Kategoriler
seçki

Her Güne 1 Yerli 1 Yabancı Film: Damat Koğuşu, The Florida Project

‘Her Güne 1 Yerli 1 Yabancı Film Önerisi’ serimizde dördüncü günde Damat Koğuşu ve The Florida Project’e değineceğiz.

Yerli Film Önerisi: Damat Koğuşu

Yönetmenliğini İlker Savaşkurt’un üstlendiği, 2017 yapımı dram ve suç filminin başrollerinde; Barış Atay, Musa Can Pekcan ve Turgay Atalay yer aldı.

 

Ülkemizde tecavüz veya taciz suçlularının bulunduğu koğuşlara ‘Damat Koğuşu’ adı veriliyor.  Türkiye’de yaşanmış̧ gerçek öykülerden ilham alınan filmde, tecavüz suçlamasıyla koğuşa getirilen Yusuf ekseninde bu koğuşta gerçekleşen olaylar tüm çıplaklığıyla anlatılıyor. Yönetmen İlker Savaşkurt, mahkumlar ile birlikte gardiyanlar ve cezaevi müdürünün üzerinden de güzel bir hapishane hikayesi bizlere sunuyor.

Sorumluluk almaktan kaçınan cezaevi müdürünün aldığı bir karar sonucu; damat koğuşunda yer almaması gereken, adam öldürmek suçundan hapse giren bir mahkûmun (Hüseyin), koğuşun işleyişini düzenleyebilmesi adına damat koğuşuna yerleştirilmesi ve otorite boşluğundan yararlanarak diğer mahkumlar üzerinde baskı uygulaması filmin arka planında işlenen güzel bir hikaye. Cezaevi müdürü üzerinden, Türkiye’de olan otoriteye güvensizlik teması da hoş bir biçimde anlatılıyor. Film; sade, abartıya kaçmadan, olması gerektiği gibi soğuk bir atmosferde işleniyor.

Mahkumların gerçekçi bir senaryo yapısında karşımıza çıktığı filmde, hapishanen diğer sakinleri gardiyanlar ve cezaevi müdürü de öyküye katılıyor. Mahkumların kuralsız ilişkilerine ve birbirleriyle olan varoluş savaşına değiniliyor.

Hhapishanenin hiyerarşisinden bahsetmemiz gerekirse… Güçlü bir karakter (Mahkûm Hüseyin) ve en az onun kadar güçsüz ceza infaz memurları ve hapishane müdürü ile karşı karşıyayız. Karakterlerle bağ kurmaktan kaçındığınız bir film olmasına rağmen ne yaparsanız yapın ”Ben olsaydım acaba ne yapardım” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Bu başlı başına bir yönetmenlik becerisi. Olaylara müdür perspektifinden bakmak birçok izleyici için daha anlamlı gibi, en başta benim için de öyle oldu… Sorumluluk almak istemeyen, hiyerarşiyi yönetmeyi beceremeyen bir müdür, olayları daha da çetrefilli hale getiriyor. Kendine güvenmeyen müdür, kendilerine güvenmeyen ceza infaz memurları yaratmış ve böylelikle tüm inisiyatif güçlü mahkûmun eline geçmiş durumda… Bu durum müdür tarafından bilerek, isteyerek yaratılıyor film boyunca…

Bana göre son yılların en iyi Türk filmleri arasında yer alan bu filmi siz değerli takipçilerimize öneriyoruz.

Yabancı Film Önerisi: The Florida Project

 Tangerine filmi ile dikkatleri üzerine çeken yönetmen Sean Baker’in 2017 yapımlı drama filmidir. Başrollerinde Bria Vinaite (Halley), Brooklynn Prince (Moonee) ve Willem Dafoe (Bobby) yer alıyor.

Disneyland’e yakın bir motelde annesi (Halley) ile birlikte yaşayan 6 yaşındaki afacan, tez canlı ve biraz hayta Moonee üzerinden, yıllardır önümüze konulan, ‘Amerikan Rüyası’ denilen kavrama çok güzel eleştiriler sunan bir film… Moonee, moteldeki diğer akranlarıyla gün boyu oyun oynar. Bazen, oyunun dozunu ayarlayamamasından ötürü kötü olayların yaşanmasına sebebiyet verir. Sorumlulukların bilincinde olmayan annesiyle birlikte yanlış davranışlar sergilerken film bize basit ama altı dolu bir soru yöneltilor: Moonee mi, annesi mi, sistem mi, yoksa hepsi birden mi suçlu?

