Kategoriler
bakınıztv

The Undoing: Yıldızlarla Dolu Bir Psikolojik Drama

Jean Hanff Korelitz’in romanı You Should Have Known’dan uyarlanan The Undoing HBO’da mini dizi olarak yayınlanacak.
Nicole Kidman, Hugh Grant, Donald Sutherland, Edgar Ramirez, Lily Rabe ve Noah Jupe’nin oynayacağı dizi usta yönetmen Susanne Bier ve David E. Kelley tarafından uyarlandı…
Grace and Jonathan Fraser’ isimli mutlu bir çiftin başına, art arda gelen felaketlerle yaşananları izleyeceğimiz diziden ayrıntılı bir fragman da yayınlandı…

https://www.youtube.com/watch?v=zG1ZQERAlGQ&feature=emb_title

Kategoriler
haber

David Farr, The Night Manager Dizisinin 2. Sezonu Hakkında Konuştu

Tom Hiddleston, Hugh Laurie, Olivia Colman ve Elizabeth Debicki‘yi buluşturan BBC dizisi The Night Manager mini dizi olarak planlanmış ama 2016’daki yayınından sonra çok iyi eleştiriler alınca BBC diziyi devam ettirmek istediğini açıklamıştı. İlk sezonun tamamını kaleme alan senarist David Farr 2. sezonda yer almıyor. Farr yeni dizisi Hanna‘yı tanıtırken The Night Manager hakkında da konuştu. “Hanna çok doğru bir zamanda onay aldı veya çok yanlış bir zamanda. O zamanlarda açıkçası ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum. O sıralar 2. sezon planlanmamıştı. Hanna‘nın aksine, ki Hanna‘yı her zaman genç bir kadının farklı yönlerde ilerleyen bir yolculuğu olarak gördük, The Night Manager bir kitaptı. Kitabı uyarladım ve düşündüm ki ‘Tamamdır, bitti’. Sonra dizi epey başarılı oldu. Ardından ‘Tanrım, bu çok zengin bir materyal. Başka bir şey yapabilir miyiz?’ duygusu oluştu.”

“Hiçbir zaman 2. sezon için doğru kişi olduğumu düşünmedim,” diyen Farr şakayla karışık kıskanç bir senarist olduğunu, dizinin 2. sezonuyla ilgili gelişmeleri takip etmeye devam ettiğini, yapım şirketiyle sürekli irtibatta olduğunu da belirtmiş. Farr, Hanna nedeniyle 2. sezonda yer alamadı özetle. 2. sezon senaryolarının yazımı ise halen devam ediyor. İlk sezondan Hiddleston dışında kimlerin döneceği halen belli değil. İlk sezonu yöneten Susanne Bier başka projeler nedeniyle 2. sezonda yer almayacak. Laurie ise 2. sezonu gereksiz bulduğunu açıklamıştı yıllar önce. Bakalım ilk sezonunun üstünden üç yıl geçen The Night Manager ekranlara ne zaman dönecek…

Kategoriler
haber

The Undoing: Nicole Kidman ve Susanne Bier’dan Gerilim

Oscar, Emmy ve Altın Küre ödülleri bulunan Danimarkalı yönetmen Susanne Bier TV’ye Nicole Kidman’la birlikte dönüyor. The Undoing, New York’ta varlıklı bir çiftin başına gelenleri anlatacak.

Kidman’ın oynayacağı Grace Sachs eşi ve oğluyla birlikte yaşayan mutlu bir terapisttir. Gördüğü bir cinayet bütün dünyasını alt üst ederken kocasının ortalıktan kaybolması hayatını iyice cehenneme çevirir. Dizinin uyarlandığı Jean Hanff Korelitz romanı You Should Have Known aslında insanların hayatlarının ne kadar kırılgan olduğunu ve dengelerin ne kadar kolay bozulabileceğini anlatan bir eser.

Mini dizi olarak ekranlara gelecek yapımın Kidman dışındaki oyuncu kadrosu henüz açıklanmadı.

Kategoriler
haber

Sandra Bullock, Netflix Filmi Bird Box’ta Rol Alacak

Sandra Bullock, Netflix’in post apokaliptik dönemde geçecek gerilim filmi Bird Box‘ın başrolünü üstlenecek. Arrival filmiyle dikatleri çeken senarist Eric Heisserer’in kaleme aldığı bu gerilim filmini Danimarkalı yönetmen Susanne Bier yönetecek. Film, Josh Malerman’ın 2014’te yayınlanan aynı adlı romanından uyarlanacak. Filmin merkezinde bir anne (Bullock) ve iki çocuğu yer alacak. Bu üç kişinin uzaylıların ölümcül saldırılarından sonra hayatta kalmaya çalışmalarına odaklanılacak. Bier çekimlere ağustosta başlayacak, Netflix filmi 2018’de yayınlayacak.

Kategoriler
seçki

11 Usta Yönetmenin Dizileri

Michael Mann, David Fincher, Morten Tyldum, Nicolas Winding Refn gibi 11 usta yönetmenin dizileri, 2017-18 yıllarında gösterim tarihlerini bekliyor.

DANNY BOYLE: İngiliz yönetmen Boyle televizyona uzak bir yönetmen değil. Boyle 2014’te Babylon mini dizisinin pilot bölümünü çekmişti. Üç yıl aradan sonra Trust adlı antoloji diziyle ekranlara dönecek. Yönetmen 2018’de FX kanalında yayınlanacak bu dizinin çekimlerine başladı. Suç-gerilim türündeki dizide Hilary Swank, Donald Sutherland ve Brendan Fraser başrolleri üstlendiler. Dizi, 1970’lerde milyoner John Getty’nin kendisiyle aynı adı taşıyan torununun kaçırılmasına, Getty’nin istenen fidyeyi ödemek istememesine odaklanacak. Ridley Scott’ın da bu olayları odaklanan filmi All the Money in the World‘ün çekimlerine başladığını belirtelim.

YORGOS LANTHIMOS: The Killing of a Sacred Deer‘le Cannes’dan ödülle dönen, şu sıralar dönem draması The Favourite‘in prodüksiyonuyla meşgul olan Yorgos Lanthimos’un projeleri arasında iki adet dizi de yer alıyor. İlki Kirsten Dunst’ın başrolünü üstleneceği On Becoming a God in Central Florida mini dizisi. AMC kanalının hazırladığı bu dizi kara komedi türünde olacak, Orlando’da bir su parkında çalışan, dul Krystal Gill’in 90’larda Amerikan rüyasını gerçekleştirme çabalarını, bir tarikata dahil olmasından sonra hayatının değişmesini anlatacak. Lanthimos’un hazırladığı diğer dizinin adıysa açıklanmadı. Bu dizinin başrolünü Colin Farrell üstlenecek. Reagan döneminde, Kasım 1986’da ABD’nin İran’a silah sattığı, bu satıştan elde ettiği gelirleri yasa dışı bir şekilde anti-komunist kontralara aktardığı, bu kontralar üzerinden Nikaragua’daki solcu yönetimi devirmeye çalıştığı ortaya çıkmıştı. Dizi bu skandala odaklanacak, Farrell İran’a silah satan, sonra Nikaragua yönetimini devirmeleri için paraları kontralara veren Amerikalı deniz piyadesi yarbayı Oliver North’u oynayacak. İki dizinin çekim tarihleri açıklanmadı, hazırlıkları devam ediyor.

PAOLO SORRENTINO: İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino 2016’da The Young Pope dizisini çekmiş, dizi başarılı olunca 2. sezonu hazırlayacağını açıklamıştı ama sonra planlarını değiştirdi. Sorrentino gene papalıkla ilgili bir dizi yapacak. Adı The New Pope olan dizinin çekimlerine 2018’in sonlarına doğru başlayacak. Ne yazık ki diziyi 2019’dan önce izleyemeyeceğiz. The New Pope, İtalya’da Sky, Amerika’da HBO kanallarında yayınlanacak. Sorrentino bu yaz Loro adlı Berlusconi biofilmini çekecek.

JEAN-MARC VALLEE: Kanadalı yönetmen Jean-Marc Vallee sinemadaki başarılarından sonra TV’ye HBO dizisi Big Little Lies‘la geçti ve bu diziyle de başarısını devam ettirdi. Dizi başarılı olunca HBO ikinci sezonunun çekilmesini istedi ama Vallee ikinci sezonunun çekilmemesi gerektiğini, çünkü dizinin tek sezonluk planlandığını belirtti. Dolayısıyla ikinci sezonu çekmeyebilir. Yönetmen şu sıralar Amy Adams’lı HBO dizisi Sharp Objects‘i çekiyor. Bu dizi 2018’in ilkbaharında yayınlanacak.

MICHAEL MANN: Sorunlu prodüksiyonlu Luck dizisinden sonra Michael Mann yakın zamanda TV’ye dönecek gibi görünüyor. Usta yönetmen TV’ye kitap uyarlaması Hue 1968 mini dizisiyle dönecek. Mann’in hazırlıklarına devam ettiği bu dizi, Vietnam Savaşı zamanında geçip Vietnamlıların sürpriz saldırılarına odaklanacak. Dizinin çekim tarihi bilinmiyor. Mann bir ihtimal diziden önce Hugh Jackman ve Noomi Rapace’li Enzo Ferrari biofilmini çekebilir.

