Kategoriler
haber

Amazon’un Eski Başkanı, Woody Allen’la 5 Filmlik Kontrat İmzalamış

Woody Allen‘la heyecanla anlaşan Amazon Studios şu sıralar Allen nedeniyle sorun yaşıyor. Bilindiği üzere özellikle son birkaç aydır Woody Allen’la çalışan oyunculara ve Allen’ın yapımcılarına dönük bir baskı mevcut, ki bunun nedeni taciz iddiaları. Durumu şurada ayrıntısıyla yazmıştım. Bu baskılar usta yönetmenin yeni filmi A Rainy Day in New York‘a da zarar verdi. Başroller Selena Gomez, Timothée Chalamet ve Rebecca Hall’ın bu filmden kazandıklarını Time’s Up hareketine bağışlamaları, Chalamet ve Hall’ın Allen’a dair son açıklamaları ve internet sitelerindeki onlarca yazı… Bu yüzden Amazon, A Rainy Day in New York‘la ne yapacağını bilemiyor. Bazı söylentilere göre daha fazla tepki toplamamak için film tanıtımsız, PR’sız bir şekilde Amazon’un stream servisinde yayınlanabilir. Yani film vizyona girmeyebilir. Ama henüz bunun resmileşmediğini belirteyim.

İşin Amazon için en kötü tarafıysa şu: Amazon’un tacizle suçlandıktan sonra istifa eden başkanı Roy Price 2016’da Allen’la beş filmlik bir kontrat imzalamış. Kontrat gişede batan (25 milyon dolar bütçeyle 9 milyon dolar hasılat) Wonder Wheel filmiyle başladı. A Rainy Day… kontratın ikinci filmi oldu -bu filmin de bütçesi 25m$-. Amazon şu an diğer üç film üzerine de kafa patlatıyor. Kontrata göre stüdyo, Allen’ın beş filminin de tüm finansmanlarını üstlenecek. Amazon ya kalan üç filmi yaptıracak, ya da anlaşmayı bitirmek için yüklü bir parayı gözden çıkaracak. Amazon’un kararıysa Price’ın koltuğunu devralacak kişi belirlenmeden açıklanmayacak. Henüz yeni başkan belirlenmemiş. Allen tarafıysa 2019 filminin finansmanı ve oyuncu kadrosunda endişeli değil. Allen’ın yapımcı kız kardeşi 2019 filminin hazırlıklarına başlandığını, oyuncu bulunacağını söylemiş. Bekleyelim görelim.

Bu arada geçtiğimiz günlerde sona eren Sundance Film Festivali’nden Amazon’un hiçbir film satın almaması da dikkatlerden kaçmamış. THR’nin haberine göre Amazon, The Tale filmini satın almak istemiş ama son anda vazgeçmiş. Film bir kadının küçükken tacize uğramasını konu edindiğinden 2018’in gündemine epey uygun. Hakları HBO satın aldı, yüksek ihtimalle filme Oscar kampanyası yapılacak sonbaharda. Amazon, Assassination Nation‘ı da almak istemiş ama hakları 10m$ teklif eden Neon şirketine kaptırmış. Amazon’un vizyona girecek filmleri için şu yazıya bakabilirsiniz. Amazon çekimlerine bu yıl başlanacak, Rosamund Pike’lı Marie Curie biofilmi Radioactive‘i satın almak için görüşmelere devam ediyor.

Kategoriler
seçki

Woody Allen Kariyerinin Sonuna mı Yaklaştı?

