Kategoriler
haber

David Fincher-Aaron Sorkin’den Steve Jobs Biofilmi

David Fincher ile Aaron Sorkin’i ilk kez aynı projede buluşturan Mark Zuckerberg/Facebook biofilmi “Social Network”ten sonra ikili ikinci kez aynı projede yer alacaklar. Senarist Sorkin ile Fincher’ı bir araya getirecek yapım başlıkta da belirttiğimiz gibi biofilm türünde olacak ve Apple’ın kurucusu Steve Jobs’ı anlatacak. Filmin yapımcılığını “Social Network”ün yapımcılarından Scott Rudin üstlenecek. Bu Jobs biofilmi, Walter Isaacson’ın kaleme aldığı “Steve Jobs” kitabından uyarlanacak. Filmin çekimlerine bu sene başlanacak. Gösterim tarihi ise tahmin edileceği gibi 2015 sonbaharı. Fincher’ın filmden önce İngiliz dizisi “Utopia”nın Amerikan yeniden çevriminin pilot bölümlerini çekeceğini de belirtelim. Yönetmenin yeni polisiyesi “Gone Girl” bu sonbaharda gösterime girecek.U.S actors Jesse Eisenberg, left, Andrew Garfield, second from left, Justin Timberlake, center, U.S director David Fincher, second from right and U.S scriptwriter Aaron Sorkin, right, pose for photographers as they arrive to The Social Network premiere, in Paris, Sunday Oct. 3, 2010. (AP Photo/Thibault Camus)

Kategoriler
izlenim

The Social Network: Yeni Fight Club

Mark Zuckerberg, Facebook’un başlangıç macerasını şöyle anlatıyor: Sarhoştum, kızgındım ve blog yazıyordum. Bir Harvard öğrencisi olan Mark Zuckeberg sevgilisi tarafından terk edilince ondan intikam almak için, içinde sevgilisinin de olduğu kızların fotoğraflarını internetten toplar ve kız öğrencilerin güzelliklerinin yarıştırıldığı; adı Facemash olan bir internet sitesi açar. İkili fotoğrafların değerlendirildiği ve daha güzel olanın seçildiği bu yarışmaya, bir gecede yirmi iki bin kişi katılınca Harvard’ın internet sistemi çöker. İşte bu Facemash hadisesi Facebook’un da temelini oluşturacaktır. Bu olay üzerine üniversite konseyinde yargılanan Zuckerberg, konsey tarafından sosyal hizmet kurslarına katılma cezası alır. Aldığı bu cezaya rağmen üniversite içinde kendine küçük çaplı bir şöhret edinir. Mark’ın yaptıklarını duyan ve üniversitenin kürek takımında olan Vinklevoss kardeşler, Mark’ı bulur ve ona sadece Harvard öğrencilerinin üye olabileceği bir sosyal paylaşım sitesi açmak istediklerini fakat bu konuda teknik desteğe ihtiyaçları olduğunu söylerler. Zuckerberg teklifi kabul etse de ilerleyen günlerde farklı bir fikirle uğraşmaya başlayacak ve ikiz kardeşleri haftalarca oyaladıktan sonra kendi sosyal paylaşım sitesini kurup ikizlere onların projelerinde artık çalışmayacağını söyleyecektir.

Hikâyesinde bir dram, aksiyon taşımayan Social Network yakın döneme ait toplumsal bir fenomenin doğuşu, yükselişi ve bu fenomenin olası toplumsal etkileri ve bugün ulaştığı duruma hikâyenin kendi doğal akışına mümkün olduğu kadar müdahale etmeden bir bakış atmaya çalışıyor.

Social Network’te hikâye, Facebook fikrinin kime ait olduğunu tartışıldığı yasal bir görüşmeden hareketle geriye dönüşler kullanarak anlatılıyor. İşte bu geriye dönüşler boyunca hem Facebook’un kuruluş macerası hem de bu macera boyunca oluşum sürecine dâhil olan, bu sürece sonradan katılan ve süreçten çıkarılan insanların kendi aralarındaki çıkar çatışmaları anlatılıyor. Sonuçta ortaya çıkan ve Napster’in kurcularından olan Sean Parker’ın deyişiyle, kendi nesillerinin en büyük icadı olan Facebook’un ilk başta ne iken giderek neye dönüştüğü gösteriliyor.

