Kategoriler
haber

Matthias Schoenaerts, Terrence Malick’in Filmi Radegund Hakkında Konuştu

Terrence Malick iki yıl önce savaş/vicdani ret draması Radegund‘ın çekimlerine başlamış, başrolleri August Diehl, Alexander Fehling, Matthias Schoenaerts, Bruno Ganz ve Michael Nyqvist‘e teslim etmişti. 2. Dünya Savaşı zamanında geçen bu biyografik film, Nazilerle birlikte savaşmayı ret eden Franz Jagerstatter‘in (Diehl) hayatına odaklanıyor. Jagerstatter Nazilerle birlikte savaşmayı ret edince Nazilerce öldürülmüştü. Filmde Yüzbaşı Herder’i oynayan Schoenaerts usta yönetmenle ve filmiyle ilgili konuştu. Aktör, “Setlerde hayat değiştiren birkaç anım oldu. Terrence Malick’le çalışmak da kesinlikle bunlardan bir tanesi. Nezaketini, hayata ve hayatın her bir unsuruna dair hayranlığını, sıcaklığını, cömertliğini, hassasiyetini ve odağını çok sevdim,” demiş.

Aktör, Muhammed Ali’nin ABD için Vietnam’da savaşmayı ret etmesinin başat ilhamının Jagerstatter olduğunu da belirtmiş. “Çılgınca değil mi? Avusturyalı birisi, Muhammed Ali’nin Vietnam’da savaşmama konusunda ilham vermiş. Tarih budur, bu çok güzel,” demiş. Bu arada Independent sitesinde göre Radegund sonunda bu yıl Venedik Film Festivali’nde veya Toronto Film Festivali’nde galasını yapabilir. Siteye göre film ya 2018 sonu ya da 2019 başında ABD’de vizyona girebilir. Bakalım Malick sonunda filmini bu yıl vizyona çıkaracak mı. Bekleyelim görelim.

Kategoriler
haber

Matthias Schoenaerts Bu Yıl Beş Filmle Dönebilir

Bullhead filmindeki performansıyla dikkatleri çeken, daha sonra Marion Cotillard’lı Rust and Bone filmiyle iyice ünlenen Belçikalı yetenekli aktör Matthias Schoenaerts kariyerine Fransa ve Amerika’da devam ediyor. En son Adele Exarchopoulos’lu Le Fidele filminde izlediğimiz Schoenaerts bu filmden sonra beş filmde rol aldı. Aktörün beş filmi de bu yıl vizyona girecek gibi görünüyor. Schoenaerts mart ayında vizyona girecek, Jennifer Lawrence’lı casus gerilimi Red Sparrow filminde Rus ajan Vanya Egorov rolünde karşımıza çıkacak. Rus balerinin ajan olmasını, daha sonra çift taraflı ajana dönüşmesini konu alan filmi Francis Lawrence yönetti. Eleştiriler karışık. Aktörü sonbaharda Thomas Vinterberg’in yeni filmi Kursk‘te de izleyebileceğiz. Başrolünü üstlendiği bu filmde de bir Rus’u, Kaptan Mikhail Kalekov’u oynadı aktör. Colin Firth, Max von Sydow, Michael Nyqvist ve Lea Seydoux’nun da rol aldığı Kursk, Rusya’nın 2000 yılında batan denizaltısına ve mürettebatın hayatta kalma savaşına odaklanıyor.

Close Enemies

Aktörün diğer projesiyse aktris Laura de Clermont-Tonnerre’nin yönettiği Mustang. Connie Britton, Josh Stewart, Bruce Dern ve Jason Mitchell’ın da rol aldığı bu filmse terapi programı kapsamında vahşi atları eğitme şansını elde eden Roman (Schoenaerts) adlı eski bir mahkuma odaklanıyor. Filmin bu yıla yetişmesi bekleniyor. Sıkça suçluları, mahkumları, öfkeli karakterleri oynayan Schoenaerts’i şu sıralar çekimleri devam eden Territoires/Close Enemies filminde de öfkeli, şiddetli bir suçlu rolünde izleyeceğiz. Far From Men filmiyle dikkatleri çeken David Oelhoffen’in yönettiği bu film çocukken arkadaş olan, büyüdüklerinde yolları ayrılan, birisi suçlu, diğeri polis olan iki kişiye odaklanacak. Polisi Reda Kateb oynadı. Filmin bu yıla yetişip yetişmeyeceği bilinmiyor. Aktörün diğer projesiyse Terrence Malick’in yönettiği, 2. Dünya Savaşı zamanında geçip Naziler için savaşmayı reddeden Avusturyalı Franz Jagerstatter’in hayatını konu alan biyografik film Radegund. Aktör bu filmde Herder adlı bir karakteri oynadı. Filmin 2018’de vizyona girip girmeyeceği bilinmiyor. Malum, Malick kurgu aşamasında yıllarca takılı kalıyor.

Kategoriler
haber

Awaken: Terrence Malick’in Yapımcılığında Görsel Şölen

Yapımcılığı Terrence Malick tarafından gerçekleştirilen Awaken, yönetmenin tarzına yakın bir şekilde dünyayı geziyor.

Yönetmen: Tom Lowe
Senaryo: Film yönetmen Tom Lowe’un dünyadaki bir turu… Dolayısıyla bir senaryo yok…
Oyuncular: Oyuncuları da kentler, insanlık, hayvanlar alemi ve coğrafyalar olarak özetleyebiliriz.
Konu: Yönetmen Tow Lowe, 5 yıllık bir dünya turunda 30 ülkeyi dolaştı ve dünyanın hallerini kamerasına aldı. Filmin Baraka gibi bir görüntülerle dünya turu olduğu söylenebilir.
Gösterim Tarihi: Net belli olmasa da 2018’de dünya festivallerini dolaşacak gibi görünüyor.

https://www.youtube.com/watch?v=u9GJSV3IZPo

Kategoriler
seçki

Sinemanın Kaçak Âşıkları

Bir zamanlar (1930’lu yıllarda) Amerika büyük bir ekonomik krizle (Büyük Buhran) sallanır, halk da kuru ekmeğe talim olup kapitalizme diş bilerken pek çok soyguncu ortaya çıkmıştı. 24 yaşındaki Bonnie Parker ve 25 yaşındaki Clyde Barrow da o soygunculardan idiler. Genç yaşta banka ve dükkanları soyan, kaçak hayatı yaşayan bu ikili sadece toplumu değil, sinemacıları da etkilemişlerdi. 1934’te çift, polislerce pusuya düşürülüp öldürülmüşlerdi. Ölümlerinden sonra Bonnie ve Clyde’tan etkilenilerek pek çok karakter yaratıldı filmler için. Hazır Edgar Wright’ın yeni filmi Baby Driver gösterime girmişken sinema filmlerindeki kaçak âşıkları derleyeyim istedim.

Baby Driver (2017): Derlemeye bu filmle başlayayım. Daha önceki filmlerinde eğlenceli aksiyon sekanslarına (araba takip sahneleri, kovalamaca sahneleri gibi) imzasını atan yetenekli yönetmen Edgar Wright eğlence konusunda çıtayı yeni filminde de düşürmüyor ve gene kaliteli araba takip sahneleri, heyecanlı kaçış/soygun sahnelerine imzasını atıyor. Baby Driver‘ı bu listeye dahil etmemin nedeniyse merkezdeki çiftin Bonnie ve Clyde’tan esinlenilerek yaratılmaları. Filmin bir yerinde de bir karakter, Baby (Ansel Elgort) ile Debbie’ye (Lily James) bakıp “Bonnie ve Clyde geliyor,” (diğerinin “Bence Bonnie ve Bonnie geliyor,” demesi eğlenceliydi) diyor. Ama Wright, Baby ile Debbie’yi birbirlerine âşık ettirdikten sonra Bonnie ve Clyde gibi âşıklara macera üstüne macera yaşatmıyor. Yani Baby, Clyde gibi banka soyuyor (aslında soyanların ulaşımını sağlıyor ama neticede suça ortak oluyor), ama Debbie, Bonnie’den farklı olarak suça bulaşmıyor. Finale doğruysa çift, Bonnie ve Clyde gibi polislerden kaçmaya çalışıyor. Wright formüllerden fazla kopmasa da eğlenceli ve dinamik kurgusu, enfes soundtracki, etkileyici karakterleriyle yılın en keyifli ve heyecanlı filmlerinden birisine imzasını atmış oldu. Baby ve Debbie çiftini de sevmemek zor doğrusu.

The Getaway (1972): İşte tam anlamıyla Bonnie and Clyde filmi. Ama dönem ’30’lar değil, merkezde de Bonnie ve Clyde yok, lakin onları fazlasıyla hatırlatan Doc (Steve McQueen) ve Carol McCoy (Ali MacGraw) merkezde yer alıyor. Sam Peckinpah’ın bu soygun filminde sadece bir kez soygun yapılıyor. Dört yıldır hapiste olan Doc tanıdıkları sayesinde, banka soyma karşılığında hapisten çıkar. Fakat işler beklendiği gibi gitmez ve soygunu planlayan ve uygulayan Doc ile eşi Carol çareyi Meksika’ya kaçmaya çalışmakta bulurlar. Peckinpah’ın Bonnie ve Clyde yorumu tam da Peckinpah’lık bir yorum olmuş. Bonnie ve Clyde birbirlerini severken Doc ile Carol arasında sevgi olduğu kadar şiddet de var [Doc yeri gelir eşini tokatlar mesela (yönetmenin diğer filmlerinde de kadınlara pek iyi davranılmaz. Hatta bu yüzden o dönemlerde Peckinpah’ın kadın düşmanı olup olmadığı tartışılmıştı)]. Aslında denebilir ki Peckinpah film boyunca geleceği muğlak, adeta çoktan tükenmiş bir ilişkiyi anlatıyor. Peckinpah soygun sahnelerini de, araba takip sahnelerini de, çatışma sahnelerini de heyecanlı hale getirmeyi başarırken gerilimin çiftin üzerindeki etkisini de iyi işlemiş. Gene personasına uygun bir rolde karşımıza çıkan McQueen’i izlemek keyifliydi. Bu filmin daha sonra, ’94’te Alec Baldwin ve Kim Basinger’ın başrollerinde yeniden çevrildiğini ama tahmin edileceği üzere kötü eleştiriler aldığını ekleyeyim.

They Live by Night (1948): Nicholas Ray de kaçak âşıklar temasını işlemekten alıkoyamamıştı kendisini. They Live by Night adını verdiği filminin merkezinde hapis kaçağı Bowie (Farley Granger) yer alıyor. Okumamış, kafası fazla çalışmayan Bowie iki yaşlı adamın da ittirmesiyle bankaları soyar. Aslında Baby gibi aracı kullanır sadece. Ray bir yandan Bowie’nin soygunculuğuna, beri yandan da genç Keechie’ye (Cathy O’Donnell) âşık oluşuna odaklanır. Bir süre sonra öykünün merkezine bu aşk yerleştirilir ve pek çok filmde olduğu gibi Keechie’yle Bowie’nin polislerden kaçışlarına, Peckinpah’ın filminde olduğu gibi Meksika’ya ulaşmaya ve kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışmalarına odaklanılır. Ray’in filmi kaliteli. Gençlerin dertlerini daha sonra Rebel Without a Cause‘da da işleyen Ray burada da ’30’ların krizini, bu krizin gençler üzerindeki etkilerini iyi bir şekilde işlemiş. Aslında kaçak âşıklar konusunu işleyen her yönetmenin gençlerin suça yönelişi üzerine kafa patlattıklarını, filmlerinde de bu nedenlerin üzerinde durmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Gerçi bu filmlerin en yeni halkası Baby Driver‘da suça yöneliş yüzeysel bir şekilde işlendi.

