Kategoriler
söyleşi

Sinema ve Seslendirme Üzerine Bir Sohbet: Zencan Sakal

Sinemada, reklamlarda veya dizilerde seslendirme olanaklarımızın ne kadar iyi olduğunun pek çoğumuz farkındayızdır. Seslendirme sanatçılarımız işlerine sadece seslerini değil, kendilerinden ve birikimlerinden çok güzel şeyler katıyorlar. Ülkemizde yüksek standartta yapılan işlerden biri seslendirme sanatçılığı… Bu işte çalışan kadroların ne kadar yetenekli olduğunu görmek sevindirici. Seslerini pek çok yerde duymamıza rağmen, kendilerini tanımıyoruz; ne severler ne sevmezler, sinemaya dair düşünceleri nelerdir gibi veya benzeri konularda fazla fikrimiz yok. İşte bu yüzden hem kendilerini daha yakından tanımak adına, hem de belirli konularda düşüncelerini öğrenmek için röportajımızın konuğu seslendirme oyuncusu Zencan Sakal.

Kendisini hiç tanımayanlar için Zencan Sakal; Akdeniz Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesinden mezun…

Zencan Sakal’ı Yabba Dabba Dinazorlar adlı çizgi film ve oradaki Çakıl karakteri ile, Gigantosaurus’taki Tiny ile, League Of Legend’da ise Zoe karakteri olarak da tanıyoruz. Kendisini DC karakteri Stargirl ve birkaç gün sonra Netflix uyarlaması ile yeniden yayınlanacak Baby Sitters Club’daki Claudia Kishi karakteri olarak da dinleyebileceğiz. Ben kendisine birkaç soru sordum, Zencan hanım da elinden geldiğince bana cevaplarımı vermeye çalıştı.  O halde fazla uzatamadan ilk sorumuz ile başlayalım.

-Netflix hakkında düşüncelerinizi alabilir miyim? Çekilen Türk dizileri olsun, Netflix’in genel dizi çekme mentalitesi olsun. Nasıl buluyorsunuz?

Zencan Sakal: Türk yapımı yeni dizilerin çoğunun çekimlerin, senaryolarını ve kendilerini kötü buluyorum. Firmanın yurt dışı dizileri fena değil, hatta İspanyol dizileri iyi bile denilebilir. Bunlara örnek vermek gerekirse; Control Z, Visapis, La Casa De Papel iyi yapımlardı diyebilirim. Fakat iyi olmalarına rağmen genel olarak hikayelerini kısır buluyorum. Daha iyisi olabilirlerdi. Ezber bozanlar arasında ilk aklıma gelen dizi Alman yapımı olan Dark, bana göre en iyisiydi. Onun dışında Stranger Things’de çok sevdiğim dizilerden birisi oldu. Animasyon dizi anlamında da Bojack Horseman gayet başarılıydı.

– Evet çoğu kendince hoş yapımlardı. Özellikle Bojack Horseman özlediğim yetişkin animasyonu ve bu tür animasyonlarda bulunan kara mizah açlığımı tatmin etti. Bu tip animasyonların birinciliği çeken örneklerini hala izleme fırsatımız olsa da izleyici olarak ister istemez farklı bir hikaye çevresinde gelişen bir şey görmek istiyor insan. Aslında Netflix’in benim için sevilesi bir yanı olduğu kadar eleştirilecek yanının da fazlasıyla olduğu gerçeğini inkar edemem. Fakat bir firma olarak ne kendisine ne de yapımlarına herhangi bir ön yargı beslemediğimi de belirtmek isterim. İzleyicilere farklı yapımlar sunmaya çalışması gayet açık, fakat eleştirilesi yanından bir örnek vermek gerekirse: belirli bir ikon tuttuğu zaman fazla çekiştiriyor kendileri. Mesela La Casa De Papel tek sezonda hayranları tarafından gayet iyi bir yere sahipken, yeni sezonlara girişilmiş olması hakkındaki düşünceleriniz neler?

Zencan Sakal: Ben ikinci sezon finalinden sonra izlemedim, bu yüzden ne yazık ki pek bir yorum yapamıyorum

-Anlıyorum, bence en iyisini yapmışsınız. Tadında bırakmışsınız, şahsen ben dizinin ve dizi içeriğinin gerektiğinden fazla abartıldığını düşünmüşümdür. Fakat renkler ve zevkler tartışılmaz elbette. Peki Sıkılmadan “Tekrar izleyeyim” dediğiniz, sizin için bu kadar özel olabilen bir film veya dizi var mı?

Zencan Sakal: Yüzüklerin Efendisi, benim için en özelinin o olduğunu söyleyebilirim. “Ömrün boyunca tek bir film izleme hakkın var, ne izlersin?” diye sorsalar cevabım yine aynı olurdu. Bence en iyi kitap uyarlaması filmin de Yüzüklerin Efendisi olduğunu söyleyebilirim. Hazır Yüzüklerin Efendisi demişken  Ian Holm’ü de analım, huzur içinde uyusun sevgili Bilbo Baggins.

