Kategoriler
haber

MGM, RoboCop Returns’ün Yönetmenliğini Neill Blomkamp’e Teslim Etti

District 9‘la ünlendikten sonra Elysium ve Chappie filmlerini çeken ama bu iki filmiyle de olumlu eleştiriler alamayınca stüdyo filmlerine ara verip Youtube’ta ücretsiz izlenen kısa filmlerle meşgul olan Neill Blomkamp stüdyo filmlerine döndü. Yönetmen bu yıl Chris Evans‘lı doğal afet filmi Greenland‘i çekecek. Bu filmden sonraysa RoboCop Returns adı verilen “devam” filmini çekmeyi planlıyor. Evet, yeni RoboCop filmi yeniden çevrim olmayacak, Paul Verhoeven’ın ilk filminin devamı olacak. Verhoeven’ın RoboCop filmi 1987’de vizyona girdikten sonra yönetmen ikinci filmi hazırlamaya başlamış ama bu devam filmi hiçbir zaman çekilememiş. Yapımcılar üç yıl aradan sonra 1990’da farklı senaristler ve yönetmenle ilk filmi devam ettirmişlerdi.

Edward Neumeier ve Michael Miner‘in 80’lerde kaleme aldıkları senaryoyu şu sıralar Justin Rhodes (2019’da izleyeceğimiz Terminator‘ın senaristlerinden) düzeltiyor. Verhoeven’ın filmini de yazan Neumeier-Miner ikilisi RoboCop Returns‘ün yapımcılığını üstlenecekler. Film tekrar ekonomik krize giren MGM stüdyosu için çekilecek. Stüdyo daha önce de iflasın eşiğine gelmişti. Bu arada Sony 2014’te Jose Padilha’ya son RoboCop filmini çektirmiş, ama beklediği hasılatı elde edemeyince filmi devam ettirmemişti.

Kategoriler
haber

Paul Verhoeven’dan Erotizme Dönüş

Farklı konularda, farklı filmler çekerek sinema dünyasına yön veren isimlerden biri olan Paul Verhoeven erotik filmleri de seven bir isim…

Basic Instinct’in yanısıra Turkish Delight ve Diary of a Hooker gibi filmlerle +18 sahneleri bulunan filmler çeken Verhoeven, büyük başarı yakalayan Elle’den sonra bu janra geri dönecek…

Elle’de birlikte çalıştıkları yapımcı Saïd Ben Saïd, hollandalı yönetmenin gelecek filminin Blessed Virgin olacağını söyledi. Elle’de Rebecca’yı canlandıran Virginie Efira’ya başrölü veren Verhoeven, Immodest Acts: The Life Of A Lesbian Nun In Renaissance Italy kitabından yararlanacak. Tarihçi Judith C. Brown’ın yazdığı kitap 17. yüzyılda girdiği lezbiyen ilişkiler nedeniyle kilise tarafından yargılanan Benedetta Carlini’nin öyküsünü anlatıyor. Kitabın senaryo uyarlamasını Verhoeven’in Soldier Of Orange, The Fourth Man, Turkish Delight ve Black Book’ta birlikte çalıtığı Gerard Soeteman yapacak.

Kategoriler
seçki

FilmEkimi 2016 Seçkisi

Filmekimi 2016’da son yılların en iyi seçkilerinden biriyle karşımızda olacak. Dünya festivallerinde daha yeni Venedik ve Toronto’da gala yapmış önemli filmler İstanbul izleyicisiyle buluşacak. Bakınız yazarları olarak her filmi değerlendirmek yerine mutlaka gidip izleyeceğimiz belirli filmleri bir araya getirerek, sizlere de rehber olabilecek bir seçki hazırlamak istedik.

Haktan Kaan İçel

Elle (Paul Verhoeven)

Temel İçgüdü, Robocop gibi filmleriyle tanıdığımız yönetmen Paul Verhoeven zaman zaman çok eleştirildi. Hatta bazı sinema fanatikleri tarafından sinemayı bırakması dahi istendi. Ancak o yılmadı ve ilk gösterimi Cannes Film Festivali’nde yapılan “Elle” isimli filmini ortaya çıkardı. Isabelle Huppert gibi bir oyuncuyla çalışan yönetmen, söylenenler doğruysa kariyerinin en iyi işlerinden birine imza atmış görünüyor. Eleştirmenlerden en yüksek ikinci notu alan film, tecavüz sonrası depresyona giren mağdura bakış açısıyla yoğun tartışmalar yarattı. Son derece güçlü bir karakterin varlığı ve sinemada pek görmeye alışık olmasığımız klişe bozucu tavrıyla Elle tavsiye edilir.

