Kategoriler
izlenim

Filmlerden Uyarlanan Öyküler: Suicide Squad

“Batman hayırsever adam. Adam, parasını bi nevi hayır işinde kullanıyor. Bak bizim zenginimiz yalıda kadınlarla keyif çatıyor, elin zengini gece çıkıp Gotham’ın itiyle kopuğuyla vuruşuyor. Mütevazı yani… Diyelim ki gecenin bir saati Şahin’le gezen herifin teki Gotham’da bas bas Koray Avcı dinliyor. Gider yanına ‘Kardeş şunun sesini bi kıs’ der, bir şekilde kıstırır, şehrin düzenini sağlar. Ama Superman’e işin düşsün, iki dakika eşya taşımaya çağır mesela, ‘Kızla buluşacağım hacı’ der, ‘ter kokmamam lazım’ der, uça uça kaçar it herif…”

İlk biralarından birer yudum aldıktan hemen sonra, bira masası törelerine uygun olarak politik meselelere kafa yormuşlardı. Köy Enstitülerini övmüşler, yer yer Süleyman Demirel’in birkaç komik sözünü örnek vererek yüksek sesle gülmüşler, “Bu ülkeden cacık olmaz” şeklinde bir sonuç bölümüyle de politik muhabbeti kapatmışlardı. Farklı bölümlerde yüksek lisansını yapıp da tez döneminde olan üç arkadaşlardı; Alper, Özgür, Murat. Alper’in “Ulan yine içki masasında dünyayı kurtardık” demesiyle, konu bir şekilde dünyayı kurtaran kahramanlara da gelmişti. Alper iflah olmaz bir Superman taraftarı, Özgür ve Murat ise Batman yanlısıydı.

“O değil de, bu KYK, GSS borçlarını nasıl ödeyeceğiz ya?” diyerek Murat’ın Batman güzellemesini sonlandırdı, daha yaşamsal meselelere girdi Özgür. Söze girerken önündeki bira bardağına doğru dikmişti gözlerini. 12 lira değerindeki 50’lik biradan sözlerini desteklemesini ister gibiydi. Bardağın yarısı boştu… “Bu aydan sonra öğrenim kredisini de kesecekler, beş parasız kalacağım. KYK’nın sürprizleri işte! Normal öğrenim süresi dolanların kredisini hazirandan sonra keseceğiz artık diyorlar. Ya sen bir kurumsun, kurum dediğin böyle küçük sürprizler yapar mı? İlişkimizi mi renklendirmeye çalışıyorsun sen? Düşündükçe deliriyorum.”

Aynı zamanda üniversitenin televizyonunda sunucu olarak çalışan Özgür, söylediklerini yine çok düzgün bir diksiyonla dillendirmişti. Haber görüntülerinden sonra muhalif yorumlar yapan bir haber sunucusu gibiydi. Masanın geri kalanı, Fatih Portakal bir şeye kızdığında kafasını sallayarak onu onaylayan TV başında bir baba gibi hissetmişti kendisini. Murat, elindeki Camel paketini, uzaktan kumandayla kanal değiştiriyormuş gibi Alper’e doğru uzattı. Alper içinden bir sigara çekip konuşmaya başladı. Evet, diğer kanalda muhalif gazeteci Alper vardı:
“Hacı, GSS borcum olmasın diye 4 senedir sağlık primi ödüyorum, 2500 lira ödedim, sadece iki kere hasta oldum. Parasını peşin ödüyorum diye, hastaneye gittiğimde her doktora görünmek istiyorum, paramın hakkını versinler istiyorum. İstiyorum ki Dermatoloji uzmanı şakaklarıma masaj yapsın, Kulak Burun Boğaz’daki kadın kulağıma sağlıklı şeyler fısıldasın. Psikiyatr bölümünde Suicide Squad filmindeki Harley Quinn olsun. O da psikiyatrdı di mi lan? Joker bunu da delirtmişti, sonra sevgili oluyorlardı? Tamam işte, ben de Joker’mişim meğerse. Filmdeki gibi, hayattan beklentisi olmayan 2–3 kişiyi daha toplarız, çeteyi tamamlarız. GSS borçları iptal olana kadar SGK’dakileri rehin alırız. Sizin Batman de kurtarmaya gelir. ‘Kaç lira borcunuz var, ödeyeyim’ demez. Gelir hepimizi sopalar, sonra kahraman olur… ”

Bar çalışanı masaya geldiğine Alper üçüncü birasını söyledi. Murat hâlâ 100’lük birasını içmekteydi, küçük bir yudum daha aldı. Hızlı içmesi demek, fazladan bir bira parası demekti, acele etmeye gerek yoktu. Bardağın yarısı doluydu… Bar çalışanı “Zabıtalar denetime gelebilir. Kül tablalarını bir süre kaldırmak zorundayız” dediğinde Murat henüz başladığı sigarayı söndürdü, söndürürken kırıldı sigara. Özgür, sönen ve kırılan sigaraya, sönen ve kırılan umutlarıymış gibi bakıyordu.

Bu arada barın ışıkları söndü. Muhabbete daldıkları için fark etmedikleri, barın çeşitli yerlerine yerleştirilen mumlar loş bir aydınlatma sağladı. Müziğin sesi de kısılmıştı. Murat, karşısında oturan Alper ve Özgür’ün gözlerini diktiği köşeye bakmak için sandalyesini yan çevirdi. Dirseğini dizlerine, elini çenesine dayayarak Düşünen Adam heykeli pozuyla, bütün dikkatlerin yöneldiği olayı izlemeye koyuldu.

20’li yaşlarında bir adam, elinde bir yüzükle diz çökmüştü; önünde orta boylu, sarışın, güzel sayılabilecek bir kadın vardı. Çok da akıcı olmayan bir şekilde, kadını ve kadınla geçirdikleri güzel zamanları övüyordu. Konuşma daha etkileyici olabilirdi. Yeterince prova yapmamış mıydı yoksa sahneye çıkınca mı heyecanlanmıştı? Kadın içten bir şekilde seviniyor gibiydi; o hazırlıklıydı belli ki, içten sevinme provaları iyi geçmişti. Adam acaba nerede iş bulmuştu? KPSS’den en fazla 70 alabilecek bir tip vardı bunda, kesin torpille girmişti… Evlenme teklifini neden barda yapmıştı peki? Adam nasıl bir teklif yapacağını düşünürken barda çalışan arkadaşı “Sen bizim mekana gel, bi şeyler ayarlarız” mı demişti? “Ayarlarız” diyen bir arkadaş, ilişkilerinde önemli bir yere mi sahip olmuştu?

Bu arada, yüksek sesli bir “Evet” karşılığının ardından uzun süreli bir sarılma geldi… Bu sarılma ne kadar uzun olmalıydı? İkisinin aynı anda sarılmayı bırakması uyumlu bir çift olduklarını gösterir miydi? Peki kadının alkol oranı biraz daha yüksek olsa, bu anın büyüsü bozulur muydu? Sarılırken kulağına “Bebişim çok çişim var, biraz kısa kes de tuvalete gideyim lütfen” diye fısıldasaydı mesela?

