Kategoriler
haber

Severance: Christopher Walken İlk Kez Bir Dizide

Bugüne kadar herhangi bir dizide izleme şansı bulmadığımız Christopher Walken, bu alandaki ilk deneyimini 77 yaşında yaşayacak. Ben Stiller’ın yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Severance adlı diziye John Torturro’nun ardından Christopher Walken da dahil oldu.

Apple’da yayınlanacak gerilim türündeki dizide Christopher Walken’a John Torturro’nun yanı sıra Adam Scott, Patricia Arquette, Tramell Tillman, Jen Tullock, Zach Cherry ve Britt Lower gibi önemli isimler eşlik edecek.

Dan Erickson’ın senaryosunu yazdığı dizi, Lumen Industries adlı bir şirkette geçecek. Dizi, çalışanlarına iş hayatları ile sosyal hayatlarını ayırmaları konusunda deneysel bir yöntem uygulayan bir şirketi merkezine alacak. Başrolde karanlık geçmişinden kurtulmaya çalışan Mark rolündeki Adam Scott’ı izlerken, Christopher Walken’ı ise Lumen Industries’te bir departman şefi olarak göreceğiz.

Dizinin yazarı Dan Erickson ve yönetmeni Ben Stiller’ın yanı sıra oyunculardan Adam Scott ve Patricia Arquette de dizide ayrıca yapımcılık görevini üstlenecek. Çekimlerine henüz başlanmayan dizinin Apple’da ne zaman yayınlanacağı ise henüz belli değil.

Kategoriler
izlenim

Escape at Dannemora: Kimi Hapishaneden Kimi Kendi Hayatından Kaçar

Gerçek bir hikayeden alıntı olduğunu söyleyen not, ardından ekranda baş müfettiş tarafından bir hapishane firarı ile ilgili sorguya çekilen bir kadın, ağır şiveli konuşması ve tuhaf görünüşü ile bu kim diye bakarken bir anda Patricia Arquette olduğunu fark ederek yaşadığınız şok ve hayranlık, hemen sonrasında da mahkum rolündeki Benicio Del Toro ve Paul Dano’nun ekranda yerini alması ile Escape at Dannemora ayıracağınız zamanı hemen garantiliyor.

Yönetmen, The Secret Life of Walter Mitty ile kamera arkasında bizi şaşırtan aktör Ben Stiller… Komedi aktörü olarak anılırken bu dönüşümü çok iddialı şekilde gerçekleştirmek istediği açık. Kariyerine nasıl devam edeceğini merak ettiriyor. Escape at Dannemora, 7 bölümlük bir mini dizi ve gerçek hikaye ile çok fazla oynanmamış. Sürükleyiciliğini hızlı bir akış değil, gerçek zamanlı yaşıyormuş hissi uyandıran anlar sağlıyor. İlk bölümlerde ritmi zaman zaman biraz fazla düşebiliyor ama bu ritme teslim olduğunuzda güzel bir seyir başlıyor.

Hikayemiz New York’a bağlı Dannemora kasabasında geçiyor. Zamanın yavaş aktığı tipik bir kırsal yerleşim yeri burası ve içinde Clinton isimli hapishaneyi barındırıyor. Karakterlerimiz Richard Matt (Benicio Del Toro) ve David Sweat (Paul Dano) müebbet cezası almış suçlulara ayrılmış olan kargaşadan ve gürültüden bir nebze uzak üst koğuşlarda yatıyorlar. Sweat sessiz ve risk almayan, iyi bir insan olmaya çalışan biri, Matt ise içeride her tür tedariği üstlenmiş, resim çizerek vakit geçiren tecrübeli bir hükümlü. Matt ve Sweat’in neden bu cezayı aldıklarını ileri bölümlerdeki çok çarpıcı sahnelere kadar öğrenemiyoruz. Her ikisi de dikimhanede çalışıyorlar ve eşinden ve hayatından bıkmış, heyecan arayan Joyce “Tilly” Mitchell (Patricia Arquette) ile yolları burada kesişiyor. Bu ortaklık ve tesadüfler sancılı bir kaçış hikayesini başlatıyor. Hapishane sahneleri bu iki mahkuma yoğunlaşmış durumda, öncelik bu dizide karakterlerde ve acımasızlıklarıyla ünlü tipik bir Amerikan hapishanesi hikayesine dönüşmüyor, Tilly ve gardiyanların dış dünyadaki hayatları payını koruyor.