Filmde henüz 6 yaşında olmasına rağmen harika bir oyunculuk sergileyen Brooklynn Prince, hem içinizi ısıtacak, hem de arada bir sinirlenmenize neden olacak. Ama Film boyunca Moonee’nin bir çocuk olduğunu unutmadan filmi izlemenizi öneririm.

Harika renklere, harika bir atmosfere sahip bu film, evlere kapalı kaldığımız soğuk günlerde kalbinize iyi gelecek.

Kategoriler
izlenim

mid90s: Jonah Hill’den Yönetmenliğe Zayıf Bir Başlangıç

Yazı mid90s filmiyle ilgili spoiler içerir…

Oyunculuk kariyeri boyunca Martin Scorsese (The Wolf of Wall Street), Coen Kardeşler (Hail, Caesar!), Quentin Tarantino (Django Unchained -cameo-), Bennett Miller (Moneyball), David O. Russell (I Heart Huckabees) gibi yönetmenlerle çalışma fırsatını yakalayan aktör Jonah Hill, mid90s filmiyle ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturacağı açıkladığında ödül sezonunu takip edenlerin aklından “Acaba Greta Gerwig’in Lady Bird‘teki başarısını tekrarlayabilecek mi?” sorusu geçmişti. Akla Lady Bird‘ün gelmesinin nedeni mid90s‘in benzer bir konseptte olması. Lady Bird üniversiteye hazırlanan genç bir kızın (Saoirse Ronan) ailesiyle (daha ziyade annesiyle) sorunlu ilişkisini, gençliğini ve arkadaşlarıyla ilişkisini konu alan bağımsız bir drama. mid90s‘in de merkezinde bir erkek (Sunny Suljic) yer alırken Hill, Lady Bird gibi bu karakterin kabuğunu kırmasını, büyümesini anlatıyor.

Daha doğrusu anlatmaya çalışıyor. Hill röportajlarında bu filmi yaparken Kids, This Is England, The Sandlot gibi filmlerden esinlendiğini belirtmiş, ki bilhassa Kids‘in etkisi filmde fazlasıyla belli oluyor ama ne yazık ki film Amerikan yapımı Kids‘in de, İngiliz yapımı This Is England‘ın da çarpıcılığına ve kalitesine ulaşamıyor. Hill 85 dakikalık kısacık sürede en çok arkadaşlığa ve kabuğu kırmaya odaklanıyor. Abisi (Lucas Hedges) tarafından şiddet gören Stevie aidiyet-sevgi açlığını mahallenin boş boş dolaşan kaykaycı tayfasıyla gidermeye çalışırken adım adım onlara da benzemeye başlıyor ve filmin sorunları tam da burada başlıyor. Ama önce başka sorunlara kısa kısa değineyim.

Filmin adı “90’ların ortası” olsa da Hill 90’lı yılları iyi bir şekilde görselleştirememiş, nostalji hissini seyirciye geçirememiş. 85 dakikada 90’lara dair sadece kaykay (ki halen kullanılıyor, o yüzden kaykayın eskidiğini söylemek zor) ve oyunlara değiniyor Hill. Oyun kasetlerini görünce 90’lı yıllara gider gibi oluyoruz ama oyunlara veya 90’ların diğer alametiferikalarına fazla değinilmeyince film bu açıdan başarısız oluyor. Kısacası Hill koskoca on yılı sadece kaykaydan ibaretmiş gibi göstermiş. Öte yandan karakterlerde de başarısız olmuş Hill. Stevie dışındaki karakterleri tanıtamamış, bu karakterlerin sorunlarına iyi bir şekilde değinememiş. Mesela Stevie’nin annesi Dabney’i (Katherine Waterston) en fazla beş dakika görebiliyoruz ve bu sürede kadına dair hiçbir bilgi edinemiyoruz. Fakat Dabney’e beş dakikadan fazla yer verilmemesi (sahneleri kesilmiş nedense) sadece Dabney’i değil aileyi de tek boyutlu hale getirmiş. Dabney’den daha fazla görünen Ian’ı da tanıtamamış Hill. Hal böyle olunca aileyi ve sorunlarını, dolayısıyla da Stevie’nin annesiyle sorunlarını öğrenemiyoruz. Keza kaykaycı tayfa da tek boyutlu kalmış (“okumuyorlar mı, çalışmıyorlar mı, bunca şey için parayı nereden buluyorlar, aileleri yok mu?” gibi pek çok soruya yanıt yok). Senarist Hill’in yönetmen Hill’den daha başarısız olduğunu söylemek mümkün. Yönetmen Hill 90’ları görselleştirmekte zorlanırken senarist tarafı da karakterizasyonda başarısız olmuş.

