Kategoriler
seçki

Sinematik İkililer: Paul Newman-Joanne Woodward

Elli koca yıl… Usta aktör Paul Newman‘la Oscarlı aktris Joanne Woodward‘ın evliliği elli yıl sürdü. Ne zaman bu ikili üzerine düşünsem elli yıllık birliktelikleri beni hep şaşırtıyor. Zira Hollywood’ta ilişkiler bırakın elli yılı, on yılı zor bulabiliyor. Ama Newman-Woodward’ın evliliği benzerine Hollywood’ta az rastlanan evliliklerden. Çiftin yolları ilk kez 1953’te kesişmiş, birkaç yıl sonra ikisi de Picnic adlı tiyatro oyununda rol almışlardı. 1957’de sahnelenen bu oyunu The Long, Hot Summer filmi takip etti. Newman’ın başrolünü üstlendiği filmde Woodward da rol almıştı. İlişkileri de bir süredir devam ediyordu. Filmden sadece bir yıl sonra da 29 Ocak 1958’de evlendiler ve yolları Newman 26 Eylül 2008’de 83 yaşında vefat edene dek ayrılmadı. Hemen belirteyim ki Woodward, Newman’ın ilk eşi değil. Aktör daha önce Jacqueline Witte’le evlenmişti. Ama belli ki evliyken Woodward’la tanışıp aktrise âşık olunca evliliğini noktalamak istemiş. Newman, Witte’ten 28 ocakta boşandıktan bir gün sonra Woodward’la evlenmiş. Woodward ise Newman’dan kısa bir süre önce usta yazar Gore Vidal’la nişanlanmış ama Vidal’ın yıllar sonraki açıklamalarına göre bu sahte bir nişanmış, amaç Newman’ın dikkatini çekmekmiş, ki bunda da başarılı olunmuş. Newman’ın iki kadından üçer çocuğu olmuştu. Woodward-Newman çiftinin üç kızı da sinemaya atılmışlardı ama sadece Claire Newman’ın kariyeri uzun soluklu olabildi. Kızı Newman halen yapımcılık yapıyor. Aktörün tek oğluysa uyuşturucu nedeniyle ölmüştü. Dönelim asıl konumuz olan Woodward-Newman’ın filmlerdeki işbirliklerine. Newman eşi Woodward’la sinema filmlerinde sıkça çalışmıştı. Daha önce Sinematik İkililer bölümünde andığımız diğer ikililerden daha fazla filmde –15 yapım– yer aldılar.

Newman-Woodward ikilisi bu on beş yapımın hepsinde karşılıklı rol almadılar. Bu filmlerden bazılarında Newman sadece yönetmenliği üstlenirken başrol ya da yardımcı rol eşinin olmuştu. Tek dizilerindeyse ortak sahneleri yoktu. Yukarıda belirttiğim üzere ikilinin ilk filmi The Long, Hot Summer olmuştu. Usta yazar William Faulkner’ın öykülerinden uyarlanan bu filmi sıkça Newman’la çalışan yönetmen Martin Ritt çekmişti. Newman her zamanki gibi çapkın, karizmatik bir karakterde karşımıza çıkar. Woodward ise zengin bir babanın (Orson Welles) kızını oynar. Cat on a Hot Tin Roof‘ın izinden gidip babalar/evlatlar temasına odaklanan film, Cat filmi kadar başarılı olamamıştı. Newman bu filmdeki performansıyla Cannes’dan en iyi aktör ödülünü kazanmıştı, ama Woodward ne onun ne de Welles’in gölgesinde kalmış, tam tersine iki aktörden de rol çalmayı başarmıştı. Bu filmi aynı yıl vizyona giren komedi filmi Rally ‘Round the Flag, Boys! takip etmişti. Newman-Woodward bu filmde de birbirlerine âşık, evli bir çifti oynamışlardı. Dönemin ünlü yönetmenlerinden Leo McCarey’nin yönettiği bu film, Newman’ın ilk komedi filmi olmuştu. Karışık eleştiriler alan, fazla gündemde kalmayan, banliyö yaşamını hicveden bu filmi 1960’ta vizyona giren From the Terrace draması takip etti.

From the Terrace

Mark Robson’ın yönettiği From the Terrace, Wall Street’teki kariyeri için aşksız ve sevgisiz bir evliliği seçen David Eaton’a odaklanıyor. Newman-Woodward çiftinin bir kez daha iyi performanslar verdikleri bu filmin yıldızı genç aktris Ina Balin olmuştu, ki filmin tek Altın Küre ödülü de Balin’in olmuştu. Kanımca kaliteli bir filmdi. Birbirlerine delicesine âşık olan Newman’la Woodward araları uzatmadan aynı filmlerde yer alıyorlardı ama ortak filmlerini tamamlar tamamlamaz farklı filmlerde de rol alıyorlardı. Hatta Woodward 1958’de ilk ve tek Oscar’ını The Tree Faces of Eve filmiyle kazanmıştı (kişilik bölünmesinden muzdarip karakterde aktris çok iyiydi). Bu filmde Newman yer almamıştı. Tarihler 1961’i gösterdiğindeyse çift bir kez daha yönetmen Ritt’le çalıştılar. Üçlüyü tekrar buluşturan filmin adı Paris Blues. Dönemin ünlü aktörlerinden Sidney Poiter da kadrodaydı. Anlaşılacağı üzere Paris’te geçen filmde Newman’la Poiter müzisyenleri oynamışlardı. Film bu iki müzisyen iki turiste âşık olmalarını konu alıyor. Tabii ki Newman-Woodward burada da bir çifti oynadılar. Aksine düşünmek mümkün mü! Fakat film sadece aşka, Paris’e ve arkadaşlığa odaklanmıyor, ırkçılığı da işliyor. Ödüllerde adı geçmese de iyi bir film Paris Blues.

Bu filmden sonra ikili ortak filmlerine bir süre ara verip ayrı filmlerde oynadılar. Newman Sweet Bird of Youth, Hemingway’s Adventures of a Young Man ve Hud filmlerinde rol alırken eşi, The Stripper‘ı yaptı. Tarihler 1963’ü gösterdiğinde gene birlikte rol aldılar, gene âşıklara hayat verdiler. Bu defa ki filmlerinin adı A New Kind of Love‘dı. Melville Shavelson’ın yazıp yönettiği film, Paris’te geçip Newman’ın oynadığı gazetecinin röportaj kovaladığı bir kadına âşık olmasını konu alıyor. Filmin tek Altın Küre adaylığı Woodward’ın olmuştu. Bu arada filmin posteri için ters bir şekilde öpüşen çiftin bu pozları 2013’te Cannes Film Festivali’nin resmi posterine dahil edilmişti. Bu filmden sonraysa bir süreliğine ortak filmlere ara verdiler. Woodward dönemin en güzel ve yetenekli aktrislerindendi, ama eşiyle ortak filmlerinin arasına fazla film dahil etmiyordu. A New Kind of Love‘dan sonra sadece üç filmde rol aldı Woodward. Eşi Newman’sa yeni işbirliklerine dek sekiz film yaptı, Cool Hand Luke‘la Oscar’a aday oldu.