Bunları düşünmüştü Murat, olaysız bir şekilde sonlanan ritüeli izlerken… Sonra, sandalyesini eski haline getirip masaya döndü ve çok da düşünmeden “Kadın Harley Quinn’e benzemiyor mu ya?” dedi. “Yok lan” dedi Alper, “ne alakası var?” Benzemiyordu. Benzese bilirdi…

Kategoriler
haber

Suicide Squad’ın Konsept Tasarımları

Birçok önemli Hollywood filminin sanat departmanında illüstratör olarak görev yapan yetenekli sanatçı Peter Mitchell Rubin’in Suicide Squad için hazırladığı tasarımlar internette yayınlandı.
Suicide Squad filminde olması planlanan ancak çok fazla CGI zahmeti gerektirdiği için plastik makyajla kotarılabilecek Killer Croc’la değiştirilen King Shark karakterinin de yer aldığı tasarımları aşağıda görebilirsiniz.
Büyültmek için tıklayın:

Kategoriler
haber

Suicide Squad 2’nun Yönetmenliği James Gunn’a Teklif Edildi

2016’da vizyona girdiğinde çok kötü eleştiriler alıp yerden yere vurulan Suicide Squad elde ettiği oldukça iyi hasılat sayesinde ilerleyen yıllarda ikinci filmle devam edecek. Fakat Warner Bros. iki yıldır Suicide Squad 2‘ya yönetmen bulamıyor. Hatırlanırsa daha önce Mel Gibson, Ruben Fleischer (kötü Venom‘un yönetmeni), Daniel Espinosa, Jaume Collet-Serra’yla görüşüldü ama hiçbiriyle anlaşılamadı. En sonunda senaristlik ve yönetmenlik Gavin O’Connor‘a teslim edildi ama bugünkü haberlere göre O’Connor bir yıl aradan sonra projeden çekildi. Çekilme nedenleriyse yazdığı senaryonun Birds of Prey‘in neredeyse aynısı olması, WB’nin de önce Birds of Prey‘i çektirmeyi tercih etmesi. O’Connor çekimlerin bir yıl ertelenmesine kızıp projeden çekilmiş.

WB bu kez yönetmenlik ve senaristlik için James Gunn‘la görüşmelere başladığını duyurdu. Marvel’ın sevilen filmlerinden Guardians of the Galaxy serisinin üç filmini yazan (Disney, Guardians 3 senaryosunu kullanmayı düşünüyor) ama son filmi çekemeden eski tweetleri nedeniyle kovulan Gunn’ın sıradaki filmi SS2 olabilir. THR’nin haberine göre senaryoyu yazma konusunda anlaşma tamamlanmak üzere. Gunn senaryoyu yazdıktan sonra WB senaryoyu inceleyecek, beğenirse filmin yönetmenliği de Gunn’a teslim edilebilir. THR’nin haberine göre, Gunn’ın yazacağı SS2 bir devam filmi olmayacak. Muhabirlerin tweetlerine göre ilk filmin oyuncularının filmde yer alıp almayacakları şu aşamada belli değil. Film 2019 sonbaharında çekilebilir.

Kategoriler
haber

Gavin O’Connor, Suicide Squad 2’yu Yazıp Yönetecek

DC evreninin en kötü eleştirilerini alan Suicide Squad çok iyi hasılat elde ettiği için yönetimin hemen devamını çektirmek istediği film. Bu yüzden uzunca bir süredir pek çok yönetmenle görüşüldü, ancak hiçbiriyle anlaşılamadı. Bugünse Gavin O’Connor‘ın WB’nin teklifini kabul ettiği, Suicide Squad 2‘yu yazıp yöneteceği açıklandı. Fakat Will Smith ve Margot Robbie pek çok projeyle meşgul olduklarından çekimlere en erken 2018 sonbaharında başlanabilecek. Bu süre zarfında O’Connor senaryoyu yazacak, ki ilk filmin en çok eleştirilen tarafı WB’nin David Ayer’e senaryoyu yazması için sadece 6 haftalık bir süre tanımasıydı, haliyle ortaya çok kötü bir film çıkmıştı. Bu kez senaryo bir yılda yazılacak. Film 2018’de çekilirse 2020’den önce gösterime girmeyebilir, zira DC’nin 2019’u Shazam!, Wonder Woman 2 ve The Batman filmleriyle dolmuş durumda.

Smith şu sıralar Guy Ritchie’nin müzikali Aladdin‘de rol alıyor, bu filmden sonra 2018 baharında Ang Lee’nin bilimkurgu filmi The Gemini Man‘de rol alacak. Robbie ise şu sıralar Mary Queen of Scots‘da rol alıyor. Bu filmden sonra, 2018 yazında Quentin Tarantino’nun filminde rol alabilir. Yönetmen O’Connor ise pek çok projeyle meşgul: Ben Affleck’li The Accountant 2, Showtime dizisi City on a Hill, Tom Hardy’li My War Gone By, I Miss It So, Bradley Cooper’lı The Atlantic Wall ve The Green Hornet uyarlamasıyla meşgul durumda. O’Connor, Suicide Squad‘tan önce Showtime’ın dizisini çekebilir.

Kategoriler
seçki

David Ayer: Anti-Kahramanlı [Polisiye] Filmlerin Yönetmeni

David Ayer sokağı, polisleri ve en önemlisi yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, genelde anti-kahraman olan karakterleri seviyor. Kariyerine baktığınızda çektiği filmlerde hep bunlara yer verdiğini görebilirsiniz. Gençken evden kovulması da, askerliği de onun sinemasını şekillendirmiş gibi görünüyor. Evet, ebeveynleri David’i gençken evden kovmuşlar, o da Los Angeles’a kuzeninin yanına gidip onunla beraber yaşamış. Liseyi bitirememiş. Bir süre boyacılık ve elektrik alanlarında çalışmış. Bazı yönetmenlere göre yönetmenin hayatı sinemasını etkilememeli, yani yönetmen filmlerini yaparken kendi hayatını bu filmlere dahil etmemeli. Ayer’in filmlerine baktığımızdaysa otobiyografik ögeler taşıdıklarını görebiliriz.

Ayer 2000’de sinemaya atıldı. İlk işi Jonathan Mostow’un U-571 adlı aksiyon filmiydi. Bu filmi Mostow ve Sam Montgomery ile birlikte kaleme aldı. Denizaltıda geçen film, Das Boot‘un izinden gidiyor ama pek tabii onun kalitesine ulaşamıyordu. Bu filmden hemen sonra The Fast and the Furious filminin yazarlarına dahil oldu. Bu iki film de başarılı oldu. Bu iki filmi başka senaristlerle birlikte kaleme alan Ayer filmler başarılı olunca elindeki Training Day senaryosunu satmayı başardı. Warner Bros.’un satın aldığı senaryoyu Antoine Fuqua filmleştirdi. Denzel Washington’a ilk Oscar’ını getiren film olarak da ünlendi.

S.W.A.T.

Ayer daha sonra polisiye türündeki Dark Blue filmini James Ellroy’la birlikte kaleme aldı. Ardından aksiyon filmi S.W.A.T.‘ı David McKenna’yla birlikte yazdı. Bu filmlerin hepsini üç yılda kaleme aldı Ayer. Yani sektöre senarist kimliğiyle girdiği ilk zamanlarda iyi çalıştı ve izleyicilerin seveceği aksiyon filmleri kaleme aldı. Senaryo odalarından kurtulup yönetmenlik koltuğuna oturması ise 2005’te olacaktı. Harsh Times adını verdiği bağımsız filmle ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturdu. Bu filmde o dönemde de popüler olan Christian Bale’i yönetti. Üç yıl ara verdikten sonra Keanu Reeves’li Street Kings‘i, dört yıl ara verdikten sonra Jake Gyllenhaal ve Michael Pena’lı End of Watch‘ı, iki yıl aradan sonra arka arkaya Arnold Schwarzenneger’li Sabotage ve Brad Pitt’li Fury filmlerini, hemen ardından ilk DC filmi Suicide Squad‘ı ve gene ara vermeyip Netflix için Will Smith’li Bright‘ı çekti. Başlarda verdiği aralar uzundu ama şu sıralar yoğun çalışıyor.

Yukarıda dediğim gibi Ayer’in sadece kaleme aldığı, kaleme alıp yönettiği ya da sadece yönettiği filmlerin hepsinde ortak taraflar var: Aksiyon türündeler, polislere veya askerlere odaklanıyorlar, merkezdeki karakterler özdeşleşebileceğimiz kadar iyi değiller, hatta bazıları pis işler yaparlar. Bazı filmlerinde iki karakterin dostluğuna odaklanmayı da sever Ayer. Mesela Harsh Times‘da eski asker Jim’le Mike’ın arkadaşlığına odaklanmıştı. Jim’le Mike film boyunca arabalarında uyuşturucu kullanıp soygun yaparlar. Jim pek sevilesi bir karakter değil. Hem uyuşturucu kullanıp hırsızlık yaptığı için, hem de arkadaşına da zarar verdiği için özdeşleşilmez.