Ah-Ga-Ssi (Chan Wook Park)

Güney Kore sinemasının yükselişinde en büyük paylardan birine sahip olan yönetmeni Chan Wook Park, Hollywood’da çektiği Stoker filminden sonra yeniden ülkesine geri dönüyor. İlk gösterimini yaptığı Cannes film festivali sonrasında bir kesimi mest eden Park, yeni filminde sapkın cinsel zevkler, entrika ve gerilimin iç içe olduğu bir filme imza atıyor. Sarah Waters’ın The Fingersmith romanından uyarlanan film, Japon işgali sırasındaki Kore’de bir adam ve hizmetçisi arasındaki ilşkiyi konu ediniyor. Film ülkesinde büyük bir coşkuyla karşılanırken, oldukça tatmin edici bir gişe başarısı da elde etti. Sanırım Filmekimi programında gözü kapalı seçilebilecek filmlerden biri diyebiliriz.

Under the Shadow (Babak Anvari)

Sundance’te ilk gösterimi yapıldığında 2016 yılının ilk muhteşem korku filmi ilan edilen yapım, İran’lı yönetmenden çıkan Farsça bir film olmasına rağmen yapımcılarının İngiltere, Ürdün ve Katar’dan olması sebebiyle İngiltere’nin bu seneki yabancı dilde Oscar aday adayı oldu. Savaş metaforuyla bir anne – kızın ilişkisine yoğunlaşan yapım, korku severlerin kaçırmaması gerekn bir yapım olarak programdaki yerini alıyor. Özellikle gerçek ve fanteziyi ustalıkla ayrıştırması filmin en büyük meziyeti olarak öne çıkıyor.

Müjdat Çetin

War on Everyone (John Michael McDonagh)

Kariyerinin ilk uzun metraj filmi The Guard (2011), In Bruges’un (2009) yönetmeni Martin McDonagh’ın kardeşi olması sebebiyle gözümüze çarpmıştı. The Guard ve üç yıl sonrasında gelen Calvary (2014); yönetmenin sinemasından, tıpkı ağabeyinin filmi In Bruges’da olduğu gibi, tadından yenmeyecek bir mizahi dil ve başarılı bir dramatik yapı beklentisi oluşturmamızı sağladı. War on Everyone (2016) ise, bu başarılı sinema dilinin Amerikan polislerine yansımış bir versiyonu olacağa benziyor. Filmekimi’nin “festival” havasından bir komedi filmiyle sıyrılmak ve yine de başarılı bir film izlemek isteyenler için ideal bir yapım olacaktır War on Everyone.

On The Milky Road (Emir Kusturica)

Time of the Gypsies (1988) ve birçok Balkan masalının anlatıcısı olan Emir Kusturica, uzun yıllardır eski filmlerini aratan yapımlara imza atmaktaydı. Bu film ise, yine o masalları anlatmaya başlayacağının bir sinyali gibi. Bosna Savaşı sırasında sütçülük yapan bir adamın hayatının anlatılacağı film; Venedik Film Festivali’nde gösterildi ve eleştirilerden anlaşılacağı üzere beklediğimiz dönüş gerçekleşecek gibi. Film; Emir Kusturica’nın, politik görüşleri yüzünden Türkiye seyircisinde kaybettiği sempatisini geri kazanacağı yapıt olabilir. On The Milky Road, Emir Kusturica’nın anlattığı hikâyeleri özleyen sinefiller için Filmekimi listelerinin ilk sırasına konması gereken bir yapıt.