Social Network’ü ilgi çekici kılan, icat edilen sosyal paylaşım ağının sahiplerine çok büyük paralar kazandırabilme potansiyeline sahip olan ticari değer çok yüksek bir ürün olması değil sadece. Aynı zamanda onun 21. yüzyılın kendine özgü, geçmiş zamanlardakilerden farklı icat olması. Facebook toplumların özellikle yeni jenerasyonun sosyalleşme biçimlerini göze çarpacak biçimde şekillendirebiliyor. Bugün yeryüzünde Facebook’un beş yüz milyona yakın üyesi var. David Fincher, Facebook’un oluşum macerasını anlatırken bu sürece dahil olan gençlerin örneğin Sean Parker’ın, Markla yola çıktığında ona finansal destek sağlayan arkadaşı Eduardo Saverin’in, Mark Zuckerberg’in kendi fikirlerini çaldıklarını söyleyen Vinklevoss kardeşlerin de yaşam algılarının altını çiziyor ki işte bu vurgu ön planda duran ana hikayenin ne biçimde değerlendirilmesi gerektiğine dair izleyiciye de ip uçları veriyor. Elitist Vinklevoss kardeşler, daha en baştan büyük şirket yöneticisi havasına giren Eduardo Saverin, karşısına çıkan her fırsatı önce kendi lehine kullanmada oldukça yetenekli fakat bunları uzun süreli elinde tutamayan Sean Parker kendi dünyasında yaşayan ve aslında tek derdi kendi kendini eğlendirmek olan Mark Zuckerberg çağımızın geleceğini yönlendirebilecek bir olayın aktörleri oluveriyor.

Filmi izlerken yönetmenin, Facebook’un insanlar arasında yayılması konusunu neden bu kadar dikkate aldığını onun bir başka filmi olan Fight Club üzerinden düşünmeye değer buldum. Fight Club’da gidişata anarşist bir anlayışla “dur” diyen, karşı çıkan, tavır koyan, gündeliğin ve alışılmış olanın ezberini bozmaya çalışan kurgu kahraman Tyler Durden’ın kurduğu dövüş kulüplerinde sistem tarafından değil de o kulübü kuranların koyduğu hatta sistemi eleştirircesine koyduğu, yıkmak için koyduğu kurallar söz konusuydu. Bu yapı giderek yayılıyor kendi öğretisini başka insanlara da aktarıyor ve yeni üyeleriyle birlikte gündelik hayata ve onun akışına saldırıyordu. Fight Club bireyin hayat içindeki kaybettiği inisiyatifi yeniden bu defa anarşist bir anlayışla ele aldığını gösterirken bize kazanımmış gibi sunulan ve sahip olduğumuz her türlü konforun içlerinin ne denli boş şeyler olduğunu, kendini bunlarla donatan insanoğlunun ise giderek hissizleşen hayatının anlamsızlığına dair ciddi eleştiriler de getiriyordu. Elbette Fight Club ütopik sayılabilecek bir gelecek öngörüyordu. Buna rağmen internetin ve internet içinde var olan tüm paylaşım alanlarının Fight Club’da kurulan birliklerle ortak bazı yanları var:

Bugün internet yaşadığımız gerçek dünyanın bir alternatifi. Altyapısını modernizmin oluşturmasına rağmen internet ve onun içinde var olan yapıları kesin bir şekilde denetleyen, kontrol eden bir otorite bulunmuyor. Birçok ülke internetin işleyişini denetleyen yasalar koymuş olsa da bu yasaların interneti ne derecede kontrol altında tuttuğu bir tartışma konusu. İnterneti insanlar için cazip kılan etmenlerden en önemlisi ise paylaşım. Yazılı ve görsel olan her türlü ürün internet üzerinden herhangi bir sansüre uğramadan yeryüzündeki bütün internet kullanıcıları tarafından paylaşılabiliyor. Şimdilik çok düzenli olmasa da internet, insanların ellerindeki her türlü veriyi çoğu zaman birbirlerinden herhangi bir beklentileri olmaksızın ve mesafe gözetmeksizin paylaşabildikleri bir alan. Birçok paylaşım forumu ve sitesi uzun ömürlü olmasa da kaldırılan, kapatılanların yerine durmadan yenileri kuruluyor. En son paylaşımlarıyla yeryüzündeki birçok devletin diplomatlarının yazışmalarını ortaya çıkaran ve bunu bütün dünya ile paylaşan Wikileaks sanırım herkese “bilgi” denilen şeyin insanların hayatlarını ve devletlerin kaderlerini değiştirebilme konusunda son derece çarpıcı bir örnek olmuştur. Daha Wikileaks’in kapatılacağı dedikodusunun yayılması bile hemen birkaç Wikileaks uydusu sitenin açılmasına neden oldu. Wikileaks, internette bilginin, ama her türlü bilginin, ne derecede etkili ve hızlı bir şekilde herhangi bir sansüre uğramadan insanlarla paylaşılabileceğinin de oldukça çarpıcı bir örneğidir. Bu, artık birey ve devlet başka bir deyişle otorite arasındaki bilinen ilişki biçiminin çok önemli ölçüde değiştiğinin veya değişeceğinin de dikkate değer bir göstergesidir. (Bu arada Times dergisinin yaptığı yılın adamı anketinde ilk sırada olan Wikileaks’in kurucusu Julien Assange’ın alenen es geçilerek yerine editörler tarafından Mark Zuckerberg’in seçilmesi, sistemin bu iki internet insanına bakışı üzerine düşünülesi ilginç bir hadisedir) İnsanlar artık dünyaya kendilerine verilen mizansenler üzerinden değil de çırılçıplak gerçeklerle bakabiliyorlar. Bu da kitlelerin hayata bakışlarında bir devrim yapmalarına olanak sağlıyor.