Badlands (1973): Son on yılını birbirinden sıkıcı ve kötü filmlerle (To the Wonder, Knight of Cups, Song to Song) heba eden usta yönetmen Terrence Malick inanmayacaksınız (!!) ama bir zamanlar sağlam senaryolu, enfes filmler çekiyor, doğaya daha iyi odaklanıyordu. İşte o enfes filmlerinden birisi de Badlands. ’73’te vizyona giren film iki âşığa, Kit (Michael Sheen) ve Holly’e (Sissy Spacek) odaklanıyor. 25 yaşında, James Dean’e öykünen Kit’le müzik eğitimi alan, okulda pek popüler olmayan Holly’nin yolları bir gün kesişiyor ve bu çift ardından (Bonnie’yle Clyde gibi bir çift olup) suç işliyorlar. Filmi enfes kılan şeylerden ilki iki karakterini de çok iyi işlemiş olması. Öykü 73’ten önce de pek çok yönetmence işlenmiş bir öykü: Toplumun dikkatini çekmeyen iki genç insanın birbirlerine âşık olmaları, ilişkilerini yürütmeye çalışırlarken polislerden kaçmaları, suç işlemeleri. Badlands bu öyküdeki karakterlerini alabildiğine derinleştiren filmlerden. Diyaloglar, Holly’nin anlatıcılığı, görüntü yönetmenliği her şey dört dörtlük. Ne kadar iyi olduğunu ise Malick’in son filmleriyle karşılaştırdığımızda daha iyi anlıyoruz. Lafı uzatmayayım, Badlands hem Malick’in, hem de kaçak âşıklar temalı filmlerin en iyilerinden.

Ain’t Them Bodies Saints (2013): Baby Driver‘dan önce kaçak âşıklar teması bağımsız film Ain’t…‘te de işlenmişti. David Lowery bu ilk filminde Malick’in izinden gittiğini belli ediyordu. Badlands‘te olduğu gibi bu filmin de merkezinde suçlu bir adam, Bob (Casey Affleck), bu adama âşık olan bir kadın, Ruth (Rooney Mara), var. Ruth, Holly gibi suçsuz. Badlands‘te Holly erkeklerin (baba, sevgili, koca) hükümranlığını hemencecik kabul eden bir karaktere sahip birisi olarak yansıtılır. Holly suç işlemiyor, Ruth da. Bob ise Kit’i hatırlatır, suç işler, Kit gibi çok âşıktır. Lowery filmin sinematografisinde, doğayı merkeze alış şeklinde, filmin yavaş temposunda da Malick’i hatırlatır. Bence ortalamayı aşamayan bir film bu film. Ama düşününce Malick’in son filmlerinden daha nitelikli olduğunu da söyleyebilirim (evet, bu denli başarısız buluyorum Malick’in son işlerini).

Moonrise Kingdom (2012): Wes Anderson’ın başlangıcından sonuna dek eğlendiren filmi Moonrise Kingdom‘ın merkezinde iki çocuk -Sam (Jared Gilman) ve Suzy (Kara Hayward)- yer alıyor. Bu listedeki ve bu türdeki diğer filmlerin merkezlerinde yetişkinler yer alırken Anderson kaçak âşıklar temasını çocuklara uyarlayıp bu filmlerden farklı bir yola sapıyor. Yetim Sam, ailesinden bıkmış Suzy’i görünce ona âşık olur, sonra bu iki çocuk birlikte kaçarlar. Anderson iki çocuğun sorunlarını, Suzy’nin ailesiyle problemlerini işlerken büyüklerin de dertlerini ve sırlarını es geçmiyordu. Moonrise Kingdom “kaçak âşıklar” temasını en eğlenceli şekilde işleyen filmlerden. Renkleri, setleri, mekânları, oyuncuları, kurgusu ve müzikleriyle gayet başarılı bir film.

Boxcar Bertha (1972): 70’lerde popüler olan kaçak âşıklar temasını efsane yönetmen Martin Scorsese de bir filminde, Boxcar Bertha‘da işlemişti. Diğer yönetmenler sınıf çatışmasını-mücadelesini bu filmlerinde pek işlemezlerken Scorsese odağa bu mücadeleyi koyar. Scorsese ilk kez işçi sınıfına, işçi sınıfın dertlerine ve mücadelelerine odaklanır bu filminde. Tabii beri yandan da kaçak âşıklar temasına Bertha (Barbara Hershey) ve sevgilisi üzerinden değinir. Bertha bir çeteye dahil olur ve pek çok filmde olanlar bu filmde de vuku bulur. Scorsese’nin en iyi filmlerinden değil şüphesiz ama işçi sınıfını, kaçak âşıklar temasını işlemesiyle izlenmeyi hak ediyor.

Diğer Filmler: Godard da Breathless (1960) filmiyle kaçak âşıklar temasına odaklanmıştı. Bu film de türün farklı işlerinden. Godard formüllere, klişe olay örgüsüne prim vermeyen bir yönetmen, haliyle filmi de diğerlerinden farklı oluyor. Brad Pitt’in kariyerinin en iyi performanslarından birisini verdiği Kalifornia (1993) filmini de anmak gerek. Pitt son derece kaba, görgüsüz, itici ve suçlu bir karakterde -Early- karşımıza çıkar. Film, Early’nin Adele’le (Juliette Lewis) ilişkisine odaklanıyor. Ortalamayı aşamadığını belirtmek gerek. Quentin Tarantino’nun senaryolarını yazdığı True Romance (1993) ve Natural Born Killers (1994) filmlerini de anmamak olmaz. Tarantino’nun yazdığı sırayla Tony Scott ve Oliver Stone’un yönettikleri bu filmler de bu temayı işler. Anlaşılacağı üzere pek çok yönetmen Bonnie ve Clyde benzeri karakterler yaratıp bu karakterlerin suça bulaşmalarına odaklandı. Bu konu halen güncelliğini koruyor.

Kategoriler
sinema tarihinden

Terrence Malick ve Zoolander Aşkı

Terrence Malick kafasının içinde neler geçtiğini birçok insanın anlamakta zorlandığı bir yönetmen. Malick’in belirli bir filme olan hayranlığına ise o filmin yönetmeni ve oyuncuları bile anlam verememiş. Bahsettiğimiz film Ben Stiller’ın ilginç komedisi Zoolander…

Sinemaya 1978 ile 1998 arasında 20 yıllık bir ara veren, The Thin Red Line’la etkili bir geri dönüş yapan Malick, 2000 yılında gösterime giren Zoolander’a takılıp kalmış. Filmi defalarca izleyen yönetmen, yakın çevresine bu ilginç komediyi öven ilginç konuşmalar yapmış. Bu söylentiye uzun yıllar kimse inanmasa da, Malick bu yıl Oklahoma Film Festivali kendisinden en sevdiği filmlerden bir seçki isteyince Zoolander’ı da 10 başyapıt arasına koyarak bu yöndeki sevgisini onayladı. Malick’in günlük hayatta filmin repliklerinden alıntı yapmayı da çok sevdiği söyleniyor.

Malick’in filmle ilgili bu ilginç takıntısını öğrenen Ben Stiller’ın ise usta yönetmenin doğumgünlerinde Derek gibi giyinerek “mutlu yıllar” mesajları kaydedip Malick’e gönderdiği biliniyor.

Malick’in bu sevgisini duyan sinemaseverler ise esprili videolar üretmekten geri duramamış.

Kategoriler
bakınıztv haber

Fragman Analizi: Song To Song (Terrence Malick)

Terrence Malick’in yeni filmi Song To Song bir haftadır fragman ve fotoğraflarıyla beğenilerimize sunuldu. Kısa bir değerlendirme yaptık.

Can Rende: Bir ‘hater’ değilim. Malick’in The Tree of Life’a kadarki filmlerini sevmiştim. Zira Malick bu filme dek hep senaryo yazmış, bir hikâye anlatmış birisi. Ama The Tree of Life’la birlikte senaryo yazmaktan vazgeçtiği zaman kendisinden soğudum. Bu filmi takip eden To the Wonder ve Knight of Cups’ı senaryosuz çektiği bilinen bir şey. Oyunculara odaklanmak yerine karakterlerini doğanın bağrına bırakıp doğaya odaklandı. Mesela Wonder’da Ben Affleck’i doğru dürüst göstermez. Diyaloglara da pek yer vermez oldu. Öykü (ki varlığı tartışılır) anlatıcıyla/iç sesle/monologlarla anlatıldı. Bana göre özellikle son 2 filminde öykü ve karakterler zayıf kaldı. Zaten karakterlerin varlığından söz etmek zor. Özellikle Knight of Cups’ta Chris Bale’in Rick’i dışındaki karakterlerin ekran süresi maksimum 10 dakika. Bunun nedeni de senaryosuzluk tabii ki. Varoluş sancısını, bohem hayattan sıkılmayı vs Malick’in Cups’ta iyi işlediğini düşünmüyorum. Tabii bir de Tree of Life’tan beri aynı karelere üç filminde de yer vere vere benim açımdan iyice sıkıcılaştı: Uçuşan perdeler, bu perdelerin altına girip oynaşan çiftler, akan nehir, doğan/batan güneş, sallanan buğdaylar, bir bebeğin emeklemesi, baba-oğul tartışmaları… Ha bir de Tanrı’ya duyduğu sevgiyi anlattığı sahneleri unutmadan ekleyeyim. Üç filmdir farklı oyuncularla aynı atmosferli aynı sahneleri çekip durdu Malick. Bu durum Song to Song’ta da değişmeyecek. Zira Malick bu filmi Knight of Cups’la aynı anda 6 yıl evvel çekmişti. Yani atmosfer ve sahnelerin kurgulanışında bir farklılık olmayacağını fragman kanıtladı. Umarım uçuşan perdelere bu kez yer vermemiştir, bari perdeleri çıkarsın. Bu arada oyuncu kadrosu mükemmel. Ama çoğu oyuncu cameodan öteye geçmeyecek. Yani görünüp kaybolmaları bir olacak. En azından Ryan-Michael-Rooney-Natalie’yi aynı sahnelerde görmek senaryosuzluğa rağmen keyif verebilir. Film en azından sıkıcı gibi görünmüyor. Filmin adı şarkıdan şarkıya olduğu için öykü sıkarsa şarkılarla eğlenmek mümkün olabilir, ki pek çok şarkıcı da filmde görünecek. Özetle beni senaryosuzluğu ve önceki üç filmden pek farklı olmaması yüzünden heyecanlandırmıyor. Malick’in Radegund’ını daha fazla merak ediyorum.

Haktan Kaan İçel: Malick’in diğer filmlerine nazaran daha farklı bir görüntü yönetimiyle izleyici karşısına çıktığını görebiliyoruz. Film zengin kadrosuyla bile ilgi çekiciyken, fragmanın iyi sentezlenmesi sonucunda ilgimi daha da cezbetti. Muhtemelen film hayatından müzik eksilmeyen insanların gönül ilişkilerine odaklanıyor. Açıkçası Malick yine kendi beyninin içinde kaybolup gitmezse, ben son yıllardaki en iyi Malick filmi olacağını düşünüyorum. Hatta kısıtlı izleyicisi olan bir yönetmen olarak daha geniş kitlelere bu filmle açılabilir. Aşk hikayelerinin klişeleri içinde atmosfer bakımından stilize ve ilgi çekici bir film olacağını ümit ediyorum.

Ümit Açık: Böyle çekim süreci yılan hikayesine dönen filmlere olumlu bir ön yargıyla yaklaşmıyorum genelde. Malick’in son dönem filmlerinden de pek hoşlanmıyorum. Bu yeni filmin müzikle ilgili olduğunu görmek ve fragmandaki Del Shannon beni bir miktar tavladı ama yine de filmle ilgili çekincelerimi tamamen gidermiş değil.

Fırat Türkoğlu: Can’ın aktardığı dertlerden ben de muzdaribim. Terrence Malick’in tarzı kendisine uyum sağlayamayan oyuncularla da çalıştıysa çekilmez olabiliyor. Çok az oyuncu çevresinde kamera dönüp dururken yarısı doğaçlama bir performans sergileyebilir. Malick’in her yeni filmi bu yüzden bir kumar halini aldı. Yine de o hareketli kamerayı bir rock festivalinin içinde görmek ilgi çekici olacaktır. Ryan Gosling ve Michael Fassbender’ın iyi oyunculuklarını bir de Malick’in lensinden test etmek de merak uyandırıcı olabilir.