Harsh Times

Bu filmi takip eden Street Kings‘in de merkezinde kirli birisi, bu kez kirli bir polis yer alır. Ayer polisiye-aksiyon-gerilim türlerindeki bu filminde teşkilatın kirlenmesine odaklanıyor. Keanu Reeves’in oynadığı Ludlow filmin ortalarına kadar epey iticidir, aklına eseni yapar, kanunların üstüne çıkar. Training Day biri çaylak diğeri usta iki polisin bir gününe odaklanır. Denzel Washington da kirli polisi oynar bu filmde. End of Watch ise bu iki filmden farklı. Çünkü merkezde bu kez iki iyi polis var. Ayer gene bu iki meslektaşın arkadaşlığına, görevlerine, ailelerine, mutlu ve gerilimli anlarına odaklanır. Aksiyon türündeki Sabotage‘da kirli polisler temasına döner.

Fury‘de bu kez 2. Dünya Savaşı’ndan bir öykü anlatmayı seçer. Genelde hep sokaklarda polislerin aksiyonlu-gerilimli görevlerine, çetelere ve polislerin kirli taraflarına odaklanırken bu kez savaşı fon alır ama o çok sevdiği temaları bunda da kullanır. Polis aracının yerini tang, kirli polislerin yerini psikolojik açıdan sorunlu, gene özdeşleşemeyeceğimiz askerler alır. Ailesinin evden kovduğu Ayer için aile teması da sinemasında önemli bir yer işgal eder. Harsh Times‘da Mike’ın sevgilisi Mike’ı Jim’den koparıp normal bir yaşantıya kavuşturmaya çalışır. End of Watch‘ta dediğim gibi biri Amerikalı, diğeri Meksikalı iki polisin ailelerine de yer verilir. Hızlı ve Öfkeli serisi bildiğiniz gibi sekiz bölümdür kafamızı aile de aile diye diye patlatıyor. Fury‘deyse tangtaki askerler aile olurlar.

Ve Suicide Squad. Aile teması burada da önemli bir noktada. Deadshot’ın kızıyla ilişkisi, Harley’nin Joker’le ilişkisi, ailesini yakan Diablo’nun ailesiyle ilişkisi, Rick’in June’la ilişkisine kısa kısa yer verilir. Sonlara doğru ailelerinden kopmuş, ailelerine zarar vermiş bu karakterlerin aile olmalarına değinilir. Hatta Diablo’ya “İlk ailemi kaybettim [sanki kendisi yakmamış gibi], ama ikinci ailemi kaybedememem,” dedirtilir. Ayer kötülerin ülkeyi kurtarmak için ekip olmalarına, daha sonra bağlarının kuvvetlenip aile olmalarına değinir. Ayer’in bu film için seçilmesi aslında son derece normal. Yukarıda uzun uzadıya değindiğim gibi kariyeri boyunca hep anti-kahramanlara, yozlaşmış karakterlere odaklandı. Bu film de kötü/sorunlu karakterleri merkeze koyuyordu.

Fury

Aralıkta Netflix’te izleyeceğimiz Bright‘ta da sinemasından kopmadı. Evet, genelde orta bütçelerle filmler yapan Ayer, Suicide Squad‘tan sonra gene büyük bütçeli, gene fantastik türde bir film yapıyor. Ama o çok sevdiği birbirlerinden farklı ama birbirlerini seven polislere bu filmde de yer veriyor. Lakin bir farkla: Amerikalı polisin devresi bir Orc, yani insan olmayan bir polis. İnsanlarla orcların birlikte yaşadığı bir dünyada geçen Bright iki polisin sırt sırta verip herkesin bulmaya çalıştığı bir silahı bulmaya çalışmalarına odaklanıyor. Ayer kariyerine gene DC filmiyle, Gotham City Sirens‘la devam edecek. Aslında bu filmden evvel Scarface‘i çekmek istiyordu. Scarface yeniden çevrimi için doğru bir karardı bence. Zira yeni Scarface‘te Tony Meksikalı birisine dönüştürülecek. Ayer de End of Watch‘ta Meksika kültürünü işlemişti, sokağın dilini de iyi biliyor. Ama olmadı. Universal, Ayer’in kaleme aldığı senaryoyu aşırı karanlık bulunca yönetmenle yollar ayrıldı.

Filmleri, konularını ve ortak yanlarını, Ayer’in sevdiği temaları anlattım. Ama kalitelerine değinmedim. Street Kings, Fury, End of Watch sürükleyici filmler. Training Day de dahil olmak üzere Ayer’in filmlerinin ortalamayı aşabildiğini düşünmüyorum. Hatta Street Kings, Suicide Squad ve Harsh Times kötüydü. Yani Ayer henüz iyi diyebileceğim bir film yapamadı. Ama evet, bazı filmleri sürükleyici ve eğlenceli. Ayer’in yönetmenliğinini senaristliğinden iyi olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

“[Kurgu üzerine] Bir filmin yazarlık, çekim ve yönetmenlik süreçleriyle ilgili en zor şey, bunları bitiriyorsun ve çok seviyorsun. Sahnelerin mükemmel olacağını, bunlardan mükemmel bir film çıkacağını düşünüyorsun. Ama film, diktatördür, demokratik değil. Ve bir sahne istediği kadar cool ve karizmatik olsun, bu, bu sahnenin son kurguyu anlatacağı anlamına gelmiyor. Filmin akıcılığı en önemlisidir.” (David Ayer, 2016)

Suicide Squad
End of Watch
Bright
Kategoriler
seçki

2016’nın En Kötü Filmleri

Sanırım çoğunluk şu konuda hemfikir: 2016, sinema açısından da kötü bir yıldı. Ki yıl bitmek üzereyken bile halen kötü filmler vizyona giriyor (Collateral Beauty mesela). 2015’ten bakıldığında aslında heyecanlandıran bir yıldı (nasıl ki şu an 2017 filmleri heyecanlandırıyorsa 2016 da heyecanlandırmıştı) ama içine girip de filmleri izleyince pek de öyle heyecanlandıracak bir yıl olmadığını anladım. Heyecanla beklediğim filmler vasatı aşamadı, yılın sonuna gelirken en iyi on filmi belirlemek bu yüzden benim için zor oldu. Gerçi Oscar’a yürüyen filmlerin çoğu vizyona girmediği için henüz izlemediğimi belirtmeliyim ama konumuz iyiler değil, kötüler. Kötülerden de bolca var. Hakkında bir şeyler yazmak istemediğim kadar kötü olan The Huntsman: Winter’s War, Warcraft, High-Rise, Hands of Stone, Me Before You‘yu listeye dahil etmedim, burada anarak aradan çıkarmak istedim. Lafı uzatmayıp kötü filmleri irdeleyeyim.

Morgan: Scott’ın çocuklarından birisi daha sinemaya atıldı ve birisi daha heyecanlandırmadı. Ama Luke Scott’ın durumu heyecanlandıramamaktan da kötü. Morgan adını verip bir yapay zekanın yaratıcılarını öldürmesini anlattığı bu bilimkurgu-aksiyon-gerilim filminin işleyen, elle tutulur tek tarafı bile yok. Her açıdan dökülen, Scott’ın babasından hiçbir şey öğrenmediğini düşündürten, Hanna, Alien, Bourne, Ex-Machina filmlerinin kopyası olmaktan kurtulamamış bir film. Mantıksızlıklar, inandırıcılık sorunları, kötü çekilmiş ve oynanmış sahneler ve daha neler neler… Scott ilk filmiyle yılın en kötü filmine imzasını atmış oldu.

