Kategoriler
seçki

Aşırı Kişisel 90’lar Bağımsız Sineması – Part 1

90’lar yaşarken çok fiyakalıydı. Geriye dönüp bakınca o kadar da albenili durmuyor. Her nasıl olursa olsun, genç bir insanın kimlik inşası için dar sokaklarla dolu aşırı renkli bir kent gibiydi 90’lı yıllar. (Acaba 90’lar Hong Kong muydu?) Modasını, müziğini, siyasal gündemini bir tarafa atıyorum. 90’lar Bağımsız Sineması (Özellikle Amerikan Bağımsızları) sinemaya düşkünlüğümün çatı sebeplerinden sayılır. Ergenliğin sonu veya o sonsuz hali içerisinde izlemeye başladığım, hemen sonrasında hayatımı iyice kaplayan bir halet-i ruhiyenin sorumlusu diyebilirim bu arızalı tür için. Şimdi çok uzaklarda kalan hatıra gibiler ve bir çoğunu 10 yıldan uzun zamandır tekrar izlemedim. Zaman içerisinde geçmişten kalan parçaları hatırladıkça her birinin ne kadar kıymetli olduğunu anlıyorum. Bir çok sahne ve mühim detaylar zihnimden silinmiş olsa da sinema literatüründe ve benim subjektif bilinçaltımda kıymetli bir mücevher gibi parıldıyorlar.

Bu yazıya girişmeden önce; bilinen basit bir yol izleyerek aklıma gelen belli başlı filmlere dair kısa, tanıtıcı yazılar yazmak niyetindeydim. Yazmaya ilk başladığım filmde bunun iyi bir fikir olmadığının farkına vardım. Bu janrın ruhunu düşününce böyle bir yol izlemek fazla “normal” geldi. Eminim her mecrada üç beş kelam bu filmlere dair içerik bulunabilir. O yüzden biraz daha farklı, çamurlu ve izleri yok olmaya tutmuş bir patikaya yöneldim. Filmlerin zihnimdeki bozunmuş halini, hissettirdiklerini, etkileşimlerini ve öğrettiklerini yazıya dökmeye karar verdim. Bir yandan belki yaşı daha genç olanlar için izlek olabilir bu derleme. Öte yandan tutkulu bir sinemaseverin ilk gençliğine çarpık saygı duruşu olarak da tanımlanabilir.

Ben mühim bir adam değilim, yazdıklarım da mühim değil. Bağımsız Sinema da işte bu yüzden çok güzel. Mühim olmayanları farklı bir şekilde anlattığı için.

Chasing Amy

Kevin Smith bu filmi izlediğim günden beri benim için büyük bir fenomen haline geldi. Daha dünyayı doğru düzgün tanımlayamayan bir genç olarak filmin verdiği mesajlar aslında ağır sayılır. Kültürel farklılıklar ve yaşadığım dünyaya uzak kimlikler de cabası. Bir de Ben Affleck’i (Holden) bu filmle tanımış olmak var. Sırf bu yüzden adama yıllar yılı kızamadım (büyük itiraf). Amy’i kovalamanın büyük bir metafor olduğunu anlayana kadar “iyi de ne zaman çıkacak bu Amy” diye bön bön beklemiştim. Bu düşük bütçeli filmin senaryosunun ejderha gibi görkemli olduğunu, izlerken kendinizi kaptırdığınızda anlıyorsunuz. Samimi, komik, sarsak, duygusal diye sıralamaya başlamadan önce anlamak gerekli: Sonuna kadar “öteki”. Özgürce konuşulan, tartışılan cinsel seçimler filmin aurasını baştan başa sarıyor. Tüm bunların ortasına sıradan insanın aşkla ilgili olan utangaç, kafası karışık, şüpheli halleri öyle güzel yerleşiyor ki insan sinemayı bir kat daha seviyor. Chasing Amy dünyadaki yerini tanımlamaya çalışan şahsım için kafa açıcı işlev gördü. Hollywood şablonu romantizmden gerçek ve yamuk bir düzleme geçiş için güçlü referansım oldu. O günden sonra Kevin Smith sürekli saçmalasa bile bu film bağlamında kıymeti sabittir.

Küçük bir not olarak Holden’in arabayı durdurduktan sonra aktığı monolog tekrar tekrar izlenir. Peşi sıra gelen Alyssa’nın ağlak fırçası ve geri dönüp verdiği öpücük ise ziyafetin doruk noktası olur.