Hill bu filmde aileyi ve ailenin dertlerini değil, mahalledeki kaykaycı tayfayı daha fazla önemsemiş. O yüzden kaykaycılar aileden daha fazla görünmüş. Hill filmini başlatır başlatmaz içe kapanık, nazik karakteri Stevie’yi durmadan küfreden, uyuşturucu kullanan kaykaycıların arasına dahil ediyor. Film 85 dakika boyunca Stevie’nin kaykay kullanmayı öğrenmesine, kaykaycıların arasına iyice dahil olma çabalarına, onların arasına dahil olurken utangaçlığını yenmesine yer veriyor. Konu bilindik, sürprizsiz. Pek çok “coming-of-age/büyüme” filminde işlenen bir konu. Esas sorunsa şu: Stevie tayfaya dahil olduktan sonra onlardan birisine dönüşüyor, sigara içiyor, nezaketini bırakıp küfretmeye başlıyor, uyuşturucu kullanıyor, dışarıda geç saatlere dek takılıyor, annesine küfredecek noktaya geliyor. Hill, Stevie’nin dönüşümünü anlatırken yapılan her şeyi masumlaştırmış. Tayfa yaramazlık yapan bir tayfa şeklinde gösterilmiş, ama Stevie’nin binadan düşmesine sebep oluyorlar, ona uyuşturucu kullandırtıyorlar ve en nihayetinde arabayla kaza yapıyorlar. Yani ortada masumlaştıralabilecek bir tayfa yok aslında. Keza filmin finali de bu açıdan iyi değil. Karakterlerin eylemlerinin genelde sonuçlarının olmaması da senaryonun sıkıntısı. 85 dakikada kaykaycıların eylemleri sadece iki şeyle sonuçlanıyor: Stevie’nin binadan düşmesine ve arabayla kaza yapılmasına. İkisinde de Hill mizahi bir tavır takınmış. Halbuki filmin komik görünen tarafları aslında komik değil. Film komedi olarak geçiyor, ama 12 yaşındaki bir çocuğu uyuşturucu kullanırken, sigara içerken, içtikten sonra öksürürken, binadan düşüp kafasını yararken görmek komik değil.

Hill’in kaleme aldığı öykü zayıf, bilindik, sürprizsiz, karakterler tek boyutlu, 90’lar kaykaydan ibaret. En büyük sorun tayfanın veya çetenin masumlaştırılması (annenin çeteyi affetmesi filmin en kötü taraflarından). Bu arada filmin finali hakikaten sorunlu. Hill filmini klasik Hollywood mutlu sonuyla bitirmeyi tercih etmiş, ki son derece kötü bir tercih olmuş -Stevie’nin kötü kararlarının mutlu sona yol açması mesajı ayrıca kötü-. Final hiç de gerçekçi değil, keza filmin öncesinde de bu realizm sorunları mevcut. Kısacası Hill, Gerwig’in başarısına ulaşamıyor. Gerwig, Lady Bird‘te aileyi de, arkadaşları da, ergenlik sorunlarını ve büyümeyi de dengeli, komik ve inandırıcı bir şekilde işlerken Hill bunların hepsinde sınıfta kalmış. Aslında mid90s’i The Florida Project‘e de benzetebiliriz. Hatta bu filme daha fazla benziyor. Zira The Florida Project de alt sınıfa odaklanırken merkeze sürekli yaramazlık yapan, epey itici bir kızı koyuyor ama bu film de mid90s‘ten iyiydi.

