Kategoriler
izlenim

Avatar: the Last Airbender: O Kadar mı Kötü?

M.Night Shyamalan yazıp yönettiği filmleriyle Hollywood’da kendine has bir tarzı kabul ettiren bir yönetmen. Özellikle Unbreakable ve Sixth Sense filmleriyle adını geniş bir kesime duyurarak Hollywood’daki yerini de sağlamlaştırdı. Filmlerinde karakterlerini ayrıntılı bir şekilde tanımlamasının yanısıra karakterlerinin insanî yanlarının ön plana çıkması ise en dikkat çekici özelliklerinin başında geliyor. Belki de bu yüzden Avatar: the Last Airbender filmini onun çekeceği söylentisi çıktığında, çizgifilmin hayranı olan kitlede soru işaretleri oluştu. Zira Nickeledeon tarafından yayınlanan ve üç sezon süren Last Airbender fantastik güçlere sahip Avatar’ın hikayesini çizgifilm diliyle neşeli bir şekilde anlatıyordu. Shyamalan filmlerinde genellikle gergin bir hava ve yavaş ilerleyen temponun hakim olduğunu düşününce bu kaygılara hak vermemek elde değil.

Filmin Amerika’da yayınlanmadan önce başlayan olumsuz eleştiriler ve beklentileri karşılamayacağı yönündeki uyarılar, filmin gösterime girmesiyle birlikte doğrulandı ve film çok geniş bir kitle tarafından beğenilmedi. Sürekli çizgifilmle karşılaştırılan film, izlenme sayısı arttıkça kötülendi ve aslında özellikle çizgifilmi izlemeyenler ve film eleştirilerini okuyanlar için izlenecek hale geldi. Beklenti düştü, çizgifilmi sinemaya taşımadığı anlaşılan bir film olduğu ortaya çıktı.

Bu durum Shyamalan’ı sevenler tarafından kolayca anlaşılacağı üzere, tam da onun istediği bir durumdu. Yıllardır kendi yazdığı filmleri yöneten ve tarzından ödün vermeyen Shyamalan çok sevilen ve hayranları olan bir yapımı kendi tarzıyla sinemaya aktarıyordu. Bu açıdan bakılınca Avatar: Last Airbender Shyamalan tarafından bir riskti ama o filmi izledikten sonra rahatlıkla söylenebileceği gibi bu riskin altından başarıyla kalkmıştı.

Her şeyden önce çocuk hedef kitleye seslenen bir televizyon kanalında üç sezon boyunca yayınlanmış bir çizgifilmi, çocuk hedef kitleyi hedeflemeden sinemaya aktarmanın risklerini üstüne almak, hele de böylesine sevilen bir çizgifilm için gerçekten de büyük bir cesaret. Shyamalan bu cesareti gösterirken aynı zamanda filmi kendi yorumuyla da perdeye taşıma becerisini gösteriyor. Ona yöneltilen eleştirilerin temeli de buna bağlı olarak çizgifilm ile kıyaslayarak başlıyor.

Her şeyden önce çizgifilm ile kıyaslayarak bir filmi eleştirmek, Shyamalan’ın gösterdiği cesaretten de büyük bir cesaret olup nereden geldiği belli olmayan bir özgüven de içermekte. Çizgifilmle, sinema filmini karşılaştırmak elmada neden armut tadı olmadığını sorgulamaktan öteye geçmez. Bu sebeple filmi izlemeden önce Avatar: Last Airbender çizgi filmini dvd arşivlerinde bırakmanın, beklentiyi çizgifilmden alınan keyfi almak üzere şekillendirmenin bir anlamı yok. Ayrıca heyecanla izlenilen harika bir çizgifilm varken aynı keyfi bu çizgifilmin sinema filminden almaya çalışmak da çok anlamsız. Kaldı ki seri tamamlanınca elimizde aynı öykünün iki farklı mecra ve yorumla anlatılmış hali olacak.

