Kategoriler
seçki

Almodóvar ve Annem

Bir gece benim biricik annemle izledik onun filmini. Rüyalarımın erkeği değil rüyalarımın yönetmeni!

Benim annem oldukça naif, çiçeklerini sulayan, bize kısırlar yapan süper bir annedir. Bir akşam onun kanına girmek istedim. Anneme sinemayla ilgili, yönetmenlerle ilgili bir sürü şey anlattım; bir sürü kitaptan bir ton paragraf okudum anneciğime. Bir zamanlar da ona Griffith’in Intolerance: Love’s Struggle Throughout the Ages (Hoşgörüsüzlük) filmini izletmiştim ve şaşılacak bir şekilde buna tahammül etmişti. Ben bir deliydim onun için. Biraz Anadolulu, biraz modern, biraz çılgın, biraz muhazakar bir deli. Ben bir şekilde annemin damarlarına sinemayı işlemeyi başardım, hatta en sevdiği filmin Lars Von Trier’in “Antichrist” olduğuna karar verdik. Annem filmin başından sonuna kadar hüngür hüngür ağladı, ben de ona baktım şaşkınca.

Sonra annemi benim rüyalarımın yönetmeni ile tanıştırdım. Tencerenin yanık kenarın da patırdayan patlamış mısırımızı aldık ve başladık izlemeye. Volver: Bir Pedro Almodóvar filmi. Ben bu filmi annemden önce izlemiştim fakat amacım Pedro Almodóvar’la ilgili Anadolulu fikirler edinmekti. Bu fikirleri öğrenmek için süper bir plan yaptım ve elbette annem bu fikrime hayır demedi. Her hafta salı günlerini Almodóvar günü ilan ettim; annem de bu plana çok iyi hazırlandı. Salı günleri yemek her zamanki saatinden erken yendi, bulaşıklar hemen yıkandı, çay demlendi, mısır patlatıldı. Annem heyecanlıydı. Volver’den sonra “Hable Con ella” filmini izlemeye koyulduk. Annemin hali ruhumu saran sinema aşkını daha da ateşledi. Ben doğru şeye âşıktım. Annem filme tüm ruhunu koydu ve bir anda “Lydia” olduğunu fark ettim. Komada kaldı annem film bitene kadar. Patlamış mısıra dokunmadı, en sevdiği kaçak çaydan yudumlamadı. Ağlamaması gerektiğine düşünerek ağlamadı filmin sonuna kadar. Sonunda ne olacak diye de sormadı; sabırla izledi filmi. Kırılmıştı sanki hayata, aşk’a kırılmıştı sanki ama bana çaktırmadı. Ses’in, iletişimin, kalbin bir kez daha ne kadar yüceldiğini gördüm annemin gözlerinde. Farklı hayatların bir anda nasıl aynı çizgiye geldiğini, çekilmiş olan ruhun nasıl çağrıldığını anlatan bu başyapıt annemin kalbinde sarsılmaz bir yere sahip oldu.

Film bitti, annem kendini bırakmak zorunda kalmıştı, kıpkırmızı burunla “ödül almış mı kızım bu film?” diye sordu ve “Ben çok sevdim bu adamı” dedi, “her filminde farklı hikâye, hiçbir şey birbirine benzemiyor. Bir sürü kadın var hayatında bu adamın, ama hiçbirini sevmemiş sanki sadece kameraya kaydetmiş” dedi. Şaşkındım bir de gururlu. Neden bilmiyorum ama annemin bu tespitini hiç sorgulamadan kabul ettim. Sonra sırasıyla La mala educación, Los abrazos rotos, Todo sobre mi madre, Carne trémula, Tacones lejanos, Mujeres al borde de un ataque de nervios, ve son olarak da Átame!… Annem tüm bu filmleri asla hayır demeden izledi. Annemin beni en çok etkileyen tespiti ise “üzerinde düşünmek” oldu. Evet, bu adam insanı düşündürüyordu. Başkahraman senken bir anda filmden çıkıp izleyici oluyorsun. İnsanın karmaşık ve bir o kadar yalın durumu Almodóvar’da unutulmaz bir destana dönüşüyor.