Alyssa: Why are we stopping?
Holden: ‘Cause I can’t take this.
Alyssa: Can’t take what?
Holden: I love you.
Alyssa: You – love – me?
Sonra akar gider…

https://www.youtube.com/watch?v=G_x5VkqA0HY

Henry Fool

Şöyle anlatayım: Yalancı ve başarısız bir edebiyatçının (Henry Fool) yönlendirmesiyle yazmaya başlayan sinik ve silik bir adamın (Simon) yazdığı şiirler yayılmaya başladıkça toplumda büyük bir reaksiyon oluşmaya başlar. Bu adam “Büyük Amerikan Şiirini” yazdığında her şey zirveye çıkar. Toplum özgürlüğe dair aktif tepkiler vermeye başlar. Henry Fool metnin tanrısını yaratır ve hala o çapsız, yalancı, yeteneksiz yazardır.
henry-fool-2
Film bunları anlatırken yalın, sade ve sakindir. Henry Fool, Hal Hartley’in dünyaya verdiği büyük bir hediyedir zannımca. Çünkü net bir biçimde içine kendimi de kattığım beceriksiz yazar ordusunu anlatır. Bunu anlatırken edebiyat formunun übermenschi denebilecek Simon’u karşımıza koyar. Mütevazi, ağır başlı, sakin ve mucizevi derecede yetenekli yazarı. Şüphesiz arıza, farklı, gizemli olmanın bir bok olmadığını suratımıza vurur Hal Hartley. Aslında sıradan insanın zihninde oyunlar oynamak üzere çizilen “aykırı sanatçı” ideasına ters manyel yapar bu şekilde. Diğer yandan popüler olanın yaratabileceği etkilerin gücünü de sert biçimde gösterir.

Henry Fool yukarıda da belirttiğim üzere “aslında ben büyük bir yazarım” savıyla ortamlarda gezinmesiyle; el sıkıştığım aynadaki yansımam gibiydi. Ergenlikten kurtulmanın ve bir anda çok fazla yeni bilgi hazmetmenin verdiği sarhoşluk hissi insanı yanıltabilir. Egosu tavan yapmış “sıradışı” bir okurun yazarlık ile kurduğu güçlü korelasyondaki hata payını çok güzel veriyor Hal Hartley. Bunun yanısıra çok daha büyük cümleler kurmayı da ihmal etmiyor.

Laura: Be reasonable.
Simon: Why?

Following

Sarsıcı bir bağımsız da İngiltere’den. Keşfedilmeden önce uzun bir süre Following izlemiş olmanın ahmak kibiriyle dolaştım diyebilirim. Harika bir genç yönetmen keşfetmiştim. Nerden bulduğumu hiç hatırlamadığım bir kopya cd’den altyazısız olarak izlemiştim. Siyah-beyaz, noir’e selam çakan stili içeriğin görkemi karşısında boyun eğecek kadar kıymetli bir film vardı karşımda. Zekice tasarlanmış kurgusu ile zihin çarklarıma kömürü atmış lokomotif gibi çalışmaya zorlamıştı. Memento ile daha sonra bir üst seviyeye geçmeden tanıştığım bu yeni sinemacı şimdilerde devasa bütçeli görkemli filmlerin başındaki ismin ta kendisi: Christopher Nolan.
following
Naçizane görüşüm sinemaya gönül veren, icra etmek isteyen herkesin Following’i izlemesi gerektiği yönünde. Esinlenmek veya tekrar etmek için değil. Var olan, bilinen tekniklerin doğru şekilde yeniden kullanıldığında nasıl da farklı ve etkileyici bir etki yaratabileceğini görülmesi açısından önemli. Elde ucuz bir kamera, set işçisinden oyuncusuna kadar eş-dost ahbap (Amca John Nolan da filmin oyuncularındandır) ile çekilen küçük bir (70 dk) şaheser yaratılmış denilebilir. Following’i izleyen kişi Nolan’ın bugün dönüştüğü kişiyi ya aşırı yerer ya da aşırı över. Ortası olamaz. Following ve peşi sıra gelen Memento ile Nolan’ın “önemli olan kurgudur” mesajı vermek istediğini düşünmüşümdür. Şimdi düşününce bu mesajın bağımsız sinemanın mali imkansızlıklarından kaynaklandığını anlayabiliyorum. Bu da güçlü bir yetenek gösterisi demektir.

Nolan’ın doğrusal olmayan zaman kurgusu ile tanışmak (Memento ile zirve) o gün için harikulade bir sinema zevki vermişti ilk izlediğimde. Keşke yeniden “ilk kez” izleyebilsem dediğim nadir filmlerden biri de Following’dir.

