Kategoriler
haber

Seni Buldum Ya!: Reha Erdem’in Yeni Filmi

Reha Erdem bir twitter mesajıyla Seni Buldum Ya isimli yeni filmin yakında online platformlarda yayınlanacağını açıkladı.

Serkan Keskin, Nihal Yalçın, Bülent Emin Yarar, Taner Birsel’in başrollerini paylaştığı filmin konusuyla ilgili net bir açıklama yapılmadı ancak oldukça ilginç posteri paylaşıldı.

Kategoriler
seçki

2017 Türk Filmleri

Her yıl yaptığımız gibi bu yıl da 2017 Türk Filmleri dosyamızla karşınızdayız. Her geçen yıl bu listeyi yaparken moralimizin daha çok bozulduğunu ve sinemamız adına endişelendiğimizi belirtmemiz lazım.
2017’de Türkiye’de sinemalarımızda boy gösterecek yerli filmler listesini çıkarırken popüler gişe filmlerini çıkardığımızda çoğunlukta muallakta bir endüstri izlenimi alıyoruz. Yıldız isimlerin 4-5 filmi dışında gösterim tarihi belirlenmemiş, belirlense bile sallantıda olan bir takvimle karşı karşıyayız. Zaten yılın ikinci yarısı ve festival filmi olarak görebileceğimiz filmleriyle ilgili elimizde malumat yok.

İlk olarak net gösterim tarihi açıklamaları olmadığı için 2017 Türk Filmleri listemize girememiş ancak haberleri heyecan yaratmış filmlere bir göz atalım.
2016’nın sinemamız adına en heyecan veren haberlerinden biri Yavuz Turgul’un, Şener Şen’le birlikte yeniden bir film çekeceğiydi. Ancak filmin bu yıla yetişip yetişmeyeceği bilinmiyor.
Kırıp Kalpler Bankası isimli filmi vizyon için sıra bekleyen Onur Ünlü, eylül ayı içinde yeni filminin Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok olduğunu açıklamıştı.
Ezel Akay’ın Zübük’ü yeniden çekeceği ile ilgili haberler de yılın heyecanlandıran gelişmelerindendi.
Kaan Müjdeci’nin yeni filmi Iguana Tokyo da özellikle Cannes Film Atölyesi’nde dikkat çeken senaryolar arasına girdiğinden beri merakla beklediğimiz filmlerden.
Emin Alper’in yeni filmi Çukurcalı 3 Kızkardeş’in çekimleri 2017 kışında başlayacağı için bu yıla yetişmesi zor görünüyor.
Mustang ile beğenilen ve çok da tartışılan yönetmenler arasına giren Deniz Gamze Ergüven yeni filmi “Kings”te Daniel Craig ve Hale Berry ile çalışacak.
Ceylan Özgün Özçelik’in ilk filmi Kaygı da ilgiyle beklediğimiz filmler arasında…
2016’da filmleri gösterime giren Reha Erdem ve Zeki Demirkubuz’un 2017’yi pas geçeceğini tahmin ediyoruz.

İstanbul Kırmızısı
Yönetmen: Ferzan Özpetek
Oyuncular: Halit Ergenç, Tuba Büyüküstün, Nejat İşler, Mehmet Günsür, Çiğdem Selışık Onat, Serra Yılmaz, Zerrin Tekindor, Ayten Gökçer, Reha Özcan, İpek Bilgin, Cemre Ebuzziya, Selim Bayraktar, Tuğrul Çetiner, Şerif Sezer, Nergis Öztürk
Konu: Orhan travmatik bir kayıptan sonra her şeyini kaybetmiş ve vahşi bir yaşama yönelmiş eski bir yazardır. Her şeyi bırakarak Londra’ya yerleşir ve editör olarak çalışmaya başlar. Yıllar sonra İstanbul’a geri döner. Bu geri dönüşün nedeni zamanını Paris, Londra ve Berlin’de geçirmiş ünlü yönetmen Deniz Soysal ile tanışmaktır.
Notlar: Ferzan Özpetek filmi kendisinin beğenilen romanından uyarladı.

In The Fade
Yönetmen: Fatih Akın
Oyuncular: Diane Krüger, Numan Acar, Şiir Eloğlu
Konu: Fatih Akın’ın ırkçılık ve mülteci sorunlarına da değineceği, yönetmenin deyimiyle Taxi Driver’a da saygı duruşunda bulunacağı bir film olacak.
Notlar: Venedik Film Festivali’ne yetişmesi beklenen filmde Diane Krüger hayatında ilk kez “almanca” bir filmde rol alacak.

Ahlat Ağacı

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Oyuncular: Filmin oyuncu kadrosundan resmi olarak açıklanan isimler arasında henüz Hazar Ergüçlü var.
Konu: Sinan oldum olası edebiyatla ilgili bir genç adamdır ve yazar olmak istemektedir. Anadolu’da doğduğu köye dönen genç adam kitabını bastıracak parayı bulmak için tüm enerjisini harcamaya başlar ancak babasının geçmişten kalan borçları başına dert olacaktır…2017-turk-filmleri-nuri-bilge-ceylan

İşe Yarar Bir Şey

Yönetmen: Pelin Esmer
Oyuncular: Başak Köklükaya, Yiğit Özşener, Öykü Karayel
Konu: Film bir tren yolculuğu sırasında yolları kesişen bir avukat ve hemşirenin öyküsünü ve yol boyunca değişimlerini konu alıyor..
Notlar: Senaryosunda Barış Bıçakçı’nın da imzası olan filmin şu an için belli bir vizyon tarihi bulunmuyor.

Kırıp Kalpler Bankası

Yönetmen: Onur Ünlü
Oyuncular: Hazal Kaya, Taner Ölmez, Haluk Bilginer, Zerrin Tekindor, Ahmet Mümtaz Taylan
Konu ve Notlar: Galata amatör futbol takımında oynayan Enis ve Osman’ın planı takım arkadaşlarıyla birlikte bir banka soymak ve takımın ligden düşmesini engellemek için önlerindeki son maçı kazanmaktır. Takımın antrenörü imam Yusuf’un ise bu plandan haberi yoktur. Maç, çıkan kavga sebebiyle yarıda kalır. Ancak Osman maç sırasında, karşı takımın organ mafyası olan antrenörü Rüstem’in zorla alıkoyduğu Aslım’ı görür ve ona aşık olur. Zaman içinde banka soygunu planı gelişip işler karıştıkça Osman’ın Aslım’a olan aşkı da büyür.

Çalgı Çengi İkimiz

Yönetmen: Selçuk Aydemir
Oyuncular: Ahmet Kural, Murat Cemcir, Rasim Öztekin, Barış Yıldız, Tuna Orhan
Konu: Gürkan (Ahmet Kural) ve Salih (Murat Cemcir) artık mafyayla içli dışlı olmaktan, mafya düğünlerinde müzik yapmaktan bıkmışlardır. Bu nedenle mafyadan tamamen uzaklaşıp hayatlarında yepyeni bir sayfa açmaya karar verirler.
Notlar: 2017 Türk Filmleri arasında büyük gişe yapması beklenen ilk film. İlk bölümden altı yıl sonra gelen devam filminde Kural-Cemcir ikilisini yine gişe rekoru kırmaya çalışırken izleyeceğiz.

Beginner (Başlangıç)
Yönetmen: Burçak Açık Üzen
Oyuncular: Güven Kıraç, Birsen Dürülü, Ali Uyandıran, Bülent Çolak, Cengiz Okuyucu, Cenk Doğar, Bülent Ergün, Paul Dwyer
Konu: Güven Kıraç’ın emekli olmuş ama geçimini sağlamak için çalışmaya devam eden, tekdüze bir hayat süren taksi şoförünü canlandırdığı Beginner yalnızlık ve dostluk üzerine bir film. Yıllar önce dul kalmış olan Faruk’un taksi durağındaki arkadaşları ve şen şakrak komşusu dışındaki tek yakını, İngiltere’deki torunudur. Onun velayetini alabilmek için umutsuzca İngilizce öğrenmeye çabalar.

https://www.youtube.com/watch?v=_jNVdLTEVNE

Gölge
Yönetmen: Burak Donay
Oyuncular: Deniz Gönen Türkcan, Şenol İpek, Erol Koçan, Yüksel Molla, Funda Dönmez
Konu: Yeni evli Tarık ve Gülay çifti, Gülay’ın bir türlü istediği gibi bir iş bulamaması dışında büyük bir sorunları olmayan mütevazı bir çifttir. İkili arasında yaşanan aşk farklı olaylarla gerilime döner.
Notlar: Ocak’ta vizyona girmesi bekleniyor.

Kötü Çocuk

Yönetmen: Yağız Alp Akaydın
Oyuncular: Tolga Sarıtaş, Afra Saraçoğlu
Konu: 2017 Türk Filmleri arasında en çok ilgi çeken gençlik filmi. Hamile olduğunu anladığında annesinin yanından ayrılıp babasının yanına taşınan Kayla ve aile travmalarıyla büyüyen Meriç’in arasında yaşananlar.
Notlar: Çok satan 3 kitaplık serinin sinema uyarlaması. Ocak sonuna doğru vizyona girecek.

https://www.youtube.com/watch?v=5ir55hJhhoc

Perde: Ayn-ı Cin
Yönetmen: Ediz Günay
Oyuncular : Orkun Özen, Uğur Dönmez, Burcu Ayhan, Remzi Ariz, Melis Çolak, Nurhayat Ertetik
Konu: 2017 Türk Filmleri yine bir dolu cinli korku filmiyle dolu. Korku türünde kitaplar yazan tanınmış bir yazar olan Okan, son kitabını yazmak için memleketi Antalya’ya gider. Hiçbir zaman gözlüklerine alışamamıştır ve bu nedenle burada göz doktoru arkadaşı Levent’in teklifiyle lazer ameliyatı olmayı kabul eder.
Notlar: Filmle ilgili bilgilere buradan ulaşabilirsiniz
https://www.youtube.com/watch?v=dkBpJ6hexU4

Olanlar Oldu
Yönetmen: Hakan Algül
Oyuncular: Ata Demirer, Tuvana Türkay, Ülkü Duru, Salih Kalyon, Recep Renan Bilek
Konu: Zafer ve annesi Döndü hanım, Ege’nin bir kıyı kasabasında birlikte yaşamaktadır. Yaşı geçmekte olan oğlunun kasabanın güzeli Mehtap’tan ayrılmış olmasına ve hala evlenmemiş olmasına üzülen Döndü, bu gidişata son vermek için harekete geçer.
Notlar: BKM yapımı komedi filminin senaryosunda da Ata Demirer’in imzası var. Ocak ayında gösterime girmesi bekleniyor.

Vezir Parmağı

Yönetmen: Mahsun Kırmızıgül
Oyuncular: Ali Sürmeli, Selim Bayraktar, Peker Açıkalın, Orçun Kaptan, Levent Sülün, Rana Cabbar, Metin Yıldız, Talat Bulut, Altan Erkekli, Cihat Tamer, Nuri Alço, Muhammed Cangören, Hayrettin Karaoğuz, Yasemin Yalçın, Gülben Ergen, Ece Uslu, Derya Şensoy, Meral Çetinkaya, Aydan Burhan, Güner Özkul, Fatoş Seymen, Suna Selen, Defne Yalnız
Konu: Mahsun Kırmızıgül’den tarihi ve bir çok mesaj içeren bir film geliyor. Renkli fragmanından anlayabildiğimiz kadarıyla evlilik ve savaşın iç içe geçtiği bir dönem filmi olacak. Mahsun Kırmızıgül filmde Diyarbakırlı bir hamalı canlandırıyor.
Notlar: Film 25 Ocak 2017’de gösterime girecek.

Kervan 1915
Yönetmen: İsmail Güneş
Oyuncular: İbrahim Kendirci, İpek Tuzcuoğlu, Murat Han, Mehmet Usta, Meriç Başaran
Konu: 1915 yılının Haziran ayında Giresun’un meydanında 200 kişiden oluşan bir kafile eşyaları ortada bekleşmektedir. Ermeni kadınlar ve çocuklardan bu oluşan kafileyi, göç ettirmek için bir ihale düzenlenmiştir ve Katırcı Salim, Murat’ın önüne geçerek bu işi üstlenir. Topluluk bir kervan şeklinde Halep’e doğru yola çıkar. Kafilede yer alan Hayganuş adında orta yaşlarını süren bir kadınsa geride eşini bıraktığı Karadeniz’in bir avuç suyunu yanında götürmek ister ve kızı Suzan’a emanet etmiştir.
Notlar: Yönetmenliğini ve senaristliğini İsmail Güneş’in üstlendiği film I. Dünya Savaşı sırasında yaşanan Ermeni tehcirini insan öyküleri eşliğinde beyazperdeye taşımayı amaçlıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=3yjwU_2HQtA

Haybeden Gerçeküstü Aşk

Yönetmen: Yılmaz Erdoğan
Oyuncular: Büşra Pekin, Serkan Keskin, Bülent Emrah Parlak, Fatih Artman, Şebnem Bozoklu
Konu: Film, bir çiftin tanışmalarından ayrılıklarına kadar olası evreyi mizahi bir dille anlatıyor.
Notlar: Yılmaz Erdoğan imzalı, üç yıl boyunca kapalı gişe oynanan tiyatro oyunu “Haybeden Gerçeküstü Aşk” beyazperdeye uyarlandı.

Recep İvedik 5
Yönetmen: Şahan Gökbakar, Togan Gökbakar
Oyuncular : Şahan Gökbakar
Konu: Artık herkesin düzeyini ve muhtemel senaryosunu bildiği serinin devamı…
Notlar: Şubat ayı içinde gösterime girmesi bekleniyor.

Sarıkamış Çocukları

Yönetmen: Mutlu Karadoğan
Notlar: Filmin fragmanı dışında hakkında henüz detaylı bir bilgi yok. Şubat ayında gösterime gireceği açıklanmıştı.

Cereyan
Yönetmen: Mert Dikmen
Oyuncular: Salih Bademci, Murat Yatman, Pınar Bibin
Konu: Üniversitede psikoloji bölümünün 2. sınıfında okuyan Aylin (Pınar Bibin), geceleri sorunlu insanlara internet üzerinde terapi hizmeti sağlayarak insanlara yardımcı olmaya çalışmakta ve derslerde öğrendiklerini pekiştirmektedir. Yine böyle bir akşam Cavit Demir (Murat Yatman) adında bir adam tarafından aranır. 7 yaşındaki kanser hastası oğlunun ölümüne neden olduğu için büyük bir bunalım içindedir.
Notlar: 2017 Türk Filmleri arasında Senaryosu itibariyle ülkemizde pek rastlanılmayan ilginç bir gerilim filmine benziyor. Şubat ayında gösterimde…

https://www.youtube.com/watch?v=LitAYzwM7jc

Reis

Yönetmen: Hüdaverdi Yavuz
Oyuncular: Reha Beyoğlu, Ufuk Bayraktar, Orhan Aydın, Abidin Yerebakan, Ali Yaylı, İsmail Hakkı Ürün
Konu ve Notlar: Filmde Recep Tayyip Erdoğan’ın hayatından bazı kesitler sunuluyor. Erdoğan’ı Reha Beyoğlu canlandırıyor.

Ay Lav Yu Tuu
Yönetmen : Sermiyan Midyat
Oyuncular : Sermiyan Midyat, Nikki Leigh, Josh Folan, Ayça Damgacı, Kevork Malikyan
Konu ve Notlar: 2010 yılında gösterime giren ilk filmin devamı… Mart ayında gösterimde olması bekleniyor.

Deli Aşk
Yönetmen: Murat Kaman, Emrah Kaman
Oyuncular: Emrah Kaman, Pelin Akil, Toygan Avanoğlu, Şafak Pekdemir, Nilperi Şahinkaya
Konu ve Notlar: Cem Yılmaz’ın yapımcılığını üstlendiği ve küçük de bir rol aldığı filmin çekimleri başladı ancak henüz hakkında ayrıntılı bir bilgi yok.

Kolonya Cumhuriyeti
Yönetmen: Murat Kepez
Oyuncular: Ersin Korkut, Mahir İpek, Çağlar Çorumlu, Uğur Bilgin, Patrycja Widlak
Konu ve Notlar: 2017 Türk Filmleri arasında 5’in üzerinde filmle dikkat çeken BKM’nin yapımcılığında hayata geçen Kolonya Cumhuriyeti, Dedemin Fişi, Çarşı Pazar sinema filmlerinin senaristi olarak tanınan Murat Kepez’in de ilk uzun metraj sinema filmi. Filmin çekimleri ise Muğla Dalaman, Akyaka ve Köyceğiz gibi tatil beldelerinde gerçekleştirildi.

Aşk Uykusu
Yönetmen: Nisan Akman
Oyuncular: Cansel Elçin, Aslıhan Gürbüz, Gökçe Bahadır, Alican Yücesoy, Çağdaş Onur Öztürk
Konu ve Notlar: Mehmet Coşkundeniz’in aynı adlı romanından uyarlanacak olan Aşk Uykusu intikamla harmanlanmış olan bir aşk hikayesini beyazperdeye taşıyacak.

Sümela’nın Şifresi 2: Temel

Yönetmen : Adem Kılıç
Oyuncular : Alper Kul, Aslıhan Güler, Ruhi Sarı, Salih Kalyon, Tarık Ünlüoğlu

Biz Size Döneriz

Yönetmen: Doğa Can Anafarta
Oyuncular: Hande Soral, Çağlar Ertuğrul, Bestemsu Özdemir, Tarık Ündüz, Tuğçe Kurşunoğlu
Konu: Üniversiteden yeni mezun olmuş altı gencin iş ararken hayata tutunma ve kendilerini bulma çabasını ele alıyor.
Notlar: Fragmandan anladığımız kadarıyla gençlere göre bir film.

https://www.youtube.com/watch?v=T57aq-kQ7zA

Atçalı Kel Mehmet

Yönetmen: Hakan Şahin
Oyuncular: Cemal Hünal, Gökhan Keser, Hasan Yalnızoğlu, Ümit Acar, Emin Gümüşkaya
Konu: Atça’nın ağası Şerif Hüseyin’in kazandığı güreşin mükâfatı olarak “dile benden ne dilersen” cömertliğine, ağanın kızına talip olarak cevap veren ırgat oğlu Mehmet, barınamadığı köyden kaçıp dağlara sığınarak, hayatını kurtarır. Efeliğin geçerli kurallarını öğrenmesiyle, hayatına yön verecek gelişmelerin önü açılır.
Notlar: Daha önce Kartal Tibet tarafından sinemaya uyarlanan halk kahramanının hayatı. 2017 Türk Filmleri arasında dikkat çeken ender tarihi filmlerden, geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız tarihi film bolluğu bu yıl yok.

Baş Belası
Yönetmen: Tolga Baş
Oyuncular: Selen Seyven, Çetin Altay, Yakup Yavru, Mesut Yar, Ender Gülçiçek
Konu ve Notlar: Mart ayında gösterime girecek olan filmin konusuyla ilgili henüz bir bilgi yok. Komedi olduğu biliniyor.

4N1K

Konu ve Notlar: Yönetmen ve oyuncuların isminin saklandığı söyleniyor. Film, genç yazar Büşra Yılmaz’ın satış rekorları kıran gençlik kitabı 4N1K ‘nın beyazperde uyarlaması.

