Kategoriler
haber

Russell Crowe: Gladiator Konusunda Suçluluk Duyuyorum

Russell Crowe sert görünümünün altında sık sık alçakgönüllü ve doğru açıklamalarına alıştığımız bir oyuncu. Gladiator hakkında yıllar sonra konuşan oyuncu, mütevazı yanını bir kez daha gösterdi:

“Gladiator kesinlikle bir yönetmen filmi… Ama bugüne kadar övgüleri Ridley Scott değil, ben aldım. Bu haksızlık. Film söz konusu olduğunda genelde benim oyunumdan bahsediliyor, benim sırtım sıvazlanıyor. Ama özellikle bu film için bütün övgüleri hak eden kesinlikle yönetmen”

“Zaten az kalsın rolü kabul etmeyecektim. Benimle oturup uzun uzun konuşup kafasındaki filmi anlatan Ridley oldu”

Kategoriler
haber

Russell Crowe, Master Chef Rolünde…

Russell Crowe önemli bir kısmını ülkemizde çektiği ilk filmi The Water Diviner‘dan sonra yönetmenliğe devam etmek istediğini açıklamıştı. The Guardian’ın haberine göre usta aktör yeni filmini belirlemiş durumda. Crowe adı açıklanmayan biyografik bir film hazırlıyor şu sıralar. Film üç Michelin yıldızına değer görülen en genç şef olan Marco Pierre White‘ın yaşamına ve bu mühim başarısına odaklanacak. White henüz 33 yaşındayken 1995 yılında üçüncü yıldızı da kazanarak en başarılı genç şeflerden oluvermişti. Filme dönersek… White yönetmenliğin daha önce Ridley Scott‘a teslim edildiğini, başrol içinse Tom Hardy ve Michael Fassbender‘ın adlarının geçtiğini söyledi. Lakin usta şef daha sonra kararını değiştirip kendisini oynaması için Crowe’u tercih etmiş.

Crowe filmin sadece başrolünü üstlenmeyecek, filmin senaryosunu da yazıp yönetmenliği ve yapımcılığı da üstlenecek. Filmin çekim tarihiyse henüz belli değil. Tabii filmin henüz resmi olarak duyurulmadığını da belirtmek gerek. The Guardian haberini, White’ın açıklamasından sonra yapmış. Crowe şu sıralar The Georgetown Project adlı gerilim filminde rol alıyor.

Kategoriler
bakınıztv

True History of the Kelly Gang: Kurzel’den Yeni Yorum

Avustralyalı kanun kaçağı Ned Kelly’nin öyküsü daha önce birçok filme konu olmuş, Mick Jagger’dan Heath Ledger’a kadar farklı isimler tarafından canlandırılmıştı. Yetenekli yönetmen Justin Kurzel, bilinen öyküye yeni ve çok daha sert bir yorum getirmiş görünüyor. True History of the Kelly Gang, etkileyici bir fragmanla dikkatleri çekmeyi başardı.

Senarist Shaun Grant’in Peter Carey’nin aynı adlı romanından uyarladığı film bu yıl Toronto’da gösterilmiş ve iyi eleştiriler almıştı. Başrollerde George MacKay, Orlando Schwerdt, Russell Crowe, Nicholas Hoult, Essie Davis, Thomasin McKenzie ve Charlie Hunnam’ı izleyeceğiz.

https://www.youtube.com/watch?v=bcNIikhuMiI&feature=emb_title

Kategoriler
haber

Disney 20’den Fazla Filminin Vizyon Tarihlerini Açıkladı

Fox, Searchlight, Lucas Film, Pixar, Marvel, Disney Animation gibi pek çok stüdyonun sahibi olan Disney 2023’e dek vizyona çıkaracağı 20’den fazla filminin vizyon tarihlerini duyurdu. Tabii bu filmlerinin çoğunun isimsiz olduğunu belirtmekte yarar var. Tarihleri netleşen veya değişen isimli filmlerse şunlar:

Daha önce 14 Şubat 2020’de vizyona gireceği açıklanan The King’s Man filmi 18 Eylül 2020‘ye ertelendi. Böylelikle Disney o hafta Michael B. Jordan‘lı Without Remorse filmiyle mücadele edecek. Ridley Scott‘ın sıradaki filmi The Last Duel‘se sınırlı kopyayla 25 Aralık 2020‘de, geniş dağıtımla 8 Ocak 2021‘de vizyona girecek. Adrian Lyne‘in yıllar sonra sinemalara dönüş filmi olan, çekimleri devam eden Deep Water‘ın da vizyon tarihi açıklandı: 13 Kasım 2020. Böylelikle Ben Affleck iki ayda iki filmle (Deep Water, The Last Duel) dönmüş olacak. Bu arada Disney, Fox’ın animasyon filmi Ron’s Gone Wrong‘u 26 Şubat 2021‘e ertelediğini, Blue Sky animasyonu Nimona‘yı 14 Ocak 2022‘de vizyona çıkaracağını açıkladı. Bugünkü değişikliklerden ise sıradaki Star Wars üçlemesi etkilenmedi. DB Weiss – David Benioff‘ın projeden çekilmelerine rağmen üçleme daha önce açıklandığı tarihlerde (16 Aralık 2022, 20 Aralık 2024, 18 Aralık 2026) vizyona çıkarılacak.

Son açıklamaya göre Disney’in takvimi:

2020:

  • 18 Eylül – The King’s Man
  • 13 Kasım – Deep Water
  • 25 Aralık – The Last Duel

2020’de Disney ve Fox’ın toplamda 24 filmi vizyona girecek. 12’si Fox’tan, 3’ü Searchlight’tan. Yıl, Fox’ın Underwater filmiyle başlayacak. 2020’de Marvel’ın Black Widow ve The Eternals filmleri de (1 Mayıs ve 6 Kasım 2020) vizyona çıkarılacak.

2021:

  • 6 Kasım – Ron’s Gone Wrong
  • 9 ve 23 Nisan, 13 Ağustos, 10 Eylül, 1 Ekim, 22 Ekim ve 3 Aralık – İsimsiz Fox Filmleri
  • 19 Kasım – İsimsiz Disney Live-Action Filmi
  • 17 Aralık – Avatar 2

Bu yıldaysa 21 film vizyona çıkarılacak. Bu sayının Searchlight filmleriyle artması bekleniyor, çünkü Searchlight’ın 2021 filmleri henüz duyurulmadı. Bu 21 filmden 10’u Fox’tan çıkacak. Marvel cephesindense Shang-Chi (12 Şubat), Doctor Strange 2 (7 Mayıs) ve Thor 4 (5 Kasım) vizyona çıkarılırken isimsiz Pixar animasyonu 18 Haziran’da, Indiana Jones 5 9 Temmuz’da gösterime girecek.

2022:

  • 14 Ocak – Nimona
  • 7 Ocak, 8 Nisan, 10 Haziran, 16 Eylül, 21 Ekim, 11 Kasım, 23 Aralık – İsimsiz Fox Filmleri
  • 11 Mart – İsimsiz Pixar Filmi
  • 25 Mart – İsimsiz Disney Live-Action Filmi
  • 6 Mayıs – Black Panther 2
  • 16 Aralık – Star Wars Filmi

2022’de 21 film vizyona çıkarılacak -7’si Fox’tan-. Searchlight’ın filmleri henüz duyurulmadı.

2023:

  • 13 Ocak, 24 Mart, 9 Haziran, 15 Eylül, 20 Ekim ve 10 Kasım – İsimsiz Fox Filmleri
  • 17 Şubat, 5 Mayıs, 28 Temmuz ve 3 Kasım – İsimsiz Marvel Filmleri
  • 10 Mart, 26 Mayıs, 14 Temmuz, 11 Ağustos, 6 Ekim ve 15 Aralık – İsimsiz Disney Live-Action Filmleri
  • 16 Haziran – İsimsiz Pixar Filmi
  • 22 Kasım – İsimsiz Disney Animation Filmi
  • 22 Aralık – Avatar 3

Disney bu yılda 19 filmi vizyona çıkarmayı planlıyor. Bu filmlerin 7’si Fox’a ait.

Kategoriler
haber

Russell Crowe’lu Roger Ailes Dizisinin Yapımcısı, Ailes Filmini Eleştirdi

Şu sıralar Hollywood’ta Roger Ailes‘ı konu alan iki büyük proje mevcut durumda. Bir tanesi Showtime kanalı için hazırlanan, Russell Crowe, Naomi Watts, Vanessa Kirby, Sienna Miller‘lı mini dizi The Loudest Voice, diğeri Charlize Theron, Nicole Kidman, Margot Robbie, John Lithgow, Alice Eve, Kate McKinnon, Nazanin Boniadi, Allison Janney gibi yıldızları bir araya getiren isimsiz film. İki yapımın da post prodüksiyon aşamaları devam ederken dizinin yapımcısı filmi eleştirdi.

İki yapım da Fox News’ün kurucusu, yıllar sonra tacizci olduğu ortaya çıkınca gözden düşen, 2017’de ölen Ailes’ı konu alıyor ama dizinin merkezinde Ailes yer alırken filmde onun kanalında çalışan kadınlar yer alıyor. THR’nin röportajına göre Theron’un filmde canlandırdığı Megyn Kelly’e dizide yer verilmemiş. Yapımcı, “Film hakkında kötü konuşmaya çalışmayacağım ama Roger Ailes’ı bir grup kadının tahtından indirdiği iddiası yalan. Gretchen Carlson vardı ve o kadardı. Eminim sevimli bir film olacak… ama biz gerçeği yansıtmak için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz,” demiş.