Bu ilk filmde yüz yıl önce Avatar olduğunu öğrendikten sonra bağlı olduğu okuldan kaçan ve bir buz kütlesinin içinde kalarak Ateş Ulusunun katliamından kurtulmayı başaran Aang’in, güney su ulusundan Katara ve Sokka tarafından bulunarak kaderinde yazılı olan avarlık mertebesine ulaşması ele alınmış. Filmin sonunda henüz toprak ve ateş bükemeyen Aang, sadece hava bükerek isyan başlatıyor ve su bükerek de Ateş ulusunun ilk büyük saldırısını püskürtüyor. Shyamalan bu ilk filmde, hikayenin de temelini oluşturan, Aang’in Avatar olma ve olmama yolundaki kişilik çatışmalarını, Prens Zuko ile Ateş Lordu Ozai’nin çatışmalarını derinlemesine bizlere aktarma fırsatını buluyor. Ancak tam da bu noktada ilk filmde konuyu bu kadarla tutarak, çizgifilm fanatiklerinin tepkisini artırıyor. Konunun bu kadarla sınırlı tutulmuş olması, bükücülük yeteneklerinin vereceği görsel haz yerine zamanı karakter oturtmaya ayırmak zorunda bırakıyor. Özellikle üçüncü sezonundan kalan tadı vermediği için olsa gerek, görsel efekt fakirliğiyle ve neşesizlikle suçlanıyor. Belki de üçüncü sezondan başlansa filmin gişesi daha yüksek olabilirdi ancak bu da bu hikaye için pek doğru olmazdı. Shyamalan gibi bir zekanın öyküyü çok benimsediği, çizgifilm severlerini de mutlaka tatmin edeceğini söylemek pek yanlış olmaz. Kaldı ki görsel efekt kullanımı beklentiyi karşılamayacak boyutta olsa da filmde devam filmleri için umut verici bir görsel şölen ziyafetinin müjdesi de veriliyor. Özellikle final sahnesi bu beklentiyi heyecanlandıracak güzelliğe sahip.

Birçok noktada çizgifilm fanatikleri tarafından acımasız eleştiriyle suçlanmış olsa da bu ilk filmde M.Night Shyamalan karakterin belirgin özelliklerini vermesi, öykünün başlangıcını net bir şekilde anlatması ve ikinci film için merak yaratması ile çok iyi bir film ortaya çıkarmış. Çizgifilmden alınan keyfi bir kenara bırakarak, öyküyü farklı bir dil ve mecrada tekrar görmek isteyenler için harika bir başlangıç filmi.

Kategoriler
izlenim

The Last Airbender: Shyamalan Bükmüş!

Bir arkadaşımın evinde televizyon kanallarını değiştirirken, ev sahibesinin, elimdeki uzaktan kumandanın üzerine atlaması ve “Bu benim takip ettiğim bir çizgi film, kaçıramam” diyerek beni unutup, izlemeye başladığı bir çocuk dizisiydi Avatar. Benim 2007’nin sonlarında bu şekilde tanışıp, “Bakayım ne menem bir şeymiş” diyerek takibe aldığım dizi, gerek çizgileri, gerek kurgusu, gerekse hikayesi ile zaten -animasyon sever- gönlümde ta o zamandan taht kurmuştu.
Aslında tam da bu nedenle filminin geliyor olması bana pek keyif vermedi zira “ilk hali” beğenilmiş bir şeyin ne olursa olsun “versiyonunun” aynı tadı vermediği de çok karşılaşılır bir durumdur.

Ne var ki yönetmenin M. Night Shyamalan olduğunu öğrendiğimde içime biraz su serpildi. Shayamalan, onu bir fenomene dönüştüren ödüllü filmi -herhalde izlemeyen kalmamıştır- Altıncı His’in dışında, Köy, Ölümüz, Sudaki Kız ve Mistik Olay filmleriyle de -aynı alkışı almasa da- kendi tarzında, orijinal hikayelerin peşinde koştuğunu göstermiştir. Küçüklüğünüzde nasıl favori bir masalcınız varsa -benimki büyük teyzemdi-, mitolojik bir masalı da izlemek için, Shayamalan doğru adrestir.