Katre

Yönetmen: Berkay Berkman
Oyuncular: Berkay Berkman, Atakan Şatıroğlu, Ahmet Süha Çağrıcı, Halil Kırkayak, Dalya Kilimci, Reyhan Nur Çalıkoğlu
Konu ve Notlar: Film, psikopat bir emlakçı olan Savaş’ın hayatını ele alıyor. Savaş, yaşadığı mahallenin insanları tarafından çok sevilen, saygı duyulan, güvenilir biridir. Fakat Savaş’ın kardeşi Umar ise, çocukken bir böcekten kaptığı hastalık sebebiyle havale geçirerek yatalak kalmıştır. Dini motifleri yüksek bir yapım…

Bambaşka

Yönetmen: Bahadır Abşin
Oyuncular: Birgül Ulusoy, Caner Tanrıverdi, Buse Sevindik, Cansu Taşkın, Tayfun Sav, Fatih Paşalı, Şenol İpek, Müşerref Göksever, Hakan Nevzat Dönmez, Şenol Avcı
Konu ve Notlar: Doğa, hayat dolu, üniversiteli genç bir kızdır ve başına gelen trajik kaza sonucu; omurilik felci geçirerek belden aşağısının hissini kaybeder. Bu travma sonrası yaşamı tamamen değişen ve hayata olan heyecanını kaybeden Doğa, Yiğit ile tanışır ve onun sayesinde hayata tekrar tutunmayı dener.
Notlar: 2017 Türk Filmleri arasındaki ender trajik filmlerden.

https://www.youtube.com/watch?v=QU2v-EFM-o8

Yarının Adı Başka

Yönetmen: Mustafa Delazy, Moharram Zeinalzadeh
Oyuncular: Moharram Zeinalzadeh, Volkan Keskin, Zelal Dere, Fırat Tanış, Metin Keçeci
Konu: Yaşlı bir Afgan bisiklet tamircisi, Nesim (Muharrem Zeynelzade), uzun zaman önce İstanbul’a yerleşmiş oğlunun kaybolduğu haberini alınca Türkiye’ye gitmeye karar verir. Yasadışı ve zorlu yollardan Türkiye’ye girmeyi başaran Nesim, birlikte geldiği diğer kaçakları kaybedince bir sınır kasabasına sığınır.
Notlar: 2017 Türk Filmleri arasında yer verdiğimiz bu film Türk-İran ortak yapımı. Yarının Adı Başka filminin çekimleri, Van’ın Edremit ilçesinde yapıldı.

Kuyu

Yönetmen: Serdar Bardakçı
Oyuncular: Murat Ercanlı, Oğuzhan Yücel, Dilara Duman, Neman Asgari
Konu ve Notlar: Melahat Hanım eşinin genç yaşta ölümünden sonra, her şeyini oğlu Ömer’e adar. Ömer küçük yaşta babasını kaybetmiş olmanın vermiş olduğu acıyı yüklenir. Cesur biridir ve gizemli olayları merak etmektedir. Kambur Ali’nin gizemli hayatını öğrenmek ister ancak yaşından büyük korkular O’nu bekler.

Hep Yek 2

Yönetmen: Orçun Benli
Oyuncular: Gökhan Yıkılkan, İnan Ulaş Torun, Gürkan Uygun, Ali Çatalbaş, Tuna Orhan
Konu: Orçun Benli’nin Hep Yek serisinin devam filmi
Notlar: Ocakta vizyona girecek.
https://www.youtube.com/watch?v=DEi9-lAVNyU

Kategoriler
seçki

Reha Erdem: Cevabı Olmayan Adam

Bir roman birşeyleri iddia etmez, roman sorular sorar. İnsanların aptallığı, herşey için bir yanıtları olduğunu sanmalarından gelir. Don Quixote dünyayı gezerken, dünya gözlerinin önünde bir gizeme dönüştü. Bu ilk avrupalı romanın, tüm dünya roman tarihine bıraktığı özel bir mirastır. Yazar, okuyucusuna dünyayı bir soru olarak görmesini ögretir. Bu tavır bilgelik ve hoşgörü içerir.
Milan Kundera

Reha Erdem’in söyleşilerinde tekrar ettiği bir cümle var: “Benim hiçbirşeye cevabım yok. Herşeye yanıtı olan insanlar bana çok korkutucu geliyor.” Ve genelde bu tavrı söyleşilerin soru-cevap bölümlerinde de sürdürüyor, kendisine yöneltilen sorulara da olabildiğince sorularla karşılık veriyor, net yanıtlar vermekten kaçınıyor. Sadece söyleşilerine değil, sinemasına da baktığımızda Erdem’in bu farklı duruşunu koruduğunu, sanatına yansıttığını görüyorsunuz.

reha_buyuk-2

“Cevabı olmamak” günümüz dünyasında çok zor korunabilen bir tavır. İnsanların kitapları okumasının, filmleri izlemesinin, tiyatro salonlarını doldurmasının nedenlerinin başında hayatlarındaki boşlukları doldurmak, yıllardır yanıtlarını aradıkları sorulara cevaplar bulmak geliyor. Hayatlarını büyük bir süratle yaşayan insanlar durup düşünme, empati kurma, sorular sorma yerine hızlı ve net yanıtlar bekliyor. Teknoloji ve internet soru ile yanıt arasındaki zaman farkını kısalttı, insanların hayatını birçok gereksiz ve anlamsız yanıtla doldurdu. Bu hızlı cevaplara ve sürate alışan insanlar, garip ve anlamsız bir tempo içinde yitip gidiyor ve bunu marifet sayıyorlar.

Reha Erdem, filmlerinde yanıtlar vermeyi sevmeyen bir yönetmen… Bu tavır, kendisini bizlerin içinde kaybolup gittiğimiz hız ve yanıt girdabından koruyor, sinemasının dibe çekilmesini engelliyor. Özellikle yarattığı kadın karakterlerin büyük bir bölümü yanıt vermiyor, varlıklarıyla hayata sorular yöneltiyor. Sinemamızda yıllardır eksik olan, Milan Kundera’nın Don Quixote’la özdeşleştirdiği bu tavır kendisine farklı bir “bilgelik” kazandırıyor. Kundera’nın edebiyat için yaptığı tanımlamayı, sinema adına hayata geçiriyor.

“Eğitim” sözcüğünün etimolojisinin “eğmek”ten, boyun eğdirmekten geldiği bir ülkede Reha Erdem’i takip etmek, onun sayesinde yanıtlara ve yanıtı olanlara boyun eğerek değil, sorular sorarak öğrenmek, düşünmek güzel bir duygu. Jîn ve yine bu yıl gösterime girecek Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın ortasında bir yerde küçük bir dosya hazırlayarak filmlerini hatırlatmak, sizin de bu farklı duyguyu paylaşmanızı istedik.

Reha Erdem’in sinemadaki ilk uzun metraj deneyimi A Ay‘ı  Turgay Kaplan ele aldı.
Turgay Kaplan Reha Erdem’in bir diğer filmi Kaç Para Kaç‘ı da kaleme aldı.
Korkuyorum Anne‘yi Uğur Kibar farklı açılardan değerlendirdi.
Kosmos’u iki değerli yazarımız Ebru Çavdarlı ve Yıldıray Kibar yazdı.
Reha Erdem’in son filmi Jîn‘i Haktan Kaan İçel kaleme aldı.
Reha Erdem’in geri dönmeyi düşünmediği reklamcılık yıllarını ise Fırat Türkoğlu ele aldı.

Bu dosyadaki yazılar, Reha Erdem’le ilgili ele aldığımız ilk yazılar değil doğal olarak. Daha önce Bakınız sayfalarında yer alan;
Sinan Doğrul, Hayat Var ile ilgili yazısını,
Yasemin Seven Erangin’in Korkuyorum Anne incelemesini,
Reha Erdem’in görüntü yönetmeni Florent Herry ile yaptığımız röportajı,
Ege Özgür’ün farklı Reha Erdem incelemesini yeniden okumanızda yarar olduğunu düşünüyoruz.

Kategoriler
izlenim seçki

A Ay: Rüya Rüya İçindir…

A Ay, bir ilk film olmasına rağmen ticari kaygılardan tamamen uzak, yetkin bir bağımsız sinema örneği. 88 yapımı filminde Reha Erdem, kamerasını ve kalemini özgürce kullanmış; sonuçta yedi filmlik filmografisinde seyri en güç yapımlarından birine imza atmış daha en baştan. Siyah beyaz tercihi ile hem iletisine uygun görselliği yakalamış hem de karşıt tepki geliştirdiği hızla değişen ‘değerlere’ karşı kendi sinema anlayışını açıkça ortaya koymuş.
a ay 1
Yekta, eski bir konakta halasıyla (Nükhet Seza) ve yatalak dedesiyle birlikte yaşamaktadır. Yekta’nın hiç tanımadığı babasının ölümünden sonra annesi bir gün ansızın kayığa atlayıp gitmiş ve bir daha da  geri dönmemiştir. Dolayısıyla Yekta, annesini de hiç tanıma fırsatı bulamamıştır. Yekta, her gece saat 11’i gösterdiğinde annesini kayıkla konağın önünden geçerken gördüğünü söylemekte ama buna kimseyi inandıramamaktadır. Nükhet Seza ve Yekta, konağa ve geçmişe ne kadar bağlıysalar Yekta’nın diğer halası Nehir bir o kadar uzaktır ve amacı da Yekta’yı döküntü ve ıssız konaktan, sıkı sıkıya yapışıp kaldığı geçmişten ve annesinin hayaletinden kurtarmak için onu yanına almak ve modern bir hayat sürmesini sağlamaktır. Yekta ise bunu hiç istemez.
Açılıştaki kısa kısa planlarla etrafa, konağa ve dolayısıyla konağın içindekilere hakim olan atmosferi soluruz: kırık dökük konağın boş odaları, odalarda dolaşan martı, çevredeki ıssızlık ve terk edilmişlik duygusu, dalgalar arasında gelip giden hayvan ölüsü, durmuş saat… Konak, yaşanmışlıkların, anıların mührüyle damgalanmış ve şimdiye hükmeden geçmişin hayaletleriyle sarmalanmıştır.  Tekrarlanan görseller ve sözler, şimdinin bir anda geçmiş olmasının, geçmişin ise şimdiye karışmasının pekiştiricisidir. Siyah görüntü üzerine sesler, kaynağını göstermeden verilen sesler, bir müzeyi sergiler gibi hareket eden kamera…  Bunlar hep rüya sekansları yaratmak içindir. Belli bir zaman çizgisi olmayan rüyanın akışını gerçeğin akışıyla karıştırmak; geçmiş, şimdi ve gelecek arasında çizilen çizgilerin ne kadar ince olduğu gösterilmek istenir.
a ay 2
Yekta ve Nükhet Seza’nın, Nehir’in aksine geçmişle harmanlanmış, bugünde geçmişi yaşayan kişiler olduklarına değinmiştik. Bir sahnede Yekta, Nehir halasının kendisine zoraki ezberlettiği İngilizce şiiri okuyup bitirdiği halde şiiri ara vermeksizin tekrar eder. Bu tekrarlar Nehir’i rahatsız eder. Nehir’in modernliğin olmazsa olmazı gördüğü İngilizceyi böylelikle Yekta, halasının kulağına dahi yabancı kılar. Başka bir yerde de Yekta, annesinin kayıkla geçişini fotoğraflayan Nuray’ın fotoğraflarda hiçbir şey çıkmadığını söylemesi üzerine Nuray’a: “Peki makinenin çekemediği hiçbir şey yok mu, her gördüğünü gösterebiliyor musun, rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun…” diye söyleyerek sadece dayatılan gerçeğe tapınan hakim anlayışa karşı sitemini dile getirdiğinde, gerçeklik sorgulamasına girişmiş olur.
a ay 3
Münir Özkul’un canlandırdığı meczup görünümlü kişi, Yekta iki dünyanın arasında kaldığında -daha doğrusu geçmişinden koparılmak istendiğinde- onun karşısına çıkar ve sarf ettiği sözler ile (Rüya rüya içindir. Rüyanda gördüğün kuş, rüyanda gördüğün kuştur. Başka bir anlam arama. O kuşlar, bu kuşlara benzemezler; onlar başka bir dil konuşurlar.) Yekta’nın en başından beri içinde olduğu ama tam olarak anlamlandıramadığı başka bir dünyayı daha açık seçik kılar.

Kırsalda halasıyla İngilizce pratik yapan Yekta, birden ortadan kaybolur. Halası gitgide telaşlanırken bir yandan da ona İngilizce seslenmeyi bırakmaz. Halanın karşısına çıkan meczup, İtalyanca bir tirat* (Edip Cansever’in Tragedyalar’ından) söyler. Manzarada görünen ve görünmeyen bir aradadır. Bir tarafta Nehir hala, ortada da meczup vardır; görünmeyen diğer uçta ise –göremesek de- Yekta’nın olduğunu biliriz. O artık başka bir aleme aittir. İtalyanca tirat da (nasıl ki İngilizce Yekta için yabancılaştırıcı bir unsur ise Nehir için italyanca da benzeri bir işlevdedir) Nehir ve o alem arasındaki geçidi kapatan kayadır ve gerçekte Yekta’ya asla ulaşamayacaktır.
a ay 4

(*)”sonra her şey birdenbire çirkin, birdenbire çirkin, birdenbire
çirkindi
bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
eller bir soğuk el resmine girip dondular
ay çürüdü
her şey bir hizada kaldı, bütün eşyaları kaldırdılar
o kaldı
bir o kaldı: gelişen korku.

yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telaşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil.

gelişen bir korku bu yalnız
umudu, umutsuzluğu
bir anlama getiren
anlamsız bir soy olma korkusu”

Kategoriler
izlenim seçki

Kaç Para Kaç:Ne Kadar Lazımdı?

Taner Birsel’in sade ve göz dolduran oyunculuğuyla canlandırdığı Selim karakteri, orta yaşlarında, evli ve bir çocuklu bir esnaftır. Paranın zor kazanıldığı tekdüze hayatında genel bir keyifsizlikle sarmalandığı her halinden bellidir. Bir akşam iş çıkışı evine gitmek için bindiği bir takside para dolu bir çanta bulur. Çantayı, kendisinden önceki müşteri unutmuştur. Selim, taksinin arkasından koşan adamı fark etmesine rağmen taksiyi durdurma konusunda kararsız kalır ve karar verip çantayı sahibine kavuşturmak için taksiden indiğinde iş işten geçmiştir. Ve parayla ilişkisi aşk ve nefret ikileminde seyreden Selim’in,  para dolu çantayla baş başa kalması demek onun için sonun başlangıcı demektir.
kac para kac 3

Paranın oluk oluk aktığı, elden ele dolaştığı, yüksek tempolu giriş jeneriğinden sonra para, temposunu hiç düşürmeden insanlar arasındaki yoluna devam eder: Selim’in ağzına pelesenk ettiği ‘’para kolay mı kazanılıyor’’ lafı, Selim’in babasıyla maaş konusundaki diyalogu ve babasının ‘’ama faiz işliyor’’ demesi üzerine Selim’in ‘’bir günün faizinden ne olacak’’ demesi, parkta çocuklarının bulduğu yüz doları kadınların aralarında paylaşması ve Selim’in bu paylaşımdan pay istemeyip çekip gitmesi, dükkanda bir müşteriyle atışması sonucu müşterinin Selim’e ‘’hepiniz tüccar değil misiniz, vatandaşı kazıklıyorsunuz, sizin kaçırdığınız vergileri biz ödüyoruz’’ lafları, Selim lokantada yemek yerken yan masadakilerin konusunun mal mülk olması, Selim’in kızının ‘’bugün çok para kazandın mı babacığım’’ demesi, taksicinin benzime yapılan zam karşısında taksimetreye yapılan zammın çok az olduğu gerekçesiyle devlete veryansın etmesi, toptancıdaki para ve hırsızlık muhabbeti ve Selimler’deki bir akşamda dostlar arasında gırla giden para muhabbeti… bu böylece devam edip gidiyor.

Reha Erdem, tercih ettiği anlatım yoluyla hayatımızda ve zihinlerimizde işgal ettiği yeri gözümüzün içine soka soka göstererek paranın nasıl da dışsal bir faktör olduğunu ve bu yüzden de parayla ilişkimizin hastalıklı yapısını dışavurumcu bir biçimde görünür kılabiliyor. Söz konusu olan bir de Selim gibi hassas bir bünyeye sahip, çevresi tarafından dürüst ve namuslu biri olarak tanınan birisiyse elde edilme şekliyle suçluluk duygusunda tavan yaptırabilecek bir çanta dolusu paranın etkileri trajediye kadar varabiliyor.

kac para kac 2

Paranın etkileri Selim’de ilkin çırağıyla olan ilişkisine yansıyor. Çırağı zam istediğinde onu hep parayı düşünmekle suçluyor. Hatta bir süre sonra işten kovduğu çırağını dükkanını soymakla –istemeden de olsa- suçluyor. Yine Selim, lokantada üstüne yemek döken garsonu şiddetli bir biçimde azarlayarak beceriksizlikle suçluyor. Suçluluk duygusunun neden olduğu bilinçaltı mekanizmalarının itkisiyle bir taraftan bu şekilde davranan Selim, diğer taraftan paranın verdiği nimetlerden fütursuzca faydalanarak kendini rahatlatma yoluna gidiyor. Ama dediğimiz gibi bir dış faktör olan paranın rahatlatılıcılığı ne kadar etkili olabiliyorsa ancak o kadar etkili olabiliyor Selim için. Hem Taner Birsel’in güçlü oyunculuğu hem de Reha Erdem’in yerli yerinde yönetimi ile paranın, içselleştirilmesi zor bir nesne olduğu başarıyla vurgulanıyor.kac para kac 1

Filmde yedisinden yetmişine parayla ilgili olmayan bir kişinin bile olmaması; buna rağmen paraya ilgisi doğrudan olmayan tek karakterin Selim olması, onun intiharını daha da trajik kılıyor. Selim’in küçük dünyasının dolaşım sistemine bir virüs gibi girerek onu zehirleyen paranın büyük ölçekte dünyamızın dolaşım sistemindeki hakimiyetini düşündüğümüzde paradan başka her şeyin nasıl da önemsizleştirilip en arzulanır nesne olarak paranın kılınmasını ve böylelikle değerlerin yitiminde birinci elden pay sahibi edilmesinin ölümcül etkileri daha da belirginleşiyor.

Kategoriler
izlenim seçki

Kosmos: Zamanın Eğilip Büküldüğü, Seslerin Varettiği Bilinmez Bir Mekanda

– güzeller güzeli; yüreğim şimdi bak, parmaklarımdan damlayacak. şimdi bak, içimin oynaması benden rüzgar çıkaracak. sen, sen, senin adın var mı?
– adım, Neptün olsun.
– senin adın Neptün olsun, benim de Kosmos. sol elin başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın..

46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ödülü de dahil olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen Kosmos belki de Reha Erdem’in zaman ve mekan kavramındaki sınırlarını en fazla kaldırdığı filmlerinden birisi. Hayatın kendisini bu sınırsızlıkla hayatın kendi ritmi üzerinden anlatmaya çalıştığı film Kars’ta geçmesine rağmen orası Kars değil zamanı ve sınırları belli olmayan bir kasabadır.kosmos 1

Zamanın bile soyutlandığı bu kasabaya nerden geldiği belli olmayan Kosmos adında bir adam ağlayarak gelir. İnsanlara yardım eder, mucizeler gerçekleştirir, hırsızlık da yapar, aşık da olur. Ama insan gibi değil, adeta kuşlar gibi öterek iletişim kurar Neptün’le.

