Kategoriler
haber

Hollywood’un En Küfürbaz Oyuncusu Jonah Hill

Pandemiden dolayı evlere kapanan birçok insan zamanını farklı uğraşlarla geçiriyor. Buzz Bingo isimli ingiliz online oyun sitesinin çalışanları çok sıkılmış olacak ki oturup 3500 film senaryosundan en küfürbaz oyuncuyu bulmaya çalışmışlar. Ortaya ilginç rakamlar çıkmış.

İçinde en çok küfür geçen film, daha önce de birçok kaynakta yer aldığı gibi The Wolf of Wall Street… Filmde 715 küfür kullanılmış. Uncut Games 646 küfür ile geçtiğimiz yıl ikinciliğe yerleşti. Bu iki filmi Scorsese’nin bir başka başyapıtı Casino takip ediyor.

Her 1000 kelimede küfür oranına bakıldığında ise Gary Oldman’lı Nil By Mouth öne geçiyor. Bu filmde her 1000 kelimenin 41.3’ü küfür.

Oyunculara bakıldığında ise Jonah Hill, oynadığı filmlerde karakterlerinin ettiği 376 küfürle ilk sırada. Leonardo DiCaprio, 361 küfürle ikinci sırada kalmış. İkiliyi Samuel L. Jackson, Adam Sandler, Al Pacino, Denzel Washington, Billy Bob Thornton, Seth Rogen, Bradley Cooper ve Danny McBride takip ediyor.

DiCaprio’nun Wolf of Wall Street’te canlandırdığı Jordan Belfort ise 332 küfürle en küfürbaz karakter. Hill ve DiCaprio bu film olmasa gayet iyi huylu karakterleri canlandıracakmış diyebiliriz.

Bu istatistikler hayatınıza ne katacak bilmiyoruz ama aklınızın bir köşesinde bulunsun.

Kategoriler
seçki

Leonardo DiCaprio: Prestijli Projelerin Oyuncusu

Leonardo DiCaprio global şöhrete kavuştuğu Titanic filminden beri prestijli projeleri kovalayan bir isim. Johnny Depp, Brad Pitt, Matt Damon, George Clooney gibi pek çok yıldız oyuncunun aksine DiCaprio sıradaki projesini belirlerken kılı kırk yaran birisi. Yıllarca hedefinde Oscar’a uzanma hayali olduğu için sadece usta yönetmenlerle çalıştı. Pek çok oyuncunun aksine sürekli filmlerde oynamak yerine yılda en fazla iki filmde oynamakla yetindi. Yüzlerce proje arasından bu iki filmi de belirlerken titiz davrandı. Filmografisine bakıldığında diğer oyuncuların aksine az filmde oynadığı ama genelde dramaları, biyografik filmleri tercih ettiği, herkesin oynamak için can attığı DC/Marvel projelerinden ve diğer gişe filmlerinden uzak durduğu görülebilir.

DiCaprio, Depp veya Clooney gibi bağımsız filmlere de yüz veren birisi değil. Bu yüzden Titanic sonrası kariyerindeki neredeyse tüm filmler pahalı yapımlar. Küçük bütçeli, Sundance’de gösterilebilecek, tanınmayan bir yönetmenin çektiği bir projede yer alan birisi değil DiCaprio. Ya da ünlü bir yönetmenin bağımsız filminde de yer alan birisi değil veya Avrupalı/Uzakdoğulu yönetmenlerin peşinde koşturacak birisi de değil. Oynamayı planladığı, oynadığı, iptal edilmiş tüm projeleri bunun kanıtı. DiCaprio her daim orta/büyük bütçeli, ödül potansiyeli taşıyan filmlerde rol alan, genelde ununu elemiş eleğini asmış yönetmenlerle çalışan bir oyuncu. Titanic‘te James Cameron‘la çalışan aktör bu filmden sonra sırasıyla şu yönetmenlerle çalıştı:

Randall WallaceBraveheart‘ın senaristi- (The Man in the Iron Mask), Woody Allen (Celebrity), Danny Boyle (The Beach), RD Robb (Don’s Plum), Martin Scorsese (Gangs of New York), Steven Spielberg (Catch Me If You Can), Scorsese (The Aviator, The Departed), Ed Zwick (Blood Diamond), Ridley Scott (Body of Lies), Sam Mendes (Revolutionary Road), Scorsese (Shutter Island), Christopher Nolan (Inception), Clint Eastwood (J. Edgar), Quentin Tarantino (Django Unchained), Baz Luhrmann (The Great Gatsby), Scorsese (The Wolf of Wall Street, The Audition), Alejandro G. Inarritu (The Revenant), Tarantino (Once Upon A Time in Hollywood).

Titanic sonrası kariyeri bu şekilde. Scorsese’den Spielberg’e, Eastwood’tan Scott’a, Allen’dan Nolan’a dek sürekli usta isimlerle çalıştı, onların ödül alabilecek projelerinde çalıştı -tabii ki kağıt üstünde ödül alabilecek gibi görünse de her filmi ödül sezonunda parlamadı. Mesela J. Edgar kötü çıktığı için ödül sezonunda konuşulmamıştı-. Bu açıdan bakıldığında göze çarpan ilk film Don’s Plum oluyor, ki aktör çok geçmeden bu filmde oynamaktan pişman olup filmi yasaklatmıştı. Film 95-96’da çekilmiş, ama Tobey Maguire‘la DiCaprio açtıkları davayı kazanınca filmin Amerika ve Kanada gösterimleri yasaklanmıştı. Bu yüzden ancak 2001’de ABD/Kanada dışında gösterilebilmişti. Filmin yönetmeni Robb 2015’te filmini internet sitesinde yayınlamıştı. Don’s Plum, DiCaprio’nun şöhret olmadan evvel yer aldığı küçük bütçeli filmlerden. Aktör Titanic öncesinde Critters 3, Poison Ivy, This Boy’s Life, What’s Eating Gilberg Grape, The Basketball Diaries, The Quick and the Dead, Total Eclipse, Romeo + Juliet ve Marvin’s Room gibi orta/küçük bütçeli dramalarda yer almıştı. İşler ünlendiğinde, özellikle heyecanla rol aldığı The Man in the Iron Mask ve The Beach filmleri aktörün büyük popülaritesine rağmen gişede iki seksen yattığında değişti. Bu iki filmden sonra aktörün kariyerini değiştirdiği, daha az risk aldığı görülüyor.