Woody Allen 1966’da başlayan yönetmenlik kariyerine bu yılki filmi A Rainy Day in New York‘la birlikte 50 film ve bir mini dizi sığdırdı. Usta senarist-yönetmen, 1971’den beri neredeyse her yıla bir film sığdırıyor (74, 76 ve 81 yıllarında film yapmadı). 52 yıllık upuzun bir kariyere 50 film sığdırdı Allen. Evlilikleri, aldatmaları, ilişkileri, cinselliği kendi üslubuyla çok iyi bir şekilde anlatan -2000’lere çok az iyi film sığdırdığını da eklemem gerek-, her yıl bir film yapmaktan özellikle 80’lerden beri hiç taviz vermeyen Allen’a dair tepkiler gün geçtikçe büyüyor. Dolayısıyla bu tepkileri görünce Allen’ın “52 yıllık uzun kariyerinin sonu geldi mi, bu tepkiler nedeniyle kariyeri biter mi?” diye merak etmemek zor (en azından benim için).

Allen’a dair tepkilerin nedeni 1990’lara dayanıyor. Allen 9 filmde çalıştığı aktris Mia Farrow‘la sevgiliydi. Farrow’la hiçbir zaman evlenmedi. Mia Farrow 1985 doğumlu evlatlık kızı Dylan Farrow‘u Allen’ın 92’de taciz ettiğini söyleyip Allen’a dava açtı ama davayı kaybetti. Özellikle 2000’lerden itibaren Dylan Farrow ve gazeteci kardeşi Ronan Farrow, Allen’la ilgili yazılar yazmaya başladılar, gazetelere mektuplar gönderdiler, Hollywood oyuncularından ve yapımcılarından Allen’la çalışmamalarını isteyip onun tacizci olduğunu söylediler. Mia Farrow’un ailesinden Moses Farrow ise Allen’ın tarafını tutup annesinden nefret ettiğini, annesini onu babasından nefret etmeye zorladığını, beynini yıkamaya çalıştığını, asıl istismarcının annesi olduğunu belirtmişti. Allen’sa iddiaları reddetmiş, Dylan’ın intikam piyonu olduğunu belirtmişti. Tabii o zamanlarda Hollywood’un bunu aile içi mesele olarak gördüğünü belirtmek gerek. Mektuplar yayınlanıyor, Allen’a tepki gösteriliyordu ama tepki büyük değildi. Yönetmenin filmleri düşük bütçeyle yapıldığı ve genelde iyi hasılatlar getirdiği için de finansman bulmak zor olmuyordu Farrowların tepkilerine rağmen (yönetmen yıllarca Sony Classics’le çalıştı, bu aralar Amazon Studios’la çalışıyor). Oyuncularsa Allen’la çalışmak için can atıyorlardı. Çekim takvimi çakışmıyorsa genelde oyuncular Allen’ı reddetmiyorlardı. Allen 2000’lerden sonra Hollywood’un pek çok yıldız oyuncusuyla çalıştı: Naomi Watts, Cate Blanchett, Kate Winslet, Justin Timbarlake, Selena Gomez, Elle Fanning, Kristen Stewart, Blake Lively, Josh Brolin, Jesse Eisenberg, Anthony Hopkins, Joaquin Phoenix, Scarlett Johansson, Emma Stone, Colin Firth, Marion Cotillard, Hugh Jackman, Anthony Hopkins diye gidiyor liste.

Bunca oyuncunun tepkileri göz ardı edip Allen’la çalışmak için can atmalarının, ondan telefon (teklif) beklemelerinin nedeni Allen’ın şüphesiz usta bir senarist ve yönetmen olması, özellikle de kadınlara iyi roller yazıyor olması. Şüphesiz her yıla bir film sığdırmak istediği için zaman zaman karakterlerde de, öykülerde de kendisini tekrarlıyor, vasatı aşamayabiliyor, hatta vasatın da altına düşebiliyor. Lakin geçmişte sıkça, 2000’lerde o kadar sık olmasa da iyi roller yazdı. Mesela Blanchett, Blue Jasmine‘deki rolüyle 2. Oscarını kazanmıştı. Winslet ise Wonder Wheel‘de iyi yazılmış rolün hakkını sonuna dek verdi. Kimilerine Oscar kazandırtan, kimilerini (Rebecca Hall mesela) ünlendiren, bu kişilerin kariyerlerini hızlandıran birisi Allen. Öte yandan ilişkilerin karmaşık doğasını özellikle 2000 öncesi filmlerinde çok iyi aktarmıştı. Bir de filmlerini epey hızlı çeker, bir-bir buçuk ayda çekimleri tamamlar. Bunun gibi pek çok nedenden ötürü oyuncular, Allen’la çalışmayı çok istediler.