Reha Erdem’in Kosmos’unda mekanı oluşturan en önemli kavram seslerin karakteridir. Hem mekanları hem de olayları birbirine bağlarken sesleri çok iyi bir şekilde kullanmaktadır. Kasabadaki madeni sesler ve kargaların hakim olduğu sesler, Kosmos ile Neptün’ün iletişim kurma şekilleri.. .mekanları kullandığı ritmik seslerle oluşturur ve bize yansıtır.

Filmde en dikkat çeken mekanlardan birisi de hiç kuşkusuz ki danaların kesildiği mezbaha. Kesimlerin tüm ayrıntılarıyla aktarıldığı, hayvanların korkuyla bakışlarını etkili biçimde gösteren film Reha Erdem’in deyişiyle insanlığın ikiyüzlülüğünün bir göstergesi. Kosmos’un bu sınır kasabasında ilk geldiği zaman kurtardığı çocuğun babasının da mezbaha da çalışıyor olması, can alan birine can vermesi filmden şu replikle son derece örtüşüyor. “İnsanın hayvana bir üstünlüğü yok efendim!“Kesilirken acılı gözlerine baktığımız danaların sahnesinden sonra Kosmos da aynı tepkilerle ağlayarak kasabayı terk eder. Ne zaman ve nereden geldiğini bilmediğimiz bu adam yine aynı bilinmezlikle kaybolur.kosmos 2

Reha Erdem sinemasındaki zamanın farklı olgusunun en iyi şekilde kurgulandığı filmde belirli aralıklarla duran saat imgeleri dikkat çekiyor. Filmin hangi zamanda geçtiği, Kosmos’un kasabaya ne zaman geldiği, ne kadar kaldığı, ne zaman gittiği normal saat kavramlarıyla anlatılmıyor. Filmde gördüğümüz dolunay Reha Erdem’in de söylediği gibi kendi zamanını oluşturmaya çalışıyor. Böylece kendi zaman algımızı bırakıp filmi kendi zaman algısıyla irdelemeye başlıyoruz.

İnsanların inanışlarına da dikkat çeken, maneviyata dair göndermelerin bulunduğu filmde düşen uydu kasabada yaşayan halkın mucizelere inanmasının bir işareti olarak karşımıza çıkıyor.

Neptün’ü Türkü Turan’ın, Battal/Kosmos’u da Sermet Yeşil’in canlandırdığı filmde özellikle Sermet Yeşil’in oyunculuğu da dikkat çekiyor. Şaman özellikleri taşıyan, hayvan tepkileriyle ilişki kuran, sosyal olurken aynı zamanda içinde bir antisosyal ruh barındıran bir karakter Kosmos. İnsanları iyileştirip, mucizler yaratabiliyorken bir yandan da paralarını çalıyor. Hiçbir yere aidiyet duygusu beslemeyen bu karakteri canlandırmakta oldukça başarılı Sermet Yeşil.

kosmos 4

Özetle karşımızda bilinen insan/hayvan arasında gidip gelen, evrenin düzenini, ötekinin ne olduğunu bilinen zaman ve mekan algılarından soyutlayarak irdeleyen bir film var karşımızda. İzlemesi kolay değil. Hele de filmin kendi zaman ve mekan anlayışını yadırgayıp, bilinen kalıpları aradığınız zaman.

“herkesin başına herşey aynı şekilde geliyor”

Kategoriler
izlenim seçki

Reha Erdem ve Reklam Yönetmenliği

Bu satırların yazarının da 10 yıldır yorucu bir şekilde tecrübe ettiği üzere reklamcılık insanın ruhunu yiyip bitiren boktan bir meslek. Reha Erdem, hemen her röportajında, kendisine bu konuyla ilgili her soru sorulduğunda da aynı ruh yorgunluğunun yol açtığı hafif bir kızgınlıkla “Reklamla işim bitti. Artık sadece sinema var” diyor. İyi de yapıyor!

Reha Erdem’in reklamcılığı sevmemesinin nedenlerinin başında doğal olarak onun hayata ve sinemaya bakışı geliyor… Reha Erdem, dosyamızın tanıtım yazısında da belirttiğimiz gibi yanıtlar yerine sorular peşinde koşan bir yönetmen. Reklamcılık ise tamamen yanıtlarla ilgili… İnsanların “Ne alsam? Nasıl kazıklansam? Paramı hangi bankada batırsam? Bugün kimleri zengin etsem?” gibi sorularına, ekonomik terimleriyle “taleplere” karşı “arz” sunan bir iş… Reha Erdem’in, yeteneklerini şirketlere teslim etmiş yazarlar tarafından kaleme alınan, şirketlerin onlarca revizyonuyla vahşi kapitalizmin kurallarına tam olarak uydurulan “arz ederim” filmlerini sevmesi de doğal olarak mümkün değil.

Reha Erdem’in reklamcılıkla ilgili görüşlerine saygımız sonsuz. Bağlı olduğu yapım şirketinin internet sitesindeki iş listesinde artık sadece filmlerinin yer almasından, reklam yönetmenliğinin hayatının pek hatırlamak istemediği bir bölümü olduğunu anlıyoruz. Zaten amacımız Reha Erdem’in reklam filmleri üzerinden çıkarımlar yapıp, sinemasına bir yansıma olup olmadığını incelemek de değil. Bu reklam filmlerinin Reha Erdem’in kontrolünde yazılıp gelişmediğinin, senaryolarının ve reklamcılık deyimiyle “tonunun” ajans ve marka tarafından dayatıldığının farkındayız.

Bu reklamları toparlamaktaki amacımız Reha Erdem’in reklamcılık gibi sınırları çok belli bir alanda bile yaratıcılığını küçük ayrıntılarla belli eden bir yönetmen olduğunu göstermek. Reklamcılığın bu işle uğraşan yönetmenlere kattığı çok küçük özelliklerden biri de teknik konulardadır. Ülkemizde yeni bir kamera, yeni bir ışık sistemi veya ses kayıt cihazı geldiğinde ilk kullananlar genelde reklam yönetmenleri olurlar. Filmlerde Reha Erdem’in de yeni teknolojileri kullanırken gösterdiği ustalığı görebiliyoruz. Zaten bu ustalık hiç öyle bir amacı olmasa da kendisini Türkiye’nin en iyi reklam yönetmenleri sıralamasında uzun yıllar en üst sıralara taşıdı.

Paylaşacağımız ilk örnek bir seramik reklamı… Erdem’in özellikle efekt seslerini müziğin içine yedirirken gösterdiği ustalığa dikkat etmenizi öneriyoruz. Bu küçük teknik ayrıntı ve gösterilen ustalık daha sonraki filmlerinde sık sık karşılaştığımız ses kullanımının küçük bir habercisi gibi…

Reklamların sinir bozuculuğu, dikkat çekmesini sağlar ve satılan ürünün isminin daha kolay akılda kalmasına neden olur. Bu da öyle bir reklam… Reha Erdem’in özellikle kurgudaki ve ses kullanımındaki ustalığına dikkat.

Daha sonra çok taklit edilen bir stil ve “Türkiye’nin dört yanı” reklamı… Bu tip reklamlarda yönetmenin görüşü daha çok öne çıkar. Reklam yazarı, tüm bu görüntüleri yazamayacağı için yönetmeni diğer örneklere göre daha çok serbest bırakır. Tüm örnekler arasında Reha Erdem’in kendi sinema görüşünü daha çok yansıtan bir örnek.

Ford Transit Türkiye’yi Taşıyor (1997) | Alkışlarla Yaşıyorum

Şirketler sahte duyarlılıklar gösterdikleri “sosyal sorumluluk” filmleri çekmekten hoşlanırlar. Reha Erdem’in reklam yerine sinema sevgisini anlatan bir kısa film olması gereken reklamı da bu sahte duyarlılığın gölgesinde kalmış.


Türkiye’ye Değer (Karadeniz) – Türk Telekom ile Melodikablog

Yazının sonunda tekrar belirtelim, yapmaya çalıştığımız küçük bir arkeolojiydi. Bu reklamların Reha Erdem’in sanatsal bakış açısıyla, insan olarak duruşuyla hiçbir ilgisi olmadığının farkındayız. Bu filmlerin sadece daha sonraki filmlerinde kullandığı tekniklerin küçük habercileri olmaları yönünden önemi var.

Kategoriler
izlenim seçki

Jîn: Terörün İçinde Bir Büyüme Hikayesi ve Doğaya Dair Bir Ağıt

Türk sinemasının son yıllarını düşündüğümüzde filmleriyle aklımızda kalan birkaç yönetmenden biri de Reha Erdem’dir. Farklı sinema dillerini, filmlerine yedirmeye çalışırken, bir yandan da kendi tarzını filmin içinde hissettirir. Bu sene galasını Berlin Film Festivali’nde yapan “Jin” ise Reha Erdem’in diğer filmleriyle bağları olan yeni filmi diyebiliriz. Özellikle Kosmos’un masalsı yapısıyla, Hayat Var’ın gerçekçiliğe öykünen ergenlik gelgitleri yaşayan bir kızın yalnızlık hikayesiyle akraba bağları kurabiliriz. Böylelikle bir yönetmenin yeni bir sinema yaratmak isterken, diğer filmleriyle etkileşimini de açıkça görebiliriz. jin 2

Jin’in kısaca konusuna değinirsek; Jin, dağlarda yaşayan, bir kesimin silah arkadaşı olarak gördüğü, bir kesimin ise terörist olarak bakışlarını yönelttiği, aslında hayata tutunmaya çalışan genç bir kızdan başkası değil. Bulunduğu konum onu kendi içinde ıssızlaştırırken, aslında kendi içinde aidiyet konularını yargılamasını sağlar. Bunun üzerine kendini ait hissetmediği bir savaşın içinden çıkmayı tercih eder. Böylelikle Jin’in kaçış serüvenine ve yolda karşılaştığı insanlarla etkileşimine odaklanırız. Kimi insanlar yardımseverken, bazıları ise travmatik derecede gerçek dünyadan çıkmışçasına acımasız ve filmlerdeki ana karakterin ezeli düşmanları kadar kötüdür. Özet olarak gerçek dünyanın içinde bir kırmızı başlıklı kız hikayesi izleriz.

Filmin içinde zaman ve yer belirtilmaz. Ancak filmin içinde ana karakterin Kürtçe konuşmasından ve gerçek hayattaki malum terör örgütüne tıpatıp benzeyen bir örgütlenmenin varlığından, askerle yapılan kedi – fare kovalamacalarından kızımın bir Kürt kızı olduğu açıktır. Jin, bulunduğu coğrafyanın içinde sıkışan ve ne için savaştığını dahi idrak edememiş, hayatın kurbanlarından sadece biridir. Hatta filmin bir sahnesinde bir eve girip yiyecek arama sahnesinde bulduğu coğrafya dersi kitabında, bulunduğu bölgeyi sorgulamaya başlar. Yaşanan kimlik bunalımı içinde, aslında bilinen tek gerçek, Jin’in kendini nereye ait hissedeceğini bilememesidir. Çünkü ailesi farklı bir iklimin içinde yaşarken, kendisi de farklı bir bölgeye kaçmaya çalışmaktadır. Bu da onun içinde farklı açılımlar oluşturur. Kendine gerçekten doğru yer neresidir sorusunu sormasını sağlar. Ancak filmin içinde yer alan paradoksa mahkum olmaktan kaçamaz. Sıkışır kalır.jin 3

Jin, çocukluğunu, ergenliğe geçiş sürecini, batıdaki ailesiyle yaşayan bir genç kız gibi yaşayamamıştır. Bu yüzden beğenileri, özlemleri farklıdır. O hayatta kalmaya çalışırken, doğaya ayak uydurmayı seçer. Tabii bu geçiş sürecinde bazı etmenler onun hayatını sorgulamasını sağlar. Bu etmenlerden biri de, yiyecek ve belli ihtiyaçlarını karşılamak için gizlice girdiği bir evde, kendi yaşlarında bir kızın odasında bulunduğunda yaşadığı karmaşadır. Jin, üzerindeki ölüm kokan kıyafetleri çıkarıp, normal insanların giydiği kıyafetleri giyip, hayata karışmak istemektedir. Bu yüzden de girdiği bu evde, kendine göre kıyafetlere bakmaya karar verir. Kıyafetleri karıştırırken, dantelli bir kıyafetle karşılaşınca, aslında farklı dünyanın içinde var olduğunu ve yaşayamadığı ama uzaktan da özendiği modern hayat ergenlerinin yaşam biçimlerine dokunduğunu hisseder. Böylelikle bir nevi çocukluğa, genç kızlığını yaşamaya özlem duyar.

Öte yandan bir genç kızın, acımasız bir coğrafyanın içinde hayata tutunması gerçekten de zordur. Karşılaştığı her erkek figürü onu cinsel bir obje olarak görürken, yaşının küçüklüğüne aldırmaz. Bu bağlamda erkeklerin arzu simgesi haline gelen Jin, çaresizliğin içinde, vahşi bir hayvan gibi kendini savunmaya çalışır. Hatta en masum görünen erkekler bile bir nevi kurt misali, kırmızı başlıklı kızın üzerine musallat olurlar. Filmin içinden örnekleme yaparsak; Jin’i teröristlerin giydiği kıyafetlerle gören bir çoban, ondan korkusundan çekingen yaklaşırken; başka bir sahnede Jin’in kadın kıyafetleri giymesiyle aynı çoban bir kurt gibi yaklaşır. Böylelikle insanların hem aydınlık, hem de karanlığını görmüş oluruz. Tabii bu en masum örnek olarak dikkate alınabilir.jin 4

Genç kızın maruz gördüğü şiddet bununla da sınırlı kalmaz. Çoğunlukla erkeklerin “kötü” figürler olarak lanse edildiği filmin içinde, bir yandan da kadın şiddetine vurgu yapılırken, bir anlamda yalnız kalan Jin’i sürüden ayrılan bir kuzuya benzetebiliriz. Kurtların iştahını kabartan bir kuzu… Dolayısıyla da bir hedef haline gelmesi normal sonuç olarak karşılabilir. Buna ek olarak askerle karşılaşmalarda yaşanan gerilimler; Kürtlük, terörist olmak, insan olmak, doğaya uyum sağlamak gibi farklı temalar altında ayrı konuları düşünmemizi sağlar. “Hayat Var” filmiyle akrabalık bağları da burada ortaya çıkar. Sade ve yavaş bir anlatımın içinde, birisi doğanın içindeki bir dünyayı, diğeri ise şehrin varoşlarındaki yaşam mücadelesini gözler önüne serer. İki filmin iki ana karakteri olan genç kızlar, erkeklerin hedefleriyken, birisinde annesine özlem duyan, diğerinde ise babasıyla bağ kurmaya çalışan iki insanı görürüz. Tabii bu iki filmi birbirinden ayıran en büyük nokta, “Hayat Var”ın gerçeklik içinde yoğrulurken; “Jin”in masalsı bir atmosfere sahip olmasıdır.

Filmin öne çıkan öğelerinden biri de doğa… Başrol diyebileceğimiz doğanınn yüzü, içinde yaşayan hayvanları, besin kaynağına dönüşen doğa güzellikleriyle öne çıkan unsurlardan biri denilebilir. Ana karakter Jin’in hayvanlarla olan ilişkileri, kimi zaman korkulu anlara dönüşse de, çoğunlukla filmin aydınlık yüzü olarak öne çıkıyor. Filmin görsel efektleri de bu noktada ortaya çıkıyor. Özellikle hayvan efektleri, özellikle de çok uzaklara gitmezsek; “Life of Pi” filmiyle kıyasladığımızda, son derece ilkel bir teknoloji örneği gibi duruyor. Yapaylaşan efektler, görsel anlamda bir dezavantaj gibi görünse de, sinemasal anlatı içinde derdini yansıtmayı beceriyor.

Filmin bilhassa fantastik öğelerinin çoğunun, doğanın büyülü atmosferinde gerçekleşmesinin temel nedeni belki de, Jin’in doğaya kurduğu mistik öğeler barındıran dostluğundan kaynaklanıyor. Doğa aynı zamanda da barış ve huzuru anlatmaktaki en büyük figürlerden biri olduğundan, Jin’in mutlu anlarının çoğunu bu yerlerde yaşadığını hissediyoruz. Filmin finalinde de öne çıkan insan doğa ilişkisi, topraktan gelenin toprağa gideceği gibi metaforların kullanıldığı gözlemlenebilir. Erdem bir nevi masalsı öğelerle süslediği bu filminde, kendi içinde derin konulara adım atarken, insan doğasının farklı yönlerine parmak basmayı seçiyor. Kurulan fantastik yapıyı da, aslında Kosmos’da kurduğu dokuya benzetebiliriz. Etkileşim bakımından benzer yönlere sapmalar rahatça gözlemlenebiliyor.

jin 1

Sonuç olarak birbirinden derin ve farklı konulara eğilen Jin, belki de Reha Erdem sinemasının en olgun örneklerinden biri sayılabilir. Gerçek olayları birebir incelemektense, masalsı bir yapıya büründürerek, hikayesini böyle anlatmayı tercih ediyor. Başrol oyuncusu Deniz Hasgüler’in sade ve gerçekçiliğe yakın duran performansı da uyum içinde filmin sürükleyici unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Özünde insan olmayı anlamlandırmaya çalışırken, her insanın içindeki kötülüğü ve iyiliği aynı platformda süzmeye, bir anlamda katı görünen tabuların yıkılabileceğini bizlere ifade etmeye çalışıyor. Terörist olarak görünen insanların da bir can olabileceğini ve şartların onu buna itelediğini de bir nevi kadercilik yaparak anlatmaya çalışıyor.

Kosmos ile başlayıp, Jin ile devam eden fantastik Reha Erdem filmleri furyası devam eder mi bilinmez ama Erdem, masalsı bakış açısıyla baktığı “Jin” filminde, Kürt olayları hakkındaki şu ana kadar yapılmış en gerçekçi ve sağlam filmi çekiyor. Bize de bu filmi izlemekten başka bir görev kalmıyor.