Kategoriler
haber

Terrence Malick, Song to Song’la Dönecek

Terrence Malick altı yıl önce Knight of Cups ve Song to Song filmlerinin çekimlerine başlamıştı. Aynı anda çekilen bu iki filmi izlemek için Malick hayranlarının beş-altı yıl beklemesi gerekti. Çekimler birkaç ay içinde tamamlansa da Malick’in filmleri gösterime hazır hale getirmesi altı yılı buldu. Knight of Cups geçen yıl gösterime girdi. Song to Song ise ABD’de 17 martta vizyona girecek. Malick önceki filminde olduğu gibi bu filmde de ilişkilere odaklanacak ama bu kez bir adamın pek çok kadınla ilişkisinden ziyade iki aşk üçgenine odaklanıyor. Ryan Gosling bir müzisyeni, Rooney Mara sevgilisini, Michael Fassbender şeytani menajerini, Natalie Portman’sa bu menajerin sevgilisini oynadı. Filmin oyuncu kadrosunda Haley Bennett (uyuşturucu müptelası anne rolünde), Cate Blanchett, Boyd Holbrook, Benicio Del Toro, Val Kilmer, Holly Hunter, Berenice Marlohe de yer alıyorlar. Bu oyuncular filmde kısa bir süre görünecekler. Christian Bale’in zaten az olan sahnelerinin kesildiğini de belirtelim.

İki aşk üçgeninin Austin Müzik Festivali’nde kesişmesi, festival devam ederken bu iki aşk üçgenindeki kişilerin birbirlerine ihanetleri ve takıntıları anlatılacak. Atmosfer ve kurgu olarak Malick önceki üç filminin izinden gidiyor. Ama önceki filmi Knight of Cups‘tan farklı olarak bu kez şarkılara daha fazla yer verecek. Zaten filmde Iggy Pop, Florence Welch, Arcade Fire gibi şarkıcılar da görünecekler. Malick’in belgeseli Voyage of Time ve 2. Dünya Savaşı’nda vicdani retçi Franz Jagerstatter’e odaklanan Radegund filmi de bu yıl gösterime girecek, The New World‘ün DVD’si Criterion’dan çıkacak. 2017, Malick’in ve Malick hayranlarının yılı olacak gibi görünüyor.

Kategoriler
haber

Radegund: Terrence Malick’ten Vicdani Ret Filmi

Avusturyalı Franz Jägerstätter, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Avusturya’da küçük köyü Radegund’da tek başına savaşa ve savaşmaya karşı direndi. Askerliği ve naziler adına savaşmayı reddederek tutuklanan, işkence gören ve kurşuna dizilen Jägerstätter, vicdani ret hareketlerinin saygıyla andığı bir isim oldu.

Terrence Malick, bu çarpıcı hikayeyi anlatmak için kadrosunu oluşturmaya devam ediyor. August Diehl’in başrolde yer alırken ve kendisine Valerie Pachner’in eşlik ederken diğer oyuncularla ilgili çelişkili bilgiler geliyor. Bruno Ganz, Matthias Schoenaerts ve Jürgen Prochnow farklı kaynaklarda adı geçen isimler. Malick’in mekan ve filmlerinde sıkça yer alan doğa çekimlerine şimdiden başladığı belirtiliyor.

Kategoriler
haber

Terrence Malick Ara Vermeden Yeni Film Hazırlıklarına Başladı

Son beş yıldır Knight of Cups, Weightless ve Voyage of Time ile meşgul olan Malick bu filmlerini tamamlayınca yeni filminin hazırlığına hızını kesmeden başladı. Malick, Radegund adını verdiği filminde tekrar 2. Dünya Savaşı zamanlarına dair bir öykü anlatacak. Çekimlerine bu yaz, Almanya’da dört yüz bin euro bütçeyle başlayacak. Film, Nazilerin vicdani retçi (savaşmayı reddettiği) için 1943’te idam ettiği Avusturyalı Franz Jagerstatter’in hayatına odaklanacak. Jagerstatter’i Inglorious Basterds‘tan hatırlayabileceğimiz August Diehl canlandıracak. Aktöre Valerie Pachner eşlik edecek. Tahminimizce film 2018’den önce gösterilmeyecek. Zira Malick’in Weightless‘ı 2017’de gösterime girecek.

Kategoriler
seçki

Merakla Beklediğimiz Önemli Belgeseller

VOYAGE OF TIME: Sonunda usta yönetmen Terrence Malick’in on beşi yılı aşkın bir süredir üstünde çalıştığı belgeseli Voyage of Time‘ı izleyebileceğiz. Doğayı ve evreni etkileyici bir görsellikle ilk filminden beri perdeye taşıyan, son filmlerinde ise doğa ve evreni merkeze koyan Malick bu belgeselinde de evrenin doğuşuna, gelişimine ve ölümüne odaklanmış. Malick bizleri heyecanlandıran bu belgeselin ilk kırk dakikasını IMAX kamerayla çekmiş. IMAX’te çekilen bölümün anlatıcısı Brad Pitt, devamının anlatıcısı ise Cate Blanchett. Müzikler efsane müzisyen Ennio Morricone’ye emanet edildi. Filmin görüntü yönetmenliğini ise bu kez Emmanuel Lubezki değil, pek çok belgeselde çalışan Paul Atkins üstlendi. Belgesel, ABD’de 7 ekimde gösterime girecek. Bizde gösterime girer mi bilinmez. En iyi ihtimalle festivallerde gösterilir.
voyage-of-time-featured-2
THE GLANCE OF MUSIC: Bu belgesel 88 yaşında halen çalışan, farklı türlerde pek çok yapıma unutulmaz müzikler besteleyen, western filmlerine müzikleriyle damgasını vuran efsane müzisyen Ennio Morricone’yi konu ediniyor. Belgeselin senaristliğini ve yönetmenliğini 1988’den beri Morricone ile çalışan İtalyan yönetmen Guiseppe Tornatore üstleniyor. Tornatore uzun soluklu kariyerinin ikinci filminden itibaren Morricone ile çalışmaya başlamıştı. Çekimleri devam eden belgeselde şu sinemacılar Morricone’yi ve yeteneğini övüp onunla çalışmanın nasıl bir şey olduğunu anlatacaklar: Dario Argento, Bernardo Bertolucci, Tornatore, Vittorio Taviani, Joan Baez. Morricone de 56 yıllık kariyerini, müzikleri nasıl bestelediğini, yaşamını, sinemayı vs anlatacak. Belgeselin bu yıl İtalya’da gösterime gireceği söyleniyor ama henüz bir tarih açıklanmadı. Bakalım hangi festivalde prömiyeri gerçekleştirilecek.
ennio-morricone
MARADONA: Çektiği her belgeselle ödülleri silip süpüren Asif Kapadia’nın Amy belgeselinden sonra kariyerini nasıl devam ettireceğini merak ediyorduk. Neyse ki Kapadia yeni projesini hemen açıklamıştı. Formula 1 pilotu Ayrton Senna ve şarkıcı Amy Winehouse’ın yaşamlarını ve ölümlerini anlatan Kapadia gene farklı bir meslekten, ama bu kez rahmetli olmamış birisinin, efsane futbolcu Diego Maradona’nın hayatını anlatacak. Belgeselin hazırlıklarına devam eden Kapadia elinde daha önce yayınlanmamış beş yüz saatlik görüntüler olduğunu açıklamıştı. Bu beş yüz saatten iki saatlik bir belgesel ortaya çıkaracak. Maradona ile ilgili pek çok belgesel çekilmiş olsa da bu yeni belgeseli de Kapadia nedeniyle merakla beklememek zor. Ne yazık ki belgesel 2018’den önce hazır olmayacak.Diego Maradona
INTO THE INFERNO: Usta yönetmen Werner Herzog ardı ardına belgeseller çekmeye devam ediyor. Farklı konularda pek çok belgesel çeken Herzog bu kez bir volkanlara odaklanacak. Into the Inferno adını verdiği belgeselini henüz tamamlamadı. Herzog şu an aktif olan pek çok volkanı merkeze koyup bu volkanları tanıtacak, anlatacak. Daha doğrusu Profesör Clive Oppenheimer volkanları anlatacak. Oppenheimer volkanlarla dünyamızın ilişkisini ve insanların bu bölgelerdeki yaşamlarını irdeleyecek. Filmin mekânları ise Kuzey Kore, Endonezya, İtalya, Hawai, İzlanda ve daha birkaç ülke. Filmin bu yıl gösterime girmesi planlanıyor.
into-the-inferno
HATE IN AMERICA: Herzog’tan devam edelim. Usta yönetmen, Into the Inferno‘yu tamamladıktan sonra belgesel dizisi Hate in America‘yı hazırlayacak. Adından da anlaşılacağı üzere belgesel, Amerika’daki nefret suçlarına odaklanacak. Dizi dört bölümden, her bölümü de birer saatten oluşacak. Beyaz faşistleri, Neo-Nazileri, bir ev hanımının Meksikalıları öldürmesine odaklanacak. Çekimlerin bir bölümü ABD’nin “nefret merkezi” Arkansas’ta yapılacak. Diziyi Discovery kanalı yayınlayacak. Herzog’un bu belgeseli 2012’den beri çekmeye çalıştığını da notlarıma dahil edeyim. Bakalım bu kez belgeseli çekebilecek mi.Werner Herzog

GIMME DANGER: Jim Jarmusch bu yıl karşımıza hem bir kurmaca filmle (Paterson), hem de bir belgeselle çıkacak. Jarmusch, Gimme Danger adını verdiği belgeselinde Iggy Pop’ı ve grubu The Stooges’ı, konserlerini, albümlerini anlattı. Grubun davulcusu Scott Asheton ve kardeşi Ron Asheton vefat etmişlerdi. Şu an üç kişilik gruptan sadece Iggy Pop hayatta. O da belgeselde grupla ilişkisini anlattı. Belgeselin adını grubun en bilinen şarkılarından aldığını da belirteyim. Bu da malumun ilanı oldu gerçi. Belgeselin ABD vizyon tarihi henüz belirlenmedi.Gimme Danger

VERSUS: THE LIFE AND FILMS OF KEN LOACH: İngiliz yönetmen Ken Loach’un hayatına ve sinemasına odaklanan bir belgesel. Belgeseli Louise Osmond çekti. Loach’u, usta yönetmenle çalışmanın nasıl bir şey olduğunu ve yönetmenin sinemasını ise şu kişiler anlattılar: Robert Carlyle, Gabriel Byrne, Cillian Murphy, senarist Paul Laverty ve Nell Dunn. Loach da kameranın önüne geçip filmlerini anlattı. 93 dakikalık belgesel İngiltere’de 3 haziranda gösterime girmiş, olumlu eleştiriler almıştı.VERSUS

A BEAUTIFUL PLANET: IMAX ve Walt Disney’in işbirliği ile hazırlanmış, üç boyutlu çekilmiş belgesel film. Adından da anlaşılacağı üzere Uluslararası Uzay İstasyonu’nu merkeze koyup Dünya’yı anlatıyor. Toni Myers’ın yönettiği belgeselin anlatıcılığını Jennifer Lawrence üstlenmişti. Belgesel, ABD’de nisanda gösterime girmişti ama henüz izleyemediğimiz için listeye almakta bir sakınca görmedim.

