Kategoriler
haber

Ricky Gervais’den Türk ve Alman Oyuncularla Dizi

Günümüzün işinde en başarılı komedyenlerinden ve TV yapımcılarından Ricky Gervais, Greenlight–German Genius isimli 8 bölümlük dizi için çalışmalara başladı.

Gervais’in 2019 yılında lübnan kökenli alman komedyen Kida Ramadan ile tweet’leşmesiyle başlayan ve gelişen olaylar, biraz değiştirilerek ekranlara taşınacak.

Ricky Gervais, Kida Ramadan’ı 4 Blocks’taki Tony Hamady karakterini izlemiş ve bir tweet’le kutlamıştı. Ramadan, bu tweet’ten yola çıkarak “Gervais’i Extras’ın alman versiyonunu çekmeye ikna etsem neler yaşanır” diye bir senaryo yazdı ve Gervais’e de kabul ettirdi.

Yapımcıları arasında Cüneyt Kaya’nın da bulurduğu 8 bölümlük dizide Detlev Buck, Frederick Lau, Tom Schilling, Veysel Gelin, Wim Wenders, Volker Schlöndorff yer alacak.

Kategoriler
festival rotaları

Everything Will Change: İsviçre’den Bir Distopya

Marten Persiel’in Everything Will Change izimli distopik filmi, vahşi yaşamın yok olduğu bir dünyayı anlatıyor.

Dünya premier’ini bu hafta Zürih Film Festival’inde gerçekleştirecek yapım 2054 yılında geçiyor. Bir grup genci, 2020’li yıllarda dünya üzerinde yaşayan tüm vahşi yaşamın kaybolmasına neden olan olayları araştırırken buluruz.

Filmde Noah Saavedra, Jessamine-Bliss Bell, Paul G. Raymond, usta yönetmen Wim Wenders ve Markus Imhoof’u başrollerde izleyeceğiz. Senaryoda yönetmen Persiel’e, Aisha Prigann yardımcı olmuş.

Kategoriler
izlenim

Tokyo-GA: Tokyo Üzerinde Gökyüzü

Deniz ve gökyüzünün iç içe geçti­ği bir ufuk manzarası, bir tren garı, sokakta yürüyen öğrenciler, evlat­larının özlemiyle yanıp tutuşan bir anne-baba… Japon sinemasının çok geç keşfedilmiş yönetmen­lerinden Yasujiro Ozu’nun öne çıkan filmlerinden biri olan “Tok­yo Story”, bu sekanslarla başlar. Tokyo Story’i bu kadar önemli ve başarılı (1) kılan ise Japon aile ya­pısındaki değişimi oldukça mini­mal bir şekilde anlatabilmesidir. Bahsettiğim sekanslarla açılan tek film Tokyo Story değil. Film­den 32 yıl sonra 1985’te 2. Dün­ya Savaşı sonrası Alman sinema­sının önemli isimlerinden Wim Wenders, çektiği ”Tokyo- GA” isimli belgeselinin açılış ve kapa­nış sekansları için Ozu’nun Tokyo Story’de kullandığı sekansla­rı kullandı. Wenders’in tercihinin sebebi son derece açıktı: 2. Dün­ya Savaşı sonrası dünyaya gelmiş bir Alman yönetmenin savaş sı­rasında Japonya’da filmler çek­mekte olan bir başka yönetme­ne karşı hayranlığı ve öykünüşü. Wim Wenders’in Yasujiro Ozu’ya duyduğu hayranlıktan ve bu doğrultuda çektiği Tokyo-GA belgeselinden önce, Wim Wen­ders’in yönetmenlik anlayışın­dan ve onu Ozu’nun izinde bir yol filmi çekmeye iten iki et­menden bahsetmek gerekir.

Yalnızca yönettikleriyle veya yaz­dıklarıyla ön plana çıkan bir isim değil Wenders; Criterion Collecti­on gibi oluşumlara olan katkısı ile, Martin Scorsese’nin dünya üzerin­deki unutulma tehlikesiyle karşı karşıya olan filmleri korumak için kurduğu “World Cinema Foundati­on” danışma heyetinde bulunması ile, fotoğrafçılık kariyeri ile de ön plana çıkan tam anlamıyla entelek­tüel bir yönetmen. Filmografisinin çok büyük bir kısmı da dolaylı ola­rak veya doğrudan başka bir yö­netmene, yazara, müzisyene veya fotoğrafçıya duyduğu hayranlık sa­yesinde ortaya çıkmıştır. Nicholas Ray’in ömrünün son günlerini konu alan belgeseli “Lightning Over Water” (1980), ülkemizde özellik­le “The Glass Key” (Sırça Anahtar) kitabıyla tanınan Amerikalı ünlü yazar Dashiell Hammett üzerine çektiği kurgu filmi “Hammett” (1982) veya en popüler işlerinden biri olan “Buena Vista Social Club” (1999) belgeseli… Wenders’in sa­hip olduğu bu entelektüel kimlik, filmografisinin şekillenmesinde büyük rol oynadığı gibi yönet­menin dünya kamuoyunda sahip olduğu konumun da en önem­li sebeplerinden bir tanesidir.

Bahsetmek istediğim ikinci etmen ise Wenders filmografisinin şiirsel ve manevi yanı. Filmografisindeki kurgusal her film manevi temalar üzerine kuruludur. “Affetme” kav­ramı üzerine çektiği “Everything Will Be Fine”, baba-oğul arasında­ki sevgi-nefret ilişkisine değindiği “Don’t Come Who Knocking”, kendisine Palme d’Or kazandıran ve belki de tarihteki en yalın aşk hi­kayelerinden birini anlatan “Paris, Texas” ve bu kategoride bahset­meden geçmek istemediğim, ken­disine Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü getiren, belki de şiire en yakın film olarak değerlendirilebi­lecek “Der Himmel über Berlin”. Wim Wenders’ın ne kadar bü­yük bir sinema hayranı oldu­ğunu açıklamak için Der Him­mel über Berlin’in kapanış metni yeterlidir: “Dedicated to all former angels, but especial­ly to Yasujiro, François, Andrej.” (2) 

Tokyo-GA, başındaki Tokyo Story görsellerinden sonra Wim Wen­ders’in açıklamasıyla devam eder. Wim Wenders, kendisini gös­termeyip anlatıcı olarak yalnızca söyledikleriyle bize eşlik etmesi­ne rağmen film boyunca kullan­dığı 50 mm kamera ile oluştur­duğu tarz, sizi Ozu’nun izinde Tokyo yolculuğuna davet eder. Filmin ilk yirmi dakikası, Wenders’ın yaşadığı hayal kırıklıklarından olu­şur. Her tarafını televizyonların sardığı, insanların vakitlerini dijital ekranlar karşısında geçirdiği bir Tokyo karşılar yönetmeni. Ozu’nun filmografisi boyunca konu aldı­ğı Japonya’daki o değişimi kendi gözleriyle görür Wim Wenders. Ozu’ya dair bir şeyler bulmaktan umudu kesecek raddeye gelir. Havalimanında gördüğü bir an­nenin ve çocuğunun ilişkisini ise Ozu’nun minimalist sinemasının bir yansıması olarak değerlendirir.

Filmin seyri Wenders’in ve Chis­hû Ryû’nun buluşması ile değişir. Ryû, Yasujiro Ozu’nun neredeyse tüm filmlerinde oynamış, hayat verdiği baba karakterleriyle akıl­larda kalmış bir oyuncudur. Wen­ders, Ryû’ye karşı hissettiklerini şu sözleriyle ifade eder: “Daha önce hiçbir oyuncuya bu denli bir saygı duymamıştım. Bunu ona açıklamaya çalıştım ve tek tepkisi utanmak oldu, ardından müteva­zı bir şekilde konuyu değiştirdi.”

Yaptıkları ufak röportaj boyunca Ryû, Ozu ile çalışmayı ne kadar özlediğinden bahseder. Ryû ve Ozu arasındaki bağın ne kadar büyük olduğunu anlamak mümkün. Belgesel çekildiği sırada Ryû, bir televizyon dizisi sebebiyle oldukça ünlü olsa da artık kimsenin onu Ozu’nun filmleriyle tanımamasından yakınmakta. Ryû ve Wenders’ın Ozu’nun mezarını ziyaret ettikleri kısımda ise mezar ilgimizi çekiyor, yalnızca “MU” yazısı belirmiş: hiçlik, yokluk anlamına geliyor.

Ardından uzun süre boyunca Wenders ile Tokyo sokaklarında bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk ancak bir Ozu filminde olabilecek kadar güzel bir tesadüf ile baş başa bırakıyor Wim Wenders’i. Öncesinde Werner Herzog, birkaç saat sonra ise Chris Marker ile karşılaşıyor. Aynı Wim Wenders gibi 2. Dünya Savaşı sonrası Alman sineması için büyük önem taşıyan Herzog, Avustralya yolculuğu sırasında birkaç günlüğü- ne uğramış Japonya’ya. Tabi bu karşılaşmanın Wenders’in belgeseli için ne kadar büyük bir fırsat olduğundan bahsetmeye gerek yok. “Günümüzde yeterince görüntü kalmadı, binalar görüntülerin çoğunu öldürdü.” cümleleri ile Wenders’a eşlik eden Herzog da Wenders gibi Ozu’nun ne kadar önemli bir yönetmen olduğunun farkında. Aynı günün gecesinde ise Wenders, Chris Marker ile bir araya geliyor. Chris, “Sans Soleil” projesi için Tokyo’da. İki Avrupalı, Japonya’daki görüntülerden bahsetmeye devam ediyorlar. Tüm bu konuşmaların yapıldığı barın ismi ise oldukça tanıdık: La Jetée.

Filmin son kısmı için Ozu’nun önce yardımcı kameramanlığını, ardından kameramanlığını yapmış olan Yûharu Atsuta ile bir araya geliyor Wim Wenders. Atsuta, kariyerinin başından Ozu’nun ölümüne kadar yalnızca onunla çalışmış. “Meslektaşlarım başka yönetmenlerle çok daha fazla para kazanıyorlardı ama ben Ozu ile çalışmayı seç- tim.” diyerek açıklıyor Ozu’nun onun için ne ifade ettiğini. Filmin benim gözümde en önemli kısmı ise Wenders’in sorduğu son soruyla başlıyor: “Ozu’nun ölümünden sonra farklı yönetmenlerle çalıştın mı?” “Evet, ancak son derece çaresizdim. Nasıl açıklayabilirim ki? Bir şeyler kayboldu. Ozu performansımı en iyiye çıkarmıştı, ben de ona yapabileceğimin en iyisini vermiştim.” Ardından gözyaşları beliriyor Atsuta’nın gözlerinde.