Annemi Almodóvar’ın son filmi La piel que habito filmine hazırlamak için Átame! filmini en son izlettim. Banderas’ı görünce daha bir heyecanlandı ama önemsemedim o hep heyecanlıydı benim için. Merak ediyordum Banderas’ı gördüğünde ne diyecekti? Filmin vizyona girmesinden hemen sonra anneme müjdeli haberi verdim. Çünkü annem merak içindeydi “Hala yeni film çekmedi mi?” diye sürekli soruyordu. “Çekti anne az kaldı, vizyona girdiğinde bu kez sinema izleyeceğiz” dedim. Yağmurlu ve ılık bir İstanbul akşamında iyi bir sinemaya gittik annemle. Çok mutlu, heyecanlı görünüyordu. Sonra yüzü değişti birdenbire. Biletler nasırlı ellerinde ufacık kalmıştı; biletleri sıkıyordu avuçlarında. “Ne oldu anne?” diye sordum “Bilmiyorum kızım böyle içim sıkışıyor sanki ben bu adamın filmlerini izleyince, bütün bedenim beynim boşalıyor. Yeni bir kapı açılıyor sanki kafamda o yüzden böyle heyecanlanıyorum” dedi. Belki de ben çok abartıyorum bu durumu ama Yeşilçam filmleriyle sınırlı bir kadın Almodóvar’ı izleyip katharsis yaşıyordu.

Salona girdik, annem ellerini bacaklarının arasında sıkıştırmış heyecanla reklamların bitmesini bekliyordu: “Televizyon gibi olmuş kızım sinema da ne çok reklam veriyor.” diye eğilip fısıldadı kulağıma. Film tüm görkemiyle başladı perdede. Annemin yüzünde duran Almodóvar’ı görmek çok keyif vericiydi. Annem Banderas’ı her gördüğünde dürttü beni. Meğerse annemin en yakışıklı bulduğu oyuncuymuş da ben bilmiyormuşum. “Bağla Beni” filmindeki tepkilerinden anlamalıydım. Çok pişmandım. Film arasında annem filmin verdiği gerginlikten ve heyecanından iki şişe su içti. “Çok seviyorum ben o adamı ama adını bilmiyorum bir tane filmini izledik ya seninle bir de bir filmini daha izlemiştim onun gitar çalıyordu filmde güzelce koca göğüslü bir kadınla oynuyordu esmer.” Desperado. Ah anne sen neler de izlemişsin haberim yok benim. Yeniden doluyordu film annemin yüzüne. Filmin sonuna kadar annem bacaklarının arasında tuttu ellerini, bir ara eline dokundum buz gibiydi. Evet, annem seviyordu Almodóvar sinemasını. Film bitti…

Annem Banderas’a ve Almodóvar’a bir kez daha âşık oldu tıpkı benim gibi. Uzun otobüs yolculuğunda annemle filmin kritiğini yaptık, sonuç: Dr. Legard’ın donuk bakışı, intikam içgüdüsü, mesafeli baba takıntılı doktor duruşunu çok sevdik ve korktuk bu durumdan. Almodóvar’ın sekans sekans yayılmış estetiğine, damarlara değen hikâyesine, plastik cerrahiye postmodern yaklaşımına hayran olduk.

Annem hala filmi düşünüp ellerini bacaklarının arasında sokuyor, elleri buz gibi oluyor…

Kategoriler
izlenim

La Piel Que Habito: The Skin Pygmallion Lives In

Bakınız yazarlarından Cem Çelik ve Ebru Çavdarlı ile Pedro Almodóvar’ın yeni filmi The Skin I Live In (İçinde Yaşadığım Deri) filminin basın gösterimine iştirak ettik. Thierry Jonquet’in 2005 tarihli romanından uyarlanan filmde Antonio Banderas ve Elena Anaya başrol oynuyor.