Dizide tüm karakterler derinlemesine işlenmiş ve bunun gerektirdiği iyi oyuncular kadroda fazlasıyla mevcut. Tilly’nin kocası Lyle Mitchell (Eric Lange) ve olayın tam ortasında olan gardiyanlar yardımcı rollerden aşina olduğumuz Gene Palmer (David Morse) ve Dennis Lambert (Jeremy Bobb). Eric Lange’i izlerken History Channel’da bir reality showda hayatına kameralarla girilmiş sıradan bir Amerikalıyı izliyormuş gibi hissedebilirsiniz, çok iyi bir performans çıkartıyor. Dizide Shawshank Redemption ve de Prison Break esansı var ama dayandığı hikaye ve uyarlama senaryosu ile daha gerçekçi bir tarzda.

Bu mini dizinin hangi kısmı uzun vadede bir iz bırakır diye sorsam, kesinlikle sıradışı karakterleri diyebilirim. Çok farklı insan hikayeleri izliyoruz ve zaafların insanlara hangi sınırları zorlatabileceğini, ilişkilerin nasıl manipüle edilebileceğini vurucu bir şekilde karşımıza koyuyor.

Kategoriler
haber

Benicio Del Toro, Ben Stiller’ın Clinton Correctional Dizisinde Oynayabilir

Showtime kanalının hazırladığı mini dizi Clinton Correctional‘ın oyuncu kadrosu belirleniyor. Dizinin başrolü Benicio Del Toro’ya teklif edildi. Aktris Patricia Arquette’nin dizide rol alacağı da kesinleşti. Ben Stiller’ın yönetmenliğini üstleneceği dizi, 6 Haziran 2015’te yüksek güvenlikli Clinton Correction Facility hapishanesinden kaçan Richard Matt (yüksek ihtimalle Del Toro oynayacak) ve David Sweat’in bu kaçışlarını konu alacak.

Matt ve Sweat, The Shawshank Redemption filmindeki gibi duvarı delip tüneller sayesinde kaçmayı başarmışlardı. Dışarı çıktıklarında planları Joyce Mitchell’la (Arquette) buluşup daha sonra Matt’in Mitchell’ın eşini öldürmesiydi ama dışardayken bu planlarından vazgeçmişlerdi. Devlet iki kaçağı üç hafta boyunca aramış, bu insan avı için 23 milyon dolar harcanmış, en nihayetinde Sweat yakalanmış, Matt öldürülmüş. Dizinin çekimlerine bu yıl başlanacak.

 

Kategoriler
haber

Claire Denis’in Sıradaki Filmleri: Pattinson’lı High Life, Binoche’lu A Lovers Discourse

Geçen yıl Robert Pattinson, Mia Goth ve Patricia Arquette’in Fransız yönetmen Claire Denis’le bilimkurgu türündeki High Life filminde çalışacakları açıklanmış ama bir türlü çekim aşamasına geçilememişti. Bu hafta gelen haberlere göre filme aranan finansman bulunmuş. Denis çekimlere şubatta başlayacak. Denis ilk İngilizce filmi olan High Life‘ta bir babayla kızının uzayın derinliklerindeki hayatta kalma mücadelelerine odaklanacak. Filmi Denis’le birlikte Nick Laird ve Zadie Smith’in kaleme aldıklarını da belirtelim. Film 2018’de gösterime girecek.

Öte yandan Denis’in bu filmden sonraki projesi de açıklandı. Yönetmen bu filmden sonra memleketine dönüp Juliette Binoche’la çalışacak. Binoche’la Denis’i buluşturacak filmin adı A Lovers Discourse (Fragments d’un amoureux). Bu film, Roland Barthes’in 1977’de satışa çıkarılan aynı adlı kitabından uyarlanacak. Çekimlere 2018’den önce başlanması mümkün gözükmüyor. Binoche demişken… Aktris, usta yönetmen Bela Tarr’la çalışmayı çok istediğini açıkladı. Ama Tarr birkaç yıl önce emekliye ayrılmıştı. Emekliliğine ara verip sete dönüp Binoche’la çalışır mı bilinmez. Aktrisin Call My Agent (Dix pour cent) adlı Fransız dizisinin ikinci sezonunda rol alacağını, Telle mere telle fille adlı filmin çekimlerini tamamladığını belirtelim.

Kategoriler
seçki

Bringing Out the Dead: Zindan Şehri

Not: Bu yazı bu film, “After Hours”, “Taxi Driver”, “Shutter Island” filmleriyle ilgili sürprizbozan içerir.