Sözlerinize fazlasıyla katılıyorum, serinin filmi gerçekten özel bir film olmayı fazlasıyla hak ediyor. Gerçekten büyük risklerin altına girerek böyle özverili bir çalışma yapmak hem zor hem de çok emek isteyen bir şey. Sevgili Peter Jackson sağolsun Tolkien’in mirasına gerekli yerlerde farklı açılardan da bakarak çok güzel eklemeler de yaptı, elbette bu durum filmin setinde bulunan herkes için geçerli. Sevgili Bilbo Baggins’imiz de istediği gibi, başka bir macerada artık… Hazır Yüzüklerin Efendisi konuşuyorken Hobbit serisini de sormak isterim size. Hobbit serisi neden Yüzüklerin Efendisi gibi olamadı sizce? Hatta bu durumda “neden olamadı?” demek daha doğru olur. Yani ben kendisini başta uyarlama olmak üzere başarı konusunda sıkıntılı görüyorum, pek çok Middle Earth hayranı da bu konuda benzer düşüncelere sahip. Sizin düşünceleriniz nedir?

Zencan Sakal : Açıkçası ben de başarılı bulmuyorum Hobbit serisini, bir kan uyuşmazlığı var sanki. Serinin ruhunu yakalamadığı için beğenilmedi sanırım. Zaten dikkat ettiysen, genelde bizim gibi Yüzüklerin Efendisi hayranları Hobbit serisini beğenmezler. Kitabı güzeldi ama keyif almıştım yani okurken. Yüzüklerin Efendisi çekildi ve aradan yıllar geçtikten sonra Hobbit serisi çekildi, zamanlama anlamında da sıkıntılı bir durumdu. Aslında tek bir filmde de toplayabilirlerdi hikâyeyi, fakat bir üçleme yapmaları saçma gelmişti bana. Üstüne fazla olay yok ve gereksiz uzatılma durumu var, durum böyle olunca haliyle hikâyeyi de öldürmüş oldular.

-Haklısınız; tek kitaplık bir filmi üçlemeye çevirmek, kitapta adı geçmeyen karakter kullanmak veya yan bir olayı ana olay gibi göstermek biraz filmin zararına oldu. Tolkien’in kitapta bahsettiği mekan tasvirlerini de yakalayamamıştı ne yazık ki, üstüne ciddi olunması gereken yerler biraz fazla rahatlaştırılmış gibiydi. Ayrıca Yüzüklerin Efendisi film serisinde oyuncuların da birbiriyle çok uyumlu kimyalara sahip olduğunu düşünüyorum, fakat Hobbit serisinde bu uyumu da pek yakalayamadılar.

Zencan Sakal: Bir de Peter Jackson çekmeyecekti sanırım seriyi, Guillermo Del Toro çekecekti sanırım. Son anda yönetmen değişmesi de ciddi anlamda filmin seyrini değiştirdi. Çünkü Peter Jackson Yüzüklerin Efendisi çekileceği zaman uzun uzun çalışmalar yapmıştı. Çok disiplinli ince eleyip sık dokuyan bir insan. Hâl böyle olunca filmin altyapısı için yeterli zaman da olmadı, bu da işleri daha kötüye çekti. Ama en önemlisi de kitaba sadık kalınmamış olmasıydı bence. Hikâyeler değişti, kopukluklar oldu ve bir sürü saçmalık silsilesi birbirini takip etti, başka bir şeye evrildi yani film. Hobbit filmi salt para kazanmak amacı ile çekilmemeliydi, filme ve Tolkien’in mirasına saygısızlıktı bu. Bizim gibi Middle Earth evrenini seven milyonlarca insan için hayâl kırıklığı oldu, son filmi hiç söylemiyorum bile.”

Evet ne yazık ki çoğu dağıtım şirketi hem kült karakterleri hem de kült filmleri tamamen pazarlama amacıyla kullanıyor. Düşünüldüğünde buna pek çok örnek bulabiliriz, hayatlarımızda yer eden pek çok kült film barındırdığı kült karakterleri ile bir pişmanlık oldu bizler için. Mesela Disney’in Star Wars külliyatını bitirmiş olması veya çok sevgili Clive Barker’ın yarattığı Hellraiser gibi. Star Wars her zaman sinemaya yön veren bir film oldu tarihte, şu an The Mandalorian gibi kemik kitleyi çok memnun edebilen bir dizi ile bile yön vermeye devam ediyor. Seride çok sıkı aile bağları ve bunların nasıl zedelenebileceği, karanlık ve aydınlığın arasındaki o çizgide durmanın bazen ne kadar zor olabileceği gibi pek çok güzel unsur varken, ne yazık ki artık son Star Wars filmlerini sevebilen izleyicilerin var olduğunu bile bile uyanıyoruz. Bir devin nereden nereye geldiğini de görmüş oluyoruz böylece, diğer kötü unsurlara veya “ana karakter” diye önümüze sunulan diğer şeylere hiç girmiyorum. Daha bu şekilde bir sürü film olması da ayrı bir üzücü.