Kategoriler
izlenim seçki

Korkuyorum Anne: Yönetmenler İkiye Ayrılır

Yönetmenler ikiye ayrılır:

Sinema yapmasını bilenler ve bilmeyenler. Sinema yapmayı bilen yönetmenler de ikiye ayrılır. Filmi gişe yapanlar ve yapmayanlar. Neden bilinmez, ülkemizde sinema yapmayı bilen yönetmen sayısı az olduğu gibi sinema filmlerinin de gişesi az olur. Ondandır ki ne zaman ilk kategoriye giren bir Türk yönetmenle karşılaşsak iki kat fazla seviniriz ve yine ondandır ki hepimizin bu yönetmenlerin filmlerine dair bomboş sinema salonu anıları vardır. Reha Erdem de şüphesiz sinema yapmayı bilen ve pek tabii ki sinema salonlarında asla hak ettiği doluluğu göremeyen yönetmenlerden. A Ay ile başlayan serüven şimdi Jin ile devam ediyor. Ben ise konuya biraz ortalardan 2004 yılından dâhil olacağım.   korkuyorum anne 2

Bahis konumuz, Korkuyorum Anne, Reha Erdem sinematografisindeki üçüncü uzun metraj film oluyor. A Ay sonrası uzun bir ara veren yönetmen sinemaya önce Kaç Para Kaç ile ısınmış sonrasında da bu filmi çekmişti. Korkuyorum Anne, şahsımın Reha Erdem kariyerindeki ilk filmi oldu. Benim adıma çok keyifli bir buluşmaydı diyebilirim zira Emir Kusturica hayranlığımın zirvelerinde dolaşırken, asla bir Türk yönetmenden aynı saf tadı ve doğal uçarılığı alabileceğimi tahmin etmezdim. Büyük bir şok ve hazdı yaşadığım. Diğer taraftan,  Bir yönetmeni tanıyabilmek için yanlış bir olabilirdi bu seçim, şüphe götürmez ki Reha Erdem’i tanıyabilmek, her filminde yepyeni bir anlatış tarzı ve sinema yönetimine sahip olduğunu bilmekten geçiyordu biraz da.
Filmin ilk belirlenen ve yurt dışı gösterimlerinde kullanılan ismi “İnsan nedir ki?” olmuş. Aslında film de 2 saat aşan ama bir dakika bile sıkmayan temposu içerisinde bunun cevabını arıyor. 80’li yıllar(?), İstanbul’un bir mahallesi, mahallenin kendi halinde insanları, insanların çeşit çeşit huyları ve çeşit çeşit korkuları. En nihayetinde de tüm korkularımızdan bir an için olsun arınabilmek için sığındığımız anne kucağı. Reha Erdem tüm bunları hikâyeleri birbiri içerisine girmiş ama aynı zamanda kendi özellerini yansıtan 8 ila 10 karakterle yaşatıyor. Ali Düşenkalkar’ın hayran olunası oyunculuğuyla bezenmiş Ali karakteri biraz öne fırlamış gibi gözükürken, diğer karakterler de hemen hemen aynı önem seviyesindeki hikâyeleriyle bize hayatı, insanı ve İstanbul’u anlatıyorlar.korkuyorum anne 3
Film tam anlamıyla bir alt metin ve ayrıntılar yumağı gibi: askerlik korkusu, sünnet korkusu, hastalıklarıyla övünen insanlar, suç işlemiş olmaktan övünen insanlar, işten kaytarma… Derken liste uzayıp gidiyor. Herkesin korkuları olduğu gibi herkesin bu hayattan bir beklentisi de var; kimi umutsuz bir şekilde çocuğunu dünyaya getirmeyi beklerken, diğeri jimnastik sınavlarını kazanmayı umut ediyor, bir başkası ise aşık olduğu kızın kalbini kazanmayı umutsuzca bekliyor. İşin ilginç yanı çoğunun beklentisi yerini bulmazken, insanların silkinip kendilerine gelmeleri için bir zelzele yeterli olabiliyor. Reha Erdem ve Nilüfer Güngörmüş neredeyse her karesi sürprizlerle dolu olan bu senaryoyu ince ince işlemiş, o inceliğin her bir ilmiğine de insan hayatının kendi halinde mucizelerini yerleştirivermiş. korkuyorum anne 4
Filmin diğer seyre değer yanıysa ileri-geri giden senaryo ilerleyiş biçimi. Türk sinemasında pek görmeye alışık olmadığımız biçimde ara ara sekanslarla hikâye ileri gidiyor, sonra tekrardan olduğu yerden devam ediyor. Zaman kavramı biraz karışık, hangi olayın ne zaman olduğunu kestirmek film ilerledikçe iyice güçleşiyor. Aslında bu da filmin ayrıntılara ve ufak zevklere verdiği değerin bir parçası oluyor. Zira filmi ikinci hatta üçüncü izleyişten sonra; ufak ama hınzırca düşünülmüş ayrıntılar gün ışığına çıkıyor. Anlatım biçimi filmin bütünlüğünü bozmak bir kenara seyir zevkini muazzam bir şekilde artırıyor. Burada muhteşem görüntüleriyle Florent Herry’e de bir parantez açmak gerekiyor. Hali hazırda Kaç Para Kaç’tan gelen ortaklığı çok iyi götürdüğü ve filmi adeta bir görüntü serenomisine çevirdiği aşikâr.
Senaryodan, görüntüden bahsetmişken oyunculuğa da özel bir paragraf açmazsak eksik kalır. Nasıl bir kast seçimi, nasıl bir oyuncu yönetimi, nasıl bir özveri bilemiyorum ama film de en küçük rolden en büyük role kadar herkes kusursuz oynuyor. Bülent Emin Yarar, Ali Düşenkalkar, Köksal Engür, Işıl Yücesoy gibi deneyimli tiyatrocuların başarılı performansı şaşırtmazken, figüranların bile kendilerini aşan ciddiyeti filmin samimiyetini ve inandırıcılığını bir kat daha artırıyor.korkuyorum anne 1
Reha Erdem, filminde yoğun bir şekilde müzik kullanmış. Filmin hemen hemen her anında aynı müzik çalıyor. En çok eleştirilen yanlarından biri bu olmasına rağmen ben filmin havasını güzel bir şekilde yansıttığını düşünüyorum. Kullanımın yoğunluğu konusunda ise eleştirilere katılmak durumundayım, yönetmen belki hipnoz etkisi yaratmak istiyor bilemiyorum ama filmin genelini çok iyi taşıyan müziğini her karede kullanma ısrarı hayran olunası görüntü yönetiminin hak ettiği etkiyi yer yer gösterememesine neden oluyor. Erdem’in görece olarak Korkuyorum Anne’de düştüğü bu hatayı bir sonraki randevu olan “5 Vakit”te adeta bir zafere dönüştürdüğünü de söylemeden geçemeyeceğim.
Son bir not düşmek gerekirse Reha Erdem filmografisinin en iyi filmi değil belki ama benim kuşkusuz en sevdiğim filmi. Olmayan bir dünya, olmayan bir zaman, olmayan insanlar üzerine hiçbir zaman kurtulamayacağımız tutkularımızın, korkularımızın, hinliklerimizin, saflıklarımızın, hüzün ve mutluluklarımızın filmi.
En başta ne söylemiştik, yönetmenler ikiye ayrılır:
Sinema yapmasını bilenler ve bilmeyenler…

Kategoriler
izlenim seçki

Kosmos: İnsan-üstünün İzinde

“İnsanların bu kadar kötü olmalarının nedeni, belki de sadece acı çekmeleridir. Ancak artık acı çekmemeye başladıkları andan, biraz daha iyi olmaya başladıkları ana kadar epey zaman geçer…”
 Louis-Ferdinand Celine (1)

Çünkü aşk hastasıyım ben, Sol eli başımın altında olsun, Sağ eli beni kucaklasın!
Tevrat (2)

Reha Erdem’in alamet-i farikası sayılabilecek bir film Kosmos. Böylesine kendisine has bir filmi anlatabilmek için epistemolojik ve/veya ontolojik orijinde kelimeler sırası düzebilecek yeterlilikte hissetmiyorum kendimi. İçeriğin akışına paralel bir şekilde içgüdüsel olarak zihnimden akanları paylaşmaya çalışacağım.    kosmos 5
Bir yolcu gelir, karla kaplı uzun düzlüklerin içerisinden; telaşlı ve hızlı adımlarla yaklaşır. Yaklaştıkça gelmenin aslında kaçmaya devrilmiş bir süreklilik olduğu hissi uyandırır insanda. Geliyor olmak elbette ki başka bir yerden gidiyor olmaktır. Nasıl gittiğinin hikâyesi Kosmos’un içeriğinin ana unsuru denebilir. Kosmos’un ana kahramanı Battal (Sermet Yeşil) ise bir idealizmin (şüphesiz Reha Erdem’in: “İdeal bir adamın resmini çizeceksek onun özelliklerine sahip olmasını isterim.”3) üç boyutlu nesnesi gibi. Aylaklığa Övgü kitabının serbest uyarlaması gibi görünebilecek bir yaşam görüsüne sahip. Aynı zamanda insan-hayvan arasındaki sınırları tamamen yıkmış bir şaman. İyilik ve kötülüğü tanımlayabilecek bütün parametrelerden izole olmuş, sıradışı bir ahlak sahibi. İsmi Battal olmasına rağmen o kendisine Kosmos ismini vermiş. Ben de yazının devamında ismini Kosmos olarak kullanmaya dikkat edeceğim.
Kosmos’un geldiği yer ülkenin sınırında, yıkık Sovyet mimarisinin ve soğukluğunun izlerini taşıyan bir doğu şehri. [Reha Erdem filme dokusunu verirken biçim paletinin zamansız ve mekânsız bir yapıya göre oluşturduğu için bu şehre Kars demek hem yanlış hem de doğru denebilir] Soğuk, ekonomik sıkıntı, ıssızlık ama en önemlisi baskın bir askeri ağırlık şehrin içine işlemiş. Top sesleri durmaksızın kulakları tırmalıyor. Her sahnede, her yolda, her karede bu yoğun bombardımanın uçsuz bucaksızlığı ile karşı karşıya kalıyoruz. Top atışı olmazsa jet uçakları geçiyor, jet uçakları geçmezse askeri kamyonlar geçiyor. Sürekli bir geçirgenlik içerisinde şehrin insanları gibi alıştırıyor seyirciyi Erdem. Sonunda siyasi iktidarın kapalı olduğu (insanlar film boyunca belediye binasından içeri adım atamaz; kapı hep kapalıdır) bu şehrin mutlak iktidarının askeri vesayet olduğunu kanıksar izleyici. İktidar bütün anlamları ile sıkıntılı ve aksaktır. Komutan karakterinin sakat baldızı imgesel olarak Erdem’in kurguladığı iktidar kavramına metafor olarak döşediği “sakat” karakterdir.

kosmos 2

Buradaki kurulu iktidar düzeneğine daha fazla girmekte fayda var. Reha Erdem, filmin anlatısını siyasi otorite kavramından toplumsal erk kısmına doğru çevirdiğinde ataerkil toplum yapısı ve bu düzeni meşru kılacak geleneksel vurguları öne çıkaracak eleştiri kurmacasından kaçınmaz. Mutsuzluk ve memnuniyetsiz şehrin sokaklarını görünmez bir boya ile sarmış gibidir. İnsanların içsel olarak acı çektiğini her bir yüze baktığımızda görebiliriz. Toplum hastalıklı, sakat, gürültülü ve erkektir. Oysa dışarı baktığından boş sokaklar, kar ve soğuk göze çarpar. Mekân algısını hissedilebilecek düzeyde yamultarak erkek egemen bir zamansızlığa varılabilir bu şehirde. Sonunda; şehirde kadınların varlığı yok veya bastırılmış gibidir.  Bu şehir kadın bir öğretmen için sürgün, bir başka kadın için acısına deva bulamadığı çıkmaz, genç bir kız için açık bir hapishanedir. İşte Kosmos böyle bir kente gelir.

Kosmos’u tanımlamaya çalışmak her zihni bambaşka bir sonuca götürebilir. Bana göre insanlığından kaçmaya çalışan bir şaman denebilir bu meczup görünümlü anti-kahraman için[retorik oyun yaparak tanımın içerisine kahraman imgesi kattığım farkındayım ama kusura bakmayın bu nitelemeden bir türlü kaçamadım]. Hem hırsız hem iyiliksever, hem tembel hem de çalışkan bu adamın davranışsal alışkanlıkları hayvani bir içgüdüden besleniyor gibidir. Yönlendirilmiş algı, hayvani içgüdü terimini esas olarak kötücül bir kavram gibi algılamakla beraber, Reha Erdem bunun tam tersini düşünüyor ve anlatıyor. Kosmos’u daha iyi anlayabilmek için binlerceyıldır üzerimize kurulu olan insanlık gömleğini çıkarıp hayvani içgüdülerimize ulaşmamız gerekiyor.

kosmos 4

Kosmos ekonomik, sosyal kurallara uymaktan kaçıyor. Sevmek, sevişmek, tat almak, hissetmek, başıboş dolaşmak istiyor. “İstemek” yanlış niteleme olabilir; Kosmos kendiliğinden bu özelliklere zaten sahip bir karakter. Aslında baştaki idealizm üzerinden konuşmak gerekirse Kosmos “insandan farklı” değil, “insan(lık)üstü” denebilir.Battal TDK’ya göre işsiz güçsüz, avare anlamına gelirken, Kosmos Yunan mitolojisinde, kaostan sonra gelen düzen, doğru olan anlamına geliyor. Yani insanlık ona işsiz güçsüz diye etiketlerken o kendisine çok daha farklı bir anlam yüklüyor. Bu bilgiyi de cebimize sıkıştırırsak Reha Erdem’in mesajını daha net görebiliriz. İnsanlığın geldiği (örnek olay olarak bu şehir üzerinden) noktanın sessiz ve sakin bir kaos olduğunu varsayarak öne Kosmos’u sürüyor. Kosmos saf bir âşık. Kosmos kötülük duygusuyla yapısal bağı olmayan bir içgüdü. Kosmos insanlığından soyunmuş bir Şaman. Kosmos hastalıklara deva. Kosmos kadınlara değer veren bir centilmen(Tamam hemen kızmayın, centilmen bu tanım içerisinde oldukça amorf durdu bende farkındayım). Fakat Kosmos bir çözüm değil. Kosmos her şeyi düzene sokacak bir peygamber değil. Kosmos başıbozuk bir karakter aslında. Belki de sadece kavramsal bir katalizör. Reha Erdem yapıyı kurduğu gibi sökmeyi de iyi biliyor ve sonunda Kosmos yarattığı etkileşimin içerisinden olduğu gibi çıkarak başka bir şehre doğru kaçıyor.kosmos 3
Kosmos, geldiği bu şehirde ilk olarak ölümden bir çocuğu kurtararak ablasına teslim eder. Küçük çocuğun ablası kendisine Neptün (Türkü Turan) ismini vermiştir ve anlamı yunan mitolojisinde bilinmeyen ve sınırsız unsur, saf güzellik anlamına gelmektedir. Kosmos “saf güzellik” ile tanışmasından ötürü, sonsuz bir memnuniyete sahip olacak ve Şaman ritüeli olarak görebileceğimiz (belki de bir metamorfoz ayini) hayvani dürtülerini Neptün ile beraber daha bir coşkuyla ortaya çıkaracaktır. Neptün, Erdem’in bir dişi karakter olarak güzelliği tanımladığı kısım olarak da okunabilir. Neptün kısılıp kalmış bir yaşam içerisinde Kosmosvari bir Şamanizm’e meyletmiş güzel bir genç kızdır. Babasının bir hayvan kesimhanesi sahibi olması başlı başına ironi olmakla beraber, sesler ile bizi film boyunca oldukça provoke eden Erdem’in görsel olarak da saldırıya geçmesi için bir aracı olacaktır. Kesilen hayvan görüntülerinin vahşiliği ve kesilmeden önce bizlere ısrarla gösterdiği o hayvanların gözlerindeki aciz bakış çok sert bir gösteridir. Neptün böyle bir dünyanın ortasındadır ve hayvani içgüdülerini Kosmos sayesinde özgürce dışarı çıkarırken bunu bir nevi özgürlük biçimine dönüştürmeye çalışır. Kosmos bir yolcu olarak uğrayıp değiştirmeden ve değişmeden terk edeceği bu şehirde aşkın her hali olan Neptün’e dokunarak yoluna devam edecektir. Bu dokunuş; önce kutlu, daha sonra coşkulu, ardından hayal kırıklığı ve kırık dökük bir veda ile sonlanır. Neptün aslında bir “Hayat” figürüdür. Reha Erdem’in kadında gördüğü güzellik(genellikle çoğu filminde olduğu gibi), sıkışmışlık ve acının tezahürüdür.

Reha Erdem, filmlerinde kullandığı müzikal seçimleri o yazdığı dönemlerde dinlediği müzikler ile bağ kurarak seçtiğini söylüyor.3 Kosmos içerisinde kurulu olan müzikal atmosfere yalnızca dönemsel tesadüf olarak bakmak mümkün olmayabilir. Filmin kaotik atmosferine çok iyi hizmet eden bilinçli bir post-rock kullanımı olduğunu düşünüyorum. Filmi yazarken dinlediği müzikler kesinlikle bilinçli bir yaratım sürecine katkı sağlamış olarak görünüyor. Folklorik olarak filmin geçtiği yöreye denk düşen (“Kars’ta nereye gitsek, ‘Bu Gala Daşlı Gala’yı duyuyorduk, filmin olmazsa olmazı oldu.”3) türkü bir kenarda dursun. A Silver Mt Zion ve Rachel’s gibi tür olarak marjinal sayılabilecek grupların karamsar soundu filmin biçimine uyumlu bir hizmet veriyor. Özellikle Kosmos’un şehrin izbe sokaklarında yürüyüş yaptığı uzun planlı bir sahnenin fonuna yerleştirilmiş olan 13 Angels Standing Guard Round the Side of Bed, bir ilahi gibi o karanlık yürüyüşe eklemlenerek etkileyici bir iz bırakıyor. Post-modern usuller ile çatısı yapılmış bu filmin post-rock ile taçlandırılmış olması, (şahsen) Reha Erdem’in en güzel sürprizidir.

kosmos 6

Reha Erdem sinemasında daha önce özellikle Beş Vakit ve Hayat Var ile ortaya koyduğu önemli özelliklerden biri de ses kullanımı. Dış ses açık bir biçimde filmin önemli bir katmanını oluşturuyor. Top seslerinden, şehrin yapı-kurumu esnasında bahsetmiştim. Bunun üzerine, Kosmos ve Neptün’ün şaman ayin ritüeli benzeri şekilde birer kuşa dönüştükleri sahne, iç mekân sesleri, hatta müzikler birer ön anlatı aygıtına dönüşüyor. Kosmos’un bilgece yaptığı söylevlerin bir tür hayalet gibi Reha Erdem’in kendisi olduğunu varsayıyorum. Geriye kalan sesler ise filmin gizli öznesi olan başka türlü bir anlatıcıya ait olduğunu söylemekte beis görmüyorum. Tecrübe sahibi sevdiğim bir yazarın filme dair ön savına bu noktada katılmaktan da kendimi alıkoyamıyorum: “Mekân ve ona ait sesler, gördüğümüz ve sinemasal anlamda izleyici olarak hakim olduğumuz alanın dışından gelen seslerle hikâyeye müdahil olurken bir tür anlatıcı kimliğine bürünür.” Reha Erdem ses kavramını daha önce alışık olmadığımız biçimde anlatıcı haline dönüştürmede büyük ustalık gösteriyor. Daha evvel filmlerinde de kullandığı bu yöntem Kosmos ile doruk noktasına ulaşıyor. Gerçekçi ve gerçek-üstü bir biçimde filmin dokusunu da inşa ediyor. Tıpkı yapısını parçalarken ve gelmek-kaçmak çemberini kapattığı gibi yapı-sökümünü de bu anlatıya yaslanarak sonlandırıyor.

kosmos 1
Kosmos üzerine serbest biçimde zihin jimnastiği yapmaya çalıştığım bu yazıda genel anlamda; mekân, ses, karakterler ve biçim üzerine yoğunlaşmaya çalıştım. İçerik üzerine ya da daha iddialı biçimde bu filmin derdi nedir sorusuna söyleyecek bir karşılık bulmak çok zor. Reha Erdem, katıldığım son söyleşisinde filmi tam manasıyla anladığını iddia eden bir izleyicisine “şaşkınlıkla” yanıt vermişti. Zannımca o kadar çok şey söylerken asıl olarak özellikle bir şey anlatmak derdinde değil. İnsanlığın modernizm üzerine geldiği durum, ata-erkil toplum yapısı, korku ve vicdan çelişkileri üzerine eğiliyor. Kadının bu yapı içerisinde kaldığı sıkıntıya odaklanıyor. “Aşk” ı vurguluyor ısrarla. Doğal içgüdülerin peşinde aşka koşmayı öğütlüyor kendi dilinde. Reha Erdem, Battal’a; Battal, Kosmos’a dönüşüyor. Sesler ve atmosfer ile beraber Sümerlerden gelen bilge sözcükleri mırıldanıyor film. Sonuç olarak auteur mertebesinde kıymetli bir yere ulaşıyor Erdem. Kosmos aslında bir döngü olduğu için modernizmin kodlarını parçalayarak sonuçta varlığı meşru kılacak yegâne şeyin köklerimizde saklı olan vahşilik olduğuna ulaşıyor. İçine alıyor, karanlığına ve sevgi doluluğuna boğuyor, korku ve acı ile sarıyor. Sonunda Kosmos’u, yeniden Battal olarak başka bir döngüye yolluyor.