SUSANNE BIER: Danimarkalı yönetmen Susanne Bier’in de çekim takvimi yoğun. Bier ilk sezonuyla iyi eleştiriler alan The Night Manager‘ın ikinci sezonunu da yönetecek. Bier, Out of Africa romanını da dizileştirecek. Daha önce Meryl Streep ve Robert Redford’un başrollerinde sinemaya uyarlanan bu roman bu kez TV’ye taşınacak. Bier’in iki diziyi de ne zaman çekeceği bilinmiyor. İki dizinin de ayrıntıları açıklanmadı; Hugh Laurie’yle Tom Hiddleston’ın ikinci sezonda rol alıp almayacakları, başka karakterlere mi odaklanılacağı belli değil.

NICOLAS WINDING REFN: Danimarkalı yönetmen Nicolas Refn de uygun bir proje bulunca TV’ye geçmeye karar verdi. Too Old to Die Young adlı dizinin çekimlerine bu yaz başlanacak. Miles Teller’ın başrolünü üstleneceği dizi on bölümden oluşacak. Refn on bölümü de çekecek. Los Angeles’ta çekilecek dizi merkezdeki karakterlerin katilden samuraya dönüşümlerini anlatacak. Dizi 2018’de Amazon’da yayınlanacak.

MORTEN TYLDUM: En son Passengers filmini çeken Morten Tyldum iki diziyle meşgul durumda. İlki Counterpart. Bu yıl izleyeceğimiz bu dizinin çekimlerini çoktan tamamladı Tyldum. Starz’da yayınlanacak dizide JK Simmons, Kenneth Choi, Nazanin Boniadi, Ulrich Thomsen rol aldılar. Yönetmenin diğer dizisi ise Jack Ryan. Amerikalı ajan Jack Ryan’ın görevlerine odaklanan bu dizinin çekimlerine devam ediliyor. Dizinin başrollerini John Krasinski ve Abbie Cornish üstleniyorlar. Amazon bu diziyi bu yıl yayınlayabilir.

ALEJANDRO G. INARRITU: The Revenant‘tan sonra 6 dakikalık kısa filmi Carne y Arena‘yı çeken Alejandro Inarritu kariyerine The One Percent dizisiyle devam edebilir. Revenant’ı çekerken duyurduğu bu dizinin çekimlerine başlayacağı tarihse meçhul, zira diziye halen finansman aranıyor. On bölümden oluşacak dizide Greg Kinnear ve Hilary Swank rol alacak. Ed Harris dizide rol alabilir. Inarritu’nun yanından ayırmadığı 3 Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki bu yapımda da Inarritu’yla çalışacak.

DAVID FINCHER: Bir yıldan uzun bir süredir David Fincher, Mindhunter‘ın üzerinde çalışıyor. 70’lerde geçen bu polisiye-gerilim dizisi FBI ajanlarının seri katil ve tecavüzcülerin profillerini oluşturmalarını konu alıyor. Charlize Theron’ın yapımcılar arasında yer aldığı dizinin ilk iki bölümünü ve sezon finalini Fincher çekti. Diğer bölümleri Asaf Kapadia’yla Andrew Douglas çektiler. Dizide Anna Torv, Jonathan Groff ve Holt McCallany rol aldılar. Netflix diziyi kasım ayında yayınlayacak.

CARY FUKUNAGA: True Detective‘le ünlenen Cary Fukunaga kariyerine Maniac dizisiyle devam edecek. Çekimlerine bu yaz başlanacak dizide Jonah Hill ve Emma Stone rol alacaklar. Fukunaga bu diziyi aynı adlı Norveç dizisinden uyarlayacak. Yönetmenin tüm sezonu çekip çekmeyeceği belli değil. Dizi akıl hastanesinde tedavi olan iki gencin komik maceralarına odaklanacak. Fukunaga’nın dönem dizisi The Alienist‘i kaleme aldığını, bu dizinin bu sonbaharda yayınlanacağını belirtelim. Yönetmenin projeleri arasında Napoleon dizisi de yer alıyor.

Kategoriler
seçki

Kadın Filmleri, Kadın Sinemacılar, Kadın Sineması

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde dünya sinemasında öne çıkan kadın sinemacılar, onların çektiği kadın filmleri ve genel olarak kadın sinemasında bir tur atalım dedik.
Erkek yönetmenlerin çektiği kadın filmlerinin bu turda yer almadığını baştan söyleyelim…

Alice Guy Blache

Tarihin ilk kadın yönetmeni, senaristi ve yapımcısı… Ve tüm kadın sinemacılar arasında hala en çok film çekmiş isim… 1896 ile 1922 arasında aralarında Vie Du Christ, The Great Adventure, Cupid & The Comet gibi klasiklerin de olduğu 100’den fazla film çekti. Yarattığı film grameriyle Alfred Hitchcock’a kadar uzanan yönetmenleri etkiledi.

Dorothy Arzner

1930’larda ABD’de film çekebilen belki de tek kadın yönetmen olarak mümkün olan en net feminist mesajları vermekten çekinmiyordu. “Dance, Girl, Dance”te Arzner’in sinemasının ve mesajlarının gücü pek çok sahnede kendini gösterdi.

Lotte Reiniger

Tarihin günümüze kalan en eski animasyon filmi Prens Ahmet’in maceraları farklı tekniklerle sinemasını geliştiren Lotte Reiniger’in eseridir. Her sinemaseverin izlemesi gereken bir başyapıttır.

Ida Lupino

2010’lu yılların sonuna doğru gelirken kadınların Hollywood’da yaşadığı sorunları düşünün. Ve bunun üstüne 60 yıl geri giderek 1950’li yılların durumunu hayal etmeye çalışın. Feminist ve kadın özgürlüğünü öne çıkaran hareketler 60’lı yıllar kadar güçlü değilken, kadınların bayrağını Hollywood’da dalgalandıran isim Ida Lupino’ydu. Oyunculuktan gelen Lupino, genelde gişeye yönelik filmlerini kendi yönetir, yazar, yapımcılığını da kendi üstlenirdi. Filmleri genelde popüler gibi görünse de kadınların başrol oynadığı, kadın hikayelerinin anlatıldığı, kadınların sorunlarının masaya yatırıldığı yapımlardı. Tabi ki Hollywood’un Scorsese’nin ismini koyduğu “Bir endüstri için, bir de kendim için” kuralına o da uydu ve western’den, bilim-kurguya kadar birçok film çekti.

Lupino’nun Hollywood sınırları içinde kalmak kaydıyla çektiği en başarılı kadın filmi ise The Trouble with Angels oldu. Katolik okulunda, iki kadın öğrencinin yaşadıklarını aktaran Lupino genelde erkekler üzerinden anlatılan okul hikayelerine kadın boyutunu getirdi.

Amy Heckerling

Ida Lupino 50’ler için ne ifade ediyorsa, Amy Heckerling de 80’ler için aynı şeyleri ifade ediyordu. 80’lerle birlikte yükselen kapitalizm ve tüketim alışkanlıklarıyla gerileyen feminist hareket, Hollywood’da da “sex sells” kuralının geçerli olmasını sağladı. Heckerling, bu misojenist ortamda Fast Times at Ridgemont High, European Vacation, Look Who’s Talking serisi gibi önemli gişe getiren filmlere imza attı. Kadın hikayesi anlatan ender filmlerinden biri ise, her ne kadar feminizme çok uzak bir yapım olsa da Clueless’tır. Jane Austen’ın Emma’sının modern uyarlaması olan film aptal sayılabilecek zengin bir kızın lisedeki “yarı” aydınlanma öyküsünü anlatır. Günümüzden geriye bakınca pek feminist sayılmaz belki ama dönemin şartlarında radikal bile sayılabilir.

Margarethe von Trotta

Kız Kardeşler Üçlemesi, Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru, Rosa Luxemburg, Hannah Arendt ilk akla gelen filmleri… Von Trotta ilk filmini çektiği 1975’ten beri kadın sinemasının en güçlü seslerinden biri…
Biraz zamanınız varsa 35 dakikalık bu ayrıntılı röportajı izlemenizi öneririz…

Marguerite Duras

Yazarlıktan veya başka sanat dallarından sinema yönetmenliğine geçiş zorludur. Marguerite Duras, bu zor uğraşın altından başarıyla kalktı, kısa-uzun 20’ye yakın film çekti. Romanları, oyunları sinema filmlerine çevrildi. Hiroshima Mon Amour gibi bir başyapıt onun sayesinde var oldu. Filmleriyle deneysel sinema başta olmak üzere birçok türün akışını değiştirdi.

Jane Campion

A Girl’s Own Story, Two Friends, Sweetie, An Angel at My Table, Portrait of a Lady, In the Cut, Bright Star, TV dizisi Top of the Lake ve tabi ki Piano… Kadın hikayelerini bu kadar yüksek kalitede bir sinemayla anlatan çok az isim var…

Agnès Varda

90 yaşına yaklaşan, 1955’ten beri sinemanın içinde olan, sinema tarihini değiştiren akımların içinde en yaratıcı ve özel isimlerden biri olarak yer alan, her verdiği eserle sosyal değişimlere, kadının dünyadaki yerine dair sorular yönelten çok özel bir isim…

Festivallerdeki tavırlarını, zaman zaman karşılaştığı ciddi sert açıklamalar karşısındaki duruşunu “Kadınlar kendine gülebilmeli, kendileriyle dalga geçebilmeli. Çünkü kaybedebilecekleri hiçbirşey yok” sözleriyle açıklayan, tüm sinefillerin elinden tutan ve onları büyüleyen kadın.