Paris Blues

Newman 1968’e dek Hitchcock, Ritt, George Hill, Robert Rossen, Richard Brooks gibi büyük yönetmenlerle çalışma fırsatı elde etmişti. Bu tecrübelerinden sonra pek çok aktör gibi yönetmenliği de denemeye karar verip ilk filmi Rachel Rachel‘ın çekimlerine başladı. Başrol tabii ki eşi Woodward’ındı. Margaret Laurence’ın aynı adlı romanından uyarlanan film 35 yaşına gelmiş olmasına rağmen halen annesiyle yaşayan, eline erkek eli değmemiş, bakire Rachel’a odaklanıyor. Tahmin edileceği üzere Rachel bir süre sonra yabancı bir adamla tanışıp ona âşık oluyor, daha sonra hayatıyla ilgili önemli kararlar alıyor. Newman’ın rol almayıp yapımcılık ve yönetmenlikle yetindiği film vizyona girdiğinde başarılı olmuş, Woodward’ın bir performansı daha övülmüştü. Rachel Rachel en iyi film, uyarlama senaryo, kadın oyuncu ve yardımcı kadın oyuncu (Estelle Parsons) dallarında Oscar’a aday gösterilmiş, Altın Küre ödüllerini dağıtan HFPA ise Woodward’ı en iyi aktris, Newman’ı en iyi yönetmen seçmişti. Keza pek çok yerden daha adaylıklar elde edilmişti. Her aktör ilk filmiyle bu denli başarılı olamıyor. Ama büyüme/coming-of-age türündeki film etkileyiciydi, Woodward da denildiği kadar şahaneydi.

İkilinin işbirliği hemen ertesi yıl Winning adlı filmle, daha sonra WUSA adlı başka bir filmle devam etti. James Goldstone’un yönettiği Winning yarışlarda başarılı olmak isteyen bir adamın başarı için eşiyle ilişkisini tehlikeye atmasını konu ediniyordu, ama pek başarılı olamamıştı. Keza kadrosunda Anthony Perkins’in de yer aldığı WUSA da öne çıkamamıştı. Gene de iki filmde de çift iyi performanslar vermişlerdi. Newman bu filmlerden sonra eşinin başrolde yer aldığı, Anthony Harvey’nin yönettiği, dönemin yıldızlarından George C. Scott’ın da rol aldığı romantik komedi filmi They Might Be Giants‘ın yapımcılığını üstlendi. Film akıl hastahanesindeki bir hastanın kendisini Sherlock Holmes, doktorunu ise John Watson sanmasını konu alıyor. Eğlenceli bir film. Scott performansıyla BAFTA’dan adaylık almıştı. Newman’ın yönetmenliğe dönüşü 1973’te vizyona giren The Effect of Gamma Rays on Man-in-the-Moon Marigolds filmiyle oldu. Newman bu filminde de rol almamış, bir kez daha başrolü eşine teslim etmişti. Film, Paul Zindel’ın Pulitzer ödüllü oyunundan uyarlanmış, orta yaşlı dul bir annenin orta yaş krizine, kendisi dışında herkesi, ölmüş kocasını dahi suçlayıp durmasına, daha iyi bir hayat için uğraşmasına odaklanıyor. Rachel Rachel‘da olduğu gibi bunda da Woodward döktürüyor. Öyle ki o yılın Cannes Film Festivali, Woodward’ı en iyi aktris seçmişti. Bu başarılı filmi iki yıl sonra The Drowning Pool adlı polisiye film takip etti. Newman’ın tekrar dedektif Harper’ı oynadığı film pek başarılı olamamıştı.

Rachel Rachel’ın setinden…

İşbirliklerine beş yıl ara veren çift, TV filmi The Shadow Box‘la döndüler. Newman’ın yönettiği, Christopher Plummer’ın Woodward’a eşlik ettiği, kanser hastası üç kişinin hayatlarına odaklanan bu film, Altın Küre’den en iyi film ödülünü kazanırken Emmy’e en iyi drama, en iyi yönetmen ve en iyi senarist dallarına aday gösterilmişti. Newman bir filmiyle daha başarılı olmuştu -gerçi olumsuz eleştiriler de almıştı-. Woodward da Beverly rolünde iyiydi. Woodward, Newman’dan bağımsız iki TV filminde daha rol aldıktan sonra eşinin yönetip bu kez başrolü de üstlendiği Harry & Son adlı filmde rol aldı. 1984’te vizyona giren film başarılı olamamış, hatta yeni yeni dağıtılmaya başlanan Razzie Ödülleri’nde Robby Benson en kötü aktör dalına aday gösterilmişti. Woodward bu kez yardımcı roldeydi, pek öne çıkmıyordu. Newman bu filmle başarısız olsa da yönetmenliği bırakmayıp Tennessee Williams’ın The Glass Menagerie adlı oyununu 1987’de filmleştirdi. Bu kez evinden, annesinden bıkan bir gencin evden kaçışını, annesininse kızı için endişelenmesini anlatıyordu. John Malkovich’in başrolde Woodward’a eşlik ettiği film, Cannes’da gösterilmiş ama Altın Palmiye ödülünü kazanamamıştı (Newman’ın diğer filmleri de bu ödülü kazanamadı). Eleştiriler bu kez olumlu oldu. Anneyi oynayan Woodward da, evden kaçmakta mahir genci oynayan Malkovich de, annenin endişelendiği kızı oynayan Karen Allen da epey övülmüşler. Bu film, Newman’ın yönettiği son film olmuştu.