Fakat durum değişiyor gibi görünüyor. Sadece birkaç yıl önce istediği oyuncuyu birkaç dakikalık bir telefon görüşmesiyle filmine bağlayabilen Allen yakında oyuncu bulmakta zorlanabilir. Bilindiği üzere kasım ayında Ashley Judd ve Rose McGowan’ın Harvey Weinstein’in maskesini düşürüp onun tecavüzcü birisi olduğunu New York Times röportajıyla duyurduktan sonra Hollywood tacizcilerle hesaplaşmaya başladı. Onlarca sinemacı tacizle, tecavüzle suçlandı ve doğal olarak sektörden dışlandı. Stüdyolar ve TV kanalları onlarla ilişiği kestiler. Kasım ayından beri Allen’a da tepki gösteriliyor, Allen’a ve oyuncularıyla yapımcılarına baskılar artıyor. Neredeyse her gün yabancı sitelerde Ronan Farrow’un Allen’a dair demeçlerine ve oyunculara dair sitemlerine yer veriliyor, hatta Indiewire gibi pek çok site isim isim oyuncuları hedef tahtasına yerleştiriyor. Baskı öyle bir noktaya geldi ki pişman olsunlar olmasınlar oyuncular, Allen’la çalıştıkları için özür dilemeye başladılar. Allen’la To Rome with Love filminde çalışan Ellen Page “Onunla çalıştığım için çok pişmanım, keşke çalışmasaydım,” deyip özür diledi. Onu birkaç ay sonra aynı filmdeki rol arkadaşı Greta Gerwig takip etti. Allen’ın Vicky Christina Barcelona filmiyle ünlenen, Time’s Up ve #metoo hareketlerinden kısa bir süre önce Allen’ın yeni filmi A Rainy Day in New York‘unda rol alan Rebecca Hall da özür dileyenler kervanına katılıp bu filmden kazandığını Time’s Up’a yolladı.

Halbuki Hall, Gerwig ve Page ve diğerleri, Allen’la ilk kez çalıştıklarında da Farrowlar, Allen’la ilgili yazılar yazıyorlardı, şimdi de yazıyorlar. Yani oyuncular o zamanlarda Farrowların açıklamalarını önemsememişlerdi. Değişen ne? Değişen tepkinin büyüklüğü. Allen’a tepkiler eskisinden daha da fazla artık #metoo hareketi nedeniyle. Gencecik bir oyuncu olan, sektöre daha yeni giren, sadece bir yıl önce kimsenin tanımadığı birisi olan Timothée Chalamet‘e bile “Nasıl olur da Allen’la çalışırsın?” diye tepki gösterilmeye başlandı (Chamalet de A Rainy Day in New York‘un başrol oyuncuları arasında). Durum böyle. Artık Allen’la çalışan herkes hedef tahtasına konuyor. Öte yandan Allen filminde oynamak eskiden ödül-adaylık getiren bir durumdu (Blanchett, Diane Keaton, Mira Sorvino, Michael Caine, Dianne Weist Oscar kazanırken Sally Hawkins, Judy Davis, Martin Landau, Geraldine Page Oscar adaylığıyla yetinmişlerdi). Şimdiyse bu da değişiyor gibi görünüyor. Winslet 2010’lardaki en iyi performanslarından birisini Wonder Wheel‘de vermiş olmasına rağmen aktris siyaseten doğruculuk nedeniyle Razzie’nin en kötü aktrisler kısa listesine kaldı, keza Allen da hiç hak etmediği halde kısa listede yerini aldı. Halbuki Razzie ahalisi Allen’ın 49 filminden hiçbirini -aralarında gerçekten kötü filmler olsa da- aday göstermemişlerdi, tepkiyi görünce ortalamanın üstündeki Wonder Wheel‘i kısa listeye aldılar, en kötü yönetmen-senarist-filme aday gösterecekler mi göreceğiz. Belirtmek istediğim şey artık Allen’la çalışmak ödül getirmeyecek, tam tersi çok iyi oynasanız da Razzie’ye aday olabilirsiniz. Bir de bunun üstüne adınız manşetlerden inmeyecek, sürekli hedef tahtasına konacaksınız, şimdi olduğu gibi özre zorlanacaksınız.