Maya Deren

Sinemada sonsuz form, sonsuz anlatım biçimi, izleyiciyle sonsuz farklı ilişki kurma biçimi var. Bu formları ve anlatım biçimlerini en yaratıcı şekilde arayıp bulan isimlerden biri Maya Deren oldu. Avantgarde sinemaya yön veren isimlerin başında gelen Maya Deren aramızdan genç yaşta ayrıldı.

Chantal Akerman

Chantal Akerman, sadece “Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles”i çekip sinemayı bıraksa bile yedinci sanata ve feminizme yön vermiş olacaktı. Ama sinema yaşamını 40 yıla yaydı ve hep iyi düşünülmüş, iyi çekilmiş filmlerle karşımıza çıktı. 2015 yılında 65 yaşında kaybettiğimizde usta bir yönetmenin olgunluk dönemini göremeyeceğimizi anladık ve çok üzüldük.

https://www.youtube.com/watch?v=YSa4z6OioeY

Lucrecia Martel

Arjantin ve Güney Amerika kadın sinemacılar için zor bir alan. Bölge sinemacılarının en büyük sorunlarınan, biri hem kadın, hem de erkek izleyicilerin bu bölgeden gelen filmlerde tutku, aşk, sert, devrimci politik mesajlar aramaları. Lucrecia Martel, tutkulu latin filmleri bekleyen izleyicilere hazmı zor ama ağızda güzel tatlar bırakan filmler sunuyor. La Nina Santa, din ve cinsel tutkuları arasında kalan bir genç kızın öyküsünü anlatırken, maço latin erkeklerin zayıflıklarını aktarıyordu.

Ann Hui

Bugün Hong Kong dünya sinema haritasında bir yerdeyse bunu Ann Hui’nin de arasında olduğu Yeni Dalga sinemacılarına borçlu… Hui, sadece Hong Kong’a değil uzak doğu sinemasının yeni kuşağına da dikkatle bakılmasını sağlayan filmlerinde kadın hikayeleri anlattı, değişen toplumda kadının yerini bulma çabalarını işledi. Kadının değişen uzakdoğu kültürü içinde yaşadığı sorunları anlatan Night and Fog, ülkemize de yabancı olmayan konulara eğilen eşsiz bir yapımdır.

Bilge Olgaç

Ülkemiz sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olarak hep toplumsal sorunları odağına aldı. Bir Gün Mutlaka, Kaşık Düşmanı, Kurşun Adres Sormaz gibi ülkemiz sinemasında görünmeyen bir cesaretle filmler çekti. Kendisini çok erken yaşta kaybettik…

https://www.youtube.com/watch?v=54p9L2keEYI

Birsen Kaya

Sinemamızın en üretken, en çok filmde görev yapan isimlerinden biri olan Birsen Kaya senaryolarını da kendisi yazarak filmler çekti. Avantür sinema başta olmak üzere pek çok farklı türde filmler çekti.

Mary Harron

Az ama öz film çeken ustalardan Marry Harron’ı popüler sinema izleyicileri American Psycho’dan hatırlar… Ancak 1996’da yönettiği ilk film I Shot Andy Warhol’da hem yeteneklerini göstermiş, hem de iyi bir kadın öyküsü anlatmıştır. Filmin isminde Andy Warhol olması sizi yanıltmasın, bu Valerie Solanas’ın hikayesi…

https://www.youtube.com/watch?v=QsMJlhF-tPs

Lynne Ramsay

Ratcatcher, Morvern Callar ve We Need to Talk about Kevin’ı dünya sinemasına kazandıran bir yeteneği kadın sineması ve kadın filmleri konusunda bir derleme yaparken anmamak olmaz. Detaylara verdiği önem, her sahnesini sabırla ve özveriyle işlediğini sinemasever olarak hissediyor olmanız onu “Daha çok film çeksin, hep çeksin, hiç durmasın” sözleriyle anmamıza neden oluyor.

Ava DuVernay

Siyahi bir kadın yönetmen olarak her çektiği filmle ilkleri başaran, bir tabudeviren Ava DuVernay. Hollywood’un tarih kitaplarını yeniden yazmadan önce ilk adımı, çok dokunaklı ve özel bir kadın hikayesi I Will Follow ile atmıştı…

Kelly Reichardt

Bağımsız sinemanın en iyi yönetmenlerinden biri olması bir yana Wendy and Lucy’deki yönetimi her türlü övgüyü hak eden bir yönetmen… Dünya üzerinde çabalayan, yaşamaya çalışan, zor koşullarda mutlu olmaya çalışan insanlara “Anlatılan senin hikayendir” diyerek gösterilebilecek bir film…

Sally Potter

The Tango Lesson, The Man Who Cried, Ginger & Rosa gibi önemli filmlerde farklı hikayelere birbirinden farklı stillerle yaklaşan yönetmen Sally Potter’ın Orlando’su yine bu turda özel bir yeri hak ediyor. Özellikle Tilda Swinton’ın oyunuyla taçlanan Virginia Woolf öyküsü her yönüyle çarpıcı bir eser…

https://www.youtube.com/watch?v=gbDFcoXkj7U

Catherine Breillat

A Real Young Girl ile Fransa gibi özgürlükleriyle övünen bir ülkede bile yasaklanan, Romance X, Anatomy of Hell gibi filmlerinde pornografi sınırlarını zorlayan bir yönetmen Catherine Breillat… Filmlerindeki dozu arttırılmış şiddeti ve pornografiyi, “Erkeklere yakıştırılan rolleri kadına uyarlıyorum” sözleriyle anlatıyor. Fat Girl’deki başarısının üzerine çıkamadığını kendi de itiraf ediyor.

https://www.youtube.com/watch?v=rHRJRbM2EAg

Şirin Neşat

Zanan Bedun-e Mardan (Erkeksiz Kadınlar) İran’da İslam Devrimi ile başlayan değişimin 4 kadının hikayesi üzerinden anlatıldığı bir film… Aslında bir enstalasyon sanatçısı olan Neşat öyküsünü anlatırken farklı sanat dalları ve formlarından sıkça yararlandı.

Marjane Satrapi

Marjane Satrapi, kendimize çok uzak gördüğümüz ama çok da yakın olduğumuz hikayesini anlatırken kadın dayanışmasına dair söyleyecekleri de vardı.

Lina Wertmüller

Asıl ismi Arcangela Felice Assunta Wertmüller von Elgg Spañol von Braueich olan ve bu isimden de anlaşılacağı gibi aristokrat bir aileye doğan Lina Wertmüller, çocukluğundan itibaren burjuva yaşamının getirdiği herşeye isyan etti. Bu isyanını da sinemayla görselleştirdi.
Anarşist ve feminist yönetmen kendi mensup olduğu akımları da filmlerinde eleştirmekten geri durmadı, yaşadığı açmazları sinema yoluyla çözmeye çalıştı… Seven Beauties, The Seduction of Mimi, Love and Anarchy ve Swept Away Wertmüller kadın yönetmenler arasında farklı bir yere koyuyor.

Barbra Streisand

Romantik şarkıların ve filmleriyle bildiğimiz Barbra Streisand, çok derin bir feminist damarı da temsil eder. Kendi yazıp, yönettiği ve başrolünü oynadığı Yentl’da musevi bir kadının patriyarkayla komik ve hüzünlü ilişkisini anlattı. The Mirror Has Two Faces’ta verdiği dersler hala kulaklarımızda…

https://www.youtube.com/watch?v=6PnNRf7JHBk

Kathleen Kennedy

Kadın sinemacıların biyografilerinde en rahatsız edici durum erkek sinemacıların isimlerini de vererek
“şu yönetmenin yanında yetişti” şeklinde yazılan notlar. Bu biyografide ise tam tersi bir durum söz konusu. Scorsese, Zemeckis, Eastwood, Kathleen Kennedy olmasa herşeyi birbirine karıştırır ve film çekemezlerdi. Biz de E.T., Back To The Future, Star Wars izleyemezdik.

Thelma Schoonmaker, Sally Menke

Thelma Schoonmaker olmasa Martin Scorsese olmazdı… Aynı Sally Menke olmasaydı Quentin Tarantino’nun olmayacağı gibi… Zamanlama duyguları, üstün bilgi birikimleri olmasa Scorsese’nin de Tarantino’nun da filmlerinde duygunun eksik kalacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Penny Marshall

Marshall sadece iyi bir kadın yönetmen değil… Aynı zamanda erkeklerin çekmeye korktuğu farklı senaryoları alıp, gişe rekortmenleri haline getiren bir yönetmen… Big’le 100 milyon dolar gişenin üzerine çıkan ilk kadın yönetmen olan, Awakenings’le göz pınarlarımızı kurutan Marshall’ın, dönem filmi A League Of Their Own’la da kadın hareketlerine farklı bir selam gönderdi.

Claire Denis

Chocolat, J’ai pas sommeil, Nénette et Boni, Trouble Every Day, 35 rhums, White Material gibi filmlerle ortalamanın çok üstünde bir yönetmen olduğunu defalarca kanıtlayan Denis’in başyapıtı erkeklerin dünyasına ancak bir kadının atabileceği bakışları yönlendiren Beau Travail’di.

https://www.youtube.com/watch?v=VH4c4MzODoA

Sofia Coppola

Sofia Coppola, özellikle ele aldığı öyküler hakkındaki her türlü tartışmayı bir yana koyarsak ışığın, renklerin, hareketin mükemmel şekilde kullanıldığı, perdenin her santimetrekaresinin detaylarla dolduğu bir sinema… Hareketin, bakışların, dokunuşların ve bazen yatakta uyumanın sözlerin önüne geçtiği bir anlatım…

Maren Ade

2009’da Alle Anderen ile dikkatleri üzerine çekmişti. Yıllar sonra çektiği Toni Erdmann’la ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu gösterdi.