Gelelim filme;
İnsanların, tuhaf hayvanların, özel güçlerin olduğu fantastik bir dünyada Uzak Doğu kültürünün alt yapısındaki Hava, Su, Toprak, Ateş elementlerinin özelliklerini taşıyan dört ulus barış içinde yaşamaktaydı. Her bir ulusun kendine özgü bir yapısı ve yaşantısı vardı. Su Kabileleri, Toprak Krallığı ve Hava Göçebeleri, kendi şehirlerinde ticaretle ilgileniyorlardı. Ateş Ulusu ise bu toplulukların en güçlü olanıydı. Her toplum, kendi elementinin formuna etki edebilme becerisine sahip “Bükücü”lere sahipti. Örneğin Ateş Ulusunda bir bükücü küçük bir mum alevini, büyük bir aleve dönüştürerek bunu silah haline getirebiliyordu.

Film bu dengelerin bozulduğu savaş döneminde başlıyor. Ateş Uygarlığı diğer topluluklara karşı savaş açmış, yeni Avatar’ın bir “Hava bükücü” olarak doğacağı gerekçesi ile tapınaklardaki Hava Göçebelerinin hepsini öldürmüşlerdir. Avatar, tüm bu ulusların arasındaki barışı korumakla görevli, dört elementi de bükebilme yetisine sahip tek kişidir ve Hava bükücü olarak doğmuştur. Savaş süreci nedeniyle gözetmeni Keşiş Gyatso tarafından 16 yaşına gelmeden -Avatar olduğu- söylenen Aang, korkup kaçmış, bu sayede soykırımdan kurtulmuş, yüz yıl boyunca bir buzulun içinde donup kalmıştır, ta ki Su Kabilesinden Katara ve Sokka kardeşler tarafından kurtarılana kadar. Aang, geri döndüğünde dünyaya barışı getirmek için kolları sıvar ama ilk önce yapması gereken bir şey vardır.
Avatar eğitimini tamamlaması ve Hava dışındaki elementleri de bükebilme yetisini kazanması…

 

Shyamalan’ın bu hikayeyi seçmiş olmasının nedeni, kızının bu diziyi takip ediyor olmasıymış. Kızının diziye olan sadakati -tüm izleyenleri için geçerli denebilir- onu çok etkilemiş. Dizinin sürükleyici kurgusu ve gerçekten sağlam bir mitolojiye dayandığını belirtmek doğru olur. Filmden ziyade animasyonu anlatıp durmamdan anlamış olabilirsiniz. “Avatar” serisini yaratan Michael Dante DiMartino ve Bryan Konietzko, mitolojiyi oluşturmak için 6 yıllarını harcamışlar. Tabi ki bu kadar detaylı bir altyapı filme aktarıldığında en büyük handikap, bazı detayların atlanacağı korkusu oluyor. Shyamalan’ın elinden çıkan ilk senaryo 4 saati aşınca DiMartino, olaya el koymuş ve tüm süreçte ekip olarak yardımlarını esirgememişler.

Daha önce devamı olan filmlere bulaşmayan yönetmen için, bu film oldukça yenilikçi denebilir. Hikaye, uyarlama bir animasyon, filmin geneli, Shyamalan’ın hakim olmadığı kadar CGI destekli olmak durumunda.

Film, anlatımı, oyunculuklar, hikaye ediliş ve efektler konusunda ezilmeden su yüzüne çıkabilmiş gibi. Animasyonunu seyredenlerin eksikliğini hissedebileceği pek çok şey var evet, ama yine de iyi bir uyarlama denebilir. Zaten Shyamalan’ın da aldığı eleştiriler konuya dair olmazken, bütün karakterlerin Asya’lı olduğu bir kurguda, tüm başrolleri bembeyaz Amerikalılara vermiş olması. Ben aslen bir Kafkas olan Noah Ringer’i (Avatar) çok beğendim. Tekvando yeteneğinin dışında rol yapması da gayet ileri düzeydeydi. İki kardeşin de özellikle Katara’nın fazla maviş ve olgun kaldığı da gözümden kaçmadı. SPOILER* (-ki ileride Katara’nın Aang’la yakınlaşma durumları var.)