Özetle yapımcı, filmin gerçekleri yansıtmayacağını düşünüyor. Lionsgate filmi aralıkta vizyona çıkartıp metoo’nun ve yıldızlarla dolu oyuncu kadrosunun etkisiyle Oscar kovalayacak. Showtime’ın dizisiyse 30 haziranda başlayacak.

Kategoriler
haber

Naomi Watts Dört Film ve Üç Diziyle Dönecek

Bir süredir kötü yapımlarda rol alan Naomi Watts tekrar yoğun bir dönemden geçiyor. Aktrisi bu yıl dört film ve bir dizide, 2020’deyse iki dizide başrolde izleyeceğiz. 1998 yapımı Sleepwalkers dizisinden sonra sinemaya odaklanan Watts, Gypsy‘le dizi setlerine dönmüş ama dizi başarısız olup ilk sezonun ardından iptal edilmişti. 2017’de Twin Peaks dizisinde de rol alan aktris geçen yılın sonuna doğru iki dizi teklifine, Game of Thrones‘un prequel dizisine ve The Loudest Voice in the Room‘a evet demişti.

Luce

Game of Thrones‘un prequel dizisinin çekimlerine şubatta Belfast’ta başlanacak. GoT‘un binlerce yıl öncesini konu alan dizi 2020’de (tahminen ilkbaharda) yayınlanacak. Öte yandan aktrisin diğer dizisi The Loudest Voice in the Room, Fox News’ün kurucusu Roger Alies’ın tacizlerini konu alıyor. Russell Crowe‘un başrolünü üstlendiği bu dizide Watts haber sunucusu Gretchen Carlson’ı oynadı. Dizi bu yıl Showtime’da yayınlanacak. Aktrisin duyurulan diğer dizisiyse Wolves and Villagers adlı dizi. Bu dizi yeni dijital platform Quibi için çekilecek. Dizinin konusu henüz açıklanmadı. Bu dizi de 2020’de yayınlanacak.

Watts’ı diziler dışında Luce, The Wolf Hour, Once Upon A Time in State Island ve Boss Level filmlerinde de izleyebileceğiz. Luce ve The Wolf Hour‘ın ilk gösterimleri bu ay Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirilecek. İlk film savaş bölgesinde gördükleri bir çocuğu evlat edinen bir çiftin, okulla olan sorunları üzerine kurulu. The Wolf Hour ise on yıl önce parlak bir yıldız olan June’un yıldızının sönmesinden sonra toplumdan izole bir yaşam kurmasını, bu yalnız hayatının bir seri katil tarafından tehdit edilmesini konu alıyor. Netflix filmi Boss Level, Groundhog Day, Source Code gibi filmlerin izinden gidip hep aynı günü yaşayan eski bir askere odaklanıyor. Filmde Mel Gibson, Frank Grillo, Michelle Yeoh gibi yıldızlar rol aldılar.

The Wolf Hour

Grillo ile Watts bu filmden hemen sonra Once Upon… adlı filmde de rol aldılar. Bu film 1982 yazında geçip bir aileye odaklanan, büyüme (coming-of-age) türünde bir film. Görüleceği üzere Watts 2019 ve 2020’de birbirinden farklı filmlerde/dizilerde ve karakterlerde karşımıza çıkacak. Film ve dizilerin başarılı olup olmayacaklarını zaman gösterecek.

Kategoriler
haber

Naomi Watts ve Nicole Kidman Farklı Projelerde Gretchen Carlson’ı Oynayacaklar

Hollywood’ta Fox News’ün kurucusu, tacizci Roger Ailes‘ı konu alan iki proje hazırlanıyor şu sıralar. İlki Jay Roach‘un yöneteceği, Charlize Theron, Nicole Kidman, Margot Robbie, Kate McKinnon, John Lithgow ve Allison Janney gibi ünlü oyuncuları buluşturacak Fair and Balanced adlı film. Bu filmin çekimlerine bu ay başlanacak. Bu filmin merkezinde Fox News’te çalışan kadınlar yer alacaklar. Kidman, Ailes’ın tacizci olduğunu açıklayan ilk kişi olan gazeteci Gretchen Carlson‘a hayat verecek. Ailes’ı bu filmde Lithgow canlandıracak.

Kidman gibi Avustralyalı olan, Kidman’ın arkadaşı Naomi Watts da Carlson’ı canlandıracak. Watts’ın rol alacağı proje, Showtime kanalı için hazırlanan, 8 bölümden oluşan The Loudest Voice in the Room adlı mini dizi (ad değişebilir). Bu dizinin başrolü birkaç ay önce Russell Crowe‘a teslim edilmişti. Crowe, Ailes’ı canlandıracak. Fair and Balanced büyük kuruluşlardaki tacizleri kadınların gözünden aktarırken Showtime’ın dizisi, Ailes’ın yükselişine ve düşüşüne odaklanacak. Dizinin çekimlerine kasımda başlanacak. İki yapımı da 2019’da izleyebileceğiz.

Kategoriler
seçki

A Star Is Born: 16 Yıllık Projeyle Adları Anılan Oyuncular ve Yönetmenler

A Star Is Born filmi beklenmedik bir başarı elde ediyor. Bradley Cooper‘ın senaristleri arasında yer aldığı, yönettiği ve başrolünü üstlendiği bu yeniden çevrim gittiği her yerden (Toronto, Venedik vs) olumlu eleştiriler alıyor, eleştirmenleri ve izleyicileri etkilemeyi başarıyor. Üç gün sonra ülkemizde de vizyona girecek, yıldızı sönmek üzere olan bir müzisyenle (Cooper) yıldızı hızla parlayan bir şarkıcının (Lady Gaga) ilişkisine odaklanan bu film rüzgârını koruyabildiği takdirde Akademi ödüllerine pek çok dalda aday gösterilecektir. Oscar adaylığına doğru emin adımlarla ilerleyen bu filmin geçmişi eski aslında. Vulture sitesi projenin geçmişini kronolojik bir şekilde anlatmış.

Temmuz 2002: Will Smith, TVGuide’a A Star Is Born‘un yeniden çevriminde yer almak istediğini söylemiş. Bu sıralarda yönetmenlik için Joel Schumacher‘in adı anılıyordu. Smith ikinci başrol için Jennifer Lopez veya Alicia Keys‘i düşünüyordu. Smith, Lopez’in Latin kimliğinden ötürü bu yeniden çevrimin öncekilerden farklılaşabileceğini düşünüyordu. Projeyle ilgili diğer düşüncesi de yıldızı sönen müzisyen/aktör rolünü yıldızı parlayan müzisyen/aktöre dönüştürmekti. Tabii bu durumda yıldızı parlayan kadın müzisyen rolü de tam tersine evrilecekti. Smith bu filmin Sony’nin çatısı altında yapılabileceğini belirtmiş. O zamanlarda Smith, Sony’le anlaşması nedeniyle sürekli Sony’nin filmlerinde yer alıyordu.

Eylül 2002: Bu ay Schumacher’in filmi yöneteceği, Smith’le Lopez’in başrolleri üstlenecekleri kesinleşmiş. Stüdyo filmin çekilmesi konusunda istekli olsa da Schumacher temkinli davranıp “Çekilip çekilmeyeceğini kim bilir?” demiş.

Ekim 2002: Projeden ilk ayrılık ekimde gerçekleşmiş. Keys projede yer almaktan vazgeçmiş. Haberlere göre Keys yer alacağı ilk filmde (A Star Is Born‘da) kendisini (gene bir şarkıcıyı) oynamak istememiş, bu yüzden bu projeden ayrılmış. Keys’in ayrılışından sonra proje çekilememiş, Smith, Lopez ve Schumacher de projeyle bağlarını koparmışlar. Proje rafa kaldırılmış.

2002-2010: Warner Bros. başroller için Smith ve Beyonce‘yi istemiş. Ama ikilinin filmde oynayıp oynamayacakları bir türlü kesinleşmemiş.

Ocak 2010: Ocağa gelindiğindeyse WB nihayet yönetmeni duyurmuş: Nick Cassavetes. Yönetmen o sıralarda stüdyonun sıkça çalıştığı senaristlerden Will Fetters‘ın yazdığı taslağın üzerinde çalışmaya başlamış. Beyonce hâlâ stüdyonun başrol için istediği kişiymiş. Ama Keys’in adı sekiz yıl aradan sonra tekrar bu projeyle anılmış, Rihanna da düşünülmüş.

Şubat 2010: Beyonce kesinleşmiş. Şarkıcının filmdeki partneriyse Russell Crowe olacaktı. Fakat işler gene yolunda gitmedi ve bir yıl boyunca bu projeden yeni bir haber gelmedi.

J. Edgar Seti

Ocak 2011: Yeni yıla geçildiğinde Cassavetes projeyle bağını kopardı. WB bunun üzerine yönetmenliği bu türde daha önce film yapmamış Clint Eastwood‘a teslim etti. Beyonce halen projedeydi. Pek çok aktörün projeyle adları anılmaya başlandı. Smith (gene), Robert Downey Jr., Jon Hamm, Beyonce’nin Dreamgirls‘deki partneri Eddie Murphy… Ocak ayında bu aktörlerin adları anıldı.