Gelelim rol seçimlerine. DiCaprio kariyerinin başından beri gerçek kişileri oynuyor -mesela Total Eclipse‘ta gay yazar Rimbaud‘u oynamıştı-. Ama özellikle Titanic sonrasında sıkça biofilmleri tercih etti, halen de bu projelerle ilgileniyor. O kadar çok gerçek kişiyi oynadı ki… Uyuşturucu bağımlısı Jim Carroll (The Basketball Diaries), FBI’nın kurucusu J. Edgar Hoover (J. Edgar), dolandırıcı Frank Abagnale Jr. (Catch Me If You Can), milyoner iş adamı Howard Hughes (The Aviator), dolandırıcı Jordan Belfort (The Wolf of Wall Street). Aktör, Rus kraliyetinden Rasputin’i, Amerikan başkanı Roosevelt’i, ressam Leonardo Da Vinci’yi, seri katil H.H. Holmes’u, General Ulysses S. Grant’ı ve daha nice gerçek kişiyi de oynamak istedi/istiyor. Yani DiCaprio prestijli biofilmlerden de uzaklaşmayacak gibi görünüyor. Yalnız, DiCaprio’nun Oscar için takım elbiseli pek çok kişiyi oynadıktan sonra Oscar’a ancak takım elbiseyi çıkarttığı filmle (The Revenant) ulaşması da dikkat çekici.

Bu arada oynadığı gerçek kişilerin ortak tarafları ailevi sorunları var. Hoover’ın annesiyle, Frank’in ve Jordan’ın babalarıyla problemleri vardı. Hughes ise çocukluğundan beri pek çok konuda takıntılı, annesini özleyen birisi olarak yansıtılmıştı. Aktörün biofilmler dışında da dramatik rolleri tercih ettiği görülüyor. İntikam peşindeki Hugh Glass, bir türlü mutlu olamayan, eşiyle sorunları olan Frank Wheeler, köstebekliği nedeniyle psikolojisi allak bullak olan Billy, babasının intikamını almak isteyen Amsterdam, Ürdün’de hayatı tehlikeye giren CIA ajanı Roger, sevdiği kadın için zenginleşen ama kadınla birlikte olamayan Gatsby, bir cinayeti araştırdığını sanan ama gerçekte hayatındaki trajik bir olayı unutmaya çalışan Teddy ve eşi intihar etmiş Cobb. Ama her zaman dramatik rolleri oynamadı. Tarantino’nun filminde son 30 dk’da ortaya çıkan ırkçı Calvin, Sam Raimi‘nin bol yıldızlı western filmi The Quick and the Dead‘teki Kid -gerçi bu karakter de babasıyla sorunları vardı ama bu mevzu dramatik bir şekilde işlenmemişti- ve Titanic‘teki Jack rolleri arkaplanda dramatik bir öyküleri olmayan karakterler sayılabilir. Bir de Arnie Grape karakterini unutmamak gerek. DiCaprio bu rol için “oynadığım en eğlenceli roldü” demişti.

En iyi performanslarına değinmeden olmaz. Henüz 19 yaşındayken oynadığı engelli Arnie rolünde çok iyiydi. Başrolü üstlenen Depp’in gölgesinde kalmamış, göründüğü her sahnede aktörden rol çalabilmişti. Titanic‘te iyi bir performans veren DiCaprio özellikle Scorsese’nin filmlerinde parladı. The Aviator‘daki Howard Hughes performansı, Shutter Island‘ta kendisini dedektif sanan, akıl hastası rolündeki performansı çok iyi. The Departed‘ı da anmak gerek. Frank Costello (Jack Nicholson) adlı gangsterin çetesine girmeyi başaran ama Costello’nun suçlarına tanık ola ola, kimliğinin açığa çıkma ihtimali nedeniyle psikolojisi bozulan Billy rolünde de oldukça iyiydi. The Revenant‘ta da iyiydi ama bu bahsettiğim rollerle Oscar’ı -bence- daha fazla hak etmişti. Çocukluğundan beri sektörde olan DiCaprio kariyerine (şimdilik) 29 film, 2 kısa film ve 7 dizi sığdırdı. Tüm yapımlarında iyi performanslara imzasını atan (ama The Man with the Iron Mask gişede batınca Razzie’nin en kötü aktör ödülünü kazanan, The Beach‘le bu dala son kez aday gösterilmişti) aktör Oscar’a dört kez aday gösterilip 5. kazanmıştı.

Yıllardır şirketi AppianWay’le yapımcı kimliğiyle de projeler üreten DiCaprio özellikle iklim değişikliği, hayvan katliamları, çevre kirliliği gibi günümüzün büyük sorunları üzerine belgeseller yaptırıyor, tüm dünyada farkındalık yaratmaya çalışıyor. Aktör sosyal medya hesaplarını da bu mühim sorunları irdelemek için kullanıyor. DiCaprio Oscar kazandıktan sonra verdiği neredeyse dört yıllık arayı çekimleri tamamlanan Once Upon A Time In Hollywood‘la sonlandırdı, bu filmi Temmuz 2019‘da izlerken aktör o sıralarda Martin Scorsese’nin filmi Killers of the Flower Moon‘da rol alacak, galiba tekrar takım elbiseli bir ajanı oynayacak. Yapımcı kimliğiyle hazırladığı projeler arasında çevreye duyarlı bir süper kahramanı konu alan Captain Planet filmi de yer alıyor.

Kategoriler
seçki

Martin Scorsese: Neden Bu Kadar Seviyoruz?

Martin Scorsese’yle ilgili yazdığım yazılarda yönetmenle ilgili düşüncelerime pek yer veremediğimi fark edince yönetmenle ilgili dağınık halde duran düşüncelerimi birazcık da olsa toparlayabileceğim bir yazı yazayım dedim. Şu soruyla başlayayım: “Neden Scorsese’yi seviyorum?” O kadar çok nedeni var ki… Kurduğu World Cinema Foundation ile Türkiye’den, Brezilya’dan, dünyanın her yerinden filmleri bulup yenilemesi, DVD/Blu-Ray’lerini çıkartıp piyasaya sürmesi. Bizden kimsenin çıkıp da restore etmediği Susuz Yaz filmini Fatih Akın’ın isteği ile restore etmesi. Scorsese en son All That Jazz filmini restore etti. Kurduğu bu WCF ile kıyıda köşede kalan yapımları restore ederek çok önemli bir işe imzasını attı. Kim çok eski bir filmi Blu-Ray kalitesinde izlemek istemez ki! Scorsese bu filmleri sadece piyasaya da sürmüyor. Her zaman olmasa da Cannes’da bu filmlerin gösterilmesini de sağlıyor.