Allen, Weinstein gibi Hollywood’un dışlanması gerekli birisi görülüyor artık. Dolayısıyla ileride çalışacak yıldız oyuncular bulabilecek mi insan gerçekten merak ediyor. Artık Allen’dan telefon geldiğinde muhtemelen oyuncular “Bir düşüneyim,” demeye başlayacaklar, çünkü Allen’la çalışmak kariyer için risk taşıyor. Öte yandan finansman bulmak da zor olabilir Allen için. Wonder Wheel tepkiler nedeniyle sadece 9 milyon dolar hasılat elde edip battı. Bu yılki filmi her açıdan bir sınav olacak. A Rainy Day in New York da batarsa Amazon, Allen’la çalışmayabilir. Tepkiler büyümeye devam ederse -ki öyle görünüyor- çalışılacak oyuncu bulmak zor olacak. Hatta daha da ötesi de olabilir. Mesela Akademi, Allen’ı üyeler arasından çıkarabilir. Weinstein sadece iki haftada Akademi’den, Yapımcılar Birliği PGA’den ve BAFTA’dan kovulmuştu. Bunlar gerçekleşir de Allen kariyerini bitirmek istemezse belki 2008 (Vicky Christina Barcelona), 2011 (Midnight in Paris) ve 2012’de (To Rome with Love) olduğu gibi Avrupa’ya geçip Avrupalı şirketlerle çalışıp sinemaya devam edebilir. Bekleyip görelim. Allen’ın 2019 filmi için oyuncu bulup bulamayacağı, yeni filminin alacağı tepkiler ilerisi adına belirleyici olacaktır. Allen’ın kariyerine eskisi gibi devam etmesi bunca tepki nedeniyle zor gözüküyor lakin. Dylan Farrow ilk kez geniş kitlelere sesini duyuruyor, ilk kez kendisinden Allen’la çalışıldığı için özür dileniyor. Kardeşi Ronan Farrow ise HBO’yla üç yıllık bir kontrat imzaladı, kanalla üç yıl boyunca belgesel hazırlayacak.

Yazıyı A Rainy Day in New York‘la bitireyim. Jude Law, Timothée Chalamet, Selena Gomez, Rebecca Hall, Diego Luna, Suki Waterhouse, Kelly Rohrbach, Griffin Newman rol aldılar filmde -Newman da kısa bir süre önce filmde oynadığı için özür diledi-. Filmin ana karakteri 40’larındaki profesörün (Law) reşit olmayan bir kızla (Fanning) ilişkisi nedeniyle gündeme gelip bu film üzerinden Allen’a tepki gösterildi. Fakat filmin konusunun, karakterlerinin resmi olarak açıklanmadığını, bu iddianın çekimler devam ederken atıldığını söylemek lazım. Doğru mu, değil mi film bu yıl vizyona girdiğinde öğreneceğiz ama Allen daha önce Manhattan‘da, Stanley Kubrick de Lolita‘da bunu işlemişlerdi. Yani bir ilk değil pedofilinin işlenişi. Öyle ya da böyle, Allen’ın sıradaki filmi epey tartışılacak gibi görünüyor. Filmin resmi olarak açıklanan konusu ise “İki genç, yağmurlu bir havada New York’a geldiklerinden kısa bir süre sonra birbirleriyle yolları kesişir, tanışırlar ve bir dizi macera yaşarlar,” şeklinde. Birbirlerine âşık olan gençleri Chalamet’le Gomez oynadılar. Amazon filmin vizyon tarihini henüz açıklamadı.