Tabi tüm bunlar filmin, “Her yaşa, her ulusa” hitap etmesi anlayışıyla –gözden kaçan- değil özellikle seçilen durumlar, ben de çekirdek kadroyu animasyondaki tiplerine benzer hayal etmiştim ancak bu nedenle, filmi izlerken tadım da kaçmadı. Ayrıca Sihirbaz’ın Çırağı’ndan sonra adam gibi bir iki efekt gördüm rahatladım…

Shyamalan, seçtiği konuyu -ilginizi çeker ya da çekmez- tutarlı, ilham verici bir şekilde, monotonlaşmadan anlatma becerisini göstermiş. IMDB ve rottentomatoes.com’da notlar düşük ama ben izleyin diyeceğim. Hatta animasyonunu seyretmeyenler için gayet güzel bir fantastik film…

Kategoriler
haber

The Last Airbender: Son Hayal Kırıklığı mı?

Görünen o ki, 6. His filminin – gereksiz yere – erken ünlenen yönetmeni M. Night Shyamalan yine yapacağını yaptı ve bir başka büyük projeyi daha berbat etti. Sözünü ettiğimiz proje Nickelodeon’da beklenenin üzerinde ilgi çeken çizgidizi Avatar’ın beyazperde uyarlaması olan Son Hava Bükücü (The Last Airbender).

Filmin ABD’de vizyona girmesi ile ağır eleştirilmesi bir oldu. Eleştiriler arasında neler yok ki; kimi filmi yaz döneminin en büyük fiyaskosu olarak değerlendirirken, kimi “Toy Story 3 ne kadar iyi ise bu film o kadar kötü” diyecek kadar acımasızlaşmış durumda. Eleştirilen konuların başında yetersiz diyaloglar geliyor. Söylenene göre filmin içindeki diyalogların derinliği Arnold Schwarzenegger’in birçok filmindeki replikleri arattıracak seviyede.

Oyunculuk için ise yapılan yakıştırmalar oldukça ilginç; çoğu eleştirmene göre oyuncular rol dahi yapmaya tenezzül etmiyor, sadece prompterdaki repliklerini okuyorlar. Görsel efektlerin yeterince iyi olmadığı, özellikle filmi son anda 3D’ye çevirme çabalarının oldukça başarısız olduğu teknik eleştiriler arasında.

Filmin şu anda IMDb puanının 4.4 (yazıyla dört nokta dört) olduğunu ve gişede de çakıldığını belirterek taziyelerimizi iletelim. Tüm eleştrimenlerin film sonrası, ortak temennisini vererek haberimizi sonlandıralım: “Umarız Son Hava Bükücü M. Night Shyamalan’ın son filmi olur.”

Kategoriler
haber

The Last Airbender: Afiş ve Teaser

last-airbender.jpg

Merakla beklediğimiz filmlerin ilk sıralarında yer alan Shyamalan filmi The Last Airbender’ın afişi ve kısa fakat etkileyici bir teaserı ortalıkta dolanmaya başladı. Avatar: The Last Airbender çizgifilminden uyarlanan yapım üzerinde epey bir süredir çalışılıyor. 2010 senesine kadar beklememiz gerektiğini üzülerek söylerken, henüz çizgifilmi seyretmemiş olanlara acilen seyretmelerini de salık veriyoruz.

[flashvideo file=http://c0181021.cdn.cloudfiles.rackspacecloud.com/VI1ne352RlRV44_3.flv#/The_Last_Airbender__2010__Teaser_VI1ne352RlRV44_3.flv /]


Kategoriler
seçki

Biz Biliyoruz da mı Oynuyoruz?