Martin-Scorsese-01

Scorsese sadece bunları yapmıyor. Avrupa’dan, Afrika’dan, Asya’dan pek çok yönetmeni de yapımcı veya yürütücü yapımcı kimliği ile destekliyor. Mesela yönetmen/oyuncular tanınmadığından ABD’de gösterilemeyecek bir filmde adının kullanılmasına izin vererek bu filmin ABD’de gösterilmesine katkıda bulunuyor. Akın’ın The Cut‘ı ABD’de Scorsese’nin filmde adının kullanılmasına izin vermesi sayesinde gösterildi. Scorsese yönetmenleri maddi olarak da destekleyip filmlerinin yapımcılığını üstlenebiliyor (Jeff Nichols’ın Loving‘inin, Ben Younger’ın Bleed for This‘inin yapımcılığını üstlendi). Scorsese’nin bunca insanı elinden geldiği her şekilde desteklemesi muhteşem bir şey değil de nedir? Sadece genç yetenekleri de desteklememiş. Zamanında hayranı olduğu Akira Kurosowa’nın filminde oynamış, Kurosowa’nın bazı filmlerine para yatırmış, ustanın zor zamanlarında yanında olmuş birisidir.

Gelelim diğer nedenlere. Scorsese bir iki film çekip “Ben oldum,” diyenlerden değil. Aslında 80’lerde bunu dese kimse de çıkıp “Daha dur! Daha kırk fırın ekmek yiyeceksin ki olasın,” demezdi. Ama hemen piştiğini düşünen yönetmenlerin aksine her daim kendisini geliştirdi. Hep aynı türlerde film çekenlerin aksine Scorsese sürekli türden türe zıpladı ve her türün hakkını verdi. Kimileri onu sadece suç filmleriyle anıyor. 80’lerde bu türden başka hiçbir türü beceremeyeceği söylenirdi. Sonradan çektiği onca farklı filmle çok yönlü bir sinemacı olduğunu kanıtladı.

Martin-Scorsese-02

Hangi türde filmler çektiğine bir bakalım: Spor (Raging Bull ve Color of Money), kara komedi (After Hours), fantastik (Hugo), komedi (The King of Comedy), gerilim (Cape Fear ve Bringing Out the Dead), kostümlü drama (Age of Innocence), politik/dini (Kundun, The Last Temptation of Christ, Silence), müzikal (New York, New York), biofilm (Aviator, The Wolf of Wall Street), gangster/mafya/suç (The Departed, Casino, Goodfellas, Mean Streets), psikolojik gerilim (Shutter Island), drama (Boxcar Bertha, Alice Doesn’t Live Here Anymore). Scorsese görüldüğü üzere pek çok türü denedi ve bu filmlerin çoğunda döktürdü. Hangi türde film çekerse çeksin o türün hakkını vermeyi hep bildi. Üç boyut tekniğinin de hakkını en çok verenlerden oldu. Görmezden gelinen After Hours enfes bir kara komedidir mesela. Nedense Scorsese çekince görmezden gelindi. Aynı şeyi en farklı filmi olan Kundun için de söyleyebilirim. Yavaş tempolu, uzun süreli, yıldız oyuncusuz bu film de görmezden gelinmişti. En iyi filmlerinden.

Hâlâ yoğun bir şekilde çalışan Scorsese çağdaşları Francis Ford Coppola, Steven Spielberg, Brian De Palma’nın aksine çoğu zaman tatmin eden yapımlarla karşımıza çıkıyor. Milenyumda düşüşe geçen onca yönetmenin aksine Scorsese çok az tökezledi. Ama pek sevilmeyen filmlerinde de (The Aviator mesela) parmak ısırtan yönetmenliğe imza attığını söyleyebilirim. TV kanadında da enfes yapımlara imzasını atmıştır. Pilot bölümünü çektiği Boardwalk Empire, HBO’nun kaliteli yapımlarından oldu. Belgesellerini de es geçmeyelim. Scorsese belgesellere epey önem veren birisi. Sürekli yeni belgesellerle karşımıza çıkar. A Letter to Elia, George Harrison: Living in the Material World, Shine a Light, Italianamerican en önemli belgeselleri. Bu türün de hakkını verdiği söylersek şaşırmayınız. Boşuna efsane demiyoruz kendisine. Bu arada zamanında Michael Jackson’ın Bad klibine imzasını attığını da söylemek gerek. Kısacası Scorsese çok yönlü, enfes bir sinemacı. Martin Scorsese 3

Farklı türlerde filmler çekmesi, yaşı yetmişi aşmasına rağmen hâlâ azimle film çekmesi, yönetmenleri desteklemesi, filmleri restore etmesi, kaliteli diziler hazırlatması öne çıkan taraflarından. Sevdiğim diğer özelliği ise Spielberg, Clint Eastwood gibi sinemacıların aksine ABD ordusunu, emperyalizmini, kapitalizmini övmemesi. Scorsese ise New York’un suçla örülü tarafına odaklanmayı tercih eder. Ya da Boston’ın. Eli kanlı katiller, Scorsese’nin öykülerinde fink atarlar, herkesi öldürürler. Emniyet teşkilatının yozlaşmasına da odaklanır (The Departed); New York’un kanla, çetelerle kurulduğunu da dillendirir (Gangs of New York).

Scorsese ile ilgili tek şikayetim bir zamanlar sıkça çalıştığı Robert De Niro’yla tekrar çalışmaması. Yıllar önce hazırlıklarına başladığını açıkladığı ama bir türlü fırsat bulup çekemediği The Irishman‘i neyse ki gene bir sorun ortaya çıkmazsa Ocak 2017’de çekmeye başlayacak. Bu film, Scorsese ile De Niro’yu yirmi bir yıl aradan sonra buluşturmakla kalmayacak. Aynı zamanda Harvey Keitel’ı da Scorsese’yle tekrar buluşturacak. Al Pacino da ustayla ilk kez çalışmış olacak. Artık filmlerde oynamayan Joe Pesci ise ne yazık ki teklifi reddetti. Umarız çekim tarihine kadar aktörü ikna edebilirler. Hepsi yaşlanan bu sinemacılardan birisi ölmeden şu film çekilirse sevineceğim. Lafı daha fazla uzatmayayım. Bana göre Scorsese sinema tarihinin en iyilerinden. Çektiği, çekeceği her filmi, diziyi, kısa filmi ve belgeseli büyük bir merakla beklediğim ender sinemacılardan. Umarım daha uzun yıllar filmler çeker.

Kategoriler
haber

Olivia Wilde: DiCaprio’nun Eşi Rolü İçin Yaşlıymışım

Şu sıralar “Vinyl” dizisinde izlediğimiz yetenekli aktris Olivia Wilde katıldığı bir programda bazı filmleriyle ilgili açıklamalar yaptı. Açıklamalarını kısaca derledik.

rs_1024x759-160115162922-1024-jason-sudeikis-olivia-wilde-vinyl-premiere-011516

-Wolf of Wall Street: Yirmi sekiz yaşındayken “Wolf of Wall Street”in deneme çekimlerine katılan Wilde’a rol için fazla yaşlı ve sofistike olduğu söylenir. Rol kendisinden sadece beş yaş küçük olan Margot Robbie’ye teslim edilir. Fakat Scorsese, Wilde’ın deneme çekimindeki performansından çok etkilenir ve ona “Vinyl” dizisine dahil eder. Wilde, “Vinyl” için deneme çekimi yapmadığını söyledi.