 

“Birisinin yaşamını kurtarmak aşık olmak gibi bir şey. Dünyadaki en iyi uyuşturucu.”
“Cehennemin tanrısı olmak hiçkimsenin oynamak istemeyeceği bir roldür.”

Martin Scorsese ile senarist Paul Schrader’ı son kez bir araya getiren “Bringing Out the Dead/Yaşamın Kıyısında” filmi gösterime girdiğinde eleştirmenlerden olumsuz notlar almıştı. O dönemlerde ve aslında hâlâ bazı mecralarda bu film için sıklıkla “Taxi Driver’ın çakması” dendi, deniyor. Scorsese’nin yönettiği, Schrader’ın yazdığı, Nicolas Cage’in başrolünü üstlendiği bu film gerçekten “Taxi Driver”ın (TD) çakması mı/benzeri mi, değil mi?botd_still_c1005-0

İki film arasındaki benzerliklerden başlayalım dilersiniz. TD’nin merkezinde geceleyin taksi şoförlüğü yaptığından şehirdeki bütün kirlenmişliğe, suça, hırsızlığa, ahlaksızlığa vs tanık olan, bu yüzden giderek psikolojisi bozulan Travis yer alır. Travis arabasına binen, daha sonra dövüle dövüle arabadan indirilen çocuk yaştaki bir fahişeyle tanıştıktan sonra amacına kavuşur: Çocuğu bu bataklıktan kurtarıp huzura ermek ve aşık olduğu Betty’den bir “aferin” kapmak, kahraman olmak. Scorsese çoğunlukla geceleri çekim yapar. Gündüz sekansları fazla değildir. Zira kötülük en çok geceleri, herkes uyurken ortaya çıkar. Travis’in taksiyle New York’u dolaştığı anlarda kamera hep sokakları, fahişeleri, serserileri, pezevenkleri gösterir. Gene bir gün Travis’in taksisine başkan adayı biner. Travis’e şehirle ilgili sıkıntılarını sorunca “Aslında bu şehri klozete atıp üstüne sifonu çekmek gerek,” der. Elinde olsa şehri klozete atacak kadar buradan tiksinmiştir Travis.

Taxi Driver 6

Gelelim “Yaşamın Kıyısında” filmine. Merkezde ambulans şoförü Frank yer alır. Kahramanımız tıpkı Travis gibi işini geceyle sabah arasındaki sürede gerçekleştirir. Gece boyunca direksiyon sallayıp hastaları hastahaneye götüren, gerekirse yaralıya ilk yardımı yapan Frank bir gün bir kıza ilk yardım yaparken onu kurtaramaz. Kollarında can veren bu kızın ölümünü başka, başka ölümler takip eder. En sonunda Frank’in psikolojisi bozulur. Olur olmadık yerde kızın silueti belirir. Uyuma güçlüğü çeker, iştahsızlaşır. Frank, Travis’tir, dersek Frank’e haksızlık etmiş oluruz. Frank işinin ve şehrinin yarattığı zorluklardan bunalmış, ölümlere tanık oldukça ruh sağlığı bozulmuş birisi. Travis gibi katliam yapacak birisi değil. Ama onun gibi şofördür. Onun gibi şehirden bıkmıştır. Onun da hayatını bir kız değiştirir (Travis’i katliam yapıp kahramanlaşmaya iten kızın yerini burada sokakta yaşayan bir kız alır). Scorsese neredeyse bütün filmlerinde yaptığı gibi burada da New York’a, onun gece haline odaklanır. New York aşığı olan Scorsese, TD’deki gibi şehri fakirlerin, serserilerin, ayyaşların, yetimlerin gözünden gösterir. Bir acil servisin günlük rutinine odaklanıp ölümleri yansıtırken TD’den farklılaştırmayı da başarır.