Kameranın cazibesine kapılmamak zordur. Bir kere size yöneltilmiş, size bakan bir alet. Belediye otobüsünde ön koltukta oturan 2 yaşındaki çocuk gözlerini diktiği zaman bile insan izlenme psikolojisini tadabiliyor. Kaldı ki, sizin görüntünüzü kaydedip en az onlarca kişiye izletebilecek bir alet, merak etmemek elde değil. Tezahürlerini maç sonu röportajlarında kameraya coşkuyla el sallayan vatandaşımızda veya dış mekan dizi çekimlerinde karakter patlayacak olan bombanın gerginliğini yaşarken fonda sırıtarak kadraja girmeye çalışan teyzede görebiliyoruz.

Lakin bu merak sadece onlara özgü değil. Sanıyor musunuz ki o dizileri çeken yönetmenin de içi gitmiyor, yıllardır kameraarkasında çektiği türlü cefaya rağmen kimsenin kendisini görmüyor olmasını dert etmiyor; ediyordur muhtemelen. En azından kamera arkasından sıkılıp kendisini monitörün önüne atan yönetmenlerden haberdarız. Niyetleri muhteliftir. Performansların niteliği de. Bize düşen, ön plana çıkmış bir takım “filmlerde oynayan yönetmenleri” ele alıp kısaca değinmek. Tabi bu kategoride kariyerine oyuncu olarak başlamış, sonradan yönetmenliğe geçmiş Clint Eastwood, Takeshi Kitano, hatta Memduh Ün gibi isimler yer almıyor. Daha ilk filmlerinde bile kamera karşısına geçmiş, kameranın her iki tarafında da başarıyla görevini yapan Orson Welles, Woody Allen, Quentin Tarantino gibi usta oyuncu – yönetmenleri de kategori dışında bırakıyoruz. Burada sadece yönetmen olarak başlayıp, “bir de kamera önünde arz-ı endam edeyim” diyenler bulunuyor. Karşınızda dikkat çekici örneklerinden bir demet. Hangisi ustalara taş çıkarmış, hangisi seyirciye saç baş yoldurmuş ona da siz karar verin.

Alfred Hitchcock:

alfred-hitchcock.jpg

Aslında onunkine tam olarak “oynamak” denmez. Ama kamera önünde de gözüken yönetmen deyince akla ilk gelen isimlerden biri elbette ki büyük İngiliz. Bugüne kadar şöyle bir gözüktüğü, öylesine arkadan geçtiği filmlerin sayısı tam otuz beş. Kâh Psycho’daki kovboy şapkalı adam, kâh Notorious’ta şampanya içip kadrajdan kaçan şahıs olarak kendini gösterdi üstad. Cameo dediğimiz bu “gözükmeler” aslında ayrı bir yazı konusu, ama bir insan bu cameoyu 35 filmde tekrarlıyorsa, oynayan yönetmenler kategorisine girmeyi de sonuna kadar hak ediyor demektir. Sürelerini toplasan ayrı bir film yapmaya yetecek neredeyse. Yine de tek tek performansları değerlendirmek zor. Olsun, filmlerini izlerken yaşattığı “gözüktü-gözükmedi”, “yok o değil-o ya işte” heyecanı bile yeter.

M. Night Shyamalan:

m-night-shyamalan.jpg

Sinema alemine 1992 yılında Praying With Anger ile giriş yapan hint asıllı yönetmen, ilk filminde önemli bir rol almış almasına ama, kendisine oyuncu-yönetmen demek çok güç. Yine de The Sixth Sense itibariyle hemen her filmde irili ufaklı gösteriyor yüzünü. Bu filmdeki esmer doktor ve Unbreakable’daki sakin ve umursamaz görünme gayretinde olan uyuşturucu satıcısı rolleri pek dikkat çekmese de, The Signs’taki vicdan azabı çekmekte olan kamyon şoförü rolüyle ilgi çekti ve hatta kimi izleyicinin alay konusu oldu. Replikleri söylerken dümdüz karşısına baktığı söylendi. Eleştirilere kulak asmayan yönetmen, Lady in The Water filminde ise yardımcı erkek oyuncu olarak gözükmekteydi. Kendisinin rolünün “dünyayı kurtarabilecek adam” olması da yönetmene dair megaloman eleştirilerini beraberinde getirdi. Bunca hiciv sonrası yönetmenin oynamaya devam edip etmeyeceği merak konusu.