Dream With The Fishes

Mükemmel! Hani sorarlar ya bazen izlediğin en güzel film hangisi diye düşünmeden Dream with the Fishes diyesim gelir çoğu zaman. Sonra vazgeçer ve öyle bir film yok diyerek kestirip atarım. Başındaki müzikten, sonundaki büyük kontraya kadar bütününü oluşturan her parçasıyla enfes bir film. Soundtrack’i insanın müzik zevkinde büyük sarsıntı yaratacak kadar güzel (kendimden biliyorum). Finn Taylor’a bizlere böylesi güzel bir filmi hediye ettiği için binlerce teşekkür ederim. Korkak, hüzünlü, sürekli intihar etmeyi deneyen bir adam olan Terry (David Arguette) hayatını değiştirecek bir işe girmeye ikna olur. Sonrası izlenmeli. Filmin bütünü artık silik bir halde hafızamda. Üzerimde yarattığı o hüzünlü, şaşırtıcı hal ise geçmiş değil. Terry’nin “görkemli kaybeden” duruşu bağımsız sinemaya dair ikonik bir anti-kahraman imgesi olarak zihnime işlemiş vaziyette. Şimdilerde filme dair neredeyse hiç bir şey bulunamıyor. Sanki hiç olmamış gibi kayboluyor geçmişin tozlarının içerisinde. Dream With The Fishes

Filmin bana kattığı farklı bir güzellik ise indie derinlikleridir. Grandaddy isimli az bilinen bir Amerikan indie grubunun Why Would I Want to die isimli şarkısı filmin atmosferi ile beraber üzerimi sardığında yaşadığım his bir tür aydınlanma oldu. Rock – Alternative müzik ekseninde daha çok ana akım grup ve şarkılar ile yolumu bulmaya çalışırken underground sahanın dikenli yollarına düştüm bu vesile ile. Derinlere, yerellere, sesini geniş kitlelere duyuramayanlara doğru keşif yolculuğum bu vesile ile başlamış oldu. Sinema işte bu yüzden de güzel. Bağımsız bir film, bağımsız müziği bulma adına bir bireye dahi olsa ilham verebilir.

Nick: What does it feel like?
Terry: Nothing, yet.
Nick: No, I mean knowing you’re about to die.
Terry: …Relief.

The Saint of Fort Washington

Yürek dağlayan cinsten sımsıkı bir bağımsız. 2 adet evsizin birbirine yoldaşlık edişinin hikayesi. Bir tanesi hayali fotoğraf makinasıyla hayatın fotoğraflarını çekmeye çalışan Matthew (Matt Dillon), bir diğeri ise Vietnam gazisi ve anlatıcımız Jerry (Dany Glover). Hayatın gerçekliğini yalın ama sonunda fantastik bir şekilde anlatmayı başarabilen çok ama çok hüzünlü bir filmdir. Matthew karakteri kişisel kahraman haznemde çok özel bir yere sahiptir. Aklı karışık bir melektir Matthew ve onun koruyucusu da Jerry olur film boyunca. Birbirlerine destek olmalarının ötesinde arka fonda yaşanan büyük sefalet ile büyük laflar etmeden izleyicisini ince ince avucunun içine alır film. Teknik olarak bağımsız film değil aslında. Warner Bros tarafından çektirilmiş bir B-Side olsa da, ruhu tam anlamıyla bağımsız bir film olduğu için bu derlemede yer buldu kendisine. Gönlümün oscar’ı 1993 yılında kazanan olarak The Saint of Fort Washington yazar.

90’lı yıllarda bu filmin varlığından bile haberdar değildim aslında. Daha sonraları ya CNBCE ya da Cine 5’te denk gelmiştim. Sarmış ve sonunda darmadağın bırakıp gitmişti beni. Babamın ölümünün ertesi bir zaman diye hatırlıyorum. Biraz da hayatta amacımın ne olduğu konusunda kafamın karışık olduğunu. Aslında demek istediğim bu filme dair tüm hissiyatım aşırı-subjektif olabilir. Fakat ben böyle hatırlamayı tercih ediyorum. Eşsiz bir şaheser gibi hatıralar müzemde asılı duruyor hissiyatı. Daha da abartmak gerekirse Der Himmel Uber Berlin’i ilk ve son kez izlemiş olmak gibi diyebilirim.

