Kategoriler
izlenim

Tepenin Ardı: Şovenizm ve Olmayan Düşmanlık Üzerine

2010’lar Türkiye Sineması düşünüldüğünde hiç kuşkusuz aklımıza gelebilecek ilk yönetmenlerden biridir Emin Alper. Bu yazımızda inceleyeceğimiz filmi olan Tepenin Ardı ile Berlin Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış ödülünün sahibi olacak olan Alper, ulusal – uluslararası alanda tanındı. 2015’te çektiği ve yine çokça ses getiren Abluka ve 2019 yapımı olan Kız Kardeşler ile de artık rüştünü
tam anlamıyla ispatlayan bir yönetmen oldu.

Etrafı dağlar, tepelerle çevrili olan bir köyde baba ziyaretine gelen Nusret ve oğullarının büyükbaba Faik ile geçirdikleri birkaç güne odaklandığımız Tepenin Ardı bize tam anlamıyla günümüzde geçerliliğini koruyan bir Türkiye alegorisi sunuyor. Filmde 3 farklı jenerasyondan karakter bulunmakta. Dede Faik 12 Eylül öncesi ve 60’lar ile 70’lerin Anadolu insanını sembolize ediyor. O dönemlerde ülke olarak yaşanan tüm olumsuzlukları görmüş ancak bunlara artık göğüs geremeyecek derecede sinirli, ırkçı ve şövenist bir dünya görüşüne sahip olan Faik’in oğlu Nusret de 12 Eylül’ün hemen öncesinde ve sonrasında doğup aileleri tarafından huya suya dokunmayacak şekilde apolitik yetiştirilen jenerasyonu temsil ediyor. Dünyadan bir haber olan Nusret’in kendi içinde de bu yaşanmamışlıklardan mütevellit çektiği bir duygu açlığı var ve bunun en çok olanının da filmi izlerken elbette cinsellik olduğunu görüyoruz.

Şimdi gelelim en önemli karakter olan Zafer’e. Zafer de aslında babasının devam jenerasyonu gibi apolitik yetiştirilen neslin bir üyesi ancak o askerlikten dolayı çekmekte olduğu psikolojik ağırlıklı rahatsızlıklarıyla mücadele ediyor veya edemiyor. Zafer karakteri filmde tam olarak 90’ları temsil ediyor. Şizofren olduğunu gördüğümüz Zafer’in görmekte olduğu yakılan köy halisünasyonları, sözde eski asker arkadaşlarıyla operasyon konuşmaları gibi anlar da bu tezimizi destekler nitelikte…

Şimdi artık burada başlıkta da görmüş olduğumuz, filmin karakterlerine de hakim olan şövenizm kavramına gelebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sistemi ve alt sınıf aile yaşantısında çok önemli bir yer tutar şövenizm kavramı. Özellikle Köy Enstitüleri’nin kapatılmasından sonra tamamen bu ideolojiye dayalı olarak yoluna devam eden eğitim sistemi, 80’lerden sonraki ilkokul çocuklarına tarihin başlangıcı olarak Anadolu’ya ilk Türk devletlerinin girişini aldı. Selçuklu & Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi olmak üzere bu başlıklar tamamen şövenist bir bakış açısıyla anlatıldı çocuklara hayat bilgisi ve tarih derslerinde… Bu başlıklardan da tahmin edileceği üzere benim de içinde bulunduğum ve önceki jenerasyonlar hep önce şahlanan, 7 düvele haddini bildiren, bu yüzden sürekli iç ve dış hayali düşmanlarla uğraşan yüce Türk ırkının tarihine şahit olduk ve okuduk. Kuruluş, yükseliş, çöküş ve sonra yeniden kuruluş, yükseliş çöküş olarak bir kısır döngüde devam eden bu tarih anlatımı insanlar üzerinde çocuk yaşlardan itibaren filmde çok gördüğümüz düşman yaratma ihtiyacına ve içten içe yükselen bir ırkçılığa ön ayak oldu.

Filmde sürekli dede Faik’in sözüm ona kendine ait arazisine başka köylüler giriyor, onun yemeğini, hayvanlarını çalıyorlar veya onları öldürüyorlardı. Buna müteakip Faik de kendince savunma sistemini kurarak omzunda tüfeği ile bu hayali düşman olan köylülerle savaşıyor. Arada bir gidiyor film boyunca görmediğimiz çünkü aslında var olmayan düşman köylülerin hayvanlarını öldürüyor Faik. Bu düzlemde ilerlemekte olan hikaye Zafer’in erkek kardeşi Caner’in de, hayvan sürülerini gezdiren Süleyman’a da köylü ve Kürt olmasından dolayı sürekli uzak davranması, köpeğini öldürmesi de Türkiye’nin azınlık politikasının bir yansıması olarak gözümüze çarpıyor. Filmin en önemli taraflarından biri de kesinlikle mekan seçimi. Etrafı dağlar tepelerle çevrili bir köyün seçilmiş olması da milliyetçi – şoven dilde hakim olan 3 tarafı deniz, 4 tarafı da düşmanlarla çevrili Türkiye söyleminin bir metaforu… Finalde ise arka fonda çalmakta olan askeri marş eşliğinde Dede Faik, Nusret, oğulları hep birlikte silahlanıp tepe tırmanmaya başlıyorlar ve ekran kararıyor. Türkiye’nin bu kısır döngüde devam ettiğinin, edeceğinin bir yansıması olarak yüzümüze çarpıyor tüm bu gerçeği Emin Alper.