Ve gelelim uzun soluklu işbirliklerinin sonuncu meyvesi olan Mr. & Mrs. Bridge (1990) filmine. Bu yıl Call Me by Your Name senaryosuyla Oscar kazanan senarist-yönetmen James Ivory’nin yönettiği bu film 2. Dünya Savaşı zamanında geçip üst sınıftan bir çiftin evliliğinin çatırdamaya başlamasını konu alıyor. Olumlu eleştiriler alan bu filmle Woodward 17 yıl sonra tekrar Oscar’a aday gösterildi. Venedik Film Festivali’nde gösterilen film en iyi film ödülüne değer görülmüştü. 1957’de sahnelenen Picnic oyunuyla başlayan, 33 yıl boyunca devam eden Newman-Woodward işbirliği ikisinin de iyi oynadığı bu filmle sona erdi. İkili yaşlandıkları için yavaş yavaş sinemadan kopmaya başladılar. Ama Sean Connery gibi sinemadan tamamen el çekmediler, bu son işbirliklerinden sonra farklı filmlerle, dizilerle kariyerlerine devam ettiler. Hatta Newman 1995’te vizyona giren Nobody’s Fool ve 2003’te vizyona giren Road to Perdition filmleriyle Oscar’a, BAFTA’ya ve Altın Küre’ye (en iyi erkek ve yard. erkek oyuncu dallarında) aday gösterilmişti. Woodward ise Breathing Lessons adlı TV filmiyle bir kez daha Altın Küre’yi kazanmıştı. Newman ve Woodward bol yıldızlı Empire Falls adlı dizide de sadece iki bölümde rol aldılar. Newman bu diziyle Emmy ve Altın Küre ödüllerini kazanırken eşi adaylıkta kalmıştı. İkisinin ortak sahnelerinin olmadığını belirteyim. Başarılarla dolu, kaliteli filmler ve performanslarla dolu, unutulmayacak bir işbirliği oldu Newman-Woodward işbirliği. Şu an 88 yaşında olan Woodward arada bir seslendirmenlik yapıyor, 2005’ten beri herhangi bir yapımda oynamadı, sadece seslendirmenlik yaptı birkaç yapımda. Burada andığım pek çok yapımı listeleyeyim:

Mr. & Mrs. Bridge

Newman’la Woodward’ın Rol Aldıkları Yapımlar:

  • Picnic (oyun) (1957)
  • The Long, Hot Summer (1958)
  • Rally ‘Roung the Flag, Boys! (1958)
  • From the Terrace (1960)
  • Paris Blues (1961)
  • A New Kind of Love (1963)
  • Winning (1969)
  • WUSA (1970)
  • The Drowning Pool (1975)
  • Harry & Son (1984) (Newman yönetti)
  • Mr. & Mrs. Bridge
  • Empire Falls (2005) (HBO mini dizisi-ortak sahneleri yok)

Newman’ın Yönetip/Yapımcılığını Üstlenip Woodward’ın Rol Aldığı Yapımlar:

  • Rachel Rachel (1968)
  • They Might Be Giants (1971) (Newman sadece yapımcı)
  • The Effect of Gamma Rays on Man-in-the-Moon Marigolds (1972)
  • The Shadow Box (TV Filmi) (1980)
  • The Glass Menagerie (1987)
Kategoriler
seçki

The Color of Money: Gençlik mi, Yaşlılık mı?

1961 yılında sinema tarihinin en iyi filmlerinden “The Hustler” gösterime girer. Paul Newman’ın başrolünü üstlendiği bu film, Hızlı Eddie’ye (Fast Eddie) odaklanır. Eddie bir bilardocudur. Ama diğer bilardocular gibi değildir. Bu oyuna tutkuyla bağlanmıştır. Bu oyunu icra etmek için kimilerinden borçlanacak kadar tutkuyla bağlanmıştır. Öte yandan çok da iyidir ve kendisine dendiği gibi hızlıdır. “The Hustler”, Eddie’nin gençliğine, asiliğine, vurdumduymazlığına, yeteneğine ve bencilliğine bu spor üzerinden değinir. Robert Rossen’ın Walter Tevis’in romanından uyarladığı bu film, iki Oscar kazanıp klasikler arasına girer (Newman ödülü “Judgment at Nuremberg”te mükemmel oynayan Maximillian Schell’e kaptırır). Bu filmden yirmi beş sene sonra “The Hustler”ın devamı olan “The Color of Money” romanı da uyarlanır. Yönetmenlik koltuğu Martin Scorsese’ye teslim edilir.

The-Color-of-Money-Tom-Paul

Öncelikle Scorsese’nin kitaba sadık kalmadığını ve bir devam filmi yapmak istemediğini belirtelim. Bunun üzerine senarist Richard Price öyküyü devam ettirmeyen bir senaryo kaleme alır. Ama tabii ki hâlâ ilk filmle bağları vardır. Bu filmin de merkezine Hızlı Eddie yerleştirilir. Ama Eddie artık genç değildir. Genç olmak istese ve gençleri kıskansa da artık yaşlanmıştır. Ama bilardoya olan tutkusu ilk günkü gibi devam etmektedir. Bu ateş sönmemiştir. Eddie hâlâ farklı yerlerde bilardo oynamaktadır. Ama eskisi kadar değil. Elini eteğini bu spordan çekip kendisini içkiye ve kadınlara verdiğini görürüz. Scorsese-Price ikilisi, Eddie’nin karşısına yirmi beş sene önceki Eddie’yi hatırlatan Vincent’ı (Tom Cruise) koyarlar. Vincent, Eddie gibi yeteneklidir. Eddie gibi şımarık, bencil, kibirli, yeteneğinin farkında olan birisidir. Ama Eddie’den farklı olarak çaylaktır, ki zaman zaman saç baş yoldurtur.

the-color-of-money-04-di-1

Film bu iki çatışmadan sonuna dek yararlanır. Bir tarafta yaşlılığın getirdiği tecrübeye, bilgeliğe ve olgunluğa, geniş bakış açısına sahip olan Eddie, diğer tarafta kanı deli akan, her şeyi o an yapmak isteyen, fırlama ve dar bakış açılı Vincent. Ve tabii ki güzel kadınlar… Film, bu iki yetenekli karakterin çatışmalarını başarıyla işler. Eddie, Vincent’ı görünce yirmi beş sene öncesine ışınlanmış gibi olur. Bunun üzerine Vincent’la ortaklığa gider. Eddie bilgeliğini ve tecrübesini Vincent’ın yeteneği ve hızıyla birleştirecek; böylelikle eski günlerine de dönmüş olacaktır. Tabii bu da şampiyonlukları, parayı, ünü getirecektir. Lakin işler umulduğu gibi gitmez ve yollar ayrılır. Ne yazık ki Scorsese “Kim yener? Yaşlı Eddie mi, genç Vincent mı?” sorusunu cevaplandırmaz, bu soruyu umursamaz bile. Evet, film boyunca bu iki karakter birbirlerine üstünlük taslarlar. İki karakter de daha iyi olduklarını kanıtlamaya çalışırlar ama sorduğumuz sorunun cevabına ulaşamayız. Film, Vincent ile Eddie karşı karşıya geldikleri bilardo maçında ilk hamlenin yapılmasıyla sona erer. Bu sorunun cevabı izleyiciye bırakır. Kimileri “The Hustler”ın Eddie’sini hatırlatan Vincent’ın kazanacağını düşünür, kimileri tecrübeli ve olgun Eddie’nin.