Reservoir Dogs

Daha bilindik sulara doğru yol aldığımızda mutlak suretle 90’lar bağımsız sinemasında es geçemeyeceğimiz bir şiddet güzellemesi karşımıza çıkıyor. Şimdilerde Tarantino’nun nev-i şahsına münhasır sineması her ne kadar benimsenmiş ve sıradanlaşmış olsa da o zamanlar acaip bir şeydi. Reservoir Dogs üzerine iki çift kelam etmeyeni ortamlardan kovdukları zamanlardı bunlar. Kolumuzun altında Tutunamayanlar, dilimizde Tarantino ile gezmeye mecburduk. Entelijans muhafızlarının barlarda, festivallerde göz açtırmadıkları yıllardı bunlar. Ben yer yer daha eğlenceli bulduğum True Romance pasaportuyla çıkış yapıyordum Tarantino Gümrük Muhafaza’dan. “Tarantino’nun Metni daha kuvvetli hocam” ön savı ile ateşli Reservuar Köpekleri taraftarlarının yüreğine su serperken aslında arkadan yönetmenliğine sallıyordum. Her neyse biraz da popüler olana direnç refleksim sebebiyle diyebiliriz tüm bu muhalefetime.

Aslında Senaryosu olsun, çizgisel hale gelen şiddet vurgusu olsun ve en önemlisi diyaloglarıyla bambaşka bir şeydi Rezervuar Köpekleri. B-side geleneğinin her hücresinden beslenen bir B-side filmi. Fakat bir b-side’dan çok daha fazlası. Kalitesizliğin kalitesi. Sinemanın seyirlikten daha fazla bir şey ifade etmediğinin beyaz perdeye çarpan kanıtı gibiydi. Tarantino’nun alt sınıfı, siyahileri, fahişeleri aşağılıyor mu yoksa ironi mi yapıyor tartışması direkt bu filmden itibaren başlamıştır denebilir. Zannımca artık bu tartışma bayatladı ama yönetmene dair uzun süre önce yaptığım tespit var. Bu cahil kardeşinize göre Tarantino önemsiz şeyleri kör göze kör parmak gösterişli biçimde anlatırken, mühim şeyleri ya çok gizli mesajlarla ya da ironik biçimde vermeye bayılıyor. Mesela ikonik sahneleri tamamen stilize ve gün gibi ortadayken, Avrupa yapımı bilmem ne filmine göndermesini bulabilmek için 3 tane sinema akademisi bitirmek yeterli gelmeyebilir. Her neyse tıpkı kendisi gibi laf kalabalığına gömülmeden söyleyelim. 90’lar Reservoir Dogs’un klasik takım elbiseli yürüyüş sahnesi olmadan olmaz.

Kişisel bir dip not: Kendi çabamız, emeğimiz ile üniversitede kurduğumuz Sinema kulubümüzün ilk gösterimi bu filmle olmuştu. Yaklaşık 200 kişi (bir çoğu ilk kez) filmi keyifle izlerken yaşadığım mutluluğun tarifi yok.

The Usual Suspects

Yine dönemin parlayan diğer yıldızı. Bağımsız sinema tarihine adını altın harflerle yazdımış bir klasik. Reservoir Dogs’un bir nevi anti tezi. Stil ve şekil değil aslolan senaryodur diyen film sonu katili. Bir Keyser Söze muamması. Oyunculuk ve yönetmenlik harikası. Fakat senaryo yok mu ah o senaryo. Yıllar boyu arkadaş ortamlarında anlatıla anlatıla bitirilemeyen leziz metin yok mu. 90’ları çepeçevre saran “Film biraz da düşündürmeli hocam” cümlesinin antropolojik izleri bu filme götürür bizi. Kevin Spacey bizi unutmamak üzere oyunculuğun zirve performanslarından biri ile tanıştırdı bu film ile. Sonra hep daha fazlasını bekledik belki de. Spacey bir yana bu filmin zannımca en büyük keleği Bryan Singer’dır. Şimdilerde devasa çizgi film uyarlamalarının peşinde koşan adam o yıllarda geleceğe dair en büyük ümitlerimizden biriydi. Hadi daha derinlemesine gidelim ya Christopher McQuarrie’ye ne demeli? 20 yıl sonra hala tadı damağımızda kalan bir senaryonun sahibi sonrasında hiç mi pırıltısını gösteremez? İlham perisiyle yaşanan bir gecelik ilişki miydi o metin? Her neyse kişisel hezeyanlarım filmin çok çok güzel olmasından kaynaklanıyor. İnsan hayıflanıyor. Dünyada bu filmi izlemeyen kalmasın isterim. Bu filmi ilk defa seyretmenin keyfi çok az şeyde vardır.
Son olarak hakikaten Who Is Keyser Soze?