FIRE AT SEA: Bu şubatta Meryl Streep’in jüri başkanlığını üstlendiği Berlinale’nin büyük ödülü Altın Ayı dahil dört ödüle layık görülen, Gianfranco Rosi’nin yönettiği bir belgesel film. Rosi bu yeni belgeselinde mülteciliği anlattı. Belgesel, İtalya’ya ait Lampedusa’ya ulaşmaya çalışan mültecilere ve buradaki yaşama odaklanıyor. Merkezde ise 12 yaşındaki Samuele yer alıyor. Fire at Sea, İtalya’da şubatta gösterime girdi.Fuocoammare-3

EIGHT DAYS A WEEK: Ron Howard, Jarmusch gibi hem bir filmle (Inferno), hem de bir belgeselle karşımıza çıkacak. Yeni belgeseli Eight Days a Week’te Beatless grubunun ilk zamanlarına, yani 1962-1966 yılları arasındaki hayatlarına odaklanıyor. Dört yıllık bir süreci, grubun turlarını, söyleşilerini, 250 konseri anlatacak. Paul McCartney belgeselin yapımcılığını ve anlatıcılığını üstlenecek. Belgeselin ABD vizyon tarihi henüz belirlenmedi.

SCORE: A FILM MUSIC DOCUMENTARY: Hollywood’un önde gelen sinemacıların ve filmlere müzikler besteleyen müzisyenlerin kameranın karşısına geçip tecrübelerini, sektörü ve müzik (score demek daha doğru olacak) hazırlamanın püf noktalarını anlattıkları bir belgesel. Kimler yok ki bu belgeselin castında. Hemen sayalım: Hans Zimmer, John Powell, Atticus Ross, Danny Elfman, John Williams, Trent Reznor, James Cameron, Junkie XL, Howard Shore, Alexandre Desplat, Moby, Garry Marshall. Heyecanlanmamak, merakla beklememek mümkün değil. Belgeseli Matt Schrader yazıp yönetti. Schrader belgeselin post prodüksiyonuna devam ediyor. Score bu yıl gösterime çıkarılacak.

Kategoriler
seçki

Müziği ve Müzisyenleri Anlatan 2016 Çıkışlı 11 Yapım

Bu yıl müzisyenleri, şarkıcıları ve müzik endüstrisini konu alan yapımların yılı olacak galiba. Yılın ilk altı ayında müziği ve müzisyenleri merkeze koyan birkaç film ve dizi karşımıza çıkacak. Bu yazıda bu yapımlara kısaca değinelim istedik.

born_to_be_blue_h_2015_0

Born to be Blue: Robert Budreau’nun yazıp yönettiği “Born to be Blue”, caz müzisyeni Chet Baker’ın 1960’lardaki hayatına odaklanan bir yapım. Budreau, Baker’ın bütün hayatını yansıtmaktansa hayatından bir kesiti alıp anlatmayı tercih etmiş. Baker ’60’larda uyuşturucuya bulaşmış, zaman zaman kötü eserlere imzasını atmış, bu on yılın sonlarına doğru serserilerin saldırısına uğramış, saldırıda dişleri dökülmüştü. Fakat daha sonra kariyerini biraz da olsa toparlamıştı. Geçen yıl bir iki festivalde gösterilen film genelde olumlu yorumlar aldı. Filmde Baker’ı Ethan Hawke canlandırdı. Hawke’ın performansı da beğenildi. Aktöre Carmen Ejogo eşlik etti. “Born to be Blue”, ABD’de 25 Mart’ta gösterime girecek.

o-don-cheadle-miles-davis-facebook

Miles Ahead: Adından da anlaşılacağı üzere caz efsanesi Miles Davis’in müzik endüstrisiyle çatışmalarına, ilişkilerine, sağlığına, pek tabii sanatçı kimliğine (trompet çalışı, ressamlığı) odaklanıyor. Don Cheadle’ın yazıp yönettiği ve başrolünü üstlendiği “Miles Ahead” geçen yıl New York Film Festivali’nde gösterildi ve fena olmayan yorumlar aldı. Cheadle’ın Davis performansı da övüldü. Bu yıl cazseverleri caza doyuracak ikinci film konumunda. Çünkü ABD’de “Born to be Blue”dan bir hafta sonra, 1 Nisan’da gösterime girecek. Cheadle’a Ewan McGregor ve Michael Stuhlbarg’ın eşlik ettiklerini de belirtelim.

Nina: Çekimleri bir buçuk sene önce bitmesine rağmen halen gösterime giremedi. Bu yıl gösterime girmesini umuyoruz. Film caz müzisyenlerinden Nina Simone’un ünlenmesine ve menajeri Clifton Henderson’la ilişkisine odaklanıyor. Nina’nın eserleri kadar piyanist kimliğine de değinildiği söyleniyor. Filmin henüz hiçbir yerde gösterilmediğini notlarıma dahil edeyim. Filmin başrolleri, yani Nina ile Clifton rolleri Zoe Saldana ve David Oyelowo’ya teslim edilmişti. Filmi Cynthia Mort yazıp yönetti.

ISawTheLightBanner

I Saw the Light: Tom Hiddleston ve Elizabeth Olsen’ın başrollerini üstlendikleri bu film, Hank Williams’ın hayatına odaklanıyor. Filmin senaristi ve yönetmeni olan Marc Abraham, Williams’ın hayatını kronolojiyi bozmadan anlatıyor. Williams’ın ünlenmesi, şöhret zamanı yaşadıkları, eserleri,  sağlığının bozulması işlenmiş. Eşi Audrey Williams’la ilişkisine de önem verilmiş. Film geçen yıl festivallerde gösterildikten sonra kötü eleştiriler almıştı ne yazık ki. Bunun üzerine Sony filmi Oscar yarışından çekmişti. Film 25 martta -“Born to be Blue” ile aynı gün- gösterime girecek. Konu olarak tatmin etmeyebilir ama country müziğe doyuracağını umuyoruz.

florence-foster-jenkins

Florence Foster Jenkins: İngiliz yönetmen Stephen Frears’in yönettiği “Florence Foster Jenkins”in başrollerinde Meryl Streep ile Hugh Grant yer alıyorlar. Bu iki oyuncuya Rebecca Ferguson, Nina Arianda, Simon Helberg eşlik ettiler. Film opera şarkıcısı olmaya çalışan ama berbat sesi yüzünden istediği kariyere sahip olamayan, insanların gülmek için izledikleri Florence Foster Jenkins’e odaklanıyor. Bir dönem filmi de olan bu film ne yazık ki kulaklarımızı şenlendirmeyecek. Çünkü Jenkins’in sesi gerçekten de kötüydü. Yapım şirketi bu filmi İngiltere’de 6 mayısta gösterime sokacağını açıkladı. Bizde ve ABD’de ne zaman gösterileceği, Streep için Oscar kampanyasının yapılıp yapılmayacağı bilinmiyor.

Viena and the Fantomes: İngilizce’de “Roadie” denen, bizim “yol adamı” diyebileceğimiz, sanatçılara turlarında eşlik eden, sanatçıların sorunlarını halleden kişilere odaklanan bir müzik filmidir. “Miss Bala” ile dikkatleri çeken Gerardo Naranjo’nun yazıp yönettiği film, ’80’lerde geçiyor. Filmin merkezinde Viena yer alıyor. Viena arkadaşlarıyla birlikte bir punk grubunun turuna katılır, olaylar gelişir. Yukarıdaki üç filmin aksine bir biofilm değil. Tamamen kurmaca yani. Fakat fragmanın pek umut vermediğini de belirtmeliyim. Filmin başrollerinde Dakota Fanning, Evan Rachel Wood, Jeremy Allen White, Zoe Kravitz, Frank Dillane, Jon Bernthal yer aldılar.

Weightless: Terrence Malick, “Knight of Cups”ı tamamlar tamamlamaz bu filmi çekmişti. Filmle ilgili bilgilerimiz halen sınırlı. IMDb’de yazıldığına göre Austin Müzik Festivali’nde geçecek ve iki aşk üçgeninin çatışmalarına (ihanetlere, tutkuya, aşka ve müziğe) odaklanacak. Bazı yerlerde filmin türü müzikal olarak geçiyor ama bunun doğru olmadığını söyleyebiliriz. Neticede Malick’in filmlerinde karakterler bırakın şarkı söylemeyi pek konuşmazlar, filmlerin çoğunda iç seslerine yer verilir. Bunda da bu durumun değişeceğini sanmıyorum. Malick bu filmi için sağlam bir cast oluşturmuştu. Ama kaçının son kurguyu atlatacağını bilemiyoruz. Filmde Christian Bale, Rooney Mara, Cate Blanchett, Ryan Gosling, Michael Fassbender, Natalie Portman, Benicio Del Toro, Patti Smith, Haley Bennett, Val Kilmer rol aldılar. Ama çoğu oyuncuyu çok kısa göreceğimizi Malick’in önceki filmlerini izleyenler biliyorlardır. Hatta Bale’i bile fazla göremeyeceğiz. Zira aktör sette sadece dört gün geçirdi. Filmin gösterim tarihi henüz belli değil.

sing-street-sundance-2016Sing Street: “Once” ve “Begin Again” filmlerinden hatırlayabileceğimiz yönetmen John Carney arayı açmadan yeni filmi “Sing Street” ile sinemalara döndü. Müzikal türündeki bu yeni filmde “Game of Thrones”tan Aidan Gillen, yükselişe geçen aktör Jack Raynor ve “Orphan Black”ten Maria D. Kennedy yardımcı rollerde karşımıza çıkacaklar. Filmin tanıdık tek simaları bu üç aktör. Carney “Sing Street”te İrlanda’nın Dublin kentinde büyüyen bir oğlanın ailesinden kopup Londra’ya gitmesi ve orada bir müzik grubu kurması anlatılıyor. İlk gösterimi Sundance Film Festivali’nde geçen ay gerçekleştirilen film buradan genelde fena olmayan eleştirilerle döndü.

Rock’n’ Roll: Fransız aktör, senarist ve yönetmen Guillaume Canet’nin yeni filmi. Komedi türündeymiş. Filmin plotu pek umut vaat etmiyor aslında: “Kadın, adamı yeterince rock’n’ roll olmadığı için terk eder. Adam da sevgilisiyle arasını düzeltmek için şarkıcı Johnny Hallyday’den ders almaya başlar”. Çekimleri devam eden film, Fransa’da kasımda gösterilecek. Canet’nin filmde oynayıp oynamadığı bilinmiyor. Eşi Marion Cotillard ise bu filminde de oynadı. Ama ekran süresinin az olduğu söyleniyor. Öte yandan Fransa’nın sevilen şarkıcısı Hallyday başrolde yer alıyor ve kendisini oynuyor. Bakalım film yeterince rock’n’roll olup türe doyurabilecek mi?

sing

Sing: Matthew McConaughey, Scarlett Johansson, Taron Egerton, Reese Witherspoon, Seth MacFarlane, Nick Offerman, John C. Reilly gibi sağlam bir seslendirme castına sahip olan bir animasyon filmi. Garth Jennings’in yazıp yönettiği bu animasyon, “O Ses Türkiye” ve “American Idol” gibi şarkı yarışmalarına odaklanıyor. Tek farkla: Animasyonun merkezinde hayvanlar yer alıyor. Animasyonda 85 popüler şarkıya yer verildiği açıklandı. Animasyon 21 Aralık’ta gösterime girecek.

ennio-morricone

The Glance of Music: Usta yönetmen Giuseppe Tornatore’nin çekmeye başladığı belgesel. Tornatore sıkça çalıştığı efsane müzisyen Ennio Morricone’un hayatına, bestelerine, müziğe bakışına odaklanıyor. Morricone hayatını bizlere anlatacak. Merakla beklediğimiz bu belgesel İtalya’da (bir değişiklik olmazsa) 30 Nisan’da gösterilecek.

maxresdefault

Vinyl: İki yıldır merakla beklediğimiz Martin Scorsese/Mick Jagger/HBO yapımı “Vinyl” sonunda yayın hayatına başladı. Scorsese bu kez bizleri 70 ve 80’lere götürüyor. Scorsese ve senarist Terence Winter dönemin müzik sektörüne bir prodüktörün gözünden odaklandılar. Kameranın arkasında Jagger’ın da oluşu ile müziğe, rock’n’ roll’a doyacağımızı tahmin ediyoruz. Dizinin başrollerinde Bobby Cannavale, Olivia Wilde, Juno Temple, Ray Romano yer aldılar.

roadies-showtime

Roadies: Cameron Crowe kariyerinin en ünlü filmi “Almost Famous”ı serbest bir şekilde dizileştirdi. Filmi hatırlarsınız. Bir çocuk hayranı olduğu gruba eşlik ediyordu. Crowe müziğe, gruba, ilişkilere odaklanırken çocuğun bu uzun tur sürecinde büyümesine de değiniyordu. Showtime’da yayınlanacak “Roadies”in merkezinde ise çocuk yok, birkaç genç var. Bu “roadie”ler bir müzik grubuna eşlik edecekler, olaylar gelişecek. Carla Gugino, Imogen Poots, Luke Wilson, Luis Guzman, Machine Gun Kelly, Rafe Spall yapımda yer alan isimlerden bazıları.