(1) CELINE, Loise-Ferdinad;Gecenin Sonuna Yolculuk
(2) TEVRAT;Neşidler Neşidesi Bab 2:5-6 (Korkuyorum Anne ve Kosmos filmlerindeki ortak replik)
(3 ) AŞAR, Ceyda; Kosmos Bence Bir Süper Kahraman, Röportaj, Radikal Gazetesi, 17.04.2010http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=991725&CategoryID=41
(4) TERZİOĞLU, Ahmet; Duyduğumuz Bu Sesler Kimindir, Kosmos, Altyazı, 30.04.2010

Kategoriler
izlenim seçki

Herşeye Rağmen…: Hayat Var

Sinemayı bir imge yaratma sanatı olarak tanımlarsak Reha Erdem’in bu filminde bu imge yaratma olanaklarını sonuna kadar kullandığını ve kendi sinematografisindeki en başarılı ürünlerinden birini verdiğini söyleyebiliriz.

Yönetmen filmin başında hikâyesinin ana karakterinin adını “Hayat” koyarak belirli bir kinaye oluşturuyor ki bu kinaye filmin genelinde kendiliğinden ve film boyunca işlenen bir alt metnin oluşmasını da sağlıyor. Reha Erdem için bu filmde hayat, Hayat’ın kendisi bir başka deyişle.
hayat var 1

Filmin başından sonuna kadar kadrajdan hemen hemen hiç çıkmayan filmin başkarakteri Hayat, neredeyse hiç konuşmazken, bu anlamda bizzat bir kişilik olarak temsil ettiği bunalımlı, kimliksiz genç kızın dışında hayatın kendisini de simgeler. Ve bu iki anlamı da aralarında dengeli bir anlam ilişkisi kurarak taşımayı başarır.

Hayat Var, en temelde Hayat’ın kimliksizliğini ve bu kimliksizliğin bunalımını anlatırken bir yandan da bir aile dramını, toplumun kadına olan bakışını ve bir İstanbullu olarak hayatın kentsel dönüşümünü, evrimini de anlatır. Hayat’ın nefes darlığı çeken yatalak dedesinin yatağından ibaret olan hayat alanından yaşama bakışı, babasının vurdumduymaz, duyarsız yaşayışı, Hayat’ın, annesinin kendisine kurduğu yeni yaşamda kızına yeterince yer vermemesi ya da onu kurduğu bu yeni yaşama yeterince dâhil etmemesi, dünyaya getirdiği yeni erkek çocuğunu ondan daha üstün tutması Hayat’ın kendisini yaşamın hiçbir yerine koyamamasına neden olmaktadır.

Bu filmde ister kadın olmanın eşiğinde bir kıza geleceğin kendisi olarak bakılsın ister ne olduğu, ne işe yaradığı, hangi değerlere inanması gerektiğine karar veremeyen, bireysel, cinsel konumsuzluk, tanımsızlık ve belirsizlik yaşayan bir gencin bunalımlı yaşam hali olarak bakılsın, film boyunca oluşturulan kompozisyon birçok farklı algılayışla seyredilebilir.

Hayat Var, aynı zamanda kentsel bir yozlaşmanın da hikâyesi. Bu kentsel yozlaşmayı, içinde var olan herkes en başta görmezden gelerek yaşamaktadır ki bu da söz konusu yozlaşmanın en yıkıcı ve dramatik yanıdır.
Hayat Var, bir zamanlar merkezinde sadece İstanbulluların yaşadığı İstanbul şehrinin, kendi sahiplerini, Hayat’ın ailesinin kuşaklar boyu İstanbullu olduğunu dedesinden öğreniyoruz, nasıl kendisinin dışına ya da kenarına sürdüğünü, onları kendisinin dışına sürerken de yaşadığı yozlaşmayı da onlara nasıl aktardığını gösteriyor bize. Bu bakımdan Hayat, sadece genç bir kız olarak değil aynı zamanda kentsel kültürün jenerasyonunun bir karşılığı olarak algılanabilir.

Nitekim Hayat’ın etrafındaki hiçbir karakterin aklı başında ortalama bir kişilik görüntüsüne sahip olmaması veya söz konusu kişilik niteliklerine sahiplermiş gibi görünseler de hayatın içinde, özlerine inildiğinde yaşadıkları bencilliğin, yalnızlığın ve duyarsızlıkların oldukça fazla olması, filmin meselesi göz önüne alındığında karşılık bulabilir.

Sonuçta, artık günümüzde kimse hayata dürüstçe bakmıyor, onu dürüstçe yaşamıyor. Herkes onu sonuna kadar kendi çıkarlarına uygun olarak kullanmaya çalışırken, ortaya çıkan ahlaki tutarsızlığa ve beraberinde beliren yozlaşmaya göz yumuyor. Herkes çelişkilerini, günübirlik hazlarını yaşamak için hayatı görmezden gelirken kıydıkları, yok ettikleri şeyin bizzat hayatın kendisi olduğunu fark etmiyor. Her daim yaprak açmaya durmuş bir ağacın filizlenen dalı misali tazeliğini koruyan ve kendini sürekli büyütmeye hazır olan Hayat, her defasında kırılıyor. Yatalak dede torununa sus payı da vererek içmemesi gerektiği halde kendisine sigara aldırtıyor ilk başta ve bu nedenle Hayat’ın bakkalın tacizine uğramasına, dolaylı da olsa, neden oluyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde baba, kızının tecavüze uğradığından dahi haberdar olmuyor. O bambaşka bir dünyada, kendi teknesinde yaşıyor. Daha kadınlığa ilk adım attığı an, artık kadın oldun, diyen annesinden sırf regl olduğu için tokat yiyor. Okulunda ise kimsenin yanına oturmak istemediği, onu anlamaya çalışmadığı sorunlu bir öğrenciden başka bir şey olamıyor.hayat var 2

Sadece adı itibariyle değil yaşadıklarıyla da Hayat, içinde ilerlediği hikâyede aslında bir dönüşüm sürecini de ele veriyor.

Kendi yaşamında başından geçen hiçbir olumsuzluğa ve duruma müdahale etmeyen Hayat, fark etmeden zaten hali hazırda topumda kullanılmaya hazır bulunan bir anlayışa doğru kayar. Bu anlayışın adı da arabesktir. Reha Erdem daha önce “Korkuyorum Anne” filminde de yaptığı gibi arabeski hem bir müzik hem de bir yaşam anlayışı olarak işler. Ama bunu yaparken filmini arabeskleştirmez. Reha Erdem’in filmlerinde arabesk içselleştirilmiş, gösterilen, ifşa edilen, açımlanan ve anlaşılmaya çalışılan bir olgudur.

Arabesk, Reha Erdem için gökten zembille inmiş, nerede, ne zaman başladığı belli olmayan, bir toplumun geleneklerinden gelen ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültür değildir. Yönetmen filmin ilerleyen bölümlerinde arabeskin köklerine doğru sosyolojik bir kazıya da girişir. Onun için bu toplumda arabeskin varlığı daha en başta bireyin, toplumun nesnesi olmanın ötesine geçememesinden kaynaklanmaktadır. Kendi kişisel var oluşunu yaşayamayan birey, eğer bu bir kadınsa ya kendisine reva görülen dar alanda kabuğuna çekilir ve kendi edilgenliğini yücelterek arabeski var eder ya da eğer bu birey bir erkekse bireysel var olamayışını, kendini bir cemaatin -burada “cemaat” kelimesiyle ben de bir kinaye yapayım- bir parçası olarak konumlandırmaya çalışarak kendi bunalımını aşamasa da yatıştırmaya çalışır. Bu anlamda filmde Hayat’tan hoşlanan gencin yüzünün bazı sahnelerde ve en son filmin finalinde tuttuğu futbol takımının renkleriyle boyalı olarak görülmesi oldukça manidardır.

Erkek egemen bir toplumda aslında oldukça mütevazı bir biçimde ve hiç ses çıkarmadan bütün bir toplumu yetiştiren kadının içinde yaşadığı toplumda maruz kaldığı her türlü istismarı ve şiddeti gösteren Hayat Var, kadının varlığının altını çizerken bir yandan da bir toplumun kadınına verdiği değerin aslında toplumun kendine verdiği değer olduğunu da kast eder.hayat var 3

Filmde kadını gösteren ve onu vurgulayan en önemli diğer unsur da elbette erkektir. Yaşam içinde kendi pasif, edilgen duruşunun dışına ancak cinselliği veya şiddeti kullanarak çıkan erkek de aslında dolaylı olarak biçimlendirdiği değiştirdiği hayattan şikâyetçidir. Hayat Var’da yönetmen anlattığı erkeklerle ilgili olarak da oldukça anlamlı birer imge yaratır. Filmde anlatılan üç erkeğin de, babanın, babayla aralarında husumet bulunan adamın ve Hayat’ı seven gencin -bu arada bu genç, finalde kendisine addedilen bu imgeye Hayat’ın yönlendirmesiyle onu çalarak sahip olmuştur- birer tekneleri vardır. Özellikle babanın İstanbul Boğazındaki tekne seyahatleri ve dev gemilerin etrafında onlarla içki alış verişi yapıp onlara kadın getirdiği sahneler, başka bir deyişle hayatın içinde savruluşu, oldukça derinlikli, vurgulayıcı ve etkileyici sahnelerdir.

Tekne bir bakıma her bir erkeğe ait yaşam alanını simgelemektedir. Hayat filmde gösterilen üç tekneden ikisine biner. Başka bir deyişle o erkeklerin yaşam alanlarına dâhil olur. Babasının teknesinde ilgisizlikten muzdarip, mutsuz ve çocuktur. Film boyunca Hayat’ın babasını arayan ve onu bulduğunda onunla kavga eden adamın teknesine binmek istese de tekneye alınmaz. Bindiği son teknede yani Hayat’ı seven erkeğin teknesini ise Hayat kendisi seçer ve ona kendi isteği ile biner. Bindiği son tekne babasınınkinden çok daha hızlıdır. Tıpkı günümüz yaşamı gibi. Aynı zamanda çalıntıdır da… Sonunda Hayat, hayatla uzlaşmış gibidir ama bu uzlaşmada bile en temelde geçerli olan hayatın Hayat için belirlediği koşullardır.

Kategoriler
haber

Reha Erdem’in Yeni Filmi Jin’in Fragmanı Yayınlandı

Reha Erdem’in bir kürt kızının yaşadıkları sonucunda dağa çıkmasını ve dağda yaşadıklarını anlatan filmi Jin’in fragmanı yayınlandı.

Geçtiğimiz hafta içinde İstanbul Modern’de Yönetmenler Buluşması’na katılan Reha Erdem, filmle ilgili küçük ipuçları da vermişti. Jin’in kürtçe çekildiğini ve kendisi için çok özel bir proje olduğunu belirten Erdem “Uzun süredir üzerinde çalıştığımız bir filmdi. Açıkçası çekim programımızda yoktu ancak fırsat doğunca diğer filmimiz Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın önüne alıp çektik” sözleriyle filmin yapım sürecini anlattı.

Reha Erdem filmin konusunu da “PKK’lı bir kızın hikayesi… Yaşadığımız korkunçluğa alıştığımızı düşünüyorum. Filmde bu korkunçluğu bir kadının gözünden görmeye çalışacağız” sözleriyle anlattı.

Filmin ilk iki gösterimi !F’te yapılacak, genel gösterimi Mart ayı sonunda gerçekleştirilecek.

Jin Fragmanı

Kategoriler
haber

Karlovy Vary’den Reha Erdem’e Özel Bölüm

Çek Cumhuriyeti’nin ve Doğu Avrupa’nın en önemli film festivallerinin başında gelen Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali, programını yavaş yavaş açıklıyor. Festival yönetimi ilk olarak özel bölüm ayırdıkları isimleri açıkladı.

Reha Erdem, özel bölümlerde doğal olarak bizlerin dikkatini en çok çeken isim. Erdem’in altı filminin gösterileceği bölümde usta yönetmen de konuk olarak sinema deneyimlerini paylaşacak.

Festivalde Erdem’in yanısıra Michelangelo Antonioni, Jean-Pierre Melville gibi iki büyük ustanın da eserleri yer alacak. Festival 29 Haziran-7 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek.

Kategoriler
izlenim

Korkuyorum Anne: Yeni Bir Başlangıç Yapmaya Var Mısınız?

İnsan nedir ki? Romatizması olandır insan, beli kaşınandır. Kocaman bir tabak salatayı bitirip ekmeğine suyunu bandırandır. Hırslıdır, kederlidir, gülümsemeyi taşır çantasında. Kalın bağırsağı olandır insan, kalbinde kocaman evler kurandır. Sevişen, üreyen, âşık olandır insan. Annesinin karnında yalnız büyüyen sonra hayata fırlatılan ancak yine kaderine yalnızlık yazılı olandır insan. Nankör diye adlandırdığı kedinin şefkatine ihtiyaç duyan bir ağaç gibidir insan; sert, dokununca can yakan, ağlamaklı, sevecen…

2

Güzel, çiçekli, balkonunda menekşeleri olan bir evin sessiz sahibi de olabiliyor sonra bir barakanın en “cızz” ettiren bakışı da olabiliyor. Kentleri işgal ederken, ruhu işgal ederken, hayatı işgal ederken dönüp arkasına bakmayandır insan. Kendi söküğünü dikemeyen, kel başa şimşir taraktır insan. Bir sabah babası öldüğünde uyanır, bir sabah parmak izi yeni oluşmuş bir bebek kokusuna uyanır, deri montunun silik köşesinde ağlar sonra mahalle çetesinin başına geçer sokakları koklar. Bir denklem kurar kendine, işleri yolunda gitmez hemen bir başka denklemi yazar kâğıdına, sonra büyür, aitlik hissetmek ister. Bir aileye ait, bir anneye ait, bir kadına ait, bir evin her şeyi olmaya ait, bir aitlik duygusudur alır başını gider dağlara tepelere, menekşelerin rengine saklanır. İnsan zordur… Hep daha fazlasının üzerinde yürümek ister. Hayatın merkezine kurulmuş yok ediciler var ediciler.3

“İnsanlar ikiye ayrılır; annesi olmayanlar, babasını hatırlamayanlar” der Ali. Hayır, bu öyle bir film değil. Film bir merak filmi ve sadece insan nedir sorunun kıvrık kenarlarından yola çıkıyor. Birileri ağlıyor, birileri koşarak kaçıyor oradan, birileri hamileliğin aşkını yaşıyor, biri ona hediye edilen bir yüzüğün geri istenmesine üzülüyor. Bir sevme, bir sevinç, bir aşk, bir korku filmi bu. İstanbul’un sarı sokaklarında, martı seslerinde, iyi demlenmiş bir çayın kokusunun köprüyü saran sıcaklığında sesini duyuran bir film bu. Bu film öyle böyle bir film değil. Dudak dudağa, diz dize, kol kola, sırt sırta yaşayan bir takım kaybetmiş insanın hikâyesi. Ve elbette kaybettiklerini bir parmak şaklatması kadar komik bulanların filmi.1

Genellemelerle başlayıp özelleşen leziz bir filmdir bu “Reha Erdem” kadrajından çıkan. Kısmi olarak hafızasını kaybeden Ali’nin bel çevresinde başlayan ve sonra bütün insanların bir parça, ucundan ancak detaylandırılmış bir derinlikle anlatıldığı sıcak bir hikâye ve elbette sonunda bir parça sitemle “böyle bir mahalle, böyle aşklar, böyle arkadaşlıkların” olmadığını düşüneceğimiz bir hikâye.

Aslında filmin başrol oyuncusu bir anne. Ali’nin erken yaşta kaybettiği annesi. Özlemle beklediği ve gelmeyeceğini bildiği annesi. Babasından korkar Ali, tatlı bir korkaklık durumu yaratan Rasih onu yalnız başına büyütmüş ve onca çilesinin arasında gittikçe huysuzlaşan mızmız bir baba oluvermiş. Ancak bu mızmızlık sevimlilik üzerinden gider ve asla kötücül bir mızmızlık değildir. Ali’nin hafızasını kaybetmesinden en büyük darbeyi o alır aslında ve bu darbe komik ve mizanseni geniş bir mevzuya dönüşür. Ali herkesi anımsar, parçaları birleştirir, konuşur ancak sıra Rasih Beye gelince her şey tıkanır. Rasih bu duruma delirir ve sürekli “babanım oğlum ben senin baban” diye bağırır, evet orda bir baba vardır. Oğlunu şefkatle büyütmüş bir kadının tüm yeterli sevgisini ona vermeye çabalayan bir baba… Komik, trajik, sevimli baba.4

Terzi Neriman filmin önemli karakteri, oğlu Keten’e baskı yapmaktan geri durmayan her şeye bir cevabı olan, mahallenin vazgeçilmez terzisi. Keten’in aklı yarım olduğuna inanan terzi Neriman aynı zaman da herkese baş kaldıran, agresif ve aynı oranda şefkatli bir terzi. Mahalle halkından İpek’ e olan duygusunu annesi Neriman’dan saklamak zorunda olan Keten ipek’in karnındaki yeni nefese baba olma duygusundan geri durmayacak kadar naif ve duygusal ve aynı zamanda bıçkın. Neriman’ın köpeği bir başka değerli kahraman Çakır. İpek’in kiracısı jimnastikçi Ümit. Eski ve hikâyesini tamamlamış Aytekin. Mahalle halkının ve o mahallelinin sıcaklığı bütün filmin içinde ışıl ışıl duruyor. Ve elbette efsane haline gelen ve elden ele dolaşıp sahibine kavuşmayı bekleyen yüzük. Bu yüzük filmin içinde pembe bir polisiye duruma dönüşse de entrikaya boyanmış bir hikâye haline gelmeden geride duran bir gölgeye dönüşüyor. Samimi ve mahalle ağzı diyalogları filmin başından kalkamamanıza ve izlerken yanınızda duran herhangi bir insana arkadaşınızmış gibi davranmanıza sebep oluyor. Müzikleri, renkleri, görüntüleri ile tadı damakta bırakıyor film. Kendini bir mekâna kapatma istediği duymanızı sağlıyor film. Şöyle ki hayatın ve insanın zalimliğini asla hissetmeden bir yere kapanıp sadece “iyi insanlarla” yaşama güdüsünün heyheylenmesini yaşıyor insan bu filmin oradan oraya giden duygusuyla.