Andrea Arnold

İngiliz yönetmen Fish Tank ve Wuthering Heights’in ardından American Honey’le bu yılın en iyi filmlerinden birini ortaya çıkardı. Eleştirmenlerin “Kendi özgün ritminde gerçekçi sinema yapıyor” olarak nitelediği Arnold’un dünyanın farklı bölgelerine kamerasını çevirmesi ve kendi stiliyle insanları anlatması sinema tanrılarından dileğimiz.

Susanne Bier

Danimarkalı yönetmen, Once in a Lifetime, Brothers, After the Wedding, Things We Lost in the Fire, oscar ödüllü In a Better World, A Second Chance ve dizisi The Night Manager ile tür ve konu kaygısı olmadan kamerasını dünyanın farklı bölgelerine, insanlarına ve yaşadıklarına çeviriyor.

Isabel Coixet

İspanyol yönetmen, çok kısa bir sürede kendisini uluslararası bir yönetmen olarak konumladı ve dünyanın dört bir yanında, farklı konularda, önemli oyuncularla filmler çekerek yeteneklerini sergilemeyi sürdürüyor. Nobody Wants the Night, Learning to Drive, White Tide, Map of the Sounds of Tokyo, Elegy, The Secret Life of Words gibi önemli filmlerinin arasından My Life Without Me (Mi vida sin mí) bir kadın hikayesi olarak sıyrılıyor.

Julie Delpy

Before Sunset ile birlikte kamera arkasıyla ilgilenmeye başlayan, kendisini devamlı geliştiren Julie Delpy’nin yönettiği film sayısı 5’i buldu. “2 Days in …” serisiyle komedide, The Countess’le korku-gerilimde iyi filmler çekti.

Nadine Labaki

Lübnan’ın dünya sinemasındaki sesi olmayı başaran Nadine Labaki, bir güzellik salonunda geçen Caramel’den sonra Where Do We Go Now’la kadın hikayeleri anlatmayı sürdürdü…

Handan İpekçi

Büyük Adam Küçük Aşk başta olmak üzere birçok filmde yönetmen, senarist, belgeselci olarak sinemamıza önemli değerler katan Handan İpekçi, daha fazla film çekmesini beklediğimiz isimlerden.

Tomris Giritlioğlu

Tomris Giritlioğlu, TRT’nin desteğiyle çekmeye başladığı sinema filmlerine, kurumdan ayrıldıktan sonra Salkım Hanım’ın Taneleri, Güz Sancısı gibi ülkemizin hesaplaşması gereken sorunlarıyla ilgili filmler çekti.

Yeşim Ustaoğlu

İlk uzun metrajı İz’den sonra Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora’nın Kutusu, Araf, Tereddüt’le ülke sinemasına yön veren ama bunu böbürlenmeden, sakince yapan bir usta…

Lone Scherfig, Agnès Jaoui, Lisa Cholodenko, Nicole Holofcener, Anne Fontaine, Debra Granik gibi son dönem sinemasında önemli filmlere imza atan, Agnieszka Holland, Mira Nair, Julie Taymor gibi klasikler çeken ancak bu aralar kamera arkasına pek geçmeyen yönetmenler de dikkat edilmesi, filmleri bulunup izlenmesi gereken sinemacılar.

Leni Reifenstahl, belki tüm kadın ve erkek yönetmenler arasında en önemli yeteneklerden biri… Ama 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yaptığımız bu turda yer almalı mı bilemedik. Erkek filmleri çekmeyi sürdüren, Riefenstahl’ın ABD versiyonu olmayı sürdüren Kathryn Bigelow’a da ilkleri başarmasına rağmen turumuzda yer bulamadık.

Kategoriler
haber

The Night Manager Dizisi Devam Edecek

Tom Hiddleston, Hugh Laurie, Tom Hollander, Elizabeth Debicki, Olivia Colman’lı BBC-AMC ortak yapımı The Night Manager aslında altı bölümlü bir mini dizi olarak planlanmıştı. Ama dizi özellikle İngiltere’de epey ilgi görünce BBC ikinci sezonu çektirebileceğini açıklamıştı. Bugün dizinin durumu netleşti: İkinci sezon çekilecek. Şu sıralar senarist grubu senaryoları kaleme alıyor. İlk sezonu yazan David Farr’ın ekipte yer almadığı, ilk sezondan kimleri yeni sezonda göreceğimiz, çekimlere ne zaman başlanacağı açıklanmadı. İlk sezonu çeken Susanne Bier yüksek ihtimalle bu sezonu da çekecek. Bier bu diziden evvel Out of Africa adlı kitaptan uyarlanacak diziyi çekecek. Kitap daha önce Meryl Streep ve Robert Redford’un başrollerinde sinemaya uyarlanmıştı. The Night Manager‘da silah kaçakçısını oynayan Laurie’nin karakterlerin öykülerinin tamamlandığını, yeni sezonun gerekmediğini söylediğini haberimize ekleyelim.

Kategoriler
izlenim

The Night Manager: Gece Müdürlüğünden Köstebekliğe…

Casus romanları alanında ustalaşan, her biri diğeri kadar sürükleyici pek çok roman kaleme alan John le Carré’ın eserleri ’65’ten beri sinemaya ve televizyona uyarlanıyor. Gerçi baktığımızda 1990-2005 arasında sadece dört eserinin uyarlandığını görüyoruz. 2011 çıkışlı Tomas Alfredson filmi “Tinker, Tailor, Soldier, Spy”ın elde ettiği başarıdan sonra le Carré’ın tekrar radara girdiğini görüyoruz. “Tinker…”ı Philip Seymour Hoffman’lı “A Most Wanted Man”, bu filmi “The Night Manager” dizisi ve bu diziyi de Ewan McGregor’lı “Our Kind of Traitor” uyarlamaları takip etti. Bir zamanlar TV’ye uyarlanan “Smiley’s People”ın da perdeye taşınacağını belirtelim. Kısacası bir süre daha le Carré uyarlamaları gündemde olacak gibi görünüyor.The Night Manager

Gelelim yazının konusu olan “The Night Manager” dizisine. le Carré’ın aynı adlı romanından uyarlanan bu dizi de yazarın diğer eserleri gibi politik bir altmetine sahip.”Night Manager”, Mısır’da bir otelde gece müdürü olan Jonathan Pine’ın (Tom Hiddleston) intikam alma çabalarına odaklanıyor. Pine, Mısır’daki otele yerleşen Sofia adlı bir kadına âşık olur. Kadın, sevgilisinin kaçakçı olduğunu Pine’a söyler. Pine da bunu İngiltere’ye iletir, ardından kadın öldürülür ve Pine bu ölümün arkasındaki isim olan silah taciri Richard Roper’dan (Hugh Laurie) intikam almak için tacirin ekibine sızar, olaylar gelişir.

Genelde ortalamanın üstüne çıkan le Carré uyarlamalarının aksine “Night Manager” dizisi pek de çarpıcı ve etkileyici bir dizi olamamış. Bunun nedeni gerek köstebeklik, gerek Pine’ın gerçek kimliği (casusluk), gerekse Pine ve Jed (Roper’ın sevgilisi; Elizabeth Debicki) arasındaki ilişkinin ortaya çıkabilecek oluşu üzerinden yaratılan gerilim ve çatışmaların özgün olamaması. Dizinin senaryosunu kaleme alan le Carre ve David Farr ikilisi karakterlerin de, çatışmaların da hakkını veriyorlar aslında. Dizinin altı bölümünü de çeken Suanne Bier’in performansı da gayet iyi. Bier metinin sıkıcı sahnelerinde dahi tempoyu düşürmeyerek ortaya sürükleyici bölümler koymuş. Fakat dediğim gibi dizinin özgünlüğü çok az. “The Departed” dahil pek çok yapımda gördüğümüz köstebek klişelerinden sıkça yararlanılmış. Pine’ın rahmetli sevgilisini (Sofia) unutup patronun (Roper) sevgilisine (Jed) âşık olması da, Richard’ın güvenini kazanıp onun sağkolu olması da, Londra’daysa Richard’ı indirmek isteyen, hamile haliyle “Fargo”daki Frances McDormand’ı hatırlatan Angela Burr’ün (Olivia Colman) maruz kaldığı baskı ve tehditler de pek çok yapımda karşımıza çıkan klişeler. Pine’ın Burr’ün “Hemen Londra’ya gel!” talimatına uymayıp Roper’ın yanında kalması da Bond’un patronu M’nin emirlerine itaat etmemesini hatırlatıyor. Aslında dizi, le Carré uyarlaması olsa da zaman zaman Bond filmlerini hatırlatmıyor değil. Yeni Bond filmleri gibi intikam önplanda.the-night-manager-tom-hiddleston-image