Bir sanat formu olarak sinema, sanatçıları arasındaki etkileşimin güçlü olduğu formlardan bir tanesidir. Bu etkileşim, kimi yönetmenler tarafından dışa vurulur ve bir sanat eseri olarak karşımıza çıkar. Tokyo-GA, Wim Wenders’in Ozu ile arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak karşımıza çıkan bir yapım. Tokyo-GA, Tokyo üzerinde dolaşan bir meleğin hikayesi.

İlk olarak Galatasaray Üniversitesi Sinema Kulübü fanzini Noir’da yayımlanmıştır

(1) Yasujiro Ozu, ömrü boyunca Cannes, Venedik, Berlin gibi festivallerden ödül alamamıştır. Bunun en önde gelen nedeni ise sinema kariyeri boyunca Japon sinemasına bağlı kalışı ve dolayısıyla o yıllarda pek fazla tanınmayan bir yönetmen olmasıdır. Buna rağmen Tokyo Story’den bahsederken “başarılı” sıfatını kullanma sebebim, BFI’ın dünyaca ünlü sinema dergisi Sight & Sound’un 2002 tarihli anketinde, yönetmenler tarafından “En iyi film” seçilmesidir

(2) Tüm eski meleklere adanmıştır, ama özellikle Yasujiro’ya, François’ya, Andrej’e.” (Sırasıyla Yasujiro Ozu, François Truffaut ve Andrej Tarkovsky яндекс

Kategoriler
haber

Hollywood’tan Son Haberler

JOHANSSON’IN YENİ PROJESİ: Geçen yıl şantajları, nefreti ve açıklamalarıyla oyun sektörünün altını üstüne getiren Zoe Quinn’in henüz yayınlanmayan anı kitabının hakları satın alındı. Quinn’i anlatacak filmde Scarlett Johansson rol alacak. Yönetmen henüz belirlenmedi. Scarlett şubatta “Ghost in the Shell”in çekimlerine başlayacak.

THE WITCHER SİNEMAYA TAŞINIYOR: “Warcraft” ve “Assasin’s Creed”ten sonra bir oyun daha sinemaya taşınacak. Çok satan ve oynanan oyunlardan olan “The Witcher”ın hazırlıklarının başladığı açıklandı. Hatta filmin 2017’de gösterime sokulacağı da belirtildi. Filmin kadrosu (yönetmen, oyuncular vs) açıklanmadı.
Luther
LUTHER DÖNÜYOR: “Bir filmle dönecek”, “Amerikan yeniden çevrimi yapılacak”, “hayır, yeni sezonla dönecek” gibi bir sürü açıklamadan sonra “Luther” nihayet dönüyor. Ama görünüşe göre tek bölümle dönüyor. Özel bölümün 17 aralıkta BBC ekranlarında yayınlanacağı açıklandı. Bu arada özel bölüm üç saatten oluşuyor. Elba’ya Laura Haddock ve Rose Leslie eşlik ettiler.

PENN’İN DAVASI SONUÇLANDI: Lee Daniels, “Empire”ın başrolü Terrence Howard’ın eşine şiddet uygulamasının basına yansıması üzerine “Sean Penn de, Marlon Brando da bunu yapmışlardı,” açıklamasını yapmıştı. Bunun üzerine Penn “Olmayan şeyleri olmuş gibi göstererek beni lekeliyor” deyip Daniels’a dava açmıştı. Dava sonuçlandı. Daniels, Penn’e on milyon dolar ödeyecek. Geçmiş olsun!

AMY’NİN BİOFİLMİ ÇEKİLECEK: Uyuşturucu yüzünden ölen şarkıcı Amy Winehouse’ın hayatına odaklanacak isimsiz filmin hazırlıklarına başlandı. Kirsten Sheridan’ın yöneteceği filmde Noomi Rapace’yi başrolde izleyebiliriz. Yapımcılar aktrisle görüşmelere başladıklarını duyurdular. Rapace ikna edilirse Winehouse’ı canlandıracak. Şarkıcının hayatı bu yıl gösterime giren “Amy” belgeselinde de işlenmişti.

ÇEKİMLERE BAŞLANDI: Bol yıldızlı (Mia Wasikowska, Jack O’Connell, Jason Clarke, Rosamund Pike) “HHHH” filminin; Emily Blunt, Rebecca Ferguson, Edgar Ramirez, Luke Evans’lı “The Girl on the Train”in; Benedict Cumberbatch, Tilda Swinton, Rachel McAdams ve Chiwetel Ejiofor’lu “Doctor Strange”in; Amy Adams ve Jake Gyllenhaal’lı “Nocturnal Animals”ın çekimlerine başlandı. Bu filmleri 2016’da izleyeceğiz.

UNA’DAN İLK KARELER: Rooney Mara ile Ben Mendelsohn’ı buluşturan duygusal-romantik film “Una”dan ilk kare yayınlandı. Benedict Andrews’un yönettiği filmin eski adı “Blackbird” idi. Una ile Ray’in aşkına odaklanan film, David Harrower’ın ödülü oyunundan uyarlandı. Filmin Sundance’te gösterilebileceği söyleniyor.

mara

KURZEL’İN YENİ FİLMİ AÇIKLANDI: “Macbeth” ile olumlu eleştiriler alan Justin Kurzel şu sıralar “Assassin’s Creed”i çekiyor. Yönetmenin bu filmden sonra “The Siege” adlı romanı uyarlayacağı açıklandı. 2016’da çekilecek bu film, 2008’de Mumbai’deki Taj Otel’e yapılan terörist saldırıyı anlatacak. Aynı konu bu yıl gösterime giren “Taj Mahal” filminde de işlenmişti. Bakalım Kurzel bu filminde kimlerle çalışacak.

MODERN OCEAN’A FANTASTİK CAST: Küçük bütçeli bilim-kurgu filmleriyle dikkatleri çeken Shane Carruth yeni filmi “The Modern Ocean”da enfes bir castla çalışacak: Anne Hathaway, Keanu Reeves, Daniel Radcliffe, Jeff Goldblum, Chloe Moretz, Asa Butterfield, Tom Holland, Abraham Attah. İki yüz sayfalık bir senaryoyu filme aktarmaya hazırlanan Carruth’ın bu casta rağmen büyük bir bütçe istemediğini belirtelim.

SPACEY DÖRT FİLMDE OYNAYACAK: Kevin Spacey, “House of Cards”ın yeni sezonuyla meşgul durumda ama gelen film tekliflerini reddetmiyor. Spacey, Edgar Wright’ın soygun filmi “Baby Driver”da Ansel Elgort, Lily James, Jon Hamm ve Jamie Foxx’a; “Nine Lives”da Christopher Walken’a ve “Billionaire Boys Club”ta gene Elgort’a eşlik edecek. Spacey’nin gösterime hazır hale gelen “Elvis & Nixon”da Başkan Nixon’ı canlandırdığını belirtelim.

JONES, MUTE’A HAZIRLANIYOR: Duncan Jones, “Warcraft”i tamamladıktan sonra bilim-kurgu filmi “Mute”u çekecek. Bu filmin başrollerini Alexander Skarsgard ve Paul Rudd’a pasladı. “Moon”da çalıştığı Sam Rockwell’a ise küçük bir rol pasladı. Filmin müziklerini Clint Mansell hazırlayacak.
wim-wenders-1
WENDERS SETLERE DÖNÜYOR: James Franco’lu son filmi “Every Thing Will Be Fine” ile beklenenleri veremeyen Wim Wenders kariyerine “Submergence” uyarlamasıyla devam edecek. J.M. Ledgard’ın kitabından uyarlanacak film, Afrika’daki cihadistlerce esaret altına alınan İngiliz James Moore’u anlatacak. Karakteri James McAvoy canlandıracak.

KIDMAN, WONDER WOMAN’DA OYNAR MI?: Yapımcılar bu soruyu Nicole Kidman’a yönelttiler. Kidman teklifi kabul ederse Gal Gadot’ın başrolünü üstleneceği çizgi-roman uyarlamasında bir savaşçıyı canlandıracak. Filmde Chris Pine da rol alacak. Çekimlere seneye başlanacak.

FARHADİ’DEN İKİ FİLM: Asghar Farhadi, Arthur Miller’ın klasik oyunu “The Death of a Salesman”ı uyarlayacak. Şimdilik “The Salesman” adıyla anılan film, İran’da “About Elly”de rol alan Taraneh Alidoosti ve Shahab Hosseini’nin başrollerinde çekilecek. Bu filmden sonra Farhadi dümenini İspanya’ya kıracak, Pedro Almodovar’ın yapımcılığında, Penelope Cruz’un başrolünde bir film çekecek.

VAN HELSING DİZİSİ ONAYLANDI: Syfy kanalı “Van Helsing” dizisini onayladı. Karakterin kadına dönüştürüldüğünü, adının da Vanessa olduğunu belirtelim. Van Helsing’i 2004’te Hugh Jackman canlandırmıştı.

STAR TREK DİZİSİ ÇEKİLECEK: Star Trek Beyond’ın çekimleri tamamlandı. 2016’da gösterime girecek bu filmi 2017’nin ocağında yayınlanması planlanan Star Trek dizisi takip edecek. Yüksek ihtimalle filmle dizi arasında bağ olmayacak. CBS’de yayınlanacak dizinin yapımcılığını Alex Kurtzman üstlenecek. Star Trek 4’un ise 2019’da gösterime gireceği açıklandı. Chris Pine ile Zachary Quinto bu filmde de oynayacaklar.