5

Film insan bedeninin peşine takılıyor. Dinleyen kulak, gören göz, diken el… Kadınların bellerinden şikâyet etme formundan tutun, eğri basan ve doğru basan insana, ikiye ayrılan damarlı erkeklere ve birçok “İnsan Neşesine” dokunan açılışıyla ciğerin telini tıngırdatan ışıklı film Korkuyorum Anne.

Reha Erdem’in bol ödüllü ve sıkılmadan izlenecek bu filmi insana yeni bir başlangıç teklif ediyor. 2006 yılının en başarılı ve unutulmaz filmlerinden kocaman kocaman hikâyelerle zenginleşen bu film mutlaka arşivlerde olmalı.

Kategoriler
seçki

Türk-Rom-Com-Rek-Lam


Son yıllarda memlekette belirli bir aşk filmi türünün doğduğunu söylemek mümkün… Keche’nin Romantik Komedi’si veya Ömer Faruk Sorak’ın Aşk Tesadüfleri Sever gibi öne çıkan filmlerin yanına bu hafta gösterime girecek olan Leyla Yılmaz’ın “Bir Avuç Deniz”inin ve daha birçok benzer filmin eklenmesi belirli bir akıma işaret ediyor gibi… Dünyada rom-com olarak kısaltılan romantik komediler veya sadece romance diye anılan romantik dramlar Türkiye’de de belirli bir şablona oturmuş durumda… Peki bu şablonu oluşturan etkenler neler?

Son 20 yıldaki gelişmeler Türkiye’de bir sinema endüstrisinin geliştiğini gösteriyor. İş endüstriyelleşince, bu endüstriyi oluşturanlar hemen ardından bu işin pazarlamasından ve hedef kitlelerinden bahsetmeye başlar. Rakamlar, sosyo-psikolojik araştırmalar, sosyo-ekonomik gruplar oluşturulur, hedef kitleler belirlenir. Hedef kitleler de belirlendikten sonra zaten belirli kurallar kendiliğinden oluşur. Yüksek gişe hedefleyen filmlerin uyması gereken şablonlar ve formatlar ortaya çıkar. Çok sattıran reklamların ortaya çıktığı gibi, “çok izleten” sinema teknikleri oluşur. Herşey “hedef kitlenin” zevki, beğenisi içindir.

Türkiye’nin değişen yapısı dikkate alındığında ise şu sıralarda en büyük ve aynı zamanda aç hedef kitle “Alışveriş Merkezi Sinemaları” kitlesi… Pazarlama diliyle AVM’ler 12-30 yaş arası genç kitleyle dolup taşıyor. Bu kitlenin hayatında ellerinden düşmeyen cep telefonları, AVM’lerin restaurant bölümünde hiçbirşey yapmadan geçirilen boş saatler, fast-food ve markalar var. Sinema bu kitle için yemek yerken konuşacak bir şey bulmak ve moda olanı takip etmenin yanısıra, idollerini ve hayal ettikleri yaşam stillerini belirlemeye de yarıyor.

Bu kitle, gençliğin getirdiği uçarılıkla doğal olarak bir şey üstünde uzun süre düşünmek istemiyor. Gülmek, eğlenmek ve henüz ne olduğunu tam çözemedikleri aşkı hissetmek hayatlarının ana amacı… Siyaset, sosyoloji, bilim, vs. gibi sözcükler duyduklarında yüzlerini ekşittikleri kelimeler. Ekonomik gerçeklerle pek tanışmadıkları ve tabiri caizse baba parası yedikleri için daha kolay para harcıyorlar, tüm harçlıklarını filmde gördüğü bir pantolona verebiliyor, tüm paralarını lüks bir parfüme yatırabiliyorlar. Yeni yeni gelişen Türk sinema endüstrisinin pazarlama stratejileri de son dönemde tam bu hedef kitleye yönelik. Recep İvedik, Kolpaçino, Kutsal Damacana gibi komedi serileri bu kitlenin espri ve zeka anlayışına göre çekilen iyi örnekler. Yeni dönem duygusal filmler de hızla bu yöne doğru evriliyor.

Hedef kitledeki değişimlere ve türk sinemasındaki evrime en çabuk uyum sağlayan kesim ise “reklamcılar”. Sinema endüstrimizin hemen hemen bütün prodüksiyon çalışmaları zaten esas işi reklam filmleri çekmek ve kurgulamak olan büyük şirketler tarafından yapılıyor. Bu büyük şirketler kendilerine reklam alanında çok iyi paralar kazandıran yönetmenlerine uzun metraj filmler için de yatırım yapıyorlar. Son dönemde iyi gişe yapan hemen hemen tüm filmlerin yönetmenleri yıllarını reklam çekerek geçirmiş isimler. Cem Yılmaz, Mahsun Kırmızıgül gibi dışarıdan yönetmenler de film çekerken, reklam şirketleri ve kadrolarından destek alıyor, işin teknik ve görsel kısmını onlara bırakıyorlar.

Bu durum yeni dönem türk sinemasının “estetik anlayışını” da etkiliyor. İlk paragrafta örneğini verdiğimiz yapımların tümü “temiz” çekilmiş, neredeyse reklam filmi sterilliğine ulaşmış bir görsellikle karşımıza çıkıyor. Reklam yönetmenlerinin çok iyi becerdiği “kes-yapıştır”lar filmleri kaplıyor. Reklam endüstrisinin önemli yönetmenlerinden Leyla Yılmaz’ın gösterime giren filmi Bir Avuç Deniz’in trailer’ına kısaca bir göz attığımızda bu durumu daha net bir şekilde anlayabiliyoruz. Halikarnas Balıkçısı’nın denize çağrısı Aganta Burina Burinata kesilip, bir anda en lüksünden bir yat görüntüsü ve bikinili kızların yanına yapıştırılabiliyor. Aşk sözlerinin arka planında milyar dolarlık marinaları, “hayat bir deniz” gibi dopdolu bir cümlenin yanında medyatik yıldızlarımızın disko çıkışı sırıtışlarının kopyalarını görebiliyoruz. Her dinleyende ayrı bir anlamı saklı bulunan Pearl Jam’in Indifference’i sosyetik bir aşk üçgeninin soundtrack’i olabiliyor. Ve trailer “Tek istediğimiz bir avuç deniz, daha fazlasına var mısın?” gibi biraz fazla reklam kokan bir “packshot cümlesiyle” sona eriyor.

Tüm bu yargılar suçlama cümleleri olarak algılanmasın; tam tersine reklam filmleri yönetmenleri en azından sinemanın belirli kurallarına dikkat eden, doğru kamera ve ışık kullanabilen, teknolojik gelişmeleri diğer meslektaşlarından daha önce tanıyıp uygulayabilen isimler. Ellerine iyi senaryolar geçtiği takdirde başarıyla sinemaya aktaracak teknik bilgiye ve yeteneklere sahipler. Yavuz Turgul gibi türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri, aynı zamanda reklamcılığın da duayeni… Hatta Ezel Akay, Reha Erdem gibi isimler, reklamcılığın verdikleri alışkanlıklardan sıyrılıp, kendi sinema tarzlarını yaratıyor, türk sinemasının auteur yönetmenleri arasına girebiliyorlar.

Eğer bir kalite sorunu varsa, aslında bunu genel olarak işe sadece bir endüstri veya reklamcılık gibi bakan prodüksiyon şirketleri oluşturuyor. Yönetmenleri ancak bağımsız sinema, kısa film çalışmaları, belgesel sinema gibi alanlarda emek vermemek, belli bir gelir seviyesine geldikten sonra reklamı bırakıp sadece sinemaya odaklanmamakla eleştirebiliriz. Sonuçta hedef kitle mutlu, alan memnun, satan memnun, bu satırları yazarken bize biraz da bok yemek düşüyor belki de… Ancak işin ticarete ve endüstriye dönmesinin uzun vadede yarar getirmesinin çok zor olduğunu bilen bünyeler olarak da, sinefil vicdanımızın zoruyla küçük uyarılar yapmak zorunda hissediyoruz kendimizi…

Kategoriler
izlenim

Herşeye Rağmen Hayat Var

Nisan için…

Sinemayı bir imge yaratma sanatı olarak tanımlarsak Reha Erdem’in bu filminde sinema sanatının imge yaratma olanaklarını sonuna kadar kullandığını ve kendi sinematografisindeki en başarılı ürünlerinden birini verdiğini (Kosmos’u hâlâ seyretmemiş biri olarak belirtiyorum) söyleyebiliriz.

Yönetmen filmin başında hikâyesinin ana karakterinin adını “Hayat” koyarak belirli bir kinaye oluşturuyor ki bu kinaye filmin genelinde kendiliğinde ve film boyunca işlenen bir alt metnin oluşmasını da sağlıyor. Reha Erdem için bu filmde hayat Hayat’ın kendisi bir başka deyişle.

Filmin başından sonuna kadar kadrajdan hemen hemen hiç çıkmayan filmin başkarakteri Hayat neredeyse hiç konuşmazken bu anlamda bizzat bir kişilik olarak temsil ettiği bunalımlı, kimliksiz genç kızın dışında hayatın kendisini de simgeler. Ve bu iki anlamı da aralarında dengeli bir anlam ilişkisi kurarak taşımayı başarır.

Hayat Var, en temelde ve özelde Hayat’ın kimliksizliğini ve bu kimliksizliğin bunalımını anlatırken bir yandan da bir aile dramını, toplumun kadına olan bakışını ve bir İstanbullu olarak hayatın kentsel dönüşümünü, evrimini de anlatır.

Hayat’ın nefes darlığı çeken yatalak dedesinin yatağından ibaret olan hayat alanından yaşama bakışı, babasının vurdumduymaz, duyarsız yaşayışı, Hayat’ın, annesinin kendisine kurduğu yeni yaşamda kızına yeterince yer vermemesi ya da onu kurduğu bu yeni yaşama yeterince dâhil etmemesi, dünyaya getirdiği yeni erkek çocuğunu ondan daha üstün tutması Hayat’ın kendisini yaşamın hiçbir yerine koyamamasına neden olmaktadır.

Bu filmde ister kadın olmanın eşiğinde bir kıza geleceğin kendisi olarak bakılsın ister ne olduğu, ne işe yaradığı, hangi değerlere inanması gerektiğine karar veremeyen, bireysel, cinsel konumsuzluk, tanımsızlık ve belirsizlik yaşayan bir gencin bunalımlı yaşam hali olarak bakılsın film boyunca oluşturulan kompozisyon hem toplum bilimsel hem de ruh bilimsel bir algılayışla seyredilebilir.

Hayat Var, aynı zamanda kentsel bir yozlaşmanın da hikâyesi. Bu kentsel yozlaşmayı, içinde var olan herkes en başta kendisini görmezden gelerek yaşamaktadır ki bu da söz konusu yozlaşmanın en yıkıcı ve dramatik yanıdır.

Bir zamanlar merkezinde sadece İstanbulluların yaşadığı İstanbul şehrinin, kendi sahiplerini, Hayat’ın ailesinin kuşaklar boyu İstanbullu olduğunu dedesinden öğreniyoruz, nasıl kendisinin dışına ya da kenarına sürdüğünü, onları kendisinin dışına sürerken de yaşadığı yozlaşmayı da onlara nasıl aktardığını gösteriyor bize Hayat Var. Bu bakımdan Hayat, sadece genç bir kız olarak değil aynı zamanda kentsel kültürün dejenerasyonunu ya da dejenere olmuş jenerasyonunun bir karşılığı olarak algılanabilir.

Nitekim Hayat’ın etrafındaki hiçbir karakterin aklı başında ortalama bir kişilik görüntüsüne sahip olmaması veya söz konusu kişilik niteliklerine sahiplermiş gibi görünseler de hayatın içinde, özlerine inildiğinde yaşadıkları bencilliğin, yalnızlığın ve duyarsızlıkların oldukça fazla olması bu bakımdan filmin meselesi göz önüne alındığında karşılık bulabilir. Sonuçta, artık günümüzde kimse hayata dürüstçe bakmıyor, onu dürüstçe yaşamıyor. Herkes onu sonuna kadar kendi çıkarlarına uygun olarak kullanmaya çalışırken ortaya çıkan ahlaki tutarsızlığa ve beraberinde beliren yozlaşmaya göz yumuyor. Herkes çelişkilerini, günübirlik hazlarını yaşamak için hayatı görmezden gelirken kıydıkları, yok ettikleri şeyin bizzat hayatın kendisi olduğunu fark etmiyor. Her daim yaprak açmaya durmuş bir ağacın filizlenen dalı misali tazeliğini koruyan ve kendini sürekli büyütmeye hazır olan Hayat, her defasında kırılıyor. Yatalak dede torununa sus payı da vererek içmemesi gerektiği halde kendisine sigara aldırtıyor ilk başta ve bu nedenle Hayat’ın bakkalın tacizine uğramasına, dolaylı da olsa, neden oluyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde baba, kızının tecavüze uğradığından dahi haberdar olmuyor. O bambaşka bir dünyada, kendi teknesinde yaşıyor. Daha kadınlığa ilk adım attığı an, artık kadın oldun, diyen annesinden sırf regl olduğu için tokat yiyor. Okulunda ise kimsenin yanına oturmak istemediği, onu anlamaya çalışmadığı sorunlu bir öğrenciden başka bir şey olamıyor.

Sadece adı itibariyle değil yaşadıklarıyla da Hayat, içinde ilerlediği hikâyede aslında bir dönüşüm sürecini de ele verir.

Kendi yaşamında başından geçen hiçbir olumsuzluğa ve duruma müdahale etmeyen Hayat, fark etmeden zaten hali hazırda topumda kullanılmaya hazır bulunan bir anlayışa doğru kayar. Bu anlayışın adı da arabesktir. Reha Erdem daha önce “Korkuyorum Anne” adlı filminde de yaptığı gibi arabeski hem bir müzik hem de bir yaşam anlayışı olarak işler. Ama bunu yaparken filmini arabeskleştirmez. Reha Erdem’in filmlerinde arabesk içselleştirilmiş, gösterilen, ifşa edilen, açımlanan ve anlaşılmaya çalışılan bir olgudur.

Arabesk, Reha Erdem için gökten zembille inmiş, nerede, ne zaman başladığı belli olmayan, bir toplumun geleneklerinden gelen ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültür değildir. Yönetmen filmin ilerleyen bölümlerinde arabeskin köklerine doğru sosyolojik bir kazıya da girişir. Onun için bu toplumda arabeskin varlığı daha en başta bireyin, toplumun nesnesi olmanın ötesine geçememesinden kaynaklanmaktadır. Kendi kişisel var oluşunu yaşayamayan birey, eğer bu bir kadınsa ya kendisine tanılan dar alanda kabuğuna çekilir ve kendi edilgenliğini yücelterek arabeski var eder ya da eğer bu birey bir erkekse bireysel var olamayışını, kendini bir cemaatin, burada “cemaat” kelimesiyle ben de bir kinaye yapayım, bir parçası olarak konumlandırmaya çalışarak kendi bunalımını aşamasa da yatıştırmaya çalışır. Bu anlamda filmde Hayat’tan hoşlanan gencin yüzünün bazı sahnelerde ve en son filmin finalinde tuttuğu futbol takımının renkleriyle boyalı olarak görülmesi oldukça manidardır.

Erkek egemen bir toplumda aslında oldukça mütevazı bir biçimde ve hiç ses çıkarmadan bütün bir toplumu yetiştiren kadının içinde yaşadığı toplumda maruz kaldığı her türlü istismarı ve şiddeti gösteren Hayat Var, kadının varlığının altını çizerken bir yandan da bir toplumun kadınına verdiği değerin aslında toplumun kendine verdiği değer olduğunu da kast eder.

Filmde kadını gösteren ve onu vurgulayan en önemli diğer unsur da elbette erkektir. Yaşam içinde kendi pasif, edilgen duruşunun dışına ancak cinselliği veya şiddeti kullanarak çıkan erkek de aslında dolaylı olarak biçimlendirdiği değiştirdiği hayattan şikâyetçidir. Hayat Var’da yönetmen anlattığı erkeklerle ilgili olarak da oldukça anlamlı birer imge yaratır. Filmde anlatılan üç erkeğin de, babanın, babayla aralarında husumet bulunan adamın ve Hayat’ seven gencin, bu arada bu genç, finalde kendisine addedilen bu imgeye Hayat’ın yönlendirmesiyle onu çalarak sahip olmuştur, birer tekneleri vardır. Özellikle babanın İstanbul Boğazındaki tekne seyahatleri ve dev gemilerin etrafında onlarla içki alış verişi yapıp onlara kadın getirdiği sahneler, başka bir deyişle hayatın içinde savruluşu, oldukça derinlikli, vurgulayıcı ve etkileyici sahnelerdir. Tekne bir bakıma her bir erkeğe ait yaşam alanını simgelemektedir. Hayat filmde gösterilen üç tekneden ikisine biner. Başka bir deyişle o erkeklerin yaşam alanlarına dâhil olur. Babasının teknesinde ilgisizlikten muzdarip, mutsuz ve çocuktur. Film boyunca Hayat’ın babasını arayan ve onu bulduğunda onunla kavga eden adamın teknesine binmek istese de tekneye alınmaz. Bindiği son teknede yani Hayat’ı seven erkeğin teknesini ise Hayat kendisi seçer ve ona kendi isteği ile biner. Bindiği son tekne babasınınkinden çok daha hızlıdır. Tıpkı günümüz yaşamı gibi. Aynı zamanda çalıntıdır da… Sonunda Hayat, hayatla uzlaşmış gibidir ama bu uzlaşmada bile en temelde geçerli olan hayatın Hayat için belirlediği koşullardır.

Kategoriler
seçki

Yetenekli Bay Reha

reha-erdem-bakiniz.jpg

Son beş altı yılda türk sinemasında bir atılım hakim, ya da daha doğru bir şekilde atılımın hakim olduğu söylenmekte. Evet yılda elliden fazla sayıda çekilen filmle türk sineması 70lerden beri ilk kez bu kadar yoğun film yapma enflasyonu görmekte. Gerçi yapılan filmlerin çoğunluğu kaliite olarak ne eleştirmenleri ne de sinema seyircisini pek tatmin etmiyor. İşin aslı bu filmlerin çoğu tüketim toplumuna hizmet etmekte. Gerçi arada dikkat çeken, önemli festivallerden ödüller alıp uluslararası başarı yakalayan ve kalıcı filmlerde az da olsa çıkmakta. Tabii bu durumda bazı yeni yönetmenler de bir hayli dikkat çekiyor ve kendi seyircisini oluşturmaktan geri kalmıyor. İşte bu sinemacılardan biri var ki gerek yeteneği, gerek işini bilmesi, gerekse yaptığı filmlerin akılda kalıcılığı ve estetiği ile son iki üç yıl içinde bir hayli öne çıktı. Bu isim Reha Erdem.