Kategoriler
haber

Sean Baker Arka Arkaya İki Film Çekebilir

En son The Florida Project filmini çeken, bu filmiyle olumlu eleştiriler alan Sean Baker şu sıralar Locarno Film Festivali’nin jüri üyeliğini üstleniyor. Baker bu görevini yerine getirirken Screen Daily’le projeleri hakkında konuştu. Yönetmen arka arkaya iki film çekmeyi düşünüyor. “Yapmayı düşündüğümüz iki film var. Bir ihtimal bunları arka arkaya çekeriz. Çünkü birden kurguya geçmekte çok kötüyüm. Genelde uzaklaşmaya ihtiyaç duyuyorum. Yapımcılar altı ay ara vermemi önemsemediklerinde çekimleri tamamlar tamamlamaz altı aylık ara verip bu aradan sonra kurguya geçiyorum,” diyor Baker. Birden kurguya geçmeyi sevmeyen yönetmen yeni filmini çektikten sonra diğer filmin çekimlerine başlamayı, ardından ikisini aynı anda kurgulamayı düşünüyor.

Yönetmen sıradaki filmini şubatta açıklamıştı. Yeni röportajında filmin hazırlıklarının devam ettiğini, daha önce çekim yapmadıkları mekânları kullanacaklarını belirtmiş. Filmi iPhone’la çekip çekmemeye karar vermemiş. Ne yazık ki çekimlere bu yıl başlamayacak. Baker çekimlerin 2019’da başlanacağını açıklamış. Diğer projesiyse Amerika dışında geçebilirmiş ama henüz bunun kararını vermemiş. Amerika dışında geçse de günümüzün Amerikası üzerine olacak bu film. Ülkenin doğru yapmadığı şeylere odaklanacakmış. İlk projeyi Baker kaleme alıyor, bu ikinci projeyi ise Baker’la Chris Bergoch birlikte kaleme alıyorlar. Bütçeye gelirsek… The Florida Project‘ten daha pahalıya mal olmayacak sıradaki filmleri. Son olarak yönetmen ileride bir gün aksiyon filmi çekmek istediğini belirtmiş ama yönetmenin çekmek istediği aksiyon filmi, William Friedkin‘in Sorcerer‘ı gibi politik altmetni olan bir film. Öyle bir senaryo kendisine gönderilirse şansını denemeyi istiyor.

Kategoriler
haber

Sean Baker Yeni Filminin Hazırlıklarına Yakında Başlayacak

2017’nin ödül sezonunda The Florida Project filmiyle çokça konuşulan yetenekli yönetmen Sean Baker kariyerinin sekizinci uzun metrajlı filminin hazırlıklarına yakında başlayacağını açıkladı Screen Daily sitesine. Şu sıralar Rotterdam Film Festivali’nde olan Baker, Screen Daily’le yaptığı kısa röportajda Amerika’ya döndükten kısa bir süre sonra yeni filminin araştırmaları için yolculuğa çıkacağını söylemiş. Bu geziye devam ederken de senaryoyu kaleme alacak. Adını belirlemediği yeni filmi günümüzün Amerika’sında geçip opioid* bağımlılığına odaklanacak. Baker gezisi sırasında hapishanelere, Batı Virginia’ya ve Cincinati’ye de uğrayacak. Buradan opioid bağımlılığına dair bilgi edinmeyi planlıyor.

Henüz senaryo bile yazılmadığı için filmin iPhone’la çekilip çekilmeyeceği ve çekim tarihi belli değil. Tabii oyuncu kadrosunu da belirlemedi Baker. Yönetmen yeni filmi için yapımcılarının ve ajansının onu acele ettirdiklerini, ama faturaları ödemesi gerekmiyorsa acele etmeye gerek duymadığını, hazırlıklara acele etmeden devam edeceğini söylemiş.

*Opioid: Sentetik maddelerden oluşan, morfin, kokain türü maddelerin hepsine verilen ad. Haşhaştan elde edilen ilaç grubudur. Fiziksel ve psikolojik bağımlılık yapar.