Film için söylenmesi gerekenleri yazarımız Engin Eryiğit zaten fevkalade şekilde iletmiş. Ben sadece biraz spoiler vererek ufak bir noktaya değineceğim. Filmden çıkınca arkadaşlarıma sarfettiğim ilk kelime mitolojiden ve Bernard Shaw’dan bildiğimiz “Pgymalion” olmuştu. Film ve mit temel olarak benzer çizgilere sahip fakat böyle bir hikayenin, beyazperdede bu versiyonunu izlemek büyük ayrıcalık.

Pygmalion, Yunan mitolojisinde yaptığı heykele aşık olan bir heykeltraşın hikayesidir. Aphrodite o kadar etkilenir ki Pygmalion’un aşkından, heykele can verir ve çiftimiz mutlu mesut yaşarlar. Hatta canlanan heykelimizin adı bile Galatea’dır; yani filmde Dr. Ledgard’ın yarattığı deriye verdiği isim olan ‘Gal’dır. Vincent gibi kötü bir malzemeden kusursuz güzellikte Vera’yı elde eden ve ona aşık olan Dr. Ledgard, yarattığı dünyanın Pygmalion değil de, tam tersi olan Frankenstein olduğunun farkına haliyle varamıyor. Kötü başlayıp, masalsı ama kısa hayatını sürdüren fakat yine kötü biten bu hikayede, izleyicinin aklına Pygmalion ve Frankenstein sıkça geliyor. Almodóvar bize perdenin öteki yüzünü çok açık şekilde gösteriyor aslında.

Burada yine şükür ki filmin başında, artık arka mahallemizin çocuğu olarak gördüğümüz Pedro Almodóvar var. Yoksa bu kadar ilginç bir kurgunun başka ellerde ziyan olmasını izlemek gerçekten kötü olurdu. E, bu kadar edebi referanstan sonra böyle bir filmi kaçırmak üzüntü verici olabilir. Son pişmanlık fayda etmiyor haliyle, o zaman seansları şimdiden kontrol etmeye başlayın derim ben.

Kategoriler
izlenim

La piel que habito: Kalın Derililere Özel!

Kanlı, maskeli, seksi, mide bulandırıcı ama bir yandan da romantik; ve fazlasıyla ‘İspanyol’… Átame!’den ve 20 yıl aradan sonra ilk kez buluşan Almodóvar ve Banderas sanki hiç ayrılmamış gibi!

Pedro Almodóvar’ın son filmi “La piel que habito (İçinde Yaşadığım Deri)” hakkında DVDV arka kapağı için bir yorum yapmam istenseydi, naçizane yazacaklarım bunlar olurdu. Mayıs’ta Cannes’da görücüye çıkan, Eylül başlarında İspanya’da gösterilen film, 2011’in sondan bir evvelki gününde, yani önümüzdeki Cuma nihayet bizde de vizyona giriyor. İzlediğinizde hak verecek misiniz bilmem ama bence Lineker o meşhur sözünü bugün söyleseydi şöyle bir şey diyebilirdi: Sinema, 22 kişinin 90 dakika boyunca oynadığı ve sonunda İspanyolların kazandığı bir oyun!

‘İçinde Yaşadığım Deri’, Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet’in romanından uyarlandı. Roman Fransa’da 1995’te ‘Mygale’ adıyla basılmış; 2003’te Amerika’ya, iki yıl sonra ise ‘Tarantula’ adıyla İngiltere’ye taşınmış. Söyleyeceğim her şey ‘spoiler’ olabileceği için konudan kısaca bahsetmekle yetinmek zorundayım.