Zencan Sakal: Star Wars zaten kanayan yaramız. Bazı şeylerin yeri ayrıdır dokunmamak lazım, özelliğini korumak gerekir. Bir dokunulmazlığı olmalı, tadında bırakalımcılardanım ben. Terminatör’ün son filmi de rezaletti mesela, resmen seriyi silip atmışlar. Ne bir Terminatör yansıtılmış ne de Terminatör karakterlerine bağlılık içeren bir şey yapılmış. Hatta serinin atmosferinin yansıtılması bir yana, yok demek daha doğru olur. Mesela Arnold Schwarzenegger son filmde emekli albay gibiydi, tonton tatlı bir adama çevirmişler güzelim karakteri. “Nerede o eski Terminatör?” dedirten tarza bir yapımdı yani. Transformers de öyle, son filmleri ilk filmleri kadar kaliteli olmadı Bumblebee hariç. Serili işlerde bu risk hep var, fakat genelde yüksek bir motivasyon ile başlıyor ve sonra da o ışığı yakalayamıyorlar.”

-Ben nostaljik yapımları çok severim, hatta onlar olmasa şu an sevdiğim bir film ya da seri fazlasıyla az olurdu. Bu bir yandan çok üzücü bir durum aslında, çünkü sinemanın iyiye ilerlemek yerine biraz kötüye doğru adım attığını daha net görmenizi sağlayan bir şey. Peki siz nostaljik diyebileceğimiz yapımları sever misiniz?

Zencan Sakal: Sevmem mi bayılırım, hatta ben eski filmleri daha çok seviyorum. Mesela Back to the Future favorilerimden birisidir. Çok şeker bir yapım, izle izle sıkılmaz insan. İzleyiciyi çekip içine alıyor film ve sanırım işin büyüsü bu, aradan ne kadar yıllar geçse de o heyecanı ve canlılığı koruyabiliyor. Bu da çok büyük bir başarı, çünkü düşününce 80’li yıllarda böyle bir film yapmışlar ve üzerinden 35 yıl geçmiş ama hala yeni çekilmiş bir filmin heyecanını içinde barındırıyor.”

-Bir film gerçekten bunu başarabiliyorsa, zaten gönüllerden yeri hiç eksik olmuyor. Back to the Future’da bu filmlerden birisi, 35 yıl geçmiş olmasına rağmen hayranları ve sinema tarihinde popülerliği asla azalmamış bir seri. Ayrıca sinema tarihinde bilim kurgu kategorisinin gelişmesinde fazlasıyla da büyük bir yere sahip. Müsaadenizle film sohbetine çok kısa bir ara verip işiniz ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Bir karakteri gerçekten çok sevip onu seslendirmek istediğinizde, karakterin genel durumundan veya ses tonu uyuşmazlığından tarzında bir sorundan kaynaklı istediğinize ulaşamadığınız oldu mu?

Zencan Sakal: Çok seslendirmek istediğim fakat seslendiremediğim karakterler oluyor illa ki, ama bir sorun olarak görmüyorum bunu. O karakteri başka bir oyuncumuz seslendirmiştir, ben de izlerken denk gelmişimdir ve ahh keşke bu karakteri ben seslendirmiş olsaydım tam bana göreymiş dediğimiz zamanlar oluyor.”

Anlıyorum, aslında böyle olması çok daha güzel en azından bir hüzün duymamış oluyorsunuz. Mesela bazı filmler vardır ya, izlediğiniz yaşa göre filme olan bakış açınız değişir. Örneğin benim için bunlardan birisi Godfather. Sizin için de var mı böyle bir durum? Varsa neden o film?

Zencan Sakal: Aslında çok var ve seçmek zor. Fakat; Umudunu Kaybetme, Forrest Gump ve Whiplash öne süreceğim birkaçı olurdu. Çünkü bu üç film benim yolumu aydınlatan filmler arasında en üst sıralarda. Ne zaman umutsuzluğa kapılsam, karanlıkta hissetsem veya yolumu kaybettiğimi düşünsem aklıma getirir ve yapmam gerekenleri hatırlatırım kendime. Bir şeyleri başarmanın kolay oladığını, azim, inanç ve kararlılıkla o yolda ilerlemek gerektiğinin çok güzel örnekleri var bu filmlerde. Bu yönleri hep beni etkilemiştir.”

Bu kadar güzel filmlere hayatınızda böyle güzel anlamlar yüklemeniz gerçekten çok güzel. Aklıma bir soru takıldı, küçük bir Batman muhabbeti yapmıştık sizinle. Benim için son yılların en iyi Batman’inin Christian Bale olduğunu söylemiştim size. Gerektiği yerde Batman ukalalığını, gerektiği yerde de o depresif halleri çok güzel yansıtabildiğini düşünüyorum. Bildiğiniz üzere yeni bir Batman oyuncumuz var sizce nasıl olur? Ve pek çok kişinin anlayamadığım şekilde beğenerek izlediği bir Joker filmi çekildi, sizin bu konudaki fikirleriniz nelerdir?