JACKIE’NİN CASTI OLUŞTURULUYOR: Aralık ayında çekimlerine başlanacak “Jackie” biofilminin castı oluşturuluyor. Jackie Kennedy’yi konu alan filmin başrolü Natalie Portman’a paslanmıştı. Ona Greta Gerwig ve Robert Kennedy rolünde Peter Saarsgard eşlik edecekler. Filmin yapımcılığı Darren Aronofsky’in, senaristliği Noah Oppenheim’ın, yönetmenliği ise Pablo Larrain’in.

ALIEN 5’IN PRODÜKSİYONU DURDURULDU: Neill Blomkamp’ın hazırlıklarına devam ettiği “Alien 5″ın prodüksiyonunun bir süreliğine durdurulduğu açıklandı. Fox, Ridley Scott’ın “Alien: Paradise Lost”ını gösterime soktuktan sonra “Alien 5″a devam etmeyi planlıyor. Blomkamp bu süre zarfında başka bir film çekebilir.

Kategoriler
haber seçki

Usta Yönetmenlerin Sıradaki Filmleri

Twitter hesabımızda yönetmenleriyle filmleriyle ilgili gelen haberleri hemen paylaşıyoruz. Gene de sevip saydığımız, filmlerini her daim merakla beklediğimiz yönetmenlerin sıradaki filmlerine, bu filmlerle ilgili neler bildiğimize bir yazıda değinmek istedik.

Christopher Nolan: Usta yönetmen Nolan’ın yeni filmiyle ilgili bildiğimiz tek şey vizyon tarihi. Filmin türünü, castını, konusunu, kısacası pek çok şeyini bilmiyoruz. Ama tahminimizce Nolan bilim-kurgu janrından uzaklaşmayacak. Bunu da filmin 2017 yazında (21 Temmuz 2017) gösterime girecek olmasına bağlıyoruz. Biliyorsunuz, yazın genelde aksiyon/bilim-kurgu filmleri gösterime giriyor.
martin-scorsese-oscars-ipad
Martin Scorsese: “Silence”ın post prodüksiyonuyla meşgul olan Scorsese’nin sıradaki filmi netleşmedi. Robert De Niro, “Irishman” uyarlamasının gelecek sene çekileceğini belirtmiş ama ne Paramount ne de Scorsese bunu onaylamıştı. Öte yandan gelen haberlere göre Scorsese 2016’da Leonardo DiCaprio’lu “The Devil in the White City” uyarlamasını yönetebilir. Kısacası Scorsese’nin bu iki filmden bir tanesini çekeceğini söylememiz mümkün. Bakalım Scorsese hangi projeyi öne alacak. “Silence” 2016 kışında gösterime girecek.

Steven Spielberg: Scorsese’nin aksine Spielberg’in sıradaki projesi netleşti. Spielberg bilim-kurgu türündeki “Ready Player One” adlı romanı perdeye uyarlamaya hazırlanıyor. Bu proje daha önce Nolan’a teslim edilmiş ama Nolan uyarlamak istememişti. Spielberg filmin başrolünü Olivia Cooke’a teslim etti. Bir sorun ortaya çıkmazsa uyarlamayı 15 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Spielberg’in post prodüksiyonuyla meşgul olduğu aile filmi “The BFG”yi ise 1 Temmuz 2016’da izleyeceğiz.

James Cameron: Cameron’ın “Avatar” filminden sonra sadece devamlarıyla meşgul olacağı yıllar önce açıklanmıştı. Nitekim yönetmen de aradan geçen zaman zarfında başka bir projeyle ilgilenmedi. Cameron, “Avatar” serisinin tüm filmlerini arka arkaya çekmeyi planlıyor. Çekimlere yüksek ihtimalle 2016’da başlanacak. İlk filmin kadrosu korunacak (Sam Worthington, Zoe Saldana, hatta Stephen Lang ve Sigourney Weaver). Pandora’nın görmediğimiz yerlerini de gösterecek ikinci filmi 25 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Onu üçüncü ve dördüncü filmler takip edecek.

Ridley Scott: “The Martian”ını izlediğimiz Scott artık bu filmi arkasında bırakıp önüne bakmış durumda. Scott’ın sıradaki filmi “Prometheus”ın devamı olan “Alien: Covenant”. Şubatta çekimlerine başlanacak filmin başrolünde Michael Fassbender yer alacak (Noomi Rapace’nin durumu belli değil). Scott şu sıralar bu film üzerinde çalışıyor. Film 6 Ekim 2017’de gösterime girecek. Bu filmden sonra Prometheus serisine bir film daha ekleneceğini, Alien serisinin de beşinci filmle devam edeceğini, bu filmlerin hepsini Scott’ın çekmeyi planladığını belirtelim.

Peter Jackson: Hobbit serisini bitiren Peter Jackson’ın yoluna hangi filmle devam edeceği kesin olarak bilinmiyor. Ama eski planlara göre Jackson, Spielberg’in başlattığı Tintin serisinin ikincisi olan “The Adventure of Tintin: Prisoners of the Sun”ı Hobbit’i bitirdikten sonra çekecekti. Lakin henüz bu animasyonla ilgili yeni bir haber gelmediğinden Jackson’ın bu filmden önce başka bir film çekebileceğini söylememiz mümkün. Ne yazık ki yönetmenin sıradaki projesi halen açıklanmadı. Bekleyelim görelim.
Bryan-Singer
Bryan Singer: “X-Men” serisinin “Apocalypse” bölümünü tamamlayan Singer yeni projesini aylar önce açıklamıştı: “Denizler Altında 20 Bin Fersah”. Senaryoyu tamamlayan Singer, “Apocalypse” gösterime girdikten sonra Disney için bu filmin çekimlerine başlayacak. Henüz filmin castı oluşturulmadı. Bakalım bu yeni uyarlamada kimleri oynatacak. Bu uyarlamanın daha önce David Fincher ile Brad Pitt’e teslim edildiğini ama çekimlere gün sayılırken Disney’in projeyi rafa kaldırdığını belirtelim.

Robert Zemeckis: Bu yıl “The Walk” biofilmini gösterime sokan Zemeckis biraz dinlendikten sonra 2016’nın başlarında tekrar setlere dönecek. Bu kez bizleri 2.Dünya Savaşı’na götürüp bizlere “Mr. and Mrs. Smith” benzeri bir öykü anlatacak. ’42 yılında bir Nazi’yi öldürmeye çalışan iki casusun-Max ile Marianne- birbirlerine âşık olup evlenmelerini konu alacak Zemeckis’in yeni filmi. Daha sonra Max, Marianne’in çift taraflı bir ajan olduğunu öğrenecek. Üstleri Max’e eşini öldürme emrini verecekler, olaylar gelişecek. Filmin başrollerinde Brad Pitt ile Marion Cotillard yer alacaklar.

Ben Affleck: Şu sıralar “Live by Night” uyarlamasının çekimleriyle meşgul olan Affleck bu filmden sonra yüksek ihtimalle Batman filmini çekecek. Yeni Batman filminin senaryosunu Geoff Johns ile birlikte kaleme alan Affleck’in Batman’in çekimlerine 2017’de başlaması planlanıyor. Pek tabii başrol de onun. Başrolünü Zoe Saldana, Elle Fanning, Sienna Miller’la paylaştığı “Live by Night” 2017 sonbaharında gösterime girecek.

Asghar Farhadi: İranlı yönetmen Farhadi şu sıralar iki projeyle meşgul durumda. İlki Arthur Miller’ın klasik oyunundan uyarlayacağı “The Salesman”. Farhadi bu filmini İran’da bu yıl çekecek. Bu filmi erken tamamlayabilirse festivalleri dolaştıktan sonra muhtemelen kışın gösterime girecek. Bu filmden sonra ise Penelope Cruz’un başrolünü, Pedro Almodovar’ın yapımcılığını üstleneceği isimsiz İspanyol filminin çekimlerine başlayacak. 2017’de de bu filmini izleyeceğiz. Kısacası Farhadi iki yıl boyunca adından bolca söz ettirecek.
Haneke
Michael Haneke: Tıpkı Nolan gibi Haneke’nin de yeni filmiyle ilgili pek bir bilgimiz yok. Haneke’nin 2016’da çekimlerine başlayacağı isimsiz filminin başrolünü Isabelle Huppert üstlenecek. Aktris daha önce Haneke’nin “Amour” ve “La Pianiste” filmlerinde oynamıştı. İşler yolunda giderse film 2017’de gösterilecek.

Brian De Palma: En son “Passion”ı çeken De Palma üç yıllık suskunluğunu Çin yapımı “Lights Out” ile noktalayacak. Çin’in sermayesiyle çekilecek filmin merkezinde doğal olarak Çinli bir kız olacak. Film bu kör Çinlinin başından geçen aksiyon dolu maceralara odaklanacak. Bakalım nasıl olacak.

Wes Anderson: Sonunda Anderson da yeni projesini açıkladı. Yetenekli yönetmen kariyerine bir animasyon filmiyle devam edecek. Bu animasyonun merkezinde bir köpek olacak. Animasyonun seslendirme castında Edward Norton, Jeff Goldblum, Bob Balaban ve Bryan Cranston yer alacaklar. Anderson animasyonu (stop-motion tekniğini) “Fantastic Mr. Fox” filminde ilk kez denemişti.

Wim Wenders: İlk 3D filmi “Every Thing Will Be Fine” ile olumsuz eleştiriler alan Wenders kariyerine gerilim filmi “Submergence” ile devam edecek. 2016 yılında çekilecek filmin başrolünde James McAvoy yer alacak. Film, Afrika’dayken teröristlerce kaçırılan İngiliz gazeteci James Moore’u merkeze koyup romantik ve gerilimli bir öykü anlatacak.

Michael Mann: “Blackhat” faciasından sonra Mann tekrar biofilmin sularına dönüyor. Enzo Ferrari’nin kariyerini ve ilişkilerini anlatacak bu filmin çekimlerine yazın başlanacak. Mann filmin başrolünü “Public Enemies”da çalıştığı Christian Bale’e teslim etti. Ona Ferrari’nin sevgilisi rolünde Noomi Rapace eşlik edecek. 2017 kışında gösterime girecek.
Danny Boyle
Danny Boyle: Gişede çok kötü bir şekilde batan “Steve Jobs” ile olumlu eleştiriler alan Boyle kariyerine “Porno” filmiyle devam edecek. “Trainspotting”in devamı olan bu film yazın çekilecek, 2017’de gösterime girecek. “Trainspotting”in castı korunacak; Ewan McGregor, Jonny Lee Miller, Robert Carlyle ve Ewen Bremner filmin başrollerini üstlenecekler.