Run Lola Run

Yönümüzü tekrar yaşlı kıtaya, Almanya’ya çevirdiğimizde 90’ların kült bağımsızlarından bir diğeri karşılıyor bizi. Stilize klip estetiği, postmodern içeriği, müzikleri ile bambaşka bir deneyim ile çıkıvermişti karşımıza Tom Tykwer. Hikaye basit. Genç kızımız, mafyanın eline düşen sevgilisini kurtarmaya çalışır. Fakat filmin meramı bunu “nasıl yapacağı” ya da “yapamayacağı” üzerine kuruluyor. Gösterime girdiği zamanlarda Avrupa’dan bu denli hızlı akışa sahip filmlere alışık olmadığımız için heyecan yaratmıştı. Pek bilinmeyen bir dipnot olarak Tykwer’in azılı bir Kieslowski hayranı olduğunu söylemek gerek. Kurduğu senaryo tasarımı usta Polonyalı’nın takık olduğu kader kavramında yoğunlaşıyor. Bunu yaparken geleneksel sinema izleğinden ziyade modern akışları tercih ediyor. Post-modern bir Kieslowski eskizi yaratıyor temelde. Bu mevzuları çaktıktan sonra yönetmeni takibe almış Kieslowski’nin yarım kalan üçlemesini tamamlamaya gönüllü olduğunu öğrenmiş ve Cennet’ten sonra yakın takibi bırakmıştım kendi adıma. Sanırım bir nevi hayal kırıklığı olmuştu. Filme geri dönersek klişe olabilir ama çok bariz bir handikapı var denebilir. Eğer çok övgü ve tavsiye ile izlenirse beklentinin altında kalabiliyor. Çünkü bilip, görmediğiniz bir şey yok. Hiç haberiniz olmadan şans eseri denk geldiyseniz amazon nehri gibi akıp gidiyor. Çünkü hızlı klip estetiği, eğlenceli bir kaos teoreminin ortasına bırakıveriyor izleyiciyi.
run-lola-run
Run Lola Run ile geçici bir Avrupai klip estetiği rüzgarı üzerimden geçmişti vaktiyle. Bu filmi yönetmenin kısası True ile kombinlemeyi tavsiye ederim. Konu bütünlüğü olmasa da akış olarak tamamlayıcı niteliğe sahipler.
Manni: What if I were in a coma, and the doc says, “One more day?”
Lola: I’d throw you into the ocean… Shock therapy.

Devam Edecek

Kategoriler
seçki

Sinemanın Unutulmaz Son Saniye Golleri

Uyarı: Bu yazıda pek çok filmin son sahnesi, hatta en son saniyesi irdelenecektir. Dolayısıyla spoiler hassasiyeti olanların son saniye golleri ile karşılaşmamak için yazıya kontrollü yaklaşması önemle rica olunur.

Sinemadaki sürpriz finaller ve beklenmeyen twistlerle ilgili bugüne dek kütüphane dolusu liste yapılmıştır. Çoğu insan için film seçme nedeni olan, neredeyse bir alt tür oluşturacak derecede işi kapsayan bu sürprizli filmlere bir nebze farklı açıdan bakan bir listeyle karşınızdayım.

Bu listede; seyirciyi şaşırtan ve hatta tüm filmi tekrar izlemeye itebilen son sahneleri ele alacağım. Son sahneden kastım gerçekten en son sahneler. Yani ekran kararmadan hemen önceki anı son sahne olarak kabul edeceğim. Ve sinemadaki bazı unutulmaz son saniyelerden bahsedeceğim. Spor terimiyle konuşacak olursa sinemadaki temdit penaltılarını, buzzer beaterları listeliyorum da denebilir.

Bruce Willis’in ölü olduğu anlaşıldıktan sonra eski görüntülerle bir süre devam eden The Sixth Sense, Tyler Durden’ın kimliği açıklandıktan sonra hikayenin sürdüğü Fight Club gibi filmler, sürprizleri en son sahnede yer almadığı için listede olmayacaklar. Ayrıca hatırlayamadığım, henüz izlemediğim veya izlediğim ama listedeki filmler kadar heyecan verici bulmadığım filmler de pek tabii ki listede olmayacaklar. Bu noktada sadece bir insan olduğumu hatırlatmakta çekince görmüyorum.