botd_still_c1041-16

Taxi Driver’dan farklı olarak Bringing Out The Dead’de kara komedi vardır. Evet, TD’ye benziyor yukarıda dediğim gibi. Ama aralarında mizah farkı var. TD, Travis’i ve katliama giden süreci ciddi bir şekilde anlatırken bu film, karakteri anlatırken kara komediyi, mizahı kullanır. Bunu da en az “After Hours”taki kadar iyi yapar kanımca. Daha çok “Mission Impossible” serisinden hatırlayabileceğimiz Ving Rhames filmin mizahi tarafını oluşturan karaktere hayat verir. Rhames’in canlandırdığı Marcus’ın bir barda Tanrı’yla konuştuğu sekans filmin en eğlenceli bölümlerinden biridir. Aslında Marcus’ın ağzından çıkan her sözcük izleyiciyi eğlendiriyor. Dünyaya üç bacaklı (!) olarak gelen çocuk için “Bu [üç bacak] çok fazla,” (aslında üç bacaklı değil, iki çocuk doğuruyordu kadın) demesi de pek eğlenceliydi. Keza hastalardan bıkmış, hastaları yatıracak yer bulamayan doktor ve hemşirelerin gelen hastalara “Bu kez sana baktık, seni iyileştirdik. Ama rica ediyorum, bir dahaki sefere hayatına başka bir şehirde son ver,” demeleri durumun trajikomikliğini apaçık gösteriyor. “Yaşamın Kıyısında” sadece iyi bir hastahane filmi değil, iyi de bir kara komedi. Açıkçası “After Hours”tan pek eksiği yok bu açıdan.

Kiliseye giden, inançlı birisi olarak yetiştirilen, rahip olmayı planlayan ama geçirdiği bir hastalık yüzünden (sayesinde) bu isteğinden vazgeçip sinemacı olan Scorsese neredeyse bütün filmlerinde Hıristiyanlığı işler. Din bu filmde de önemli bir noktada. Bilhassa Marcus’ın olduğu o bölümdeki repliklerde ve aslında filmin çoğunda dine, İsa’ya vs göndermeler yapılır. Finalde Frank’in Mary’nin (Meryem Ana) omzuna yaslandığı, film boyunca omzunda yer alan o parlak beyaz ışığın bu kez ikisini sardığı o sekans da tablolarda, resimlerdeki İsa ve Meryem Ana’yı hatırlatır. “Bırakınız bonoları, senetleri, kondomları. Bunlar sizi kurtarmayacak,” diyen, sokak ortasında elinde Kutsal İncil’le bağıran o muhterem kişiye de yer veriliyor.Bringing-out-the-dead3

“Shutter Island”la da benzeşiyor bu film. Buna da değinmeden geçmek istemedim. Hatırlarsınız; “Shutter Island”, kendisini polis sanan, akıl hastahanesine de hastaneden firar eden bir kadını araştırmaya geldiğini düşünen ama gerçekte akıl hastası olan bir adamı anlatır. Film boyunca “gerçeği” araştıran, kimseye güvenmeyen kahramanımız en sonunda delirdiğini öğrenecekti. Teddy sürekli eşinin ve kızının hayaletleriyle de karşılaşıyordu. Tıpkı Frank gibi. Frank de film boyunca baktığı her yüzde ellerinde can veren Rose’u görüp acı çekiyordu. Kimileri “Yaşamın Kıyısında”da halisünasyonları, deliliği, psikolojik rahatsızlığı başarıyla işlediğinden Scorsese’nin “Shutter Island”ının gereksiz bir film olduğunu düşünürler bu benzerliklerden ötürü. Ama aslında “Shutter Island” da kaliteli bir film.

“Bringing Out the Dead” hakkı en fazla yenmiş Scorsese filmlerinden. Halbuki enfes diyaloglara sahip, Nicolas Cage’ten başlayıp en az rol alan oyuncusuna kadar herkesin döktürdüğü (Rhames ve John Goodman yan rollerde parlıyorlar), sanat yönetmenliğinden görüntü yönetmenliğine, soundtrack’ine kadar teknik açıdan iyi bir film. Söz konusu bir Scorsese filmiyse o filme Michael Bay filmiymişçesine davranmak kanımca pek doğru değil bence. Zira Scorsese kötü filminde bile ders niteliğindeki sekanslara imza atabilen bir isim. Burada da denildiği gibi kötü değil, iyi bir performansa imza atıyor. Bazı yerlerde tempo sorunu olduğunu, filmin fazla uzatıldığını söyleyebiliriz. Ama bunlar filmin kalitesini pek düşürmüyor. Neticede “TD’nin çakması” deyip geçiştirmemek gerek bu filmi.