Kategoriler
haber

Bağımsız Ruh Ödülleri(Independent Spirit Awards) Adayları Açıklandı

6 dalda adaylık alan Call Me by Your Name’in dışında, 5’er dalda adaylıkla Get Out ve Good Time, bu yılki Bağımsız Ruh Ödülleri’nin öne çıkan yapımları oldu. 3 mart 2018 tarihinde yapılacak törenle ödüller sahiplerini bulacak.
Adayların tam listesi şu şekilde:

EN İYİ FİLM
Call Me By Your Name
The Florida Project
Get Out
Lady Bird
The Rider

EN İYİ İLK FİLM
Columbus
Ingrid Goes West
Menashe
Oh Lucy!
Patti Cake$

EN İYİ YÖNETMEN
Sean Baker – The Florida Project
Jonas Carpignano – A Ciambra
Luca Guadagnino – Call Me By Your Name
Jordan Peele – Get Out
Benny Safdie, Josh Safdie – Good Time
Chloé Zhao – The Rider

EN İYİ SENARYO
Greta Gerwig – Lady Bird
Azazel Jacobs – The Lovers
Martin McDonagh – Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
Jordan Peele – Get Out
Mike White – Beatriz at Dinner

EN İYİ İLK SENARYO
Kris Avedisian, Kyle Espeleta, Jesse Wakeman – Donald Cried
Emily V. Gordon, Kumail Nanjiani – The Big Sick
Ingrid Jungermann – Women Who Kill
Kogonada – Columbus
David Branson Smith, Matt Spicer – Ingrid Goes West

JOHN CASSAVETES ÖDÜLÜ
Dayveon
A Ghost Story
Life & Nothing More
Most Beautiful Island
The Transfiguration

EN İYİ ERKEK OYUNCU
Timothée Chalamet – Call Me By Your Name
Harris Dickinson – Beach Rats
James Franco – The Disaster Artist
Daniel Kaluuya – Get Out
Robert Pattinson – Good Time

EN İYİ KADIN OYUNCU
Salma Hayek – Beatriz at Dinner
Frances McDormand – Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
Margot Robbie – I, Tonya
Saoirse Ronan – Lady Bird
Shinobu Terajima – Oh Lucy!
Regina Williams – Life & Nothing More

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Nnamdi Asomugha – Crown Heights
Armie Hammer – Call Me By Your Name
Barry Keoghan – The Killing of a Sacred Deer
Sam Rockwell – Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
Bennie Safdie – Good Time

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Holly Hunter – The Big Sick
Allison Janney – I, Tonya
Laurie Metcalf – Lady Bird
Lois Smith – Marjorie Prime
Taliah Lennice Webster – Good Time

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Thimios Bakatakis – The Killing of a Sacred Deer
Elisha Christian – Columbus
Hélène Louvart – Beach Rats
Sayombhu Mukdeeprom – Call Me By Your Name
Joshua James Richards – The Rider

EN İYİ KURGU
Ronald Bronstein, Benny Safdie – Good Time
Walter Fasano – Call Me By Your Name
Alex O’Flinn – The Rider
Gregory Plotkin – Get Out
Tatiana S. Riegel – I, Tonya

EN İYİ ULUSLARARASI FİLM
I Am Not a Witch – Birleşik Krallık
120 battements par minute – Fransa
Lady Macbeth – Birleşik Krallık
A Fantastic Woman – Şili
Loveless (Nelyubov) – Rusya

EN İYİ BELGESEL
The Departure
Last Men in Aleppo
Faces Places
Motherland
Quest

ROBERT ALTMAN ÖDÜLÜ
Mudbound(Oyuncu kadrosu)