Sizleri yeterince açıklamaya boğduysam unutulmaz son saniye sürprizlerine geçebiliriz.

16. Saw (2004)

Saw20

Korku sinemasının yeni döneminde pek çok filmi şekillendiren ve bugün “işkence pornosu” olarak adlandırılan filmlerin çıkmasına müsebbip olan Saw, daha sonra seri olacak sürecin ilk filminde değişik bir son dakika golüne imza atıyordu. “İnsanlara hayatın kıymetini işkence yaparak öğretmek” gibi ulvi bir amaçla kan döken katilimiz, kurbanlarını yakından izlemek içinse yüzü gözü kan içinde ölü gibi yerde yatmayı tercih ediyordu. Tabii bu gerçeği filmin en son sahnesinde fark etmemiz, Saw filmini korku janrındaki en büyük sürprizlerden birine sahip yapıyordu.

15. Mean Creek (2004)

meancreekpic

2004 tarihli Mean Creek, düşük bütçeli ve iddialı olmaktan uzak bir film. Ufak bir semtte yapılan küçük bir planın nasıl kontrolden çıktığını anlatan yapıt, en son kısma kadar kah güldürerek kah üzerek seyirciyi götürüyordu. Ancak filmin son sahnesinde okunan bir günlük, tüm filme ve filmin ‘kötü’ karakterine olan bakışımızı alt üst ediyordu.

14. Grease (1978)

Grease Ending

Her zaman ikiye bölünmüş yorumlara mazhar olan müzikal türündeki Grease eseri, aslında son sahnesine kadar türün ezberini pek fazla zorlamıyordu. Ancak en son sahnede arabaya binip gökyüzüne doğru yükselen karakterler izleyicileri gafil avladı. Karakterler cennete mi gidiyordu? Aslında tüm film bir rüya mıydı? Yönetmen tek bir sahneyle tüm filmi tekrar yorumlayabilecek bir sahne oluşturmuştu.

13. Once Upon a Time in America (1984)

Once-Upon-A-Time-In-America-Final-Scene

Sergio Leone’nin epik filmlerinin 80’ler uzantısı, bize yine 4 saate yakın bir destan sunmuştu. Film tam biterken, seyirci artık sinemaya doymuş ve biraz da yorulmuşken; son karede Robert De Niro’nun sinsi gülümsemesi ekrana yansıyordu. Şimdi bu gülümseme de nerden çıkmıştı? Yoksa film aslen Noodles’ın aklından geçenleri mi anlatıyordu? Leone tek bir yüz ifadesiyle film hakkında onlarca teori oluşturulmasına yol açmıştı.

12. Le Temps du Loup (2003)

vlcsnap-2015-04-23-23h02m53s1

Burada değişik bir son dakika hamlesinden bahsedebiliriz. Bu kez bir eylem yaparak değil, yapmayarak seyirciye fake atan bir isim var. Bu isim: Michael Haneke. Kişisel olarak filmografisinin zayıf halkalarından biri olarak gördüğüm Kurdun Günü filminde, karakterlerine 1 saat boyunca bir treni bekletiyor Haneke. Ancak bir sorun var, tren geldiği zaman duracak mı durmayacak mı bilmiyoruz. Gelmeli ve görmeliyiz. Beklenen tren, filmin en son saniyelerinde nihayet yaklaşıyor. Hareket eden trenin içinden etrafı izliyoruz. Duracak mı, yavaşlayacak mı, kahramanlarımızın yanına gelecek mi diye beklerken bir süre treni izliyoruz. İzlemeye devam ediyoruz… Ve pat… Ekran kararıyor. Jenerikler gözüküyor. Film oracıkta bitiyor.

11. 13th Friday (1980)

friday-the-13th-ari-lehman-as-jason-

Korku filmlerinin en büyük klasiklerinden biri aslında ve tek başına bu kategoriyi dolduracak kadar “son saniye golüne sahip” korku filmi var. Ama hepsini temsilen tercihim 13. Cuma olsun. (Aslen listede de 13. sırada olsaydı ya) Filmde en sonda herkes rahatlamış ve jeneriklerin huzur içinde salondan çıkmalarına eşlik etmesini beklemektedir. Ancak o esnada beklenmeyen (beklenen?) olur ve Jason son bir hamle için suyun derinliklerinden gelir. Başrol Alice’i de suya alır ve gözden kaybolur. Klasik bir korku filmi son saniye golü.