Kategoriler
seçki

Her Güne Bir Yerli Bir Yabancı Film: Tepenin Ardı, Ida

Selamlar sevgili bakiniz.com okurları. ‘Her Güne Bir Yerli Bir Yabancı Film Önerisi’ serimizin ikinci yazısına  hoş geldiniz. Umarım ilk yazımızı beğenmişsinizdir.

Yerli Film Önerisi: Tepenin Ardı

 2012 yapımı Emin Alper’in ilk uzun metrajlı sinema filmi özelliğini taşıyan Tepenin Ardı filminin oyuncu kadrosunda; Berk Hakman (Zafer), Mehmet Özgür (Mehmet), Tamer Levent (Faik) ve Reha Özcan (Nusret) yer alıyor.

Psikolojik sorunlardan ötürü askerlikten uzaklaşmak zorunda kalan Zafer, babası ve kardeşi ile birlikte dedesinin yanına köye gidip hava değişikliği sayesinde psikolojik sorunlarını kısa süreliğine de olsa unutmak ve dinlenmek istemektedir. Orman emeklisi olan dedesi Faik, Meryem ve Meryem’in çocuğu ile birlikte inzivaya çekilmiş, arada sırada avlanır. Faik’in tepenin ardındaki yörükler ile problemler yaşaması ve bu problemin nedeni olarak ise yörüklerin beslediği hayvanların, kendi bahçesine girip, bahçedeki otları yemesinden kaynaklandığını öne sürer. Birtakım gelişmelerin yaşanmasının ardından yörükler ile yaşadıkları gerilim tırmanmaya başlar ve dönüşü olmayan bir sürece girilir.

Filmin senarist ve yönetmenliğini üstlenen Emin Alper, gerilim seviyesini çok iyi ayarlayarak seyirciyi her zaman olayların pamuk ipliğine bağlı olduğunu çok iyi bir biçimde bizlere anlatır.

Emin Alper, sembolik anlatımıyla savaşların ortaya çıkış sürecine yepyeni bir soluk getirerek filmin bitimi ile birlikte, seyircileri kendi iç hesaplaşmalarıyla baş başa bırakır.

62. Berlin Film Festivalinde dünya prömiyerini yapan Tepenin Ardı, festivallerde toplamda 16 ödül alarak göğsümüzü kabarttı.

Yabancı Film Önerisi: Ida

 2013 yapımı Polonya yapımı bu filmin yönetmenliğini, Cold War filminin de yönetmenliğini yapan Paweł Pawlikowski üstlendi. Başrollerinde Agata Trzebuchowska (Ida), ve Agata Kulesza (Wanda Cruz) yer aldı.

 Annesi ve babasını daha çocukken kaybeden Ida, manastırda büyümüş ve artık bir rahibe adayıdır. Rahibe olmaya karar vermeden önce uzun süredir görüşemediği teyzesi ile görüşmeye karar verir. Teyzesi ile görüşmesinde kendisinden saklanan gerçeklerle yüzleşir ve Ida, hayatında geriye dönülemez bir yol ayrımı ile karşı karşıya kalır. Ida, manastıra dönüp rahibe mi olacak yoksa bambaşka bir hayata yelken mi açacak?

İkinci dünya savaşının kalıntılarından kurtulamamış, 1960’ların Polonya’sından bize esintiler sunan bu filmin tamamı siyah beyaz ve sabit kamera ile çekilmiş. Bir yol hikayesini anlatan bu film sinematografi ve sadelik açısından da göz kamaştırıyor.

Kendi yaşamanızı sorgulamanıza yol açacak bu film, 87. Akademi Ödüllerinde (2015 Oscar) Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü de kazandı.

Keyifli seyirler dilerim.