Kategoriler
haber

Boxoffice: Coco Bu Haftanın da Lideri, Justice League’in İzleyici Sayısı % 60 Azaldı

Yılın en çok kazanan stüdyosu olan Disney 2017 için hazırladığı son animasyonu Coco‘yla ikinci haftanın da liderliğini kaptırmadı. Coco geçen hafta ABD’de vizyona girip liderliği Justice League‘ten kapmıştı. Animasyonun hasılatı bu hafta 279m$’a ulaştı. Pixar’ın en iyi hasılatlarından değil, hatta şimdilik Pixar’ın filmleri arasında hasılat açısından 19. sırada yer alıyor Coco. Yani bu stüdyodan çıkan diğer animasyonlar kadar yankı uyandıramadı. Öte yandan Justice League‘in durumu iyi değil. Hasılatı 500m$’ı aşıp 567m$’a ulaştı ama bütçesini çıkarması için en az 700m$ kazandırmalı deniyor, lakin ABD’de her hafta izleyici sayısı daha da düşüyor. Bu hafta % 60 oranında bir düşüş sözkonusu. JL, DC evreninin zarar eden ilk filmi olabilir. Gerçi henüz bütçesinin açıklanmadığını, 300m$ söylentisinin doğru olup olmadığını bilinmediğini belirtmek gerek. Star Wars‘un vizyona girişiyle JL‘nin işi daha da zorlaşacak. Karşılaştırma için söylersek: DC’nin Wonder Woman‘ı 17 günde ABD’den 275m$, Suicide Squad 262m$ kazandırırken JL sadece 197m$ kazandırabildi.

Gelelim diğer filmlere. Julia Roberts’lı Wonder‘ın hasılatı 100m$ oldu, ki bu film için iyi bir hasılat. DC’nin JL‘si bütçesini çıkaramazken Marvel’ın Thor‘u 816m$ hasılata ulaştı. Daddy’s Home 2 ise yavaş açıldı ve 69m$ bütçesine karşılık 99m$ kazandırdı. Lady Bird‘ün hasılatıysa 17m$’a ulaştı, ki bu da çok iyi bir hasılat. 20. yılı şerefine vizyona çıkarılan Titanic 659 bin dolar kazandırdı. Sadece 5 sinemada vizyona giren Wonder Wheel ise 140 bin dolar kazandırdı.

Kategoriler
seçki

5. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali Notları

Bu yıl önemli konukları İstanbul’a getiren Boğaziçi Film Festivali, çeşitli etkinlikler ve masterclass’larla sinemaseverleri doyurmayı başardı.

Bobby Roth ile Amerikan dizi sektörü ve sinemayı karşılaştıran videolarla etkileşim sağlanılan bir çalışma yapıldı. Genelde soru cevap şeklinde ilerleyen masterclass, sektör adına katılımcıların bilgilenmesini sağladı.

Bela Tarr ise Roth’un aksine tüm gerçekliğiyle herkesin karşısına çıktı. Genel geçer doğrular yerine kendi doğruları doğrultusunda soruları yanıtladı. Bir yandan da öğretmen edasıyla katılımcılara sinemacılık dersi verdi. Sinemanın yapı taşlarını belirli bölümlere bölerek kendi kariyerinden örnekler vererek subjektif gerçekliğini yansıtmaya çalıştı.

Herkesin kendi doğrusu olabileceğini söylerken gerçek sinemanın peşinden giden önemli bir yönetmen ile çok özel anlar yaşandı. Bela Tarr orijinal kişiliğiyle dikkat çekerken, mütevazi hareketleri ve dobra cevaplarıyla gönüllerde taht kurdu.