Aslında Reha Erdem bugünkü sinema piyasasındaki en eski isimlerden biri olsa da, gerek kendisinin 21 yıllık sinemacılık kariyerinde sadece altı film olması, gerekse eleştirmenlerden ve medyadan fazla ilgi görmemesi ile ancak adı son iki üç yıldır tam olarak tellafuz edilmekte. Bu satırların yazarı da bir o kadar sinema meraklısı olmasına rağmen Reha Erdem sineması ile bir çokları gibi tesadüfen 2005 yılında tanıştı. Belki uzun yıllar yurtdışında yaşamasından dolayı türk sinemasından uzak kalmasından, belki de Reha Erdem’i fazla duymamasından. İşte bu yazı da Reha Erdem’in uzun süreli kısa sinema hikayesine bir bakış atma iddiasında.

reha-erdem-galatasaray-lisesi.jpg

Reha Erdem, 1960 yılında İstanbul’da doğdu. Pek açık olmasa da günümüzde az sayıda kalan gerçek İstanbullu bir ailenin ferdi. Kuşkusuz filmlerinin çoğundaki İstanbul önemi buradan kaynaklanmakta. Liseyi Galatasaray Lisesi’nin o eski ve büyük koridorları ve yatakhanelerinde geçiren Erdem lise yıllarında iyi karikatür çizimleri ile sanata ilgisini göstermiş bulunmakta. Türkiye’nin gayriresmi ilk sinema atölyesi ve sinematekini bünyesinde bulunduran Galatasaray’da sinemaya yabancı bir birey olarak yetişmesi de pek gözükmemekte doğrusu. Lise sonrası, Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih yılları ve sonra Paris Üniversitesi bünyesinde sinema ve plastik sanatlar eğitimi. Paris’teki yıllarında “cinema direct” adlı proje altında üç adet kısafilm çeken Erdem, 80lerin sonunda yurda dönüp ilk filmi A Ay’ı yaptı.

1989 yılında yapılan film konu itibari ile bir kısafilmi andırsa da işleyişi, siirselliği ve estetiği ile o yıllarda tam anlamı ile önemli bir uzunmetraj filmdi. Gerçi o yıllar artık Yeşilçam’ın sonun geldiği dönemler olması ve yine o yıllarda hatırı sayılı iyi filmler yapılsa da, pek halkın ilgi duymamasından yönetmenlerin ve yapımcıların evlerinin tozlu rafşlarında unutulmaya terk edilselerde A Ay, o dönem içinde hem özel bir filmdi hem de Reha Erdem’in daha sonraki yıllarda öğrenilecek sinema dilini ortaya çıkarıyordu. Erdem, A Ay’dan sonra reklam sektörüne girdi; yıllarca reklam çekip iyi paralar kazandı. Daha sonraki filmlerinin tamamının yapımcılığını üstlenecek Atlantik Film’in sahibi Ömer Atay ile tanıştı. Gerçi birçok reklamcıya göre, çok iyi bir reklam yönetmeni sayılmasa da, Reha Erdem reklam camiasının aranan isimlerindendi. 1995 yılında kültür bakanlığının önemli yönetmenlere yaptırdığı Şiir filmleri projesinde Yahya Kemal Bayatlı’nın Deniz Türküsü’nün filmini Reha Erdem çekti. Belki de reklam sektöründen gelen bir alışkanlıktan olsa gerek, Deniz Türküsü fazlaca bilgisayar efektleri ile donanmıştı.

Deniz Türküsü (Reha Erdem)

[flashvideo file=http://videocfsxl.l3.fbcdn.net/27665/353/385914431375_43114.mp4 /]

Bu tecrübeden dört yıl sonra ikinci filmi Kaç Para Kaç’ı yapan Reha Erdem, bu filmle de bir nevi hakketiği ilgiyi görememişti. İlk filmi A Ay ile arasında tam on yıl gibi uzun bir süre olan ikinci film Kaç para Kaç, Reha Erdem’in kariyerindeki anlatım olarak en basit filmi olarak raflardaki yerini alacaktı. Ayrıca, Kaç Para Kaç gerek anlatımı gerekse de görselliği ile bir türk filminden çok Türkiye’de çevrilmiş bir fransız ya da bir italyan filmi görünümünde idi. Yaklaşık üç yıl sonra çekip ancak beş yıl sonra sinemalarda gösterilen Korkuyorum Anne ise Reha Erdem’in bir nevi seyirci ile tam olarak tanışma filmi oldu. Bu sefer, düz bir kurgudan çok non-linear naryasyonlu kurgunun hakim olduğu Korkuyorum Anne bir yönetmen açısından oldukça zor ama başarılı bir iş idi. Her ne kadar bu filmle belki festival ve sanatsal sinema seyircisi Reha Erdem’i tanımaya başlasa da hâlâ eleştirmenler ve festivaller pek Reha Erdem’i tam olarak görmek istemiyorlardı.

reha-erdem-atilla-dorsay.jpg

2006 yılında yaptığı Beş Vakit ile artık Reha Erdem açısından masalar terse dönmüştü. İlk önce Galatasaray Lisesinden bir nevi Reha Erdem’in “ağabeyi” olan Atilla Dorsay, Erdem’i medyada öne çıkardı sonra da festival kurulları Erdem’in filmlerini göstermeye başlayıp ödüllere boğmaya başladı. Geçtiğimiz son iki yıl içinde de Reha Erdem seri bir şekilde Hayat Var ve Kosmos gibi iki şiirsel, estetik ve son derece iyi filmler yaptı. Bu filmler sayesinde Erdem gerek sinemaseverler gerekse de eleştirmenlerin yeni sevgilisi oluverdi. Özellikle geçtiğimiz ay yapılan İstanbul Film festivalinde gösterilen Erdem’in son filmi Kosmos’a duyulan ilgi ve gösterilen sevgi, geç olsa da Reha Erdem’in çoktan hakkettiği bir ilgiydi.

Kuşkusuz Reha Erdem, Türkiye’nin önemli sinemacılarından biri oldukçada yetenekli ama onu özel yapan filmlerindeki Authorvari kişisel değişmeyen imzaları. Her filmi stil olarak biribirinden farklı olsada bugüne kadar belirli kendine has imzası Erdem’in her filminde oldu:

Her Farklı Filmde Farklı bir Stil

Belki de bir sinemacı olarak en zorlu olguyu sık sık kulanımayı seviyor Reha Erdem. Evet, her yönetmenın belli bir stili vardır ve filmin konusu ne olursa olsun bunu kullanmayı severler. Erdem ise bugüne kadar hep farklı stillerde yapmaya çalıştı fıilmlerini. Belki de bu yüzden bu kadar uzun bir kariyere az sayıda film sığdırdı. Meseleye somut örnekler ile bakarsak, A Ay sürreal öğelerle bezenmiş sembolik bir filmdi; Kaç Para Kaç tam anlamı ile üç perdelik ana karakter gözünden anlatılan bir insan hikayesi; Korkuyorum Anne rasyonel olmayan kurgu bitimi ile trajikomik bir mahalle hikayesi; Beş Vakit ağır ama güçlü bir babalar-çocuklar dramı; Hayat Var ve Kosmos ise siirselliğin ve felesefenin ön planda olduğu deneysel filmlerdi. Bu kadar farklı stilleri zaman zaman eksiklerle de olsa başarılı ve etkileyici bir şekilde beyazperdeye taşımayı bildi Reha Erdem. Gerçi sinema dili hep aynıydı: estetik ve etkileyici.

Nostaljik Hava

Reha Erdem sinemasının en önemli imzalarından biri bu nostaljik dil. Reha Erdem, yönetmen olarak filmlerinin atmosferlerini gerçekten farklı kendi benliğindeki dünya olarak yaratsa da hep bir nostaljik hava dikkat çekmekte. Hiçbir filminde şu hikaye şu tarihte geçmekte diye yazmasa da -filmlerinde gözüken polisler, taksiler, arabalar, öğrenciler eski zamandan kalma kostümleri ile eskiye benzeştirmelere çalışılmasa da- filmlerin içindeki ana karakterlerin davranışları, kıyafetleri, yaşadıkları mekanlar ve en önemlisi tavırları ile nostaljik havayı vermektedir. 1989 yılında yapılan A Ay, belirtilmese de 50lerin, Kaç Para Kaç 60ların ve 70lerin, Korkuyorum Anne 80lerin, Beş Vakit az da olsa yine 70lerin, Hayat Var 80 ve 90ların, Kosmos ise yine 60ların havasını vermekte ve hissetirmekte.

Bilindik Oyuncu Kadrosu

Her ne kadar son iki filminde bu alışkanlığı bırakmış olsa da Reha Erdem de, 60ların ingiliz komedileri ve 70lerin Yeşilçamı’nın unutulmaz Arzu Film ekolü gibi aynı oyuncular ile çalışmayı seven bir yönetmen. Ayrıca bu oyuncuların kariyerleri ve konumları ne olursa olsun onları istediği rollere sokabilme gibi bir yeteneği de mevcut Erdem’in. Çalıştığı bu saygın aktörler Erdem’in filmlerinde ya filmin yıldızı ya da figüranı olabiliyorlar. Örneğin, ülkenin saygın ve üst düzey aktörlerinden biri olan Taner Birsel, Kaç Para Kaç’ta hikayenin ana karakteri olup, tüm hikaye Birsel’in karakteri gözünden anlatılsa da, bir sonraki Reha Erdem fimi Korkuyorum Anne’nin hastane sahnesinde polis olarak otuz saniye gözüküp figüranlık yaptı. Korkuyorum Anne’nin merkezdeki karakterini canlandıran Ali Düşenkalkar da bir sonraki film Beş Vakit’te çoban olarak şöyle bir gözüktü. Bu iki örnekte de olduğu birçok önemli oyuncu Erdem’in filmlerinde zaman zaman figuranlık yapmaya razı olduklarına göre Erdem’in sinemasına ve kendisine fazlaca saygı duyuyor olsalar gerek. Kimbilir, Kaç Para Kaç’taki rolü ile dikkat çeken on bir yıl sonra Kosmos’da Kosmos olan Sermet Yeşil de belki bir sonraki Reha Erdem filminde simitçi olarak üç saniye şöyle bir gözükecek.

reha-florent.jpg

Görsellik ve Kurgu

Belki de Reha Erdem’in sinema dilini muhteşem yapan, görselliği ve kurguyu üst düzeyde kullanmasıdır. Özellikle kamera hareketlerini ustalığı görsel olarak mekandan bağımsız atmosferin oluşturulması Reha Erdem sinemasına yüksek bir estetik değer katmakta. 1999 yılından beri birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Florent Herry ile görünüşe göre görsel olarak iyi bir fikir birliği edinmekte. Beş Vakit filminden itibaren artık filmlerini HD formatında çeken Erdem, Herry sayesinde kullanışı pratik olan ama görsellik açısından çok tehlikeli olan HD formatını, 35 mm. formatında bilinen estetik duğarlılığa benzer şekilde iş çıkarmaktalar…

Müziğin önemi ve Ses Kurgusu

Reha Erdem’in filmlerinde en öne çıkan imzalarından biri de müzik ve ses kurgusu. Özellikle başarılı müzik seçimleri ve yine Reha Erdem’in daimi sesçisi Heve Guyader ile birlikteliği ile seyirciyi filmin içine çeken ses kurgusu ile filmlerinin önemli olgularından biri olmakta. Reha Erdem aynı filmlerinin farklı stillerindeki gibi müziklerini de her filminde farklı dilde ve stilde kullanmakta. Gerçi bir iki filminde müzikler çok fazla kullanılsa da Reha Erdem’in filmlerinin olmazsa olmazlarından.

Atmosfer ve Ritim

Reha Erdem’in işlerindeki atmosferin önemini, estetiğini birçok kez yukarıdaki satırlarda da belirtilmişti ama Erdem’in filmlerinin ritmi için belki de ayrı bir yazı yazmak lazım. Kendine sorulduğunda iyi bir sinema için filmin ritminin çok önemli olduğunu birçok kez dile getiren Reha Erdem, ayrıca kendisinin bir kurgu sinemacısı olduğunun üzerinde sürekli durmakta. Evet, iyi bir sinema eserinde filmin kurgusu ve ritmi önem teşkil etmekte, özellikle de ritmi. Reha Erdem de bir yönetmen olarak kuşkusuz bu işi çok iyi becermekte. Son filmi Kosmos’un ağır temposu ve uzun planlarında bile sahnenin ritmi o kadar iyi ayarlanmış ki, seyirci hiçbir şekilde oflayıp puflamıyor. Yine aynı filmde kurguda kopukluklar olsa da seyirciyi işleyişten soğutmuyor. Bu da Reha Erdem’in yeteneğinin bir başka kanıtı olsa gerek.

Şiirsellik, Karanlık Hava ve Mistizm

Doğrusu Reha Erdem’in tüm filmlerinde bir şiirsellik hakim. Bu hemen hemen bütün author filmlerinde görülen bir durum. Reha Erdem farklı olarak biraz karanlık atmosferleri de seviyor. En şenşakrak filmi Korkuyorum Anne’de bile az da olsa bir karanlık hava vardı. Belki bu Erdem’in biraz fransız kültürü ile yetişmesinden kaynaklanıyor olabilir. Ama bu karanlık atmosfer, hep farklılığı deneyen Reha Erdem’in yegane tabii ve kalıcı yönü. Birçok zaman Reha Erdem filmlerinde mistik havayı kullanmayı seviyor. Mistisizmi filmlerindeki hikaye örgüsü ve karakter betimlemelerinde eksik bırakmıyor.

reha-erdem-hayat-var.jpg

Reha Erdem, aslında türk sinemasına çok erken yaşta girdi ama sessiz ve kimsenin göremediği bir şekilde zamanla olgunlaştı. Benim görüşüme göre günümüz türk sinemasında gerek popüler-piyasa işler yapanlar olsun gerekse sanat filmleri yapıp uluslararası festivallerde ödül alan isimler olsun, tüm bu yönetmenlerin bir iki gömlek üstünde en iyi yönetmen konumunda. Çünkü tam anlamı ile dolu dolu bir sinema yapıyor. Yurtdışında yaşayan türk yönetmenleri de dahil edersek, Fatih Akın ile beraber en etkileyici filmleri yapan isim; tabii bu son cümle şahsi görüşüm.

Özellikle son bir iki yılda sinemaseverler, üniversite öğrencileri ve sinema eleştimenleri tarafından hakettiği ilgiyi görmeye başladı Reha Erdem. Okumuş kesim veya bir başka deyişle “enteller” arasında daha da popüler olucak gibi . Ama popüler olmasa da Reha Erdem’in değiştirmiyeceği yegane olgusu sinema sanatını çok iyi hissetmesi, işini çok iyi bilmesi ve son derece yetenekli bir yönetmen olması. Bu durum Yetenekli Bay Reha’yı özel bir sanatçı yapmakta….

Kategoriler
haber

Yerli Sinemada Yeni Açılımlar

Yeni Sinema Hareketi Basın Toplantısı

Bir grup yapımcı ve yönetmen bir araya gelerek sinema sektörünün sorunlarına karşı ortak tavırla hareket etmek ve sorunlara çözüm geliştirmek amacıyla “Yeni Sinema Hareketi”ni kamuoyuna duyurdu.

Türkiye sineması son yıllarda gerek film üretimindeki artışla gerekse de uluslararası başarılarıyla yükselişini sürdürürken, bir yandan da sektörel ve yapısal sorunlarına odaklanmış görünüyor. Bu konuda en önemli aşamalardan biri kabul edilen Türkiye Sinema Reformu’nun yapılması için Türkiye Sinema Konseyi adıyla çalışmalar yapan BİROUY, SİNEBİR, BSB, FİLMYÖN, FİLMMOR, İKSV, SİNESEN gibi meslek ve sektör kuruluşlarının çalışmalarının ardından bu kez de 29 sinemacı “Yeni Sinema Hareketi” adıyla ortak bir tavır etrafında toplandıklarını açıkladı.

Aralarında Reha Erdem, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu gibi uluslararası üne sahip yönetmenlerin de olduğu Yeni Sinema Hareketi’nin katılımcılarının büyük çoğunluğu ilk filmini çekmiş genç kuşak yapımcı ve yönetmenlerden oluşuyor.

Yerelden evrensele

29 Mart Salı günü Ortaköy’deki Feriye Sineması’nda düzenlenen tanıtım toplantısında konuşan Hüseyin Karabey, bu hereketi oluşturan sinemacıların öncelikle sinemayı bir sanat olarak gördüklerini ve bu hareketle üretim yapan kişiler arasındaki işbirliğini arttırarak, evrensel değerlerle uyumlu bir sinema kültürünün yerleşmesine katkıda bulunmak için bir araya geldiklerini söyledi. Hareketin şu an için uzun metraj sinema filmi üreten yönetmen ve yapımcılardan oluştuğunu ifade eden Karabey, bir yılı aşkın süredir toplantılar yaparak fikir alışverişlerinde bulunduklarını, sinemada yaşanan gelişmeleri, sorunları ve olası çözümleri tartıştıklarını belirtti.

Yamaç Okur da Türkiye’de sinemanın giderek daha da üretkenleştiğini söyledikten sonra ”İlk filmlerini üreten sinemacıların yanısıra bizi cesaretlendiren, önümüzde yeni bir yol açan usta yönetmenlerimiz de dünya çapında her geçen gün daha da büyük başarılara imza atıyor. Filmlerimiz giderek daha fazla seyirciyle buluşuyor. Biz de sinemamızın bu dönemecinde bir arada olduğumuzu ve üretmeye devam edeceğimizi duyurmak istiyoruz.” diyerek hareketin en önemli noktalarından birisinin film üreticileri arasındaki dayanışma olduğunun üzerinde durdu.

Daha sonra söz alan İnan Temelkuran da hareketin amacının yeni polemikler, yeni karmaşalar, yeni kırgınlıklar yaratmak olmadığını; hedeflerinin sinemanın daha düzeyli, daha eşitlikçi, daha şeffaf ve demokratik bir ortamda yapılması için yola çıktıklarından bahsetti. Bu anlamda, her türlü baskıcı ve sansürcü güce karşı, farklı seslerin kendini özgürce ifade edebileceği bir üretim ortamı yaratmak için mücadele edeceklerini söyledi.

İnan Temelkuran ve Özcan Alper

Sinematek ruhu geri geliyor

Yönetmen Özcan Alper film üretiminin sıkıntılarının yanıda filmlerinin seyirciyle hak ettiği şekilde buluşamasının da çok önemli bir sorun olduğunu, bu nedenle de filmlerin daha çok seyirciyle buluşabilmesini amaç edindiklerini anlattı ve Sinematek ruhu taşıyacak alternatif gösgerim mecraları yaratmak ve ülke çapında yaygınlaştırmak gibi bir hedefleri olduğunu söyledi. Bu amaçla Yeni Sinema Hareketi olarak 23 Nisan – 10 Mayıs tarihleri arasında Ortaköy Feriye Sineması’nda Yeni Sinema Günleri adında film gösterimlerine başlayacaklarını müjdeledi.

Yeni sinema akımı değil, ortak tavır

Toplantının soru-cevap kısmında gelen sorular üzerine Yeni Sinema Hareketi temsilcilerinin sinemanın bir “sanat” olduğu önkabulüne sahip insanlar olmalarına rağmen, hareketin kültürel ve estetik bir ortak anlayışın şekillendirdiği bir “akım” olmadığının altı özellikle çizildi.

Yine gelen bir soru üzerine bu hareketin mevcut meslek örgütlerine bir alternatif olmadığı, bilakis bu hareketin aynı zamanda, meslek örgütlerinin çalışmalarına katkıda bulunmak ve perspektif kazandırmak gibi bir hedefinin olduğu belirtildi.