Zencan Sakal: Robert Pattinson açıkçası nedenini bilmediğim şekilde pek ısınamadığım bir oyuncu, ve Batman oynayacağı için biraz da üzgün olduğumu söyleyebilirim. Her ne kadar kendisine çok ısınamamış olsam da kendisine uygun roller geldiğinde fena işler çıkartmıyor, The Lighthouse filminde olduğu gibi. Fakat yine de Robert’ın Batman’le kimyasının tuttuğunu düşünmüyorum, aynı şeyi Ben Affleck için de söyleyebilirim. Bence en iyisi Michael Keaton’du, izleyiciye adam zirvede bırakmış dedirtiyor. Sonraki Christian Bale olur elbette. İşine aşık bir adam, özverili ve kendi içinde sistematiğini sağlam bir şekilde oturtmuş bir oyuncu. Birçok insana ilham veriyor yaptığı işlerle.

Joker filmi muhteşem denemez ama güzel bir filmdi, izlerken keyif almıştım. Joaquin Phoenix performansını son damlasına kadar kullanmış. Jokerin o hale gelmesinin arka planını aktardılar, belki bu aktarım sırasında aradıkları jokeri bulamamış olabilir insanlar. Bence en iyi Joker Heath Ledger’dır. Muhteşem bir performans ile hafızalarımıza kazındı. Belki de Heath Ledger ile zirvede bırakıldığı için içimize tam anlamıyla sinmedi, ama ikinci olarak Joaquin Phoenix iyi bir tercihti diyebilirim.

Kendisi gerçekten çok iyi ve özverili bir oyuncuydu, kendisini de saygıyla anmış olduk burada. Joker filmi ayrı bir film olarak az çok iyiydi denilebilir aslında. Fakat DC sever birisi olarak Joker kalıbını tam oturmadım ben filme, ayrı bir psikolojik film gibi olmuş yani. Bence bunun sebebi biraz da Deadpool filmi ile birlikte izleyicilerin antikahramanlara olan sevgisinin biraz artması. Yani Joker gibi altyapısı çok sağlam bir karakteri popüler kültür sevsin diye hiç ettiler benim için. Joker bir kötü karakterdir ve kötü olmalıdır, “ben aslında iyiyim ama insanlar kötü davrandı bu yüzden artık kötüyüm” diye konuşan bir karakter yapmışlar resmen. Elbette ki belirli çizgi romanlarda Joker’in altyapısı az çok buna benzer nedenler olabilir, fakat bu kadar basitleştirilmesi hazırda çok güzel olan bir şeyi alıp çöpe atmak olmuş. Ama yine de Joaquin Phoenix güzel bir tercihti ve çok güzel bir oyunculuk sergiledi gerçekten de. Son sorumuzla birlikte güzel sohbetimizi sonlandıracağız ne yazık ki.

Şu an durum biraz değişiklik göstermiş olsa da sinemadaki tekelleşme ve haksız rekabet hakkındaki düşünceleriniz neler?

Zencan Sakal: Yani bu soruyu şöyle bir örnekle açıklayabilirim. Benim için en sinir bozucu kısmı, hiç altından kalkamayacağı halde bazı rollerin belirli kişilere verilmesi. Hiç olmayacak kastlara olmayacak isimler koyulabiliyor. Sırf daha iyi çevresi olduğu için ya da daha güçlü bağlantıları olduğu için Hollywood’da bazı isimlerin daha çok ön plana çıkması durumu olabiliyor. Hatta sırf o isimler için özel projeler bile çıkartılabiliyor. Açıkçası bu bana çok adaletsizce geliyor, tekelleşmenin en büyük sorunu da bu bence. Bu sorun aşılmazsa çok büyük yapımlar bile anlamsız ve gereksiz yapımlara dönmeye mahkum olma riski ile karşı karşıya kalacak. Belki de son yıllarda çıkan iyi iş sayısında düşüş yaşanmasının bir nedeni de budur.”

Değerli Seslendirme Oyuncumuz Zencan Sakal’a bize vakit ayırdığı, sorularımızı cevapladığı ve yazımıza konuk olduğu için tekrardan çok teşekkür ediyorum. Kendisi gerçekten çok içten, güzel düşünce ve yorumlara sahip bir birey. Kendisine işinde ve hayatında nice başarılar diliyoruz…

Kategoriler
haber

İthaki Sinema Dizisinin Yeni Kitabı “Kültürel Çalışmalar ve Sinema” Raflarda!

Sinemanın gündelik yaşamdaki yerine, seyircinin filmlerle ilişkisine, sinematografik düzenlemelerin sırlarına, film üretiminin ardında yatan temel oluşumlara ve filmlerin ilettikleri temsiller aracılığıyla aslında nasıl birer ideolojik düzenleme olduklarına dair kuramsal yaklaşımların bir araya getirildiği kitap, sinemayı seyirci, bakış, kültür endüstrisi ve temsil bağlamında irdeliyor.