the-color-of-money

Gösterime girdiğinde Newman ve Cruise ikilisine rağmen (gerçi Cruise henüz çok gençtir ve ünlenmemiştir) pek ilgi çekmemişti bu film. İyi yanları övülse de genelde beğenilmemişti. Ne yazık ki Scorsese, “The Hustler” kadar mükemmel bir film ortaya koymamıştır. Ama ben diğer pek çok Scorsese filmi gibi bunu da kötü/vasat bulmam. Bence kaliteli bir filmdir. Gençlikle yaşlılığa, hızla yavaşlığa, olgunlukla çaylaklığa başarıyla odaklanır film. Karakterlerini başarıyla inşa eden Scorsese bilardo sekanslarında da döktürür. Yaptığı kesmeler ve zoomlarla, dinamik kurgusuyla bu maçları daha da zevkli kılar. Müzikleri de, şarkıları da şahanedir. Fakat dram tarafı pek iyi kaleme alınmamıştır ne yazık ki. Bu yüzden “The Hustler”ın başarısına ulaşamaz, Scorsese’nin en iyi filmleri arasına giremez. Öte yandan usta bilardocular Keith McCready ile Steve Mizerak’ın yenilen bilardocuları canlandırdıklarını belirtmek gerek. Newman gene çok iyidir. Cruise ise kötüdür, iyi oynamaz nedense.

Kategoriler
seçki

Aynı Yıl Oscar’a Aday Olan Çiftler

Bir çiftin aynı yıl Oscar’a aday olmaları pek sık gerçekleşen bir durum değil. The Hollywood Reporter sitesi Oscarlara birkaç gün kala aynı yıl aday olmayı başarmış çiftleri derlemiş. Biz de yazıdaki isimleri alıp kendi yorumlarımızla sizle paylaşalım istedik. Aşağıda da görüleceği üzere çiftlerden çok azı birlikte Oscar’ı kucaklamışlar. Lafı daha fazla uzatmayıp bir bakalım hangi çiftler aday olmuş, çiftlerden hangi taraf ödülü kapmış ve ödüller kimlere kaptırılmış.

Michael Fassbender ve Alicia Vikander
Michael Fassbender ve Alicia Vikander (2016): İlişkileri “The Light Between Oceans”ın setindeyken başlayan bu çift pek sık rastlanmayan bir şekilde pek çok ödüle (Altın Küre, BAFTA vs) aday oldular. Fassbender, “Steve Jobs”daki performansıyla, Vikander ise “The Danish Girl”le en son Oscar’a aday oldular. Bir sürpriz olmazsa Fassbender ödülü Leonardo DiCaprio’ya (“The Revenant”) kaptıracak. Vikander ise ilk Oscar’ına daha yakın durumda. Bakalım pazarı pazartesiye bağlayan gece Vikander ve Fassbender için nasıl sonuçlanacak.

Brad Pitt ve Angelina Jolie
Brad Pitt ve Angelina Jolie (2009): Şubat 2009’da en popüler çiftlerden Brad Pitt ve Angelina Jolie farklı filmlerle Oscar’a aday oldular. Pitt, David Fincher’ın yönettiği “The Curious Case of Benjamin Button”daki performansıyla, Jolie ise Clint Eastwood’un yönettiği “The Changeling” ile aday olmuşlardı. Fakat geceden ikisi de elleri boş dönmüşlerdi. Pitt ödülü “Milk”in başrolü Sean Penn’e, Jolie ise “The Reader”dan Kate Winslet’a kaptırdı. Ama hatırlatalım ki Jolie 2000’de “Girl, Interrupted” ile yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazanmıştı. Pitt ise ilk Oscar’ına “12 Years a Slave” ile 2014’te ulaşmıştı.

Heath Ledger & Michelle Williams

Heath Ledger ve Michelle Williams (2006): “Brokeback Mountain”ın setindeyken birbirlerine âşık olan Ledger-Williams ikilisi 2006 yılında bu filmdeki performanslarıyla Oscar’a aday olmuşlardı. Fakat Pitt & Jolie ikilisi gibi Ledger & Williams çifti de ödüle uzanamadı. Ledger ödülü “Capote”de döktüren Philip Seymour Hoffman’a, Williams ise “The Constant Gardener”dan Rachel Weisz’a kaptırmıştı. Williams daha sonra “Blue Valentine” ve “My Week With Marilyn” ile aday olmuşsa da ödüle gene uzanamamıştı. Ledger ise Joker performansıyla öldükten sonra Oscar’ı kazanmıştı

Laurence Olivier & Vivien Leigh

Laurence Olivier ve Vivien Leigh (1940): 1940’ta evlenen, ’61’e kadar evli kalan Olivier-Leigh çifti evlendikleri yıl farklı filmlerle Oscar’a aday olmanın mutluluğuna erişmişlerdi. Olivier “Wuthering Heights”daki enfes performansıyla, eşi Leigh ise çoksevilen “Gone With the Wind”daki etkileyici performansıyla aday olmuşlardı. Olivier ödülü “Goodbye, Mr. Chips”ten Robert Donat’a kaptırdı ama Leigh ödülü kazanmıştı. Dönemin en güzel aktrislerinden Leigh 1952’de “A Streetcar Named Desire” ile bir kez daha ödülü kucaklayacaktı. Olivier ise 47’de Onur Oscar’ını, 49’da ise “Hamlet”teki performansıyla aktör Oscar’ını kazanacaktı.

Elizabeth-Taylor-with-Richard-Burton-in-Whos-Afraid-of-Virginia-Woolf-1966

Richard Burton & Elizabeth Taylor (1966): Dokuz filmde birlikte rol alan, sıkça evlenip boşanan, dönemin en fırtınalı ilişkisini yaşayan Burton ve Taylor çifti “Who’s Affraid of Virginia Wolf”daki mükemmel performanslarıyla Oscar’a aday olmuşlardı. Gecenin sonunda Burton adaylıkta kalırken (ödülü “A Man for All Seasons” ile Paul Scofield’a kaptırdı) Taylor ise ödülü ikinci kez kucaklayabilmişti. Bu arada usta aktör Burton’ın da Oscarsız oyuncular arasında yer aldığını da belirtelim. Yedi kez aday gösterilse de bir kez dahi ödüle değer görülmemesi Akademi’nin ayıplarındandı. Taylor ise bu filmden önce “BUtterfield 8″teki performansıyla ödülü kazanmıştı.

woodwardnewman2

Paul Newman & Joanne Woodward (1969): Beraber on filmde rol alan Newman-Woodward çiftinin evlilikleri usta aktörün ölümüne dek devam etmişti. Dile kolay, beraber elli yıl geçirmişlerdi. Aktrisin hâlâ yaşadığını da belirtelim. Newman yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği “Rachel, Rachel” ile en iyi filme aday olmuştu. Filmin başroünü üstlenen sevgilisi Woodward ise aktris dalına aday gösterilmişti. Geceden ikisi de elleri boş ayrılmışlardı. Film ödülü “Oliver!”ın yapımcısı John Woolf’a, aktris ödülü ise “The Lion in Winter”la Katherine Hepburn ve “Funny Girl”le Barbra Streisand’a gitmişti. Fakat Woodward bu filmden yıllar önce “The Three Faces of Eve” (1958) ile ödüle uzanmıştı. Newman ise Olivier gibi önce onur ödülünü, bir yıl sonra da “Color of Money” ile erkek oyuncu ödülünü kazanacaktı.