TheGetDownBar640

The Get Down: HBO ve Showtime müziğe odaklanan diziler çekerler de Netflix boş durur mu? Netflix de müziğe odaklanan bir dizi çektirdi. Dizinin pilot bölümü dahil üç bölümünü Baz Luhrmann çekti, ki yönetmenin önceki filmlerini izleyenler müziğe ve şarkılara epey önem verdiğini bilirler. Dolayısıyla soundtrack açısından tatmin edici bir yapım olacaktır. “The Get Down”, “Vinyl” gibi ’70’lerde geçiyor ama “Vinyl”ın aksine beyaz yetişkinlere değil, Bronx’ta yaşayan siyahi ergenlere ve onların ilişkilerine odaklanıyor. Gene “Vinyl”ın aksine rock’n’ roll’a değil, rag türüne değiniliyor. Dizinin tanıdık yüzleri Giancarlo Esposito, Jaden Smith, Shameik Moore. Dizinin 13 bölümlük ilk sezonunun altı bölümü 12 Ağustos’ta Netflix’te yayınlanacak. Muhtemelen bir hafta sonra da kalanı yayınlanacak.

Kategoriler
seçki

Düşüşe Geçen Yönetmenler – 1. Bölüm

”Bana yalnız başyapıtlar çevirmiş bir aktör göstersenize! Öyle olmasını beklerseniz, bir odada beklerken yaşlanabilirsiniz. Ya da James Dean olmanız gerekir: Üç film yapar ve ölürsünüz.”
Jean-Paul Belmondo

Sinemada muazzam bir kariyer yapmak kolay bir şey değil. Ama daha zoru bu kariyeri başarıyla devam ettirmek. Yazıyı başlatan Belmondo’nun sözü de bu durumu çok iyi bir şekilde ifade ediyor. Hemen hemen her yönetmenin kariyerinde çok kötü olan filmler mevcut. Kimileri bu kötü filmlerinden ders çıkarıp sonraki filmlerinde çıtayı bu denli düşürmemeye özen gösteriyorlar, kimileri de ne yazık ki kötü filmler çekmeye ister istemez devam ediyorlar. Bu yazımda düşüşe geçen, arka arkaya vasat/vasat altı filmler çeken, kariyerleri için endişelendiğimiz yönetmenlerden altısının kariyerlerine derine dalmadan bakıyoruz. Dileğim yönetmenlerin kötü film çekmeye nokta koyup tekrar yükselişe geçmeleri.

clint-eastwood

Clint Eastwood: Herkesin adını hayranlıkla andığı birisi Eastwood. Yaşı 80’i aşan usta aktör/yönetmen Eastwood kariyerine hızla, hatta bazen kendisinden küçük olan Woody Allen’ın da hızını aşarak devam ediyor. Peki niceliğin artışı niteliği de doğru oranda artırıyor mu? Bence hayır. Evet, Eastwood hâlâ iştahla filmler çekiyor ama ne yazık ki çektiği filmlerin tatmin edici tarafları çok az. Kanımca Eastwood’un son kaliteli filmi “Gran Torino” (2008) oldu. Merkeze gene milliyetçi birisini koyan Eastwood bu filminde karakterinin, bütün çekik gözlüleri Çinli sanıp bunlardan nefret eden karakterinin, bir süre sonra bu kişiler için canını verecek duruma gelmesine odaklanıyordu. Bunu da gayet etkili bir şekilde anlatıyordu Eastwood. Öncesinde çektiği “Changeling” (2008) filminin de ortalamanın üstünde olduğunu belirtmek gerek. Ne yazık ki bu iki filmdeki başarısını sonraki filmlerinde koruyamadı. Spor türündeki “Invictus” (2009) formüllere fazlasıyla saplanıp kalan bir filmdi. “Hereafter” ise yönetmenin -yaşından ötürü müdür nedir- öteki tarafı kurcaladığı ama bunu yüzeysel kalmış, “kesişen hayatlar” temasının hakkını verememiş bir öyküyle yaptığı bir filmdi. Yer yer epey boğucu idi. “J. Edgar” ise başroldeki Leonardo DiCaprio’dan ötürü de merakla beklenmişti. Eastwood’un “Gran Torino”da kabarmayan milliyetçilik damarının burada tekrar kabardığını belirtmeliyim. Pek de iyi anmayacağımız Hoover’ı “iyileştirerek”, onun yaptığı kötülükleri seyirciden gizleyerek, tüm suçu annesine atarak yansıtıyor. Eastwood bu filmden sonra kariyerine müzikli bir dönem filmiyle çıktı: “Jersey Boys” (2014). Fakat gene senaryodan darbe yiyordu. Zira kaleme alınan senaryo dağınıktı. Jersey Boys grubunun kuruluşu, şarkıları, yükseliş ve çöküşüne de, İtalyan mafyasına da odaklanmaya çalışırken filmin öyküsü bir süre sonra dağılıyordu. Pek de dikkatleri çekmeyen bu filmden sonra Eastwood, Steven Spielberg’in çekmekten vazgeçtiği “American Sniper” (2014) uyarlamasına el atar. Sonuç ise facia. “J. Edgar”da milliyetçilik damarı kabaran Eastwood yeni filminde milliyetçiliği o denli yoğun kullanır ki film bir süre sonra propaganda türüne kayar. “J. Edgar” ile beraber hiçbir şeyi doğru yapamayan, en kötü filmlerinden birisi olur. Iraklı çocukların ölümünü haklılaştıran, Iraklıların hepsini aynı şekilde gösteren, Chris’in iki yüz kişiyi öldürmesini kahramanlıkla eşleştiren, iki yüz kişiyi öldüren bu karakterin psikolojisine sadece iki kısa sekansta değinen, bunun yerine filmin son on dakikasını Chris’in cenazesine ayırıp bol bol Amerika şovu yapan bir film. “Gran Torino”dan sonra çektiği tüm filmlerinde güçlü sahneler, anlar bulmak mümkün. Lakin bütüne baktığımızda hepsi fazlasıyla sorunlu filmler. Dolayısıyla -benim penceremden- Eastwood, “Gran Torino”dan beri iyi bir filme imzasını atamıyor. Umarım “American Sniper”ının sağlam gişesi yüzünden Eastwood kariyerine milliyetçilik ve hamaset dolu filmlerle devam etmez.

23461581

Ferzan Özpetek: İtalya’da filmler çeken bizden bir yönetmenle devam edelim. “Hamam” (1997) ile başladığı, “Harem Suare” (1999) ile devam ettirdiği kariyerini İtalya’ya taşıyan Özpetek en iyi ve kötü işlerini burada çekti. Özpetek, Türkiye’de çektiği ilk iki filmden sonra 2001’de gösterilen “Le fate ignoranti”, “La finestra di fronte” (2003), “Saturno contro” (2007) filmleriyle kariyerine devam eder. “Le fate ignoranti”yi pek başarılı bulmuyorum ama “La finestra di fronte”nin yönetmenin en iyi filmi olduğunu söyleyebilirim. 2005’te gösterime giren “Cuore sacro”daysa yönetmen alışılmış tarzının dışına çıkarak bir kadının ruhani yolculuğunu yavaş bir tempoyla anlatır. Kadın karakteri başarıyla derinleştirir ama aynı şeyi filmin tamamı için söylemek zor. Kanımca en Özpetek olmayan Özpetek filmi oluverir. Sinemasını oluşturan, İtalyanlarca kabul görmesini ve önemsenmesini sağlayan bu filmlerden sonra Özpetek düşüşüne “Un giorno perfetto” (2008) ile başlar. Yönetmen bu filminde aşkın hastalıklı tarafına odaklanmak istemiş. Ama bunu yaparken merkezdeki fakir aileyi de, zengin aileyi de derinleştirememiş. Özpetek’in en karanlık filmi olduğunu, içinde (saniyelik rolle) Serra Yılmaz ve Sezen Aksu şarkılarından bir tanesini barındırsa da Özpetek sinemasının önemli taraflarından olan sıcaklık, samimiyet, mizahın bu filme taşınmadığını belirtmek gerek. Filmin karakterlerinde bolca sorunlar mevcut. Özpetek’in en karanlık ve şiddet dolu filmi aynı zamanda en sorunlu filmi de. Bu filmden sonra gelen “Mine vaganti” (2010) ile düşen çıtayı yükseltiyor, eski filmlerinin tadını ve mizahını yakalıyor. Lakin Serra Yılmaz’ın yerini alan Cem Yılmaz’lı “Magnifica presenza” (2012) ve kanser dramına odaklanan “Allacciate le cinture” (2014) ile düşüşüne devam eder ne yazık ki. Yılmaz’lı filmde Özpetek korkudan gerilime (hayalet gerilimlerine), komediye, dram ve trajediye kadar bir sürü türü kendi sineması üzerinden birleştirmeyi dener ama bu istek, perdede karşılığını bulamaz. Ortaya dağınık bir film çıkar. Korkutmaya/germeye çalışırken güldürür, güldürmeye çalışırken güldüremez. “Allacciate le cinture” ise “Magnifica presenza” kadar sıkmasa da odaklandığı konuya yeni açılımlar getirmekten uzak, bilinen klişeleri tekrar tekrar kullanan bir film olur. Özpetek’in bu filmlerle hızlanan düşüşünün son bulmasını ve “Mine vaganti” gibi mizahla dramı iyi bir senaryoda harmanladığı başarılar filmler çekmesini umuyorum.