François Truffaut:

francois-truffaut.jpg

Yeni dalga deyince en çok akla gelen ikinci isim belki de. Aileler Yarışıyor’da sorulsa iyi puan kazandırır: François Truffaut. Çektiği yirminin üzerinde filmin 10 tanesinde ufak rollerde gözükmüşlüğü var. Biraz daha fazla rol aldığı filmleri arasında L’enfant Sauvage, La Nuit Americaine ve yüzünü gösterdiği son film olan La Chambre Verte sayılabilir. Favori rol ise La Nuit Americaine’deki, başına dünyanın derdini almış olan naif film yönetmeni Ferrand. Bu filmde Truffat’nun döktürdüğü söylense sesimi çıkarmam. Ne de olsa en iyi bildiği karakteri oynuyor. Kendi çektiği filmlerin yanısıra, 1977 yılında başka bir yönetmenin filminde de görebiliyoruz Truffaut’yu. Spielberg’in 1977 yapımı “uzaylılar iyidir, müzik de severler” temalı filmi Close Encounters Of The Third Kind’da, bilim adamı Claude Lacombe rolü kendisine teslim edilir. Koskoca Spielberg filmine oyuncu olarak bir yönetmeni seçiyorsa, o yönetmenin oyunculuğuyla ilgili soru işaretlerinin yarısı kafadan silinir zaten.

Osman Fahir Seden:

osman-seden.jpg

Türk sinemasının yüzler kulübüne girmiş bir yönetmen. Bir çok insanın hayatı boyunca izlemeyeceği kadar filmi yönetmiş. Cilalı İbo serisinden Zeki-Metin filmlerine, Batsın Bu Dünya’dan İnek Şaban’a. Zihnimize kazınmış pek çok Yeşilçam karesinde Osman Seden imzası var. Seden’in diğer -hayli üretken- yönetmenlerden farkı ise, kameranın karşısına da ilginç karakterler olarak sık sık geçmesiydi. Kendisini onlarca filmde gördük. Patron da oldu (100 Numaralı Adam), bankacı da (Beş Milyoncuk Borç Verir Misin?), Mafya da oldu (İyi Aile Çocuğu), Meclis Başkanı da (Zübük). Ateş Böceği filmindeki ufak rolü ise bu performansların en unutulmazlarından biri. Filmde Necla Nazır kendisinin cüzdanını çalmıştır ve kıskıvrak yakalanmıştır(!). Zengin bir iş adamı olan Osman Seden’in arabasıyla karakola giderlerken, Necla Nazır çocuk gibi özür diler, yalvarır, yakarır. Sonunda Seden dayanamaz, kızı affettiği gibi üstüne para da verir. Şoförün “helal olsun abi, senin gibi erkek görmedim” övgüsüne üstadın cevabı şu olur: “Eksik olma, ne de olsa beşiktaşlıyız.” Sinema tarihinde bu sahnenin bir eşi yoktur herhalde. Rahmetle anıyoruz kendisini.