JEEP TRUER THAN FICTION ÖDÜLÜ
The Cage Fighter
Distant Constellation
Quest

KIEHL’S SOMEONE TO WATCH ÖDÜLÜ
Dayveon
Gook
Super Dark Times

PIAGET PRODUCERS ÖDÜLÜ
Giulia Caruso & Ki Jin Kim
Ben LeClair
Summer Shelton

AMERICAN AIRLINES BONNIE ÖDÜLÜ
So Yong Kim
Lynn Shelton
Chloé Zhao

Kategoriler
izlenim

54. Uluslararası Antalya Film Festivali Günlükleri 3

Antalya Film Festivali iyisiyle kötüsüyle sona erdi. Festivalin ilk günlerinde tartışmalara neden olaylar festivalin ilerleyen günlerinde düzeltildi ve sonuç olarak başarılı bir organizasyon meydana geldi. Ulusal yarışmanın kaldırılmasından sonra insanlar tepki gösterdiler. Bu konuda belki sonuna kadar haklı da olabilirler. Sonuçta bu bir gelenek ve devam etmeli… Belki formatı biraz değiştirilerek festivale dahil edilebilirdi. Önümüzdeki senelerde bu konuda gelişmeler olacağını düşünüyorum. En geç iki sene içerisinde ulusal yarışma geri dönecektir. Ulusal Yarışma adı altında yapılan organizasyon da son derece başarılı olmuş görünüyor. Fakat ödül seçimleri konusunda kafamda soru işareti olmadı dersem yalan olur. Bilhassa Körfez filmine senaryo ödülü vermek biraz skandal bir karar olmuş.

Ancak bu seneki uluslararası yarışma da keyifli bir sürecin yaşanmasına neden oldu. Neredeyse her filmin oyuncuları ya da yönetmeni festivalde yerini aldı. Özellikle son iki günde gelen Sean Baker ile bağımsız sinema üzerine sohbetimiz ve Michel Franco ile düşük bütçeli filmleri gerçekleştirmek üzerine vizyon açıcı konuşmalar festivale değer katan unsurlar haline geldi.

Matt Dillon’ın ABD sineması adına ne kadar önemli ve underrated bir oyuncu olduğunu deneyimlemek paha biçilmezdi. Sorulan sorulara büyük bir iştahla cevap verirken, olgun ve oturaklı cevapları bir oyuncunun gelebildiği üst nokta diye tasvir edilebilirdi. Bilhassa oyuncunun göçmen sorununa karşı ilgisi ve bu konuda Türkiye’yi takdir etmesi kapanış töreninin de zirve noktası olmayı başardı.

Gelelim Uluslararası yarışmanın ödüllerine… İzleyici ödülü bolca duygu sömürüsü içeren Misafir filmine gitti. Halkın duygularına temas edince sızlatması doğal karşılanacak bu film, tam bir izleyici dostu bir yapımdı. Bu yüzden de beklendiği gibi ödülünü aldı. Genç Jürinin ödüllendirdiği Scary Mother ise gençlerin farklı sinema tarzlarına ne kadar açık olduğunu gözler önüne serdi. Erkek oyuncu ödülü Louis Garrel’in hakkıydı. Ancak film jürinin pek sevdiği bir film olamadığından ödülü ikinci alması muhtemel aday olan A Man of Integrity’nin başrolü Reza Akhlaghirad aldı.

Kadın oyuncu dalında ise festivalde öne çıkan çok performans vardı. Jüri bir sürprize imza atarak Angels Wear White’ın başrolü Vicky Chen’i ödüllendirdi. Bana kalırsa ödülü Emma Suarez’e vererek Michel Franco’nun filmi April’s Daughter da geceden eli boş gönderilmeyebilirdi. Oyuncu ödüllerinden sonra bu iki filmden biri en iyi yönetmen, diğeri de en iyi filmi alarak geceden ayrıldı. A Man of Integrity açık ara festivalin en iyi filmi olduğundan dolayı en iyi filmi hak ediyordu. Angels Wear White seçimi bu anlamda biraz hayalkırıklığı yaratsa da jürinin tercihinden dolayı yargılamak anlamsız olur. Jüri Özel Ödülü ise insanların gözü kapalı bir şekilde tercih edeceği filme yani Florida Project’e gitti. Bu dal tam anlamıyla bu film için yaratılmış gibiydi.

Festival önemli isimleri getirirken takdirimizi kazandı. Ancak tabii bu festival için uygun olmayan isimlerin iştirak etmesi de bir o kadar anlamsızdı. Örneğin Lindsay Lohan sadece bir gece için neden davet edildi ki? Uzun zamandır oyunculuğu dışında her alanda adeta bir el bombasına dönüşen oyuncu bir anlamda festivalin yaptığı en büyük tercih hatasıydı. Bir diğer kişi ise Anthony Delon seçimiydi. Babasının şöhretinin gölgesi altında ezilen ve kariyeri boyunca vasat ve vasat altı işlerde gördüğümüz Delon, basın toplantısında da oyunculuğu bıraktığını ilan ederek duruma tuz biber döktü. Belli ki Antalya Film Festivali’ne denize girip iyi bir tatil yapmak için gelmişti. Bu yüzden de doğru seçim olmadığını kabul etmek gerekiyor.