In a Valley of Violence: Ethan Hawke iyi bir oyuncu ama çevresi (ajansı) kötü galiba. Bir tane iyi filmini beş tane kötü filmi takip ediyor. In a Valley of Violence da Hawke’ın kariyerinin en kötü filmlerinden. Ti West’in yazıp yönettiği bu western filmi insanı bu türden soğutacak tüm western klişelerini bizlere sunuyor. Yabancı bir kovboy (bilirsiniz, her westernde bulunur) bir kasabaya gelir. Ama o kasabada yabancılar pek sevilmez (bilirsiniz western kasabalarında yabancılar hiçbir zaman sevilmez). Şerifin oğlunu döven bu kovboy başına belayı alır, olaylar gelişir ama nasıl gelişir? Öyle kötü gelişir ki insan, West’in sinemadan uzaklaştırılmasını istiyorinsan. Karakterlerinden olay örgüsüne, diyaloglarına kadar her şeyi dökülen bir film bu film. Film bitince kafaya şu soruların takılmaması mümkün değil: West bu lanet filmi için parayı nasıl bulabildi ve Hawke neden bu denli kötü filmlerde oynamaya devam ediyor?

Misconduct: Al Pacino ve Anthony Hopkins kariyerlerinde ilk kez aynı filmde oynayacaklar dediklerinde heyecanlanmayan kimse yoktur galiba. Evet, sinemanın-oyunculuğun iki ustası da artık kariyerlerinin son dönemindeler ve artık pek iyi filmlerde oynayamıyorlar. Gene de Pacino ve Hopkins’li bir filmi merak etmemek zor. Ne yazık ki bu film de iki ustanın rol aldığı en dandik filmlerden oluverdi. Benzerlerini milyon kez izlediğimiz, Show TV’nin geceleri yayınladığı ikinci sınıf gerilim filmlerinden farksız Misconduct. Yönetmen berbat senaryoyu kurgu masasında flashback-flashforwardları bolca kullanarak heyecanlı hale getirmeye çalışıyor ama senaryo o kadar kötü ki başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Asıl üzüldüğüm kişi yönetmen oldu. Kurgu masasında tempoyu yükseltmek için gerçekten de çok didinmiş. Bu arada Hopkins’le Pacino daha önce de bu filmdeki rollerinin benzerlerini ama daha iyi yazılmışlarını oynamışlardı (Pacino için bakınız Şeytan’ın Avukatı). Keşke bu projeyi kabul edip de bizim 1,5 saatimizi çalmasalardı. Şöyle bir repliği olan filmlerden uzak durmak lazım: “Onun kalbi durursa benimki tekrar atmaya başlayabilir diye düşündüm”.

Equals: Drake Doremus isimsiz üçlemesini Equals‘la bu yıl sonlandırdı. Doremus’ın üçlemesi Like Crazy, Breathe In ve Equals‘tan oluşuyor. İlk ikisi ortalama filmler. Özellikle Like Crazy‘nin neden abartıldığını halen anlamış değilim. Ama Equals‘ı izleyince gözüme gayet iyi görünmeye başladı Like Crazy. Çünkü Equals gerçekten de kötü bir film. Hissetmenin, duyguların yasaklandığı, insana bir şeyler hissettirecek renklerin toplumdan arındırıldığı, herkesin ve her mekanın bembeyaz olduğu bir gelecekte iki kişinin âşık olup sistemle mücadele etmelerini anlatmaya çalışıyor Doremus. Morgan nasıl ki pek çok filmin çakmasıysa bu bilimkurgu filmi de THX 1138‘in ve Equilibrium‘ın çakması. Doremus, THX 1138‘in bembeyaz mekânlarını ve kıyafetlerini, Equilibrium‘ın da konusunu ve olay örgüsünü (devletin insanlara zorla ilaç verip hislerini felç etmesi, kahramanın ilacı bırakması, bıraktıktan sonra hissetmeye başlaması, hissedenlerin gizli bir grup oluşturmaları, hissedenlerle birlik olup devletle mücadele etmesi, hissetmeyenlerin evden işe, işten eve şeklindeki asosyal, mekanik yaşamları vs) araklayarak bu filmini yapmış. Filmin Gattaca ve Logan’s Run‘la benzerliklerine hiç girmeyelim. Kristen Stewart’ın kötü oyunculuğunun da filmin izlenilirliğini sıfıra indirdiğini belirtmeliyim. Doremus izlenemeyecek kadar kötü bir film yapmış. Yeni filminin de romantik bilimkurgu oluşu korkutuyor.

The Girl on the Train: Çok satan vasat altı romandan uyarlanan bu film roman gibi vasata bile erişemiyor. Romanı okumuştum. Bu yıl okuduğum en kötü romanlar arasında. Fakir adamın, hatta fakir değil, yeteneksiz adamın Gone Girl‘ü diyebilirim The Girl on the Train için. Alkolik, takıntılı, tiksinç bir kadın olan Rachel’ın mükemmel olduğunu düşündüğü ama mükemmellikten epey uzak Megan’ın kayboluşunu soruşturması anlatılıyor. Bu filmden feminizme dair bir şeyler çıkartıldığını görünce de üzülmüştüm. Zira bu filmde feminizme dair hiçbir şey yok. Ama bunu geçelim. Kitapta olduğu gibi filmde de kötü karakter zerre derinleştirilmemiş ve kitapta olduğu gibi filmin de çözüm bölümü o kadar kötü ki komik. Kötü karakter de, Megan da, Anna da epey kötü yazılmış; dedektifin olayları soruşturma şekli senarist ve yönetmenin bu konuda epey bilgisiz olduklarını düşündürecek kadar mantıksız ve kötü ve inandırıcılıktan uzak. Polisiye tarafı ikinci sınıf polisiye bir film düzeyinde, dramı Arjantin pembe dizisi kıvamında, gerilimi sıkıcı, alayı demode. Zaten romandan iyi bir filmin çıkması mümkün değildi ama ekip, romandan daha sıkıcı bir film yapmayı başarmış. Tebrikler!

Three: Johnnie To’nun bu yıl vizyona giren, keşke çekilmeseydi dedirten son işi. Polisiye türündeki filmin konusu şöyle: Bir soyguncu yakalanacağını anladığında kafasına sıkar (evet, kafasına sıkar!). Amacı hastanedeyken arkadaşlarının gelip onu kurtarması. Polislerin ellerinde sadece bu soyguncu var. Tek mekânda, hastanede geçen filmde To, Orson Welles gibi bombayı baştan gösterip bir türlü patlatmayıp izleyiciyi germeye niyetleniyor ama bir şeyi gözardı etmiş: Diyaloglar bu denli zayıf, karakterler bu denli aptal, film de bu denli temposuz ve sıkıcı olunca o bombanın patlayıp patlamamasının bir önemi kalmıyor. Three, fragmanı kendisinden katbekat güzel filmlerden. Fragmanı izleseniz yeterli bence.

Midnight Special: Çektiği her filmini sevdiğim yönetmen Jeff Nichols bu yıl iki filmle karşımıza çıktı: Midnight Special ve Loving. İkincisini henüz izlemedim ama ilki bu listeye girecek kadar kötü, bu listeye girecek kadar kötü olduğu için de üzücü. Nichols’ın ilk bilimkurgu filmi bu denli kötü olmamalıydı. Bu da neresinden tutsan dökülen filmlerden. O kadar kötüydü ki hakkında başka bir şey yazamıyorum. Dilerim Midnight Special tek kötü filmi olarak kalır.

The Monster: Ti West’in In a Valley… filmi yüz yıllık western türünün en bilinen, yani en klişe öyküsünü anlatır. The Monster da canavar filmlerinin en kötü klişelerini kullanmış. Genç bir anneyle kızı yolculuğa çıkarlar. Ana-kızın ilişkileri kötüdür. Sürekli didişirler. Gece vakti, yağmurlu havada yollarına devam ederlerken bir hayvana çarparlar, araç oracıkta bozulur, sonra canavar ortaya çıkar, olaylar gelişir. Aslında ABD’de bu filmi sevenler de yok değil. Belki de artık bu denli klişe bir canavar filmi çekilmediğinden ve bu film bir nevi nostalji işlevi gördüğünden sevildi, bilemiyorum ama neticede orijinal tek tarafı olmadığı gibi finali de bir hayli kötü. Gene de Zoe Kazan’ın iyi performansı için izlenebilir. En azından sıkıcı değil.