Baştan sona sürprizsiz ilerleyen, casus ve köstebek klişelerinin tamamını kullanan, finaliyle de şaşırtmayarak birinci bölümde tahmin ettiğimiz şekilde nihayetlenen “Night Manager”ın inandırıcılık sorunları olduğunu da belirtmeden geçmemek gerek. İlk bölümde Pine ile Sofia’nın ilişkisine epey alan açılsa da Pine’ın pek tanımadığı, daha 3.bölümde unutacağı bu kadının intikamı için tehlikeli Roper’ın ekibine bir katakulliyle dahil olmasında birtakım inandırıcılık sorunları ortaya çıkmış. Gene de bu sorun gözardı edilebiliyor. Diğer sorunsa Roper’ın bir sözle en güvendiği adamı Corkie’yi (Tom Hollander) dışlaması. Roper gibi bir adamın araştırıp soruşturmadan en güvendiği adamını dışlayıp yerine ketum, ne idüğü belirsiz Pine’ı koymasında da inandırıcılık sorunları mevcut. Dizinin bu tarafları iyi yazılmamış. Dizinin bu eksik ve klişelere rağmen silah ticaretini iyi bir şekilde işlediğini de belirtmek gerek. Benim dizinin sevdiğim tarafı ise bu ticarette İngiltere, Türkiye ya da ABD’yi aklamaya çalışmaması, bu üç ülkenin ticaretteki rollerini açıkça ortaya koyması, tacirin yakalanma amacının altında vatanperverliğin olmaması, nedenlerin kişiselleştirilmesi. Pine, Roper’ı sevdiği kadını öldürdüğü için indirmek istiyor. Burr ise sarin gazının çocuklara verdiği zararı gördüğü için gazı satan Pine’ı indirmek istiyor. Vatanperverlik hamasetine yer verilmemesi iyi olmuş. Dizinin etkileyici tarafı ise sezonun bir çember anlatıma sahip oluşu. Mısır’da başlayan öykü altıncı bölümle Mısır’a, aynı otele (Sofia’nın öldürüldüğü otele) dönüyor. İlk bölümde silah ticaretini uzaktan dinlemeye çalışan Pine altıncı bölümde ticaretin öznesi oluyor. Bu çember anlatım etkileyici idi.night manager

Öte yandan oyunculuklarda da, görüntü yönetmenliği, sanat yönetmenliği ve müziklerde sıkıntı yok. Hiddleston rolünün hakkını veriyor. Debicki ilk derin rolünde (gerçi Jed’in öyküsünün hakkının verildiğini söylemek zor) iyi oynamış. Hollander, Colman da rollerini iyi oynamışlar. Dizinin yıldızı ise pek tabii Laurie. Silah taciri Roper’ı sevimleştirmeyen, ama cani olarak da yorumlamayan Laurie göründüğü her sahnenin yıldızı oluyor. Tabii kalkıp “House M.D.” dizisindeki kadar iyi oynadığını da söylemek imkansız. Dizinin jeneriğinin de epey kaliteli olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Sonuçta yılın sürükleyici dizilerinden “The Night Manager”. Tahmin edilebilirliği yüksek olsa da keyifle izleniyor. Dizinin ikinci sezonun çekilebileceğini de belirteyim.

Kategoriler
haber

Toronto Film Festivali’ne Doğru

Toronto Film Festivali (4 eylülde kapılarını açacak) bu sene de sağlam bir seçkiyle sinemaseverlere merhaba diyecek. Bu sene bir çok film, festivalde ilk gösterimlerini gerçekleştirip ödül sezonuna başlamış olacaklar. Festivalde galaları gerçekleştirilecek filmler şunlar (ayrıntıları aşağıda): “Black and White”, “The Equalizer”, “Foxcatcher”, “Haemoo”, “The Judge”, “A Little Chaos”, “Maps to the Stars”, “The New Girlfriend”, “Pawn Sacrifice”, “The Riot Club”, “Samba”, “This Is Where I Leave You” ve “Wild”. Özel gösterim kapsamında kendilerine yer bulabilen filmlerse şunlar: “99 Homes”, “American Heist”, “Before We Go”, “Breakup Buddies”, “Cake”, “Coming Home”, “The Dead Lands”, “Dearest”, “The Drop”, “Eden”, “Far From Men”, “Force Majeure”, “The Gate”, “Good Kill”, “The Good Lie”, “Hector and the Search for Happiness”, “The Humbling”, “Hungry Hearts”, “The Imitation Game”, “Kahlil Gibran’s The Prophet”, “The Keeping Room”, “The Last Five Years”, “Learning to Drive”, “Love & Mercy”, “Manglehorn”, “Mary Kom”, “Men, Women and the Children”, “Miss Julie”, “Mr. Turner”, “My Old Lady”, “Ned Rifle”, “Nightcrawler”, “Pasolini”, “Phoenix”, “The Reach”, “Red Amnesia”, “Return to Ithaca”, “Rosewater”, “A Second Chance”, “Still Alice”, “The Theory of Everything”, “Time Out 0f Mind”, “Top Five”, “While We’re Young”, “Whiplash” ve “Wild Tales”. Tabii bu filmlerin seçkinin sadece bir kısmının olduğunu, festival kapsamında 200 film gösterileceğini belirtelim. Her sene olduğu gibi bu sene de programda yer alan, yani festival kapsamında gösterilecek bazı filmleri tanıtmaya ve filmden gelen ilk karelere yer vermeye bu sene de devam edeceğiz.

A Little Chaos: Alan Rickman’ın yönetmenlik koltuğuna oturduğu bir kostümlü drama. Başrolde Rickman’a Kate Winslet, Matthias Schoenaerts ve Stanley Tucci eşlik ettiler. Film, Kral Louis’in hayatından bir kesiti ve iki mimarın rekabetten aşka ilerleyen ilişkilerini anlatacak bizlere. Rickman ile Winslet, ’95’te çekilen “Sense and Sensebility”den sonra ikinci kez aynı filmde yer aldılar. Film, bu sene gösterime girecek.

a_little_chaos

Pawn Sacrifice: Türden türe atlayan Edward Zwick bu kez satranç filmine imzasını attı. Amerikalı satranç şampiyonu Bobby Fischer’ın Rus Boris Spassky ile mücadelesini anlatan bu film, Soğuk Savaş dönemini fon alıyor. Filmde Fischer’a Tobey Maguire, Spassky’e Liev Schreiber hayat verdiler. Peter Saarsgard, Michael Stuhlbarg’ın da kadroda yer aldıklarını belirtelim.

pawn

The Riot Club: “An Education”ın yönetmeni Lone Scherfig bu kez üst sınıftan bir öykü anlatacak bizlere. “The Riot Club” adı verilen film, Oxford’taki elitlerin gittiği bir kulüpte patlak veren entrikalara, kavgalara ve ihanetlere odaklanıyor. İngiltere’de oynayıp hit hâline gelen “Posh” adlı oyundan uyarlanan bu filmde Natalie Dormer, Jessica Brown Findlay, Max Irons, Sam Clafin ve Douglas Booth rol aldılar.

American Heist: Ermeni yönetmen Sarik Andreasyan’ın kotardığı “American Heist”, adından da anlaşılacağı üzere bir soygun öyküsü anlatıyor. İki erkek kardeşin mecbur kaldıkları için bir bankayı soyma girişimlerini anlatan bu film, Andreasyan’ın ilk Amerikan filmi. Filmin başrolleri Adrien Brody ile Hayden Christensen’e teslim edilmişti.

american_heist

Before We Go: Captain America filmleriyle ünlenen Chris Evans’ın ilk yönetmenlik denemesi olan “Before We Go” (eski adı “1: 30 Train”) romantik-komedi türünde. Evans’ın başrolü Alice Eve ile paylaştığı “Before We Go”, Grand Central’da tanışan iki yabancının (Evans ile Eve) birbirlerine aşık olmasına odaklanıyor. Evans’ın Marvel’la kontratı bittikten sonra kariyerine yönetmenlikten devam etmeyi, oyunculuğu bırakmayı planladığını yeri gelmişken hatırlatalım.

before_we_go

Cake: Anna Kendrick, Jennifer Aniston, William H. Macy, Felicity Huffman ve Sam Worthington’ı buluşturan “Cake”, yönetmen Daniel Branz’ın imzasını taşıyor. Film, depresyona giren Claire Simmons’ın (Aniston) destek gruplarına katılıp düzelmeye çalışmasını komedi türünde anlatıyor.

cake_1

Eden: Fransız senarist/yönetmen Mia Hansen-Love bu sene karşımıza “Eden” ile çıkacak. Yazıp yönettiği bu filminin başrollerini Felix de Givry, Greta Gerwig, İranlı aktris Golshifteh Farahani ve Brady Corbet’e teslim etmişti. Film, ’90’larda ünlenen Fransız DJ’in hayatına, Paris’te geçirdiği anlara, ilişkilerine ve o dönemin elektro müziğine odaklanacak.

eden_1

Far From Men (Loin des Hommes): Fransız bir öğretmen, Cezayir’in küçük bir vilayetine Cezayir Savaşı devam ederken mesleğini icra etmek amacıyla yerleşir. Günler sonra bu öğretmenle küçük bir çocuk arasında beklenmedik bir bağ oluşur, olaylar gelişir. Filmin tanıdık tek yüzü Viggo Mortensen. Filmi David Oelhoffen yazıp yönetti.

far_from_men

Good Kill: Senarist/yönetmen Andrew Niccol facia olarak addedebileceğimiz iki filmden (“In Time” ve “The Host”tan) sonra “Good Kill” ile karşımıza çıkacak. Niccol en sağlam eserlerinden  “Gattaca”dan on yedi sene sonra Ethan Hawke ile tekrar çalıştı. Hawke’ye January Jones, Zoe Kravitz, Jake Abel ve Bruce Greenwood eşlik ettiler. Gerilim türündeki film, bir aile babasının (Hawke) yaptığı işin (kontrol ettiği insansız hava aracıyla Taliban’la savaşmak) etnik yönünü sorgulamaya, işi ve ölümlerle ilgili sorular sormaya başlamasını konu alıyor.

good_kill_1

good_kill_3

The Humbling ve Manglehorn: Usta aktör Al Pacino kariyerinde ilk kez Toronto’ya iki filmle katılacak. Pacino’nun başrolünü üstlendiği “The Humbling”, Philip Roth’un aynı adlı son romanından uyarlandı. Barry Levinson’ın yönettiği, Greta Gerwig’in de rol aldığı bu film, yaşlı bir aktörle (Pacino) ondan epey genç olan bir kadın (Gerwig) arasındaki sado-mazo ilişkiye odaklanıyor. “Manglehorn” ise küçük bir kasabada yaşayan, tek düze bir yaşantısı olan, her gün aynı yerde yemeğini yiyen ve yerel banka memuru ile sürekli sohbet eden bir adamın, A.J. Manglehorn’un bu hiç de çekici olmayan hayatını anlatacak. David Gordon Green’in yazıp yönettiği filmde Pacino’ya Holly Hunter ve Chris Messina eşlik ettiler.