Haziran 2011: Eastwood, J. Edgar biofilmini çektiğinde sıradaki filmi A Star Is Born‘un başrolünü Leonardo DiCaprio‘ya teklif etmiş. Plan, DiCaprio’yla Beyonce’nin başrolleri üstlenmeleriydi.

Temmuz 2011: Beyonce, Eastwood’la tanıştığını, o sırada çok gergin olduğunu ama bunun kariyerinin en büyük fırsatının olduğunu söylemiş.

Ağustos 2011: DiCaprio bu filmde oynamayı kabul etmeyince (aktör, Tarantino’nun Django Unchained filmini tercih etmişti) rol, Batman üçlemesini tamamlayan Christian Bale‘e teklif edilmiş. Fakat bu haberden günler sonra Beyonce hamile olduğunu açıklayınca Şubat 2012’deki çekim tarihi doğum sonrasına ertelenmiş.

Mart 2012: Eastwood, Bale’i ikna edemeyince bu kez Tom Cruise‘la görüşmelere başlamış. O sıralarda Cruise müzikal türdeki Rock of Ages‘i yapmıştı. Zaten bu yüzden bu rol için görüşülmüştü aktörle. Cruise, Eastwood’la çalışma konusunda istekliydi. Haberlere göre WB aktörle anlaşamazsa rol için Eminem ve Hugh Jackman‘la görüşmeyi düşünüyordu.

Nisan 2012: Senarist Fetters filmin aşk öyküsünden ziyade aktörün düşüşüne odaklanacağını belirtmiş. “Çünkü aşk öyküsü beş kez işlendi” demiş. Öte yandan Fetters müzik ve sinema sektörüyle ilgili de konuşmuş: “İlginç bir zamandan geçtiğimizi düşünüyorum. Endüstrim değişti ve buna alışmaya çalışıyoruz. Millet artık eskisi kadar sinemaya gitmiyor. Müzik endüstrisi de değişti. Artist olmak ve bu işten para kazanmak artık daha da zor. Özellikle bir dinozorsan. Eğer 50’lerinde bir adamsan, Justin Bieber’ın dünyasında, 50’lerindeki Kurt Cobain bile olsan ne yapabilirsin? Bu dünyada nasıl var olabilirsin?” Fetters senaryoyu Cobain’den yola çıkarak kaleme almış.

Ağustos 2012: Crowe olmadı, DiCaprio Tarantino’yu tercih etti, Bale reddetti derken bu kez rol Bradley Cooper’a teklif edildi. Fakat aktör bu rol için hazır olmadığını düşündüğü için teklifi reddetti. Bir de 2012’de epey yoğundu.

Ekim 2012: Beyonce resmi olarak projeden ayrıldı. Rolling Stone’un haberine göre Eastwood aktörleri ikna edemeyince en sonunda Johnny Depp‘in de kapısını çalmış. Fakat Depp’i de ikna edememiş. Beyonce’nin ayrılışı üzerine Eastwood, Esperanza Spalding‘le görüşmelere başlamış. Ama bu da olmamış ve proje rafa kaldırılmış.

2012 Sonrası: Eastwood bu süre zarfında Jersey Boys adlı müzik grubuna odaklanan müzikal filmi Jersey Boys‘u çektiği için A Star Is Born‘u çekmekten vazgeçmiş ve projeden resmi olarak ayrılmış.

Mart 2015: WB bir türlü çekilemeyen, başrol oyuncuları bir türlü netleşemeyen, en sonunda yönetmensiz de kalan projeyi Mart 2015’te tekrar raftan indirmiş. Bu kez yönetmenlik için Cooper’la görüşmelere başlanmış. WB’nin planı Cooper’ın yönetmenliğe bu filmle geçmesi. Stüdyo tekrar Beyonce’yi düşünmeye başlamış.

Mart 2016: Aradan bir yıl geçmiş. WB, Beyonce’yle iletişime geçmiş ama şarkıcının istediği ücreti kabul etmeyince görüşmeler olumsuz noktalanmış.

Haziran 2016: Beyonce olmayınca WB/Cooper, Lady Gaga‘yla görüşmelere başlamışlar.

Ağustost 2016: Lady Gaga teklifi kabul etmiş. Cooper’ın filmin senaristleri arasında yer alıp başrolü de üstleneceği açıklanmış.

Eylül 2018: Film tamamlandıktan sonra Venedik ve Toronto’da izleyicinin ve eleştirmenlerin karşısına çıktı. Bu iki yerden de olumlu eleştiriler aldı. Eylüldeki haberlere göre Cooper filmini Steven Spielberg‘e göstermiş, usta yönetmen bu filmden epey etkilenmiş. Öyle ki Spielberg gösterimden kısa bir süre sonra projesi Bernstein‘ın yönetmenliği ve başrolünü Cooper’a pasladı. Böylelikle Cooper’ın yönetmenlikte de önü açılmış oldu. Cooper, Bernstein‘ı 2019 sonbaharında çekmeyi planlıyor.

Kategoriler
haber

Ailles: Hollywood Taciz Skandallarını Kazanca Çeviriyor

Geçtiğimiz iki yıl içinde sinema ve TV dünyasında art arda patlayan skandalların ardından toz bulutu dağılırken Hollywood yapımcıları krizi kazanca çevirmenin yollarını araştırmaya başladı. Fox News’in ünlü yorumcusu Roger Ailles’in yarattığı skandal yapımcılar açısından en gözde skandal haline geldi.

Özellikle sağ tandanslı, ahlak odaklı habercilikte bir ekol olan Alies’in çalışma arkadaşlarını taciz ettiği ortaya çıkmış, 77 yaşındaki Ailles işinden kovulduktan 1 yıl sonra da ölmüştü. Annapurna, çok önemli bir oyuncu kadrosunu bu skandalı seyirciye aktarmak için bir araya getiriyor. Nicole Kidman’ın ünlü haber spikeri Gretchen Carlson’ı, Charlize Theron’un bir diğer yıldız Megyn Kelly’yi oynayacağı filmde Margot Robbie ise gerçekte yaşamamış, bu film için yaratılan bir yapımcıya hayat verecek.

Filmde Ailles’i oynayacak isim de belli oldu. Usta aktör John Lithgow ünlü tacizciyi oynamayı kabul etti. Senaryo Charles Randolph tarafından kaleme alınırken yönetmenlik koltuğunda Jay Roach’u göreceğiz. Ailles ile ilgili başrolünü Russell Crowe’un oynayacağı bir mini dizi ile ilgili hazırlıklar da sürüyor.

Kategoriler
haber

Lucas Hedges Bu Yıl Üç Filmle Dönecek

2016’nın ödül sezonunun en çok konuşulan filmlerinden olan Manchester by the Sea‘yle yükselişe geçen genç aktör Lucas Hedges‘ı ödülleri silip süpüren iki filmde, Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ve Lady Bird‘te izledik. Bu filmlerde de yardımcı rollerde yer alan genç aktörü bu yıl üç dramada daha izleyebileceğiz. Aktör 2017’nin ilkbaharında Jonah Hill’in ilk filmi olan Mid ’90s‘de rol almıştı. Post prodüksiyonu devam eden bu film, Lady Bird gibi büyüme türünde olup ailesinden ilgi görmeyen, tam tersine abisinin kötülüklerine maruz kalan bir çocuğun mahallenin kaykaycılarının arasına dahil olmasını konu alıyor. Katherine Waterston anneyi, Sunny Suljic merkezdeki çocuğu oynarken Hedges çocuğun abisini oynadı. Bakalım Hill, Greta Gerwig’in başarısını tekrarlayabilecek mi?

Hedges’ı Boy Erased filminde bu kez başrolde izleyeceğiz. Joel Edgerton’ın kaleme alıp yönettiği bu film bir vaizin oğlu olan eşcinsel bir gencin, Jared’ın kilisenin “eşcinselliği tedavi programı”na dahil olup eşcinsellikten kurtulmaya çalışmasını ama başaramamasını konu alıyor. Yılın LGBT filmlerinden olan Boy Erased‘ın da post prodüksiyonu devam ediyor. Muhtemelen Oscar sezonunda vizyona girip Moonlight‘ın ve Call Me by Your Name‘in başarısını tekrarlamaya çalışacak. Filmde Hedges’a Russell Crowe, Nicole Kidman, Xavier Dolan ve Edgerton eşlik ettiler. Crowe’la Kidman’ın Jared’ın ebeveynlerini, Edgerton’ın ise programın yaratıcısını oynadıklarını da belirteyim. Filmin ABD vizyon tarihi 28 eylül.

Aktörün son projesiyse çekimleri yakın zamanda tamamlanan Ben is Back. Hedges bunda da başrolde yer alıyor. Aktörün babası Peter Hedges’ın yazıp yönettiği filmde Julia Roberts da başrolde yer aldı. Film sorunlu birisi olan Ben’in Noel zamanı memleketine dönmesini, annesinin oğlunun dönüşüne sevinmesini ama çok geçmeden oğlunun halen sorunlar yaşadığını fark etmesini, son 24 saatte ailesinin dağılması tehlikesiyle karşı karşıya kalınca ailesini ve oğlunu korumaya çalışmasını konu alıyor bu film. Bir değişiklik olmazsa bu film de tahminen yılın sonlarına doğru vizyona girecek. Anlaşılacağı üzere Hedges’ı bu ödül sezonunda üç filmde görebiliriz.