MSDDEMA EC020

Tim Robbins & Susan Sarandon (1995): Eşini yöneten pek çok yönetmen var ama hepsi eşleriyle birlikte Oscar’a aynı yıl aday olamıyorlar. Robbins 1995’te “Dead Man Walking” adında bir film çeker. Filmin başrollerini dostu Sean Penn’e ve sevgilisi Sarandon’a paslar. Akademi filmi beğenir ve bu üç sinemacıyı da (aktör, aktris, yönetmen dallarında) aday gösterir. Ödüle ise bir tek Sarandon ulaşır. Robbins ödülü Mel Gibson’a (“Braveheart”) kaptırır. Robbins 2004’te “Mystic River” ile yardımcı aktör dalında ödülü kucaklar.

joelandfrances_2147936i

Joel Coen & Frances McDormand (1996): Coen Kardeşlerin kaliteli filmlerinden “Fargo” kardeşlere en iyi senaryo Oscarını getirirken filmin başrolünde yer alan, Joel Coen’in eşi McDormand’a ise en iyi aktris Oscarını kazandırmıştı. McDormand ikinci adaylığında ödüle ulaşmıştı. Bu film eşiyle birlikte Oscar’a aday olduğu ilk ve şimdilik tek filmi.

tumblr_n7fqy3v42l1rovfcgo6_1280

John Cassavetes & Gena Rowlands (1974): Yukarıdaki çiftlerin aksine Cassavetes-Rowlands çifti bir kez dahi Oscar’ı alamamış çiftlerden. Birlikte ilk kez “A Woman Under the Influence” filmiyle aday olmuşlardı. Rowlands aday olduğu en iyi aktris ödülünü Ellen Burstyn’e (“Alice Doesn’t Live Here Anymore”), Cassavetes ise yönetmen ödülünü Frances Ford Coppola’ya (“The Godfather II”) kaptırmışlardı. Cassavetes bu filmden bir yıl sonra “Faces” ile senaryo dalına aday olacak ama ödüle gene uzanamayacaktı. Rowlands ise gene Cassavetes’in filmiyle (“Gloria”) aday olacak, ödülü bu kez Burstyn’e değil de (aktris “Resurrection”la aday olmuştu) Sissy Spacek’e (“Coal Miner’s Daughter”) kaptıracaktı. 1954’te evlenen çift Cassavetes’in ölümüne dek (yani 25 yıl) evli kalmışlardı.

anjelica-huston

Jack Nicholson & Anjelica Huston (1985): 84’te John Huston “Prizzi’s Honor” adlı bir film çeker. Filmin başrollerini kızı Anjelica Huston’a ve kızının sevgilisi Jack Nicholson’a paslar. Başarılı bulunan bu film dokuz dalda (aktör, aktris, yönetmen, kurgu, film, yardımcı aktör, senaryo ve kostüm tasarımı) Oscar’a aday olur ama sadece Anjelica Huston’a ödülü getirir. Nicholson ödülü “Kiss of the Spider Woman”dan William Hurt’e kaptırır. Bu filmden iki yıl önce “Terms of Endearment” ile Nicholson’ın ödüle ikinci kez uzandığını hatırlatalım.

Guess-Whos-Coming-Hepburn

Spencer Tracy & Katherine Hepburn (1968): Tracy 1923’te eşiyle evlenir ama Katolik olduğu için eşinden boşanamaz ve ondan ayrı yaşamaya başlar. Bu süre zarfında Hepburn’le sevgili olur. İlişkileri Tracy ölene dek (yirmi beş yıl) devam eder. İkili pek çok filmde karşılıklı döktürürler. Aldıkları onca adaylıktan sonra ilk kez 1968’de birlikte Oscar’a aday gösterilirler. İkisi “Guess Who’s Coming to Diner” filmindeki performanslarıyla aday olurlar. Ne yazık ki Tracy törenden aylar önce, 10 Haziran 1967’de kalp krizi geçirip vefat eder. Nisan 1968’de düzenlenen törende ödül “In the Heat of the Night”ın başrolü Rod Steiger’a gider. Hepburn ise 4. ve son kez ödüle uzanır.

Kategoriler
izlenim sinema tarihinden

Bakınız Öneriyor: Cat on a Hot Tin Roof (1958)

Paul Newman’ın güzelliğiyle büyüleyen, bedeni cayır cayır yanan Elizabeth Taylor’ı zerre umursamadığı; umursamamayı başardığı için izlemeli bu filmi.

Newman; dostunun ölümünü eşinden bilmiş, alkolik, babasıyla ve aslında kimseyle ilişkisi iyi olmayan Brick rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birisine imzasını atar. Taylor da bence ondan geri kalmaz ve o da döktürdükçe döktürür. Yardımcı oyuncu kadrosu da şahanedir keza. Tek mekanda geçen “Cat on a Hot Tin Roof”; baba-oğul, ana-oğul, ağabey-kardeş, karı-koca ilişkilerinin tümünü başarıyla anlatmayı başarmış bir şaheser.

Her biri kendi içinde sorunlu olan bu ilişkilerdeki sorunların başlangıcı da, düğümü de, çözümü de akıcı bir şekilde işlenir. Her şeyinden etkilendim ama bilhassa öykünün çözüm bölümünden daha çok etkilendim.

Yöneten: Richard Brooks
Oynayanlar: Elizabeth Taylor, Paul Newman…

cat on a hot tin roof paul newman elizabeth taylor

Kategoriler
haber

Cat on a Hot Tin Roof Broadway’e Taşınıyor

Amerika’nın yetiştirdiği en önemli yazarlardan olan Tennessee Williams’ın aynı adlı tiyatro oyunundan Richard Brooks tarafından Paul Newman ve Elizabeth Taylor’ın başrolünde perdeye taşıdığı “Cat on a Hot Tin Roof” Broadway’de sahnelenecek. Oyun ve film ilişkileri çıkmaza giren ve günden güne birbirlerinden uzaklaşan evli bir çift ve bunların ailesi üzerinden riyakarlığa değiniyor. Broadway’de sahnelecek olan oyunda Taylor’ın canlandırdığı Maggie rolü Scarlett Johansson’a teslim edildi. Newman’ın başarıyla hayat verdiği alkolik Brick rolü ise bu yaz Abraham Lincoln rolünde izlediğimiz genç aktör Benjamin Walker’ın oldu. Oyun 17 Ocak 2013 tarihinde sahnelenecek.