Serpil Kırel’in çalışması, seyirci filmlerle baş başa kalınca neler yaşar, “bakmak” masum bir eylem olabilir mi, sinema öteki ile ilişkimizi nasıl düzenler, Doğu ve Batı birbirine nasıl bakar, Kültür Endüstrisi’nin üretimleri karşısında seyircinin konumu nedir gibi soruları; Hansen, Foucault, Mulvey, Hall,  Spivak, Said, Adorno ve Benjamin gibi önemli kuramcıların yapıtları üzerinden tartışmaya açıyor.
Kategoriler
seçki

İzlemeniz Gereken 5 Voodoo ve Black Magic Konulu Film

Dikkat ettiyseniz “en iyi” ya da “ilk beş film” demiyorum çünkü “en iyi” kavramı göreceli olduğundan, genellikle bu tarz listelerde en büyük yanılgı listeyi hazırlayanın zevk ve bakış açısına göre izlemeye başlayacağınızdan dolayı yaşayabileceğiniz hayalkırıklıkları olabilir. Tabii bu tam tersi de olabilir. Sonra arkamdan küfür etmenizi istemem.

Bir diğer yanılgı da içerisinde ‘Voodoo‘  ya da ‘Black Magic’ kelimesi geçiyor diye, bu filmleri korku filmi klasmanına giriyor sanmak olur… aman bu yanılgıya da düşmeyin! Yoğun dram içeren, gerilimi yüksek, korkuyla alakası olmayan filmler de barındırıyor bu liste. Ayrıca bu listeyi oluştururken film incelemesi de yapmayacağım çünkü ne kadar çok inceleme ve eleştiri kısmına girersek o kadar spoiler içerecek. Yoğun gizem ve mistik hava barındıran bu filmleri spoiler vererek heba etmek istemem.

The Serpent and the Rainbow
Yöneten: Wes Craven
Yapım Yılı: 1988
Tür: Gerilim-Korku

the serpent and the rainbow

Wes Craven’ın korku karakterleri yaratmadaki başarısı yadsınamaz. Hiçbir filmi için kült ya da mükemmel diyemeyiz ama kilometre taşı sayılabilecek filmlere imza atmış, çocukluğumuza, gençliğimize damga vurmuş işleri de mevcut. The Hills Have Eyes (1977), A Nightmare on Elm Street (1984), Shocker (1989 / Çocukluğumun en baba filmlerindendir. VHS kaseti dönemi haftada en az 3-4 kez izlerdim), Scream (1996) serisi bunlara örnek gösterilebilir.

The Serpent and the Rainbow, Harvard mezunu anthropologist – etnobotanist bilim adamı Wade Davis’in anılarından ve araştırmalarından derlediği kitap olan The Serpent and the Rainbow’un uyarlaması. Gerçek olaylardan esinlenilmiştir de diyebiliriz film için. Dr. Alan, Amazon ormanlarında yaptığı araştırmalarla büyük bir ilaç şirketinin dikkatini çeker ve görüşmeye çağırılır. Kendisinden Haiti’ye seyahat etmesi ve Voodoo ritüelleri içerisinde uygulanan bir ilaç hakkında bilgi toplaması istenir. Bu ilaç kişinin tüm hayati organlarını felç ederken bir yandan da bilincinin açık kalmasını, her şeyin farkında olmasını sağlayarak kişiyi birer zombiye dönüştürmektedir.

Bundan sonra Dr. Alan, devrim sırasında Haiti’nin çalkantılı döneminde adanın Voodoo rahiplerinin denetimini üstlendiği ve halk üzerindeki tehlikeli büyü uygulamalarının olduğu, toplumsal kaosun yaşandığı, şaşırtıcı ve çoğu kez gerçeküstü bir soruşturmaya çıkar. Tabii bu ilacın ardındaki gerçeği ve çevreleyen gizemi bulmak öyle kolay olmayacaktır.

serpent and rainbow

Yönetmen Craven gerçeklik ve hayal arasındaki kurguyu, insanlığın bilinen en doğal korkularını tetiklemek için çok iyi tasarlıyor ve kullanıyor. Bunu da zihin karıştırıcı görseller, ürpertici makyaj ve yaratıcı kamera teknikleri ile seyircinin zihniyle oynayarak çok iyi başarıyor.Filmin en büyük özelliklerinden biri de Voodo büyüsünün, zombification yani zombileştirme ritüellerinin nasıl uygulandığını en çarpıcı ve açıklayıcı şekilde sunan, yer yer dokümanter bir film olması. Voodoo dünyasının içine derinlemesine giren, ilgisini çekenler için ise harika bir yol gösterici olarak tanımlayabiliriz film için.

The Serpent and the Rainbow gerçek zombism hakkında çok küçümsenen son derece ürpertici ve gerilimi yüksek bir film.

http://www.youtube.com/watch?v=Kp5dW9SUvyg

Angel Heart
Yöneten: Alan Parker
Yapım Yılı: 1987
Tür: Polisiye-Gerilim-Gizem

angel heart

Angel Heart iki büyük türün başarılı bir füzyonu niteliğinde. Geçmişin büyük siyah beyaz ‘film noir’ leri ile korku-gerilim türünün enfes karışımı.