Film, Toledo’da yaşayan ve yüz nakli, yanık tedavileri gibi konularda uzmanlaşmış başarılı bir estetik cerrah olan Dr. Robert Ledgard’ın (Antonio Banderas) hikâyesi… Karısının bir kazada yanarak ağır yaralanması ve komadan çıktığında yüzünün halini görünce intihar etmesi üzerine doktor, ‘yanmaz, paslanmaz, kir tutmaz’ bir deri yaratma konusunda saplantılı hale geliyor!

Meslektaşları onun bu çalışmasını takdirle izliyorlar. Tabii testlerini fareler üzerine yaptığını sanarak! Aslında doktor, ‘kobay’ olarak ‘ev / laboratuar / ameliyathane’sinde tutsak ettiği Vera (Elena Anaya) adlı bir genç kadını kullanıyor.

Bir gün doktor dışarıdayken evin hizmetçisi Marilia’nın (Marisa Paredes) uzaklardaki tuhaf oğlu Zeca (Roberto Álamo, bir başka deyişle ‘el tigre’ yani ‘kaplan’) eve geliyor. Ve güzeller güzeli Vera Cruz’a tecavüze yelteniyor.

Bu esnada eve dönen Robert, Zeca’yı vurup öldürüyor! Robert’le Vera’nın nefret ilişkisi sevgi eksenine kayarken, doktorun meslektaşı Fulgencio (Eduard Fernández), Vera ile birkaç yıl önce kaybolan Toledo’lu bir delikanlı arasındaki bağı fark ediyor. Robert’i tehlikeli sularda dolaştığı konusunda uyarıyor ama nafile…

Tabii Doktor Ledgard’ın acıları bununla sınırlı değil! Bir yandan da kızına tecavüz ettiğini düşündüğü bir adamdan intikam alma çalışmaları var. Ve birbirinden kopuk gibi görünen tüm bu olayların ucu filmin sonunda öyle bir bağlanıyor ki, sormayın gitsin!

Çekilmekte olduğu günlere dönersek, Almodóvar filmi “İçinde çığlık veya korkunç sahneler bulunmayan bir terör filmi yapacağız. Senaryo daha önce yazdığım hiçbir filme benzemiyor. Yazdığım en sert senaryo!” diye tarif etmişti. Almodóvar’ın ‘terör’ nitelemesiyle Hollywood özentisi bir terörizm filmini değil, özellikle 1980’lerde dünyayı saran ve genelde intikam hikâyelerini anlatan film biçimini kastettiği de bakınız’ın haber sayfalarında yer almıştı. Filmi izledikten sonra ilk yorumum şu oldu: Adam sözünün eriymiş. Ya da bugünlerin popüler ifadesiyle, “Adam haklı beyler!”

Kategoriler
izlenim

Mujeres al borde de un ataque de nervios

Zevk için Acı Gerekir

Almodovar’ın 1988 yapımı filmi “Mujeres al borde de un ataque de nervios” (Women on the Verge of a Nervous Breakdown), Türkçeleşmiş haliyle “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”, herhalde çeviride adı kaybolmamış nadir filmlerden. Gerçekten de kelimesi kelimesine dilimize katılmış ve doğru karşılığını bulmuş bir ifade “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”.