Kategoriler
haber

Emin Alper Yeni Filmini 2017 Kışında Çekecek

Önce Tepenin Ardı, sonra Abluka‘yla ödül üstüne ödül alan yetenekli yönetmen Emin Alper kariyerine Çukurcalı 3 Kız Kardeş (Sisters) adını verdiği yeni filmiyle devam edecek. Bu filmin senaryosunu tamamlayan Alper şu sıralar filmi için finansman arıyor. Bir sıkıntı ortaya çıkmazsa çekimlere 2017 kışında başlanacak. Adından da anlaşılacağı üzere filmin merkezinde üç kardeş yer alacak. Zengin ailelere evlatlık verilen bu üç kardeş bir süre sonra farklı nedenlerle köylerine gönderilirler, ama üçü de burada mutlu olmayınca buradan kaçmak isterler, olaylar gelişir. Filmin yapımcıları arasında Alman şirket Komplizen Films de yer alacak. Filmin oyuncu kadrosu henüz belirlenmedi.

Kategoriler
izlenim

Tepenin Ardı: Çehov’un Yalama Tüfeği

Tepenin Ardı’nı Beyoğlu sinemasında tamamen dolu bir salonda (hatta son dakikada gittiğimiz için en ön sıradan alabildiğimiz biletle) izleyebildik. Filmin yorumuna geçmeden önce bu sevindirici ve umut verici gelişmeyi aktarmak istedik. Filme girerken yaşadığımız mutluluk, Emin Alper’in filminde gördüklerimizle de arttı.

Anton Çehov’un kendi dile getirmediği ancak birçok eleştirmenin kendisinin ardından kuramlaştırdığı kuralı bir kez daha hatırlatalım: “Birinci perdede duvarda dolu bir tüfek asılıysa, üçüncü perdede o tüfek mutlaka patlar.” Sinema ve tiyatro tarihi boyunca pekçok sanatçı bu kuralı yorumladı, kendi eserlerine uyarladı. Tüfek veya tabanca metaforu kullanılarak toplumların geneline mesajlar verildi, yaklaşan tehlikeler konusunda uyarılar yapıldı.

tepenin ardı 1   Emin Alper de Tepenin Ardı’nda aynı tüfeği eline almış. Ve yazdığı senaryoda ülkemiz adına çok doğru bir tespitle “patlayan tüfek kuramını” yerelleştirmiş. Türkiye’de duvarda dolu bir tüfek varsa, o tüfek patlamak için üçüncü perdeyi beklemez. Patlar, durmadan patlar, eline alan herkes tetiğe basar, patladıkça patlar, patlamaya devam eder, bıktırana kadar patlar, argo deyimiyle patlaya patlaya yalama olur.

Tepenin Ardı, ülke insanımızın artan hastalıklarını mükemmel bir şekilde gözler önüne seriyor. Klinik akıl hastalığı düzeyine varan şüphecilik, bir kez gaza gelince kendini kontrol edebilme melekelerinin kaybolması, ötekiden düşman yaratma, her suçu yaratılan ötekinin üzerine atma… Emin Alper, uçsuz bucaksız bozkır ve kozmosun altında kurduğu mikrokozmostan toplumumuza ayna tutuyor. Bunu yaparken karakterlerin doğallıklarını kaybetmesine izin vermiyor. Dramatik yapı, verilmek istenen mesaja kurban gitmiyor. Olaylar ustaca örülüyor, olay örgüsünden ortaya ülke insanımızın üstüne cuk oturan bir kazak çıkıyor.

Filmin karakterleri özenle seçilmiş. Emin Alper’in mikrokozmosunda Türkiye’yi sonu bir türlü gelmeyen felaketlere taşıyan, her anlamda dip noktalarını görmemizi sağlayan her kesim temsil edilmiş. Emin Alper, bu temsil formülünü bilerek mi kurdu bilmiyoruz. Ancak akademik kişiliğinden dolayı ülkedeki sosyo-psikolojik dinamikleri bildiği için şu tartışılmaz gerçeği Tepenin Ardı’na çok iyi yedirmiş: Türkiye’de hangi sosyal çevrede olursa olsun bir araya gelen bir topluluğun başına kötü birşey gelirse, gerisi domino taşı gibi gelir. Küçük felaketler büyür, akıl ve mantık yitirilir. Erkek kaynaklı şiddet ve kontrolsüzlüğün yol açtığı büyük felaketler her yeri sarar. Yakın tarihimize de baktığımızda her darbe girişiminde, her katliamda, insanların toplu olarak canının yandığı her olayda senaryo hemen hemen Tepenin Ardı’ndaki gibidir.

Bu felaket hallerinin aktörleri de üç aşağı- beş yukarı bellidir.