Kategoriler
seçki

Coen Biraderler’in Nesneleri

Varoluşçu yazar Rollo May, ‘’Yaratma Cesareti’’nde özne ve nesne arasındaki ikiliğin son dört yüz yıldır Batı düşüncesinin özniteliğini oluşturduğunu belirttikten sonra, aslında, bir nesneyi ona duygulanımsal bağlanışımız olmadan göremeyeceğimizi söyler. Joel ve Ethan Coen Biraderler’in filmlerinde de özne ve nesne arasında bırakın ikiliği, neredeyse ayırt edilemez bir bütünlük göze çarpar. Bu açıdan Biraderler’in filmleri her şeyi bütünün bir parçası olarak gören Doğu düşüncesine yakın seyreder. Nesneler onların hikayelerinde  tarihsel konumlarına bir güzel oturtularak, kişiler, toplum ve sistemle olan organik bağları çerçevesinde yer alır; bazen bir dönemin yansısı bazen de bir karakterin ruh halinin aynası olur…

(Biraderler’in tüm filmlerindeki ana nesne hep paradır. Aşağıda, ‘para’ya-bir film hariç- özel olarak değinmedim; çünkü para zaten konuşur.)

Raising Arizona(1987):Royal Crown, Huggies, Unpainted Arizona…

Hi(Nicholas Cage), suça meyilli bir kişiliktir; sık sık hapishaneye düşer. Uzmanlık alanı benzin istasyonları, marketlerdir. Bir gün hapishanedeki psikiyatristin sözlerinden etkilenir ve çıktığında artık kendine düzenli bir hayat kurmak ister. Hapishanedeki polis memuresi(Holly Hunter)ne evlenme teklif eder; evlenirler. Tek sorunları çocuk sahibi olamamaktır. O sırada şehrin ileri gelen zenginlerden birinin beşizleri olur. Çiftimiz bu durumu adaletsiz bularak beşizlerden birini kaçırır.


Raising Arizona, Reagan Dönemi Amerikası’nın kara-mizah tarzındaki eleştirisidir. Zaten filmin hemen başında Hi, Başkan Reagan’a sunturlu bir küfür savurarak ‘’Beyaz Saray’da O olduğu sürece kendi yolunda ilerleyemeyeceğini’’ söyler. Filmde döneme damgasını vuran bir çok tüketim ürünü, yüklendikleri anlamlar ile gözümüze sokulur:Royal Crown briyantinleri(hapisten kaçan ikilinin briyantin sürüşleri markayla beraber uzunca gösterilir) standart şekle toplumun verdiği önemi vurgular, Huggies bebek bezleri(Hi’ın bebek bezi çaldığı sahne görülmeye değerdir), bebek bakım kitabı, Unpainted Arizona mobilyaları ve onlarca ürün sıradan insanlar için arzu nesneleri iken, Hi için; küfrettiği Reagan’ın istediği vatandaş modeline zorlayan baskı araçlarıdır.

Miller’s Crossing(1990): Fötr Şapka

İçki yasağının olduğu, gangsterlerin cirit attığı ABD yıllarındayız. Tom(Gabriel Byrne), şehrin en büyük gangsteri Leo(Albert Finney)’nun sağ koludur; kaba güçle değil soğukkanlı zekasıyla patronuna yardımcı olmaktadır. Johnny Caspar(Jon Polito) adlı İtalyan bir gangster Leo’dan bir konuda kendisine yardımcı olmasını ister; fakat Leo onu geri çevirir. Tom da Leo’ya yanlış yaptığını, Caspar’ın hafifseyeceği biri olmadığını söyler; Leo onu dinlemez, neticesinde de Caspar ve Leo arasındaki beklenen savaş başlar. Tom da patronuyla düştüğü fikir ayrılığı ve patronunun sevgilisiyle olan ilişkisi nedeniyle tarafların tam ortasında kalır ve Tom’un bu ateş çemberinden çıkabilmesi için elinde olan tek şey zekasıdır.

Tom, rüyasında bir ormandayken ( Miller Kavşağı’nın olduğu yer) kafasından uçup giden şapkasının peşine düşer;  uyandığında şapkasının olmadığını fark eder, gece, kumarda kaybetmiştir şapkasını. İlk iş olarak şapkasını geri almaya gider. Tom’un düştüğü zor durumu dikkate aldığımız da şapkasını kaybetme korkusu, güçlüler dünyasında-zekası ve iradesiyle-edindiği kendisine has örtülü kimliğini açık etme korkusuyla eşdeğerdedir.

Barton Fink(1991): Duvardaki Resim

1941, New york. Genç oyun yazarı Barton Fink(John Turturo) son yazdığı oyun ile büyük övgüler almıştır. Başarısını, sokağı ve sıradan insanları tiyatro sahnesine taşıyarak tiyatro sanatına yeni bir anlayış getirmesine borçludur. Bir de ‘Barton Fink duygusu’ denilen garip bir akımın başlatıcısı olmuştur. İşte bu akım kendisine Hollywood’dan senaristlik teklifi gelmesine neden olur. Barton Fink gitmek için isteksiz de olsa; orasının kendine göre olmadığını düşünse de Los Angeles’a gider. Hollywood havasına kapılmamak için köhne bir oteli tercih eder. Yapımcı Lipnick(Michael Lerner), ondan B-movie kategorisine giren ve o dönemin moda türlerinden olan bir güreş filmi yazmasını ister ve böylece Fink, inanılmaz sancılı bir yazım sürecine girer.


Mekan Los Angeles olduğu halde filmin son sahnesine kadar denizi hiç göremeyiz. Buna karşın Fink’in otel odasındaki çalışma masasının hemen üstünde sırtı bize dönük, denize bakan bikinili bir kız resmini sık sık görürüz. Resmin hissettirdiği özgürlük duygusudur. Fink’in kapana kısılmışlığının, bir türlü ne yazacağını bilemesinin yanında resim sonsuz bir alan vaat eder adeta. Ayrıca resim, Hollywood’un seyirciye sunduğu hayallerin bir nüvesidir. Filmin son sahnesinde resmin gerçekleşmiş olması Coenler’in, hayal fabrikası Hollywood’a karşı gerçeklikle yaptıkları bir meydan okumadır (Barton Fink’in sanat anlayışıyla yapımcı Lipnick’in anlayışının taban tabana zıt olması gibidir…).