Jacques Audiard: “Dheepan” ile ilk Altın Palmiyesini kazanan Audiard’ın sıradaki filmi “The Sisters Brothers” olacak. ABD’de İngilizce çekilecek filmin başrolünde John C. Reilly yer alacak. Film western türünde olacak. Çekimlere 2016’da başlanacak. Bakalım Audiard ilk Amerikan filminde nasıl bir performans ortaya koyacak.

Kategoriler
seçki

Merakla Beklediğimiz Fransız Filmleri

Fransız sinemasını Türkiye’deki sinemalardan takip etmemiz mümkün olmuyor ne yazık ki. Çünkü sinemalarımızda sadece o yıl popüler olmuş Fransız Filmleri gösterim şansı bulabiliyor. Başka Sinema festivallerde gösterilmiş filmlerden bazılarını alıp gösterime sokuyor. Diğer filmlerse gösterim şansı bulamıyor. Yine de bu filmleri bir yerlere not etmekte yarar var. Zira bazıları epey heyecan verici yapımlar. Tabii Fransa’da senede iki yüz film çekildiğinden hepsini buraya dahil etmemiz imkânsız. Lafı daha fazla uzatmayalım. İşte en fazla merak ettiğimiz Fransız filmlerinden bazıları.

L’ODYSSEE: “Zulu”, “Anthony Zimmer” filmleriyle tanınan Jerome Salle biyofilmi “L’odyssee”nin çekimlerine yakın zamanda başladı. Film yönetmen, okyanus uzmanı ve deniz subayı Jacques-Yves Cousteau’nun hayatına odaklanacak. Cousteau “Sessiz Dünya”, “Yaşayan Deniz”, “Ahtapot ve Orkide” gibi okyanus ve hayvanlarla ilgili kaleme aldığı pek çok kitabıyla; “Sessiz Dünya”, “On Sekiz Metre Derinlikte” gibi filmleriyle de tanınan, savaşlara katılmış ve pek çok yeri gezip görmüş birisi. Bu biyofilmin başrollerinde Lambert Wilson, Audrey Tautou ve Pierre Niney yer alıyorlar. Bakalım Salle’ın yeni filmi bir hayata sığdırılabilecek pek çok şeyi sığdırmış olan Cousteau’nun hayatının hakkını verebilecek mi?

554933

JUSTE LA FIN DU MONDE: Kanada’nın genç yönetmenlerinden Xavier Dolan’ın çekimlerini tamamladığı “Juste La Fin Du Monde”, Fransız sinemasının en popüler oyuncularını buluşturmuş bir drama. Marion Cotillard, Lea Seydoux, Vincent Cassel, Gaspard Ulliel ve Nathalie Baye’nin başrolleri paylaştığı bu film aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlandı. Film, Ulliel’in hayat verdiği Louis’in memleketine dönüp, ailesini toplayıp onlara öleceğini söylemesini konu alıyor. Louis öleceğini söyler, ortalık karışır, olaylar gelişir. Film muhtemelen önce Cannes’da gösterilecek, daha sonra gösterime girecek.

229019

PERSONAL SHOPPER: Juliette Binoche ve Kristen Stewart’lı “Sils Maria” filmiyle karşımıza çıkan Olivier Assayas aslında bu yıl Amerika’da Robert Pattinson, Robert De Niro ve Rachel Weisz’lı suç filmini çekmeyi planlıyordu. Hatta çekimlere de başlamış ama ortaya çıkan finansal sorunlar yüzünden film iptal edilmişti. Assayas bunun üzerine memleketine dönüp “Personal Shopper”ın hazırlıklarına başladı. Fantastik korku – hayalet filmi olan “Personal Shopper”ın başrollerini Stewart ile “Sils Maria”da rol verdiği Lars Eidinger’e paslayan Assayas’ın çekimlere ne zaman başlayacağı bilinmiyor. Olur da yetişirse bu film de ilk gösterimini Cannes’da gerçekleştirebilir. Film, Paris’in moda dünyasında geçecek ve bir hayalet öyküsü anlatacak.

kristen-stewart-olivier-assayas

ORPHELINE: En son “Michael Kohlhaas” uyarlamasını kotaran Arnaud des Pallieres bu yıl “Orpheline” adını verdiği dramasının çekimlerini tamamladı. Post prodüksiyonu devam eden filmin başrollerini Gemma Arterton, Adele Exarchopoulos, Adele Haenel’e teslim etti. Film bir kadının özgürlüğünü kazanma çabalarını, hayatı için mücadelesini anlatacak.

qui-vive-affiche-5353c3bbd4429

MAL DE PIERRES: Aktris-senarist-yönetmen Nicole Garcia’nın yazıp yönettiği “Mal de Pierres”, Milena Agus’ın çok satan romanından uyarlandı. İkinci Dünya Savaşı zamanlarında Fransa’da geçen film (aynı zamanda roman) özgür ruhlu, tutkulu ve evli bir kadın olan Gabrielle’in evliyken başka bir adama aşık olmasına odaklanıyor. Karakteri Marion Cotillard canlandırırken ona Louis Garrel eşlik etti.

marion-cotillard-nicole-garcia

BASTILLE DAY: Klasik bir aksiyon filmi gibi gözüken “Bastille Day”in başrollerinde Idris Elba, Richard Madden, Kelly Reilly ve Charlotte Le Bon yer aldılar. James Watkins ile Jill Gage’in yönettikleri film, CIA ajanı olan Sean Briar’ın (Elba) Paris’e düzenlenecek bir terörist saldırının önüne geçmeye çalışmasını konu alıyor. Bütünüyle Fransız filmi olmasa da yazıya dahil edelim istedik.

FRANTZ: Son filmiyle vasatı aşamayan François Ozon yeni filminin çekimlerine ağustosta başlamıştı. Ozon, “Frantz” adını verdiği filminde bizlere duygusal ve romantik bir öykü anlatacak. Sevgilisini savaşta yitirdikten sonra her gün mezarını ziyaret eden bir kadının sevgilisinin askerlik arkadaşıyla mezarlıkta tanışmasından sonra değişen yaşamı anlatılacak. Ozon filmin başrollerini Pierre Niney ile Cyrielle Clair’e teslim etmişti.

COasAnMWsAAndTB

MA LOUTE: Bruno Dumont ile Juliette Binoche’u tekrar buluşturan “Ma Loute”, 1910 yılında geçen bir komedi filmi. Channel Coast adı verilen bir plajda geçen filmde Binoche’a Fabrice Luchini, Valeria Bruni eşlik ediyorlar. Filmin çekimlerine hızla devam ediliyor. 2016’da Binoche’u komedi filminde izlemek güzel olacaktır.

THE BEAUTIFUL DAYS OF ARANJUEZ: Wim Wenders’in Peter Handke’yle beraber yazdığı, tek başına yönettiği film, Fransa-Almanya ortak yapımı. Wenders filminin başrollerini Sophie Semin, Nick Cave, Handke ve Reda Kateb’e teslim etti. Çekimleri tamamlanan film dünyanın son gününde bir adamla bir kadın arasında geçen upuzun muhabbete odaklanıyor.

aruanjez-3

CHOCOLAT: Fransa’da şubat ayında gösterime girmesi planlanan “Chocolat” bizleri 19.yüzyıla götürecek ve adı “Çikolata” olan ilk siyahi sirk artistinin hayatını anlatacak. Fransa’da çok sevilen, Amerikan filmlerinde de oynamaya başlayan Omar Sy’ın başrolünü üstlendiği filmi Roschdy Zem yönetti.

chocolat

LES INNOCENTES: 1945 kışında Polonya’yı mesken tutan bu filmin merkezinde Fransız firmasında çalışan genç stajyer Mathilde yer alıyor. Bu firmanın amacı, Alman kamplarından kaçan Fransızları bulmaktır. Mathilde’in hayatı bir gün fakir bir Fransız’la tanışmasından sonra değişir. Anne Fontaine’in yönettiği filmin başrollerinde Lou de Laage, Joanna Kulig ve Agata Buzek yer alıyorlar. Film Fransa’da 10 Şubat’ta gösterime girecek.

Les-Innocentes2

THE BODY ARTIST: Yazar Don DeLillo’nun “The Body Artist” adlı romanı Benoit Jacquot tarafından perdeye aktarılacak. Jacquot başrolleri Mathieu Almaric ile filmin senaristi Julia Roy’a pasladı. Filmin çekimlerine kasımda Portekiz’de başlanacak. “The Body Artist” performans sanatçısı olan Lauren’ın yaşlı kocasının öldürülmesinden sonrasında yaşadıklarına odaklanacak. Birkaç sene önce filmde David Cronenberg’in (Cronenberg, DeLillo’nun “Cosmopolis” romanını uyarlamıştı) de oynayacağı açıklanmıştı ama yönetmen filmde oynamaktan vazgeçti.

L’AVENIR: En son “Eden”la karşımıza çıkan yetenekli yönetmen Mia Hansen-Love, “L’avenir” adını verdiği yeni filminin çekimlerini hızla tamamladı. Isabelle Huppert, Edith Scob’un rol aldıkları bu film elli yaşındaki bir kadını (Huppert) merkeze koyuyor. Bu kadın, kocasının kendisini aldattığını öğreniyor; yakın zamanda annesi vefat ediyor; işinden kovuluyor. Fakat kadın tüm bu olumsuz olayların kendisini yıkmasına izin vermez, ayakta kalmaya çalışır.