Çürümüş binalar, kalitesiz odalar, korkunç fanlar, grotesk asansörler, boğucu müzik, ürkütücü bir çerçeve oluşturarak gizem ve gerilimi lezzetli bir sinematik kokteyl’e dönüştürmeyi öyle iyi başarıyor ki, çok geleneksel bir özel dedektif soruşturmasını çarpıcı bir şekilde bize sunuyor böylelikle. Gizem sadece perspektif meselesidir, filmin sınırları içinde var olan bir şey. Alegori ve gizli ipuçları (yoğun semboller barındırıyor) ile dolu bir gizemi titizlikle işliyor, görüntülerle de mükemmel betimliyor.

Dedektif Harry Angel (Mickey Rourke) Johnny Favorite adında bir müzisyeni bulmak için Louis Cyphre (Robert De Niro) adında gizemli biri tarafından işe alınır. Angel davanın derinlerine indikçe, yeni kişilere ve yeni bulgulara ulaşır. New York’ta başladığı soruşturma Louisiana’ya kadar uzadığında Voodoo ve doğa üstü olaylar zincirinin içerisinde bulur kendini.

angel heart film

Yine çok fazla detaya giremiyorum çünkü ne kadar derine inersem o kadar spoiler vereceğimden, filmi hala izlememiş olanlara ayıp etmiş olurum. Bu film hakkında sayfalarca yazabilirim fakat kısaca özetlemek gerekirse; mükemmel görüntüleri (özellikle Flashback’ler, Harry’nin gördüğü kötü rüyalar), mükemmel oyunculukları, şahane atmosferi ile “izlenmesi gerekenler” klasmanına tam uyuyor!

The Skeleton Key
Yöneten: Iain Softley
Yapım Yılı: 2005
Tür: Gerilim-Gizem

skeleton key

Gizem yaratma işi her yönetmenin harcı değildir. Bir korku filminin -ki içerisinde gizem barındırıyorsa, giriş-gelişme-sonuç ilişkisi içerisinde bulundurduğu korku öğeleri ile tansiyonu öyle iyi ayarlamalıdır ki, ne seyirciyi ilk baştan sıkmalı, ne de gereksiz sahnelerle yerinden hoplatmalı. The Skeleton Key bu özellikleri ‘tam anlamıyla’ iyi kullandığından dolayı, listemize girmeye hak kazandı.

Konusuna kısaca değinmek gerekirse; ıssız bölgede bulunan bir malikhanede yaşayan yaşlı çiftten yatalak olan Ben’in bakıcılığını yapmak üzere eve yerleşen Caroline bir zaman sonra çatı katında uzun zamandır girilmemiş bir oda keşfeder. Bu odada Hoodoo büyüsünde kullanılan korkunç materyallerin yanında, kayda alınmış ayinlerin plakları vardır. Rasyonel bir yapıya sahip olan Caroline büyüye ve dini semboller barındıran şeylere inanmasa da, yaşananlar karşısında kendini bir tür gerçeklik dışı olaylar dizisi içerisinde buluyor, kendi inançları ile yüzleşirken bir yandan da mekanın geçmişi ile yüzleşmek zorunda kalıyor. Gerisini izleyip değerlendirin artık.

Filmin afişine baktığınızda ya da Dvd’sini elinize aldığınızda sizde yarattığı ilk etki, Imdb puanı 4.5 olan vasat bir korku filmi gibi olabilir. Sırf bu yüzden de bir çok sinemaseverin film arşivinde izlenmeyenler kısmında duruyordur kesin. Ama siz yine beni dinleyip bu filme bir şans verin. Bu yoklukta gerilim filmi bulmakta zorlanıyorsanız, bu film tam da kötü gün dostu.

Hoodoo: Afrika, Amerika ve Avrupa yerel halk inanışları ve ritüellerinin oluşturduğu bir harmandır. Bazı araştırmacılara gore Hoodoo, Voodoo’nun değişim geçirmiş ve çarpıtılmış bir halidir ancak durum bundan çok farklıdır. İlk olarak Voodoo Batı Afrika kökenli, Haiti’ye aktarılmış bir inanış ve uygulamalar bütünüdür. Ancak Hoodoo Orta Afrika temelli bir inanış ve uygulamalar bütünüdür.

The Believers
Yöneten: John Schlesinger
Yapım Yılı: 1987
Tür: Gerilim

believers

Eşi trajik bir şekilde öldükten sonra, polis psikiyatristi olan Cal Jamison (Martin Sheen), NYC’ye oğlu Chris ile birlikte taşınarak her şeye yeniden başlamaya karar verir. Çok kısa süre sonra bir meydan parkı içerisinde Voodoo büyüsü izleri taşıyan semboller ile kurban edilmiş kedi cesedi bulunur. Olay mahalline çok yakın olan Polis Jamison ve oğlu oradan geçerken Chris, kediyi kurban ederken kullanılan materyallerden birini yanına alarak uzaklaşırlar. Bu olaydan sonra New York’un arka sokaklarında çocukların ve yetişkinlerin intihar gibi göründüğü, bir dizi seri cinayetler ortaya çıkar. Bulunan cesetlerin bir ortak noktası da, Santeria geleneklerine uygun bir şekilde kurban edilmiş olmasıdır. Ve olaylarımız seri ölümler ile birlikte, Chris’in yerden aldığı materyalden etkilenip, büyüye maruz kalmasıyla birlikte hız kazanır.