Triple 9: Hollywood filmlerinde insanın ağzını sulandıracak kadar iyi bir oyuncu kadrosu varsa o film dandik çıkıyor. Kate Winslet, Chiwetel Ejiofor, Cassey Affleck, Norman Reedus, Anthony Meckie, Woody Harrelson, Teresa Palmer, Michael K. Williams, Aaron Paul, Gal Gadot’lu Triple 9 bu kadroyla insanı epey meraklandırıyordu. Ama bol yıldızlı vasat altı filmlerden olduğunu anlamamız için çok beklemeyecektik. Matt Cook’un yazdığı, daha doğrusu yazamadığı senaryoyu son zamanlarda iyi film yapamayan John Hillcoat çekti. Tempolu başlayan film özellikle ikinci bölümünde irtifa kaybediyor, gereksiz sahnelerle dolup taşmaya başlıyor ve yılın en kötü çözüm bölümlerinden birisiyle sona eriyor. Sonuçta yeni bir The Heat olabilecekken bu filmin yanına bile yaklaşamıyor. Polislerin kirli polis, kötü polis, çömez polis, iyi polis yüzeyselliğini aşamadığını da belirteyim. Soundtracki dışında hiçbir şeyi iyi değil. Atticus Ross gene döktürmüş. Son not: İngiliz Kate Winslet, Rus bir mafya lideri mi? Hiç gülesim yoktu.

The BFG: Son zamanlarda artık sadece “fena değil” diyebileceğim filmler çeken, hatta bazen son derece gereksiz ve vasat filmler de yapabilen dönemi geçmiş, demode haline gelmiş Steven Spielberg bu yıl bizlere kariyerinin en dandik filmini bahşetti. Roald Dahl’ın masalından uyarlanan film, Spielberg’in emekliliğe ayrılması gerektiğini düşündürtmeye başladı. BFG adlı bir devin yetim bir kızı devler diyarına götürmesini konu alan film klişeler deryasında yüzüyor. Filmin kayda değer tek tarafı efektleri ve görüntü yönetmenliği. Küçük kızı oynayan Ruby Barnhill filmin iyi taraflarından. Sıkıcı, vasat altı, klişe bir Spielberg filmi. Spielberg içindeki çocuğu öldürse hiç fena olmayacak. Filmin en kötü sahnesiyse koskoca devin (koskoca dev) kalkıp İngiliz kraliçesinden yardım istediği sahne… Spielberg hükümeti, orduyu övmediği zamanlarda kraliçeyi ve ordusunu övüyor işte.

The Legend of Tarzan: Belçika’nın Kongo’yu sömürgeleştirip milyonlarca insanı öldürdüğü ya da sakat bıraktığı (az çalışıyorlar diye kölelerin -çocuk, kız, kadın, erkek, yaşlı, herkesin- kollarını, bacaklarını kestiler) bir dönemde geçen bu film bu döneme dair neredeyse hiçbir şey söylemeyerek kendisinden tiksindirtti. Kongo’da geçiyor, katliam yapıldığı da söyleniyor, Kongo’nun sahibi Leopold’un adını da sıkça anıyor ama neler yaptığını dahi söylemiyor. Bizlere gösterilen tek şey kabile liderinin ölümü. Öte yandan beyaz adam (bu kez Tarzan) gene siyahileri kurtarıyor. Öte yandan filmin iki kötüsü de (Djimon Hounsou ve Christoph Waltz’un oynadıkları kötüler) alabildiğine kötü yazılmış. Waltz pek çok filmde kötüleri oynadığı için artık sıkmaktan ötesine geçmiyor. Filmin ana karakterlerinden Jane’in de hakkı verilmemiş, Tarzan’ın doğa ve hayvanlarla ilişkisi de. Kısacası bu film de dökülüyor.

Batman v Superman: Zack Snyder iyi bir yönetmen değil. İyi bir yönetmen olmadığını defalarca kez kanıtlamasına rağmen DC’nin büyük ve mühim projelerinden kovulmuyor bir türlü. Man of Steel‘i batıran Snyder bu ikinci DC filminde de her şeyi eline yüzüne bulaştırıp 2’de 0’la kariyerine devam ediyor. Filmin artılarından bir tanesi slow motiondan başka bir şey bilmeyen Snyder’ın bu kez kendisine hakim olup her şeyi yavaşlatmaması. Görüntü yönetmenliği de iyi. Finale doğru efektlerin artmasıyla başlayan aksiyon sekansı epey sıkıcı, Martha ayrıntısı epey komik, Batman’le Superman’in mücadelesi epey zayıf işlenmiş. “Martha” sayesinde kavgayı bırakıp kardeş olmaları bir hayli komik. Sonuçta bütün kahramanlara yer vereyim derken çorbaya dönmüş, tatsız tuzsuz, kötü bir film.

Suicide Squad: BvS‘nin kalite anlamında batışından sonra kötü olmayacağını düşündüğüm Suicide Squad da iki seksen yattı. David Ayer’in yazıp yönettiği film her açıdan dökülüyor: Kötü karakterlerini ellerine beyzbol sopaları, silah vs vererek fantastik bir karakterle (cadı Enchantress) mücadele ettirmesi, kötü karakterlere dünyayı kurtartması, kötü denilen karakterlerin finali doğru neredeyse benden daha iyi hale getirilmesi, vasat diyalogları (“Arkadaşlarıma yamuk yaptın!”, “İlk ailemi kaybettim, ikincisini kaybedemem”), vasat bar sahnesi, cadının bombayla yok edilmesi, aksiyon sekanslarının sıkıcılığı, karakterlerin hakkının verilmemesi, kurgusunun facia olması vs. Yılın en kötülerinden.

Doctor Strange: Bu yıl DC’nin iki filmi de birbirinden kötü çıktı. Marvel’ınsa Doctor Strange‘i kötü çıktı. Aslında efektleri şahane. Inception‘ın efektleri daha da geliştirilmiş ve seyri keyifli pek çok aksiyon sahnesine imza atılmış, yani sıkıcı bir film değil. Mizahı da fena değil (Wong’un olduğu sahnelerdeki espriler epey kötüydü). Ama bunun dışında başka bir şeyi yok filmin. Marvel’ın müzik ve kötü karakter sorunuysa bu filmde de devam ediyor. Akılda kalabilecek müzikler hazırlanmamış. Mads Mikkelsen’in oynadığı kötü karakterinse hakkı verilmemiş. Diğer sorunsa Strange’in çömezlikten ustalığa geçişinin sadece bir sahnede anlatılması. Yani bir sahne önce çömez olan Strange bir sahne sonra Ancient One kadar usta oluyor. Kahramanın güçlerine kavuşması bu denli hızlı olmamalıydı. Neticede Marvel gene vasat altı bir filmle karşımıza çıkmış oldu. Teşekkürler.

X-Men: Apocalypse: Artık iyice sıkıcılaşan, koca seride sadece üç sağlam filmi bulunan X-Men serisinin son filmi Apocalypse öncekilerden daha vasat bir film. Kötü bir senarist olan Simon Kinberg gene kötü bir senaryo yazmış. Karakter gelişimi sıfır, eski karakterlerin gençliklerinin motivasyonları es geçilmiş, Apocalypse’ın tarafında olanların neden onun tarafını seçtikleri belirtilmemiş, Magneto alabildiğine sıkıcı hale getirilmiş, Magneto-Eric ilişkisi de hep aynı, aksiyonu da sıkıcı, diyaloglar feci. Uzatmayayım, bu film de dökülüyor. Fox bir on yıl X-Men filmi çektirmezse herkes için iyi olacak. Ama illa çektirilecekse artık iyice vasatlaşan Bryan Singer, Simon Kinberg’ü şutlamalı, yeni oyuncularla yeni öyküler anlatmalı.