-Cowboys and Aliens’ın Batışı: Daniel Craig ve Harrison Ford’lu western/bilim kurgu filmi “Cowboys and Aliens”ın gişede çakılmasına pek şaşırmamış. Fakat filmi sevdiğini, yönetmen Jon Favreau’nun çok iyi iş çıkarttığını söyledi Wilde.

-TV’deki İlk İşi: “Skin” dizisinden rol kapan Wilde bu dizisi için “Yaptığım en kötü iş. Diziden nefret ediyorum. Çok kötü,” diyor. Zaten dizi de üçüncü bölümünden sonra kaldırılmıştı.

-House: Wilde beş sezonunda yer aldığı “House M.D.” dizisinde oynamanın zor olduğunu, tıbbi terimli diyalogları söylerken bazı zamanlarda oyunculuk yapmayı unuttuğunu, diyaloglar yüzünden bazen gözünün seğirdiğini söyledi.

Kategoriler
izlenim

The Wolf of Wall Street: Borsanın En Genç Kurdu

70’li yıllardan itibaren Amerikan sinemasının hem kült hem de klasik olmuş yapıtlarına imza atan Martin Scorsese; son 10-15 yıl içerisinde genellikle Oscar’a oynayan filmler yapmış olmasına rağmen, kendi hikaye anlatım tarzından ve filmlerinin gerçekçiliğinden hiçbir şey kaybetmediğini özellikle The Departed (Kore yapımı Infernal Affairs’in remake’i olmasına ve yine direkt olarak Oscar’a çalışmasına rağmen), Shutter Island (Zindan Adası) ve Hugo’da sinema seyircisine defalarca ispatlamıştı. The Wolf of Wall Street (Türkçe meali Para Avcısı’ymış. Yine Türk dağıtmıcıların çılgınca tercihlerinden biri olmuş.) ise bunun en açık kanıtı oldu.

90’lı yılların başlarında, 20’li yaşlarında, Wall Street’e giren ve oradaki bütün hileleri öğrenip zengin olan genç bir adamın, parayı nasıl kazandığını ve nasıl kaybettiğini, gerçek bir hikayeden uyarlayarak anlatan bu film; Martin Scorsese’nin en iyi filmi Goodfellas(Sıkı Dostlar)’da İtalyan mafyasını ve onun çok benzeri olan Casino’da Las Vegas’da kumar aracılığıyla dönen dolapları anlattığı şekilde anlatıyor suç dünyasını.THE WOLF OF WALL STREETAna karakter, yani suçu işleyen ve bu suçun cezasını çekecek olan adam, bir yandan görüntüler akarken bir yandan da dış ses aracılığıyla yaptıklarını anlatmaya başlıyor. Bu sayede film, göstermek istediği ortamı ve insanları belgesel estetiğiyle, gerçeğe özdeş bir biçimde gösteriyor.

Ana karakter Jordan Belfort (Leonardo DiCaprio), Wall Street’te en alt kademelerde çalışmaya başlayan bir elemandır. Çalışmaya başladığı ilk gün tanıştığı üst kademelerden bir yöneticiyle öğle yemeğine çıkar ve bu yemekte Wall Street’te başarılı olmanın yollarını öğrenir (seks, kokain ve müşteriye zokayı yutturma) ve uygulamaya başlar. Jordan, tam da Wall Street’te yükselmeye başladığı sırada çalıştığı şirket batar ve Wall Street’ten ayrılır. Wall Street’in dışında, daha küçük hisselerin daha büyük paylar getirdiği, küçük bir borsa firmasında işe başlar ve Wall Street’teki tecrübelerini burada göstererek kısa bir sürede zengin oluverir. Zenginliğin getirdiği özgüvenle kendi şirketini kurar. Yeni şirketine borsa işinden çok da anlamayan, sadece bir şeyler satmayı becerebilecek düzeyde olan vasıfsız elemanları, zengin olabilme garantisiyle işe alır ve işin inceliklerini öğretir. İşe aldığı adamlarla birlikte şirket katbekat büyür ve birkaç ay içinde milyonlarca dolar kazanır.The-Wolf-of-Wall-Street-DI

İşte tam da bu noktada Jordan ve şirketindeki çalışanların düştüğü durumlar göz önüne açık açık serilmeye başlar. Jordan, Wall Street’te tanıştığı adamın tavsiyelerini birebir uygulamaya başlar ve bu tavsiyeleri çalışanlarına da empoze eder. Artık onlar seks, uyuşturucu ve para bağımlısı olmuş insanlardır. Para için yapmayacakları maymunluk yoktur (Filmde Jordan’ın ve Wall Street’te tanıştığı Mark Hanna’nın çıkardığı garip sesler buna işarettir.) Artık onlar Forbes’un deyimiyle The Wolf of Wall Street (Wall Street’in Kurdu)’in sadık hizmetkarlarıdır.

Jordan ve çalışanları, zenginliği elde ettikten sonra legal olarak kazandıkları paraların üstüne, illegal olarak kazandıkları parayı da eklemeye başlarlar ve bu andan itibaren FBI peşlerine düşer. FBI’ın başlattığı kovalamacadan kaçmaya çalışan Jordan, başka bir ülkede başka bir ‘borsa kurdu’yla iş yapmaya başlar ve o andan itibaren işler Jordan için hiç de iyi gitmez.

Film, 3 saatlik uzun süresi boyunca Jordan Belfort’un ve onun çalışanlarının parayla satın alabildiği bütün iğrençlikleri en ince detayına kadar gösteriyor. Bu detayların birleşmesinin sonucunda ortaya çok başarılı bir kapitalizm eleştirisi çıkıyor.

THE WOLF OF WALL STREET
Leonardo DiCaprio, ortaya koyduğu bağımlı ve para hırsıyla yanıp tutuşan Jordan Belfort karakteriyle, kariyerinin en başarılı performanslarından birini sergiliyor ve bu performansıyla filmin inandırıcılığını katbekat artırıyor. Onun sağ kolunu oynayan Jonah Hill ise komedi oyunculuğundan kaynaklı aşırılıkları bu filmde başarılı bir biçimde kullanıyor.

Filmin senaryosunu 1920’li yılların mafyasını benzer bir biçimde gösteren Boardwalk Empire dizisinin yaratıcısı olan Terence Winter kaleme aldı. Boardwalk Empire ve hatta senaristlerinden biri olduğu The Sopranos’taki başarılı anti karakter portrelerinden birini bu filmde de başarıyla çiziyor.

Martin Scorsese ise filmde oluşturduğu belgeselvari atmosfer, ilk filmlerinden beri kullandığı enerjik kurgu ve başarılı müzik seçimleriyle son birkaç yılın en iyi filmlerinden birini seyircinin beğenisine sunuyor.