_U6C1621.CR2

The Keeping Room: Sam Worthington, Hailee Steinfeld ve Brit Marling’i buluşturan, Michael Caine’li “Harry Brown” ile kariyerine başlayan Daniel Barber’ın yönettiği “The Keeping Room”; iki kız kardeş ve bir Afro-Amerikalı kölenin Amerikan İç Savaşı devam ederken hayatta kalma savaşlarına odaklanıyor.

the_keeping_room

The Last Five Years: Anna Kendrick, “Pitch Perfect”ten sonra üç müzikalde daha rol aldı: “Pitch Perfect 2”, “Into the Wôods” ve bu film. “The Last Five Years” aynı adlı Broadway müzikalinden uyarlandı. Film, bir evliliğin beş yılına odaklanacak. Richard LaGravenese’nin yazıp yönettiği filmde Kendrick’e Jeremy Jordan eşlik etti.

Behind the scenes during the filming of "The Last 5 Years"

Love and Mercy: İki Paul’u, Paul Giamatti ile Paul Dano’yu buluşturan “Love & Mercy”, Beach Boys grubunun yazar ve müzisyeni Brian Wilson’ın (Dano) kariyerine ve Dr. Eugene Landy (Giamatti) ile arkadaşlığına odaklanıyor. Filmde Wilson’ın yaşlılığına John Cusack hayat verdi. Elizabeth Banks’in de kadroda yer aldığını, filmi 1990’da gösterime giren “Old Explorers”dan beri film çekmeyen Bill Pohlad’ın yönettiğini belirtelim.

LM_02573.CR2

A Second Chance: Danimarkalı yönetmen Susanne Bier’in iki filmini izleyeceğiz bu sene: Biri Danimarka yapımı “A Second Chance”, diğeri Jennifer Lawrence-Bradley Cooper’lı ABD yapımı “Serena”. Yönetmenin “A Second Chance”i Toronto’da gösterilecek. Bier bu filminde “Game of Thrones”un yıldızlarından Nikolaj Coster-Waldeu ile çalıştı. Danimarka’nın en önemli senaristlerinden Anders Thomas Jensen’in kaleme aldığı bu film, bir bebeği kaçırıp eşiyle birlikte büyütmeye ve sahiplenmeye başlayan bir adamın (Coster-Waldeu) depresyon sürecini ve eyleminin sonuçlarıyla yüzleşmesini konu alıyor.

Pasolini: “Welcome to the New York”tan sonra Abel Ferrara ara vermeden “Pasolini” adlı filmini çekti. Adından da anlaşılacağı üzere İtalyan Yeni Gerçekçilik’in en önemli isimlerinden olan usta yönetmen Pier Paolo Pasolini’yi anlatacak bu film. Ama Pasolini’nin sadece son gününe odaklanılacak. Pasolini’ye Ferrara’nın sıkça çalıştığı Willem Dafoe hayat verdi.

pasolini

Phoenix: “Enemy”, “Ben O Değilim” ve “The Double”dan sonra bir doppelganger filmi daha geliyor. 2013 yapımı “Barbara” ile çıkış yakalayan Alman yönetmen Christian Petzold’un yönettiği “Phoenix”, toplama kampından kaçmayı başaran Nelly’nin (Nina Hoss) kocasını (Ronald Zehrfeld) bulmaya çalışmasını, en sonunda kocasının doppelganger’ıyla (ikiziyle) karşılaşmasını konu alıyor.

August .2013  Dreharbeiten zum CHRISTIAN PETOLD Film PHÖNIX mit Nina Hoss , Ronald Zehrfeld und Nina Kunzendorf Verwendung der Fotos nur in Zusammenhang mit dem Film PHÖNIX von Christian Petzold ( Model release No ) © Christian Schulz Mobil 01723917694

Still Alice: Kısa sürede çekilen “Still Alice”te Julianne Moore, Kristen Stewart, Alec Baldwin, Kate Bosworth rol aldılar. Bu sene Scarlett Johansson’lı “Under the Skin” filmiyle karşımıza çıkan Richard Glatzer ile Kevin Kline’lı “The Last of Robin Hood”u yöneten Wash Westmoreland’in beraber yönettikleri “Still Alice”, mutlu bir evliliği ve üç çocuğu olan profesör Alice’in alzaymır hastalığına yakalanmasını konu alıyor. Alice’e Moore hayat verdi.

still_alice

Time Out of Mind: Richard Gere, Jena Malone, Ben Vereen, Kyra Sedgwick, Jeremy Strong, Steve Buscemi, Michael Kennet Williams, Yul Vasquez’den mürekkep bir oyuncu kadrosuna sahip olan bu filmi Oren Moverman yönetti. Film, evinde yaşamaktan hoşlanan bir adamın (Gere) hiç tanımadığı kızıyla (Malone) iletişim kurup onu tanımaya çalışmasını anlatıyor.

time_out_of_mind

Top Five: Amerika’nın sevilen komedyenlerinden Chris Rock kameranın arkasına üçüncü kez geçti. Senaryosunu kaleme alıp başrolünü de üstlendiği “Top Five” (IMDb’de “Finally Famous” adıyla bulunabilir), bir program sunan ünlü bir komedyenin düğününü programında gerçekleştirmeye çalışmasını anlatıyor. Rock’a Rosario Dawson, Anders Holm, Michael Che, Gabrielle Union, Tracy Morgan, Kevin Hart gibi ağırlıklı olarak siyahilerden oluşan bir oyuncu kadrosu eşlik etti.

top_five_1

While We’re Young: Umut vaat eden senarist/yönetmen Noah Baumbach bu sene karşımıza “While We’re Young” ile çıkacak. Ben Stiller, Naomi Watts, Amanda Seyfried, Adam Driver ve Adam Horovitz’in başrollerini üstlendiği bu film, belgeseller çeken bir yönetmenle (Stiller) eşinin (Watts) ilişkisine, yaşlanan bu iki çiftin genç bir çiftle (Seyfried ve Driver) tanışıp ilişkilerini sorgulamalarına odaklanıyor.

while_were_young_2

Miss Julie: Üç kişi arasında geçen entrikalara odaklanan “Miss Julie”, Ingmar Bergman’ın favori aktrisi Liv Ulmann’ın yazıp yönettiği bir film. 1890’ların İrlandası’nda geçen bu film, İrlanda’nın aristokrat sınıfını anlatıyor. Jessica Chastain, Colin Farrell ve Samantha Morton’un başrollerini üstlendiği filmde Julie’nin (Chastain) evli şoförüne (Farrell) aşık olması anlatılıyor.

Hill of Freedom (Ja-yu-ui eon-deok): Japon bir genç, Seul şehrini ziyaret eder. Genç adamın bu şehre gelmesinin tek nedeni sevdiği kadınla barışabilme ihtimalidir. Bu Güney Kore yapımı romantik filmi on altı filme imzasını atan, geçen sene Isabelle Huppert’lı “In Another Country” ile karşımıza çıkan Sang-soo Hong yönetti. Film, Güney Kore’de 4 eylülde gösterime girecek.

hill_of_freedom_2-620x312

[Rec] 4: Apocalypse (Apocalipsis): [Rec] serisine dördüncü filmle devam ediliyor. Serinin dördüncü filmi Toronto Film Festivali’nin “Gece Yarısı Çılgınlığı” bölümünde gösterilecek. Dördüncü filmin yönetmenlik koltuğuna serinin ilk iki filmini yazıp yöneten, üçüncü filmin sadece “yaratıcı yapımcı”lığını üstlenen Jaume Balaguero oturdu. Senaryoyu ise ikinci filmin senaristlerinden Manu Diez, Balaguero ile birlikte kaleme aldı. Başrolde ilk iki filmin başrolünü üstlenen Manuela Velasco yer alıyor. Filmin merkezinde Velasco’nun canlandırdığı gazeteci Angela yer alacak. Filmin mekanı ise bu kez bir gemi. Angela virüs taşıdığı şüphesi yüzünden karantinaya alınır. Fakat zombiler karadan çok uzakta, denizin ortasındaki gemide bile elemanlarımızı bulurlar, mücadele başlar.