Kategoriler
izlenim

War Machine: Tüm Gerçekliğiyle Askeriye Müsameresi

Günümüzde özellikle ABD’nin dahil olduğu savaşlar ve çatışmalar büyük bir PR projesi olarak sahneleniyor. Ortalama veya daha düşük zekaya sahip amerikan halkına sunulacak “haklı nedenler” ve “mazeretler” silah ticaretinin devam etmesine, petrol havzalarına el konulmasına veya Afganistan’da olduğu gibi eroin ticaretinin kontrolüne yarıyor. Filmin isminde de aktarıldığı gibi War Machine bu halkla ilişkiler çarkıyla beraber çalışıyor.

ABD’nin genellikle cumhuriyetçilerden çıkan Reagan ve baba-oğul Bush’lar gibi şerif tipli başkanları, bu PR tiyatrosunu pek takmıyordu. Clinton ve Obama gibi demokratlar ise içeride oy kaybetmemek için en azından takıyor gibi görünmek zorundalar. Amerikan ordusu dünyada cinayet işlemeye, birçok coğrafyayı kan gölüne çevirerek El Kaide ve IŞİD gibi kanserli hücrelerin çoğalabileceği alanlar yaratmaya devam ederken herkesin yalan olduğunu bildiği müsamere de devam ediyor.

Dünya üzerinde savaşlar, anneler, aileler, toplumlar “Yeter artık. Benim oğlumu savaşa gönderme. Kendi iktidar hırsların, çıkarların, hayallerin için benim çocuğumu bozuk para gibi harcama” çığlıkları yükselince biter. Oğlunun niye öldüğünü, çocuklarının başka insanların çocuklarını niye öldürdüğünü sorgulamayan toplumlar kan kaybetmeye ve kan dökmeye mahkumdur. Devletler anneler ve ailelerin “Yeter artık” dememesi için “haklı nedenler” yaratmaya çalışırlar. Bu bazen bir terör saldırısı olur, bazen hiç durmadan devam eden şehit sömürüsü. Hamaset ile PR taktikleri birbirine geçer. Ekonomi ve siyasi çıkarlar için değil de vatan-millet-şehit edebiyatıyla kutsal değerler için savaşıldığı topluma pompalanır. Dediğimiz gibi, bu edebiyatı afiyetle yiyen toplumlar, kan kaybetmeye ve dökmeye mahkumdur.

Tabi bir de bu yalan çarkının askeriye tarafı var. Ordular bu vatan-millet edebiyatını daha ilk düşünmeye başladığından itibaren yiyen ve benimseyen insanlardan kurulur. Onlara göre kendi tarafları haklıdır, yaptıklarının her zaman yüzde yüz geçerli nedenleri vardır. Her savaş kirlidir ama onların savaşı tertemizdir. Ordular dünyanın dört bir yanında insan öldürürken “doğruluk, iyilik, dürüstlük, kardeşlik, barış, özgürlük” gibi insan öldürmeye en uzak kelimeleri utanmadan en çok kullanan kurumlardır. İşin temelinde intikam, çıkar, işgal ve ganimetçilik yatar. Orduları oluşturan bireyler bunun tam tersine inandırılır.

Brad Pitt’in yapım şirketi Plan B ile çektiği, başrolünde kendisinin oynadığı ve gerçek bir yaşam hikayesinden alınan “War Machine” merkezine savaşın ve ordunun kutsal olduğuna inanmış, başarılı bir askeri Stanley A. McChrystal’ı alıyor. McChrystal, Irak’taki başarılarından (!) sonra Afganistan’daki Barış (!) gücünün başına getirilmiş ve yaşadıkları ciddi bir kara mizah örneği haline gelmişti.

(Yazının bundan sonrası spoiler içerir)

Filmde general Glenn McMahon olarak izlediğimiz McChrystal, Afganistan’daki savaşın koca bir müsamere olduğunu anlamadığından veya anlasa da kendi çıkarı için inanmış gibi göründüğünden sonunda kovulmaya giden bir sürece giriyor. Filmin isminden veya Brad Pitt’in daha önceki savaşkan rollerinden bunun bir savaş/aksiyon filmi olduğunu düşünebilirsiniz ama değil. Film aslında gerçek bir savaş filmi… Sivilleri öldüren, işgal ettikleri topraklarda halka yalanlar söyleyen, bambaşka çıkarlar için savaşırken özgürlük ve barış nutukları atan mekanizmayı, gerçek ABD ordusunu daha iyi tanımanızı sağlıyor. Şahin bakışlı, sivil öldürürken üzülen, daima doğruluk için mücadele eden kahraman generaller ve askerler bu filmde yok. Aslında gerçek hayatta da böyle karakterler yok. O hikayeleri yiyorsanız ve o filmleri seviyorsanız, yazının başında iki kez tekrarladığımız gibi kan kaybeden ve kan döken toplumlarda yaşamayı sürdüreceksiniz.

Askerliğin gerçek yüzü generalimizin Rolling Stones’tan bir muhabiri, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Michael Hastings’i PR’ı güçlensin diye aralarına alması ve onun da tüm gerçekleri bütün çıplaklığıyla yazmasıyla ortaya çıkıyor. Daha sonra The Operators isimli bir kitaba da aktarılacak izlenim yazısı yönetmen David Michod ve Brad Pitt tarafından 4 yıldır filme alınmaya çalışılıyordu.

Animal Kingdom’dan tanıdığımız dingin ama stresli ve kasvetli havayı bu filmine de taşıyan Michod, son zamanların en gerçekçi savaş filmlerinden birini ortaya çıkarmış. Brad Pitt, biraz karikatürize bir canlandırma tekniğiyle karakterini ele almış olsa da fena oynamamış. Tilda Swinton’ın, Ben Kingsley’in ve hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkacak Russell Crowe’un oyunculukları kısa ama çok etkili.

Kısacası dünyanın 4 bir yanının saran savaşların nasıl bir yalan ve müsamere olduğunu izlemek istiyorsanız, War Machine izlemenizi tavsiye edeceğimiz bir film.

Kategoriler
haber

Mahkeme Draması Arc of Justice’in Başrolleri Russell Crowe ve David Oyelowo’nun

Gelecek ay Tom Cruise’lu The Mummy filminde Doktor Jekyll rolünde izleyeceğimiz Russell Crowe, David Oyelowo’nun başrolünü üstleneceği mahkeme draması Arc of Justice‘in ikinci başrolünü üstlenebilir. Filmin yapımını üstlenen The Mark Gordon Company şirketi aktörle görüşmelere başladığını duyurdu. Filmi Narcos dizisinin yapımcılarından, şu sıralar Daniel Brühl ve Rosamund Pike’lı Entebbe filminin post prodüksiyonuna devam eden yönetmen Jose Padilha yönetecek.

Arc of Justice, Kevin Boyle’ın aynı adlı kitabından uyarlanacak, 1925’te Afrikalı-Amerikalı doktor Ossian Sweet’in (Oyelowo) Detroit’te cinayetle suçlanmasını, onu mahkemede Clarence Darrow’un (Crowe) savunmasını konu alacak.

Kategoriler
izlenim

3:10 to Yuma (1957-2007): Orijinal Film ve Yeniden Çevrimi Üzerine

An Affair to Remember, Dark Passage, Never Let Me Go filmlerinin yönetmeni Delmer Daves 1956 yılında Colombia stüdyosunun 3:10 to Yuma‘yı yönetme teklifini kabul edip hazırlıklara başlamıştı. Filmin başrolleri Glenn Ford’la Van Heflin üstlenmişlerdi. Ford eli kanlı çete lideri Ben Wade rolünü, Heflin’se ailesine bakmaya çalışan, fakir Dan Evans’ı oynamışlardı. Bu film tam elli yıl sonra western türünü seven James Mangold tarafından yeniden çevrilmişti. Ben Wade’i bu kez Russell Crowe, Dan Evans’ı Christian Bale oynamış, Richard Jaeckel’ın Charlie rolü bu kez Ben Foster’ın olmuştu. İki film de Evans’ın para için Wade’i Yuma trenine bindirmeye çalışmasını anlatır.

Daves’in 3:10 to Yuma‘sı ortalamanın üstüne çıkabilmiş bir western. Evans’ın fakirliği, eşiyle ilişkisi, çocuklarını büyütmeye çalışması iyi bir şekilde işlenmiş. Wade de iyi işlenir. Wade’in yakalanıp Evans’ın başını çektiği bir grup tarafından oteli götürülürken ve otelde Yuma treni beklenirken Wade-Evans’ın birbirlerini tanımaları, Wade’in Evans’a saygı duymaya başlaması anlatılır. Sinemada özellikle 1970’lerde Stockholm’deki banka soygundan sonra rehinelerin soyguncuların aleyhine ifade vermemelerinden sonra ortaya çıkan Stockholm Sendromu’na pek çok filmde odaklanıldı. 1957’de gösterime giren 3: 10 to Yuma da bu sendromun bir örneği kabul edilebilir. Zira tutuklu Wade, Evans’la konuştukça ondan etkilenip en nihayetinde çetesini arkada bırakıp onunla birlikte Yuma’ya, hapse doğru yol alır.