Kategoriler
haber

12 Yıldır Çekilen Boyhood Gösterime Hazır

Geçen sene karşımıza Before Midnight ile çıkan ve tekrar kendisine hayran bıraktıran yetenekli yönetmen Richard Linklater, çekimleri on iki seneye yayılan (çekimlere 2002’den başlanmış, 2013’te nokta konmuştu) Boyhood adlı filmini gösterime hazır hale getirdiğini açıkladı.

boyhood

Bir çocuğun on iki yılına odaklanan, yani büyüme hikayesi anlatan Boyhood ilk kez Sundance Film Festivali’nde, yani bu ay (19 Ocak’ta) gösterilecek. Linklater bu filminin başrolünü dostu Ethan Hawke’ye paslamıştı. Aktöre Patricia Arquette ve yedi yaşında filme dahil olan, şu an on dokuz yaşında olan Ellar Coltran eşlik ettiler. Filmin süresinin 164 dakika olduğunu da belirtelim.

boyhood film

Kategoriler
haber

Richard Linklater’ın 12 Yıldır Çektiği Film “Boyhood” Bitti

Şu sıralar “Before Midnight” filmiyle gündemde olan Amerikalı yönetmen Richard Linklater on iki senedir çekimlerine devam ettiği “Boyhood”u (adı “Grown Up” şeklinde değiştirilecek) bitirdiğini ve filmin gösterim tarihini belirlemeye çalıştığını açıkladı. Evet, yanlış okumadınız. Linklater tam on iki sene boyunca filmini çekti. Bunu da her sene filmin bir bölümünü çekmek suretiyle gerçekleştirdi. Amaç tabi ki gerçekçiliği yakalamak.
linklater
2002 yazında çekimlere başlayan Linklater bu sene çekimlerine noktayı koydu. Linklater bu filminde on iki yaşındaki bir çocuğun sancılı geçen ergenliğine, ailesiyle ilişkilerine, lise ve üniversite hayatına ve ayrıca çocuğun ebeveynlerinin boşanmasına odaklandı. Filmin başrollerini yönetmenin otuz yıllık arkadaşı Ethan Hawke ile Patricia Arquette üstlendiler. “Boyhood” 2014’te gösterime girecek.

Öte yandan Linklater bu sene kotaracağı diğer projesini açıkladı. Yönetmen 1993’te kotarıp vizyona soktuğu “Dazed and Confused” filminin devamını kotarmaya hazırlanıyor. “That’s What I’m Talking About” adını verdiği bu devam filmi okulla ilgili bir komedi olacak ve finansman bulunursa sonbaharda çekilecek.

Kategoriler
haber

SuperCut: Korku Filmleriyle Başlayan Kariyerler

İlk veya ikinci filmlerinde korku filmlerinde yer alan sinema yıldızlarının sayısı hiç de az değil. Flavorwire Halloween anısına yıldızların ilginç sahnelerini bir araya getirmiş.

Yıldızlar Sırasıyla:
George Clooney, Brad Pitt, Steve McQueen, Jennifer Connelly, Jennifer Aniston, Julianne Moore, Isla Fisher, James McAvoy, Keira Knightley,Naomi Watts, Sharon Stone, Johnny Depp, Patricia Arquette, Laurence Fishburne, Evangeline Lilly, Kevin Bacon, Jamie Lee Curtis, Dana Carvey, Paul Rudd, Michelle Williams, Joseph Gordon-Levitt, Ted Danson, Holly Hunter, Jason Alexander, Julia Louis-Dreyfuss, Viggo Mortensen, Matthew McConaughey, Renee Zellweger, Jessica Alba, Leonardo DiCaprio, Angela Bassett, Eric Dane, Patrick Dempsey, Jack Black, Bill Maher, Tom Hanks, Jack Nicholson

Kategoriler
haber

Mystery White Boy: Jeff Buckley Biofilminde Yeni Gelişmeler

David Browne’un “Dream Brother: The Lives and Music of Jeff and Tim Buckley” isimli biografisinden uyarlanacak film gerekli yapımcı desteğini buldu. Sonbaharda Memphis ve New York’ta başlayacak çekimlere kadar oyuncu kadrosunu belirlemeye çalışan yönetmen Jake Scott dört oyuncuyu ikna etti.

Reeve Carney’in (küçük resim) Buckley’i oynayacağı filmde Gemma Arterton, Olivia Thirlby ve Harry Treadaway de yer alacak. Arterton, Thirlby’nin hangi rolleri oynayacağı belirlenmedi. Treadaway’in ise Buckley’nin grubunun önemli üyelerinden baterist Matt Johnson’ı oynaması bekleniyor. Henüz söylenti olmakla beraber Patricia Arquette’in de filmde yer alma ihtimali yüksek.

Kitap ve dolayısıyla film Buckley’in 15 yaşından 30 yaşına kadar olan hayatını özetleyecek.