İktidarsız “Alpha” Erkek: Tepenin Ardı’nda emekliliğini taşrada yaşayan dede Faik’le karakterize edilen, devlet memurluğuyla boşa geçmiş bir yaşam hikayesinin başkahramanı, tatminsiz, iktidarsız, liderlik ettiği grubun önünden gideceğine arkasına saklanan baskın erkek Faik. Dilimizde ingilizcede “leader” yani “yön veren, yönlendiren” anlamı taşıyan kelimenin karşılığının “idareci” yani “durumu idare eden” olması boşuna değil. Tepenin Ardı’nda da grubu ve durumu idare etmeye çalışırken akıl ve mantıktan yoksun olduğu için herkesin burnunu boka batıran kılavuz karga halini alan idarecimiz iyi resmedilmiş. Ülkemizin yönetici/politikacı sınıfı Faik’le temsil ediliyor.tepenin ardı 3

Kontrolsüz “Beta-Gama-Epsilon” Erkek: Aslında böyle bir tanım yok tahmin edersiniz ki… Tepenin Ardı’nda babasının olmayan iktidarının arkasına saklanan, hayatla ilgili hiçbir amacı, hayali olmayan, keyfinin ve afedersiniz sikinin dikine giden, sefa pezevengi baba Nusret karakterini tanımlamak için latin alfabesinin harfleri yetersiz kalıyor maalesef. Ülkede ne yöne baksanız gördüğünüz, Emin Alper’in de usta bir ironiyle “öğretmen” rolü biçtiği Nusretler, olaylar hızla kötüye giderken müdahale edemeyen, sonunda da kayıplarının ardından ağlayan kesim… Aziz Nesin’in de %60’la ifade ettiği topluluk… Memleketimizin büyük çoğunluğunu oluşturan bu kesim zeka olarak aptal değil tabi ki, ama sosyal konularda verdiği tepkiler o kadar yetersiz ki, aldığı kararlarda, seçtiği kişilerde pek IQ’ya rastlanmıyor.

Ülkenin “Katatonik” Gençliği: Ülke olarak birbirimize tekrarlamaktan en çok zevk aldığımız yalanlardan biri “dinamik genç nüfusumuz”dur. Tepenin Ardı’nda ülkemizin “genç geleceği”nin gerçek hali o kadar güzel resmedilmiş ki üzerine çok söylenebilecek birşey yok. Caner, ülkemizde ergenliğin 10 yaşında başladığının ve hiç bitmediğinin kanıtı olarak karşımızda duruyor. Merakları bastırılmış, özgürlükleri kısıtlanmış gençliğin bir ülkenin geleceğine nasıl zarar verebileceğini görmek istiyorsanız Tepenin Ardı’ndaki Caner’e bakın. Ülkemizin dinamik gençliği diye bahsettiğiniz, o salak çocuk işte…

tepenin ardı 2

“Adı Yok” Kadınlar: Tepenin Ardı’nda sadece bir kadın karakterin ve küçük kızının bulunması rastlantı değil gibi… Filmdeki kadın sayısı, kadının ülkemizdeki rolüyle doğru orantılı. Ergen ruhlarından sıyrılamamış erkekleri uyaran ancak felaketi engelleyemeyen Meryem, toplumun niye kötü gittiğini de resmediyor. Feodal yapılar erkek egemen gibi görünse de kuralları kadınlar tarafından koyulan, doğru yürümesi de kadınlar tarafından sağlanan yapılardır. Feodaliteden çıkıp kentleşen topluluklarda feminist akımlar aynı oranda gelişmezse, doğan boşluk ülkemizdeki gibi akıl ve mantığı yutan bir kara deliğe dönüşür. Ülkemizde feodalitenin yaşadığı çözülme ve feminist hareketlerin bastırılması ile kadının rolünün silikleşmesi de Tepenin Ardı’nda cisimlendiriliyor. Sinemamızda Aliye Rona ile temsil edilen iktidar sahibi “hökümet gibi” kadınlara, filmde de sosyal yaşamımızda da artık pek rastlanmıyor.

Emekçinin Görünmeyen Gücü: Mehmet, filmde herşeyi üreten, herşeye koşan, aslında herşeyi de hak eden isim. İktidarsız iktidar Faik’in deyimiyle “Kafasında biraz akıl olsa herşeyin sahibi olacak” ülkenin emekçi kesimi. Emin Alper, proleter Mehmet’in açmazlarını o kadar iyi perdeye taşıyor ki Coen Biraderlerin ustaca çizilmiş çaresiz karakterlerinin Ermenek’e ışınlandığını görüyoruz. Ve bize göre ayağa kalkıp hakkını arayamadığı, ortama uyup kendisi de saçmalamaya başladığı için, hem filmdeki ailenin başına gelen, hem de geniş anlamda ülkenin yaşadığı tüm felaketlerin baş sorumlusu…

tepenin ardı 4

Kayıp Kuşaklar: Zafer ve Sülü ile resmedilen ülkenin ziyan edilmiş gençliği… Eğitimsiz bırakılan, toplum dışına itilen Sülü ve kişilikleri askerlikten, şiddetten doğan travmalarla örselenmiş milyonları temsil eden Zafer… Ülkemizin sayısız kayıp kuşağına eklenen yeni jenerasyon da Tepenin Ardı’nda yerini buluyor. İzleyici olarak tüm film bittiğinde sadece bu iki gence acımak geliyor elimizden.