Sea of Trees: Gus van Sant’ın 2015 Cannes’ında bu filmi o denli yerden yere vuruldu ki kimse filmi satın alıp da ABD’ye dağıtmak istemedi. Haliyle ancak bu yaz gösterime girebildi. Biz de bu kadar kötü mü diye merak ediyorduk. Az bile denmiş. Sant’ın orijinal filmi kare kare kopyaladığı Psycho‘su bile bu filmden daha iyi. Zaten bir süredir iyi film yapamayan Sant bu filmle iyice dibi gördü. Film o kadar çok trajedi içeriyor ki bir süre sonra bunca trajedi komediye dönüşüyor. Film duygusal açıdan dibi görmüş bir adamın (Matthew McConaughey) ta Japonya’ya, oradaki bir ormana intihar etmek için gitmesini ve flashbacklerle onu bu noktaya getiren şeyleri anlatıyor. *SPOILER* Bir süre sonra öğreniyoruz ki adamın karısı (Naomi Watts) kanser olmuş. Ama kadın kanseri atlatmış, tam atlattığına sevinmişken ambulansı kaza geçirip kocasının gözü önünde ölüyor. Ken Watanabe’nin oynadığı adamın hayalet olmasına dair bir şeyler söylemeyeyim en iyisi. Kısacası o kadar kötü bir film ki bir süre sonra kendisine güldürüyor. Sant daha kötüsünü çekemeyebilir.

Crouching Tiger, Hidden Dragon: Sword of Destiny: Ang Lee’nin yönettiği ilk film bence yönetmenin kariyerinin en iyi filmlerinden. Onca yıldan sonra çekilen bu devam filmiyse ilkinin yanına yaklaşamıyor bile. Bunun ilk nedeni senaryoyu Amerikalı bir senaristin yazmış olması. İkinci nedeni küçük bir bütçeyle çekilmiş olması. Üçüncü nedeniyse İngilizce çekilmiş olması (malum, Amerikalılar altyazı okuyamıyorlar). Amerikalı bir senarist yazdığı ve Asyalı oyuncular aksanlı İngilizce konuştukları için filmden Uzakdoğu havasını almak mümkün değil. Kötü karakterin iyi yazılmamış olması, bütçe yüzünden dövüşlerde çok az figüranın ve hep aynı mekânların kullanılması ve daha önemlisi ilk filmi her açıdan kopyalaması filmin vasat olma nedenleri. Bunun yerine ilk film tekrar izlenebilir.

Jane Got A Gun: Daha ilk günden sorunlu bir prodüksiyonu olan bir filmdi bu film. Yönetmen Lynne Ramsay ilk gün çekimlere gelmemiş, bu yüzden çekimler yeni yönetmen bulmak için ertelenmişti. Sonra senaryo tekrar yazıldı, başroller için hangi aktörün kapısı çalınsa hayır cevabı alındı, ama en nihayetinde kötü karakteri Ewan McGregor oynamayı, filmi Gavin O’Connor yönetmeyi kabul etti. Ama sonuç iyi olmadı. O’Connor, Misconduct‘ı çeken yönetmen gibi tempoyu artırmak için flashbackleri sıkça kullanıyor ama bu filmin de senaryosu döküldüğü için filmi kurtaramıyor. Neredeyse bütün karakterler kötü işlenmiş. Portman’a rağmen pek keyif vermedi.

 

Kategoriler
haber

David Ayer, Harley Quinn’li Gotham City Sirens’ı Yönetecek

Bu yıl vizyona giren Suicide Squad‘la kariyerinin en kötü eleştirilerini alan, ne izleyicileri, ne de eleştirmenleri memnun edebilen senarist-yönetmen David Ayer, Will Smith’li fantastik-aksiyon filmi Bright‘ı Netflix için tamamladıktan sonra DC’ye dönüp Gotham City Sirens adlı filmi çekecek. DC’nin kötü eleştirilere rağmen Ayer’den vazgeçmemesinin nedeniyse filmin elde ettiği 745 milyon dolar hasılat. Gotham City Sirens‘ın merkezinde DC’nin kötü kadın karakterleri (Harley Quinn, Catwoman, Poison Ivy) yer alacaklar. Suicide Squad‘ın başrollerinden Margot Robbie ikinci kez Harley Quinn’i oynayacak, yürütücü yapımcılar arasında yer alacak. Filmi Geneva Robertson-Dworet kaleme alacak. Senarist şu sıralar Tomb Raider yeniden çevrimini ve Sherlock Holmes 3‘ü de yazıyor. Çekimlere ne zaman başlanacağı açıklanmadı. THR’nin haberine göre, DC Suicide Squad‘ın devamını ve Deadshot’la (Will Smith) ilgili solo filmi de çektirmeyi düşünüyor ama bu iki film de yakın zamanda çekilecek gibi gözükmüyor. DC’nin Justice League 2 filmi 2020’lere, The Batman‘iyse 2019’a ertelendi. The Flash‘ı yönetecek kişiyse halen belirlenmedi.

Kategoriler
seçki

Margot Robbie’nin Projeleri

Martin Scorsese’nin filmi The Wolf of Wall Street‘ten sonra haklı olarak yükselişe geçen, bu yıl üç filmde karşımıza çıkan, eleştirmenler nezdinde dibi boylayan Suicide Squad enkazından olumlu eleştirilerle kurtulan yetenekli aktris Margot Robbie’nin arka arkaya açıkladığı projelerini derleyelim istedik. Bakalım son zamanların en heyecanlandıran aktrislerinden Robbie’yi başka hangi filmlerde ve rollerde izleyeceğiz.

HARLEY QUEEN FİLMİ: Suicide Squad vizyona çıkmadan önce WB, Harley Queen’in merkezde olacağı bir film çektireceğini açıklayarak bu karakterin hayranlarını sevindirmişti. Açıklamalara göre filmin merkezinde Queen olacak, ona DC evreninin diğer kadın karakterleri eşlik edecekler. Ama hangi karakterlerin bu solo filmde yer alacağı şu an için belli değil. Projeyi kimin yazacağı, yöneteceği de bilinmiyor. 2020’den önce gösterime girip girmeyeceği de meçhul. Kısacası proje henüz emekleme aşamasında. DC’nin kötü siciline rağmen heyecanlandıran bir proje. Dileriz diğer DC filmleriyle aynı kaderi paylaşmayıp iyi bir film olur.

margot_robbie_harley_quinn_suicide_squad-wide

SUICIDE SQUAD 2: Evet, ilk film vizyona girmeden önce epey kötü eleştiriler almış, vizyona girdiğinde film daha da batmıştı. Fakat filmin gişede ağustos rekorlarını kırması -rakibi Guardians of the Galaxy filminin açılış hasılatını geride bırakmıştı- ile ikinci film garantilendi diyebilirim. WB henüz resmi açıklamayı yapmadı ama bu hasılattan (300 milyon doları geride bıraktı) sonra seriyi devam ettirecektir. Dolayısıyla Robbie’yi Harley Queen solo filminden önce (ya da sonra) bu rolde tekrar göreceğiz. Tabii ki resmi açıklama yapılmadığından henüz filmle ilgili hiçbir bilgimiz yok. Bakalım intikam timinin bu defa ki düşmanı kim olacak.