Kadın-erkek öykülerini yani yaşamın en temel ilişki biçimini anlatan birçok yönetmen var elbette. Ancak Almodovar, bu yönetmenlerden bazı noktalarda ayrılıyor. Tarafsız anlatmak başka, bir kadının gözünden anlatmak başka diye düşünüyorum. Sinema sektöründe kadının bir “arzu-göz” nesnesi olarak tanımlanmasının desteklendiği bir dönemde, öyküyü tamamen kadının penceresinden anlatabilmek gerçekten yetenek isteyen bir iş. Film yazarlığına ve yönetmenliğe seks filmleriyle başlamasını da çok ters köşe bir başlangıç olarak görmüyorum. Yönetmenin filmografisi adeta, doğup büyüyen ve olgunlaşan bir çiftin ilişkisinin serüveni gibi… Demek ki ona göre önce anlatılması gereken hikaye, cinsellikmiş! Bu mahrem ve ayıp görülen alanda söyleyecek sözlerini tüm doğallığıyla sunmasının ardındaki neden belki de, iki insanın önce birbirlerinin bedenini tanıması gerektiğini düşünmesi olabilir. Sonra ilişki boyut ve şekil geliştirmiş. Sıra gelmiş ikili diyaloglara, ölümlere, çocukluğa dönerek psikolojinin altında yatan nedenleri sorgulamaya, olgun bir kadın haline gelmeye, ölümlere ve sonlara hazır olmaya. Yani sırayla gidecek olursak, Annem Hakkında Herşey, Konuş Onunla, Kötü Eğitim, Dönüş ve Kırık Kucaklaşmalar ile –şimdilik- son buluyor.

Kadın öykülerini dahiyane anlatan birinin cinsiyeti ne olmalıdır?

Tüm bu filmlerde, erkeğin gözünden öyküyü kurgulamak ve kadını ikinci nesne konumuna sokmak yerine, kadını edilgenlikten kurtarıp özne haline getiriyor. Ya da eğer söz konusu öykü, bir erkeğin yaşamı ise bunu kadın ile eşit bir düzlemde anlatıyor. Örneğin Annem Hakkında Herşey’de çocuğu da, annesini de, babasını da birbirine paralel yakın pencerelerden izledik, hiçbiri diğerinin önüne geçmedi. Aynı şekilde Konuş Onunla’da kadının o kadar mahrem ve gizemli analizlerine şahit olduk ki, kendi tanıklığımıza bile şaşırdık. Kötü Eğitim, tamamen, o yukarıda sözünü ettiğim çocukluğa geri dönerek psikolojinin aralanması örneğine girdiği için belki kadını ayrı bir yerde tutarak, yönetmenin cinsiyetsiz bir otobiyografisi olduğunu söyleyebiliriz. Dönüş filminde Penelope Cruz’un olanca kadınsılığıyla bir kadın öyküsünün nasıl tutkulu anlatılabileceğini kırmızı rengin (zaten çoğu filmine renk veriyor) güzelliğinde izledik. Son filmi Kırık Kucaklaşmalar’ı açıkçası kendini tekrarlamış eski filmlerinin bir kopyası olarak gördüm ve Almodovar tutkusunu çok göremediğimi söyleyebilirim, ama istisnalar kaideyi bozmaz:)

Gelelim, yazımıza konu olan 1988 yılına… Filmi yeni izleme şansı bulabildim ve nasıl daha önce izlememiş olurum diye epey hayıflandım. Adını çok duyduğum “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar” gerçekten adı gibi bir konuyu ele alan oldukça naif bir yapım. Filmin tarihini biliyor olmasam, kesinlikle günümüzde geçtiğini iddia edebilirdim. Kesinlikle demode olmayan bir kurgu, vatka takmayan kadınlar (!), müzik, öykünün gerçekliği, saçların ve rengarenk kıyafetlerin duruşu, topuklu ayakkabının asla modası geçmeyen sunumu derken film adeta günümüzde geçiyor gibiydi. Aşkından dünyayla bağlantısı kesen, yemek yemeyen, asabi ve sürekli telefonun çalmasını bekleyen bir tip size tanıdık gelmiş olsa gerek. Tüm kadınların yaşadığı bir süreçtir çünkü! Günümüzle tek farkı artık telefon yerine, internete bakılıyor olması belki de. Aşık olduğu adama sevdiği çorbayı öfke ve hüzün karışımı bir duyguyla yapar, ama aynı zamanda içine de bir ton uyku hapı atmayı ihmal etmez. Tam sinir krizi eşiğindeki bir kadının davranışıdır belki de bu.