Yorumumuzda sadece karakterleri anlattık. Filmdeki olaylarla ilgili pek ipucu vermemeye çalıştık. Filmde yaşanan olayları bizden okumak yerine izlemenizin daha doğru olacağını düşünüyoruz. Bu yüzden Tepenin Ardı’nı mutlaka izleyin, izlemekle kalmayın ders alın. Ve yukarıda saydığımız karakterlerin temsil ettiği hiçbir grubun parçası olmamaya çalışın. Ülkemizde yaşanan toplu delilik halinin dışında kalmaya çabalayın.

Kategoriler
haber

14 Aralık 2012: Gösterime Giren Filmler

The Hobbit: An Unexpected Journey / Hobbit: Beklenmedik Yolculuk

İngiliz yazar J.R.R. Tolkien Yüzüklerin Efendisi serisini sinemaya uyarlayan Peter Jackson, bu efsaneyi yazarın The Hobbit eseriyle devam ettiriyor. Yine üçleme olarak izleyeceğimiz yapımın ilki bu hafta gösterime girerken kadroda Martin Freeman, Ian McKellen, Cate Blanchettt, Orlando Bloom, Ian Holm, Christopher Lee, Hugo Weaving, Elijah Wood, Evangeline Lilly, Richard Armitage yer alıyor. İkinci film olan The Hobbit: The Desolation of Smaug 13 Aralık 2013’de, serinin üçüncü ve son filmi The Hobbit: There and Back Again 3D ise 18 Temmuz 2014’de vizyona girecek.

Venuto al Mondo / Sen Dünyaya Gelmeden

Margaret Mazzantini’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmeni Mazzantini’nin eşi Sergio Castellitto. Toronto Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan yapımın başrollerinde Penélope Cruz ve Emile Hirsch yer alıyor.

Tepenin Ardı

Birçok film festivalinde gösterilen ve ödülle dönen Emin Alper’in yönettiği film ülkemizde yeteri kadar salonda gösterim şansı bulamasa da bu hafta sinemaseverlerle buluşuyor. Tamer Levent, Reha Özcan, Mehmet Özgür ve Berk Hakman’ın rol aldığı film egemen erkek kültürü üzerinden bir aile trajedisini anlatıyor.

Bana Bir Soygun Yaz

Araf ve Cehennem 3D filmlerinin yönetmeni Biray Dalkıran imzalı film haftanın yerli komedilerinden. Kadrosunda Hakan Yılmaz, Çetin Altay, Umut Oğuz ve Mehmet Usta yer alıyor.

Laz Vampir: Tirakula

Levent Sülün, Wilma Elles ve Alp Korkmaz’ın başrolünü oynadıkları filmin yönetmenleri Metin Koç ve Ulaş Zeybek. Haftanın diğer yerli komedisi olan yapım, laz bir şoförün bedenine giren Drakula’nın zamanla laza dönüşümünü anlatıyor.

Kategoriler
izlenim

Tepenin Ardı: Ortada Bir Fil Problemin Varsa Üstüne Balina Oturtursun

Emin Alper’in daha önce ülkemizde çeşitli kısıtlı gösterimleri yapılmış ilk uzun metraj filmi Tepenin Ardı, uzun yurtdışı festival yolculukları dâhil yolculuğunu nihayete erdirmek üzere ülkemizde genel dağıtıma çıkıyor. Bakmayın genel dağıtım dediğime, ana akım medyanın da haberleştirdiği üzere film tüm Türkiye’de sadece 14 salonda gösterime girecek. Bunlardan 10 tanesinin İstanbul’da olduğunu söylediğimde manzaranın vahameti tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. Hala durumu tam kavrayamadıysanız kalan şehirler; Ankara, İzmir ve Eskişehir…
Bu sinema salonları, kapananlar, tekelleşme üstüne daha çok fazla konuşmak pekâlâ mümkün ama bunun burada konuşulması filme haksızlık olacaktır.

Orman emeklisi Faik ile tepenin ardındaki Yörükler arasında gizliden yürüyen bir sürtüşme vardır. Oğlu Nusret ve torunlarının geldiği gün onlara kestiği davar da bu sürtüşmenin kurbanlarından birisidir. Aynı günün gecesinde torunlardan birisinin silah merakı ile başlayan gerilim, sonraki günün akşamına değin sürekli büyüyerek gelişecek ve Yörüklerle bir savaş neredeyse kaçınılmaz olacaktır. Peki, gerçekten tepenin ardında Yörükler var mıdır?