Daves ve senarist Halsted Welles karakterleri başarıyla inşa ederler, bu karakterlerin ilişkilerinin de hakkını verirler. Üstüne gerilimli bir atmosfer oluştururlar. Ama Daves’in filmi mükemmel değil. Filmin finalinde Wade’in Evans’la birlikte vagona atlamasının altı ne yazık ki bir buçuk saatte yeteri kadar doldurulmamıştır. Evet, Wade Evans’ın Charlie tarafından öldürülmesini istemez, Evans’a da saygı duyar, gene de Wade’in finaldeki tercihi bariz bir şekilde sırıtır. Öte yandan finale doğru Wade’in çetesinin kasabayı sarmasıyla High Noon‘daki gibi bir çatışma bekleriz. Ama nedense Daves 1952’de gösterime giren High Noon‘un izinden ve aslında pek çok westernin izinden gidip finalde görkemli, soluksuz ve gerilimli çatışma sahneleri çekmek istememiş. Dolayısıyla oteldeki “bekleme” gerilimi trenin gelişiyle yükselmez, zira Evans’ın Wade’i neredeyse sorunsuz bir şekilde, sadece birkaç kişiyi vurarak ulaştırır, bu sahnelerin gerilimli ve heyecanlı olduğunu söyleyemem. Diyaloglarsa genelde iyi. Özellikle Wade’in diyalogları iyi. Oyunculuklar da iyi. Glenn Ford, Wade rolünü çok iyi oynamış. Keza Heflin de Evans’ın iki arada bir derede kalmışlığını iyi yansıtmış.

Mangold’un 3:10 to Yuma versiyonuna gelirsem… İlk izlediğimde ortalamanın üstünde bulmuştum ama orijinali izledikten sonra diyebilirim ki Daves’in filminden daha iyi. Mangold ilk filmin öyküsüne yeni yan öyküler eklemiş, sahneleri daha gerilimli hâle getirmiş, ilk filmde sıradan bir şekilde işlenmiş yardımcı karakterleri daha fazla önplana çıkarmış. İlk filmde ruhen de, fiziksel olarak da sapasağlam olan Evans bu versiyonda topal, savaş yüzünden psikolojisi bozulmuş birisine dönüştürülmüş. Bu değişiklik ilk filmin sıkıntılı taraflarından olan Wade-Evans ilişkisinin altının doldurulmasını sağlamış. Belki bu değişiklik -Evans’ın sakat birisine dönüştürülmesi- biraz duygu sömürüsü gibi gözükür, ama filmin lehine olan değişiklerden. Öte yandan ilk filmde gayet klişe bir şekilde işlenen Evans ve eşinin ilişkileri bu filmde daha iyi işlenmiş. Evans’ın çocuklarından birisi bu versiyonda ergen hâle getirilmiş. Burada “babasına kızgın ergen evlat” klişesi tekrar edilmiş ama bu durum filmin lehine olmuş. Şöyle ki: İlk filmde fakirlik sözde kalır, ama bu versiyonda fakirliğin, Evans’ın çiftliğinin yakılmasının Evans ve ailesindeki etkileri ergen karakter klişesine rağmen daha iyi bir şekilde işlenmiş.

Charlie karakteri ilk 3:10 to Yuma‘da göze fazla çarpmaz. Fakat Mangold bu karakteri daha iyi yazıp önplana çıkarmayı ve onun Wade’e saygınlığını ve sevgisini daha iyi işlemeyi başarmış. Charlie ilk filmde patronunu kurtarmak isteyen çete üyesi ama bu versiyonda daha kötücül, aynı zamanda patronuna epey saygı duyan birisine dönüşür, ki bu dönüşüm de filmin lehine olur, böylelikle çözüm bölümündeki sahneler daha etkileyici ve heyecanlı olur. Wade de değiştirilir. İlk filmde o denli kötü gözükmeyen Wade bu versiyonda daha kötü birisine dönüştürülür ama ilk filmden daha derin hâle getirilir. Wade-Evans’ın ilişkileri de dediğim gibi daha iyi işlenmiş. Zira ilk filmde otele hemen ulaşılırken ve orada fazla zaman geçirilmezken ikinci filmde yeni yan öykülerle otele ulaşmak daha da zorlaştırılır, bu da Wade’le Evans’ın birbirleriyle daha fazla sohbet etmeleri, dolayısıyla Wade’in finalde Charlie’yi kurşunlamasının altının doldurulmasını sağlıyor. İkinci filmde Wade daha iyi yazıldığından Evans’ın öldürülmesinden sonra Charlie’yi kurşunlayıp trene atlaması sırıtmıyor. Wade’in çetesinin vahşiliğinden bıkması, belki de yaptıklarından pişman olması, Evans’a saygı duyması, bunların hepsi Wade’i çetesini bırakıp trene atlamaya itiyor. İlk filmde Evans için çocuklarının gözünde kahraman olmak önemli ama Evans’ın Wade için gönüllü olmasının asıl nedeni para. İkinci filmdeyse bu mevzu da daha iyi işlenir. Evans sakat, savaş gazisi, ailesinin saygı duymadığı birisi haline getirilir. Evans’ın asıl amacı da o eski saygınlığını kazanmak, para değil yani. Ailesinin saygı duyacağı birisi, bir kahraman olmak. Zira savaşta olamamıştır. Mangold iki karakteri de derinleştirir, ikisinin çatışmalarını da başarıyla işler.

Aksiyon açısından da Mangold beklenenleri verir. Daves’in aksine Mangold 3:10 to Yuma‘ya pek çok aksiyon sahnesi ekler. Zira izleyicinin çözüm bölümünde Wade’in çetesiyle Evans’ın çatışmalarını bekleyeceğini bilir ve bunun hakkını verir. Sahneler gerilimli, heyecanlıdır. Oteldeki sahnelerse ilk filmden daha gerilimlidir. Ford, Wade için gereken karizma ve oyunculuğa sahip birisi, rolünün de hakkını verir ama açıkçası Russell Crowe’u Wade rolünde izlemek daha keyifliydi. Keza Christian Bale de Evans rolünde Heflin’den daha iyiydi. Ben Foster’sa iyi yazılmış Charlie rolüyle Crowe ve Bale’den rol çalmayı başarır. Onur, saygı temaları da ilk filmden daha iyi işlenmiş. Kısacası Mangold ilk filmin öyküsünü pek çok aksiyon sahnesiyle daha heyecanlı hâle getirmeyi başarabilmış, ilk filmin eksiklerini tekrarlamayıp bu eksiklerin önüne geçebilmiş, öyküyü güncelleyip görsel açıdan 2000’lere başarıyla uyarlayabilmiş ve bence ilk filmden daha iyisini yapabilmiş. Böylesi yeniden çevrimlere çok sık rastlayamıyoruz. Mangold’un filmi için Marco Beltrami’nin hazırladığı müziklerin de kaliteli olduğunu belirtmesem olmaz. Özellikle aşağıdaki besteyi 2007’den beri ara ara dinliyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=1FEwr51Obss

Kategoriler
haber

Canavarlar Evreni: Universal’dan Cruise, Depp, Crowe, Bardem’li Sinematik Bir Evren

Marvel 2008 yılında Iron Man‘le başladığı sinematik evrenine 14. filmi de dahil edip gişede aynı başarıyla yoluna devam ediyor. Marvel’ın her filmiyle oldukça iyi hasılatlar elde etmesi diğer stüdyoları da bu evrenin benzerini inşa etmeye itiyor. Mesela Sony, Spider-Man‘den bir evren yaratmaya çalışırken DC kendi evreninde üç filmi geride bıraktı. Fox da X-Men evrenini 2017’de yeni filmlerle genişletecek. Peki Universal ne yapıyor? Universal sinema ve edebiyatın klasikleşmiş canavarlarından bir evren -Canavarlar Evreni- inşa ediyor. Bu canavarlar Frankenstein ve canavarı, Frankenstein’ın gelini, Kurt Adam, Mumya, Görünmez Adam, kişilik bölünmesinden muzdarip Dr. Jeykll ve daha niceleri. Universal bu evrene Tom Cruise’un başrolünü üstlendiği The Mummy yeniden çevrimiyle başladı. Filmin bugün yayınlanan fragmanı aşağıda.