The_Wachowskis

Wachowskiler: “Bound” (1996) filmiyle noir türüne yeni açılımlar getiren kardeşler, “The Matrix” (1999-2003) serisiyle yeri göğü inletmişlerdi. Onlarca kaynaktan beslendikleri “The Matrix” serisinden sonra kardeşler düşüşlerine “Speed Racer” (2008) ile başlarlar. Kimsenin beklemediği bir filmdir bu. Matrix efsanesini yaratan kardeşlerden böylesine vasat bir film beklenmemiştir. Kardeşler bu filmden sonra dört sene ara verirler kariyerlerine. Daha sonra yanlarına Alman yönetmen Tom Tykwer’ı alarak David Mitchell’ın “Cloud Atlas”ını uyarlamaya girişirler. Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent, Hugo Weaving, Doona Bae, Ben Whishaw, Susan Sarandon, Hugh Grant, Jim Sturgess, James D’Arcy gibi usta aktörleri bir araya getiren “Cloud Atlas” (2012) bütün zamanlar arasında dolanırken türden türe de atlayan bir yapıya sahiptir. Bahisleri geçen bu aktörleri çeşitli rollerde görürüz. Neticede büyük beklentilerle beklenen film gösterime girdiği zamanda ülkenin kasırgaya teslim olmasından ötürü gişede çakılır, eleştirmenlerden de olumsuz eleştiriler alır. “Cloud Atlas”, “Speed Racer” kadar kötü bir film değil. Lakin epey hacimli olan senaryosunda sorunların olduğu bir gerçek. Gişede çakılan bu filmden sonra Wachowskiler senaristlik-yönetmenlik kariyerlerinin en kötü filminin, “Jupiter Ascending”in (2015) hazırlıklarına girişirler. Mila Kunis ile Channing Tatum’lı filmin her açıdan sorunları vardır. Evet, kardeşler gene muhteşem bir evren/uzay oluştururlar. Ama o kadar kötü bir öyküye imza atarlar ki filmde rol alan hiçbir oyuncu bu öyküye inanamaz ve bu durum onların performanslarına da sirayet eder. Kunis-Tatum epey kötü performanslar ortaya koyarlar. Romantizmi kof, aksiyonu sıkıcı, karakterleri karikatür, öyküsü delik değişik ve inandırıcılıktan çok uzak… Neticede “Cloud Atlas”ın, hatta “Speed Racer”ın da gerisine düşerler. Wachowskiler bilim-kurguyu sevdiklerinden kariyerlerine muhtemelen gene bu türde bir filmle devam edeceklerdir. Bakalım dibi gördükleri “Jupiter Ascending”ten sonra yükselişe geçebilecekler mi, yoksa o dipte mi kalacaklar…

Michael-Mann-Foto-ASAC1

Michael Mann: “Ne oldu sana, ne oldu böyle?” sorusunu yöneltebileceğimiz diğer yönetmense erkek öyküleri anlatmaktan hoşlanan, suçluların dünyasına son derece hakim olan büyük yönetmen Mann. Aslında Mann kariyerinin başından beri iyi ve kötü filmler çekmiş birisi. Mesela ikinci filmi “The Keep” (1983) o kadar da iyi değil. Hannibal’ın en az göründüğü Hannibal filmlerinden “Manhunter” (1986) başarılı bir gerilimken “The Last of the Mohicans” (1992) kanımca fazlasıyla abartılmış, ortalama bir film. Arka arkaya çektiği “Heat” (1995) ve “The Insider” (1999) filmlerinin “Collateral” (2004) ile birlikte kariyerinin en iyi filmlerinden olduğu konusunda herkes hemfikir. 2001’de gösterilen “Ali” biofilmi ise fazlasıyla dağınık, diğer filmlerinden epey geride olan bir film. Zig-zaglı kariyerinde düşüşe geçmeye başladığı filmse “Miami Vice” (2006). Wachowskilerin “Jupiter Ascending” onların kariyerlerin nasıl ki dip noktasıysa bu film de Mann’in kariyerinin dip noktası. Daha kötüsünü çekmedi. Her açıdan sorunlu bir filmdi. Yerden yere vurulan bu filmden sonra Mann çıtayı birazcık yükseltir “Public Enemies” (2009) ile. Çıtasını yükseltir yükseltmesine de yeni “Heat” bekleyenleri üzer. Yıldızlarla (Johnny Depp, Christian Bale, Marion Cotillard) dolu kadrosu da filmi kurtaramaz. Gene de “Miami Vice” kadar sıkıcı bir erkek öyküsü anlatmaz. Çatışma sekansları başarılıdır ama bu filmi de fazlasıyla formüllere bağlı kalmıştır. Tıpkı son filmi “Blackhat” (2015) gibi. Yıllardır film çekmeyen Mann, “Blackhat” projesini açıkladığında her zamanki gibi heyecanlanmıştık. Mann gene merkeze bir erkeği yerleştirecek, gene suçlulara odaklanacak. Bu kez ise teknolojiyi, hacker’lığı merkeze koyacaktı. Koydu da. Ama ortaya çıkan filmin “Miami Vice” seviyesinde olduğunu görünce üzülmemek zordu. Mann’in düşüşü “Miami Vice” ile başlamıştı. Şimdi ise gene her açıdan dökülen, fazlasıyla uzatılmış, kendisinin çektiğine ikna olmak istemeyeceğimiz “Blackhat” ile bu düşüşünü devam ettiriyor. Peki bu düşüş sona erecek mi, umudu kesmeli miyiz? Belki ileride dişe dokunur bir film çeker. Fakat Mann’in kariyerinin bu son dönemini (malum, Mann de yaşlandı) pek hatırlamak istemeyeceğiz gibi görünüyor. Bu da üzücü.

19834957

Serdar Akar: Yetenek kaybına uğrayan bir diğer isimse bizden Serdar Akar. “Gemide” (1998), “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” (2000), “Maruf” (2001) ile yönetmenlik kariyerine iyi bir şekilde başlayan Akar bir süre sonra dizi yönetmenliğe geçip “Koçum Benim” (2002), “Kurtlar Vadisi” (2003) gibi dizilerin yönetmenliklerini üstlenmişti. Yetenekli bir yönetmen olduğunu daha ilk filminden belli eden Akar bir süre dizilerle oyalandıktan sonra sinemaya “Kurtlar Vadisi Irak” (2006) ile dönmüştü. Ne yazık ki kaliteli bir film değildi ve Akar için alarm zilinin çalmasına neden oldu. Popüler dizinin ekmeğini yiyen, klasik bir kahraman öyküsü anlatan bu filmden sonra Akar kariyerine daha başarılı, ama sorunları da olan, alt sınıf-üst sınıf farkını bazen fazlasıyla yüzeyselleştiren, gene de içindeki şiddetle etkileyen “Barda” (2007) ile devam etti. Kimilerinden iyi, kimilerinden kötü eleştiriler alan bu filmden sonra Akar’ın düşüşü başladı. Akar her zamanki gibi TV’yi de boşlamıyor, yapımcılığını üstlendiği dizilerin bazı bölümlerini de çekiyordu. “Barda”dan sonra “Elveda Rumeli”yi (2007-2008) yapan Akar kariyerine facia olarak niteleyebileceğimiz bir filmle, “Gecenin Kanatları” (2009) ile devam edecekti. Bir süredir filmler yapan, bu filmleri çokça izlenen Mahsun Kırmızıgül’ün senaryosunu yazdığını duyduğumuz anda nasıl bir filmle karşılaşacağımızı zaten tahmin edebiliyoruz. Dolayısıyla film gösterime girmeden Akar’ın bu filmi çekecek olmasına üzülmüştük. Nitekim filmi görünce daha da üzüldük. Canlı bomba olmaya karar veren bir kadınla bir yarışçının aşkını konu alan filmi neresinden tutsak elimizde kalıyor. Oyunculukların yerlerde süründüğü, her zamanki gibi kör gözüm mesaj-mesaj-mesaj diye kasmaktan dandik öykünün anlatılamadığı, iki karakter arasındaki aşka inanamadığımız, kof bir romantizme sahip olan, kötü kurgulanmış ve epey kötü yönetilmiş bir film… Bu facia filmden sonra Akar kariyerine epey sevilen Behzat Ç. dizisinin iki filmiyle devam etti: “Seni Kalbime Gömdüm” (2011) ve “Ankara Yanıyor” (2013). İki filmde de Akar’ın düşüşünü gözlemliyoruz. “Seni Kalbime Gömdüm” de en az “Gecenin Kanatları” kadar kötü bir filmdi. Ne kitabın hakkı veriliyordu, ne polisiye türünün… Dizinin alelade bölümlerinden bir tanesi gibiydi. Bir sinema filmi olduğunu düşünmek çok zor. Keza ikinci Behzat Ç. filmi de öyleydi. Kısacası Akar arka arkaya facia filmler kotarmış, o ilk dönemlerdeki halini fazlasıyla aratmış yönetmenlerden. Onu da yazımıza dahil etmesek olmazdı. Tabii burada durup ilk filmlerindeki başarıyı sadece ona mal etmemek de gerekiyor. Oyuncuları ve Yeni Sinemacılar’ın da bu başarıda çokça emekleri mevcut. Zaten Yeni Sinemacılar’dan koptuktan sonra düşüşe geçmiş olması da ayrıca dikkatleri çekiyor.

movies-terrence-malick

Terrence Malick: 2005’te gösterime giren “The New World”te Malick son kez bir öykü anlatmıştı bizlere. Bu filmden sonra Malick her zaman yaptığı gibi ara verdi. Altı senelik uzun arasından sonra Brad Pitt-Sean Penn ve tanınmamış Jessica Chastain’li kadrosuyla çokça heyecanlandıran “Tree of Life” (2011) ile çıktı karşımıza. Çoğunluğun sevmediği bu filmden anlaşılacağı üzere bu altı senede Malick öykü anlatmaktan, oyunculara odaklanmaktan vazgeçmiş; doğayı ve Tanrı’yı daha fazla önemser hâle gelmişti. Evet, doğa ve Tanrı ikilisi, Malick’in sinemasında her daim yer bulmuşlardı. Ama ilk filmlerinde Malick doğayı ana karakter haline getirse bile bizlere başı ve sonu olan öyküler anlatmaktan feragat etmiyordu. Mesela “Badlands” (1973) birlikte suç işleyen iki sevgilinin mutsuzluğa yürüyen öyküsünü başarıyla anlatmıştı. Ya da “Days of Heaven” (1978) hayatta kalabilmek amacıyla eşini zengin bir adama peşkeş çeken bir adamın kıskançlığını, buhranını da gayet iyi anlatıyordu. Tabii Malick bu filminde doğaya fazlasıyla odaklanıyor, onu ana karakterler kadar önemsiyor, karakterlerin hayatlarındaki etkisini de ele alıyordu. Diğer iki filminde de öyküler anlatan Malick, “Tree of Life”ta sinemasını değiştirir. Artık Malick dış sese (anlatıcı) daha çok önem verecek, diyalogları ve replikleri epey azaltacak, oyuncuları doğanın bağrına yerleştirirken o oyuncu ister Sean Penn olsun, ister Brad Pitt olsun, isterse Ben Affleck olsun (olmasa iyiydi ya neyse!) doğa kadar önemsenmeyecek, bazen ekranda doğru dürüst bile görünmeyecek, uçan kamera (flycam) sıklıkla kullanılacak, dört mevsime muhakkak yer verilecek (gereksiz de olsa yağmur da yağacak, güneş de çıkacak), tabii Tanrı da es geçilmeyecek ve karakterlerin Tanrı ile ilişkisi de irdelenecek, filmde muhakkak bir rahip yer alacak, kilise görünmezse olmayacak, tek zamana hapsolunmayacak, zamanlar arasında dolaşılabilecek. “Tree of Life” ile başlayan, insanları şaşırtan bu değişim “Tree of Life”ın kalitesine ulaşamayan ve daha ikinci filmden (değişimden sonraki ikinci film) sıkan “To the Wonder” (2012) ve “Knight of Cups” (2015) ile devam edecekti. Affleck-Olga Kurylenko-Rachel McAdams’lı “To the Wonder”da bu değişim kötü bir şekilde devam etti. Yazılan eleştirilere göre “Knight of Cups”ın da bu iki filmden farkı yok. Orta yaş bunalımındaki Rick’in öyküsü(?) “To the Wonder”daki kadın karakterin öyküsü nasıl anlatıldıysa öyle anlatılmış, Malick gene doğayı karakterlerden ve öyküden daha çok önemsemiş. Malick senaryosuz/öyküsüz filmler çekmeye devam edecek gibi görünüyor. Fakat bunu yaparken düşüşe geçtiğinin de farkında değil. “To the Wonder” ortalama bir filmdi. Görünüşe göre düşüş “Knight of Cups” ile de devam etmiş. Bu filmle aynı zamanda çekilen “Weightless”ın da (muhtemelen 2016) öncekilerden farklı olmayacağını tahmin etmek zor değil. Malick Tanrı’yı filmlerde ararken sıkıcılaşıyor ve kariyerine kötü filmlerle devam ediyor ne yazık ki.

Kategoriler
haber

Terrence Malick’in İsimsiz Filminden İlk Bilgiler

Terrence Malick, Amerikan sinemasının usta isimlerinden. Aynı zamanda bu sektörde olup özgürlük alanı en geniş olan isimlerden de diyebiliriz kendisi için. Herkesin çalışmaya can attığı bir yönetmen olduğundan filmlerinin oyuncu kadrosunu yıldız isimlerle doldurabiliyor. Sonra ne izleyiciyi, ne oyuncuyu öykü kadar önemsemediğinden onca oyuncunun sahnelerinin kesip çöpe atabiliyor.