Kategoriler
haber

Cate Blanchett, Susanne Bier’in Filminde Rol Alacak

Jennifer Lawrence-Bradley Cooper’lı Serena filmini gösterime hazır hale getiren, Nikolaj Caster-Waldau’nun başrolünü üstlendiği En chance til filminin çekimlerini tamamlayan Danimarkalı yönetmen Susanne Bier’in önündeki senaryolar artıyor. Önceki haberlerimizde belirttiğimiz gibi Bier Mary Queen of Scots, Jennifer Lawrence’ın yapımcılığını ve başrolünü üstleneceği The Rules of Inheritance ve This Beautiful Life projelerini hayata geçirmeyi kabul etmişti.

Susanne_Bier

Şimdi de bunlara Dig projesini dahil etti. Bier başrol için Cate Blanchett’ı tercih etti. 30’ların İngiltere’sinde geçen öyküde arkeologlardan oluşan bir ekibin yaptıkları kazıları anlatacak.

Blanchett tecrübesiz arkeolog Edith Pretty rolünü üstlenecek. Filmin çekimlerine senenin sonlarına doğru başlanacak.

Kategoriler
seçki

Şiddet Üzerine Beş Film

Bu hafta, geçen senenin en kaliteli filmlerinden “Jagten” gösterime girdi (ne yazık ki tek salonda). Thomas Vinterberg’in yönettiği bu filmi izledikten sonra Danimarka’nın önde gelen yönetmenlerinden Lars von Trier (“Dogville”) ile Susanne Bier (“Haevnen”), Amerikalı usta yönetmen Sam Peckinpah (“Straw Dogs”) ve Nazizm yüzünden kariyerine “demokrasinin beşiği” (!) Amerika’da devam eden efsane yönetmen Fritz Lang’ın (“Fury”) filmleri geliverdi. “Şiddet” olgusu bu dört yönetmenin ortak noktası. Bu yazıda bu dört yönetmenin şiddete bakışlarına odaklanmaya çalışacağım. Hemen belirteyim ki bu dört filmle ilgili sürpriz bozanlarla dolacak yazı.jagten_big

Vinterberg, filminde iyilik timsali bir adamın, Lucas’ın çok çirkin bir şeyle; anaokuluna giden, kendisinin öğrencisi bir çocuğa tecavüz etmesiyle suçlanmasını ve “kirlenme”sini anlatır. Film, Lucas’ın bir sofrada arkadaşlarıyla keyifli muhabbetiyle açılır. Biliriz ki bu mutluluk daim olmayacak, bir süre sonra rüzgar tersten esecek, herkes Lucas’a düşman olacak. Nitekim öyle de oluyor. Lucas, bu çirkin şeyle suçlandıktan sonra metanetini korumaya çabalar. Bütün kapılar yüzüne kapatılmasına, böyle iğrenç bir şeyle suçlanmasına ve suçsuz olmasına rağmen kimseye şiddet uygulamaz. Lucas’ın sadece bir yerde sınırlarını aşıp birisine kafa attığına tanık oluruz. Vinterberg, karakterini şiddetin içine dahil etmez. Gerçi sevgiyle dolu olan Lucas’ın karakterinde şiddete pek yer yok. O yüzden suçlandıktan sonra, suçsuzluğu mahkemece kesinleştikten sonra da kimseye şiddet uygulamaz. Lucas filmin finaline doğru arkadaşlarıyla arasını düzeltmeye çalışıyor. Yenilir yutulur bir suçlama değil bu. Vinterberg de farkındadır Lucas’ın arkadaşlarıyla arasının bu karalama/şüphe yüzünden hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağının. Gene de Lucas’a şiddet uygulatmaktansa (ki Lucas iyi birisi olsa da neticede insandır ve o tek sahnede herifin birisine kafa atmasından anlaşılacağı gibi o da şiddete o kadar da uzak değil) Lucas’ın arkadaşlarıyla arasını düzeltmeye çalışmasıyla filmini sona erdirir. Kısacası Vinterberg toplumdaki şiddete odaklanırken (Lucas’tan nefret eden halk, Lucas’ın köpeğini öldürür mesela) karakterine şiddet uygulatmıyor. Tabi hemen belirtelim ki Vinterberg toplumu bütünüyle saldırgan, kana susamış olarak resmetmiyor. Her ne kadar Lucas’ın tarafını tutmuş ve Lucas üzerinden “iyi niyetli” insanlara linci doğru bulmuyor olsa da halkı da yerden yere vurmuyor.
dogville

Peki bu hikayeyi Vinterberg’le aynı topraklardan, Danimarka’dan başka bir yönetmene, Lars von Trier’e versen nasıl bir film ortaya çıkardı? Herhalde “Dogville” gibi bir film ortaya çıkardı. “Dogville” da Lucas gibi iyi birisini hikayeye yerleştirir ve benzer bir hikaye anlatır. Mafyoz babasından kaçan Grace kendisini Amerika mikrokozmosu Dogville kasabasında bulur. Burada kalmaya karar veren Grace hayatının en kötü kararını da vermiş olur böylelikle… Film ilerledikçe, Grace kasabalılara yardım ettikçe, tecavüz edilmesine, hor görülmesine, iyiliğe karşılık kötülük bulmasına tanık oluruz. Vinterberg ile Trier arasındaki asıl fark finalde ortaya çıkar. Vinterberg finalde Lucas ile ona çamur atan arkadaşlarının aralarını yapmaya çalışır. Yani bir nevi ateşkes ilan eder. Trier ise finalde Grace’in eline babasının silahını tutuşturur ve Grace’e kasabalıları katlettirir. Grace babasının arabasına binip Dogville’dan ayrıldığında Dogville’da tek bir canlı kalmamış, kasaba kül olmuştur. Ama zaten Trier de böyle birisi. Filmlerinde her daim aşırıya kaçmıştır. Trier, Vinterberg’ten çok farklı bir yerdedir. Şiddetin daha büyük bir şiddeti, daha büyük bir şiddetin çok daha büyüyüğünü doğuracağını düşünür ve bunu filmlerinde sürekli işler. Cannes’da olay yaratan son filmi (“Melancholia” olay yaratamamıştı. Olayı Trier, Nazileri anlayabildiği açıklamasıyla yaratmıştı) “Antichrist”ta da aşırıya kaçmıştı mesela. Trier barışa, hele ki Vinterberg gibi finalde karakterlerin barışabileceğine inanmaz. Ona göre herkesin içinde bir faşist gizlidir. Faşizme faşizmle karışılık verilir Trier’in filmlerinde… Bu filmde yarattığı toplum da onun “herkesin içinde faşist gizlidir” düşüncesini kanıtlar niteliktedir. İyi bir insan olan Grace’e taciz/tecavüz etmeyen kalmaz. Vinterberg’in “Jagten”inden farklı bir toplumdur bu.
haevnen
Peki Danimarkalı Susanne Bier ne düşünür şiddet hakkında, şiddeti filminde nasıl işlemiştir? Söz konusu filmimiz 2010 yapımı, Oscar ödüllü “Haevnen”. Bier bu filminde Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu’nun pek sevdiği kesişen hayatlar temasını kullanır. Filmin merkezinde iki aile vardır. Bir tarafta ergenliğinin doruğundaki, herkese ve her şeye kızgın, babasıyla arası hiç iyi olmayan, pimi çekilmiş bir bombadan farkı olmayan Christian; diğer tarafta şiddete her gün tanık olan, Afrika’da doktorluk yapan baba Anton ve serserilerin sürekli rahatsız ettiği, pısırık oğlu Elias. Christian’ın Elias’ın okuluna kaydolmasıyla bu iki hikaye birleşir. Bier, filminde şiddeti bütün çıplaklığıyla yansıtır yukarıdaki yönetmenler gibi. Ama yukarıdakilerden farklı olarak daha geniş bir şekilde bakar şiddete: Küresel çaptaki şiddeti (Afrika’daki iç savaş) anlatırken daha küçük çaptaki, kasabadaki (Elias’ın ve Christian’ın yaşamlarına devam ettikleri kasabadaki şiddet) şiddete de, ondan da küçüğüne, ailedeki (Christian’ın babasıyla ilişkisi) şiddete de odaklanır, bu şiddetlerin esas nedeni olan iletişimsizliği de es geçmez. Bizim asıl ilgilendiğimiz şeyse karakterler (Christian ile Anton). Christian hiçbir şeyi düşünmeden, nefretine boyun eğip bir arabayı bombalayacak kadar şiddete yatkın birisi iken Anton kendisine şiddet uygulanmasına rağmen şiddetten uzak kalmayı tercih eden birisidir. Filmin bir yerinde çocuğunun ve Christian’ın gözünün önünde tokat üstüne tokat yer Anton. Buna rağmen karşıdaki insan görünümlü yaratığa bir karşılık vermez. Hz. İsa görse gözleri yaşarır! Adeta İsa’nın modern dünyadaki karşılığı. “Sana tokat atana diğer yanağını çevir” vecizesini içselleştirmiştir. Bier de kendisini Anton’ın yanında konumlandırır. Zaten filmin bir yerinde karakterine “Sana şiddet uygulayana şiddet uygularsan iş çığırından çıkar ve bir savaş başlar” dedirtir. Finalde araba bombalayacak kadar manyaklaşan Christian hemencecik, inandırıcılıktan uzak bir şekilde iyi tarafa kaydırılır, Anton da şiddet uygulamamanın meyvelerini toplar. Şiddete karşı şiddetsizliği çözüm olarak önerir Bier. Bu açıdan Trier’i değil de Vinterberg’i hatırlatır.
fury
Efsane yönetmen Fritz Lang’ın “Fury” adlı başyapıtını es geçmeyeceğiz tabi ki. Bu filme de değinelim. Vinterberg’in etkileyici filmi “Jagten”i izlerken sıkça “Fury” filmini düşündüğümü ve ister istemez “yeni Fury” beklediğim için “Jagten”den herkes kadar etkilenmediğimi belirtmeliyim. “Fury” de benzer bir hikaye anlatır. Fıstık yemeyi çok seven, sevdiği Katy ile evlilik planları yapan elemanız Joe sevgilisiyle parasızlıktan evlenememektedir. Katy şehir dışında bir iş bulur, çalışır, parayı biriktirir ve Joe’yu yanına çağırır. Joe yola çıkar, lakin bir süre sonra polislerce gözaltına alınır. Nedeni ise küçük bir kızın üç kişi tarafından katledilmiş olması… Delillere göre katillerden birisi fıstık yemiştir. Joe da bu nedenle gözaltına alınır. Film suçsuz bir adam üzerinden adaletsiz devleti, çürümüş, hasta ruhlu toplumu, koltuğu yitirme korkusu yüzünden insanları (Joe’yu) korumakla mükellef olan başkanın bunu yapmamasıyla başkanı ve başkanlığı, Amerika’nın saçma sapan “jüri sistemi”ni ve hemen cellat kesilen medyayı eleştirdikçe eleştirir, yukarıdaki filmler gibi. Basın Joe’yu suçlu ilan edince, Joe’nun gözaltındaki süresi arttıkça toplum da Joe’nun suçlu olduğuna inanır ve onu linç etmeye kalkar. Karakolu yakar hasta ruhlu herifler! Şiddeti “Dogville” kadar etkileyici bir şekilde yansıtır. Fakat filmin asıl etkileyici noktası toplumun linççi yüzüne odaklanması değil, Joe’nun bu nefrete nefretle karşılık vermeye çalışmasıdır. Kendisini ölü gösteren Joe topluma unutamayacakları bir ders vermenin peşine düşer. Lang’ın bu filmi Trier’in “Dogville”ını hatırlatır daha çok. Karakterin dönüşümü, Grace’in dönüşümünü akla getirir. Toplumun yansıtılışı, “Dogville”daki gibidir. “Jagten” ile bağı ise suçsuz bir adamın linç edilmesidir, “kirletilmesi”dir. Joe, Lucas gibi linçten, yaftalanmaktan, kirlenmekten kurtulamaz suçsuz olmasına rağmen. Tabi finali de “Jagten”in finali gibidir. Joe sevgilisinin sözlerinden sonra mahkemeye çıkar ve idamları önler. “Fury” biraz da yönetmenin diğer başyapıtı “M”yi hatırlatıyor. Hatta “Fury”, “M”nin bir devamı olarak görülebilir, ki bu da başka bir yazının konusu olsun. Uzatmayalım. Lang’ın bu şaheseri bazı açılardan “Jagten”i hatırlatsa da “Dogville” ile daha fazla bağının olduğunu söylemek mümkün. Trier, “Dogville”ı yaratırken bu filmden esinlenmiş olabilir. Ya da esinlenmesine pek gerek kalmamıştır, zira 1936’dan günümüze toplumun linç kültüründe herhangi bir değişim yaşanmamıştır. “Jagten”e bakıp bunu anlamak mümkün.