800697-l-avenir-de-mia-hansen-love

LA MACCHINAZIONE: 1975 yılı. Usta yönetmen Pier Paolo Pasolini epey tartışma yaratacak filmi “Solo”nun çekimlerini tamamlamış, kurgulamaktadır. Bir gün Pasolini’nin filmi çalınır ve yönetmenin ölümüne varacak olayların fitili ateşlenmiş olur. David Grieco’nun yönettiği filmde Massimo Ranieri, Pasolini’yi canlandırdı. Film, İtalya-Fransa ortak yapımı. Şubat ayında gösterime girecek.

copertina_la macchinazione-1000-620x350

CEZANNE ET MOI: Guillaume Canet ile Guillaume Gallienne’in başrollerini üstlendikleri “Cezanne et moi”, ressam ve şair Paul Cezanne (Gallienne) ile yazar Emile Zola’nın (Canet) arkadaşlıklarına odaklanıyor. Çekimleri hızla devam eden filmin yönetmeni Daniele Thompson. Filmin müziklerini efsane Vangelis’in hazırladığını da belirtelim.

Kategoriler
haber

Alman Sinemacılar Merkel’e Karşı

Almanya’da birçok yapım federal yönetim tarafından “DFFF” (Deutsche Federale Filmförderfunds – Alman Federal Film Fonu ) tarafından destekleniyor. Aslında bu desteğin daha çok yatırıma dönüştüğünü de destek alan filmlerin gişede önemli başarı yakalayarak aldıkları desteği fazlasıyla geri ödemeleriyle görüyoruz. Üstüne üstlük kurum bağımsız denetleme kurumlarıyla çalışıyor, alman sinemasının nasıl ilerleyeceği ile ilgili orta ve uzun vadeli planlar yapıp uyguluyor.
DFFF-logo
Kısacası DFFF, yapılanma ve strateji bakımından Angela Merkel hükümetinden daha iyi çalışıyor diyebiliriz. Ancak bu durum Merkel’in aklı geleceğe pek ermeyen kapitalist/milliyetçi beyniyle ve “Amaaan, sanat da nedir?” yaklaşımıyla DFFF’in ödeneklerini kısmasını engellemiyor.

Bu kısıntı girişimi alman sinemacıları doğal olarak sinirlendirdi, tüm yaşananları ve DFFF’in ne kadar iyi çalıştığını nineye anlatır gibi tane tane aktaran bir mektup kaleme aldılar.

Moritz Bleibtreu, Daniel Brühl, Roland Emmerich, Bruno Ganz, Martina Gedeck, Michael Haneke, Werner Herzog, Oliver Hirschbiegel, Wolfgang Petersen, Volker Schlöndorff, Til Schweiger, Margarethe von Trotta, Tom Tykwer, Christoph Waltz, Hans Weingartner, Wim Wenders’in de aralarında bulunduğu 50 sinemacı bildiriye imza attı.

Bildiride ismi bulunan sinemacılara baktığımızda ise ülkemizde olduğu gibi “Popüler sinema yapıyorum, devletle ters düşmeyeyim, halka şirin görüneyim”, “Sansür, kesinti, benim başıma gelene kadar umrumda değil” gibi bir yaklaşımla hareket edilmediğini görüyoruz. “Keşke biraz ders alsak” diye hayıflanıyoruz.

Kategoriler
izlenim sinema tarihinden

Bakınız Öneriyor: Paris, Texas (1984)

Paris, Texas Wim Wenders’ın en özel filmi desem diğer filmlerine çok da ayıp etmiş sayılmam herhalde. Seyreden herkeste özel bir klasörde yer alır Paris, Texas.

Kişisel bir hesaplaşmanın muhasebesini veremediği için dört sene önce kendini çöllere veren Travis’in, belki kasten belki de tesadüfen ortaya çıkmasıyla başlıyor film. Biz baş karakterin çocuksu ve yabancı saflığını tartarken hikayenin eksik parçaları ağır ağır yerlerine oturuyor. Yalın ve kusursuz bir kurguyla Travis’in içinden çıkılmaz hesaplaşmasının göbeğinde buluveriyoruz biz de kendimizi. Başta gerçek dünyadan kopmuş gibi görünen Travis’in bize en gerçekçi aşk hikayelerinden birini anlattığını sonlara doğru ancak kavrıyoruz.

Tekrar tekrar seyrettiren, müzikleriyle insanı sarhoş eden, seyrettikten sonra tatlı bir huzursuzluk bırakan Paris, Texas’ı özellikle sonundaki kült telefon sahnesi için seyretmelisiniz. Daha önce seyrettiyseniz bu vesileyle bir kez daha seyredip hatırlamalısınız.

Yöneten: Wim Wenders
Oynayanlar: Harry Dean Stanton, Nastassja Kinski, Dean Stockwell…

paris texas

Kategoriler
haber

Wim Wenders’ın Everything Will Be Fine’ında Oyuncu Değişikliği

Wim Wenders’in çekimlerine başladığı “Every Thing Will Be Fine”ın başrollerini James Franco ile Sarah Poley’nin üstlenmesi planlanıyordu. Geçen seneden beri kadroda olan Poley çekimlere az bir süre kala filmin kadrosundan ayrıldı. Wenders onun boşluğunu Fransız aktris Charlotte Gainsbourg ile doldurdu. Filmde Kanadalı aktris Marie-Josee Croze de rol alıyor. Film, arabasıyla yolda ilerlerken bir çocuğa çarpıp çocuğun ölümüne neden olan bir adamın depresyon sürecine odaklanacak.

Ausstellungseroeffnung in der Sammlung Falckenberg in den Phoenix-Hallen Hamburg-Harburg. Hier im Bild: Wim Wenders.

Kategoriler
haber

James Franco, Wim Wenders’le Çalışacak

James Franco kadar şanslısı ve işkoliği yok herhalde. Franco özellikle “127 Hours” filminden sonra gerek kurmaca filmlere, gerekse belgesellere senaryolar kaleme aldı, yetmedi bu belgesel ve filmlerden bazılarının yönetmenliklerini üstlendi, yetenekli yönetmenlerin filmlerinde başrolde yer aldı, ünlü markaların tanıtım yüzü oldu ve bir sezonluk bir dizide rol aldı.james franco
Durup dinlenmeden bir şeyler üreten genç aktör Franco bu sene kotaracağı projeleri arasına üç boyutlu çekilmesi planlanan “Every Thing Will Be Fine”ı da dahil etti. Usta yönetmen Wim Wenders’in yöneteceği film geçtiğimiz sene duyurulmuş ve filmde başrolü aktris/yönetmen Sarah Poley’nin (“Take This Waltz”) üstleneceği açıklanmıştı. Ama o günden sonra filmle ilgili bir açıklama yapılmamıştı. Filmin çekimlerine ağustosta başlanacak. Film yanlışlıkla bir çocuğu arabasıyla ezip ölümüne neden olan Tomas’ın (Franco) vicdan azabına ve kendisini toplumdan soyutlamasına odaklanacak.

Kategoriler
söyleşi

Wim Wenders’la Paris, Texas Üzerine

En başta daha kompleks bir film çekmek istemiştim. Planım tüm Amerika’yı baştan sona geçen bir film yapmaktı. California, Alaska’yı da içine alan bir çekim planı yaptık. Ama Sam Shepard “Tüm Amerika’da zig-zag çizmene gerek yok. Amerika’nın herşeyini Texas’ta bulabilirsin” dedi. Haklıydı.

Paris, Texas’ın sonucunda şunu öğrendim: Hikayeler biz olmasak da varolurlar. Onlar ırmaklar, filmlerimiz de kayıklar. Paris, Texas’tan önce ırmağın başındaki sakin sulardaydım. Bu filmle akımın hızlandığı bölüme geldim. Ve kendimi hikayenin ve suyun akışına bırakmayı öğrendim. Ve O günden beri Paris, Texas’taki deneyimi yeniden yaşamak için uğraşıyorum.

Paris , Texas kafamızdaki görüntülerin, nasıl yeni görüntüleri beraberinde getirdiğini anlatan bir film. Travis’in aklında hayalgücünün yarattığı ve onu gerçekliğin körlüğüne götüren görüntüler vardı.

Görüntüler ve hikaye arasındaki ilişkide, hikayeyi hep görüntülerin kanını emen bir vampir olarak görürüm. Görüntüler ise hassastır. Dokununca kafalarını usulca içeri sokan salyangozlar gibiler.

Hikayeler yalandır. Hayatım boyunca hiçbir zaman başı, ortası ve sonu olan bir hikayenin içinde yer almadım, kimse yer almaz. Hikayeler kendimize ve birbirimize anlattığımız yalanlardır. Ama hepsi hayatımızı devam ettirebilmek için çok önemlidir.

Kategoriler
izlenim

Paris, Texas: Kaybetmeye Mahkumdur Aşk

Ne kadar sıcak olabilir hava ya da güneş ne kadar yakabilir tenimizi? Tenimize nufus eden güneş, içimizde kıvılcımını çaktığımız aleve ulaşamıyorsa, hissiyatımızın dayandığı noktaya kadar bizi kavuracaktır.
Geçmişinizi kaybetmişsinizdir ve Texas sıcağında mahkumsunuzdur. Wim Wenders, durumun bu olduğuna fazlasıyla inandırır bizi. Muhteşem planlar, başarılı renk seçimleri ve kendisine ne olduğundan bihaber bir adamın hikayesiyle beraber.
Oysa bilemezsiniz ki sizi yakan güneş değil aşktır, bilemezsiniz ki hafızanızı söküp alan herhangi bir kaza değil hayatın ta kendisidir. Bunları öğrenebilmek için sadece biraz beklemeniz gerekir. Sıcak, boynumuzdan boşalan terler şeklinde akacak, geçmişini kaybeden suskun kahramanımız, bir kıvılcımla küle dönüşen hayatının izlerini yavaş yavaş hatırlayacaktır.

Wenders 1984 Altın Palmiyeli filminde tüm oklarını aile kavramına yöneltir. Bir aşkla başlayan, çocukla genişleyen daha sonra aşkın ağırlığı altında ezilen aile kavramıdır kadrajın hedefi. Travis, sevmiştir, kendinden yaşça küçük, güzellikçe öte birini. Jane’dir adı ve verir güzelliğinin hakkını. Bir süre sonra içi içini yer Travis’in. Sahip olduğu güzelliğin içinde yarattığı kıskançlık krizi, içindeki aşkın kudretinin önüne geçer. Artık söz sevginin değil, kontrolü tamamiyle kaybolmuş duyguların elindedir. Durum o raddeye varır ki, Travis, Jane’i yatağa kilitlemekten, Jane ise onu ateşler içinde hapsetmekten bir beis göremez olur.
Yönetmen, Paris, Texas’ta aile kavramıyla beraber, aşk’ı odağına alır. 147 dakika boyunca akıp durur film, yavaştır, ağırdır, sıcaktır ama bir dakikasından bile şikayet edemezsiniz. Wenders, aşkından kendini çöllere vurmak metaforundan haberdar mıdır bilinmez ama Travis, aşkından mütevellit çöllerdedir . Onun ki kendisini kaybetmiş bir arayış hikayesidir.

