini aradığının minik bir kesitiydi de denilebilir. Belki de biz öyle atfetmiştik.

Film, yerinde senaryo kurgulaması ile programın hissiyatını vermiş diye düşünüyorum. Ben o programın dinleyicisi olarak tatmin oldum açıkçası. Programı bilmeyen, hiç dinlememiş olan ya da son yıllarına denk gelmiş olan arkadaşlar ne hisseder bilemiyorum ama 90’lardaki ruh halini gerçekten iyi vermiş. Bunu film mi iyi vermiş, program mı tam ayırt edemedim.

Kaybedenler Kulübü

90lar öyle yıllardı ki; 1980den sonra ilk kez öğrenci olaylarının üniversitelerde örgütlenmeye yeniden başlanıldığı, 80 sonrası ikinci kuşağın yeni kurdukları yayınevlerinde yeniden düşünce kitapları basmaya başladıkları, F tipi cezaevleri nedeniyle operasyonları ve iktidardaki adalet anlayışlarının büyük tepki gördüğü yıllardı. 80 civarı ve biraz öncesinde doğan genç kuşağın da kendini yitiklikten birşeyler için çabalamaya giriştiği bir ara süreçti. Önceki kuşak, bir düşünceden yenik çıkmıştı ve yaralarını sarmaya çalışıyordu. Onların çocukları da kabuklarını bu şekilde kırmaya çalışıyordu. Ama bu kez farklı yöntemlerle! Düşünsenize daha kimsenin cep telefonu yoktu o zamanlar, iletişim yerlere düşmemişti. Ama radyo, televizyon, sinema gibi kitle iletişim araçlarına bir de internet çok yeni eklenmişti. Kitaplar evet daha yeni yeni tekrar basılıyordu ama dergilerin de sayısı artmıştı mesela; haksız mıyım? Programda bahsi geçen 6.45 yayınları da, az ama öz satan kitaplar satan oluşumlardan biriydi. Özellikle o rock kitapları, özentiliğimizin başlangıcıydı… Bu yeni arayışlara bir başka örnek de Okan Bayülgen’in Gece Kuşu programıydı. Ben o yıla kadar hiç gece gece televizyonda bir değişik program izlediğimi hatırlamıyorum. Ama iyi ama kötü. Arayan izleyiciye, “Konuşmandan sıkıldım, kapatıyorum” diyecek kadar değişik ve sıkkın bir adam ilk defa yaygın bir iletişim aracından yayın yapıyordu.

Bir başka örnek de pavyon kültüründen uzaklaşmaya çalışan Beyoğlu’na alternatif Kadıköy’dü. “Taksim’e gidiyoruz” dediğimizde ailelerin endişelendiği o dönemlerde öğrendik ki, rock’çıların okul çıkışlarında buluşup barlara gideceği, yeni ikinci el kitap dergi bulabilecekleri (örnek: Akmar Pasajı vs.) bir başka “yaka” daha varmış. Üstelik vapura binmek de eğlenceli birşeydi o zamanlar, belki o zaman dışarıda sigara keyfi yapılabildiğinden ya da içerideki çay büfesinin özelleştirilmemiş olmasından kaynaklanabilir.

Bu anlattıklarım, bizim özel yaşanmışlıklarımızdı,şimdi de yapan gençlik vardır demiyorsunuzdur umarım. Çünkü bunlar gerçekten o yıllara özeldi. Filmde geçen bir replikte dendiği gibi; “Bizim 68imiz de bu dönemdir belki de”! O zamanlar Facebook falan gibi sanal sosyal ortamlar yoktu; belki de şimdinin gençliği de yıllar sonra “Ah ah eskiden ne güzel feysbuk vardı” diyecek, orası bilinmez. Ama gerçekten kabuğunu kırmaya çalışan bir gençliğin arayışı vardı 90larda.

Programın bir yerinde şöyle bir muhabbet geçiyordu: “Mezun olduktan sonra plazalarda çalışmanın çok da gerekli bir beklenti olmadığını görüyorsundur belki de”… Hele bir de bu lafın üstüne ışıkları yanıp sönen bir gökdelen görüntüsü geliyor, tamam diyorsun, hırs sıfır. Bu arada radyo programı, ismi itibariyle de daha o zamanlar olmayan Fight Club (1999)’ı çağrıştırıyormuş. Filmin logosu da öyle… Ama bunu kötü anlamda eleştiri olarak söylemiyorum. Herşey gayet bizden merak etmeyin.