Pepa kendi dünyasına kapanmışken; arkadaşı Candela’nın da aşk acısıyla ona sığınmaya çalışması ve Pepa’nın sevgilisinin, oğlu ve sevgilisi Marisa ile Pepa’nın evine gelip gitmeleri, tüm bu kişileri bir araya getirir. Hepsini birarada tutan kişi Pepa’dır. Aslında kendi derdine düşmüşken ve agresif bir tavırla kimseyi dinlemek istemezken; sinir krizi sürecinde çevresinde gördükleri onun aşkından vazgeçmesine neden olur. Kapı görevlisinden, taksi şoförüyle ilişkisine kadar asabi ama doğal haliyle yüzleştiği bir ilişki yaşarken; yavaşça anaç bir hale bürünmeye başlar. Bu da tam bir kadın psikolojisidir! İntihara teşebbüs eden arkadaşı Candela’yı kucaklar, aşık olduğu Ivan’ın karısına bile akıl dengesinin yerinde olmaması nedeniyle üzülür ve kocasını öldürmesini engellemeye çalışır. Kendi varlığının aşık olduğu adama bağlı olmadığını anlamasıyla gerçekliğe döner belki de. Filmin sonunda misafiri Marisa’nın, rüyasında kendi kendine tatmin olmasına sevinerek, kadınsı yorumlarda bulunur ve bakire olmadığının artık fark edildiğini ve bunun nasıl bir hissiyat olduğu üzerine sohbet eder.

Sinirliyken ve kafası dopdoluyken bir kadının sürekli evini ve odasını toplayıp, herşeyi atmaya giriştiğini biliriz. Hayatında başka bir kadın olan erkeğe aşık olunduğunda da sanırım çöp atmaya giderken bile çok şık giyiniliyor olsa gerek! Pepa, gerçekten film boyunca olanca şıklığıyla, renkleriyle, kalın ve doğal kaşlarıyla, hızlı tavırlarıyla tam bir kriz kadını imajı veriyor. Önce bilerek sonra da dalgınlığa vurarak yatağının yanmasını engelleyemez. Ama öte yandan evdeki kırık cam parçalarının üzerine basılmaması için hemen önlem alarak, uyuyanların üzerine battaniye örterek sorumluluk sahibi bir davranış sergiler. Aşk acısından dolayı asabidir demiştik, sürekli reddedilmektedir ve ikinci kadın olmak istemez ve artık kendisini başkalarından daha çok düşünmesi gerektiğini fark ederek “Artık hayır deme sırası bende!” diye isyan eder ve aşkından vazgeçmesiyle kendini bulması bir olur. Son sahnelerden birinde yine kendini unutup misafirlerine bir öğütte bulunurken, “Ama zevk için acı gerekir” diyerek son noktayı koyar. Tüm bunlar kadın olarak çoğumuzun bildiği ruh halleri…

Benim asıl merak ettiğim, Almodovar’ın nasıl bu kadar yerinde ve şahane gözlemler yapıyor olabildiği… Bazı feminist akım yönetmenleri, “kadın filmi” denilmesini doğru bulmuyor, çünkü bu cinsiyetçilik yapmaya giriyor. Ama söz konusu 1980’ler olduğunda, yönetmen –en azından görünümü itibariyle- bir erkek olduğunda ve söz konusu filmdeki kadın öyküleri, çoğu kadın yönetmenden daha iyi sunulduğunda, insan bunu sorgulamadan edemiyor. Renklerin tutkusuyla, gözyaşı ve sevincin biraradalığıyla, detayları fazla düşünmenin verdiği özveriyle, krizin eşiğindeyken bile kırmızı oje sürmenin, saçlarını uzatmanın ve lacileri çekmenin kadınsılığıyla Almodovar’ı selamlıyorum…

Kategoriler
seçki

White Hotel: Bir Hollywood Laneti!

white-hotel-brittany.jpg

Lanetler ve uğursuzluklarla dolu korkutucu şehir efsaneleri Hollywood’un en sevdiği konuların başında gelir. Sadece bu efsaneleri film yapmaka kalmazlar, birbirlerine anlatmayı da çok severler.