10. L’ultimo Bacio (2001)

l-ultimo-bacio

Gabiele Muccino, Will Smith eşliğinde Amerika çıkarması yapmadan önce, ülkesi İtalya’da kendi halinde filmler çekmekle meşguldü. Bu filmlerden L’ultimo Baccio, yani son öpücük: ilişkisi sallantıda olan bir çifti anlatıyordu. Filmdeki diğer yan hikayelerle birlikte finale geldiğimizde, sorun çözülmüş ve çiftimiz tekrar bir araya gelmiştir. En sonda mutlu aile tablosunu izleriz. Kadın dışarı çıkmış spor için koşmaktadır. Adam evde çocuğuyla oynar, mutludur. Kadın koşuya devam eder, karşıdan bir delikanlı gelmektedir, ona bir saniye bakar ve koşmaya devam eder. Kocası evdedir, çocuğu uyutmaktadır. Kadın koşmaya devam etmektedir. Yanına az önce gördüğü delikanlı gelir. Yan yana koşmaya başlarlar. Birbirleirne gülümserler. Kadın delikanlıya döner, hafif işveli bir gülücük atar. Ve ekran kararır. Çiftimizin bir araya gelmesiyle mutlu olan seyirci en son saniyede çelmeyi yemiştir.

9. Enemy (2013)

Enemy

Yetenekli yönetmen Denis Villeneuve’ün 2013 yılında çektiği iki filmden biri olan Enemy; karışık yapısına rağmen, basitçe “kendisini arayan bir adamı hikayesi” olarak özetlenebilecek bir filmdi. Filmin sonunda ise karakterlerden biri ölüyor ve hikaye az çok yolunu bulmuş gibi gözüküyordu. Ta ki, film boyunca çeşitli sembolizmalara alet olarak kullanılan örümcek, devasa haliyle karakterimizin önünü kesene kadar. Ve karşımızda filmin tamamını tekrar yorumlamamızı sağlayacak bir son saniye.

8. The Shining (1980)

The Shining

The Shining filmi çoğumuzun malumu. Bilmeyene de anlatması uzun sürer. Kısaca, ücra yerdeki soğuk bir otele yerleşen ve hafiften aklını üşüten bir kahramanımızı anlatır film. Bu kaosun ve hengamenin sonrasında, garip bir zomla baş başa bırakır bizi Kubrick. Kalabalık bir fotoğrafa yavaş yavaş yaklaşırız. Fotoğraf eski tarihlidir, onlarca yıl öncesine aittir. Ancak fotoğrafa iyice yaklaştığımızda garip bir ana tanık oluruz. Filmin baş karakterine, yani Jack Nicholson’a tıpatıp benzeyen biri o fotoğraftadır. İnsanlar bunun ne anlama geldiğini çözmeye çalışırken ekran kararır. Buyrun cenaze namazına.

7. Buried (2010)

buried ending

Tek mekanda geçen film konseptini iyice daraltan Buried, özellikle sonlarına doğru gerilimi tırmandırıyor ve Ryan Reynolds’un tabutun içinden çıkıp çıkmayacağını merak etmemizi sağlıyordu. Sonlara doğru kurtarma ekipleri yavaş yavaş geldiğinde heyecan artmıştı. Kazılar başladığında da yavaş yavaş seyirciler ümitleniyordu ki… Meşhur son dakika sürprizlerinden biriyle, kurtarma ekibinin aslında başka bir mezarı kazdıkları anlaşılıyordu. İnsanın göğsüne fil oturtan, karanlık ve kötü sürprizli film sonlarından biri.

6. 2001: A Space Odyssey (1968)

2001 A Space Odyssey

Hâlâ çoğumuzun anlamadığı; bazılarımızın sadece etkilendiği, bazılarımızın ise mahcup olmama adına yorumdan kaçındığı bir film olarak anabiliriz 2001: Bir Uzay Macerası’nı. İnsan doğası ve yapay zekanın sınırları üzerine inşa edilen filmdeki bir çok gizemin yanı sıra, en son gördüğümüz sahne yepyeni tartışmaları beraberinde getiriyordu. Filmde son gördüğümüz görüntü, uzay boşluğunda salınan bir bebek olunca filmle ilgili sorulara da birkaç kürek takviye yapılıyordu.

5. The Usual Suspects (1995)

The Usual Suspects

Olağan şüphelileri ararken, olağanüstü şüpheli Kaiser Söze’nin şovuna tanık olduğumuz The Usual Suspects, sürprizini en son sahneye bırakmasına rağmen izleyiciyi soluk soluğa tutmayı başarabiliyordu. Kaiser Söze’nin kim olduğunu beklerken, cevabı hiç beklenmedik bir yerden getirerek son darbeyi de indiriyor ve filmi türdeşlerinden bir adım öne geçiriyordu.