İşte film bana tüm bunları çağrıştırdı; gençliğimi, saklanışlarımı, iki satır şiir okuma girişimlerimi, uzun ilişki yürütmeye korkan yaşıtlarımı, bizim kuşağın hippilerinin mabedi olan Olimpos’un o güzel bakir yıllarını, hatta biraz daha uzatsam Converse ve Nirvana’ya kadar gidebilirim ama çektirmeyeceğim bu ızdırabı size. Son olarak keşke filmi Kadıköy’de izleseymişiz! Ama Taksim’de izlemiş olsak da; çıkışta birer midye tava ve bira çakarak, o ruhu yaşattık yine de, değil mi?

————
Bakınız: Kaybedenler Kulübü Fragman

Kategoriler
izlenim

Ejder Kapanı: Kapana Kısılan Sadece Ejder Değil

ejder-kapani-kenan-imirzalioglu-nejat-isler.jpg

İzlediğim filmin işlediği konu ne kadar kanlı, rahatsız edici veya moral bozucu olursa olsun şayet “iyi” işlenirse sinemadan hep ekşi ve acı veren mutlulukla ayrılırım. Hastalıklı bir yapıymış gibi gelebilir size ama nedeni basittir: İyi bir sinema filmi izlediğim için mutlu olurken, o konuyu çok iyi işlemesinden ötürü acı hissederim. Ekşiliği ise bu ikisinin bireşiminden kaynaklanır.

Halen öninceleme, bu hafta vizyona girenler gibi kısımlarımızı incelememe gafletine düşmüş ve fragmanı izlememe dalaletini gösterdiyseniz, Ejder Kapanı’nın konusu kısaca şöyle: Komando olarak askerlik görevini yapmakta olan Ensar (Nejat İşler) askerliğini bitirip evine döndüğünde ailesinden kötü haberi alır. Küçük kız kardeşi, eski bir hükümlü ve aynı zamanda bir akıl hastası olan pedofil tarafından tecavüze uğradıktan sonra intihar etmiştir. Ensar bunun intikamını almak isterken yolu cinayet masası başkomiseri Akrep Celal (Kenan İmirzalıoğlu) ile kesişir. Akrep Celal, Ensar’ın intikam almak istediğini bildiğinden nefesini ensesinde hissettirmeye ve onu engellemeye kararlıdır. Diğer yandan başkomiser Abbas (Uğur Yücel) emekliliğine kalan son bir ayını masa başında geçirmek ve mümkün mertebe pavyon şarkıcısı sevgilisi Cavidan (Ceyda Düvenci) ile beraber olmak istemektedir. Afla salıverilmiş pedofiller bir seri katil tarafından korkunç şekillerde katledilirken; başkomiser Abbas, Akrep Celal ve stajyer Ezo (Berrak Tüzünataç) katili durdurabilmek için canlarını ortaya koymaktan çekinmeyeceklerdir!

ejder-kapani-ugur-yucel-kenan-imirzalioglu.jpg

Zurna çalmaya başlıyor

İki satırlık basın bülteni açıklamasının ötesinde fragmandan, fotoğraflardan ve diğer bilgilerden yararlanarak film öncesi benim bildiklerim bunlardan ibaretti. Hal böyle olunca beklentim elbette artmıştı. Bu beklentinin bir diğer nedeni, seri katiller üzerine uzun zamandır çalıştığım iki tane projemin (birisi senaryo diğeri roman) olması. Bu sebeplerden ötürü Ejder Kapanı’nın akıbeti benim açımdan büyük önem arz ediyor.

Türkiye’de bu işi kotarabilmenin güçlüklerinden sanırım bahsetmeme gerek yok. İşte bu sebeplerden ötürü senelerdir bu konuda önümüze konulmuş iyi bir örnek yoktu. Uğur Yücel, Ahmet Ümit (polisiye roman yazarı) ile birlikte 2001 yılında devlet televizyonunda gösterilen bir televizyon dizisi olan Karanlıkta Koşanlar’ı çekmişti. Sayesinde Ahmet Ümit ve Uğur Yücel’i daha yakinen tanıma şansına eriştiğimiz bu dizi, zamanının oldukça ötesinde bir iş sergilemiş (bir diğer zamanının ötesindeki dizi için “Sır Dosyası – 1999”) ve bu türü sevenler açısından ilginç bir deneyim sunmuştu. Tüm bu bilgileri bir araya getirdiğimizde gün ışığına çıkan şey büyük bir beklentiydi. Sinemada, bir film gösterime girmeden evvel seyircide beklenti oluşturabilmek, onun ilgisini cezp edebilmek oldukça önemlidir fakat bunun bazı handikapları da vardır. En önemlisi, beklenti arttığından seyirci hiçbir şeyden memnun olmayabilir, türe yabancılık çektiği anda bile filmi reddedebilir.