Vanity Fair yazarlarından Karina Longworth, Brittany Murphy’nin zamansız ölümünden sonra kaleme aldığı yazısında bu lanetlerden birini bir kez daha hatırlattı. Longworth, The White Hotel isimli “lanetli senaryonun” öyküsünü okuyucularıyla paylaştı.

The White Hotel 1981de D.M.Thomas tarafından yazıldı. Amerikan modern edebiyatının önemli isimlerinden biri sayıldı. Kitap, bir otelde Sigmund Freud’la buluşan bir opera şarkıcısının terapi seanslarını anlatıyordu. Geleceği gördüğünü iddia eden musevi genç kadın, kendisinin büyük bir soykırımda öleceğini de Freud’a aktarıyordu. Kitap, sinema dünyasında da büyük ilgi gördü ve yönetmenler teker teker sıraya girmeye başladı.

Kitabın haklarını ilk olarak büyük bir para ödeyerek Barbara Streisand satın aldı. Ancak kitabı iyi okumadığını fark eden Streisand, D.M.Thomas’ın kaleme aldığı vahşi seks sahneleri nedeniyle filmden vazgeçti. Kitabın Streisand’a zararı, kaybettiği büyük miktarda para oldu.

Ardından Bernardo Bertolucci sıraya girdi. Bu senaryoyla ilgilenmek Bertolucci’ye uğurlu geldi ve Son İmparator’la Oscar ödüllerini topladı.

İlk iki denemeden sonra D.M.Thomas kitabı kendi prodüktörlüğüyle filme almak istedi. Yönetmen olarak konuştuğu Terrence Malick, önemli bir hastalık geçirdiği için bu proje de yattı.

Sırada David Lynch vardı. Başrol için Isabella Rosselini’yi düşünüyordu. Rosselini ve Lynch, film başlamadan önce büyük bir kavga etti. Lynch versiyonunun senaristi Dennis Potter da kısa bir süre sonra ölünce Lynch de “White Hotel”i çekemeyenler kervanına katıldı.

Senaryoyu eline alan bir sonraki yönetmen Emir Kusturica oldu. Aynı tarihlerde Yugoslavya bölündü ve savaş başladı. Kısacası sonuç yine hüsran oldu. Filmi çekmeye niyetlenen Pedro Almodovar ve David Cronenberg de yaşadıkları maddi zorluklar nedeniyle hayalkırıklığı yaşayan önemli yönetmenler arasına katıldılar.

2006 yılında sırada bir yönetmen veya prodüktör değil, bir senarist vardı. Simon Monjack, 2006 yılında prodüktör Susan Stewart Potter’la 20 milyon dolar ödeyerek kitabın haklarını satın aldı. Monjack, projeye hazırlanırken hayatının kadınıyla tanıştı ve 2007de evlendi. Simon Monjack, White Hotel’in öncesinde başka bir film, “Factory Girl”ün yazar kadrosunda yer aldı. Filmin başarısının ardından “White Hotel”i yazmaya ve çekmeye hazırdı. Hazırlıklar başladı. Monjack’in başrol oyuncusu için düşündüğü isim eşi Brittany Murphy’den başkası değildi….

White Hotel’in Laneti’nin bu bölümünde ne olduğunu hepimiz üç gün önce yaşanan trajik ölümle öğrendik. Tüm bu lanet “Bleak Hotel: The Hollywood Saga of The White Hotel” isimli bir kitaba bile konu olmuş durumda… Bakalım “lanet” veya “tatsız tesadüfler silsilesi” ne kadar sürecek ve White Hotel film olmayı başarabilecek mi?

white-hotel.jpg

Kategoriler
haber

Cannes’da Ustalar Geçidi

Berlinale genç ve yetenekli isimlerin gövde gösterisine sahne oldu. Cannes’da ilk gösterimi yapılması planlanan filmlerin listesine baktığımızda bu sefer ustaların ağırlığı görülüyor.