Festivalde izlediğim filmler hakkında düşüncelerim ise şöyle özetlenebilir.

KHIBULA
Devrik bir başkanın politik çıkmazların içinde sürgün hikayesine odaklanan yapım, sovyet dönemineki Gürcistan hakkında bilgi sahip olmak için önemli bir film olmasına rağmen kendi içinde tempo sorunları çeken bir film diyebiliriz. Bazı anlarından Ömer Kavur’un Akrebin Yolculuğu’nu hatırlatan yapım, başkanına bağlı bir halk ile devrim yansılısı kitle arasındaki ayrımları gösterirken sınırlı sinemasını vasatlıktan öteye götüremiyor.

HOLY BIKER
Brezilya’dan anaakım bir aksiyon filmi olarak yorumlayabileceğimiz Efsaneye Dua Et, bir anlamda Hızlı ve Öfkeli filmlerinin motorsiklet verisyonu olarak adlandırılabilir. Yer yer post-apokaliptik öğeler taşıyan yapım, birbirinden tuhaf karakterleriyle inandırıcılıktan uzak senaryosunda mantık hataları havada uçuşuyor. Ancak yine de genel seyirciye hitap etmesinden dolayı sıkıcı olmayan bir işti. Güzel kadınlar, sürat tutkunları ve motorsikletler… Enerjik ama içi boş bir film denilebilir.

KHRAMS
Rus sinemasından bu örnek, bir nevi Rus bir şairin beynine doğru deneysel bir yolculuk gibi diyebiliriz. Hikaye kurgusu o kadar savruk ve kontrolsüz ki, bir yerden sonra seyir zevki olumsuz anlamda etkileniyor. Farklı olmak adına klasik anlatıyı elinin tersiyle iten bu yapım, farklı ama başarısız bir deneme olarak yorumlanabilir. Günlük yaşamın sıkıcılığı, serbest bir platformada sergilenirken ne yazık ki izleyiciyi boğucu bir deneyime dönüşüyor.

WONDER WHEEL
Woody Allen’in son filmi yine yıldızlarla dolu kadrosuyla göz kamaştırsa da hikaye anlamında pek de bilmediğimiz bir şey anlatmıyor. Yine ihtirasları olan, kendilerine has karakterleriyle ayrıksı olmayı beceren tuhaf karakterler cirit atıyor. Kurulan çatışma filmin son anına kadar ilerlese de, bir yerden sonra dengesini kaybediyor. Allen görüntü yönetimi ve sanat tasarımı olarak özenli bir işçilik çıkarırken, senaryonun ortalama oluşu ortalama bir seviyede kalmasına neden oluyor. Filmin yıldızı olarak lanse edilen Kate Winslet beklentilerin üzerine çıkmazken, filmin yıldızı açık ara Jim Belushi denilebilir.

SUBURBİCON
Coen’ler dahil uzun zamandır bu kadar Coenvari bir film izlememiştim. Birbirinden salak karakterler, sinsi bir senaryo ve yüzünüzdeki tebessümü film boyunca yüzünüze çakılı hissettiren bir film karşımıza çıkıyor. Tüm oyuncular bir asker gibi görevlerini sonuna kadar başarılı bir şekilde yerine getiriyorlar. Clooney yönetmen koltuğunda pek sırıtmıyor. Ancak filmin ortasındaki tempo düşüklüğü filmin en büyük handikabı olarak dikkat çekiyor. Genel hatlarıyla yurt dışında bepenilmese de kara mizah severleri tatmin edecek bir iş kotarıldığı gerçeğini kabul etmek lazım.