Bu ufak eki de yaptıktan sonra aynı minvalde devam edelim. Film çekilmeye başladığından bu yana oldukça ses getirmişti. Bunun birkaç ayağı vardı. En önde geleni erkek egemen oyuncu kadrosunda son zamanlarda gözde olan iki buçuktan üç buçuk aktörün yer almasıydı. Ülkemiz şartlarında Kenan İmirzalıoğlu ve Nejat İşler hem sinemada hem de televizyonun sihirli ekranlarında en çok görülmek istenen aktörlerin başında geliyor. Bunların yanına yine gençlerin hayranı olduğu Ozan Güven montesi ile iki buçuk tamamlanmıştı. En nihayetinde yönetmen koltuğuna oturup, diğer yandan filmin ağır ağabeyi rolünde yer alacağı en başından belli olan Uğur Yücel gibi garip bir şöhrete sahip (filmografisi sanıldığı kadar kalabalık olmasa da, bam teline vuran rollerin ve filmlerin sahibi olması hasebiyle) bir ismin yer almasıyla birlikte serüven başlamıştı. Diğer ses getiren şey ise teaser ve fragmanla ortaya çıkan ve basılı/görsel her türlü yayında oldukça uzun süre yer bulan sevişme sahnesiydi. Ayrıca kovalamaca sahneleri için Fransa’dan özel bir ekibin getirilmiş olması alevi harlamaya devam etmişti.

ejder-kapani-film.jpg

Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş

Bu kadar övgü dolu sözlerden sonra makaranın dönmeye başlaması gerekiyor zannımca ve sanırım dönecek de. Film makarası dönmeye başlamasıyla yenilikçi sayılabilecek bir şekilde film başlıyor ve… İşte o noktada ucuz bir B sınıfı film havasındaki aksiyon/çatışma sahnesi gözler önüne seriliyor. Bombaların havai fişek misali patladığı bu uzun tutulmuş neye hizmet ettiği filmin sonuna kadar sorgulanacak olan sahneler bittiğinde açıkçası insan “Hayır, olamaz” demekten kendini alamıyor. Neyse ki film çabuk toparlanıyor ve karakterleri tanıma olayına girişiyor. Oldukça etkileyici bir sorgulama sahnesi var. Kenan İmirzalıoğlu’nun oyunculuğunu genel mânâda etkileyici bulmuyor olsam bile bu sahnede parladığını söylemek gerekiyor. Zaten film boyu en parlak oyunculuk bir bu sahnede ve -ilginçtir- bir de sevişme sahnesinde mevcut. Buradan sonra tempo sorunları olsa bile genel itibariyle derli toplu gidermiş gibi yaparken tekrar yalpalıyor. Filmin sonuna kadar da bu şekilde devam ediyor. Kâh iyi giderken, kâh kötüleşiyor. Yeri geliyor komik durumlara düşüyor.

Buna yol açan ve film bitene kadar yakanızı bırakmayacak olan “sarkan” kısımlar bir azalıp, bir çoğalırken doğal olarak filmin içine girme kabiliyeti sınırlandırılmış oluyor. Sarkan derken bunu biraz açmam gerek sanırım. Filmde ne amaca hizmet ettiği bilinmeyen çok fazla bölüm var. Karakterin yapısına uymayan, orada olmasına anlam verilemeyen bu sahneler muhtemelen kafa karıştırmak, ilgiyi başka yönlere de çekebilmeyi başarmak için yerleştirilmiş. Lakin amaca hizmet etmiyorlar!

Hemen bu noktada senaryoya değinmek gerekiyor. Polisiye, cinayet ve gerilim triosundan oluşan sacayakları çok katmanlı bir düzlemde yerleştirilmek istenilmiş. Bu nasıl ki okunduğunda anlamsız ve karışık geliyorsa filmde de aynı şekilde. Filmi henüz izlemediğim zamanlarda bile filmin bilinmezinin senaristi (Kubilay Tat) olduğunu çeşitli ortamlarda dile getirmiştim. Maalesef görülüyor ki endişelerimde haksız sayılmazmışım. Ülkemizde pek örneği olmayan bir türün en önde gelen isimlerinden sayılan Ahmet Ümit kitaplarında da olan bu sorun, anlaşılan dimağımıza yapışmış. Umarım bu kekremsiliğe yol açan sorunu en kısa zamanda çözebilir ve ağzımızı tatlandırırız.