Cannes Film Festivali kurulduğu ilk günden bu yana büyük ustaların sinema tarihine damga vuran filmlerin ilk kez izleyiciyle buluştuğu bir platform olmuştur. Bu yıl da günümüzün en önemli auteur’leri çekim takvimlerini bu önemli etkinliğe göre ayarladı. Cannes’da görücüye çıkması beklenen filmlerin listesi daha 4 ay olmasına rağmen o kadar uzadı ki, bazı filmlerin kendilerine yer bulamama tehlikesi doğdu. Lafı fazla uzatmadan 13-24 mayıs tarihleri arasında ilk kez gün yüzü görecek filmler arasında dikkatimizi çekenleri bir sıralayalım.

antichrist.jpg

Lars Von Trier’in, Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbrough’lu Antichrist’ı… Trier’in filmi yarışma kategorisine sokmak istediği belirtiliyor.

Michael Haneke’nin The White Ribbon’ı… Usta yönetmen başrolü orijinal Funny Games’ten tanıdığımız Susanne Lothar’a emanet etti.

Quentin Tarantino tüm gücüyle Inglourious Basterds’i Cannes’a yetiştirmeye çalışıyor. Hatta zaman azlığı nedeniyle filmin müziklerini yapması planlanan Ennio Morricone’den de vazgeçti.

Fatih Akın’ın da Yaşamın Kıyısında’nın ardından yeni filmi Soul Kitchen‘ı Cannes’a yetiştirmeye çalıştığı belirtiliyor.

Ang Lee, sadece Toronto Film Festivali’nde özel bir gösterimle yer alan Taking Woodstock‘u Cannes’da görücüye çıkaracak.

Jim Jarmusch, çekimlerini bitirdiği The Limits of Control‘ü post prodüksiyon evresi de sorunsuz giderse mayıs ayına yetiştirecek.

Pedro Almodovar’ın, Los Abrazos Rotos’u (Broken Embraces) mart ayının sonuna doğru İspanya’da gösterime girse de, uluslararası seyirciyle Cannes’da buluşacak.

Todd Solondz’un Charlotte Rampling ve Paul Reubens’in yanısıra Paris Hilton’a da bir rol verdiği, 1998 tarihli Happiness’in devam filmi Forgiveness da gösterime girmesi beklenen filmler arasında…

Coen Kardeşler, A Serious Man’le hızlı bir geri dönüş yaparken; Steven Soderbergh, The Girlfriend Experience ve The Informant’la festivale iki film birden sokacak.

Terry Gilliam The Imaginarium of Doctor Parnassus’u, Neil Jordan’ın Ondine isimli filmi, Ken Loach’un Eric Cantona’yı anlattığı Looking for Eric‘i, Danis Tanovic’in Triage’ı ve Alejandro Amenabar’ın Agora’sı da Cannes’da görücüye çıkacak.

Geri kalan muhtemel filmleri de kısa bir listeyle sizlere aktaralım:

  • Jane Campion (Bright Star)
  • Jacques Audiard (Un Prophete)
  • Sylvain Chomet (L’Illusioniste)
  • Bruno Dumont (Hadewijch)
  • Jan Kounen (Coco Chanel & Igor Stravinsky)
  • Claire Denis (White Material)
  • Gaspar Noe (Enter The Void)
  • Cristian Mungiu (Tales From the Golden Age)
  • Margarethe Von Trotta (Vision)
  • Park Chan-wook (Thirst)
  • Johnnie To’s (Vengeance)

Cannes’da yer alacak filmlerin kesin listesi 23 nisanda açıklanacak.