Mesela “Tree of Life”ın yıldızı Jessica Chastain ve Rachel Weisz’ın “To the Wonder”daki tüm sahnelerini çöpe atmıştı. Oyuncularına acımamasıyla da ünlü bir yönetmen. Öte yandan filmlerini istediği zaman vizyona sokuyor, bir seneden daha fazla süre boyunca bu filmlerin kurgularıyla uğraşabiliyor. Amerika’da özgürlük alanı bu denli geniş olan başka yönetmen yoktur herhalde.

Lafı uzatmayalım. Malick iki sene önce arka arkaya iki film çekti: “Knight of Cups” ve isimsiz filmi. İki senedir de bu filmlerin post prodüksiyonlarıyla meşgul durumda. Bugün bu filmlerle ilgili ayrıntılar geldi.

terrence mallick christian bale natalie portman

Malick’in isimsiz filmi ismine kavuşmuş. Filmin adı “Project V” imiş (ama bu konuda resmi bir açıklama yapılmadığını, aslında buradaki tüm bilgilerin resmi olmadığını başlarken belirtelim). Filmin başrollerinde Ryan Gosling, Michael Fassbender, Rooney Mara, Cate Blanchett, Natalie Portman ve sahneleri kesilmediyse (bu konuda bir bilgi yok) Christian Bale yer alıyor. İtalyan bir site filmden bazı görüntüleri izlemiş. Sitenin haberine göre Gosling rock yıldızı rolünde karşımıza çıkacak. Fassbender onun iş ortağını canlandırıyormuş. Mara ise hem Gosling’in karakteriyle, hem de Fassbender’in karakteriyle ilişkisi olan bir kadını oynamış. Keza Portman-Fassbender ikilisinin karakterleri arasında da bir aşk varmış. Blanchett’ın yolu ise Gosling’le kesişiyormuş. Val Kilmer, Benicio Del Toro, Berenice Marlohe, Holly Hunter, Boyd Holbrook, Tom Sturridge’in rolleri ve sahnelerinin kesilip kesilmemesiyle ilgili bir bilgi yok. Film, müzik sektörü üzerinden iki aşk üçgenini ve bunların kesişimini anlatıyormuş. Bale’in bu filmin setinde sadece dört gün geçirdiğini de belirtelim. Muhtemelen rolü diğerleri kadar değildir. Sahneleri kesilmiş olabilir. “Project V”nin İtalyan distribütörü tarafından İtalya’da mayıs ayında gösterime sokulacağı belirtiliyor. Dolayısıyla film aynı zamana denk gelen Cannes’da ilk gösterimini gerçekleştirebilir.

christian bale natalie portman 2015 set

mallick 2015 set

“Knight of Cups” ile ilgili gösterilen videoda Bale’in canlandırdığı karakterin kendini tanımaya çalışmasına yer verilmiş. Gene bu videoda hem rock, hem klasik müziklere yer verilmiş. Bu video ile ilgili başka bir bilgi verilmedi. Film, bir adamın şöhretine, kendi benliğini bulma çabalarına, başarılarına ve kadınlarla ilişkisine odaklanıyor. Bale’e Portman ile Blanchett eşlik ettiler. Ayrıca şu ünlüler de sette birkaç gün geçirmişlerdi: Imogen Poots, Jason Clarke, Wes Bentley, Joel Kinnaman, Nick Offerman, Antonio Banderas, Isabel Lucas, Freida Pinto, Shea Whingham. Bakalım iki filmde de kimlerin sahneleri kesilecek, kimler son kurguyu atlatıp filmde gözükebilecek ve filmleri 2015’te izleyebilecek miyiz?

Kategoriler
izlenim

Bir Sinemacı, İki Film: Victor Erice

1940 yılında İspanya’da doğan Victor Erice uzun soluklu kariyerine sadece dört uzun metrajlı film sığdırmış bir sinemacı.

Erice tıpkı Amerikalı David Lynch, İspanyol Alejandro Amenabar gibi iki filmi arasına epey uzun aralar koyan; bu süreyi belgeseller ve kısa filmlerle değerlendiren birisi. Fakat röportajlarında belirttiğine göre Erice’nin bu uzun aralarının en önemli nedeni bir türlü yatırımcı bulamaması. İlk iki uzun metrajlı filmi olan ’61 çıkışlı “En la terraza” (Terasta diye çevirebiliriz) ve beş yıl aradan sonra çektiği ’66 yapımı “Entre vias”tan (Yolların Arasında) sonra, önce dört yönetmenin (birisi Erice) kısa filmlerinden oluşan ’69 çıkışlı “Los desafios” (San Sebastian’dan ödül kazanmıştı), daha sonra ise kariyerinin en iyi filmi “El espiritu de la colmena” (’73) (Arı Kovanının Ruhu) ile ününe ün kattı. Erice kariyerinin üçüncü uzun metrajlı filmiyle İspanya’da düzenlenen “Cinema Writers Circle Awards”dan en iyi film ve yönetmen, San Sebastian Film Festivali’nden Altın Deniz Kabuğu Ödülünü kazanmıştı. Bu başarıdan sonra Erice on sene ara verip gene iyi bir filmle, ’83 çıkışlı “El Sur” (Güney) ile çıktı seyircilerin karşısına. “El Sur” filmiyle yönetmenin ilk kez Cannes’da yarıştığını ama Altın Palmiye’yi Monty Python’ın “The Meaning of Life”ına kaptırdığını, önceki filmiyle ödülsüz döndüğü Chicago Festivali’nden bu kez Gold Hugo ödülüyle döndüğünü belirtelim.

victor_erice

Bunca ödül ve adaylıktan anlaşılacağı üzere Erice sinemanın önemli isimlerinden birisi. Bu yazıda sadece iki filminden bahsedeceğim. Ne yazık ki çektiği ilk iki filmi izleyemedim. Önce Erice’nin tarzından bahsedelim.

Ben Erice’nin sinemasını Amerikalı yönetmen Terrence Malick’in sinemasına benzettim. Hoş, Erice dini ve dış sesleri sık kullanan birisi değil. Ama Malick gibi diyalogları ve hatta monologları az tutan, “konuşmak”tan çok “gösteren”, sembolizmi yoğun olarak kullanan bir yönetmen. Bilhassa “Arı Kovanının Ruhu”nda karakterlerini uzun süreler boyunca konuşturmaz. Müziği de yoğun bir şekilde kullanmaz. Sadece gerekli olduğu anlarda ama o da en fazla birkaç dakikalığına kullanır notaları…

Hangi siteye bakarsanız bakın Erice’nin sineması için (artık klişeleşen deyimle) “şiirsel bir sinema” tabiri kullanılır; nitekim de öyledir. Erice basit öyküleri çarpıcı bir sinematogrofi ve rejiyle, bir o kadar etkileyici sembolist bir anlatımla işler ve karşımıza çıkarır. İki filminin ortak noktaları arasında çocukluk, masumiyet, İspanya İç Savaşı sonrası sosyal ve ekonomik durum, baba-kız ve anne-kız ilişkileri yer alır. Eli kanlı diktatör Franco İspanyası’na tanık olma şansını (!) elde eden Erice haliyle filmlerinde bu dönemi anlatır.

Arı Kovanının Ruhu

“Arı Kovanının Ruhu”ndan başlayalım. Yukarıda belirttiğim gibi basit bir öyküye sahiptir bu film. Taşrada yaşayan iki küçük kızın yaşantılarını, bu kızlardan Ana’nın Frankenstein’in canavarını bulma çabalarını anlatır. Filmin merkezindeki iki küçük kız üzerinden çocukluğa öyle bir eğilir ki “çocukların hayatlarını anlattım,” diyen yönetmenlerin filmlerini sorgulamamızı sağlar. O denli başarılıdır Erice çocukluğu perdeye aktarmada. Bu başarıda Ana ile Isabel’i canlandıran Ana Torrent ve Isabel Telleria’nın da katkıları yadsınamaz. İki oyuncu da yeteneklerini sonuna dek ortaya koyar ve etkileyici performanslara imza atarlar. Film, İç Savaş’tan bir sene sonrasına odaklanır. Tabii savaşın etkilerini Hollywood gibi gözümüze sokmaz yönetmen. Bunu daha çok sembollerle ve kapalı bir anlatımla yapmayı tercih eder.

Mesela Ana’nın filmin sonuna dek aradığı Frankenstein’ın canavarını bir süre sonra öldürülecek bir kaçakla özdeşleştirir. Sorgulayan, önüne konanı hemen kabul etmeyen (“Frankenstein” filmini izlerken canavarın çocuğu, halkın da canavarı neden öldürdüklerini sürekli sorgulayan) Ana terk edilmiş, tek katlı, geniş bir evde bir kaçak bir askerle karşılaşır. Askere (Frankenstein’ın yarattığı canavara) yardım eden Ana bu mekândan ayrıldıktan sonra asker ve onu arayanlar arasında bir çatışma çıkar, asker de ölür. Ana bunu fark eder ama bunu kabul etmez ve canavarın hâlâ yaşadığını düşünür. Ablasının dediği gibi gözlerini yuman, denk geldiği büyük (aslında normal) ayak izini canavarın ayak iziyle bağdaştıran Ana, canavarı aramaya devam eder. Nitekim bu kez askerle değil de ’41 yapımı filmde gördüğü canavarla rüyasında karşılaşır. Ana annesinin dediği gibi iyi birisi olmuş, ablasının dediği gibi canavarla (askerle) arkadaş olmuş (onunla elmasını paylaşmıştır) ve rüyasında da olsa (ki Ana’ya göre gerçektir) canavarla (filmdekiyle) karşılaşmıştır.

Erice bu kaçak ve yaralı asker üzerinden olsun, ailesiyle ilgilenmeyen babanın arı kovanları üzerinden olsun, sinema üzerinden olsun savaş sonrası toplumu başarıyla yansıtır. Arı kovanları ile kasabayı ve aileyi bağdaştırabiliriz. Arı kovanlarındaki her bir arının işi bellidir ve her arı işini yapar. Nitekim aile fertlerinin birbirleriyle ilişkileri de bu şekilde yansıtılır. Baba, anneyle ve iki küçük kızıyla; anne de iki kızıyla “pek” iletişime geçmezler. Evet, onları sofrada görürüz; anne Ana’yla ruhlarla ilgili konuşur; baba iki kızını doğada dolaştırıp zehirli mantarları yememeleri konusunda ikisini uyarır. Bu türden basit iletişime girseler de genelde herkes kendi kabuğuna çekilmiştir. Anne uzakta, çok uzaktaki sevgilisini (sevdiği adamı) düşünür ve ona mektup yazar. Baba arılarıyla uğraşıp durur. Sadece kardeşler arasında iletişim vardır. Ama Isabel, Ana’ya eşek şakası yapıp onun güvenini kaybedince bu iletişim (sağlam olan tek iletişim) zedelenir ve bundan sonra film, Ana’yı takip eder. Dediğim gibi yönetmen arı kovanıyla sadece aileyi değil, toplumu da anlatır. Mesela kasabanın birbirleriyle iletişime girdikleri sekans sayısı azdır. “Frankenstein” filmini izlerken ve Ana’yı ararken iletişime girerler. Demem o ki savaşın toplum üzerindeki etkisi bu sekanslarda işlenir.