Yönetmen filme bilinmezler içerisinde başlar, hafızasını kaybetmiş ve tükenme noktasına gelmiş olan ana karakter kendini zar zor bir harabeye atar. Kimliğinin belli olmasıyla beraber kardeşinin kendisini almaya gelmesi bir olur. Texas’ta kaybolmuş olan karekter konuşmuyordur, zira söyleyecek kelimesi yoktur. Bir boşluğa doğru yürür, ufuk çizgisidir takip ettiği, kendi Parisidir aradığı. Babası, hep özenli bir kadın istemiş, kendisiyse avuçlarına aldığı en güzel kadını elinde tutamıştır. Hayat boşluğunda savrulacak kelime çoktur ama bunların vucudundan çıkabilmesi için öncelikle söylenmesi gereken, kendisini bu hale getiren kişinin bulunması gerekir.
Yollarda geçer Wenders’ın hikayesi, uzunca bir bölümü de kendisinin büyük bir ustalıkla bize aktardığı Teksas çölleridir. Anlarız ki şairin söyleyecek sözü varsa eğer, şiirin hüznünü çölün sıcağında da yüzümüze çarpmasını bilir.

Filmin rayına oturduğu, izleyiciyi koltuğuna mıhladığı bölümü, yaklaşık 8 dakikalık telefon konuşması sahnesidir. Travis yavaşça anlatmaya başlar cinnettini ve bizlerin zihnindeki boşluklarda dolmaya başlar o içini boşaltıkça. Harry Dean Stanton (Travis) tüm sadeliğiyle anlatır yaşananları, Nastassja Kinski (Jane)’in gözlerinden taşar hüzün. Bir yol hikayesi vardır önümüzde ve kaybetmeye mahkumdur aşk.

Muhteşem telefon konuşması sekansını, Jane ve Hunter’ın otelde buluşma sahnesi izler, Travis arabasındadır. Gideceği yer ise belli değildir.

Yüksekten korktuğunu zannediyordum diye sorar Walt, Oysa Travis düşmekten korkuyordur. Yine Paris’te geçen bundan yıllar sonra çekilmiş bir filmde ise der ki: Nasıl düştüğünüzün önemi yoktur, önemli olan yere nasıl vardığınızdır.

Kategoriler
haber

Wim Wenders’tan Vicdan Muhasebesi

Wim Wenders, Pina Bausch’u mükemmel bir şekilde uğurladığı Pina’dan sonra yeni filmini de 3D çekmeye karar verdi. Wenders’ın bu seçimi ilginç olacak çünkü 3D teknolojisi daha önce klasik bir avrupa dramasında denenmemişti.

“Everything Will Be Fine” isimli film birçocuğu yanlışlıkla öldüren bir adamın hikayesini anlatacak. Ölümün kaza olmasına rağmen suçluluk duygusunu bir türlü aşamayan adamın yavaş yavaş hayattan kopmasını anlatacak filmde ilk başrol de belli oldu.

“Take This Waltz” ile yönetmenlikte de ustalığını kanıtlayan Sarah Polley, Wenders’ın teklifini hiç düşünmeden kabul ettiğini açıkladı.

Kategoriler
izlenim

Rebel Without a Cause: Alayına İsyan!

”Dolu dolu yaşanmış bir hayatın aranması, çelişkili gözükse de, yalnızlığa mahkumdur. Sanıyorum ki yalnızlık dediğimiz şey, bir insan için çok önemlidir. Yeter ki ona gerçekten zarar vermesin.”

Nicholas Ray

Cahiers du Cinéma’da Jean-Luc Godard “Sinema Nicholas Ray’dir”(*) diye yazmış, amerikalıların pek takdir etmediği Nicholas Ray’i epey övmüş, ona amerikalılardan daha fazla sahip çıkmıştı. Godard’ın Ray’e bu denli övgü dizmesinin nedeni Ray’in Bitter Victory adlı filmiydi. Filmi izleyip beğenen Godard, dergisinde Ray’i epey övüyordu. Nicholas Ray çektiği 20 filmle sadece çağdaşı sayılabilecek Godard’ı etkilemedi. Günümüzü yaşayan efsanelerinden Martin Scorsese de röportajlarında Ray’i yere göğe sığdıramıyor. Wim Wenders, François Truffaut, Curtis Hanson, Jim Jarmusch… Hepsi de Ray’in hayranı olduklarını çeşitli röportajlarında dile getirmişlerdi. Onca yönetmeni etkileyen Ray bunu Bitter Victory, Bigger Than Life, In a Lonely Place, Johnny Guitar ve Rebel Without a Cause’taki sağlam yönetmenliğiyle başarmıştı. Tüm bu yönetmenler Ray’in adını anarlarken yukarıdaki filmlerini es geçmiyor ve o filmlerin ne denli başarılı olduklarını belirtiyorlardı.

Başarılı filmlere imza atıp sinema tarihine kazınan Nicholas Ray’in en bilinen filmi şüphesiz Rebel Without a Cause… Hem gencecik yaşlarında hayata veda eden üç başrol oyuncusundan, hem Ray’in sinemaskopu ve kamerayı kullanım şeklinden, hem de değindiği konudan ötürü film bir klasik haline geldi. Filmin başrolü bilindiği gibi üç film çekip hızlı yaşayıp genç ölen James Dean’e ait. Filmde ona 43 yaşındayken vefat eden Natalie Wood, 37 yaşında vefat eden Sal Mineo eşlik ettiler. Ray bu filminde çoğu filminde değindiği ve işlemekten hep haz aldığı yalnızlık, bunalım, anlaşılamama temalarını işledi. Los Angeles’a ailesiyle birlikte taşınan Jim’in bir günden biraz fazla bir sürede başından geçen olaylar anlatılıyor filmde… Gençler, ergenlik, aileler üzerine güçlü söylemlere sahip olan film bana göre o kadar da güçlü bir film değil.

Ray, Jim ile, ailesiyle sorunları olan ergen karakterleri anlatır filminde… Jim’in ne annesi, ne de babası onu anlamaktadırlar. Onu anlamayınca da “Boş ver, geçer, ergenlik neticede” deyip Jim’le ilgilenmezler. Jim’in ilk isyanı da bu yüzden ortaya çıkar. Annesi “On yıl sonra bugünlere dönüp güleceksin” deyince Jim sinirlenir ve “Ben on yıl sonrasını düşünmüyorum. Ben şimdiyi düşünüyorum” der. Sorunlarına “şimdi” çözüm istemektedir. Ailesi Jim’e anlayış göstermez. Sürekli kurallarla onu “korumaya” çalışırlar. Özellikle annesi… Bir olay patlak verdiğinde olayın üzerine gitmek yerine kolaya kaçmayı ve taşınmayı daha uygun görür annesi… Jim buna itiraz eder. Jim’in diğer isyanı da yumruğunu masaya vurmaktan aciz babasına yöneliktir. Babası “sahip olması gereken” iktidarını annesine kaptırmış, süt dökmüş kedi gibi davranmaktadır. Jim babasını bu şekilde görmeğe dayanamaz. Jim’in ailesinde patlak veren kavgadan sonra hemen diğer “sorunlu” aileye geçiş yaparız. Judy ergenlikte olan bir diğer karakter. Onun sorunuysa babasının Judy’yi kendisinden uzaklaştırmasıdır. “Beni artık öpmüyorsun. 16 yaşıma girdim diye seni öpemeyecek miyim?” gibi haklı bir serzenişte bulunur. Babasının eskisi gibi onu öpmemesi, ona soğuk davranması Judy’yi ailesinden uzaklaştırır. Judy’den sonra diğer karakter bizlere anlatılmaya başlanır. Eflatun takma isimli John da sorunlu bir genç olarak yansıtılır perdeye. Babası kendisini bırakıp gitmiş, ayda bir nafaka yollamaktadır. Annesi de babası gibi oğlunu hizmetçiye bırakmış, soluğu dünyanın bir ucunda almıştır. John kolu kanadı kırık bir şekilde hayatını devam ettirmekte. Bu üç karakterin yolları okulda kesişir.

Ray filminde gençlerin aileleriyle olan sorunlarına başarıyla değinir ve ailelerin tutumlarını eleştirirken iğneyi gençlere de batırır. Özellikle serseri gençleri yaptıkları kötülüklerden ötürü cezalandırır Ray. Jim’e meydan okuyan ve ona kötü davranan Buzz çok geçmeden rahmetli olur. Buzz’ın bıraktığı iktidar koltuğunu sahiplenip Buzz’ın intikamını(!) almak isteyen arkadaşı finale doğru yaralanır. Adam yerine konmamaktan muzdarip Jim finalde adam yerine konur. Sevgilisi ve ona anlayış göstereceğini anladığımız ailesiyle birlikte evin yolunu tutar ve “mutlu” son. Bütün film boyunca ezilen baba tek bir bakışla anneden iktidarı devralır. Bu kadar basit değil kanımca. Dönemden ötürü mü, yoksa Ray’den ötürü mü bilemiyorum, ama ailenin iktidarının illa babaya ait olması gerektiği gibi bir sonuç çıkıyor. Buna pek katılmıyorum. Ayrıca Ray eşcinselliğe de dokunmadan edemez. Ama dönemin muhafazakarlığından ötürü bunu gizli bir şekilde yapar. John terk edilmiş bir genç. Muhtemelen de yıllardır bu durumda… Baba-anne, yani aile açlığı çekmekte. Kendisine ceketini veren Jim’e sevgi beslemeye başlar. Onu ve tabi ki Jim’in sevgilisi Judy’yi ailesi yerine koyar. Jim’e duyduğu sevgi eşcinselliği çağrıştıracak kadar fazladır. Eşcinsellik iğrençtir diyen Hays Yasalarından ötürü de finalde John öldürülür. John’ın ölümü eşcinselliğin de ölümü anlamına gelir. Böylelikle toplumda “eşcinselliğin kötü olduğu” algısı oluşturulmaya çalışılır. Eşcinsellerin öldürüldüğü onlarca filmden bir tanesi aynı zamanda Rebel Without a Cause.