BEYOND THE CLOUDS
Majid Majidi İran sınırlarının dışına çıkıyor ve bizleri Hindistan’ın varoşlarında bir varolma mücadelesinin içinde bırakıyor. Yine kendi sinemasından ödün vermeden muhteşem görsellikteki tasarlanan sahnelerinden ödün vermeden anlatmak istediği hikayeyi başarılı bir şekilde izleyiciye sunuyor. Film yaratıcı görsellerini, genç oyuncuların iyi oyunculuklarıyla süsleyerek keyifli bir seyir vaat ediyor. Majidi farklı bir ülkeden bakarak yine insani bir hikayeyi seyircilerinin ruhlarına dokunarak beyazperdeye yansıtmayı başarıyor.

Kategoriler
seçki

Çıtayı Düşüren Oyuncular: Kate Winslet

Oscar’ın kötü bir tarafı var. Neredeyse her oyuncu Oscar almak ister. Ödülü getirebilecek projeleri seçer, sonra rolü için sıkı çalışır, aylarca ödül için kampanya yapar. İşin kötü tarafı Oscar sonrası. Ödülü aldıktan sonra bazı oyunculara rehavet çöküyor, tek amaç Oscar olunca ve ödülü de alınca zorlu rolleri kovalamaya devam etmek yerine para kazandırabilecek, çok uğraştırmayacak projelere yöneliyorlar. Ta ki ikinci kez ödülü almak isteyene dek. İngiliz aktris Kate Winslet da böyle bir dönemden geçiyor. Yıllarca Oscar kovalayan, oynadığı her yapımda döktüren, en nihayetinde 2009’da The Reader‘la Oscar’ı kazanan aktris Oscar’ı aldıktan birkaç yıl sonra çıtayı düşürüp arka arkaya vasat filmlerde ortalama performanslarla yer aldı, Steve Jobs‘a dek.

2011’de aktrisin rol aldığı iki film vizyona girdi: Roman Polanski’nin yönettiği, tek mekânlı draması Carnage ve Steven Soderbergh’in hızlı unuttuğum salgın filmi Contagion. Winslet, Polanski’nin filminde her zamanki gibi iyi oynamış, rolünün hakkını son dakikaya dek vermişti. Contagion‘daysa fazla sahnesi yoktu. Salgın yüzünden kısa bir süre sonra ölüp filmden çıkıyordu. Vasat Contagion‘ı vasat yapımlar takip etti. Aktris arka arkaya kötü kararlar vermişti. Önce Movie 43 projesinde rol aldı. Sıkıcı, kötü ve zaman zaman mide bulandırıcıydı, ki aktrisin Hugh Jackman’la birlikte rol aldığı, tek mekânda geçen, zerre de güldüremeyen The Catch bölümü de o mide bulandırıcı bölümlerdendi. Para için bile yer almamalıydı bunda. Daha sonra bir süredir bir türlü iyi filme imzasını atamayan Jason Reitman’ın draması Labor Day‘de oynadı. Dışarı çıkamayan, evinde asosyal bir hayat yaşayan Adele’in hakkını verdi, iyi oynadı ama film vasatı aşamıyordu, yüzlerce kez izlediğimiz Stockholm Sendromu’nu olabilecek en klişe şekilde işliyordu, hızla da unutulmuştu. Aktrisin diğer kötü kararı distopik film Divergent ve Insurgent‘ta rol almak, ki iki film de fazlasıyla kötüydü. Aktrisin büyük bütçeli filmlere daha iyi bir projeyle dönmesini isterdim.

Triple 9

Aktris, Divergent‘la Insurgent arasına Alan Rickman’ın yönetip rol aldığı A Little Chaos‘ı sığdırdı. Kostümlü drama türündeki bu filmde bir mimarı oynadı Winslet. Fena değildi aktris, film de eğlenceliydi ama hatırdan hızla siliniyordu, zira formüllerin dışına çıkılmıyordu, her yıl karşımıza çıkan sıradan kostümlü dramalardan bir tanesiydi A Little Chaos. Aktris bu vasat gidişatı Steve Jobs‘la durdurmaya çalıştı. Film gişede çok kötü battı, karışık eleştiriler aldı, öte yandan robot gibi duygudan yoksun, iyi repliklerin arka arkaya sıralandığı, fazlasıyla yorucu bir biyografik filmdi. Winslet burada da iyi oynamıştı tabii ki, Altın Küre ödülünü kazanmış, yıllar sonra tekrar (yedinci kez) Oscar’a aday olmuştu. Sonra gündemde fazla kalamayan, ortalama The Dressmaker filminde karşımıza çıktı. Yıllar sonra doğduğu kasabaya dönen, diktiği kıyafetlerle kasabaya renk getiren Tilly rolünde fena değildi.