David Fincher’ın Social Network’ten hareketle dikkat çekmek istediği anlatmaya açlıştığı da Fight Club’daki karşı koyuşun gerçek dünyada karşılığı olabilecek, kuralları otoritelerin değil bizzat katılımcıların belirlediği, kuralların egemenleri değil kitleleri koruduğu engellerin olmadığı, paylaşmanın sınırsız bir şekilde ve karşılıksız yapıldığı, daha da önemlisi hızla yayılan bir evren olarak hayal edilmesinden kaynaklanıyor olabilir.

Bunula beraber filmde anlatılan Zuckerberg en başta kendi içine kapalı, hafif takıntılı ve yalnız bir çocukken kurduğu Facebook’u bahsettiğim yapıda bir özgürlük ve paylaşım alanı olarak tasarlamasının yanında ona maddi bir getiri alanı olarak bakıyor. Filmde hikâye boyunca anlatılan ve cevabı aranılan “Facebook kimin eseridir?” sorusu havada kalırken ortada dönen ve dudak uçuklatan tazminat miktarları Facebook’un ilk ideal amacından ikincil maddi amacına doğru evirildiğini ve ortaya 1984 doğumlu dolar milyarderi olan Mark Zuckerberg’i çıkardığını kast ediyor. Filmin sonunda yasal görüşmeye gözlemci olarak katılan hukukçunun Mark Zuckerberg için söylediği de filmin Facebook’un kurucusuna olan bakışını özetliyor gibi: “Sen bir pislik değilsin Mark ama öyle olmak için uğraşıyorsun”. Bugün, yazının başında da belirttiğim gibi, Facebook beş yüz milyon üyesi ve yaklaşık yirmi beş milyar dolarlık piyasa değeri olan bir sosyal paylaşım sitesi olsa da bir toplumun ya da toplumların geleceklerini radikal bir şekilde değiştirebilecek, örneğin onları daha özgür kılabilecek, onları tüm hayata ve bildiklerine farklı yerlerden ve farklı anlayışlarlarla bakmaya sevk edecek bir yapı mı olacak yoksa bu ideali internet evreninde adı daha keşfedilmemiş başka siteler veya sosyal paylaşım alanları mı gerçekleştirecek, bilinmez. Bu konuda daha da bilinmeyen bir şey de yeni inceleme alanları olan internet sosyolojisinin ve psikolojisinin geleceğidir ki üzerinde hala yeterince araştırma yapılmamış, veri toplanmamış bu alan gelecekte de sinemanın kendisine de bol bol malzeme sağlayacağa benziyor.

Kategoriler
haber

Social Network: “Mükemmel” Trent Reznor

trent-reznor-the-social-network.jpg

Yılın ve ödül sezonunun en çarpıcı filmlerinden biri olması beklenen David Fincher’ın “The Social Network”ünün gösterime girmesine iki hafta kala filmin müzikleriyle ilgili tüm ayrıntılar da birer birer su yüzüne çıkıyor.

Filmin müziklerinin Nine Inch Nails’in beyni Trent Reznor (resim) tarafından yapıldığını daha önce sizlere duyurmuştuk. Atticus Ross ile birlikte yazıp çaldığı şarkılarla ilgili ilk yorum ise bizzat filmin yönetmeni David Fincher’dan geldi: “Tek kelimeyle mükemmel”

Filmin müzikleriyle ilgili daha önce çalıştığı isimlerle sorunlar yaşayan ve zor müzik beğenen bir yönetmeni bu kadar etkilemek kolay değil. Trent Reznor’ın bugün de dahil olmak üzere belirli tarihlerde bu internet adresinden paylaşacağı müziklere şu ana kadar dışarıdan tek ek ise The Beatles’tan geldi. “Baby, You’re A Rich Man” isimli şarkının filme çok uyduğunu düşünen Fincher’ın şarkı için kesenin ağzını açtığı belirtiliyor. Kısa bir not olarak hatırlatalım; eğer filminizde bir Beatles şarkısı kullanmak istiyorsanız kapı 1 milyon dolardan açılıyor.

Filmin soundtrack list’i şimdilik Trent Reznor’ın şu şarkılarından oluşuyor. Albümün 28 Eylülde tüm dünyada yayınlanması bekleniyor.

1. Hand Covers Bruise
2. In Motion
3. A Familiar Taste
4. It Catches Up With You
5. Intriguing Possibilities
6. Painted Sun In Abstract
7. 3:14 Every Night
8. Pieces Form the Whole
9. Carbon Prevails
10. Eventually We Find Our Way
11. Penetration
12. In The Hall of the Mountain King
13. On We March
14. Magnetic
15. Almost Home
16. Hand Covers Bruise, Reprise
17. Complication with Optimistic Outcome
18. The Gentle Hum of Anxiety
19. Soft Trees Break the Fall