(*) “There was theatre (Griffith), poetry (Murnau), painting (Rossellini), dance (Eisenstein), music (Renoir). Henceforth there is cinema. And the cinema is Nicholas Ray.”

Kategoriler
haber

Wim Wenders’tan 3D Mimarlık Belgeseli

Avatar ve Scorsese’nin Hugo’su bir yana 3D’nin en iyi ve anlamlı bir şekilde kullanıldığı filmlerden biri Wim Wenders’ın “Pina”sı oldu. 3D sayesinde, çağımızın en büyük sanatçılarından birinin sihrini daha gerçekçi bir şekilde paylaşmayı başaran Wim Wenders bu teknolojiyi kullanmaya devam edecek.

Wenders son röportajlarında “Çok uzun sürecek, diğer filmlerimi çekerken de devam edeceğimiz ve yine 3D’yi kullanacağımız bir film üzerinde çalışmaya başladık. Mimarlık konusuna çocukluğumdan beri büyük bir ilgim var. Dünyanın en önemli mimarlarıyla tanışma, uzun uzun konuşma şansı yakaladım. Kafamda proje hazır ancak zaman ve titiz bir çalışma lazım.” sözleriyle yeni filmini anlatıyor.

Wenders “Şimdiye kadar çok başarılı mimari belgeselleri seyrettim. Ama hepsinde teknolojinin kısıtlılığından dolayı birşeyler eksikti: Alan duygusu. Şimdi elimizde 3D var. İnsanları gösterdiğimiz binanın içine sokabiliriz. Dünyanın en önemli yapılarını tüm ayrıntılarıyla seyirciye aktarabiliriz” cümleleriyle heyecanını yansıttı.

Wenders’ın uğraştığı diğer iki proje ise “Everything Will Be Fine” isimli Bjorn Olaf Johannessen senaryosu ve Ryu Murakami’nin “Miso Soup” isimli romanının sinemaya aktarılması.

Kategoriler
izlenim

Pina: Kaybolmamak İçin Dans Etmeli

Pina, 2009’da hayatını kaybeden büyük Alman koreograf Pina Bausch’a ithaf edilen uzun metrajlı bir dans gösterisi. Tanztheater Wuppertal Pina Bausch topluluğuyla 3D çekilmiş ‘neredeyse’ belgesel filmde, Pina’nın dansa getirdiği yenilikler, bedensel, görsel ve düşünsel bir şölene dönüşüyor.

Filmin yönetmeni Wim Wenders, üçüncü boyutun, filmine kattığı ‘ekstra’ bir şey olmadığını, sadece “Bu dansın, üç boyutlu izlenmesi gerektiği” için filmi bu şekilde çektiğini söylemiş. Aynen dediği gibi de yapmış. Filmin 3D etkisi, herhangi bir sahnesinin ‘ruhta bıraktığı etkiden’ derin değil. Az buçuk dansa ilgi duyan herkesin, en azından adını duyduğu bu Alman hanımın dans anlayışı –izlerken göreceksiniz- klasik danstan oldukça faklı.
Pina, her şeyden önce yerleşmiş kuralları kaldırıp yerine bambaşka hareketler eklemiş yenilikçi biri. Dans figürleri kısa diyalog ve hareket tekrarlarından oluşuyor. Koreografiye “soru sorma” dürtüsünü ekliyor. Sonra da ne, neden, ne zaman (www) sorularını ya sözle ya da beden diliyle yanıtlıyor. Her koreografide bir hesaplaşma, bir varoluş savaşı söz konusu! (Pedro Almodovar bir röportajında, Pina’nın kadın-erkek ilişkisini anlattığı dans gösterisini izledikten sonra, ilham alarak ‘Konuş Onunla’ adlı filmini yaptığını anlatmıştı)

Hüzün ve mizahın birleşimi bu pandomim dansını beğenmeniz için anlamanız, anlamanız için sevmeniz gerekecek. Bu da filmi anlamanız ve sevmenizle ilişkili bir durum tabiî ki.

Topluluk dansçılarının Pina’yı anlattıkları kısa sekanslar, büyük dansçının hayatı, aşkı, umudu nasıl algıladığını izleyiciye geçiren güzel bir kurgu yaratmış. Eminim film projesi başladıktan sonra kaybedilen Pina’nın, filmin gidişatında etkisi büyüktür. Topluluk dansçılarının karşılıklı konuşma sekanslarında “sanki annesini anlatan çocuklar” gibi olmaları bu özlemin taze olmasından kaynaklanıyor olabilir. Filmin dokunaklı, kasvetli yapısını biraz buna bağlamalı.

[flashvideo file=http://www.ipreview.ca/media/trailer/video/Pina_MPEG4Large_BA.mp4 image=http://a1.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/221907_10150174166036860_261778841859_7396198_4200833_n.jpg /]

Pina, dans eden veya dansı seven herkese hitap edecek, ehil ellerde çok güzel yorumlanmış ve kurgulanmış bir dans belgeseli. Müzikler de nefis.

Kaybolmamak İçin Dans Etmeli!

Kategoriler
izlenim

Paris, Texas (1984) veya Gerçeği Kaybetmek

paris-texas-1984.jpg

Sona ermemiş/yarım kalmış bazı hikayelerin nerede ve nasıl bittiğini tahmin etmekte zorlandığımız zamanlar olur. Hikayeyi anlatmayı/yaşamayı sürdürürken aslında neresinde olduğumuzun farkında olamayız bir türlü. Uzattıkça kabak tadı veren ve kendi biçiminden kopup giden bir biçime dönüşür tema. Wim Wenders, Paris, Teksas’ta; bir biçimde bitmemiş bir hikayeye son bulmaya çalışır. Gerçeği aramaya çıkar. Bunu yolculuk mitosu ile başarır.

Üzgün bir adam yıkılır-unutur, üzgün bir kadın kaçar-unutur ve bu paralelleri keskin uçlu bir aşk keser. Gerçekte ne olur?

Önce yönetmen hakkında bir iki çift laf etmek gerekir ama Wenders üzerine bugüne kadar yazılı metinlerin ardına ekleyecek bir sözüm yok. Yabancılaşmanın, yalnızlığın görsel alandaki en başarılı sözcülerinden, güzel adam diyerek Travis’e doğru yol almak niyetindeyim.

Travis(Harry Dean Stanton) Paris, Teksas’ın başrolündeki anti-karakterimiz. Onunla ilk karşılaşacağımız yer uçsuz bucaksız bir Teksas çölü. Karşımızda gördüğümüz kişinin kim olduğu aslında çok göreceli bir kavram. Büyük bir travma Travis’i çoktan öldürmüş ve varoluş biçimlerini karmakarışık etmiş; Travis arayıştadır. Travis olmayı bile unutmuş vaziyettedir. Kendisini unuttuğu gibi neyi aradığını çoktan unutmuş olarak çözüm yolunu sadece gitmeye indirgemiş, sadece gitmek. İnsanların olmadığı, uygarlığın olmadığı, belleğin olmadığı bir yöne gitmektir bütün eylemi. Travis’in yolculuğunda izlediği bir rota yok gibidir. Biz onunla tanışırken, yönetmen de olabildiğince sesleri, bilgileri saklar bizlerden. Bu yabancılaşma metaforuna neyin neden olduğunu merak ederek sessiz biçimde ve içimizde büyük bir boşluk oluşarak filmi izlemeye başlarız.

Travis için boşluğun ve yolculuğun aslında modernist bir okuması yoktur. Wenders sessiz ve boş arazilerin yerine kalabalıkları ve dar sokakları koymuş olsa da kaybolacaktır Travis. İçinde gittiği büyük boşluk kendisidir. Kendi kayboluşudur durmadan ve ısrarla içerisinde ilerlediği. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunun önemi kalmayan bu yolculukta insan kendi sıfır noktasına yaklaşır ve aslında bulur. Geri dönebilmek için hiçliği ile yüzleşmesi gereken insan Travis’tir.

Girizgahın sonunda Travis’i bulduğumuzda üzerinde kirden ve yıpranmışlıktan manasını yitirmiş (Güneyli Amerikan imajı) jean üzeri takım elbise, ikonik beyzbol şapkası ve sakalları vardır. Kimsenin tanımadığı bu adamı tanıyabilmek için kardeşinin onu gelip biz izlerken bulmasını bekleriz. Dini bir figür gibi mistik görünür gözümüze Travis. Çektiği acının ulvi bir manası olmalı diye geçer zihinlerimizden. Wenders’ın oynadığı oyun da budur aslında. Bütün metafor ve mecaz bombardımanı hikayenin çekirdeğine doğru ilerledikçe elle tutulur ve anlamlandırılabilir hayatın içinden basit öğelere dönüşecektir.

Der Himmel Uber Berlin’de Damiel ne ise Travis’te O’dur biraz. Yalnızlık ve yabancılığın acı ile hüküm sürdüğü ruhun yansımalarıdır izlediğimiz. Oysa tek acı çeken ve unuta(may)n Travis değildir. Hikayenin bilmediğimiz kısmında Jane(Büyüleyici güzellikte Nastassja Kinski) vardır. Başka bir acıya ortak kiracıdır Jane. Travis’in anlatıdaki parçası bir nevi Odyssey olarak tanımlanabilir. Yolculuk. Kendini tanımak, eksik yanlarını tamamlamak üzerine kurulu antik bir formüle sahip bir yolculuk. Bu yolculuğu zaman zaman sarhoş ve aşırı duygusal bir içsellikle bezeyen Wenders, Travis’e ayrı özen gösterir. Oysa Jane’in trajedisi de bu basit hikayenin epikleşmesi ekseninde yabana atılacak cinsten bir duruma kesinlikle sahip değil.