İlk yarı neredeyse tamamen boş koşturmacalar içeren, ölümlerin neden olduğunu uzun süre anlayamadan, hiçbir ipucunun olmadığı bir şekilde ilerliyor malesef. Bu yüzden Santeria’yla ve Afrika büyücülük ayinleri içeren bir aksiyon filmi olmaktan öteye geçemiyor. Filmin ikinci yarısı ise anlamdıramadığımız bu koşturmacanın, işin içine tarikatçılık (daha fazla açıklayamıyorum spoiler içerecek yoksa) ve Voodoo inanışlarıyla ilgili bilgilerin eklenmesiyle iyi bir gerilim filmine dönüşüyor. Film maalesef korkutucu değil fakat süresi boyunca, temposunu iyi ayarlıyor. Bunu da olaylar gelişirken, baş kahramanımızın yakınlarının Kara Büyü’den etkilenme süreçleri ile başarıyor.

the believers film

Nicholas Conde’nin The Religion kitabından uyarlanan film, kitaba ne kadar sadık kalmıştır bilinmez fakat 1980’li yıllarda, korku türünün birçok trendini iyi yakalamış görünüyor.
Bu da iyi bir seyirlik olmasına yetiyor.

Santeria: Katolik azizleriyle Afrika’nın çok tanrılı dinlerinin sentezlenmesiyle oluşan dini hareket; inanç topluluğu. Voodoo ile benzerlikler taşıyan yönleri olan Santeria, kölelerin ve toplumun tepkisinden çekinen bir grup Afrikalı’nın, katolik azizlere dua ediyormuşcasına davranıp takiye yaparak aslında Santeria ruhlarına sesleniyor olması durumuyla uzun sure gizli kalmış, bir noktadan sonra da kimi katolik inançlarıyla içiçe geçmiştir.

http://www.youtube.com/watch?v=bEtUaQVjMkc

Eve’s Bayou
Yönetmen: Kasi Lemmons
Yapım Yılı: 1997
Tür: Dram

eves bayou

-Babamı öldürdüğüm sabah on yaşındaydım. Erkek kardeşim Poe dokuzundaydı, ablam Cisely da on dördüne yeni girmişti.

Yukarıda yazdıklarım şu an size pek bir anlam ifade etmiyor olabilir. Herhangi bir duygu da uyandırmıyor olabilir ama filmi izledikten sonra sizde uyandıracağı duygunun yoğun olacağına eminim.

Film dramatik derinliğini ve manevi mistisizminin yoğunluğunu bir çocuğun bakış açısından, yani genç Eve’in perspektifinden yansıtarak alıyor. Louis Batiste (evin babası) bölgede sevilen, sayılan bir aile doktorudur. Bir o kadar da çapkındır. Evde verdikleri bir partide Dr. Louis karısını aldatırken, küçük kızları Eve olaya şahit olur ve ailenin dram yüklü hikayesi böylece başlamış olur. Bu olaylar zinciri küçük kızımız Eve’in babasından nefret ederek, Voodoo büyüsü yaptırmaya kadar gider. Yine detay veremiyorum yoksa filmi izlerseniz büyük bir sürpriz bozanla karşılaşabilirsiniz.

bayou

Bir de filmde öyle güzel, öyle sihirli bir sahne var ki, söylemeden edemeyeceğim. Teyze Mozelle, Eve’e kocasının sevgilisi tarafından vurulma hikayesini bir ayna önünde anlatırken, aynadan yansıyan tarafta, anlatılan hikaye gerçeğe dönüşür. Bir adam diğer adama silah doğrultmuştur. Teyze Mozelle anlatmaya devam ederken, kameranın görüş açısından sıyrılıp, aynadan yansıyan tarafa geçer ve hikayeye bu sefer geçmişteki görüntüde devam eder. Bu sahne aklınıza kazınacaktır.

Kısacası film çarpıcı ve güçlü performansları ile (özellikle Eve) iyi yapılmış, düşük bütçeli bir bağımsız dram filmi.

http://www.youtube.com/watch?v=Mzq6owbsId0

Kategoriler
seçki

Film Karakterleri Twitter Kullansaydı..