Ozancan Demirışık

A Monster Calls (J.A. Bayona)

“Hikâyeler vahşi yaratıklardır. Onları serbest bıraktığında, ortalığı nasıl kasıp kavurabileceklerini kim bilebilir?”
Canavar, Conor’a böyle anlatıyor hikâyelerin ele avuca sığmaz kudretini. Karşısında kendisinden hiç korkmayan bir çocuk var; asıl canavarın başka olduğunu söylüyor. Canavar, Conor’a üç hikâye anlatacak; dördüncü hikâyeyi ise Conor bizzat anlatmalı. Hikâyelerin nelere kadir olduğu, yaşam ve ölümle barışmanın güzelliği ve çirkinliği, bazı adımların uçuruma düşmek pahasına nasıl atılması gerektiği üzerine bir roman, Sioabhan Dowd’un fikrinden esinlenerek Patrick Ness’in yazdığı Canavarın Çağrısı. J. A. Bayona’nın film uyarlamasında canavara Liam Neeson ses veriyor, hikâyenin kilit rollerinden olan Conor’ın annesini ise Felicity Jones canlandırıyor. Fragmanlara bakılırsa en az roman kadar olağanüstü, incelikli ve iç burkucu olduğu şüphe götürmeyen Canavarın Çağrısı, Filmekimi seçkisinin kesinlikle kaçırılmaması gereken parçalarından.

American Pastoral (Ewan McGregor)

Pastoral Amerika, bu yıl Amerikalı Yahudi romancı Philip Roth’un romanlarından uyarlanan iki filmden bir tanesi. Roth, eserlerinde genelde Yahudi başkarakterleri işliyor ve Anti-Semitizme eğiliyor; sıklıkla dönem romanları ve öyküleri yazıyor.”Varlıklı ve iyi bir aile babası olan Seymour’un talihi bir noktadan sonra yüzüne gülmekten vazgeçer ve Seymour sevdiği her şeyi yitirmeye başlar.” Türkçe baskısının arka kapağındaki bu kısa tanıtım o kadar sade ve yerli yerinde ki, lafı dolandırmak adına başka bir kısa özete gerek olduğunu zannetmiyorum. Pastoral Amerika’nın Filmekimi’nde izleyeceğimiz film uyarlamasının bir başka özelliği ise Ewan McGregor’un ilk yönetmenlik denemesi olması. Seymour’u canlandıran da McGregor’un ta kendisi tabii; filmde ona Jennifer Connelly ve Dakota Fanning gibi tanınmış oyuncular eşlik ediyor. Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde bu ay (Eylül 2016’da) gerçekleştiren film, eleştirmenler nezdinde çok parlak bulunmasa da, McGregor’un bir Philip Roth uyarlamasını nasıl yönettiğini izlemek için bile izlenebilir. Tabii kendi adıma, Ang Lee filmlerinin kadrolu senaristi James Schamus’un yazıp çektiği 2016 yapımı diğer Philip Roth uyarlaması Indignation’ı (romanın Türkçe adıyla Öfke) daha büyük bir merakla beklediğimi söyleyebilirim.

Ebru Çavdarlı

Arrival (Denis Villeneuve)

Incendies filmi ile bir anda kalpleri kazanan Denis Villeneuve’ün çektiği ilk bilimkurgu filminin olması Film Ekimi programında yer almasına yetiyor. Her ne kadar son filmleri Incendies’in yerini dolduramasa da Blade Runner’dan önce çektiği Arrival’i görmek şart oldu.

It’s Only the End of the World (Xavier Dolan)

Xavier Dolan’a Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül ve Ekümenik Jüri Ödülü kazandırarak herkesi şaşırtan, Marion Cotillard, Gaspard Ulliel, Vincent Cassel, Léa Seydoux ve Nathalie Baye’den oluşan kadrosuyla “It’s Only the End of the World” de Film Ekimi programının kaçırılmaması gereken filmleri arasında.

https://www.youtube.com/watch?v=0FwNRxNtGgU

Fırat Türkoğlu

American Honey (Andrea Arnold)

Uzun süredir dört başı mamur bir yol filmi izlemiyoruz. ABD topraklarında ilk filmine imza atan Andrea Arnold, sıradan oyunculuktan sıkıldığı ve bir arayış içinde olduğu her halinden belli olan Shia LaBeouf, kendisinden biraz daha genç ve yetenekli bir kadroyla bir araya gelmiş. Gösterildiği festivallerde de beğenildi. Filmin müziklerinin en güçlü yönü olduğu

I, Daniel Blake (Ken Loach)

Ken Loach, sevilen, izlenen bir yönetmen değil, genel olarak fanatiği olunan bir yönetmen. İki-üç filmini izleyip beğenen bir sinemaseverin her filmini takibe alması, gösterime girmese bile bulup izlemesi, eski filmlerini tekrar tekrar seyretmesi olağan bir durum. Bir de Cannes’dan ödül alıp geldiyse, o filme gidilir.