The Hudsucker Proxy(1994): Dev Saat, Sarkaç, Asansör, Mimograf ve Hulahup

Hudsucker Endüstrisi’nin Kurucu Başkan’ı hiç beklenmedik bir anda (çünkü şirket açısından işler gayet yolundadır) intihar eder. Başkan’ın vasiyetine göre ölümünden sonra şirketin hisseleri halka açılabilecektir. Şirketin önemli isimlerinden Mussburger(Paul Newman), halkın nezdinde şirketin imajını bozup hisseleri ucuza elde etmek için bir ‘enayi’ arayışına girer; o enayi de okuldan yeni mezun olmuş şirkette en alt kademeden çalışmaya başlamış olan Norville Barnes(Tim Robbins) olur. Ancak Mussburger’in planladığı gibi gitmez işler: Norville Barnes’ın tam bir fiyasko olacağı düşünülen hulahup icadı sürpriz bir satış grafiği yakalamış ve şirketin hisseleri tavan yapmıştır.

Kameranın her fırsatta kadraja aldığı Hudsucker Kulesi’ndeki dev saat, Mussburger’in ofisindeki sarkaç, şirketin hisse değerleri ile ilgili sürekli çıktı veren mimograf ve asansör iş dünyasında önem arz eden ‘değerler’i diri tutmak için çalışanları uyarıcı rolü üstlenir:zaman nakittir, sürekli devinim, sıkı takip ve yükseliş…

Esas nesnemiz hulahup ile Coen Biraderler tam anlamıyla bir kinayeye girişirler:Daire biçimindeki hulahup, üretim-tüketim döngüsü içinde üretenin de tüketenin de hapsolduğu çemberin metaforudur. Narville Barnes dahi o çemberin içine ister istemez girerek intiharın eşiğine gelir.

Fargo(1996): Paul Bunyan Heykeli

Orta yaşını geçmiş, bir çocuk sahibi Jerry(William H. Macy), kayınpederinin işyerinde müdürlük yapmaktadır. Jerry, bir yatırım fırsatını değerlendirebilmek için acilen yüklü paraya ihtiyaç duyar. Kayınpederinin zengin olması ondan para isteyebileceği anlamına gelmez; çünkü kayınpederi ona zırnık koklatmayan birisidir, üstelik Jerry’i beceriksiz bulur. Anlayacağınız, Jerry iyice eziklenmektedir. O da illegal bir yola başvurur. Fargo kasabasından iki suçlu(Steve Buscemi, Peter Stormare) ile anlaşarak onlardan karısını kaçırmalarını ister. Tahmin edileceği üzere amacı kayınpederinden rehine fidyesi koparmaktır ve izlediğimiz bir ‘Coenler’ filmi olduğu için doğal olarak işler hiç umduğu gibi gitmez: Yedi ölüm (bir polis, yoldan geçen iki kişi, Jerry’nin kayınpederi, otopark görevlisi, Jerry’nin karısı, suçlulardan biri).

Fargo, hikayesini 1987’de ABD’nin Minnesota eyaletinde gerçekleşen bir olaya dayandırır. Aslında, dayandırır demek yetersiz olur; çünkü Coenler, ölülere olan saygılarından ötürü olayları olduğu gibi filme aktardıklarını, sadece isimleri değiştirdiklerini filmin başlangıcında belirtirler. Böyle olması filmde yine de kodlanmış bir nesne olmasını engellemez.

Filmde üç kez, Brainerd’in girişinde dikili Amerikan efsanelerinden dev oduncu Paul Bunyan’ın heykeli oduncu gömleği, mavi pantolonu, korkutucu yüz ifadesi ve elindeki baltayla boy gösterir. Efsane de olsa işi odunculuk olan birinin dev heykeli ve o heykelin üzerindeki 1871 tarihi filmdeki dünyanın aksine bir dünyayı çağrıştırır: sakin ve sade…

Ancak, suçlulardan birinin ortağını baltayla öldürüp sonra da odun parçalama makinesine atmasını Paul Bunyan’ın korkutucu yüzü ve oduncu kimliğiyle birleştirdiğimizde Paul Bunyan’ın Amerikası’nın emek üzerine mi yoksa kan üzerine mi kurulduğuna dair bir soru işareti oluşturmaktan da kendilerini alamaz Coen Biraderler.

Big Lebowski(1998): Halı(lar)

Çevresi tarafından ahbap lakabıyla tanınan Jeffrey Lebowski(Jeff Bridges) bowling tutkunu, sürekli beyaz rus içen, barışçı, salaş giyinen, paraya pula önem vermeyen bir adamdır. Bir gün evine iki adam girer ve Ahbap’tan kendilerine olan borcunu ödemesini ister. Ahbap’ı iyice hırpaladıktan sonra isim benzerliğinden dolayı yanlış adamı bulduklarını anlarlar; ancak gitmeden önce de Ahbap’ın halısına işerler. Ahbap, bowling arkadaşlarından Walter(John Goodman)’a durumu anlatır ve halısının-odasını dolu gösterdiği için- değerli olduğunu belirtir, arkadaşı da Ahbap’a zengin olan diğer Lebowski’den halısının bedelini istemesini öğütler. İşte böylece -ahbap hariç- herkesin bir milyon doların peşinde olduğu koşuşturmaca başlar.


Bir tarafta bir milyon doların peşindeki onca insan; diğer tarafta odayı dolu gösterdiği için yeni bir halı isteyen Ahbap ve annesinden yadigar olduğu için Ahbap’ın evlerinden apardığı halıyı geri isteyen Lebowski(zengin olan)’nin kızı(Julian Moore).Bir de bunlara Baba Busch ve Körfez Savaşı aldatmacasını eklersek filmde ‘halılar’ın işleviyle ilgili ayrıca bir açıklamaya ihtiyaç duyulmaz sanırım.

No Country For Old Man(2007): Havalı Silah, Bozuk Para

Llewelyn(Josh Brolin): Mafyanın parasını tesadüf eseri bulan inatçı bir adam, Anton(Javier Bardem):Llewelyn’i bulması için mafyanın kiraladığı tanımlanması zor iz sürücü ve kiralık katil, Şerif(Tommy Lee Jones): Olup bitenlere ve yaşadığı zamana bir türlü anlam veremeyen, silah taşımayan, Llewelyn ve Anton’ın peşinde olan yaşlı kanun görevlisi.

Havalı silah, Anton’ın sürekli yanında taşıdığı, kapıları açmak ve bazen de ne olup bittiğinden haberi olmayan insanları öldürmek için kullandığı, görünümü itibariyle oksijen tüpünü andıran bir silah türü. Şerifin söylediğine göre sığırları öldürmek için kullanılan bir silahmış ve yine şerifin yorumuna göre bu silahla hayvanlar ne olup bittiğini anlayamadan ölüyorlarmış. ‘Şimdi’yi yirmi yıl öncesiyle kıyaslayıp da ‘şimdi’ye bir anlam yükleyemeyen ve bu yüzden dehşete düşen yaşlı şerifin nezdinde havalı silah, tüm bu anlamsızlığı ve kıyımı yaratanların nesnel araçlarından biri olduğu gibi aynı zamanda onun hiçbir şey anlamadan öylece ölüp gitme korkusunu iyice arttıran ve açığa çıkarandır.