Kategoriler
haber

Direnişteyken: Son Bir Ayın Fragmanları…

Yayına ara verdiğimiz bir ayda yayınlanan önemli fragmanları bir araya toparladık.

GETAWAY: Ethan Hawke ile Selena Gomez’i biraraya getiren aksiyon yüklü “Getaway”den ilk fragman yayınlandı. “Getaway” karısının kaçırılmasının ardından karısını kurtarmaya çalışan ama kaçıranın isteklerini yapmaktan başka da çaresi olmayan bir adamın aksiyon dolu günlerini anlatacak. Gomez ise onu soymaya çalışırken bunu beceremeyen ve onun maceralarına ortak olmak zorunda kalan genç bir hacker’ı canlandırdı. Film ABD’de 30 ağustosta gösterilecek.

PARANOIA: Robert Luketic’in yönettiği “Paranoia” yetenekli oyuncuları biraraya getirdi. Harrison Ford, Liam Hemsworth, Josh Holloway, Lucas Till, Gary Oldman ve Amber Heard filmin başrollerini üstlendiler. Gerilim türündeki film, iki şirket/CEO arasındaki rekabete odaklanıyor. Film için “Senenin The Departed’ı” demek mümkün. Zira benzer bir hikaye anlatmakta.

RUNNER RUNNER: Justin Timbarlake, Ben Affleck, Gemma Arterton ve Anthony Meckie’nin başrollerini üstlendiği “Runner Runner” senenin kumar/poker filmlerinden. Brad Furman’ın yönettiği film, pokerde pek iddialı olan bir adamla zengin bir herifin yollarının kesişmesinden sonra (her zamanki gibi) işlerin ters gitmesi ile bu pokerde iddialı olan adamın hayatını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor. Film ABD’de 27 eylülde gösterime girecek.

PRISONERS: Dennis Villeneuve’ün polisiye-gerilim filmi “Prisoners”tan iki fragman nete düştü. “Prisoners”ın başrollerini Jake Gyllenhaal ile Hugh Jackman üstlenmekteler. Onlara Paul Dano, Maria Bello, Terrence Howard, Viola Davis, Melissa Leo eşlik ediyorlar. 20 eylüle yetiştirilmeye çalışılan film, kızı kaçırılmış bir babanın kızını bulma çabalarını anlatacak.

THE FAMILY: Robert De Niro, Michelle Pfeiffer ve Tommy Lee Jones’un başrollerini, Luc Besson’ın senaristlik-yapımcılık-yönetmenliği, Martin Scorsese’nin yürütücü yapımcılığını üstlendiği aksiyon-komedi karışımı “The Family”den (eski adı “Malavita”) ilk fragman nete düştü. “The Family”, New York’lu bir mafya ailesinin FBI’nın tanık koruma programı kapsamında Normandiya’ya yerleştikten sonra buraya uyum sağlamaya çalışmalarını komik bir üslupla anlatıyor. Fragmanından senenin en kötüleri arasına rahatlıkla girebileceğini hissettiren “The Family”, 20 eylülde gösterime girecek.

THE KILLING SEASON: Robert De Niro’lu “The Killing Season”ın da fragmanı nete düştü. “When In Rome”, “Ghostrider”, “Daredevil” gibi her biri diğerinden kötü filmlere imzasını atmış olan pek de gelecek vaat etmeyen Mark Steven Johnson’ın yönettiği filmde De Niro’ya John Travolta, Elizabeth Olin ve Milo Ventimiglia eşlik ettiler. Küçük bir bütçeyle ve sadece dört oyuncuyla kotarılan film 12 temmuzda kablolu kanallarda yayınlanacak.  Ne yazık ki bu filmin de çok kötü göründüğünü söylemeden edemeyeceğim. Film Sırbistanlı bir adamın Amerikalı eski bir askerden (De Niro) intikam almaya çalışmasını anlatıyor. Genelde de De Niro ile Travolta arasındaki teke tek mücadeleye odaklanıyor.

BLUE JASMINE: Woody Allen yeni romantik-komedisi ile bu yaz karşımıza çıkacak ve her zamanki gibi ünlü ve etkileyici oyuncuları filmine doldurmuş. Cate Blanchett, Alec Baldwin (yönetmenle üçüncü çalışması), Michael Stuhlbarg, Peter Sarsgaard, Louis C.K., Sally Hawkins (yönetmenle ikinci çalışması) gibi oyuncular filmde rol aldılar. “Blue Jasmine”, Allen’ın New York’a dönüş yaptığı filmi. Lakin New York’tan çok San Fransisco’da geçiyor film ve iflas etmiş, borca gömülmüş bir ev hanımının yaşadığı krizleri anlatıyor.

FILTH: James McAvoy her türlü sapıklığı içinde barındıran, sorunlarla dolu bir polise hayat verdiği “Filth” bu yaz gösterime girecek. Filmden ikinci fragman da nete düştü. McAvoy’a Imogen Poots, Jim Broadbent, Jamie Bell ve Eddie Marsan gibi İngiliz sinemasının tanıdık yüzleri eşlik ettiler. Film, Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlandı.

THE HOBBIT: THE DESOLATION OF SMAUG: Peter Jackson’ın kotardığı Hobbit üçlemesi yoluna ikinci filmle devam ediyor. Gösterimine altı ay kala ikinci Hobbit filminin ilk fragmanı nete düştü. Bilbo Bagins ve arkadaşlarının önce Elflerle ilişkileri ve daha sonra ejderha Smaug ile mücadelelerini anlatacak ikinci film. Bu bölümde ilk kez karşımıza çıkacak oyunculara da fragmanda yer verilmiş. Luke Evans, Stephen Fry, Lee Pace ve Evangeline Lilly’i görüyoruz aksiyona odaklanmış fragmanda. Daha fazla uzatmayalım ve iki dakikalık fragmanla sizi baş başa bırakalım. Gösterim tarihi 13 aralık.

DIANA: Olivier Hirschbiegel’in yönettiği, Naomi Watts ile Naveen Andrews’un başrollerini üstlendikleri biofilm “Diana”dan ilk fragman nete düştü. “Diana” adından da anlaşılacağı üzere Prenses Diana’nın Dr. Hasnat Kahn ile ilişkisine odaklanıyor.

SNOWPIERCER: Çoğu sekansı bir trende geçen “Snowpiercer”ı Güney Koreli usta yönetmen Bong Joon-Ho yönetti. Film, yönetmenin ilk İngilizce filmi. Kadro da epey sağlam. Başroller Tilda Swinton, Jamie Bell, John Hurt, Octavia Spencer, Alison Pill, Ed Harris, Kang-ho Song ve Ko Asung’a teslim edilmişti.”Snowpiercer” distopik bir gelecekte bir trene hapsolmuş insanlar arasındaki mücadeleleri anlatıyor.