Frantz (François Ozon)

Nerede François Ozon varsa, orada iyi oyuncu yönetmenliği, iyi sinematografi, iyi kurgu ve farklı senaryo vardır diye düşünenlerdenim. Frantz, ustanın yine ilgi çekici bir döneme, ilgi çekici bir senaryoya, hem de siyah beyaz eğildiği bir film.

https://www.youtube.com/watch?v=XO_z5BRsFnM

Kategoriler
izlenim

Yetersiz Bir Yeniden Çevrim: RoboCop

1987’de Paul Verhoeven tarafından çekilen Robocop bir bilimkurgu-polisiye olarak tanımlanabilirdi. O dönem Robocop’u böylesine dikkat çekici yapan şeylerden ilki yaratılan karakterin insanla makine arasına sıkışmış hayatını böyle devam ettirmek zorunda bırakılan bir kimse olmasıydı.

Robocop 1987
RoboCop (1987)

Çavuş Murphy uğradığı bir saldırı sonucu bedeninden geride kalanlarla yaşayamayacakken bir grup bilimadamı Murphy üzerinden büyük paralara kazanmak amacıyla ondan bir cyberg yaratmışlardı. Aslında filmin kahramanının bu yarı makine yarı insan durumu o zaman bile film için o kadar da özgün bir hikaye sayılmayabilirdi çünkü o zamana kadar yarı insan yarı makine karakterlerin anlatıldığı başka filmler de vardı. Robocop’u farklı kılan elbette sadece onun maceralarında sergilediği aksiyon değildi. Murphy’nin insan yanının bağımlı kılındığı makine yanına uyum sağlama sürecinin başarılı bir şekilde anlatılabilmesiydi. Yani biz beyazperdede sadece attığını her durumda on ikiden vuran sıra dışı bir polis değil ondan çak daha fazlasını; kafası hayli karışık, kendisine sağlanan tüm teknoljik güce rağmen çoğu zaman çaresiz hisseden ve ailesinde uzak, onlara ulaşma konusunda çaresiz birini görüyorduk ki bu da Robocop’u bize çok daha tanıdık çok daha insani gösteriyordu.

Robocop’u tüm bu saydıklarımın dışında dikkate değer kılan bir başka şeyse yarattığı gelecekle ilgili öngörüleriydi. Bu yanıyla 1987’de çekilen Robocop’un politik taşlamaları oldukça anlamlıydı çünkü. Bu öngörüler bugünün dünyasına dair önemli göndermeler içeriyordu ve bu yanıyla filmi o güne kadar çekilen türdeşlerinden ayrılıyordu. Liberalizmin giderek daha da vahşileştiği, kamusal alana hepten hâkim olduğu devlet kurumlarının tamamının özel şirketler tarafından yönetildiği bir gelecekti Robocop’ta anlatılan. Öyle ki şehirlerin emniyet teşkilatları bile özel güvenlik şirketlerinin kontrolündeydi. Bu şirketler halkın güvenliğinden çok devlete satmaya çalıştıkları silahların kârları ya da zararları üzerinden kurulan bir zihniyetle yönetiliyordu. Dahası sokaklarda ileri teknolojiyle üretilmiş uyuşturucuyu pazarlamaya çalışan bir dünya karanlık adam ve bu adamların başında oldukları şebekeler de bu şirketlerle ilişki içindeydiler. Geleceğin dünyasına dair oluşturulan bu tasavvur karanlık bir pelikülle birleşince bu karamsar dünyayı tamamlayan bir bütünlük oluşuyordu.

Böylesi bir dünyada kâr beklentisiyle üretilmiş olan Robocop makine yanıyla üstün bir polis olarak belirse de onun insani yanı birçok kişinin hoşuna gitmeyecek biçimde doğruluğu ve adaleti savunuyor, böylelikle Çvuş Murphy işlere taş koyuyor, her zaman olduğu gibi sistem yine kendi silahıyla vuruluyor, ortalık karışıyor, hesaplar değişiyor, ortaya çıkan aksiyonsa işin tuzu biberi oluyordu. 1987’deki ilk çevrim Robocop günün gerçekleriyle bağını koparmayıp sistemi eleştiren üslubuyla ayakları yere basan, insan olmakla makine kalmak arasına sıkışmış kahramanıyla, bilim kurgu yanını oldukça başarılı besleyen yarattığı karanlık atmosferle türünün kıvamını oldukça yoğunlaştıran başarılı bir yapımdı.