Otoriter dede Faik (Tamer Levent), oğul sefa pezevengi Nusret (Reha Özcan), torunlar; asker eskitmesi Karaman koyunu Zafer (Berk Hakman) ve altıpatlar Caner (Furkan Berk Kıran), yardımcı yarım erkek Mehmet (Mehmet Özgür), yarım erkeğin yarımdan az yabani oğlu Sülü-Süleyman (Sercan Gümüş), doğasına uygun tek karakter Köpek Paşa (Sarı), kadın Meryem / Meyrem (Banu Fotocan) ve kadın adayı Aliye (Şevval Kuş) bir günlüğüne bir araya gelirse ne olur?

Bu her biri birbirinden bir o kadar farklı, bir o kadar aynı ve birdirbir oynayan karakterler aslında büyük bir bütünün yek parçası. Hiçbirisi bu habitatta tek başına var olmamış vaziyette, herkes birbirini etkiliyor ve neticede kocaman yabani, yabancı ve tehlikeli bir birliktelik ortaya çıkıyor.

Burada şunu açmak gerek, filmin ele aldığı konuyu iki parçaya bölmek mümkün. Aynı manaya getirtilebilecek bu iki okumada da benzer kapılara çıkılıyor; insan doğası doğaya nazire edercesine hayatta kalma dürtüsünün ötesinde bir çaba içindedir. Hayatta kalmasını gerçeklere bağlamaya gerek duymaz, gerektiğinde sahte düşmanlar yaratır, isterse fazlasıyla suni şeylerden yapmak istediğini yapma yolları arar.

Her karakterin buna benzer bir anını görürüz film boyu. Torun Caner şişeye ateş eder içten yanmalı beyni başka hedeflerin de peşindedir. Baba Nusret şair kişiliği ve unutamadığı karısı ile yalnızlığın derinliklerinde hayatta kalmayı başka bir bedende bulur. Dede Faik, kendi otoritesini herkese istediğini söyleme kudretinde saklı olduğunu düşünür (Meryem ile arasındaki Mehmet’i ve Süleyman’ı konu alan konuşma) ve öyle böyle otoritesini sarsmaya yönelik hareketlere sıfır tahammül gösterir. Aynı kudretli Dede Faik gerekirse farklı yönlere akmakta olan dereyi alıp kendi amaçları doğrultusunda yarattığı paranoyak düşmanın üstüne sürebilir.

Bu sene izlediğim çoğu türk filminin temelinde yatan bir meseleyi daha kenarından ele alıyor Emin Alper’in filmi; iletişimsizlik. Büyük bir sorun düşünün, boz bir ayıdan biraz büyük olsun. Bu büyük sorun evdeki herkesi etkilesin. Buna çözüm bulmak için tüm aile bireyleri birleşip bir hayvanat bahçesinden fil alsınlar. Sonra getirip bu kocaman fili salonun ortasındaki bu büyük sorunun üstüne oturtsunlar. İşte o noktadan sonra artık ortada bir fil yoktur. Zira ortada bir fil olsa, o filin gitmesi gerekir. O filin gitmesi demek büyük sorunun tekrar ve çok daha acı (ezilmiş) şekilde ortaya çıkması demek olacaktır.

Ülkemizde kimse o filleri yerinden kaldırmaya çalışmıyor. Yetinmiyor, filin kalkmaya çalıştığını gören üstüne balina oturtmaya çalışıyor. Balina dediğin okyanusta yaşayan canlı, salonun ortasında işi ne ki?
İşte birkaç film buna dikkat çekiyor. Tepenin Ardı bunu kenarında da olsa ama çok çok iyi bir şekilde yapıyor. Bir adam ayağından vuruluyor. Sonrasında kimse nasıl ve niyesini sorgulama “riskine” girmiyor çünkü halihazırda yaratılmış ve sürtüşülen bir düşman var. Sorgulamak bir risktir, farklı sorunların ortaya çıkmasına yol açabilir.

Yönetmen ve senarist Emin Alper’in röportajlarından da görülebileceği üzere filmin temelinde ülkemizi kemiren, yakın zamana kadar üstünkörü bile konuşulması kaşınan bir yara gibi algılanan mevzu-lar- yatıyor. En birincil örneği kürt sorunu. Tepelerin ardında, ülkenin en doğusunda birileri yaşıyor. İşte o birilerinden bazıları da daha dik tepelerin ardına gidiyor. Sonra geriye ellerinde silahlarla geliyorlar. Niye olduğunun önemi yok! Her silahla geleni vurmak; gerektiğinde silahsız ve kendini koruyamayacak olanlara bile genelin gözünü korkutmak adına veya daha vahimi sırf merakı gidermek/tatmin olmak için zarar vermek gerek.

Filmi böyle görmemizi sağlayan ve bence filmi sürükleyen karakter kesinlikle asker eskitmesi Zafer. Onun dereden geçtiğini gördüğü askerler ise filmin daha girişinden, hikâyenin görünenden farklı olduğunu suratımıza çarpan sahne oluyor. Noktayı asla olmayı beceremediği bir Karaman koyunu olan Zafer’le koyarak bunu pekiştiriyoruz.