300: RISE OF AN EMPIRE: Zack Snyder’ın kotardığı “300”, efektleri ve hikayeyi anlatma tarzıyla dikkatleri çekmiş, övgüleri toplamıştı. Biraz geç de olsa “300”ün devamı çekildi. Ama Snyder “Man of Steel” ile meşgul olduğundan filme sadece yardımcı senarist ve yapımcı kimlikleriyle katkıda bulundu, yönetmenliği Noam Murro’ya teslim etti. Frank Miller’ın “Xerxes” adlı çizgi-romanından uyarlanan filmde Xerxes ile “300”de vefat eden kralın eşi Gorgo’nun mücadelesi anlatılacak. Önceki filmde rol alan Lena Headey de filmde rol almış. Başroller ise Eva Green ve Rodrigo Santoro’ya teslim edilmişti.

ELYSIUM: Zaman hızla geçiyor ve Neill Blomkamp’ın yeni bilim-kurgu filmi “Elysium”ın gösterim tarihi yaklaşıyor. Matt Damon, Jodie Foster, Sharlto Copley ve Alicia Braga’lı “Elysium”dan ikinci fragman da bu vesileyle yayınlandı. Aksiyon dolu ilk fragmandan sonra bu kez epey uzun (3:17) ve ayrıntılı bir fragman yayınlandı. “Elysium” ağustos ayında gösterime girecek.

THE WOLF OF WALL STREET: Martin Scorsese’nin yönetmenliğini, Leonardo DiCaprio’nun başrolünü üstlendiği komedi-dram filmi “The Wolf of Wall Street”in de ilk fragmanı yayınlandı. Jordan Belfort’ın gerçek hayatından uyarlanan filmde ayrıca Jonah Hill, Matthew McConaughey, Jean Dujardin, Rob Reiner, Spike Jonze, Margot Robbie ve Kyle Chandler gibi ünlü isimler DiCaprio’ya eşlik ettiler.

THE SPECTACULAR NOW: Bu sene Sundance’te ilk gösterimini yaptıktan sonra başrol oyuncularına ödül kazandırtan “The Spectacular Now”ın fragmanı yayınlandı. Yükselişe geçen yönetmen James Ponsoldt’ın yönettiği, 500 Days of Summer’ın senaristlerinin kaleme aldığı, Shailene Woodley, Brie Larson, Kyle Chandler, Jennifer Jason Leigh ve yönetmenle ikinci kez çalışan Elizabeth Winstead’ın rol aldığı film lisede okuyan Sutter’ın mahallesine taşınan Aimee ile ilişkisi üzerinden gençlik, aşk, aile, okul gibi temalara değiniyor. Epey olumlu eleştiriler alan film ABD’de ağustosta gösterilecek.

DRINKING BUDDIES: Olivia Wilde, Anna Kendrick, Jake Johnson ve Ron Livingston’ı biraraya getiren “Drinking Buddies” aşağıdaki fragmandan da anlaşılacağı üzere bir aşk dörtgeni üzerinden aşka ve arkadaşlığa odaklanıyor. Bildiğin sıradan bir aşk filmi işte. Herkesin birbirine aşık olduğu filmlerinden… Hala merak eden varsa film ağustosta ABD’de gösterime girecek.

THE COUNSELOR: Ridley Scott’ın tekrar şahane bir kadroyla kotardığı “The Counselor”dan teaser yayınlandı. Sırayla bütün başrol oyuncularını gördüğümüz teaser şahsen bizleri heyecanlandırdı. Scott “American Gangster”dan sonra tekrar mafyaya el atıyor ve bir avukatın bu mafyadan yakasını kurtarmaya çalışmasını anlatıyor. Senaryoyu usta yazar Cormac McCarthy kaleme aldı.

THANKS FOR SHARING: Çekimleri iki sene önce tamamlanmış olmasına rağmen ancak gösterime girebilecek olan “Thanks for Sharing”ten ilk fragman yayınlandı. Seks bağımlılığı üzerinden bireylerin birbirleriyle ilişkilerine odaklanan film karışık eleştiriler almıştı ilk gösterimini gerçekleştirdiğinde. Filmin başrollerini Mark Ruffalo, Tim Robins, Gwyneth Paltrow ve Pink üstlenmişti.

BREATH IN: Bu yıl Sundance’te yarışan “Breath In” senarist-yönetmen Drake Doremus’ı biraz daha ünlendirdi. Doremus festival sonunda herhangi bir ödüle uzanamasa da olumlu eleştiriler aldığını söyleyebiliriz. Yönetmen tıpkı önceki filmi “Like Crazy”de olduğu gibi aşkın bireyde yarattığı tahribata ve ilişkilere odaklanıyor. Megan ile evli olan müzisyen/müzik hocası Keith bir gün genç ve güzel ve aynı zamanda öğrenci olan Sophie ile karşılaşır ve bu genç kadına aşık olmaktan ve onunla bir ilişkiye başlamaktan kendisini alamaz, olaylar gelişir. Film İngiltere’de 19 temmuzda gösterime girecek.

THERESE: Geçtiğimiz senenin Cannes Film Festivali’nde gösterilen ama o günden sonra bir türlü vizyona girmeyen “Thérése” nihayet 12 temmuzda ülkemizde gösterime girebilecek. Gösterim tarihi yaklaşırken filmden ikinci fragman yayınlandı. “Thérése” 1920’lerde yaşayan Thérése adlı ev hanımının trajediye doğru hızla sürüklenen hayatını anlatıyor. Film ne yazık ki usta yönetmen Claude Miller’ın son filmi. Miller filmi tamamladıktan kısa bir süre sonra vefat etmişti.

LES SALAUDS: Fransız aktris-senarist-yönetmen Claire Denis geçtiğimiz ay kariyerinin 12. uzun metrajlı filmi “Les Salauds” (The Bastards) ile Cannes Film Festivali’nde yarışmıştı. Aksiyon-gerilim türündeki film bir intikam hikayesi anlatıyor. Playlist filmi “Taken’ın arthouse versiyonu” şeklinde tanımlamış. Başrolleri Vincent Lindon, Chiara Mastroianni ve Lola Creton üstlenmişlerdi. “Les Salauds” Fransa’da 7 ağustosta gösterime girecek.

AFTERNOON DELIGHT: Jill Soloway’in yönettiği “Afternoon Delight” bu sene Sundance’ten yönetmen ödülüyle dönmüştü. Juno Temple, Kathryn Hahn ve Josh Radner’ı biraraya getiren bu komedi-dram filmi, bir eş/annenin (Hahn) bir striptizci (Temple) ile arkadaşlık kurup hayatını değiştirmeye çalışmasını anlatıyor. Olumlu eleştiriler alan bu bağımsız film kısıtlı bir dağıtımla 30 ağustosta ABD’de gösterime girecek.