Martin Scorsese:

martin-scorsese.jpg

Sinemayı büyü haline getiren yönetmenlerden biri oluşunun yanısıra, Hitchcock’u aratmayan bir cameo üstadıdır Scorsese. Bugüne kadar sesiyle veya görüntüsüyle çektiği filmlerin tam 12 tanesinde yer alır. Ama ilk ciddi oyunculuk denemesi Taxi Driver’daki rolüyle olur. Filmde kendisini aldatan eşini takip eden nevrotik koca rolünü, o rolü oynayacak adam o gün sete gelmediği için oynar. Mecburiyetten de olsa, gösterdiği kısa performans övgüyle karşılanır. Guilty by Suspicion, Search And Destroy gibi başka yönetmenlerin filmlerinde de oyunculuk yapar. Robert Redford’un televizyon dünyasına değdirdiği Quiz Show’da da ufak bir rolü vardır Scorsese’nin. Hatta Dreamworks animasyonlarından Shark Tale sayesinde kadim dostu Robert De Niro ile birlikte eğlenceli bir dublaj deneyimini de yaşar. En ilginç rollerinden birinde, Akira Kurosawa’nın Yume’sinde ressam Vincent Van Gogh’u canlandırır. Oynadığı rollerde sırıttığı söylenemez. Ama bir cameosu vardır ki, onda sırıtan taraf biz oluruz. 1985 tarihli After Hours filminde bir gece kulübü sahnesinde, dans eden gençlere çılgınca ışık tutan operatör rolündedir Scorsese. Zaten filmlerini çekerken eğlendiğini tahmin etmişizdir ama bu filmdeki rol capcanlı bir kanıt olmuştur.

Zeki Demirkubuz:

zeki-demirkubuz.jpg

Türk sinemasının bıçkın yönetmeni, sinemaya 1994 tarihli C-Blok ile girmişti. Fikret Kuşkan, Zuhal Gencer gibi oyuncuların yer aldığı ilk filmden bu yana sürekli olarak ünlü olmasa da, kalitesi had safhada oyuncularla çalıştı. Böyle oyuncular varken kamera önüne geçmesine gerek yoktu elbette. Ama Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını uyarlamaya çalışan bir yönetmenin hikayesini anlattığı Bekleme Odası’nda dayanamadı ve filmin başrolü olan yazar Ahmet’i canlandırdı. Filmin büyük bir kısmını kendi evinde çekmesine rağmen, yönetmenin bir türlü role giremediğini iddia edenler de olsa, Demirkubuz’un o role en uygun kişi olduğunu söyleyenler de azınlıkta değildi. Neticede film de kimine göre çok başarılı bir deneyimken, kimisi için hayal kırıklığıydı. Bu filmle beraber kamera önüne alışan yönetmen, Kader filminde kavgaya pata küte girişen keyifli bir arz-ı endam sonrası Serdar Akar’ın Barda filminde Akar ve Çağan Irmak gibi isimlerle beraber 5li baba topluluk içerisinde şöyle bir gözüktü. Hızını almışken bir sonraki filmi, Kıskanmak’ta da gözükmemesi için hiçbir sebep yok.

Nuri Bilge Ceylan:

nuri-bilge-ceylan.jpg

Minimalist yönetmenlerin gizemli olduğu söylenir. Türk sinemasında da en minimalist, dolayısıyla en gizemli isimlerden biri de Nuri Bilge Ceylan olmuştur. Genelde yakın çevresinden ünsüz fakat etkili oyuncuları, hatta gerektiği yerde anne ve babasını oynattı filmlerinde. Bol ödüllü filmlerin arkasından beklenmedik bir şekilde kendini ekrana attı; hem de eşiyle birlikte. 2006 yılında İklimler filminin tanıtımında motorsiklet üzerinde Nuri Bilge Ceylan’ı görüp şaşırmayan sinemasever azdır. Onlar da muhtemelen yönetmenin filmde oynayacağından daha önce haberdar olmuş olan insanlardır. Filmin beğeni oranı yüksek olsa da, oyunculuk performansı hakkında yapılan yorumlar, Demirkubuz örneğinde olduğu gibi muhtelifti. “Aslında hiç de fena oynamamış” yorumları bir süre sonra “En iyisi herkesin bildiği işi yapması” olarak devam edebiliyordu. Ancak ödüllü yönetmenin bu performansının sadece bir kaçamak olduğu, devamının gelmeyeceği en yaygın görüş.