Metnin bu noktasında araya girmek ve bu filmin 1984 yapımı, bugün izlendiğinde bile genel geçer biçimde zamanla alakasız bütünlük/güzelliğe sahip olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Cannes’ta altın palmiye ile, diğer bir çok festivalde büyük ödüllerle taçlandırılması kesinlikle abartı ve entelektüel şalala değil. Kaybetmek, kaybolmak ve geri dönüş yolculuğu hangi dönemde yazılırsa yazılsın, çekilirse çekilsin; doğru/yeni/farklı anlatımla adını ölümsüzleştirebilir. Bunun adı bu filmde Texas’ta bir yerleşim birimi olan Paris olur. Sam Shepard’ın kısa öykülerinden derleyerek oluşturduğu senaryounun adaptasyonu L.M. Kit Carson tarafından yapılmıştır. Filmdeki üst ölçekli duyarlılık ve farkındalık metinlerin özüne uygun biçimde diyaloglardan ziyade betimleme ve metaforlar yardımı ile ortaya çıkar. Burada Wim Wenders’ın ustalığı başgösterir.

paris_texas.jpg

Bu gereksiz bilgilendirme molasından sonra, Jane’e ulaşabilmek için Travis’in kendisi, oğlu ve geçmişteki hayatı ile tanışmasını geçebiliriz. Yabancı bir adam olarak gördüğü Travis’e mesafeli duran oğlu Hunter’ın zorlu yakınlaşma süreci kozmik bir problem paydasında yakınlaşır. Travis’in erkek kardeşini baba olarak tanımlayan Hunter eve gelen bu yabancının biyolojik olarak babası olması dışında başka bir yakınlığını hissetmez. Oysa her insanın içerisinde az veya çok olan varoluş sorunu ve merakı O’nu da Jane/Annesine doğru bir yolculuğa çıkaracaktır. Hikaye herkes için tamamlanacaktır. Bunun ilk adımları Hunter’ın Travis’i olduğu gibi(garip) kabul etmesi ile başlar. Travis’in aydınlanması belirgin ip uçları vermese de bireysel yolculuğuna oğlunun kendi iradesi ile katılmak istemesi tamamlayıcı bir unsurdur.

Travis’in Hunter’ı da yanına alarak Jane’e doğru yol almasından önce hikayemizin yarım ve kırık bir aşk hikayesi olduğunu anlarız. İki ayrı insan ve ortada kalmış bir çocuk. Bütün bağları kopmuş, paramparça olmuş bir dünya.

Baba oğul ellerinde Jane’e ait olduğunu bildikleri bir banka hesabının yardımıyla izini bulur ve çalıştığı yere kadar O’nu izler. Bir tür sex/striptiz shop dükkanına vardıklarında Travis Hunter’ı arabada bırakarak hikayesinin son epigrafına doğru yol almak üzere içeri girer. Kapalı bir alanda kişiye özel striptiz gösterisi yapan Jane’in olduğu kabini seçer ve içeri girer.

Dante, İlahi Komedya’da “lasciate ogne speranza voi ch’intrate” yani buradan içeri girdiğinde umudu geride bırak der. Travis’in umudu geride bırakarak kendisi ile yüzleşmeye geldiği/bulduğu yer bu karanlık odadır. Karşısında dokunmadığı her erkeğin sesinde O’nu arayan kadın vardır. Sevdiği ve sonrasında dağılıp paramparça olduğu kadın. Bu noktada Amerikan Rüyası, yenş hayat hayali, umuda, mutluluğa dair her ne varsa dışarıda kalır ve acı bir hikayeye ait monologlara dönüşerek atomlarına ayrılır.

Filmin görsel bütün güzelliğine(Görüntü yönetmeni Robby Müller’e selam olsun) rağmen en etkileyici sahne Jane’in monologudur. Jane’de çok mutsuzdur. Yaşadığı büyük hayal kırıklığı ve mutsuzluk travmasının sonrası bir başka mutsuzluk olmuş ve güzelliğine tezat bir biçime çirkin bir hayata dönüşmüştür. Sevdiği adamın hayatında dönüştüğü biçim, ona yaptığı zulüm ve üstesinden gelemediği her şey yüzünden gitmek/kaçmak zorunda kalmış. Geride oğlunu, sevdiği adamı ve hayatını bırakmaya çalışmıştır. Eksiklik ve kayıp olma hissinin dönüştüğü bir başka biçimdir kadının hayatı. Jane anlattıkça, Travis’in bizim bildiğimiz haliyle kırgın, uysal ve sakin görüntüsünün arkasında ki kötülüğü anlamaya başlarız. Hiç kimsenin suçsuz/günahsız olduğu bir dünyanın olmadığını burada gösterir Wenders. Hikayenin çekirdeğinde, Travis’in aynada kendisini gördüğü yere gelip, acı bir biçimde kayboluşa geniş açıdan bakabiliriz artık.

Sonunda Travis, oğlunu annesine kavuşturur. Sevdiği kadına hiç dokun-a-madan hikayesinin sonunu bulur. Parçalar kırık dökük birleşir ama herkesin mutluluğu yine de yarım kalır.

İnsanın hayatını değiştiren yıkan deneyimlerden sonra kafasında oluşan soruların cevabını alabileceği kilit insanlar olur. Travis’in özgürleşebilmesi için Jane anahtardır. O anahtarın açtığı kapıdan acılara karışarak bir yaşamı felç eden zehir irini ile beraber akar.

Wenders film boyunca görüntü-yoğun olarak da tanımlanabilecek ağır tempolu bir stil izler. Sessiz ve geniş planlar filmin genel karakteristiğini ortaya çıkarır. Medeniyetin ve kalabalığın; insanların günlük olaylarda fazladan anlam yükleyerek rutini benimsemesinin, Amerikan rüyasının üzerine ağır ağır eleştirisini yıkar. Travis, kendine özgü film karakterlerinin en değerlilerinden biri olarak bu filmle sinema tarihine girer. Ayakkabıları özenle dizmek konusundaki saplantısı Travis’in mizahi bir yanı da olduğunun göstergesidir.

Paris, Teksas; mutlak mutluluğun olmadığına dair bir film. Benliğini kaybeden Travis’inden, Hayatının anlamını kaybeden Jane’e. Kimliğini bulmakta zorluk çeken Hunter’a, Köprüdeki slogan adamının ironik durumuna, Jane’in çalıştığı binanın duvarındaki özgürlük heykeline kadar her bir imge ve karakter işaret edilenin gerçekdışılığını ve yalancı yüzünü ortaya koyuyor. Gerçek acıtsa da, bulmak zaman alsa da, zor bir yolculuğun sonunda ortaya çıksa da bütün yalanlardan, kaçışlardan, unutmuşluktan çok daha değerlidir. Gerçeği [kendini, sevdiğini unutarak] yok etmek mümkün değildir. Gerçek; mutlak mutluluğun olmadığını anlatır. Sahip olduğundan vazgeçmeye karar verirsen seni sen yapanı kaybetmeye mahkum kalırsın. Sahip olduğun mutluluğu korumazsan sana vaat edilen yalnızca yalanların/kayıpların/idare etmenin uygarlığı olacaktır. Bu uygarlık başlangıçta bunalımdan kurtuluş yolu gibi gözükebilir. Bütün vaat edilen yalanlarda olduğu gibi bir gün aydınlanıp kaybettiğini bulmak istemek elzem olacaktır. Sonunda bir gün insan Paris, Teksas’ta yaşamak istediğini mutlaka hatırlar.

Kategoriler
haber

Wenders, Pina Bausch Belgeseline Devam Ediyor

wim-wenders-pina-bausch.jpg

Wim Wenders, bakiniz.com’da da daha önce duyurduğumuz gibi, dünyanın en önemli koreograflarından Pina Bausch ile birlikte bir belgesel çekiminin hazırlıklarına başlamıştı. (https://www.bakiniz.com/wim-wenderstan-pina-bausch-filmi/)

Ancak Pina Bausch’u geç teşhis edilebilmiş bir kanser nedeniyle bir hafta içinde kaybetmemiz herkesin bu önemli projenin rafa kalktığını düşünmesine yol açtı. Wenders, bu büyük şokun ardından toparlandı ve belgeseli çekmekten vazgeçmeyeceklerini belirtti. Çalışmayı Bausch’un yokluğuna göre revize eden Wenders, büyük ustanın arkadaşlarını, grubunu, çalışmalarını beyaz perdeye aktaracak.

Filmin çekimlerine Ekim ayında başlanırken, 2010 Nisan ayında Cannes’da gösterilmesi bekleniyor.

Kategoriler
haber

Wim Wenders’tan Pina Bausch Filmi

pina-bausch.jpg

Modern dansla ilgilenen hemen herkesin tanıdığı ve dahası “tanrıça” olarak nitelediği bir isimdir Pina Bausch… Modern dans diyince akla ilk onun ismi geldiği için birçok sinema filminde onun gösterilerinden bölümlere rastlamak mümkündür… Bunlardan en en etkileyicisi kuşkusuz Pedro Almodovar’ın Habla Con Ella’sının (Konuş Onunla) açılış sahnesindeki Cafe Müller Performansı’dır.

Biz Pina Bausch’u bir kez daha Türkiye’de izlemeyi umarken, Wim Wenders’tan gelen bir haberi mutlulukla karşıladık. Wim Wenders, Pina Bausch’un üç farklı performansını sahneye taşımaya karar verdi.

Wim Wenders “İlk Pina Bausch gösterimi 1984’te izledim… Onun gösterilerini izleyen herkes, hayatlarının değiştiğini ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilir… İnsanın hareketlerini, jestlerini, yüz ifadelerini ve duygularını yepyeni bir perspektiften görmemi sağladı. Bana ve onun gösterilerini canlı izleyenlere yaşattığı bu deneyimi, geniş kitlelerle paylaşmak istiyorum. Bunun için ortak bir çalışma yapma kararı aldık. En büyük sorunumuz kameranın ve perdenin herşeyi iki boyuta indirmesi. Bunu aşabilmek için özel kamera ve çekim teknikleri kullanacağız.” sözleriyle sanat ve sinemaseverlere müjdeyi verdi.

Wenders, Pina Bausch’un üç gösterisini perdeye taşıyacak: 1978 tarihli Cafe Müller, 1975 tarihli Rite Of Spring ve 2006 tarihli Full Moon.