Yönetim açısından da durum çok farklı değil. İçgüveysinden hallice olan bu birleşim oyunculuklardaki “nispeten” iyi olma durumuyla örtülmüyor ama sanat yönetimi ve makyaj konusundaki mükemmele yakın işler sayesinde durum kotarılabiliyor.

Hemen beri yanında ise görsel anlamda tam bir bilindik ortam yaratılmış. Klostrofobik olsun denilerek güneşi saklayan ve bizi ağlayan gökyüzüne mahkûm eden film aslında doğru tercihi yaparken, bunu çeşitlendiremediği ve cinayetlerdeki atmosferlerde çok yakın bir tadın ötesine geçemediği için ortaya Uğur Yücel’in yönettiği bir türk-işi Se7en (Yedi) çıkmış. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğuna dair tam net bir duyumsama yaşayamıyorum açıkçası. Ne de olsa oradaki ortamın en benzer şekliyle yaratılmış olması bile filmin işleyişine önemli ölçüde yarar sağlıyor ve daha önemlisi genel mânâda sırıtmıyor. Bu yüzden bunu görmezden gelmek mümkün ama aklımızın bir köşesinde yer alması zaruri. Bizi bu ortamdan mümkün mertebe kurtaran etmenin müzikler ve dış sesler (bazı noktalarda rahatsız etse bile) olduğunu da eklemek gerekiyor.

ejder-kapani-nejat-isler.jpg

Değinemediğim bir eksik nokta kaldı. Etnik olarak ülkemiz oldukça çeşitli ama gelin görün ki filmlerde belli kalıptaki vatandaş tiplemeleri dışına çıkılamıyor. Antepli komiser tiplemeleri niyeyse bana baygınlık geçirtiyor. Bu bakımdan Abbas başkomiser başlangıçta enteresan bir profil çizerken, Uğur Yücel’in garip bir tonda seslendirme yapması ve hatta arada yapmaması neticesinde o karakter de güme gidiyor. Sesine hakim olabilme noktasında Kenan İmirzalıoğlu’nu bir kez daha takdir ettim. Film ara verdiğinde acaba bu adama fazla yükleniyor ve yeteneğinin kısıtlı olduğunu düşünürken hata mı ediyorum diye hayıflanmaktan geri durmadım. Yine de görüşüm hâlâ ortalama bir oyuncu olduğu yönünde.

Saraydan kız, önümüzden ziyafet kaçırmaca:

Karma türü ve sonuna kadar çarpık işleyen dişlileriyle amerikan/türk kırması ilerleyen filmi her şeye rağmen kabullenmeye hazırdım aslında. Vurucu ve/veya zeki bir sonla tam bir “doyumsama” yaşamam işten bile değildi. Lakin bu ortaya çıkmıyor, tam tersine türün takipçileri tarafından filmin orta kısımlarında tahmin edilebilen bir sona doğru adım adım ilerliyor… Makûs talihin bacağını kıramayanlar arasına adını yazdırmış oluyor. Bunun sonucu olarak masada envai çeşit yemek varken, seyirci olarak doymadan güzel bir müzik eşliğinde alelacele masayı terk etmek zorunda kalıyoruz. Neyse ki hâlâ sinemalarda “frigo” satılıyor da ağzımızı tatlandıracak bir şeyi filmin sonunda bile olsa yiyebiliyoruz (hayır müessesenin ikramı değil, pamuk eller cebe).

Aslında özel ilgimden ötürü söyleyebileceğim daha çok fazla söz var ama bunun yerine burada son birkaç cümle ile noktayı koymak daha iyi olacak gibi. Gerilim, polisiye ve seri cinayet konusuna ilgi duyanlara filmi görmelerini tavsiye ederim. Lakin türe ilgi duymuyor, üstelik kan ve vahşetten rahatsız oluyorsanız bu filmin size göre olmadığını söylemem lazım.

Ufak bir not: Ejder Kapanı ülkemizde sanırım 12 ve 15A (nasıl oluyor bu iki sınıflandırma birden anlayamadım) olarak gösterime girmiş. Benim tavsiyem 15 yaşından küçüklerin bu filme gitmemeleridir.