4. Planet of the Apes (1968)

planet-of-the-apes-ending

Bu filmde maymunların yönettiği garip bir gezegene düşen Charlton Heston’un maceralarını izliyoruz. Türlü türlü atraksiyondan sonra kendisini bir deniz kıysında bulan Heston, gördüğü yarım heykel sonrası dehşete düşüyor. Heykel, Abd’deki meşhur Özgürlük Heykeli. Yani maymunların yönettiği garip gezegen, bizim dünyamızdan başkası değil. Bu şok gerçek ve Heston’un yakarışlarıyla biten film, özellikle 50’ler ve 60’larda televizyonu saran sürpriz final çılgınlığını başarıyla perdeye taşımıştı.

3. Blowup (1966)

Blowup

Antonioni’nin filmi özgün hikayesiyle izleyene ilham denizine kulaç attırırken, finale doğru hiç beklenmedik bir sahneyle filmi tekrar gözden geçirmemizi sağlıyordu. Finalde baş karakterimiz Thomas, hayali tenis oynayan iki çılgına denk geliyor ve kendilerini bir süre izliyor. Sonra ikilinin oynadığı hayali top uzaklara kaçıyor ve Thomas’tan topu getirmesini istiyorlar. Thomas hayali topu onlara atıp bir süre izliyor. Bu esnada yaşananların da hayal ürünü olup olmayabileceğine dair garip bir hisse kapılıyoruz. Gerçeklik üzerine giden bu filmde sonra birkaç saniye bizi düşünmeye itiyor. Derken geniş planda Thomas’ı görüyoruz. Geniş bir alanın ortasında duruyor. Birkaç saniye kendisini izliyoruz. Derken bir anda görüntüden kayboluyor. Ve üzerine jenerikler. Buyrun burdan yakın.

2. The Graduate (1967)

the_graduate_ending_shot_elaine_and_benjamin_on_bus

Sinema tarihinin belki de en iyi finallerinden biri. Son saniyeleri en güzel olan filmler gibi garip bir listede de üst sıralarda olacaktır. Filmin uzun hikayesini bırakıp sadece finale gelecek olursak; son sahne Dustin Hoffman’ın sevdiği kız için nikahı basmasıyla başlıyor ve ikilinin bir otobüse binerek kaçmasıyla nihayete yaklaşıyor. Türk sinemasında dahi onlarca örneğini gördüğümüz bu sahneyle filmin biteceğini düşünüp hafif de moral bozmuşken, otobüsün arka koltuğunda oturan çiftimizin üzerinde bir süre daha duruyor yönetmen. Yeni kaçan mutlu çiftin yüzündeki gülümsemeyi görüyoruz. O hınzır ve umut dolu gülümseme birkaç saniye sürüyor. Derken bir anda ikisi de duraksıyor. Gülümsemeler duruyor, ifadeler donuklaşıyor. Seyirci, karakterlerin adeta “tamam kaçtık ama şimdi ne halt edeceğiz” diye düşündüklerini anlıyor. Ve ekran kararıyor. Mike Nichols, sadece birkaç saniyeyle, filmin etki gücüne birkaç tonluk ekleme yapıyor. Benzer bir etkiye sahip 400 darbe filmini ve Truffaut’yu da bu başlıkta anmak gerekebilir.

1. Inception (2010)

InceptionRüya içinde rüya içinde rüya konseptiyle kimilerine Mise En Abyme terimini, kimisine ise berber aynalarını anımsatan kült film Inception aksiyon yüklü hikayesini son sahneye kadar getiriyor; ancak esas kancayı son sahneye bırakıyordu. Film boyu yapılan açıklamalardan “dönmesinin ayrı, durmasının ayrı dert” olduğunu anladığımız bir topaç, masanın üzerinde dönmeye başlıyor son sahnede. Topaç’ın durması yaşananların gerçek olduğunu; sonsuza kadar dönmesi ise karakterimizin bir rüyanın içinde yaşadığını temsil ediyor. Topaç dönüyor, dönüyor… Tam sonsuza kadar dönecek mi diye merakla beklerken… Film bitiyor. Filmin tüm tartışmalarını son sahne üzerinden şekillendirmeyi başaran Christopher Nolan, belki de en unutulmaz son saniye gollerinden birini atıyor.