Marvel nasıl ki her filmini birbirine bağlıyorsa Universal da Canavarlar Evreni adını verdiği uzun soluklu serisindeki filmlerini birbirine bağlayacak. The Mummy‘i takip edecek filmlerde Tom Cruise’un görünebileceği söyleniyor. Aynı şey diğer oyuncular için de geçerli. Universal bu yıl The Invisible Man‘in başrolünü Johnny Depp’e, Frankenstein‘ın başrolünü Javier Bardem’e teslim etti. Frankenstein’s Bride filminin başrolü için Angelina Jolie’yi ikna etmeye çalışıyor. The Mummy filmini Depp’in görünmezliği bulan bilim adamını oynayacağı The Invisible Man takip edecek. Bu film gelecek yıl çekilip 13 Nisan 2018’de gösterime çıkarılacak. Serinin üçüncü filmiyse Frankenstein olacak. Bardem bu filmde Frankenstein’ın yarattığı canavarı oynayacak. Henüz iki filmi de kimlerin yöneteceği açıklanmadı. Ayrıca Cruise’u The Mummy dışında hangi filmlerde göreceğimiz ve Bardem’i Frankenstein‘dan önce The Invisible Man‘de görüp göremeyeceğimiz de açıklanmadı. Evreni tasarlayan kişilerden olan, The Mummy‘nin yönetmeni Alex Kurtzman bazı konularda açıklama yaptı.

creature-from-the-black-lagoonKurtzman önce akıllarında bu evren fikrinin olmadığını söyledi. Önce Frankenstein’la Kurt Adam’ı aynı filmde buluşturmayı düşünmüşler, sonra bu konu üzerinde konuşa konuşa böyle bir evren inşa etme noktasına gelmişler. Universal pek çok Kurt Adam, Dracula, Frankenstein filminden sonra bu karakterlerle ne yapacağını bilmediğinden hepsini aynı evrende buluşturma fikrini beğenmiş ve uzun soluklu seriyi başlatmış. Öte yandan Kurtzman, Dracula Untold‘un evrene dahil edilmediğini de söyledi. Hatırlanırsa bu film gösterime girdiğinde hem beklenen hasılatı elde etmemiş (aslında hasılatı 217 milyon dolar, yani iyi, ama ABD’de 56 milyon dolarla batmıştı), hem de kötü eleştiriler almıştı. Dracula‘yı ilerde tekrar çektirirler mi bilinmez ama bu film evrene dahil edilmeyecek. Dolayısıyla Luke Evans tekrar bu rolü oynayamayacak. Evreni tasarlayan ekip şu sıralar evrene dahil edilebilecek diğer klasikleri belirlemeye çalışıyorlar. Creature from the Black Lagoon filminin yeniden çevrimi de 2020’den sonra evrene dahil edilebilir. The Mummy‘e dönersek… 9 Haziran 2017’de vizyona girecek bu filmde Cruise’a mumya/Prenses Ahmanet rolünde Sofia Boutella, Jekyll rolünde Russell Crowe, Annabelle Wallis ve Jake Johnson eşlik ettiler. Cruise her zamanki gibi dünyayı kaostan korumaya çalışacak, olaylar gelişecek.

dracula

Kategoriler
seçki

Leonardo DiCaprio’nun Projeleri

Ocak ayında “The Revenant” filminde izleyeceğimiz Leonardo DiCaprio belki de pek çok aktörden daha fazla proje açıklayan ama pek çok aktörden daha az filmlerde rol alan, sıradaki filmini dikkatlice belirleyen bir aktör. Aynı zamanda Appian Way şirketinin sahibi bir yapımcı. Bu yazıda DiCaprio’nun rol alacağını ve/veya yapımcılığını üstleneceğini açıkladığı projelere değineceğim. Bu projelerin kaçında rol alacak, kaçı iptal edildi/edilecek belli değil. Biz son beş-altı yılda adının anıldığı projeleri listeliyoruz. Belki ileride bunlardan bir-ikisiyle ilgili yeni haberler çıkar.

H. H. Holmes

THE DEVIL IN THE WHITE CITY: İki yüzden fazla kişiyi canice öldürdüğü söylenen Doktor H. H. Holmes’u (üstteki resim) konu alan bir roman. Dört yıl önce kitabı okuyan DiCaprio haklarını da hemen satın almıştı. Bu yıl yapılan haberlere göre filmin senaryosu Billy Ray’e teslim edildi. Yönetmenlik ise DiCaprio’nun sıkça çalıştığı Martin Scorsese’nin oldu. Filmin 2016’da çekileceği söyleniyor ama henüz bu konuda resmi bir açıklama yok. Belki Scorsese bu filmden önce “Irishman” uyarlamasını kotarır.

WILSON: Projeyle ilgili ilk ve son haber 2013’te yapılmış. Bu proje, ABD’nin başkan adaylarından Woodrow Wilson’ı konu alıyor. Birinci Dünya Savaşı dönemini fon alan bu filmin başrolü ve yapımcılığı, Warner Bros. tarafından DiCaprio’ya teslim edilmişti ama aradan geçen iki senede filmle ilgili bir açıklama yapılmadı. Dolayısıyla DiCaprio aradan geçen zamanda projeden elini eteğini çekmiş olabilir.

VOLKSWAGEN FİLMİ: Volkswagen’ın testlerde yaptığı ve şu sıralar kendisine epey pahalıya patlayan hileyi konu alacak pek çok film çekileceği kesin. İlk projeyi açıklayan DiCaprio oldu. Yapımcılığını üstleneceği filmde bu skandal işlenecek. Film, Jack Ewing’in yakında satışa çıkarılacak kitabından uyarlanacak. Şimdilik filmi kimin yöneteceği ve başrolde kimlerin yer alacağı belli değil.

Rasputin_piercing_eyes

RASPUTIN: DiCaprio 2013 yılında pek çok proje açıklamış ama bu projelerden çok azını kotarmıştı. Açıklanan ve sonra unutulan (?) projelerden bir tanesi de Grigori Rasputin’i konu alan isimsiz biofilm. Jason Hall’ın Warner Bros. için kaleme aldığı bu biofilm, Çarlık Rusyası’nda sarayda önemli bir etkiye sahip olan, devlet ve ordu yönetimine karıştıktan sonra öldürülen Rasputin’in yaşamına ve ölümüne odaklanıyor. Gerçekleşirse DiCaprio ilk kez bir Rus’u oynamış olacak. Filmin 1900’lerde geçeceğini belirtelim.

SATORI: Don Winslow’ın kaleme aldığı “Satori” romanının hakları 2011’de WB tarafından satın alınmıştı. WB bu projenin de başrol ve yapımcılığını DiCaprio’ya paslamıştı ama aradan geçen dört senede bu projeden de başka bir haber çıkmadı. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’da geçen roman, Amerikan hapishanesinden Japonya’ya kaçan bir adamın yeni bir yüz ve kimlik edindikten sonra Sovyet’in rütbeli askerlerinden birisini Çin’de öldürmeye çalışmasını konu alıyor. WB’nin Bourne’a benzettiği bu film önümüzdeki yıllarda çekilir mi bilemiyoruz. Çekilirse DiCaprio ilk kez bir suikastçıyı oynamış olacak.

BLOOD ON SNOW: DiCaprio’nun en yeni projelerinden. Projeyle ilgili ilk haber geçen yıl yapılmıştı. Jo Nesbo’nun “Blood on Snow” adlı romanından uyarlanacak filmin hakları Warner Bros.’ta. Filmin senaryosunu “Buried”in senaristi Chris Sparling kaleme alıyor. Geçen seneki habere göre DiCaprio filmin yapımcılığını üstlenecek, “muhtemelen” başrolde yer alacak. Yani başrolde yer alıp alacağı kesinleşmemişti. Ne yazık ki bu projeyle ilgili de yeni bir haber gelmedi. Belki Nesbo’nun “Snowman”i uyarlandıktan sonra bu projeye dönülür. Filmi Daniel Espinosa’nın yöneteceği açıklanmıştı ama şimdilik yönetmenin durumu belli değil. Proje gerçekleşir de DiCaprio başrolü üstlenirse onu dedektif Harry Hole rolünde izleyeceğiz. Aynı karakteri M.Fassbender, “Snowman”de oynayacak.

GORBACHEV: Bir HBO projesi. HBO’nun hazırladığı bu proje, Sovyet Rusya’nın başkanı Mikhail Gorbachev’i konu alıyor. HBO 2013’te yapımcılığı DiCaprio, Tom Hanks ve Gary Goetzman’e paslamıştı. Projenin ölüp ölmediğini yukarıdaki projelerde olduğu gibi ne yazık ki bilmiyoruz. Bu arada DiCaprio’nun Gorbachev’le tanıştığını, eski başkanın DiCaprio’nun “The 11th Hour” filminde yer aldığını belirtelim. DiCaprio bu projede sadece yapımcı kimliği ile yer alıyor.

ian-flemingFLEMING: Bir biofilm daha. Sıklıkla biofilmlerde yer alan DiCaprio, 2008’de James Bond romanlarının yazarı Ian Fleming’i canlandıracağı açıklanmıştı. Filmin yönetmenliği ise 2012’de Duncan Jones’a paslanmıştı. Bu projeden de yeni bir haber gelmedi. Proje gerçekleşirse DiCaprio, Arthur Rimbaud’tan sonra ikinci kez bir yazarı canlandırmış olacak.

HARKER: Warner Bros.’un onlarca projesinden bir tanesi olan “Harker”, DiCaprio ve Russell Crowe’u ikinci kez buluşturacaktı. Dracula’yı araştıran dedektif Harker’ı anlatan bu vampir filminin yönetmenliği için Eli Roth’la görüşülüyordu. Sonra proje rafa kalktı. Gerçekleşseydi Crowe, Harker’ı oynayacaktı. DiCaprio ise yapımcılıkla yetinecekti.

KING HARALD: DiCaprio 2013’te Viking kralı Harald’ı canlandırmayı düşünmüştü. “King Harald” adı verilen bu proje büyük bütçeli olacaktı. Mel Gibson filmi yönetmek niyetindeydi ama sonradan proje rafa kalktı, Gibson projeden elini çekti. Bu büyük bütçeli savaş filminin de akıbeti bilinmiyor.