INSIDE LLEWYN DAVIS: Coen Kardeşlere Cannes Film Festivali’nden yönetmen ödülünü kazandıran “Inside Llewyn Davis” aralık ayında gösterime girecek. Filmi hatırlatmak amacıyla bir fragman daha yayınlandı. Oscar Isaac, Carey Mulligan, John Goodman, Justin Timbarlake, F. Murray Abraham gibi kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip olan “Inside Llewyn Davis” için eleştirmenler “Coenlerin en iyi üç filmi arasına rahatlıkla girebilir” görüşünce birleşmekteler.

Kategoriler
haber

Scorsese’nin Sıradaki Filmi Galiba Belli Oldu

Martin Scorsese Wall Street’te çalışan, günü seks-alkol-uyuşturucu-para dörtgeninde geçen, en sonunda hapse düşüp aylarca hapis yatan zengin bir herifin (Jordan Belfort) hayatına odaklandığı “The Wolf of Wall Street” filminin çekimlerini bitirdi. Şimdi sıradaki projesini belirleme zamanı. Usta yönetmeni en fazla heyecanlandıran projelerin Japonya’da Hıristiyanlığı yaymaya çalışan üç rahibi anlatan “Silence”, ünlü şarkıcı-aktör Frank Sinatra’nın hayatını anlatan “Sinatra” ve Robert De Niro’nun tekrar bir gangstere hayat vereceği “The Irishman” olduğunu daha önce sık sık dile getirmiştik. Scorsese, “Sinatra”yı bu sene çekmek istiyordu ama şarkıların telif hakları ile ilgili sorunlar yüzünden proje ertelendi. “Silence”ı çekmek istedi. O da finansman bulunamadığından (ki dönem filmi olacağı için yüksek bir bütçe gerekiyor film için) bu film de ertelendi. “The Irishman”in senaryosu ise hala yazılmakta.

Martin-Scorsese-642Peki Scorsese bu üç projeden hangisini önce çekecek? Açıkçası bu sorunun cevabı net değil. Scorsese, “Silence”ı gelecek senenin ortalarında çekebileceğini açıklamış. Kendisi bu proje üzerinde (film Shusaku Endo’nun aynı adlı romanından uyarlanacak) 15 yıldır çalışıyor. 15 senedir bu romanı perdeye taşımaya çalışıyor. Bakalım bu kez bunu başarıp hayalini gerçekleştirebilecek mi? Yönetmenin çekme ihtimali olan diğer projesi ise “Irishman”. Scorsese bu iki projeden birisini “The Wolf of Wall Street”in gösterime girmesinden sonra çekecek. Gene de fazla umutlanmamak gerek. Son anda bir sorun çıkabilir ve iki proje de ertelenebilir. Scorsese’nin sıradaki projesinin kesinleşmesi için yılın son aylarını beklemek gerekebilir.

Kategoriler
haber

Scorsese ve Sinatra’dan Haber Var

Martin Scorsese son üç-dört yıldır şarkıcı-oyuncu-mafyozo Frank Sinatra’nın hayatını perdeye aktarmaya çalışıyor. Fakat Scorsese sürekli sorunlarla karşı karşıya kaldı. Ya senaryo beğenilmedi, ya şarkıların telifi ile ilgili sorunlar çıktı, ya da finansman bulunmadı. Scorsese, Sinatra’nın hayatını perdeye aktarmayı çok istiyor. Hatta onca projesi arasından en çok çekmek istediği projesi de bu. Fakat biraz daha bekleyecek gibi görünüyor. Zira stüdyo Phil Alden Robinson’un yazdığı senaryoyu hiç beğenmedi ve görevi Billy Ray’e pasladı. Ray senaryoyu baştan yazacak. Yani Robinson’un senaryosu çöpü boyladı.

Vasat filmlerle dolu bir filmografiye sahip olan Ray’in bu projenin altından kalkıp kalkamayacağı meçhul. Çekimlerin ne zaman başlayacağı bilinmiyor. Scorsese bu ay Leonardo DiCaprio’lu The Wolf of Wall Street’in çekimlerine başlayacak. Sinatra’nın senaryosu yakın zamanda biter ve beğenilirse sıradaki filmi Sinatra olabilir. Sinatra için yönetmen favori aktörü Leonardo DiCaprio’yu düşünüyor. DiCaprio da bu sene içinde Sinatra rolü için hazırlanmaya başlamıştı.

Kategoriler
haber

Jonah Hill Django’da

Geçtiğimiz sene gösterime girip beğenilen Moneyball’da başarılı bir performans ortaya koyan Jonah Hill bu performansının meyvelerini çok geçmeden toplamaya başladı. Önce Martin Scorsese’nin yöneteceği The Wolf of Wall Street’te önemli bir rolü kaptı.

Şimdi de çekimleri devam eden Django Unchained’te rol almak için stüdyoyla imzaları attı. Çekimler başlamadan önce aktörün adı Scotty Harmony adlı rol için anılmış, ama sonrası gelmemişti. Aktörün filmde hangi rolde karşımıza çıkacağı açıklanmadı. Joseph Gordon-Levitt veya Sacha Baron Cohen’in bıraktığı rollerden birisiyle karşımıza çıkacağı söyleniyor. Henüz bununla ilgili resmi bir açıklama yapılmadı.

Kategoriler
haber

Jean Dujardin, The Wolf of Wall Street’te Rol Alacak

Geçtiğimiz senenin çok sevilen filmlerinden olan The Artist’te başrolü üstlenen ve sergilediği performansla almadık ödül bırakmayan fransız aktör Jean Dujardin Martin Scorsese’nin yönetmenliğini üstleneceği The Wolf of Wall Street’te rol alacak. Filmin çekimlerine ağustos ayında başlanacak. Filmin başrolü yönetmenin favori oyuncusu Leonardo DiCaprio’ya teslim edilmişti. Jordan Belfort’u canlandıracak olan DiCaprio’ya ayrıca Jonah Hill ve Kyle Chandler da eşlik edecekler. Chandler filmde FBI ajanını, Hill Jordan Belfort’un en yakın arkadaşını kotaracak. Dujardin ise Belfort’un şirketinde çalışan ve illegal bir şekilde para aklayan banker Jean-Jacques Handali’yi kotaracak.

 

Kategoriler
haber

Kyle Chandler The Wolf of Wall Street’te

Martin Scorsese ağustos ayı, yani The Wolf of Wall Street’in çekim ayı yaklaşırken kadrosunu şekillendirmeye devam ediyor. Başrol için favorisi Leonardo DiCaprio ile anlaşan Scorsese geçtiğimiz günlerde önemli bir rol için genç aktör Jonah Hill ile el sıkışmıştı. Bugün de Scorsese’nin Kyle Chandler ile anlaştığı açıklandı. Super 8 ile biraz daha ünlenen Chandler ilerleyen aylarda karşımıza Argo, Broken City ve Zero Dark Thirty ile çıkacak. Aktör The Wolf of Wall Street’te bir FBI ajanını oynayacak.