Günümüz dünyasında sosyal ağların en güçlü olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Hedef konumuz Twitter. Her türlü bilgi alış verişinin gerçekleştiği, resmi duyuruların yapıldığı, spekülasyonların döndüğü bir ağ haline dönmüş durumda. Ve özellikle ülkemiz için geçerli olan ufak bir parantez açarak, konuyu saptırmadan devam edelim derim. Karşıt görüşlü siyasi otoritenin ve sanatçı-halk cephesinin karşılıklı atışmalarına, örgütlenmelerine şahit olduğumuz tweet’lerde kimi zaman provokatör, kimi zaman elinden telefonu düşürmeyen bir belediye başkanı, kimi zaman da “kesin bilgi mi?” temalı yazılara rastlamak mümkün şu sıralar..

Ana akım Twitter’dan bu kadar bahsetmişken hemen sinemaya bağlayalım o zaman. Birçok oyuncu, yönetmen, yapımcı Twitter kullanmakta bildiğimiz üzere ve her türlü bilgiye doğrudan kendileri üzerinden ulaşabiliyoruz. Peki ya bu sevdiğimiz yönetmenlerin, oyuncuların yine çok sevdiğimiz, efsaneleşen karakterleri gerçek hayatta olsaydı ve Twitter kullansaydı, nasıl tweet’ler atarlardı acaba?

Bu konuda oldukça obsesif bir grafiker ve sinefil olan Timo Meyer konuya el atmış ve Star Wars’dan Jaws’a, Taxi Driver’dan Terminatör’e sevdiğimiz kahramanların karakteristik özelliklerine göre birer tweet oluşturmaya çalışmış ve gülümsetmeyi başarmış açıkçası..

Ve işte, Taxi Driver’dan Travis ayna yerine Twitter’dan kendi kendine sesleniyor; “U talkin’ to me?”

travisÇok gezen, çok gören ve elbette çok bilen Indiana Jones abimiz de Foursquare’de badge üstüne badge kazanıyor;indy

Jaws’dan Martin Brody’nin Quint’e bu seslenişi duyulmalıydı, telefonu çekmiyordu herhalde Quint’in?

jaws

Obi van Kenobi, Stromtrooper’ları troll’lerken;

kenobi

Şahsımın en sevdiği karakter ve inanılmaz derecede uyumlu, tek tek mention atıyor T-800; “Sarah Connor sen misin?

FollowingLando_final

All the President’s Men, Robert Redford istihbarat topluyor. Keşke profilini gizleseymiş ama..pres

Son olarak yine Star Wars’dan geliyor. Amiral Ackbar ve meşhur “Bu bir tuzak!” repliği;

star

Ufak bir sinematik molanın ardından tekrar gerçek etiketlere, kişilere ve üzerinde durulması gereken konulara dönerek, direniş… öhömm afedersiniz, tweet’lemeye devam edebiliriz.

#bakınız

Kategoriler
seçki

TED’den Sinemayla İlgili Sunumlar

Özellikle İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme bölümü hocalarının öğrencilerine tavsiye ettiği bir site www.ted.com. 2012’yi sonlandırırken hala bu siteden haberi olmayan kayıp gençler ve genç kalmaya çabalayanlar için sitenin misyonunu kabaca anlatalım.

TED’de her türlü sunuma yer verilir. Konuşmacı ilgisini çeken, uzmanı olduğu bir konu hakkında yirmi dakikayı aşmamak kaydıyla bir sunum gerçekleştirir. Bu sunumların tamamı kameraya alınır ve daha sonra veya canlı olarak www.ted.com’da yayınlanır. İnsanı bilgilendiren, aydınlatan az sayıdaki sitelerden birisi olan TED’den sizler için sinemayla ilgili olan sunumları ayıkladık.

İlk sunumda James Cameron kendi çocukluğunu, bilim-kurguya, uzaya ve sinemaya duyduğu aşkı, “Titanic” ve “Avatar”ın perde arkalarını anlatıyor. İkincisinde dizi dünyasının önemli yaratıcı ve yapımcılarından olan J.J. Abrams gizemi neden çok sevdiğini anlatıyor. Abrams’ın dizilerinde önplanda olan hep gizemdir. Sezonlar boyunca bazı şeyler saklı kalır ve karakterler bu özenle saklanmış şeyleri aydınlatmaya, gün ışığına çıkarmaya çalışırlar. Bu sunumda Abrams gizeme olan ilgisinin nedenlerini dile getiriyor. “Impossible Photography” adlı sunumda ise daha çok fotoğrafçılık ile ilgili bilgiler veriliyor. Sunumlardan birisinde Bollywood’un ünlü yönetmenlerinden, Hollywood’ta da çalışan Shekhar Kapur’un hayatı, diğerinde Benjamin Button’ın yüzünün nasıl tasarlandığı anlatılırken geriye kalan sunumlarda hikaye anlatma üzerine bilgiler veriliyor.

James Cameron: Before Avatar… A Corious Boy

J.J. Abrams: The Mystery Box

Erik Johansson: Impossible Photography

Tiffany Shlain: From Failure to Innovation: Filmmaking in the Cloud

Ed Ulbrich: How Benjamin Button Got His Face

Andrew Stanton: The Clues to a Great Story

Shekhar Kapur: We Are the Stories We Tell Ourselves