MEAN BUSINESS: Baktığımızda 2013 yılında DiCaprio’nun pek çok proje açıkladığını görüyoruz. “Mean Business on North Ganson Street” projesi açıklandığında başrolde DiCaprio ile Jamie Foxx’ın yer alacakları söylenmişti. Film, S. Craig Zahler’ın romanından uyarlanacak. Film iki dedektifin bir cinayeti araştırmalarını konu alıyor.

THE BALLAD OF RICHARD JEWELL: Proje bu sene açıklandı. Proje, 1996’da Atlanta’da düzenlenen olimpiyatlarda gerçekleştirilen bombalı saldırıyı konu alacak. Senaryoyu Billy Ray kaleme alacak. Ray, Vanity Fair’de yayınlanan Marie Brenner imzalı makaleyi temel alacak. Saldırının faili olduğu ileri sürülen Richard Jewell’ı Jonah Hill, onun avukatı DiCaprio canlandıracak. Filmin yönetmenliği için Clint Eastwood ile görüşüldüğü açıklanmıştı.

 

Kategoriler
haber

Edward Zwick, Rodrigo Cortés ve Gabriele Muccino’nun Yeni Projeleri

2010’da gösterime giren romantik filmi “Love and Other Drugs”dan sonra üç buçuk sene boyunca film çekmeyen, geçen sene suskunluğunu bozup “Pawn Sacrifice” adlı satranç filmini çeken Zwick yeni projesini belirledi. Zwick, Tohru Fujisawa ile Manabu Akishige’nin kaleme aldıkları “Soul ReViver” adlı mangayı uyarlamaya karar verdi. Filmin merkezinde bir erkekle (Jin) bir kadın (Clara) yer alacak. Doğaüstü güçleri olan bu iki arkadaşın misyonları ölen insanları diriltip ölüler diyarından dünyaya geri getirmek. Bu iki diyar arasında gidip gelen ikilinin maceralarını konu alan filmin bir değişiklik olmadığı takdirde gelecek sene çekilip 2016’da gösterime sokulacağını belirtelim.
Soul ReViver
Will Smith’li iki dram filmiyle dikkatleri çeken İtalyan yönetmen Gabriele Muccino, Russell Crowe, Amanda Seyfried, Diane Kruger, Jane Fonda, Octavia Spencer ve Aaron Paul’lu “Father and Daughters” filmini gösterime hazır hale getirmek üzere. Muccino bu filmden sonra çekeceği filmini açıkladı. Yönetmen bu kez başka bir türe, bilim-kurguya eğilecek. “Near Death” adını verdiği filminin oyuncu kadrosu ekimde oluşturulacak ve muhtemelen çok geçmeden çekimlere başlanacak. Film, gelecekteki olayları tahmin edebilen bir adamın eşiyle birlikte hayatta kalma çabalarına odaklanacak.
gabriele-muccino
“The Buried” ile gelecek vaat ettiğini kanıtlayan, Robert De Niro’lu gerilim filmi “Red Lights” ile dişe dokunur bir iş ortaya koyamayan ispanyol yönetmen Rodrigo Cortés de yeni projesini açıkladı. Yönetmen, Lois Duncan’ın kaleme aldığı “Down A Dark Hall” adlı romanı uyarlayacak. Senaristlik koltuğunu “The Buried”in senaristi Chris Sparling’le paylaşacak. Filmin yapımcılığını ise “Twilight” serisinin yazarı Stephenie Moyer üstlenecek. Film, “dark oligarklar”la mücadele eden, yatılı bir okulda yaşayan ve süper güçleri olan Kit Gordy’nin maceralarını anlatacak.rodrigo-cortes

Kategoriler
haber

Aaron Paul, Fathers and Daughters’da

“Breaking Bad”te beş sezon boyunca döktüren Aaron Paul dizinin bitişiyle kendisini sinemaya verdi. Araba yarışı/intikam filmi “Need for Speed”te rol alan Paul şu sıralar Ridley Scott’ın büyük bütçeli epik filmi “Moses”da özgür kılınan bir Yahudi köleye hayat vermekle meşgul. Paul bu filmden sonra çekeceği filmleri arasına “Fathers and Daughters”ı da dahil etti. Russell Crowe ile Amanda Seyfried’ın başrollerini üstlenecekleri filmi İtalyan yönetmen Gabriele Muccino yönetecek. Film zihinsel sorunları yüzünden kızını terk eden bir babanın yirmi beş yıl aradan sonra kızıyla buluşup yaptıklarını telafi etmeye çabalamasını anlatacak. Seyfried kıza, Crowe babaya hayat verecek. Paul’un rolüyse açıklanmadı. Seyfried ile Paul’un daha önce “Big Love”da rol aldıklarını hatırlatalım. Film gelecek senenin sonlarına doğru çekilecek.aaronpaul

Kategoriler
haber

Olga Kurylenko, Russell Crowe’un Filminde Rol Alacak

Russell Crowe kariyerinin ilk uzun metrajlı filmi The Water Diviner’ın çekimlerine aralık ayında başlayacak. Crowe, Çanakkale Savaşı’nı oğullarını Türkiye’de arayan acılı bir babanın gözünden anlatacağı bu filminin başrolünü de üstlenecek.

Geçtiğimiz gün Crowe’a eşlik edecek aktrisin adı açıklandı: Olga Kurylenko. Aktris filmde Türkiye’de bir otel işleten bir kadına hayat verecek. Crowe’un canlandıracağı Connor bu otelde kalacak ve muhtemelen aralarında bir aşk başlayacak. The Water Diviner filmi 2014 sonbaharında gösterime girecek.

water diviner

Kategoriler
haber

Russell Crowe, Gabriele Muccino’yla Çalışacak

Şu sıralar ilk uzun metrajlı filmi The Water Diviner’ın ülkemizdeki hazırlıklarına devam eden Russell Crowe bu filmden sonra çekeceği projesini belirledi.

Crowe, The Pursuit of Happyness, Seven Pounds filmlerinde baba-oğul ilişkilerine odaklanan italyan yönetmen Gabriele Muccino’nun yeni filmi Fathers and Daughters’ın başrolünü üstlenecek. Filmin adından da anlaşılacağı üzere Muccino bu kez baba-oğul hikayesi değil, bir babayla kızının hikayesini anlatacak.

Baba kızının çocukluğunu kaçıracak, 30 yıl sonra biraraya geldiklerinde ise kaçırılmış zamanı telafi etmeye çalışacaklar. Filmin henüz bir dağıtımcısı ve finansmanı olmadığından çekimlerin ne zaman başlayacağı bilinmiyor. Ama büyük ihtimalle The Water Diviner’dan sonra başlanacak. Hemen belirtelim ki Crowe bu ilk yönetmenlik denemesinde de bir babaya; Çanakkale Savaşı’nda kaybolan iki oğlunu bulmak için Çanakkale’ye gelen bir babaya hayat verecek.

Kategoriler
izlenim

Seriye Zayıf Bir Başlangıç: Man of Steel

Spoiler Uyarısı: Filmle ilgili ciddi sürprizbozanlar içerir!

Ve iki buçuk senedir merakla beklenen, geçen sene gösterime girmesi planlanırken son anda bu karardan dönülüp bu seneye ertelendiğinden her geçen gün merakı daha da arttıran, yıldız oyuncular ve sağlam bir teknik ekiple donatılmış, iyi olmaması için çok az nedeni olan “Man of Steel” filmi gösterime girdi. Yıldız oyuncularla dolu kasttan nasıl bir film çıkmış peki? Şimdi buna değinelim.

1

Hiç uzatmadan söyleyelim. “Man of Steel” bu kadrodan beklenen film değil. Fazlasıyla eksiği-gediği mevcut. Gerçekçi yapayım, Batman’in şablonunu bu filmin de üstünde deneyeyim derken ortaya klişe bir film çıkmış. Bir Superman filmi tam olarak ortaya konamamış. Önce Nolan-Goyer ikilisinin bu evrende yarattığı farklılıklara değinelim. Göze çarpan belli başlı değişiklikler şunlar: Superman gizliliğine hiç mi hiç önem vermiyor. Filmin ortasına gelmeden tüm dünya Superman’in kim olduğunu öğreniyor. Haliyle bütün süper kahraman filmlerinde karşımıza çıkan kimliğinin ifşa olması üzerinden yürütülen gerilim bu filmde es geçiliyor. Ergenken Lana ve kardeşi, onun gerçek kimliğini öğreniyorlar . Daha sonra sırayla Lois, Perry, Amerikan ordusu ve en nihayetinde tüm dünya Superman’in Clark Kent olduğunu öğreniyor. Belli ki Goyer ve Nolan ikilisi için Clark’ın gerçek kimliği olan Kal-El/Superman’i gizlemeye çalışması gereksiz bir çaba. Zira bunu gereksiz bir çaba olarak görmeselerdi karakter daha filmin ortasında kimliğini açıklamazdı. Ama burada şu sorun ortaya çıkıyor: Herkes Clark’ın gerçek kimliğini öğrendikten ve Clark’ın dünyayı (ABD’yi) kurtardığına tanık olduktan sonra Clark bir gözlük takarak kimliğini gizleyebiliyor! Diğer filmlerde de bu hata yapılmıştı şüphesiz ama burada fazlasıyla göze batıyor.2

Diğer değişiklikse “Superman”den pek bahsedilmemesi. Filmde Superman’e sadece iki yerde bu şekilde hitap ediliyor. Superman, tıpkı Batman gibi “Beni dışlıyorlar, insanlar beni hak etmiyor” şeklinde dolanıyor etrafta ağlak bir suratla, lakin bunun da altı hiçbir şekilde doldurulamıyor ne yazık ki. Tabi bunun olacağını biliyorduk. Yalnız bu değişiklik, yani Superman’in melankolik birisine dönüştürülmesinin altı doldurulmadığından, karakterin duygularına yeterince yer verilmediğinden Batman’deki gibi etkileyici olamıyor. Batman’de üç bölüm boyunca Bruce-Batman çatışmasına odaklanan ve ilk filmde karakteri başarılı bir şekilde derinleştiren, orijin öyküsünü de başarıyla anlatan Goyer burada bunu başaramıyor ve Clark’ın çatışmalarının hakkını veremiyor. Hızla geçiştiriyor bu çatışmaları. Dolayısıyla perdedeki Superman/Clark Kent’le özdeşleşemiyoruz, onun hislerini paylaşamıyoruz. Zaten Snyder’ın kurgusu ve aksiyon sekansları buna izin vermiyor. Bu iki duruma (kurgusal sorunlar ve aksiyon sekanslarına) biraz sonra değineceğim.