GOODBYE CHRISTOPHER ROBIN: Fox stüdyosunun yapımcılığını üstlendiği Goodbye Christopher Robin (filmin adı değişebilir) çocukluğumuzun en tatlı kahramanlarından Winnie the Pooh‘un yaratıcısı A.A. Milne’ı merkeze koyup oğlu Christopher Robin’le ve eşi Daphne Milne ile ilişkilerine ve oğlundan esinlenerek Winnie the Pooh‘u yaratmasına odaklanacak. Bu aile filminin başrolleri daha önce About Time‘da rol alan Domhnall Gleeson ve Robbie ikilisine teslim edildi. Robbie, Suite Française‘dan kısa bir süre sonra ikinci kez yönetmen Simon Curtis’le çalışmış olacak. Filmde İngiliz aktris Kelly Macdonald’ın da oynayacağını belirteyim. Çekimlere ne zaman başlanacağı açıklanmadı. Oyuncu kadrosundan ötürü heyecanlandıran bu filmde dileriz Robbie sıradan bir rolde karşımıza çıkmaz.

margot_robbie

TERMINAL: Vaughn Stein’ın yazdığı bu gerilim filmi bir ay gibi kısa bir sürede çekildi. 2017’de vizyona girecek filmin başrollerinde Robbie, Simon Pegg, Max Irons, Mike Myers ve Robbie ile birlikte The Wolf of Wall Street‘te oynayan Katarina Cas yer aldılar. Robbie filmin yapımcılığını da üstleniyor. Terminal iki tetikçinin, ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir öğretmenin, esrarengiz bir kapıcının ve meraklı bir garsonun kesişen hayatlarını anlatıyor. Küçük bütçeli bu film, Robbie’nin rol aldığı ilk gerilim filmi oldu. Filmin gösterim tarihi henüz açıklanmadı.

LARRIKINS: Chris Miller ve Tim Minchin’in yönettikleri Larrikins animasyon türünde. Seslendirme kadrosuysa epey kaliteli: Robbie, Hugh Jackman, Naomi Watts, Ben Mendelsohn, Rose Byrne, Jackie Weaver ve yönetmen Minchin. Dikkat edilirse oyuncuların hepsi Avustralyalı. DreamWorks’ün hazırlattığı bu animasyon filmi 2018’de vizyona girecek. Film bir kemirgenin evinden kaçtıktan sonra Avustralya çöllerinde maceralara atılmasını konu alıyor. Maceralar müzikal türünde anlatılacak. Animasyonun çekimleri devam ediyor.

BAD MONKEYS: Robbie’nin başrolünü üstleneceği bu film, Matt Ruff’ın aynı adlı romanından uyarlanacak. Şimdilik filmin ne zaman çekilip gösterime çıkarılacağı bilinmiyor. Robbie bu filmde cinayetten tutuklanan Jane adlı karakterde karşımıza çıkacak. Jane gözaltına alındığında polise kötülükle mücadele eden gizli bir örgüt olan Bad Monkeys’e -kötü maymunlar- üye olduğunu, adamı da bu yüzden öldürdüğünü söyleyecek. Ama Jane’in öldürdüğü adam örgütün listesinde olmadığından ve Jane’in açıklamaları gittikçe garipleştiğinden polis, Jane’in yalancı mı, deli mi olduğunu ya da bambaşka bir oyun mu tezgahladığını öğrenmeye çalışacak, olaylar gelişecek. Robbie gene farklı bir rolde karşımıza çıkacak gibi görünüyor.

margot-robbie-photoshoot-for-vogue-magazine-australia-march-2015-03

I, TONYA: Robbie’nin projelerine baktığımızda kurmaca karakterleri de, gerçekte yaşamış kişileri de oynayacağını görüyoruz. I, Tonya adlı filmde de gerçekte yaşamış birisini, buz patencisi Tonya Harding’i oynayacak. Harding yarışma sırasında rakibi Nancy Kerrigan’ın dizine demir bir sopayla vurulunca ve Kerrigan’a saldırılacağını polise haber vermemesi yüzünden yarışmalardan üç yıl men ve beş yüz saatlik kamu hizmeti cezası almış, ayrıca 160 bin dolar tazminata mahkum edilmişti. Filmi Craig Gillespie yönetecek. Çekimlere ne zaman başlanacağı açıklanmadı.

DANGEROUS ODDS: Bu film de gerçeklerden, Marisa Lankester’ın anılarını kaleme aldığı aynı adlı kitabından uyarlanacak. Robbie bu filmde Lankester’ı oynayacak. Lankester at yarışlarında bahisçi olan Ron Sacco’yla çalışmaya başlar. FBI, Sacco ve Lankester’ı dolandırıcılık (illegal yollardan 40 milyon dolar elde ettikleri) şüphesiyle gözaltına alır. Lankester 1987’de Sacco’nun sağ kolu Tony ile birlikte kumarın yasal olduğu Dominik Cumhuriyeti’ne taşınır. Lankester burada hem manken, hem önemli bir kumarbaz, hem de anne olur. Bir süre sonra burada tecavüze uğrayan Lankester çareyi buradan Zürih’e kaçmakta bulur. İki kez hapse giren Lankester halen Zürih’te yaşıyor. Kitabında illegal yollardan nasıl para kazanıldığını anlatıyor. Filmin yönetmeni henüz belirlenmedi. Dolayısıyla çekim tarihi de bilinmiyor.

QUEEN OF THE AIR: Gene gerçeklerden uyarlanacak bir film. Bu kez Alman trapez sanatçısı Lillian Leitzel’in hayatı anlatılacak. Leitzel 1920’lerde yaşamış, hayatını trapez üzerinde gösteriler yaparak idame ettirmişti. Leitzel, Kopenhag’taki gösterisi sırasında düşmüş ve bu kaza sonucunda ölmüştü. Film sadece Leitzel’in ölümüne değil, Alfredo Codona ile ilişkisine de odaklanacak. Codona, Leitzel’in ölümünden altı yıl sonra intihar etmişti. Film aynı adlı kitaptan uyarlanacak. Yönetmen ise henüz belirlenmedi. Robbie’yi trapez sanatçısı rolünde izlemek şüphesiz keyifli olacak.

Özetle izlemekten keyif aldığımız yetenekli aktris Robbie’yi önümüzdeki yıllarda trapez sanatçısı, dolandırıcı, bir örgüte bağlı olduğunu iddia eden bir katil, bir yazarın eşi ve eğlenceli Harley Quinn rollerinde izleyeceğiz, bir animasyonda sesini duyacağız. Bakalım Robbie bu filmlerle başarısını devam ettirebilecek mi.

Kategoriler
haber

Suicide Squad Karakterleri Gotham’da da Yer Alacak

Batman ve Suicide Squad’ın aynı evreni paylaştığını biliyoruz. Batman evreninin ilk yıllarını ve oluşma yıllarını anlatan Gotham’ın yapımcıları dizinin gelecek sezonlarında Suicide Squad karakterlerine de eğilecekler.

Gotham’ın yapımcısı John Stephens, “Suicide Squad karakterlerinin en az birini gelecek sezon Gotham’da göreceğiz. Bu karakter doğal olarak henüz “oluşma aşamasında” olacak. Hangisine veya hangilerine yer vereceğimizi de açıklamayacağız. İzleyenler ipuçlarını kovalayarak anlayabilirler” sözleriyle iki evreni nasıl birleştireceklerini anlattı.

Kategoriler
izlenim

Kötü İyiler: Suicide Squad, Deadpool, Guardians of the Galaxy

Dünyada ve özellikle ABD’de gişede öne çıkan filmler sadece sinema endüstrisi açısından ipuçları vermez. Kamuoyu araştırmacıları, sosyologlar, psikologlar, insanların sinema salonlarını doldurmasının movitasyonlarını inceleyerek toplumların ve bireylerin gidişatı üzerine çıkarımlarda bulunabilirler. Önümüzde yine özellikle sosyologların incelemesi gereken bir eğilim oluştu: Kötü İyiler…Suicide Squad Kötü İyiler

Son iki yıldır batan ve çıkan filmlere göz attığımızda, beklentilerin çok üstünde hasılat yapan iki film vardı. Guardians of the Galaxy ve Deadpool… İlk günlerdeki rakamlarıyla belli oldu ki, Suicide Squad da rekorları yerle bir edecek. Bu durum özellikle süper kahraman filmlerinde yeni bir yönelimin habercisi…

Daha önce de sinemada sayısız “Good Villain” diyebileceğimiz karakterler geldi geçti. Ancak ilk kez son iki yılda “kötü iyiler” gişede rekorları birbirine katarken, “iyi iyiler” ciddi bir düşüş içine girdi. Hatta son iki yılda iyi iş yapan süper kahraman filmlerinin neredeyse tamamının başkarakterin daha önce görmediğimiz kötü yönlerini gösterdiğini söylememiz mümkün. Bu eğilimlerden bazı sorular ortaya çıkıyor, maddeler halinde sıralarsak…

1.Daha önce de kötü karakterler vardı. Hatta Jack Nicholson ve Heath Ledger’ın Joker’inde olduğu gibi kötü karakterin iyilerden daha fazla ilgi gördüğü filmler de vardı. Ama gişe hiç bu kadar net bir mesaj vermemişti. Sinema izleyicisinin birden kötü iyilere dönüşünün nedeni ne olabilir?Deadpool

2.”İyi iyiler” genelde etik kurallara uyan, hatta bunun için sevdiklerini bile kaybeden, deyim yerindeyse “yeminlerini bozmayan” karakterlerdi. “Good Villain” karakterlerse sonuca giderken herşey mübah diyebilen tiplemeler. sexlocals.com. Bu genel sosyolojik bir değişime işaret mi?