Straw Dogs
“Şiddete şiddetle karşılık verilmeli” düsturunu savunanlardan birisi de Sam Peckinpah idi. Usta yönetmen tüm filmlerinde erkek hikayeleri anlattığından, eli silahlı erkekleri merkeze yerleştirdiğinden haliyle bir şiddet güzellemesi yapmaması da imkansız hale geliyor. Peckinpah’ın merkeze eli silah tutmayan bir karakter koyduğu tek filmi “Straw Dogs”. Elemanımız David Sumner vücudunu cömertçe sergileyen eşiyle birlikte muhafazakar bir kasabaya yerleşir. Kocasından beklediği ilgiyi göremeyen Amy, bunun üzerine dışarıya açılır. Evlerini tamir eden dört adama vücudunu teşhir eder. Bir süre sonra olaylar karışır. Halim salim, karıncayı incitmeyecek David, kaplan kesilir ve kendisine dalga dalga gelen şiddete daha büyük bir şiddetle karşılık verir. Peckinpah’a göre söz konusu insanın hayatı ise şiddet uygulamakta, hatta daha büyük bir şiddet uygulamakta (Trier’in karakterleri gibi tokata yumrukla karşılık vermek) bir sakınca yoktur. Bu filmde de bunu anlatır Peckinpah. Doğada bir canlının hayatı tehlikeye girdiğinde o canlı yaşamı için şiddet uygulayacaktır. Tezini güçlendirmek için de merkeze şiddetten alabildiğine uzak David’i yerleştirir. Finalde herkesi haklayan ve bundan da zevk alan David ile kasabaya gelen David arasında bir fark oluşur: David gerçekten “erkek” olur. Peckinpah’ın erkek hikayeleri anlattığını söylemiştik. Dolayısıyla finalde şiddet üzerinden erkekliği kutsaması pek de şaşırtmıyor. Neticede tüm filmlerinde bunu yapmış birisi idi Peckinpah. Yönetmenin şiddete bakışı gene Trier’i hatırlatır. İlla birisiyle ilişkilendirmek gerekirse Trier ile ilişkilendirebiliriz kendisini. David de Grace’i hatırlatır. Hatta finaldeki katliamla Grace’in erkek versiyonu olduğunu söylemek mümkün hale gelir.

Şiddeti anlatan başka yönetmenler de var şüphesiz: David Cronenberg, Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, Michael Haneke… Bu yazıda aralarında bariz benzerlikler olan beş yönetmeni ve beş filmi “şiddet” teması üzerinden ele aldım. Tabi bu filmlerde benzerlikler olduğu kadar farklar da var. Her yönetmenin yarattığı ve şiddetle iç içe olan dünya diğerlerinden farklıdır. Bu filmleri izleyip şiddet üzerine düşünmek iyi olabilir.

Kategoriler
haber

Mary Queen of Scots’a Aranan Yönetmen Bulundu

Elizabeth, The Tudors gibi tarihi dramaları kaleme alan usta senarist Michael Hirst’in senaryosunu yazdığı yeni tarihi draması Mary Queen of Scots’tan daha önce bahsetmiştik.

İskoçya’nın 16.yüzyıldaki kraliçelerinden Mary’nin hayatına odaklanacak filmin başrol oyuncusu geçtiğimiz sene belirlenmişti. Filmin başrolünü 19 yaşındaki Saoirse Ronan üstlenecek. Henüz diğer oyuncuları belli olmayan bu filmin yönetmeni de bu haftaya kadar belli değildi.

Working Title stüdyosu filmi yönetmesi için Danimarkalı yönetmen Susanne Bier ile iletişime geçti. Bu sene Love Is All You Need filmiyle karşımıza çıkan, Jennifer Lawrence-Bradley Cooper’lı Serena’yı gösterime hazır hale getiren Bier’in bu teklifi kabul edip etmeyeceğini önümüzdeki haftalarda öğrenebileceğiz.

susanne bier

Mary Queen of Scots’ın çekimlerine gelecek sene başlanacak. Bier’in önündeki diğer projeyse Jennifer Lawrence’ın yapımcılığını ve başrolünü üstleneceği Rules of Inheritance.

Kategoriler
haber

Susanne Bier Yeni Projesini Belirledi

“Haevnen/Daha İyi Bir Dünyada” filmiyle ünlenen Danimarkalı yönetmen Susanne Bier bu filmden sonra arka arkaya iki film kotardı. Pierce Brosnan’ın başrolünü üstlendiği “Den skaldede frisor/All You Need Is Love” Danimarka yapımı iken, Jennifer Lawrence-Bradley Cooper’lı “Serena” ise Amerikan yapımı idi. “Serena”yı gösterime hazır hale getiren yönetmen yeni projelerini belirlemeye başladı. Susanne_Bier

Bier’in yeni projesi de bir roman uyarlaması olacak. Helen Schulman’ın kaleme aldığı “The Beautiful Life” romanını perdeye taşımayı kabul etti Bier. Senaryoyu Harper Collins kaleme alacak. Aile ve ahlak konularını tartışmaya açan “This Beautiful Life” modern yaşamın ve internetin yıkıcı yüzüne odaklanıyor. Gerilim türündeki roman on beş yaşındaki Jake’in kendisine gönderilen ve müstehcen görüntüleri içeren kasetten sonra hayatının değişmesini anlatıyor.

Kategoriler
haber

Susanne Bier’dan Afrika Hikayesi

Danimarkalı yönetmen Susanne Bier 1991’de başladığı sinema yaşmında hep yüksek kaliteyi tutturan, farklı hikayeleri, duyguları yoğun bir şekilde alarak seyirciyi saran hikayeler yaratan bir isim…

Hollywood, Bier’ın yeteneğini biraz geç keşfetti ancak çok kısa süre içinde birçok senaryoyu kendisine teslim ederek arayı kapatacak gibi… All You Need Is Love ve Serena isimli iki filmin çekimlerini ve hazırlıklarını aynı anda sürdüren Bier, Cutting for Stone için de çalışmaya başladı.

1 milyon satışa ulaşan Abraham Verghese romanı, bir hintli hemşire ile ingiliz doktorun yasak aşkından doğan ikiz kardeşlerin hayatını anlatıyor. Etiyopya’da doktorluk yapan kardeşler, ülkenin karışık durumundan sık sık etkilenirler.