Sonuç olarak bir festival daha bitti. Tepkiler geldi. Buna rağmen festival katılımcılarına önemli deneyimler yaşattı. Bu yüzden de başarılı bir organizasyonu takdir etmek gerekiyor. Festivalin geliştirilmesi açısından gelecek sene film programı üzerine ciddi toplantılar yapılıp önemli filmler ve derlemeler için çalışmalara başlanması gerektiği gerçeğini bir kenara not etmek gerekiyor. Filmi yarışmayan konuklar için de aynı özenli çalışmanın festivalin yararına olacağı kuşkusuz bir gerçek…

Son olarak festivalin son gününde izlediğim iki filmi kısa kısa şöyle değerlendiriyorum.

THE GUEST
Andaç Haznedaroğlu’nun yeni filmi The Guest (Misafir), Suriyeli bir kadın ve bir çocuğun savaş nedeniyle ülkelerinden kaçıp Türkiye’de ayakta durma çabalarını gösterirken ne yazık ki fazla duygu sömürüsü limitlerini zorluyor. Türkiye’deki insanların kimi davranışları karikatürize edilerek görsel olarak izleyiciye aktarılmaya çalışılmış. Senaryodaki hatalar ve olayın göze parmak bir şekilde anlatılmaya çalışılması filmin seyir zevkini düşüren etkenlerdi. Dünya güzeli iki çocuğun varlığı ile göz yaşlarının kaçınılmaz olduğu film, senaryodan bağımsız video kliplere dönüşen sahnelerle evlere şenlik bir müsamereye dönüşürken yarışmanın tek Türk filmi olmasına rağmen, çok az Türkçe kelime içeriğinde barındırıyordu. Önemli bir konuya vurgusunu bir kenara ayırırsak, başarılı bir film olduğunu söylemek yerinde olmaz.

FLORIDA PROJECT
Bağımsız sinemanın takdir gören yönetmenlerinden Sean Baker yeni filmiyle tüm dünyada dikkat çekerken ülkemizde de ilk gösterimi Antalya Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Hikaye olarak evsizler için ev mottosuyla tasarlanan Florida Project çalışması filme adını vermiş. Florida Project çocukluğun masumiyetini çok özel anlarla perçinleyerek samimi bir atmosfer yaratmayı başarmış. Güçlü bir görsel anlatım kullanarak akılda kalıcı mizansenler yaratmada zorluk çekmemiş. Başta Willem Dafoe olmak üzere çocuklar öne çıkmak suretiyle neredeyse her oyuncu rolünün hakkını vererek filme olumlu katkıda bulunmuşlar. Son derece sert yaşam koşullarını, bir anlamda çocukluğun toz pembe dünyasıyla önümüze sunan film, yılın iyi filmlerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Kategoriler
festival rotaları

The Florida Project: Sean Baker’dan Mutluluk Arayışı

Tangerine ile 2015’in en iyi filmlerinden birine imza atan Sean Baker, The Florida Project ile karşımızda…

Yönetmen: 2015’te I-Phone ile çektiği Tangerine, yılın en iyi filmleri listelerinde kendisine yer bulan Sean Baker
Oyuncular: Willem Dafoe, Brooklynn Prince, Valeria Cotto, Christopher Rivera, Bria Vinaite
Festival Yolculuğu: Bu yıl Cannes’da gösterilen, eleştirmenler ve dağıtımcılar tarafından beğenilen filmin ABD’deki gösteriminden sonra daha fazla uluslararası festivalde yer alacağı öngörülebilir.
Konu: Disneyland’ın hemen dibinde, “The Magic Castle” isimli maddi durumu pek iyi olmayan insanların kaldığı bir motelde yaşanan insan hikayeleri filmin ana konusu… Brooklynn Prince tarafından canlandırılan Moonee isimli 6 yaşındaki kızın, yaşanan tüm zorluklara rağmen herşeyden nasıl mutluluklar çıkardığını izleyeceğiz.

The Florida Project Fragmanı