3.Dünyanın genel haliyle paralellik kurarsak, kötülüğe yani terörizme karşı, kurallar biraz esnetilebilir, zaman zaman sicili bozuk insanlar kullanılabilir, bak etkili de oluyorlar, sevimliler, esprililer altmetnini çıkarmak, fazla mı niyet okuma olur?

4.Good Villain’ların devreye girmesiyle filmlerde şiddet dozajının ciddi bir şekilde arttığı gözlemlenebiliyor. Artık savaş iyi kötü ile çok ama çok kötü arasında… Kötülerin acımasızlıkları arttı, yöntemleri çok sertleşti. Buna karşılık iyi tarafta gördüğümüz kötüler de artık çok daha acımasız davranabiliyorlar. Bu durum dünyada yaşanan şiddet ve terör sarmalının bir yansıması olabilir mi?Rocket-Raccoon-guardians-of-the-galaxy-movie-1920x1080

5.Benzer şekilde görünüşü kötü ama ruhu iyi karakterlerin yer aldığı Tim Burton filmlerinde toplumun çirkin ve kötü diye dışladığı karakterlerin, toplumun önyargılarına karşı savaşını görürüz. Filmin sonu genelde farklılıkların toplum tarafından benimsenmesine ve buna bağlı olarak ilerlemeye bağlanır. Good Villain filmlerinde farklı bir toplum ve sistem eleştirisi söz konusu. Evren veya insanlık zaten çürümüş, toplumsal araçlar zaten görevini yerine getiremez ve hatta çözümün önündeki engeller olarak göze çarpıyor. Sistem eleştirisi değil, sistemin zaten işe yaramadığı ve yaramayacağı, kötü iyilere ihtiyaç duyulduğunun altı çiziliyor. Sistemin değişmesi gerektiği doğru ama sistemin alternatifinin sertlikte, silahta, şiddette olduğu mesajını vermek doğru mu?

6.Süper kahraman filmleri özellikle henüz muhakeme kapasitesi gelişmemiş, doğruyu yanlıştan, kötüyü iyiden ayırmakta yaş itibariyla zorluklar yaşayan çocuk kitleyi nasıl etkileyecek? Filmlere PG uyarıları koyulsa da bu durumun çocukları izlemekten alıkoymadığı biliniyor.

7.Biraz hınzır, biraz kuraldışı, ağzıbozuk, ayrıksı, kuralları takmayan kahramanlar sıradanların arasından sıyrılarak doğal olarak hepimizin ilgisini çekiyor. Peki her film bu karakterlere dolar ve kötü iyiler sıradanlaşırsa ne yapacağız?

Kategoriler
haber

Comic Con’da Çılgın Cumartesi

Comic Con’ın sinema dünyasını en çok sallayan günü cumartesi oldu. Önemli panellerden gelen çarpıcı bilgileri anı anına Twitter hesabımızdan duyurmuştuk. Bu önemli haberleri bir yazıda toparlayalım dedik.

The Hateful 8 panelinde Quentin Tarantino cephesinden önemli haberler geldi. Tarantino sinema kariyerini noktalamayı hâlâ düşündüğünü, iki film çektikten sonra sinemayı bırakacağını açıkladı. TV hakkındaki düşünceleri sorulduğunda ise “Sinemayı bıraktıktan sonra bir mini dizi çekebilirim,” şeklinde cevapladı. Yıllardır çalışmak istediği Ennio Morricone ile sonunda çalışacağını da açıkladı. Morricone, The Hateful 8’in müziklerini hazırlayacak. Efsane müzisyen en son kırk sene evvel bir western filmine müzik bestelemişti. Mikrofonu kapan Kill Bill tişörtlü genç bir kız, Kill Bill 3’ü sorunca “Asla ‘asla’ dememek gerek Kill Bill 3 konusunda. Uma [Thurman] bu filmi yapmayı çok ama çok istiyor,” diyerek biraz umut verdi. Tarantino bir western daha çekeceğini de açıkladı. Yönetmenin dokuzuncu veya onuncu filmi bu türde olacak.

DC’nin panellerinde ise fragman aktı. En önemli fragman, Batman v Superman: Dawn of Justice filminin fragmanıydı. Dört dakikaya yakın uzunluğuyla Zack Snyder’ın yeni filminde bizleri nelerin beklediğini açık bir şekilde gösterdi. Fragmanda Batman ile Superman’in düşmanlıklarına, Wonder Woman, uzun saçlı Lex Luthor, Joker, Alfred, Lana gibi onca karaktere yer verildi. DC’nin diğer paneliyse 2016’nın diğer filmi Suicide Squad paneliydi. Çekimleri halen devam eden filmin ilk fragmanı da gösterildi. Ne yazık ki fragman henüz internete servis edilmedi (korsan çekimi mevcut). “Adalet kötülerin tarafında” tagline’ına sahip olan fragman bilhassa Harley Quinn ve Joker karakterleriyle ilgiyi çekti.

Guy Ritchie de gelecek ay izleyeceğimiz yeni aksiyon/casus filmi The Man From U.N.C.L.E. ile Comic Con’a katıldı. Filmin beş dakikayı bulan yeni fragmanı burada yayınlandı. Duncan Jones yeni filmi Warcraft’in fragmanını kasımda yayınlatacağını açıkladı. Panelde filmin posterlerini gösterdi. Peter Pan uyarlaması Pan’in yeni fragmanı, Deadpool’un ilk fragmanı -ki korsan çekimi nette mevcut, eğlenceli gözüküyor-, Jane Austen’in eserindeki kadınları zombi avcılarına dönüştüren Pride and Prejudice and Zombies’in ilk fragmanı, Fantastic Four’un son fragmanı, çekimleri devam eden X-Men Apocalypse’ın ilk fragmanı da Comic Con’daki panellerde izleyicilere gösterildi.

Bu arada WB yeni Green Lantern filminin adının Green Lantern Corp olacağını açıkladı. Deadpool panelinde Ryan Reynolds son kez bir süper kahramanı canlandırdığını, bundan sonra bu filmlerde oynamayacağını belirtti. X-Men panelinde ise Bryan Singer, Hugh Jackman’ı yeni filmde cameo olarak göreceğimizi açıkladı. Jackman, The Wolverine 2’nin son filmi olacağını, bir daha Logan’ı canlandırmayacağını söyledi. X-Men’in son filminin 83 yılında geçeceğini, mutantların topluma dahil olabildiklerini, Magneto’nun normal bir hayat yaşamaya çalışacağını belirtelim. Wolverine filmindeyse karakterin yaşlılığına ve yorgunluğuna odaklanılacak. Solo filmde Gambit’i canlandıracak Channing Tatum da panele katıldı. Gambit’i 2016’nın ekiminde izleyeceğiz. Bu arada Jonathan Nolan’ın da Person of Interest paneline teşrif ettiğini belirtelim. Nolan’ın yeni dizisi Westworld’ten dört kare de panel devam ederken HBO’nun Twitter hesabından servis edildi.