En kötü performansı ise kirli polisler/Rus mafyası temalı, yabancı düşmanı, Amerikan propagandası Triple 9‘daydı. Geçen yıl vizyona giren bu filmde İngiliz Winslet, Rus mafyasının lideri Irina Vlaslov’u oynamıştı. Kariyerinin en farklı rollerindendi aslında. İlk kez mafya liderini oynamıştı. Fazla gözükmüyordu, ama göründüğü sahnelerde dahi Rus olduğuna, hatta Putin’in dahi korktuğu mafya lideri olduğuna inanmak çok zordu. Film, Winslet’ın oynadığı en kötü filmlerden. Triple 9 ile kötü başlayan 2016’yı bu film kadar kötü, bu film kadar gereksiz ve inandırıcılıktan yoksun olan Collateral Beauty ile bitirdi Winslet. Kızını yitirdikten sonra içine kapanan arkadaşını depresyondan çıkarmaya çalışan, bunun için saçma sapan bir oyun tezgahlayan Claire’i oynamıştı. Neyse ki aktris bu son kötü filmleriyle Razzie’ye aday olmadı. Henüz Razzie’ye aday olmuş değil, umalım artık bu vasat gidişata nokta koyup daha iyi projeler seçer ve eskisi gibi sağlam performanslar ortaya koyar.

Wonder Wheel

Aktrisi bu yıl Woody Allen’ın filmi Wonder Wheel‘de izleyeceğiz. Son birkaç yıldır Allen’ın filmleri yazın gösterime giriyordu ama Blue Jasmine‘den yıllar sonra tekrar ödül sezonuna dönecek Allen. Kate Winslet’a Steve Jobs‘tan sonra gene adaylık gelir mi bilinmez, röportajlarda rolün epey zor olduğunu belirtmiş aktris. Bekleyelim görelim. Bu filmden önce roman uyarlaması The Mountain Between Us‘ta izleyeceğiz aktrisi. Buradaki karakteri fiziksel olarak zor ama romanda epey dandik yazılmıştı, zaten roman da epey kötüydü. Film aktrisin kötü filmlerinden olacak gibi görünüyor. Wonder Wheel 1950’lerde geçip evli bir çifte (Winslet’la Justin Timbarlake oynadı) odaklanırken The Mountain yeni tanıştığı bir adamla (Idris Elba) ortaklaşa kiraladığı uçağı dağda düştüğünde hayatta kalma savaşı veren bir gazeteciyi oynadı.

2011’den sonra filmlerinin kalitesi düştü ama öncesinde kaliteli projelerde ve zor rollerde karşımıza çıkmıştı Winslet. The Reader‘da çok iyiydi, ama aynı yıl vizyona giren Revolutionary Road‘ta daha iyiydi. HBO’nun mini dizisi Mildred Pierce‘de de, Little Children‘da da şahaneydi. Kendisine şöhreti getiren Titanic‘ten sonra iyi filmlerde çok iyi performanslar ortaya koydu. Ne yazık ki 2011’den sonra çıtayı çok düşürdü, kağıt üstünde bile çöp olan Triple 9‘da, Movie 43‘de, kağıt üstünde bile vasat olan pek çok filmde yer aldı. Dilerim bu yıl vizyona girecek en azından Wonder Wheel‘i kaliteli olsun, bu vasat gidişat kırılsın.