robocop 2014
RoboCop (2014)

Ne ki 2014 yapımı olan Robocop bir önceki çevriminin kendisine epey hazır bir malzeme bırakmasına rağmen neredeyse tüm bu malzemeyi elinin tersiyle bir kenara itiyor. Dahası görmezden gediği ilk filmin duruşunun ya da bakışını çeşitlemek veya farklı bir sinema dili geliştirmek gibi bir kaygı da taşımıyor. Robocop’un yeni çevriminde, hikâyenin bütünlüğünü gayet başarılı bir şekilde tamamlayan,besleyen karanlık şehir atmosferi tamamen es geçilmiş. Filmde dış mekân çekimleri dikkati çekecek şekilde kısıtlı tutulmuş. Bu nedenle Robocop’un hikâyesinde bahsettiği geleceğin tam olarak neye benzediğini kestirmekte oldukça zorlanıyoruz. Dahası artık devletlerin politikalarını açıktan açığa belirleyen şirketlerin karanlık ilişkileri, satın aldıkları ya da almaya çalıştıkları politikacılar ya da bürokratlar yeterince vurgulanamıyor. Sonra şehrin karanlık arka sokaklarında fink atan torbacılar, insanlara pazarlanan bin bir türlü uyuşturucunun yarattığı piyasanın devlet ve özel şirketlerle olan ilişkisindense hiç bahsedilmiyor.

Tüm bu bahsettiğim ve filmin ana hikayesini besleyen öğeler görmezden gelinince de senaryo epey güdükleşiyor. Bunların dışında Robocop sadece bir komploya kurban gitmiş polisin mucizevi bir teknolojiyle hayata yeniden döndürüldükten sonra karışan kafası, ailesine karşı duyduğu sevginin makineleşmiş zihninde bu bir belirip bir kayboluşu, makine yanı ile insani yanı arasındaki gidiş gelişleri ve bütün bu kafa karışıklığı içinde kendisini bu hale getiren kişilerin peşine düşüşünü anlatıyor. Tüm bunlar anlatılırken de olay hem Murphy hem de seyirci için son derece kişiselleştirilmiş oluyor.

Yeni Robocop sinemanın gelişmiş dijital oyuncakları sayesinde daha bir albenili görünse de ilk çevrimi kadar yetkin ve eleştirel değil. Ortaya da çıka çıka vasatın altında, güya eğlencelik bir yapım çıkıyor ki bu yeniden çevrim 1987’de çekilen ilk filmin politik duruşuna fena halde ihanet ediyor. Dahası bu duruşun yerine yeni ve dikkate değer bir şey de koyamıyor.

Kategoriler
haber

Paul Verhoeven Sinemaya İsa’yla Dönecek

Sinemadan altı yıldır uzakta olan yönetmen Paul Verhoeven bu araya nokta koymaya hazırlanıyor. En son memleketi Hollanda’da “Zwartboek/Black Book”a imzasını atan yönetmen bu filmden beri film çekmiyordu. Yönetmenin Amerika’da çektiği son filmi ise başarısız bulunan 2000 yapımı “Hollow Man”di. Verhoeven on iki yıl aradan sonra Amerika’ya dönmüş olacak. Yönetmenin yeni filmi Hazreti İsa ile ilgili olacak. “Jesus of Nazareth” (Nasıralı İsa) adını verdiği filminin üzerinde bir buçuk senedir çalışan yönetmenin çekimlere ne zaman başlayacağı açıklanmadı. Filmin senaryosunu “Beowulf”, “Killing Zoe” gibi senaryoları kaleme alan Roger Avary yazacak. İsa’yı canlandıracak kişi henüz belirlenmedi.

Yakın zamanlarda diğer peygamberlerin hayatları da beyazperdeye taşınacak. Ridley Scott “Prometheus”la yaşadığı aydınlanmadan sonra “Moses” ile Hz.Musa’yı perdeye taşımaya karar verdiğini açıklamıştı. Ayrıca Steven Spielberg de Hz.Musa’nın hayatını aynı isimle perdeye taşımaya hazırlanıyor. Spielberg filminde Hz.Musa’nın firavunla mücadelesine odaklanacak. Darren Aronofsky ise Hz.Nuh’un gemisini inşa etme sürecine odaklanacak yeni filminde. “Noah” (Nuh) adını verdiği filminin çekimlerine gelecek ay başlayacak.