Jor-El’de de değişiklikler göze çarpıyor. Burada Jor-El, Crowe gibi bir isim yüzünden (ya da sayesinde) aksiyondan aksiyona, dövüşten dövüşe atlıyor. Her zamanki gibi Clark’a akıl veriyor ama insanlarla kapışmaktan daha fazla yapmıyor bunu. Diğer karakterlerdeyse fazla bir değişiklik yok. Hazır, Superman’in değişiminden bahsetmişken filmin finaline de değinmemek olmaz. Zira hiçbir filmde yapılmayan bir şey yapılıyor ve Superman, Zod’ın boynunu kırıveriyor. Sanırsın Rambo filmi izliyoruz! Böyle bir finalin tercih edilmesinin nedeni de aynı “gerçekçi olsun be abi” yaklaşımı mı acaba? Bunu bilemiyorum ama senaristin Superman’i tanıyamadığı belli oluyor. Boyun kıran birisine dönüştürmüş Superman’i. Goyer, Bane’in etkisinde mi kalmış acaba diye düşünmeden edemedim. Ayrıca çizgi-romanı okuyan-okumayan, önceki filmleri ve dizileri izleyen herkes Superman’in kimseyi öldürmediğini bilir. Neticede Superman Hz. İsa’dan ve Hz. Musa’dan yola çıkılarak yaratılmış bir süper kahraman. Dolayısıyla onun “boyun kıran birisi”ne dönüştürülmesi çok büyük, affedilmeyecek bir hata. Öte yandan Zod’ı öldürmesinin Superman’deki değişimlerine de değinmiyor senarist. İkinci filmde de değinmeyecek gibi gözüküyor. Karıncayı incitince üzülen Clark burada boyun kırıyor, sonraki sahnede gayet neşeli. Son değişiklikse kristallerden oluşan ve Clark’ın Jor-El’le konuştuğu, ona içine döktüğü, gizli mabedi olan kalede gerçekleşiyor ve bu kale, filmde kendisine yer bulamıyor, görünüşe göre diğer filmlerde de yer bulamayacak.5

Değişiklikler filme yaramıyor. Ama bu değişikliklerden önce onlarca şey kaliteyi zedeliyor. Mesela yukarıda da belirttiğim gibi Superman’in ve Jor-El’in sürekli bir aksiyon içerisinde oluşları bir süre sonra filme fazlasıyla zarar veriyor. Hikayenin açıkları, boşlukları, karakterlerin derinliksizliği hep bu aksiyon sekanslarıyla kapatılmaya çalışılıyor ama becerilmiyor. Aslında şaşırtıcı da değil. Zira Snyder tıpkı Michael Bay gibi önceki filmlerinde hep hikayeyi ikinci plana atmış, görsellik, efekt (CGI) ve aksiyona haddinden fazla önem vermiş birisi. “300”, “Watchmen”, “Sucker Punch” filmlerinin tümünde senaryo zafiyetleri gözle görünür derecededir. Ama öyle efektler kullanır, öylesine görselleştirir ki hikayeyi bu zaaflar pek önemsenmez. Gerçi ben “Sucker Punch”la ilgili yazdığım eleştiride bu filmde bu “sadece efekt-aksiyon” yaklaşımının işe yaramadığını belirtmiştim. Burada da yaramıyor. “Aksiyon-aksiyon-Clark’ın duyguları-aksiyon-aksiyon-aksiyon” şeklinde ilerleyen film hızla sıkıcı hale geliyor. Halbuki biraz öteki karakterlere, biraz Clark’a değinilseydi ve iki aksiyon sekansı arasındaki süre daha fazla uzatılsaydı bu denli sıkıcı bir film ortaya çıkmazdı. Ayrıca bu aksiyon sekanslarında karakterin duyguları iyice kenara atılıyor. Nolan, Batman’in aksiyon sekanslarında karakterlerin duygularını seyirciye geçirmeyi başarıyordu. Snyder burada bunu başaramıyor ve aksiyon sekansları bitince karakterin ruhsal portresini ortaya koymaya çalışıyor. Halbuki doğrusu aksiyon sekanslarında da karakterin düşüncelerine ve duygularına değinmek.

Kurguda da sorunlar var ne yazık ki. Clark’ın çocukluğunu, ergenliğini ve yetişkinliğini düz/kronolojik bir şekilde anlatması gerekirken flashback tekniği kullanılıyor ve bu da karakterle özdeşleşmeyi, onun hislerini paylaşmayı engelliyor. Aslında flashback tekniği doğru kullanılmış olsaydı filme zarar vermezdi. Lakin önceki filmi “Sucker Punch”ta bu tekniği gayet iyi kullanan Snyder burada epey yanlış kullanmış. Ergen Clark’tan gemide balıkçılık yapan büyümüş Clark’a o denli keskin ve hızlı bir geçiş yapılıyor ki afallamamak zor. Tam bu yetişkin Clark’la özdeşleşeceğiz derken aksiyon giriyor, bu aksiyon bitince geçmişe dönülüp ergen Clark veya ergenliği atlatmış Clark anlatılıyor. Haliyle bu yanlış kurgu/flashback’in yanlış kullanımı yüzünden Clark’ın hiçbir dönemiyle özdeşlik kurulamıyor. Kurgu hataları filme zarar veriyor. Neden-sonucun önemsenmemesini de es geçmemek gerek. Zira bir şeyler oluyor ama bu bir şeylerin nedenleri ve sonuçları pek önemsenmiyor.6

Mizaha değinmeden olmaz. Tabi Nolan-Goyer ikilisinin yapıma dahil olduklarını öğrendiğimizde karşımıza nasıl bir filmin çıkacağını az çok hayal etmiştik de mizahın bu denli önemsenmemesi biraz üzdü doğrusu. Ciddi bir film yapmaya çalışan Goyer sadece iki yerde espri patlatıyor. Onun dışında mizahı hiç mi hiç önemsemiyor. Sanıyorum mizahın önemsenmemesinin diğer nedeni de eski filmlerden daha farklı bir yere konumlanmak istenmesi. Oysa gerek dizide, gerekse eski filmlerde mizah bu Superman filmlerini daha eğlenceli kılıyordu. Mizahın gücünden faydalanmamak hata.

Peki Goyer’ın ve onca kişinin dediği gibi “Man of Steel” daha önce hiç görmediğimiz, tanık olmadığımız bir film/Superman filmi mi? Tabi ki hayır. Yukarıdaki değişiklikler yapılsa da “ben bu filmi daha önce izlemiştim” düşüncesinden uzaklaştırmıyor karşımızdaki film. Artık çizgi-roman uyarlamaları arasındaki farklar hızla yok oluyor. “Man of Steel” de ne yazık ki daha önce tanık olmadığımız bir film olamıyor. Gelelim oyunculuklara. Henry Cavill ikinci filmde o “küçük Emrah” bakışlarını atarsa kendisinden sağlam bir Superman olacak ama tabi ki hiç kimse rahmetli Christopher Reeve kadar etkili olamayacak gibi görünüyor. Amy Adams’tan Lois Lane olurken (aradaki yaş farkını pek umursamadım ben), Michael Shannon en iyi performansı ortaya koyuyor.

Daha fazla uzatmayalım. Ne yazık ki ortada kötü bir film var. Senaryosu da, yönetmenliği de kötü. Karakterler (ve özellikle Clark) derinleştirilememiş durumda. Süresi epey uzun ve aksiyon sekansları pek bir sıkıcı. Gene de ilerisi adına umut vaat ediyor çok kötü olsa da. Zira orijin hikayesi anlatıldı. Bu yükten kurtuldu senarist. İkinci film, bu film gibi aksiyona boğulmaz, kurgusuna ve senaryoya önem verilirse iyi bir film olabilir. İkinci film diyoruz. Zira WB hazırlıklara başladığını duyurdu. Dileğimiz ilki gibi kötü olmaması. Tabi şu Christopher Nolan-David S. Goyer ikilisine de artık çizgi-romanı paslamasalar, Batman’e yaklaşım tarzını olur olmadık her filme uyarlamasalar iyi olacak bence.