Bir büyüme öyküsü olarak bakarsak şahanedir bu film. Tıpkı savaş sonrası toplumu başarıyla işlemesi gibi Ana’nın büyümesine de başarıyla odaklanır. Öte yandan bu basit öyküyü daha da etkileyici kılan bir renk paletini kullanır yönetmen. Sarı ve tonları filmin etkileyiciliğini katmerler. “Arı Kovanının Ruhu”nda birden çok etkileyici sahne bulmak da mümkün doğal olarak: Ana’nın canavarla gölde (tıpkı filmdeki çocuğun canavarla gölde karşılaşması gibi) karşılaştığı sekans olsun, Ana ile Isabel’in evdeki üç kapıyı arka arkaya açtıkları sekans olsun, Ana’nın askerle karşılaşması olsun, babanın arılarıyla meşgul olduğu sahneler olsun ve Ana ile Isabel’in demir yolundaki demirlere kulak dayadıkları sahne olsun son derece çarpıcıdır. Guillermo del Toro’dan söz etmemek olmaz. Usta yönetmenin kariyerinin bence en iyi filmi olan “El labirento del fauna”nın Erice’nin bu müthiş filminden izler taşıdığı açıkça görülür. Zaten yönetmen de bunu yadsımaz ve bu filmden etkilendiğini dillendirir. Ama şöyle bir fark vardır iki film/yönetmen arasında: Erice, Franco’nun zulmettiği toplumu kapalı bir anlatımla görselleştirirken del Toro elini korkak alıştırmaz ve Franco’nun askerlerinden birisinin ne denli cani olabileceğini soğukkanlı bir şekilde işlediği cinayetlere yer vererek gösterir. Bir tarafta kızın (tıpkı Ana gibi) rüyaları ve hayalleri, diğer tarafta soğuk, acı verici ve korkutucu gerçek dünya… Kız, düşler ve gerçekler arasında sıkışıp kalır. Erice’nin filmindeyse askerin ölümü gösterilmez. Geniş bir plandan terk edilmiş o ev gösterilir, arka plandaysa kurşun seslerine yer verilir. Erice şiirselliği ve masumiyeti, gerçeklerle lekelemez. Tabii gene başyapıt payesini rahatlıkla bahşedebileceğimiz Çek yapımı “Valerie a tyden divu”yu da anabiliriz. del Toro filmini yaratırken “Valerie a tyden divu”dan da etkilendiğini belirtmişti. Çek yapımı bu filmle İspanyol yapımı “Arı Kovanının Ruhu” arasında birtakım benzerlikler yok değil; ama iki filmin aynı tarihte çekildiklerini düşününce bunun sadece tesadüf olduğunu belirtebiliriz.

El Sur (1983)
El Sur (1983)

Gelelim “El Sur”a. Yazar Adelaida Garcia Morales’in romanından uyarlanan bu film, köpeğin havlamaları ve annenin “Agustin!” çığlıklarıyla açılır. Görüntüdeyse Agustin’in kızı Estralla vardır. Agustin ailesini terk etmiştir. Kızı bunu fark eder ve babasıyla ilişkisini anlatmaya başlar. Derken flashback’le geçmişe döneriz. Erice belirttiğim gibi bu filmde de savaş sonrası İspanya’yı (1957 yılını) anlatır. Gene şehirden uzakta, doğaya yakın bir yerdeyiz. Gene merkezde bir kız çocuğu vardır. Franco’nun askerlerince gözaltına alınıp savaş tutsağı haline gelen Agustin’in tutsaklıktan sonraki yaşamına kızının gözünden odaklanılır. Estralla hem merkezdedir, hem de filmin anlatıcılığını üstlenmektedir. Estralla flashback’lerde evine gelen babasının dadısıyla yaptığı sohbette olsun, annesiyle yaptığı sohbetlerde olsun, tıpkı Ana gibi babasının güneydeki (yani baba evindeki) yaşantısını öğrenmeye çalışır. Ana gibi sorgular, araştırır. Babası güneyde ne yaşamıştır da böylesine melankolik, sessiz olup bunalıma girmiştir?

Erice savaşın etkilerini önceki filmi “Arı Kovanının Ruhu”nda olduğu gibi aile üzerinden işler. Fakat şöyle bir fark vardır: Evet, baba ailesini terk etmiştir (bir süreliğine). Ama flashback’lerin bazı bölümlerinde babayla kızının mutlu bir ilişkileri olduğunu, annenin de her şeye rağmen mutsuz olmadığını görürüz. Halbuki “Arı Kovanının Ruhu”nda ebeveynler çocuklarıyla iletişime pek az girerler. Öte yandan “Arı Kovanının Ruhu”nda sinemanın (’41 yapımı “Frankenstein”ın) Ana’ya etkisi büyüktür. Ana’nın filmin başından sonuna kadar ki yaşantısını belirler bu film. Burada da sinema benzer bir konumdadır. Fakat sinemadan etkilenen kişi baba olur. Baba tek başına sinemaya gider ve bir aktrisi izler. Yetmeyip o aktrisin adını defterine karalar, resmini çizer. Estralla da bunu fark edince bu kadını araştırmaya başlar. Derken film başka bir yöne kayar. Bu kez yaşanamamış bir aşkın aile üzerindeki etkisini anlatmaya başlar. Filmin önceki filmden farkıysa diyalogların bolluğunda saklı. Aslında önceki filmden daha fazla diyalog kaleme alınmışsa da ailedeki iletişimsizliği aktarmak adına aile bireyleri arasındaki diyalogların sayısı azaltılmıştır. Erice bu kez derdini görüntülerle olduğu kadar Estralla’nın arka plandaki sesiyle, yani anlatıcıyla da dillendirir.

“El Sur”, bir babayla kızının ilişkisini ajitasyona kaçmadan, ama etkilemeyi başararak anlatır. Evet, gene basit ve daha önce anlatılmış bir öykü tercih edilir; ama bunun işlenişi benzer filmlerden daha iyidir. Erice on sene aradan sonra kotardığı bu filminde önceki filmini aşamıyor, ama etkilemeyi başarıyor. Çocuk oyuncu Sonsoles Aranguren ve genç aktris Iciar Bollain’den (Estralla’nın 8 ve 15.yaşındaki hallerini canlandırmışlardır) ve Agustin rolündeki Omero Antonutti’den enfes performans almayı başarır. Daha az politik, daha az sembolist, daha çok replikli, gene etkileyici bir film… Erice dönemimizin en kaliteli yönetmenlerinden. Keşke daha sık uzun metrajlı film çekse. Umarız bu değerli yönetmenin yeni filmini kısa zamanda sinemalarda görebiliriz. Belirttiğim iki film ve bulunabilirse çektiği diğer filmler muhakkak izlenmeli.

 

Kategoriler
haber

Rooney Mara, Pan Filminde Rol Alacak

Bu senenin sonunda Stephen Daldry’nin beşinci filmi “Trash”te ve bir değişiklik olmadığı takdirde Terrence Malick’in isimsiz filminde izleyeceğimiz yetenekli aktris Rooney Mara 2015’te gösterime girecek “Pan” filminde rol alacak. Şu sıralar “Carol”ın çekimlerine devam eden Mara bu filmin çekimlerini tamamladıktan sonra “Pan”in çekimlerine başlayacak. Joe Wright’ın yöneteceği filmde Mara’yı Kaplan Lilly rolünde izleyeceğiz. Filmde ayrıca Garret Hedlund (Kaptan Hook rolünde) ve Hugh Jackman (Karasakal rolünde) rol alacaklar. Film üç boyutlu olarak 17 Temmuz 2015’te gösterime girecek.Rooney Mara

Kategoriler
haber

Berenice Marlohe ve Val Kilmer, Malick’in Filminde Rol Alıyorlar

Terrence Malick sürekli Hollywood yıldızlarıyla çalışmış bir bağımsız sinemacı. Çekeceği filmlerin başrollerini o dönemlerin en popüler ve yetenekli isimlerine teklif etmişti. Örneğin “Days of Heaven”da Richard Gere, Badlands’de Martin Sheen ve Sissy Spacek, The New World’de Christian Bale ve Colin Farrel, The Tree of Life’ta Brad Pitt ve Sean Penn’le ve son filmi To the Wonder’da Ben Affleck, Rachel McAdams, Javier Bardem ve Rachel Weisz’la çalışmıştı. En kalabalık ve en büyük bütçeli filmi olan The Thin Red Line’da da epey popüler isimlerle çalışmıştı. Fakat Malick ilk kez bir filmine bu denli yıldız ismi dahil etti. Halen isimsiz olan yeni filminin çekimlerine devam eden Malick, Skyfall’un yıldızı Berenice Marlohe’ye teklif götürdü. Tahmin edileceği üzere Marlohe filmde rol almayı kabul etti. Her zamanki gibi Marlohe’nin de rolü hakkında bilgi vermedi Malick.

Filmle ilgili bir diğer haberse Val Kilmer’la ilgili. Filmin setinden iki video nete düştü. Bu videolarda Michael Fassbender, Rooney Mara ve Kilmer’ı görüyoruz.

Kategoriler
haber

Malick’in Filminden Fassbender ve Portman’lı Bir Video Yayınlandı

Terrence Malick’in yeni filmleri ile ilgili nete düşen her şeyi sizlere ulaştırmaya devam ediyoruz. Bu kez setten fotolar değil, bir video yayınlandı. Filmin bir sekansının çekimine odaklanan videoda Fassbender ve Portman’ı görüyoruz. Malick bu kez Amerikan futbol maçına götürmüş iki oyuncusunu. Maç oynanırken de sekansı çekmiş. ABC kanalı da buna kayıtsız kalmayıp sekansın çekimlerini kameraya alıyor.

Kategoriler
haber

Benicio Del Toro da Malick’in Ekibinde

Terrence Malick’in çekimlerine devam ettiği isimsiz filminden yeni set fotoları nete düştü. Bu fotolarda Benicio Del Toro’yu görmekse şaşırtmadı. Görünüşe göre Malick kaşla göz arasında Benicio Del Toro’yu da filmine dahil etmiş. Zaten kimleri dahil etmedi ki! Son yılların en fazla yıldız oyunculu filmiyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün. Kadroyu tekrar hatırlayalım: Christian Bale, Ryan Gosling, Rooney Mara, Natalie Portman, Cate Blanchett, Wes Bentley, Michael Fassbender ve bugün itibariyle Benicio Del Toro.

Kategoriler
haber

Malick’in Yeni Filminden Yeni Kareler

Terrence Malick’in ne yapmaya çalıştığını bilmiyoruz, ama bir yerde durması gerekecek sanırım. Onca yıldız oyuncuyu filmine katan Malick durmak bilmiyor. Bu kez de “profesyonel ucube ve ‘talk show’cu” (Playlist’in tanımı bu şekilde) Eric “Kertenkele Adam” Sprague’yu filme dahil etmiş. Filmini bu şekilde daha da renklendiren Malick bizlerin hafızalarına da yeni soru işaretlerini bıraktı. Beş yıllık ara Malick’te tahribatlara mı yol açtı yoksa, diye düşünmeden edemiyoruz Bakınız olarak. Bu gerizekalı kertenkele hakkında da bilgi verelim. İşsiz güçsüz dolaşan Eric bir gün kendisini kertenkelelere benzetmek ister. Zira kertenkele aşığıdır bu dallama. 800 saatini dövmelere harcayan Eric aşağıdaki karelerdeki haline ulaşır. Kareleri paylaşırken eleman için “Evlat olsan sevilmezsin”, Malick için “Kafan iyi mi?” diyerek yazıyı sonlandıralım.

Kategoriler
haber

Michael Fassbender da Malick’in Ekibinde

Terrence Malick isimsiz filminin çekimlerini sürdürürken filmlerine yıldız oyuncuları dahil etmeye devam ediyor. Christian Bale, Natalie Portman, Cate Blanchett, Ryan Gosling, Rooney Mara ve Wes Bentley’den mürekkep kadroya geçtiğimiz hafta Holy Hunter dahil edilmişti. Bugün de yetenekli aktör Michael Fassbender’in filmden bir karesi medyaya sızdı. Malick ne ara Fassbender’i filmine dahil etti, bilemeyiz ama şüphesiz oldukça sevindirici bir gelişme. Tabi rollerin ne kadar büyük olduğunu ve kurgu sırasında kimlerin makasa kurban gideceğini bilemiyoruz.