Arada şunu belirtmem gerek. Filmi izlerken sıkıldığım yerler oldu. Huzursuz bir biçimde koltuğumda hareket ettiğim birkaç uzun sekans vardı. Filmden çıktığımda filmi sevip sevmediğimden o kadar emin değildim. Sevmemiş olma yanım ağır basıyordu. Lakin kafamda bir şeyleri döndürüp durduğunu kabul etmem gerekiyor. Ne zaman eve gelip, bir kahve eşliğinde filmi tam manasıyla etraflıca düşündüm; işte o zaman aslında filmi sevdiğimi anladım. Buradan şunu söyleyebiliriz, kolay bir film değil Tepenin Ardı. Üstünde çözüm düşünme, düşünceyi eyleme geçirip kabuk parçalama, kabukların altından çıkan özütü katmanlara ayırma ve en son olarak bu özütü yiyerek ağızda bıraktığı kekremsi tatla empati kurarak tadına ulaşma şeklinde meşakkatli bir özümseme süreci istiyor. En azından benim için böyle bir süreç gerekti.

Değinmezsem yazı eksik kalacak, kadın ekseninde de filmin na-HOŞ yanları vardı. Bir yerde aslında bunu çaktırmadan belirtmeye çalıştım. Karakterleri tanıtırken Meryem’i yalnızca kadın olarak verdim. Filmin, film boyu işleyerek verdiği ama çözüm üretmediği tek yan bana kalırsa burasıydı. İşleniş biçiminden ne kadar hoşnut kalsam da sonuç kısmından şikâyetçiyim. Her şeyi tahmin eden, isimsiz kahraman ve hatta Dede Faik’in deyimiyle peygamber olacak kadın Meryem, onlar için sadece kadın kalabilirdi ama bizlere kadınlığının ötesinde de bir şeyler sunabilirdi. Bunun harcanmış bir fırsat olduğunu düşünmeden edemiyorum. Özellikle Nusret, Aliye ve Meryem’in bir arada bulunduğu bölümde bunu harcamaması için içimden duacı oldum ama dualarım boşa çıktı.

Buradan şuna geçiş yapılabilir: senaryo. Emin Alper’in yönetmenliğinden tam emin olamadım ama senarist yanından çok etkilendim. Yaratım sürecinde gerçekten içine girip tam manasıyla yaşayan karakterleriyle dört başı mamur bir senaryo yazmış.

Bu senaryoya hayat verenlerden birisi hiç kuşkusuz görüntü yönetmeni George Chiper olmuş. Karaman’ın Ermenek ilçesi Balkusan Köyüne hiç gitmedim ama köyün civarındaki o köhne yerdeki evi oraya gittiğimde bundan daha iyi görebileceğimi hiç zannetmiyorum. Hatta muhtemelen gidecek olsam hüsranla ayrılabilirim. Ortamın o sarımsı tonu filme çok güzel yedirilmiş.

Neticede yakın zaman türk filmleri içinde eli yüzü düzgün, derdi olan ve bu derdi iyi şekilde aktaran bir yapım ortaya çıkardığı için Emin Alper’e teşekkür ederim. Onu bu filmin ortaya konmasında destekleyen, çok erken yaşta kaybettiğimiz Seyfi Teoman’a da bu fırsatla hem teşekkür ediyorum hem de tekrar Allah’tan rahmet diliyorum.

Kategoriler
haber

Anadolu Üniversitesi 14. Uluslararası Eskişehir Film Festivali

Üniversite merkezleri tek uluslararası film festivali olan Anadolu Üniversitesi Sinema Kültürünü Geliştirme Birimi tarafından düzenlenen festival 2-9 Mayıs tarihleri arasında sinemaseverleri Sinema Anadolu ve Cinebonus sinemasına bekliyor.

2 Mayıs Çarşamba günü açılış töreni ile başlayacak festivalin ilk filmi, Olivier Nakache ve Eric Toledano’nun yönettiği, başrollerde François Cluzet ve César Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanan Omar Sy’ın yer aldığı “Intouchables / Can Dostum” olacak. Ayrıca film festival ile Türkiye prömiyerini yapmış olacak.

Ödüller:

Her sene dağıtılan Onur Ödülleri ve Sinemaya Emek Ödülleri de açılış töreninde sahiplerini bulacak. Onur Ödülleri yeşilçamın unutulmazlarından Ediz Hun ve Selma Güneri‘nin olacak. Sinemaya Emek Ödülleri ise, elvi Boylum Al Yazmalım filminin efsaneleşmiş müziğine imza atan Moğolllar grubunun en önemli isimlerinden olan Cahit Berkay‘a ve senarist  Safa Önal‘a verilecek.