Yıllık film üretim sayısı 80 civarına gelen yerli sinema sektörünün hala 5-10 film üretilen köhne yıllardaki yapıda olduğu ve bu durumun pek çok çarpıklığı ve haksızlığı da beslediği görüşünde olan Yeni Sinema Hareketi’nin Türkiye’de Sinema Reformu’nun gerçekleştirilmesi ve Türkiye Sinema Merkezi’nin kurulması gibi çalışmalar da elini taşın altına koymaya hazır olduğu belirtildi.

Bakınız.com olarak Yeni Sinema Hareketi’nin, hem nitelikli filmlerin ve üretim biçimlerinin artması hem de nitelikli izleyicinin çoğalması konularında uzun soluklu faydalar getirecek güce erişimesini umuyoruz.

Yeni Sinema Hareketi’ni başlatan sinemacılar şu isimlerden oluşuyor:

Haşmet Topaloğlu, Serkan Acar, Özcan Alper, Belma Baş, Mahmut Fazıl Coşkun, Serkan Çakarer, Sevilay Demirci, Murat Düzgünoğlu, Özgür Doğan, Mehmet Eryılmaz, Orhan Eskiköy, Reha Erdem, Pelin Esmer, Tolga Esmer, Selim Evci, Aslı Filiz, Hüseyin Karabey, Nida Karabol, Seyhan Kaya, Yamaç Okur, Sırrı Süreyya Önder, Nadir Öperli, Belmin Söylemez,  İnan Temel Kuran, Seyfi Teoman, Tarık Tufan, Yeşim Ustaoğlu, Emre Yeksan ve Derviş Zaim.

Kategoriler
haber

46. Altın Portakal Ödülleri Açıklandı

bornova-bornova-erkan-oner.jpg

Organizasyon olarak sönük geçen festivalde ödül gecesine damga vuran filmler İnan Temelkuran’ın Bornova Bornova’sı ile Reha Erdem’in Kosmos’u oldu. Bu metin göz önüne alındığında, oyun tekniklerinin tanıtılmasıyla anlatılanları iyileştirmenin mümkün olduğuna dikkat edilmelidir, bunun çarpıcı bir örneği Friv deneyimidir. Ancak bu durumda, tüm bunlar daha çok friv oyunlarının olay örgüsünü anımsatacak ve burada başlangıçta anlatılanları değil. Gecede ödüllerine kavuşan filmlerin tam listesi ise şöyle:

Halk Ödülü: Başka Dilde Aşk

SİYAD Netfac Ödülü: Kan Arzusu

SİYAD Uluslararası Yarışma Ödülü: Öteki Vaka

SİYAD Ulusal Yarışma Ödülü: Bornova Bornova

Belgesel Ödülleri: 100 Bin Kişiydiler, Ben ve Nuri Bala, Ziyaretçiler, 5 Numaralı Cezaevi

En İyi Kurgu: Bornova Bornova filmiyle Erkan Tekemen

En İyi Sanat Yönetmeni: Usta filmiyle Zeynep Koloğlu

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Kara Köpekler Havlarken filmiyle Volga Sorgu

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:  Bornova Bornova filmiyle Damla Sönmez

En İyi Müzik: Deli Deli Olma filmiyle Mehmet Erdem ve Özgür Akgül

En İyi Görüntü Yönetmeni: Kosmos filmiyle Florent Herry

kosmos-film-reha-erdem.jpg

En İyi Erkek Oyuncu: Bornova Bornova filmiyle Öner Erkan

En İyi Kadın Oyuncu: Kıskanmak filmiyle Nergis Öztürk

En İyi Senaryo: Beş Şehir filmiyle Onur Ünlü

En İyi Yönetmen: Kosmos filmiyle Reha Erdem

En İyi İlk Film: İki Dil Bir Bavul

En İyi Filmler: Bornova Bornova ile Kosmos

Kategoriler
söyleşi

Reha Erdem’in Gözü: Florent Herry

Reha Erdem’in yeni filmi Hayat Var’ın maalesef gösterim tarihi halen belli değil. Bir ara 17 ekim olarak bildirilmişti fakat nedendir bilinmez, belirsiz bir tarihe ertelendi. Antalya’da yarışma kapsamında gerçekleştirilen gösterimi sırasında ise, filmin yaşadığı talihsizlik karşısında ekip oldukça sakin tepki vermişti. Film başladıktan beş-on dakika sonra teknik bir arıza sebebiyle, filme yeniden başlanmıştı.

Belli açılardan Beş Vakit’in devamı niteliği sergileyen film, Reha Erdem’in önceki filmlerinin aksine oldukça sert bir üslûba sahip. Özellikle ses kullanımı ve görüntülerdeki değişiklik çok ilgi çekiciydi.

Lafı fazla da uzatmanın gereği yok. Görüntü diliyle her zaman farkını yaratan Reha Erdem’in gözü olan, fakat hiç tanımadığımız Florent Herry’ye ulaştık ve o da sağolsun bizi yanıtsız bırakmadı. İngilizce olarak yolladığımız soruların yanıtlarını fransızca göndermek isteyince mecbur kabul ettik. Fransızca yanıtları türkçeye çeviren dostumuz Aycan Başoğlu Bozkurt’a çok teşekkür ederek, artık sizi röportajla başbaşa bırakabiliriz.

1

Sizin hakkınızda çok az şey biliyoruz. Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Fransız kökenliyim ancak IAD’da aldığım (Yayın Sanatları Enstitüsü, Louvain-La-Neuve) sinema eğitimimi 1989 yılında görüntü bölümünden mezun olarak tamamladığımdan beri Belçika’da yaşıyorum. İlk olarak bu işe, çoğunda William Lubchanski’yle Fransa’da olmak üzere bir düzine kadar uzunmetrajda sinema elektrisyeni olarak çalışmakla başladım. Bu deneyimler bana William’ın teknik yaklaşımındaki aydınlatma hakimiyeti sayesinde çok şey kazandırdı. Birlikte çalıştığım ekip, eski ekolün yani fresnelli çalışmaların iş bilirliği ve aynı zamanda yeni akımın geliştirdiği doğal ışık gibi birçok tekniğin karışımını kullanıyordu. Bu dönemin akabinde bu meslekte genellikle izlenen yolu izlemeye başladım: önce 2. Asistan, ardından 1. Asistan ve sonunda görüntü yönetmeni.

Belçika sinema alanında çok iyi teknisyenlere sahip ve maliyetin çok ucuza getirilebildiği bir ülke olarak bilinir. Bu sayede ben de kültür ve teknik anlamda birbirinden çok farklı yabancı operatörlerle çalışma fırsatı buldum ve bu çalışmalar mesleki anlamda çok gelişmemi sağladı. Sinema dışında çok sayıda belgesel çalışmam da oldu, ki bu da bana tek başıma çalışmayı öğretti. Tecrübelendikçe yapımcıların güvenini kazandım ve o zamandan beri bu tempoda devam ediyorum.

Reha Erdem’le nasıl tanıştınız?

Genelde olduğu gibi Reha’yla da tamamen bir tesadüf sonucu tanıştım. Bir reklam çalışmasında hep çalıştığı operatörün yerine geçtim. Çalışma fena gitmeyince, yerine geçtiğim operatör, Jean Louis Viallard, Reha’nın bir sonraki film projesinde yardımcı görüntü yönetmenliği teklif etti. Böylece ‘Kaç para Kaç’ın stüdyo bölümü ve bazı iç bölümlerinin görüntü yönetmenliğini üstlendim ancak Jean Louis’nin bazı planlama sorunları nedeniyle sonunda bu uzunmetrajın tüm hazırlığı ve renk seçimi, pelikül gibi bitim işlemlerini tamamlamış buldum kendimi. O günden beri de Reha’nın tüm filmlerinde çalışıyorum.

Erdem’in filmleri pek çok yönden farklılık gösteriyor; dolayısıyla görüntü veya resimler de. Resimleri nasıl bu kadar uyumlu bir şekilde hikayelere adapte etmeye başardınız?

Reha ne zaman yeni bir film yapmaktan bahsetse, hep aynı şey olur: bana ağzımı sulandıracak birkaç cümle söyler, bunu birkaç yakınıyla daha yapar, sonrasındaysa senaryo tam anlamıyla yazılana kadar hiçbir şey söylemez. Bu, ‘Korkuyorum Anne’de olduğu gibi üç yıl da alabilir, ‘Beş Vakit’ ve ‘Hayat Var’ da olduğu gibi bir yıl da. Çalışmaysa, gerçek anlamıyla yalnızca Reha kasting, dekor gibi tüm hazırlıkları içine sindirdiğinde başlar. Her filmde hikayeyi anlatış biçimi farklı olduğundan, senaryo üzerinde konuşmak için görüşürüz Reha’yla. Filmlerinde hikayeleri anlatmak için farklı bir sinematografik dilbilgisi -yani montaj, kadraj, vs- kullanır. Bana her zaman önce müzikten bahseder ve genelde bu müzikte her şey olur: ritm-montaj, renk-sıcak-soğuk ve bu da senaryoyu daha da belirginleştirir. Mesela ‘Beş Vakit’te kullanılan Arvo Pärt’ın müziği yeterince siyah olan senaryonun hava almasını sağlamıştır. Tablolar hakkında da konuşuruz, daha çok Edward Hopper kullanılır. Mesela, ‘Kaç Para Kaç’ta bir evde, renklerinden nostalji yayılan, yeşil-sepya, bir tablo görüntüsü vardı, filmi renklendirirken bu tablonun renklerinden yola çıktım. Aslında bir tablodan yayılan duygular içindeki renklerden çok daha önemli olsa da, tablolar bize filmi renklendirmede çok daha fazla yardımcı oluyor diyebilirim. Filmin ruhu kadrajından, renklerinden ya da mutluluk, hüzün gibi yaydığı hislerden gelebilir. Önemli olansa, tüm bu çekim aşamasında, filmin çerçevesini oluşturmamıza yardım eden bu duygu elemanlarını aklımızda tutmak ve hatta onlara tutunmaktır. Müzik genelde çekimin üstüne dinlenir. Benim için işin zor kısmı aslında senaryonun elimdeki müzik ve kullanılacak tablo gibi öğelerden uzak görünmesinde fakat aynı zamanda da bu öğeler filmin global bakış açışını oluşturmamı sağlıyor. Bakış açısı ilk başlarda çok flu kalıyor ancak bu da bize format, pelikül, stil, dekor gibi seçim özgürlükleri sunuyor.

Reha ve ekibiyle çalışmak gerçekten çok güzel çünkü filmin yapım aşamasındaki tüm elemanlar dikkate alınıyor ve hiçbir şey şansa bırakılmıyor. Her karakterin kişiliği ve yaşadığı yerle örtüşmesi gereken bir rengi var. Tüm renk, cila ve kostüm sorunları önceden tartışılıyor ve sonuç beğenilmezse Reha sorun çözülene kadar gerekli değişikleri yaptırıyor.

Şu ana kadar birlikte 4 film çekmiş olmamız, artık çok da konuşmaya gerek olmadan birbirimizi anlamamızı sağlıyor. Reha’nın iyi bir teknik bilgisi var, kolayca adapte oluyor ve çok da konuşmaya gerek kalmıyor. Çünkü her film çekimi başlangıcından hemen önce Reha tüm planların çizilip sahnelere göre kostüm tonlarının veya gökyüzünün renklendirildiği bir film şeridi hazırlıyor. Ve bu film şeridi ciddi anlamda Reha’nın kafasındaki her şeyi algılamamızı sağlıyor, sonrasındaysa yalnızca karşılıklı güven gerekiyor.

Şu ana kadar beraber yaptığımız tüm filmlerin bir karakteristiği var, bu da şiir. Şiir, her planda aradığımız şey. Her zaman kadraja, ışığa ya da dekora bir şeyler katmak bizi muhtemel sıradan karakterler yaratmak ya da kalıplaşmış benzer işler yapmaktan kurtarıyor. Her zaman farklı bir duygusal değerlendirme bulmaya çalışıyoruz – ki bu da filmin karakterlerine farklı bir derinlik vermemizi sağlıyor; müzikteki yan sesler gibi.

Genellikle reklam çekimlerinde çalışmanıza rağmen sinemada farklı bir estetik yaratıyorsunuz. Bu iki farklı estetik algılamasında somut bir sınır var mı?

Sinemanın dışında yalnızca reklam çekimlerinde çalışmıyorum, aynı zamanda birçok belgesel üzerinde çalışıyorum. Tüm bu çalışmalar özünde tabii ki çok farklı ama kullanılan araçlar hep aynı kalıyor. Farklı alanlardaki tüm bu çalışmalar arasındaki tek fark neye hizmet ettikleri aslında. Reklam mesela, 30 saniyede etkili olmalı ve ürünü satın almaya yönelik istek uyandırmalı ya da en azından ürüne iyi bir imaj çizmeli; uzunmetraj duygu paylaşımı sağlayarak bir hikaye anlatmalı. Belgeselse, çekildiği anın içinde kalır ve çoğunlukla ikinci bir çekim şansı vermez.

Farklı alanlardaki tüm bu deneyimler bana bir sahneyi algılamada çok büyük özgürlük sağlıyor. Reklam alanındaki tecrübelerim sayesinde mesela, geceye ışık ekleyerek projektör kullanmadan çektiğim gündüz sekanslarına bağlayabiliyorum. Belgesel tecrübelerim sayesindeyse, ‘Hayat Var’da olduğu gibi mesela, bir bitiş bölümünü yalnızca tek bir seferde çekebiliyorum. Sinemanın avantajı hazırlanmaya vaktiniz olması ve böylece duyarlılığınızı geliştirebilmeniz çünkü sadece yapımcıya hesap veriyorsunuz. Oysa reklamda herkese hesap vermeniz gerekiyor: ajansa, müşteriye, hatta ürüne bile. Sinemada çok daha özgür olunduğu bir gerçek, belki de sırf bu yüzden bu çalışmalar arasında keskin farklılıklar olduğu düşünülüyor. Aslında bu yalnızca herkesin kendi elindeki araçları kullanma kapasitesine bağlı. Hepsi bir duyarlılık meselesi özünde.

Erdem’le aranızdaki çalışma stratejisi nedir? Senaryonun hangi bölümünde çalışmaya müdahil oluyorsunuz?

Aslında bu soruya daha önce cevap verdim. Senaryo yalnızca Reha’nındır. Ben onun bebeğine dokunmam, kimse de dokunmaz zaten.

İstediğiniz görüntüleri elde etmek için senaryoya müdahale eder misiniz?

Hayır, Reha’nın ilk başta nasıl yapacağına dair bir kararı olmasa da ne yapmak istediğine dair her zaman yeterince kesin bir fikri vardır. Mesela ‘Hayat Var’ filmi çekimleri için kesinlikle bir gemide çekim yapma fikri vardı ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Türkiye’de öyle bir gemi yoktu; yapım şirketi gemiyi, çekimden yalnızca 2 gün önce satın aldı.

Hayat Var (My Only Sunshine) Erdem’le beraber çektiğiniz diğer filmlerden birçok açıdan farklılıklar gösteriyor. Ve açık konuşmak gerekirse bu bizleri oldukça şaşırttı. İlk andan itibaren filmle ilgili kafanızda oluşan kare nasıldı?

Hayat Var hakkında böyle düşünmeniz şaşırtıcı aslında; biraz ‘Beş Vakit’in devamı gibi bir filmdi sonuçta. O genç kızın hayatının nasıl olduğu, nasıl geliştiği merak konusuydu. Tabiî ki konteks aynı değildi ama zaten hikaye bir dönüşümü anlatıyordu: ‘Beş Vakit’te ergenlik çağı, ‘Hayat Var’da ise genç kızlıktan kadınlığa geçiş dönemi… Bu filmin diğer filmlerden en büyük farkı Reha’nın müzik kullanmak istemeyişiydi. Bu hikayeyi anlatmak için gereken şiirsel yanı Elit’le bulacağımızı biliyorduk. Reha bu filmde Hayat’ın iç sesini göstermek istedi. Tüm mırıldanmalar çekimlerden sonra eklendi filme.

Görüntüler daha sert gözüküyor çünkü 2 farklı yazma seviyesi birbiriyle çakışıyor: Hayat sokakta yürüyor ve biz bir bardağın kırılma seslerini duyuyoruz. Tüm bu gürültüler görüntüye yansımıyor, Hayat dönüp bakmıyor, tüm bunlar yalnızca Hayat’ın içinden geçenleri ifade etmek için kullanılıyor. Tüm bu dışsesler görüntüleri sert kılıyor çünkü duyduğumuz sesler ekranda gördüklerimiz olmuyor.

Hayat’ı izlerken, kullanılan ritim ve tertibat ‘Beş Vakit’le aynı olsa da, bir çeşit rahatsızlık hissediyorsunuz. Çünkü ‘Beş Vakit’ filminde görüntü ve müzik aynı yönde ilerliyor. Tüm bu etki Reha’nın görüntüden çok daha fazla Jerome’la ses üzerine çalışmasıyla sağlandı. Mesela lunaparkta geçen sahne ‘Korkuyorum Anne’ filminde de kullanılmıştı, ama oradaki bir neşe sahnesiydi, bu hissi vermek için turna sesi kullanılmıştı. ‘Hayat Var’da ise karakterin yakınında kalmak için kameralar lunaparktaki aletlere yerleştirildi ve bu sahne bize çocuk oyunlarına bile büyükler tarafından sapıkça yaklaşılabildiğini gösteriyordu, o anlar bile istismar edilmişti. Ben bizzat gerçekten midemi bulandırıp bulandırmayacağını görmek için alete bindim ve evet, gerçekten midem bulandı.

Bu sahne fonda bir şarkının duyulduğu nadir sahnelerden biridir. Hayat’ın o anki psikolojisini anlatabilmesi, rahatsızlık hissini verebilmesi için Hayat’ın görüş açısı ses ve görüntüyle aktarılıyor.

Boğaz’daki sahnelerin çekimiyle başladık bu filme, bu bölümler filmin nefes aldığı bölümler. Yalnızca sakinliğin olduğu, iç seslerden yoksun bölümler. Bence bu çekimlere başlamak için çok iyi bir yoldu çünkü senaryo yeterince karanlıktı. Bu bölümün, senaryonun diğer sekanslarını dengeleyip dengelemeyecek kadar güçlü olup olmadığını bilmek önemliydi. Yaklaşık bir hafta süren bu bölüm çok güzel geçti.

‘Hayat Var’ konusunda size söylenilen kısa özeti öğrenebilir miyiz?

Reha beni aradı ve ‘Boğaz’da babası ve hasta dedesiyle yaşayan bir genç kızın hikayesi olacak. Bunlar hayatları çok da hareketli olmayan İstanbullular. Hoşuna gider mi? Eylül’e doğru başlamaya hazır ol, yine konuşuruz’ dedi.

Filmin ruhunu nasıl tanımlarsınız?

Bu her türlü sorunun üstesinden kirlenmeden gelebilen bir azizenin hikayesi.

Erdem’in en çok hangi filmini seviyorsunuz?

Her zaman bir sonrakini. Reha beni aradı ve yine yalnızca 2 satırlık bir özet verdi.

Başka yönetmenlerden de teklifler geliyor mu?

Evet ama çok da değil.

İleride kendi filminizi çekmek gibi bir planınız var mı?

Hayır, sadece bir hikayesi olan görüntüler yaratmak istiyorum.