Anton, filmde iki kez bozuk parayı kullanır kurbanlarının kaderini(ölüm ya da yaşam) belirlemek için. Llewelyn’in karısının ‘’buna para karar vermek zorunda değil buna sen karar verebilirsin, beni bırak!’’ demesi üzerine, Anton da ‘’buraya bu paranın geçtiği yollardan geçerek geldim,’’ der. Paranın geçtiği yolların öyle nizami duble yollar olmadığını bildiğimize göre Anton’ın ne demek istediğini anlıyoruz değil mi?

Burn After Reading(2008): Cd, Dildo Aleti

Bir tarafta kovulan Cia analisti(John Malkovich), analistin boşanmayı planlayan karısı(Tilda Swinton), analistin karısıyla yatan tam donanımlı çapkın(George Clooney), çapkının, boşanmak için gizlice işlemlere başlayan karısı(Elizabeth Marvel); diğer tarafta ise bir dizi estetik ameliyat geçirmek için paraya ihtiyacı olan spor hocası(Frances Mcdormand), spor hocasının heyecanlı ama zekası kıt meslektaşı(Brad Pitt); ve bunların yollarının kesişmesine, hikayenin tipik bir ‘Coenler arap saçı hikayesi’ne dönüşmesine neden olan nesne:cd.

Anılarını kitaplaştırmaya karar veren ‘cia analisti’, dökümanlarını cd’ye kaydeder ve bir şekilde spor salonuna ulaşan cd; şantaja, para sızdırmaya ve ölümlere varacak olayların başlatıcısı olur. Bir de oldukça fonksiyonel bir dildo aleti var. Aletin yaratıcısı çapkınımız, aleti eşine hediye etmek için yapmıştır. Filmde dildo aleti, birden fazla işleviyle, adı geçen şahıslardaki tatminsizlik hissinin karşılığıdır.

True Grit(2010): Sharps Karabina Tüfeği

Vahşi batıdayız…14 yaşındaki Mattie(Hailee Steinfeld), babasının katili Tom Chaney(Josh Brolin)’i bulması için Şerif Cogburn(Jeff Bridges)’u kiralar. Bir de şartı vardır: kendisi de şerifle birlikte gidecektir.

Federal Şerif Cogburn, Texsas Ranger’ı Laboeuf(Matt Damon) ve 14 yaşında bir kız çocuğu olmasına rağmen babasının katilinin peşine Şerif ve Ranger ile birlikte düşen Mattie, ‘hayatın hakkını ver’en sağlam karakterlerdir. Hakeza, filmde sık sık adı geçen ve zamanının en iyi tüfeği olan Sharps karabina da – kullanıcısının da marifeti olmazsa olmaz tabi ki- potansiyelinin hakkını vererek 150 metre mesafeden filmde kilit bir atışın gerçekleştirilmesini sağlar.

Kategoriler
seçki

James Dean: Öp Beni!, Paul Newman: Burada Olmaz!


Elia Kazan, East of Eden’i çekmeye karar verdiğinde zaten kafasında Cal Trask karakteri için biri vardı. James Dean, istanbullu yönetmenin teklifini kabul etmiş ve çalışmalara başlamıştı.

Kazan, Cal Trask’in ağabeyi Aron Trask’i oynayacak isim için seçmelere birçok isim çağırdı. Bu isimlerin arasında en çok öne çıkan ise Paul Newman’dı. Kazan, emin olmak için Newman’ı James Dean’le birlikte deneme çekimine aldı. Ve ortaya sinema tarihine geçen 2 dakikalık bir görüntü çıktı.

Görüntülerde ikilinin dinamizminin birbirlerini nasıl etkilediğini görmek mümkün. Çoğu yerde kendilerini tutamayıp gülüyorlar. Aralarındaki bir takılma da dikkat çekici:

James Dean: “Kiss me.”
Paul Newman: “Can’t here.”

Newman, o dönem bazı sinema yazarları tarafından Marlon Brando’ya çok fazla benzediği için eleştiriliyordu. Bu eleştiriler Kazan’ı da rahatsız ettiği için East of Eden’da rolü alamadı. Aron rolünü daha sonra Paul Newman’la bir başka kült film Cool Hand Luke’ta birlikte oynayacak olan Richard Davalos kaptı.

Kategoriler
seçki

Bakınız’dan Düzeyli Paparazzi: Malibu Plajı, 1965


Bakiniz olarak gidip Bodrum’dan Eda Taşpınar görüntüsü yayınlayacak değiliz tabi ki… Sizi biraz eskilere götürüp, Paul Newman, Natalie Wood, Jane Powell ve Samantha Eggar’ın denize girip eğlendiği görüntülerle başbaşa bırakalım.

Dileyenler bu görüntülerden “Eski günler farklıydı… Ah, Salacak Plajı, Menekşe Plajı” nostaljisine doğru yatay geçiş yapabilirler.

Kategoriler
haber sinema tarihinden

Bir Zamanlar: Towering Inferno

Bir gökdelende yangın çıkar ve olaylar gelişir. 1974 yılında Steve McQueen, Paul Newman, William Holden, Faye Dunaway, Fred Astaire, Richard Chamberlain, Jennifer Jones, O.J. Simpson, Robert Wagner’lı kadrosuyla dikkat çeken Towering Inferno’nun setindeyiz… Steve McQueen, Faye Dunaway ve Paul Newman, bir yangın sahnesinin ardından rahatlamış bir şekilde eğleniyorlar.

Kategoriler
seçki sinema tarihinden

Bir Zamanlar: Paul Newman

“Nasıl Cool Olunur?” isimli bir el kitabı yazılırsa, kapağı bu fotoğraf olmalı…

Kategoriler
seçki sinema tarihinden

Bir Zamanlar: Paris Blues…


Martin Ritt’in yönettiği, başrollerinde Paul Newman, Joanne Woodward, Sidney Poitier ve Louis Armstrong’u izlediğimiz bir Jazz, Paris ve aşk hikayesidir “Paris Blues”… Sinema tarihinde hak ettiği yeri aldığı pek söylenemez ancak bir araya getirdiği dev isimlerle hep hatırlanacaktır…

Filmin kamera arkasından bu görüntüde oyuncular Louis Armstrong ve Paul Newman, filmin müziklerini yapan Duke Ellington’la eğlenirken görüntülenmişler. Armstrong’un kulağını kapatmasından da anlaşılacağı gibi Paul Newman filmde trombonu olabildiğince az sahnede gerçekten çalıyor. Filmdeki büyüleyici melodileri Murray McEachern ortaya çıkarmış.