Beşinci kez düzenlenen Sinema Kültürüne Katkı Ödülleri Yarışması‘nda ödül alacak program, makale ve kitapları belirleyecek jüri ise yarışmanın Seçici Kurulu, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haluk Gürgen, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç Dr. N. Aysun Yüksel, Yapımcı ve Sinema yazarı Leyla Özalp, SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) Başkanı Tunca Arslan, Sinema Yazarı Alper Turgut’tan oluşuyor.

Sinema Tarihinin Unutulmazları:

Sinema klasiklerini orjinal kopyalarından izleme şansı sunan festivalin bu bölümünde , Nicolas Ray’ın 1955 yapımı Rebel Without A Cause (Asi Gençlik)’u, Jean Luc Godard’ ın 1963 yapımı Le Mepris (Nefret)’i, Akira Kurosawa’nın 1954 yapımı Seven Samurai (Yedi Samuray)’ ı, Alfred Hitchcock’ un 1959 yapımı North By Northwest (Gizli Teşkilat)’ı, Luchino Visconti’ nin 1971 yapımı Death in Venice (Venedikte Ölüm)’i ve Charles Walters’ın 1956 yapımı High Society (Yüksek Sosyete) filmleri sinemaseverlerle buluşacak.

Anısını:

Sinema dünyasının kaybettiği en önemli isimlerin anısına düzenlenen bu bölümde Ömer Lütfi Akad’ın “Vesikalı Yârim” filmi, Yusuf Kurçenli’nin “Gramafon Avrat” filmi ve Theodoros Angelopoulos’un “The Dust of Time” filmleri gösterilecek.

Söyleşiler: 

Snackbar filminin yönetmeni Meral Uslu, Yeraltı filminin yönetmeni Zeki Demirkubuz, oyuncular Engin Günaydın ve Serhat Tutumluer, Lal Gece filminin yönetmeni Reis Çelik ve oyuncu İlyas Salman, Can filminin yönetmeni Raşit Çelikezer, Güzel Günler Göreceğiz filminin yönetmeni Hasan Tolga Pulat, Tepenin Ardı filminin yönetmeni Emin Alper, Nar filminin yönetmeni Ümit Ünal ve daha birçok isim filmlerinin ardından sinemaseverle buluşacak.

—-
bakınız: facebook sayfası
bakınız: basın bülteni
bakınız: twitter

Kategoriler
haber

31. İstanbul Film Festivali “Altın Lale Ödülleri” Sahiplerini Buldu

14 Nisan Cumartesi akşamı Cnn Türk kanalından canlı yayınlanan, Mehmet Ali Alabora’nın sunumu ile Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleştirilen törene Zeki Demirkubuz‘un yönettiği Yeraltı filmi damgasını vurdu. Fakat Ulusal Yarışma’nın En İyi Filmi Almanya’dan Caligari Ödülü ile dönen Emin Alper‘in  yönettiği  Tepenin Ardı filmi oldu.

Nuri Bilge Ceylan‘ın jüri başkanlığını yaptığı Uluslararası Altın Lale Yarışması’nın En İyi Filmi ise Gael García Bernal ve Hani Furstenberg‘in rol aldığı,  Julia Loktev‘in senaryosunu yazıp yönettiği The Loneliest Planet filmi oldu.

Ulusal Yarışma:

En İyi Film: Tepenin Ardı
En İyi Yönetmen: Zeki Demirkubuz / Yeraltı
Jüri Özel Ödülü: İz-Reç
En İyi Erkek Oyuncu: Engin Günaydın / Yeraltı
En İyi Kadın Oyuncu: Sanem Öge / Şimdiki Zaman
En İyi Senaryo: Babamın Sesi,  Tepenin Ardı
En İyi Görüntü Yönetmeni: Türksoy Gölebey / Yeraltı
En İyi Kurgu: Yeraltı
En İyi Müzik: Mustafa Biber / İz-Reç

Uluslararası Yarışma:

En İyi Film:  The Loneliest Planet
Jüri Özel Ödülü: Oslo, 31. August

Sinemada İnsan Hakları Ödülü: Just the Wind
Sinemada İnsan Hakları Özel Mansiyon Ödülü: Terraferma & Crulic
FIPRESCI Ödülü (Ulusal) : Tepenin Ardı
FIPRESCI Ödülü (Uluslararası) : Wuthering Heights
Radikal Halk Ödülü (Ulusal) : Yeraltı

Kategoriler
haber

Tepenin Ardı ve Lal Gece 62. Berlin Film Festivalinde

9-19 Şubat 2012 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 62. Berlin Film Festivalinde iki Türk filmi de yer alacak.

Emin Alper’in yönettiği festivalin Forum bölümünde gösterilecek olan Tepenin Ardı filminin galası 10 Şubat günü gerçekleşecek.

Reis Çelik’in yönettiği ve 11 Şubat günü galası gerçekleşecek film Lal Gece ise festivalin Generation bölümünde yer alacak.