Kategoriler
haber

Jonah Hill, Martin Scorsese’yle Çalışacak

Geçtiğimiz sene Moneyball’u çeken ve buradaki performansıyla epey övgü ve Oscar adaylığı kazanan Jonah Hill büyük yönetmenlerin dikkatini çekmeyi başardı. Martin Scorsese’nin bu ağustos ayında çekimlerine başlayacağı The Wolf of Wall Street’in ikinci başrolü için Jonah Hill ile anlaştı. Filmde esas karakteri Leonardo DiCaprio canlandıracak. Hill de onun dostunu… Film, Jordan Belfort’un aynı adlı romanından perdeye taşınacak. Kitap Belfort’un anılarından oluşuyor. DiCaprio kısa bir aradan sonra tekrar gerçekte yaşamış birisini kotaracak. Film 2013 kışında vizyona girecek.

Kategoriler
haber

DiCaprio’dan Yeni Bir Film

Gün geçmiyor ki sayın okuyucuylar, Leonardo DiCaprio’yla ilgili bir haber çıkmasın. Habere geçmeden önce şunu belirtmek isterim: Leo’nun arkasında WB varken sırtı asla yere gelmez. Zira WB projelerinin başrolü için sürekli Leo’ya teklif götürüyor. Warner Bros. şu sıralar gözünü Denis Lehane’nin (Shutter Island, Mystic River, Gone Baby Gone romanlarının yazarı) henüz piyasaya sürülmemiş “Live by Night” adlı romanına dikmiş durumda. Romanın hakları satın alındı. Hemen ardından Leo ile iletişime geçildi. Leo teklifi kabul ederse Shutter Island’tan sonra bir kez daha Lehane’nin romanından uyarlama bir filmde rol alacak.

Warner Bros. ayrıca Lehane’nin 700 sayfalı romanı “The Given Day”in de haklarını satın almıştı. The Given Day’i perdeye taşıyacak isim Sam Raimi olarak belirlenmişti. Leo şu sıralar Django Unchained’ın çekimlerine devam ediyor. Bu filmden sonra Scorsese ile The Wolf of Wall Street’i kotaracak. Ardından onu Dan Wislow’un romanından uyarlanacak Satori’nin çekimlerine başlayacak.

Kategoriler
haber

Bütün Roller DiCaprio’ya

Martin Scorsese, Sinatra ile ilgili açıklamalarda bulundu. Bilindiği (ya da bilinmediği ama şimdi bilineceği) üzere yönetmen, aktör-şarkıcı Frank Sinatra’nın hayatını perdeye taşımayı çok istiyor. Bunun için yıllardır (aslında pek yıllardır değil, birkaç senedir) çabalıyor. Bir türlü filmin senaryo aşamasını aşamıyordu. Ayrıca finansal kaynaklarda da sorun yaşadığı gelen haberler arasındaydı. Yönetmen, filmin senaristliği için birkaç kişiyle irtibat içerisinde olduğunu belirtmiş. Asıl sorunsa Sinatra’yı perdeye nasıl taşıyacakları. Yönetmen senaristlerle bu konuyu konuşmaya başlamış. Ayrıca filmin başrolü için de her zamanki gibi Leonardo DiCaprio’yu düşündüğünü belirtmiş.

Scorsese’nin milenyumdaki favori aktöründen ayrılmak gibi bir isteği yok anlaşılan. Daha önce dört kere aynı filmlerde çalışan ikili bu senenin ağustos ayında beşinci kere çalışmaya başlayacaklar. Bu kezki filmleri The Wolf of Wall Street adını taşıyacak ve gerçek hayatta yaşamış olan Jordan adlı borsacının düşüşü anlatılacak.

Scorsese’nin bu sene çekmeyi planladığı ve başrolleri Benicio Del Toro, Daniel Day Lewis ve Gael Garcia Bernal’e verdiği Silence ise finansal sorunlardan ötürü rafa kaldırıldı. Silence’ın akıbeti şimdilik belli değil ama Scorsese’nin bu filmi de çekmeyi çok istediği biliniyor. Sinatra’nın çekimlerinin ne zaman başlayacağı belli değil. Belirttiğimiz gibi Scorsese şu sıralar The Wolf of Wall Street adlı yeni filminin hazırlıklarını yürütüyor. Bu filmden sonra Sinatra’nın çekimlerinin başlaması olası görünüyor ama söz konusu Scorsese olunca bundan pek emin olamıyoruz. Zira son anda başka bir projeye başlayabiliyor usta yönetmen.

Kategoriler
haber

Scorsese ile DiCaprio Yine Yeni Yeniden

Martin Scorsese’nin bu sene Silence’ın çekimlerine başlaması ve Daniel Day Lewis’le üçüncü kere aynı filmde çalışması bekleniyordu. Hatta Scorsese de “Daniel, Lincoln’ın çekimlerini bitirdikten sonra Silence’ın çekimlerine başlayacağım” gibi açıklamalar yapmıştı. Şunu belirtmeliyiz ki Scorsese sık fikir değiştiren birisi. Önce The Irishman’i bu sene çekeceğini söylemiş, ardından Snowman ve Silence projelerinden bir tanesini hayata geçirmek istediğini açıklamıştı. Scorsese yeni açıklamasında The Wolf of Wall Street’i önce çekeceğini belirtti.

The Wolf of Wall Street’i aslında Ridley Scott çekecek, Leonardo DiCaprio da başrolünü üstlenecekti, ama Scott başka projelerle meşgul olduğundan projeyi stüdyoya iade etti. Stüdyo da hemen Martin Scorsese’ye teklif götürdü, Scorsese de teklifi kabul etti. Ama çekimlerin 2014’e kadar başlamaması planlanıyordu. Scorsese bu planını bozdu. The Wolf of Wall Street bu ağustos ayında, yani DiCaprio’nun yeni filmi Django Unchained’ın çekimleri biter bitmez başlayacak. Film muhtemelen gelecek senenin kışında vizyona girecek.

Filmin senaryosunu The Sopranos ve Boardwalk Empire dizilerinin senaryolarına imzasını atan Terrence Winter yazdı. Jordan Belfort’un aynı adlı romanı temel alındı. Kitapta Belfort kendi hayatını anlatıyor. Para karşılığı sihirbazlık yaptığı çocukluk günlerinden 25 yaşlarında paraya para demediği ve FBI tarafından arandığı dönemini anlatıyor. DiCaprio filmde Belfort’u oynayacak.